ORTADOĞU VE ROJAVA YA DA TEHDİTLER İLE İMKÂNLAR


I. AYRIM: ORTADOĞU’DA JEOPOLİTİK DEPREM
I.1) EMPERYALİST MÜDAHALE
I.2) ORTADOĞU’NUN “SİYASAL” DENİLEN İSLÂMI
I.2.1) IŞİD
I.3) T.“C”NİN POZİSYONU
I.4) BAĞIMSIZLIK EŞİĞİNDEKİ KÜRTLER
I.4.1) HÂL VE GİDİŞ
II. AYRIM: ROJAVA DEYİNCE
II.1) VERİLİ SİYASAL TABLO
II.2) ROJAVA GERÇEĞİ
II.2.1) ROJAVA’NIN ÖYKÜSÜ
II.2.2) SALİH MÜSLİM DİYOR Kİ
II.3) BARZANİ VE HENDEK SİYASASI
II.4) T.“C”NİN POZİSYONU VE İSLÂMCI ŞİDDET
II.5) ABD VE LİBERALLER
III. AYRIM: TARİHSEL BİR EVREDEN GEÇİLİRKEN
III.1) NİHAYET!
ORTADOĞU VE ROJAVA YA DA TEHDİTLER İLE İMKÂNLAR[*]
TEMEL DEMİRER
“Gerçek her zaman güzel değildir.
Ama gerçeğe duyulan açlık güzeldir.”[1]
Ortadoğu ve Rojava’dan söz etmeden önce bir şeyin altını özenle çizmeliyim:
Reel politiker değilim, “Reel Politika” denilen şeyden anlamam ve medet de ummam.
Jean Paul Sartre’ın, “İnsan özgürlüğe mahkûmdur,saptamasını müthiş önemli bulurum…
Hayal gücünün bilgiden daha önemli olduğundan; aşılmasına imkânsızhiçbir duvarın olmadığından; imkânsızlığın yalnızca tembellerin sözcüğünde yer alan bir kelime olduğundan; hiçbir şeyi riske atmamanın, aslında her şeyi riske atmak anlamı taşıdığından şüphe duymam…
Karl Marx’ın, “Toplumun kalabalıkları ve onlar gibi düşünenler benim kitabımı okumasınlar; hem ben, ona hiç el sürmemelerini alışkanlıklarına uyarak eserimi yanlış anlamalarına yeğ tutarım,” sözlerinin altını defalarca çizip, imkânsızı isteyen bir gerçekçilikle, “son söz” saplantısından uzakta,[2]hep olmayacak şeyler düşünürüm: “Gülünç, çocuksu ve acemi…”
Sonra da Nâzım Hikmet’in, “En güzel deniz/ henüz gidilmemiş olandır,// en güzel çocuk/ henüz büyümedi,// en güzel günlerimiz/ henüz yaşamadıklarımız// ve sana söylemek istediğim en güzel söz// henüz söylememiş olduğum sözdür,” dizeleri kulaklarımda çınlarken; ilerleyen yaşıma karşın, “Ya savaş devrime yol açacak veya devrim savaşı önleyecek,” derim hep…
Çünkü Ortadoğu yangınının orta yerinde bunların altı çizilmeden yol alınamaz…
Hele Rojava’dan, yani sömürge Kürdistan’dan ve dolayısıyla da öteki parçalarından söz edilirken…
Nihayet Sykes-Picot’un “sonu”na doğru ilerlenirken!
İş bu neden(ler)le; Ortadoğu’nun verili hâlinden hareketle yapılacak bir değerlendirme yanlıştan yola çıkmaktan başka anlam taşımaz…
Konuşmamız gereken; verili durumun yol açtığı/ açacağı çatışmalar ile biçimlendireceği gelecek imkânı olmalıdır.
Kolay mı? Irak-Şam İslâm Devleti’nin (IŞİD) zıplamalı gelişimi ile Ortadoğu ateşinin tazelenmesi… Irak, Suriye ve İsrail-Hamas-Filistin çatışmalarıyla yangının bir alev topuna dönüşmesi… Bölgedeki etnisiteler, mezhepler çatışmaları… “Siyasal” denilen İslâm’ın yükselişi… Emperyal güçlerin bölgeyi yeniden biçimlendirme çabaları… Ve savaşlar, boğazlaşmalar!
Bunların tümü, büyük bir alt üst oluşun tehdit ve imkânlarını betimleyen verileridir.
Sakın ola unutmayın/ unutturmayın; bu tablonun yaratılmasındaki başat faktör, Ortadoğu’ya emperyalist müdahaledir…
Irak işgaline, emperyal çıkarlar adına onay verme suçunu işleyenlerin, Ortadoğu’yu “demokratlaştırma” projelerinin çuvallamasını nasıl yok sayabiliriz?
I. AYRIM: ORTADOĞU’DA JEOPOLİTİK DEPREM
Mete Yarar’ın, “Ortadoğu’da diplomasi değil; silahlar konuşmaktadır”; Ergin Yıldızoğlu’nun, “Ortadoğu’nun, artık herkesin herkesle savaştığı, ‘Hobbesian’ bir kâbusa dönüştüğünü, insani trajedilerin önümüzdeki dönemde, daha da yaygınlaşacağını düşünüyorum,” diye betimledikleri coğrafyada IŞİD’in Musul ve diğer Irak kentlerini ele geçirmesinden sonra yaşanan gelişmeler nedeniyle bugünkü sınırların belirlenmesini sağlayan Sykes Picot anlaşması sorgulanmaya başlandı.
‘Şark Al Awsat’tan Ali İbrahim, Birinci Dünya Savaşının başlamasının yüzüncü yılında Batı basınında bu sorunun sıkça sorulduğuna dikkat çekip; “Sykes Picot’a bu ani ilgi, bu anlaşmanın Levant’ın bugünkü sınırlarının ilk çizildiği anlaşma olmasından dolayıdır. Sınırları bu anlaşma ile çizilen Suriye ve Irak bir iç savaş yaşamakta, merkezi iktidarın kontrolünün dışında geniş bölgede ve sınırlarda kırılganlık oluşmaktadır,” dedi.
Aynı konuda ‘The Time’ dergisi de kapağına yanan bir Irak haritası ile birlikte “Irak’ın Sonu” başlığını attı. Irak’ta yayımlanan ‘Al Sabah’ gazetesinden Muhammed Abdulcabbar Şabbut de, ‘The Time’ın kapağını “gerçekten acı bir durum” olarak niteleyerek ekledi: “Sykes-Picot haritasının değiştirilmesinde istenen durum budur; Irak, Suriye, Ürdün, Kuveyt ve diğer devletlerin ortadan kaybolmasıdır”!
‘Al Kuds al Arabi’ ise bölgede ortaya çıkan durumu “jeopolitik deprem” olarak nitelendirdi.
Kolay mı? ‘The New York Times’ ın, Ortadoğu haritasının yeniden çizilebileceğini ve 5 devletten 14 yeni devlet çıkabileceğini iddia eden haritalı bir analize yer verdiği Robin Wright’ın analizine göre, gelecekte en büyük parçalanmayı ise Suudi Arabistan yaşayacakken; parçalanma potansiyeli taşıyan devletler Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Yemen ve Libya olarak belirtildi!
Verili hâli “Tabanda tektonik bir değişim var” vurgusuyla betimleyen Verda Özer ekliyor:
“Çok şeyi değiştirecek. Denklemleri sıfırlayan bir etki yapacak. Irak’ın üçe bölünmesi, en kötü senaryo gerçekleşiyor… Sünnîler ve Şiîler arasında çok kanlı bir iç savaş yaşanabilir. Kürtler dışında kazanan olacağını sanmıyorum. Zaten şu an IŞİD’e karşı savaşan tek taraf Kürtler. Durum bölgesel olarak bu denklemden güçlü çıkabilir.”
Büyük acıların içinde tarih Kürtlere, -elbette tehditleriyle- büyük bir imkân sunmaktadır!
Bu saptamayla birlikte söylenebilecek olan, Ortadoğu’daki güç mücadelesinin Sünnî-Şiî çatışması üzerinden artarak devam edeceğidir…
Kaos sarmalında 2013 sonu itibarıyla çatışmalarda ölenlerin sayısının Irak’ta 6.650, Mısır’da ordunun yönetime el koyduğu altı ay içinde 3.553, Suriye’de ise 2011’den 2013’e 100 binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Bu tablo yaralanan yüzbinler, göç etmek zorunda kalan milyonlarla birlikte her geçen gün daha da ağırlaşıyor. İşin daha da vahimi, bu gidişe son verecek bir girişim ya da gelişme henüz ufukta görünmüyor!
IŞİD’in Musul’u alması ve Bağdat’a doğru ilerlemeye devam etmesiyle birlikte Ortadoğu’da tarihin akışının birden hızlandığı; şiddetin her geçen gün genişleyip daha yıkıcı hâle geldiği, ayrılıkların ise kesifleştiği bir Ortadoğu’ya şahit olunuyorken görünen köyün kılavuz istemediğini şöyle formüle ediyor Mete Çubukçu:
“IŞİD ile Ortadoğu’da yeni bir dönem başlıyor… Tıpkı Vahşi Moğol savaşçılarının Bağdat kapılarına dayanması gibi bir şey! IŞID bu işin öncüsü. Ama üzerine oturduğu bir zemin olmasa birkaç bin cihatçının yapabileceği bir şey değil. IŞID bir yanda korku, ve terör bir yanda dönemsel çıkarların çakıştığı, tıpkı Irak’taki bazı Sünnî yapılanmalar gibi (hepsi değil), gruplarla birlikte hareket ediyor. Sünnî tepkiselliği de önemli burada ama baştan söyleyeyim bu tür sosyolojik analizler doğru olsa bile IŞID’ın yaptıklarına kılıf olamaz. Çünkü IŞID vahşetini farklı gerekçelerle örtmeye çalışanlar var ki bu bir tuzak. Diğer yandan IŞİD’in, Sünnî aşiretler ve Sünnî yapının da desteğiyle Musul’u kontrol altına alması, hatta genişlemeye başlaması, hâkimiyet kurması eskiye dönüşün artık gittikçe zorlaşması demek. Irak’ta fiili güçlü bir yapı var. Resmi olarak ikili bir yapı var. Arap Federasyonu ve Kürt Bölgesel Yönetimi; onun üçe bölüneceğini, Sünnî bölgedeki durumun eskiye döneceğini düşünmüyorum. Irak’ın bölünmüşlüğü resmiyete de geçti gibi görünüyor.”
Aynı konuya ilişkin olarak ‘Irak İki Başlı İç Savaşa Doğru’ başlıklı makalesinde Abdulbari Atwan, “Irak, sadece Irak’ı değil, bütün Arap bölgesini içine alacak olan iki boyutu olan bir savaşın kenarında. Birinci savaş; Sünnîlerle Şiîler arasında yaşanacak olan mezhepsel iç savaş. Suriye’de de yaşandığı gibi bu savaş İran ile Suudi Arabistan arasında bir vekalet savaşı olacak. İkinci savaş; Kürtlerle Araplar arasında yaşanacak olan etnik savaş. Ön belirtileri, IŞİD’in müttefikleri ile Kerkük’e gerçekleştirdiği ve onu koruyan peşmergelerle çatıştıkları hücumda başladı,” derken; ‘Şark al Awsat’taki ‘Irak… Merhaba! Cehennem Mevcut’ başlıklı yazısında Irak’ta yaşanan durumu tam bir cinnet hâli olarak tanımlayan Abdurrahman Raşid de, “Kesinlikle abartmıyorum. Başka yeni bir durumla karşı karşıyayız. Suriye, Libya ve Yemen’den daha tehlikeli bir durum… Irak’ta yaşanan her şey cinnet durumları,” diyerek durumun vahametine dikkat çekti.
Kim ne derse desin: Bütün bu kanlı manzaraların asıl nedeni, 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesiydi…
I.1) EMPERYALİST MÜDAHALE
Hans Blix’in, “Savaşın hemen öncesinde BM Güvenlik Konseyi’ne Saddam’ın işbirliğini artıracağı yönünde sinyaller verdiğini anlatmıştım. Hatta bizzat Blair’e, 250 bin askerin Irak’ı işgal edip pek az silah bulmasının çelişkili ve absürd olacağını söylemiştim. Bu savaş kesinlikle meşru değildi,”[3]dediği; ‘El Pais’in, Irak savaşının X. yılında bir grup İspanyol askerinin Iraklı bir mahkûma işkence yaptığı görüntüleri yayınladığı; “İşgalinin yol açtığı insan kaybı 1 milyonu geçen Irak’taki yetim, öksüz ve dul sayısı çok fazla olduğu”[4] işgal coğrafyasında Ramzy Baroud’un ifadesiyle, “Abu-Garip’te işkence kültürü 2003 Mart’ından beri aralıksız devam etmekte”yken; “ABD askerleri çekilirken tehlikeli bir siyasi boşluk yarattı,”[5] der ‘The Financial Times!
Haksız da değildir!
Ancak bunun faturası; ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel, “ABD’nin düşüşüne dair yanlış algılara kapılmamalıyız. Dünyanın tek lideri olmaya devam ediyoruz,” dese de; bir gerileme, hegemonya ve mevzi kaybıdır ki bu durumda da, “İmparatorluk gerilerken barışçı bir uyum değil, daha çok kan ve gözyaşı beklemek gerekiyor”![6]
Evet, evet ABD gerilerken; Ortadoğu’nun önünde barışçı bir uyum değil, daha çok kan ve gözyaşı vardır!
Özetle Ortadoğu’daki emperyalist müdahalenin, “Arap Baharı” diye anılan ayaklanmalar ardından, bölgesel çatışma ve kamplaşmaları yeni bir boyuta taşıması ile Ortadoğu yangını devasa boyutlara ulaştı…
Suriye rejimini devirme girişimlerinin görünür kıldığı bu çatışma ve kamplaşmanın bir tarafında ABD-Fransa’nın başını çektiği emperyalist güçler ile Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan gibi bölge gericilikleri vardı.
Suriye rejiminin tarafında ise en baştan tutumunu açıktan ilan eden İran’la birlikte Irak’ın Şiî Maliki yönetimi, Lübnan Hizbullahı ve onların arkasında ise Rusya ve Çin yer alıyordu.
Ancak, ABD’nin Suriye muhalefetini birleştirme girişimlerinin bir türlü istenen sonucu vermemesi, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın giderek daha fazla inisiyatif aldığı mezhepçi bir politikanın öne çıkmasına yol açtı. AKP Hükümeti, Suriye’de Alevî Esad’ın devrilmesini İslâm dünyasının liderliği için olmazsa olmaz görüyordu. Mezhepçi politika, Esad rejimine karşı dünyanın dört bir tarafından savaşçı devşirilmesini kolaylaştırıyordu.
Fakat bu politikanın kaçınılmaz sonucu, muhalifler arasında denetimin giderek Suriye’ye cihad için savaşmaya gelen grupların eline geçmesiydi. Dışarıdan gelen el Kaide militanlarının kurduğu IŞİD’in, “siyasal” denilen İslâmın kısa sürede diğer bütün grupları karşısına alacak kadar güçlenmesinin nedeni buydu.
I.2) ORTADOĞU’NUN “SİYASAL” DENİLEN İSLÂMI
Belki dikkatinizi çekti: “Siyasal” denilen İslâm… dedim!
Çünkü İslâm, hep “siyasal”dır; “Siyaseti İslâmdan ayırmak, siyasileşmeyecek bir İslâm düşünmek, Hıristiyan dinini taklit etmeye çabalamaktan başka bir anlama gelmez.”[7]
Her ne kadar ‘Birikim’ci Ali Murat İrat, “Kısacası İslâm tarihseldir ve tarihin her döneminde yeniden inşa edilerek üretilmektedir. Bu da modern dönem için farklı bir anlayışın inşasını getirmiştir. Siyasal İslâm yoktur. Siyasal Müslümanlar vardır. Ve Siyasal İslâm tanımlaması dünya genelindeki İslâmi konjonktürel durumu doğru ve kesin çizgilerle tasvir eder nitelikte değildir. Aynı zamanda da böylesine bir tanımlama eksiklikler içermektedir. Bu nedenle İslâmın Müslümanlar tarafından yapılan siyasal yorumlarının ‘Yeni Dinsel Hareketler’ gibi daha kapsamlı ve esnek bir ifadenin içerisinde barındırılması ve siyasallığın bir inşa faaliyeti olduğu gerçeğinin gözonünde tutulması gerekmektedir.
Böylelikle dünya üzerinde son yıllarda yükselişe geçen ve İslâmı siyasal bütüncül bir referans olarak kullanan anlayışların tanımlanmasında yaşanılan sıkıntılar bir ölçüde giderilmiş olacak ve İslâm yalnızca politik bir unsura indirgenmeyecektir. Çünkü yalnızca politik bir bağlam içinde ele alınmaya başlanan İslâm kurgusu ancak kendisini ve kendi karşıtlarını gitgide totaliter hâle getirmekten başka sonuçlara yol açmaz,”[8] türünden muğalatalarına gelince (dikkat edin, bu mantığa göre İslâm’ı totaliterleştiren, onun ele alınış tarzıdır! Yani biz günde 100 kere “İslâm çoğulcudur, demokrattır,” dersek, sorun kalmaz!?); Yasin Ceylan’ın, İslâm dini, hem Ortadoğu’daki baskıcı totaliter rejimlerin hem de bunlara karşı mücadele veren ezilen kitlelerin başvurduğu bir kurtarıcıdır. Her türlü zulüm için İslâm’dan icazet alınabildiği gibi, her türlü haksızlığa karşı başkaldırının fetvası da bu dinden alınabilir,” itirafı ile Abdullah El Eyyubi’nin, “İslâmcılar iktidara gelene dek özgürlük ve demokrasi vurgusu yapıyor, güç sahibi olduklarındaysa bu ilkeleri çöpe atıyorlar,”[9] uyarısını hatırlayıp, bunun böyle olmasının da “siyasal” denilen İslâmın doğasına mündemiç olduğunun altını çizmekle yetinelim!
Bunun içindir ki, “ılımlı” falan da olamaz yerküredeki İslâm! Bunu bizzat Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in ‘Dünya İslâm Bilginleri Barış, İtidal ve Sağduyu İnisiyatifi Toplantısı’ndaki “itiraf”ında da  görmek, mümkün! Şöyle diyordu Söylemez, bu toplantıda: “Yapılan bazı araştırmalara göre son yıllarda günde ortalama bin Müslüman katlediliyor. Bunun yüzde 90’u Müslüman tarafından, kardeşi tarafından katlediliyor. Sadece Suriye’de, Irak’ta değil. Libya’da, Pakistan’da, Afrika’da, Myanmar’da… Buralarda ortaya çıkan hareketler var. Şebaplar, İŞİD’ler, Boka Haram’lar var,” demişti…[10]
Çünkü, “Bütün dinler ‘mutlak’a ilişkindir, ister istemez. Şiddet, baskı öğelerini, içine doğdukları dönemin bugün garip, hatta korkutucu gelecek özelliklerini yansıtırlar. Bunların yanı sıra dinler, insan yaşamına bir anlam veren, ‘yaşam dünyasını’ düzenlemeye, ahlâka, adalete ilişkin öğeler de içerirler.”[11]
Bu noktada Nuray Pekdemir’in, “Dondurmanın sıcağı, İslâm’ın ılımlısı olmaz”; Mehmet Dülger’in, “İslâmın ılımlısı ılımsızı olmaz. Kur’an belli,” saptamalarının “es” geçilmesi mümkün değildir.
Hayır, hayır, bin kere hayır! İslâm konusunda Kemalist Türkkaya Ataöv gibi, “Günümüzdeki siyasal İslâm temelde uluslararası tekelci sermayenin ve uzantısı emperyalizmin dostudur; onun ayrıntıda kalan çelişkisine karşın, emperyalizm-karşıtı değildir. Kapitalist üretimin gereksinimleriyle, bu arada çığ gibi büyüyen eşitsizlikle uyuşur. Onun ağır bastığı ülkelerde İslâmcı akımlar güçlüyü daha güçlü kılan gerici yasalara karşı çıkmazlar. Örneğin Mısır’da Müslüman Kardeşler yoksul kiracı köylülere karşı büyük toprak ağalarından yanadırlar. Bu yasalar yerli İslâmcıların girişimleri ve emperyalizmin onayıyla gerçekleşir,” türünden mekanizmden hareket ediyor değilim!
Benim için İslâm, tam da Edward Said’in şöylesine tarif ettiğidir:
“İslâm, çoğunluğun dinidir; aykırılık ve farklılıkları yok sayarak sadece ‘doğru yol, İslâm’dır’ demek entelektüelin tavrı değildir. İslâm nihayet bir din ve bir kültürdür, her iki yönüyle de çeşitli unsurlardan oluşur ve tektip olmaktan çok uzaktır. Entelektüelin görevi sürekli olarak İslâm’ı övmek değil, öncelikle onun karmaşık, heterodoks niteliğini vurgulayan bir yorumunu vurgulamak (Suriyeli şair ve entelektüel Adonis, yöneticilerin İslâm’ı mı, yoksa muhalif şairlerin ve mezheplerin İslâmı mı diye sorar); ikinci olarak da dogmatik ya da popülist teranelerle değil, insancıl bir dikkat ve dürüst bir değerlendirmeyle, İslâm otoritelerini Müslüman olmayan azınlıkların ve kadınların haklarının, bizzat modernliğin icaplarıyla yüz yüze gelmeye çağırmaktır. Entelektüel açısından bunun İslâm’daki özü, siyasal ihtiraslar güden ulemaya ya da karizmatik demogoglara koyun gibi boyun eğme değil, içtihadın, kişisel yorumun canlandırılmasıdır.”[12]
O hâlde Edward Said’in uyarısını asla “es” geçmeden; İslâma övgüler düzmeden, İslâmcılar yerine “gerçek(miş)” gibi İslâmcılık yapmaya kalkışmadan; Arap ülkelerindeki muhalif hareket önemli ölçüde siyasal İslâm’a yaslandığını unutmadan Sezar’ın hakkını Sezar’a verebilmeliyiz!
Bunu böyle yapmazsak, hepimize Erica Jong’un, “Tanrı adına işlenen cinayetlerin sayısı şeytan adına işlenenlerden çok daha fazladır,” uyarısını anımsatan IŞİD gerçeğini yerli yerine oturtamayız!
I.2.1) IŞİD
Selahattin Erdem’in, “Ortadoğu’da El Kaide’nin versiyonu” olarak tanımladığı IŞİD, El Kaide, CIA ilişkisinden ve Irak’ı işgaliyle ABD’nin, bölgeyi bir bataklığa çevirmesinden doğdu.
Irak’tan “çekilirken” paramparça bir ülke, kan gölüne dönmüş bir Ortadoğu bırakan ABD tablosunda IŞİD’in “İslâm devleti”ne dönüşmesi; aynı zamanda Batı ve Ortadoğu’nun bütün laik ve Şiî unsurlarına pratikte “cihad” ilan etmesi demek olması yanında; Sykes-Picot’nun sonu yani verili statükonun ezcümle iflası anlamına gelmektedir.
Batı istihbarat çevrelerindeki genel algı, Suriye ve Irak’ta aynı anda etkinlik gösteren IŞİD’in etkisi ve gücünün, El Kaide’nin etkisini ve gücünü aştığı yönündeyken; Fatih Çekirge’nin, “IŞİD, Taliban bozması bir kukladır… Petrol için matruşkadır,” türünden “ucuz” tespitiyle sınırlanmamakta büyük yarar var…
Öncelikle “IŞİD, Ladinizm’in en güncel ve zinde unsuru. Bin Ladin öncülüğünde ‘Yeni Milenyum’un girişinde küresel-kapitalizm karşıtı bir küresel-İslâm hareketi olarak varlığını tüm dünyaya (patlattığı ‘İkiz Kuleler’ eşliğinde) duyurmuş El Kaide’yi var eden İslâmi tarihsel anlayış ise ‘Vahhabîlik’…
XVIII. yüzyılda Muhammed ibn Abdülvahhab’la birlikte Arap Yarımadası’nda ortaya çıkan, ‘Selefî’ temellerini XIV. yüzyıl âlimi İbn Teymiyye’ye borçlu olan Vahhabîliğin dinamizmini sağlayan iki temel karşıtlık (düşmanlık) odağı neydi, hatırlatalım: Biri Osmanlı, diğeri de tasavvuf-tarikat İslâm’ı!
Vahhabî İslâm, Müslümanların İslâm’ın özünden ayrılmasından Osmanlı’yı mesul tutar ve Osmanlı topraklarında hayli yaygın etkiye sahip olan tarikatları suçlar. O yüzden tıpkı bugün Musul’da IŞİD militanlarınca yapıldığı gibi türbeler, tekkeler, ‘ziyaret’ler yerle bir edilmiş, Peygamber’e yönelik olan da dâhil, her türlü ‘tazim’, dua, şefaat dileme ‘şirk’ sayılmıştır.”[13]
Evet IŞİD, kökü Pakistan ve Afganistan’a dayanan Sünnî/ Selefî bir örgüt. Örgütün kurucuları, 1991 yılındaki Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra Irak’a yerleşerek adım adım örgütlendiler. ABD’nin BAAS’sız Irak projesinde kendini sahipsiz bulan Sünnî aşiretlerin desteğini arkalarına aldılar. IŞİD, henüz Kaide’ye biat etmediği ilk yıllarında Irak’taki istikrarsızlık ortamında ele geçirdiği bölgelerde kurduğu küçük emirlikler aracılığı ile büyüdü. Benzer örgütlenmeler Irak Kürdistanı bölgesinde de vardır.
“Suriye’nin Rakka kentinde devlet pratiği yapan”[14]IŞİD, devletleşme amacıyla hareket eden bir örgüttü ve sonrası da Musul ve ötesiyle geldi…
Çeşitli pratiklerinde de görüldüğü gibi IŞİD, alan tutmakta, hâkimiyet kurduğu yerlerde emirlik ilan etmekte, vergi toplayıp elektrik, petrol vb satışı yapmaktadır. Yani işbirliği içinde olduğu güçlerle beraber onların çıkarını gözeterek hareket etse de, kendine ait amaçları olan ve ona göre yol haritası çizen bir yapılanmadır.
IŞİD’in önceli olan yapının ilk örgütlendiği yer, Irak’ın kuzeybatı bölgesidir. Bu bölgede yaklaşık 10 yıldır varlık göstermesi, aşiretler arasında da organik anlamda ilişki oluşturmasına dayanıyor. Irak koşullarında böyle bir örgütün yapılanıp kökleşmesi için 10 yıl, hafife alınmayacak önemli bir süredir. Buna, Suriye müdahalesiyle beraber sağlanan avantajlar da eklenerek düşünülürse, ortaya nasıl bir örgütün çıktığı tahmin edilebilir.
Cihatçı niteliği ve buna uygun savaşçı kadro yapısı gereği her türlü vahşete başvuran IŞİD, bu niteliğiyle yarattığı korku üzerinden de istediği yeri boşalttırıp ilerleme güçlüğü çekmiyor. Musul’un işgaline dair çeşitli yorum ve değerlendirmeler söz konusu. İddialardan biri, Meclis Başkanı Usame Nuceyfi’nin kardeşi olan Musul Valisi Esil Nuceyfi’nin Musul’daki Merkezi ordu askerlerinin kenti boşaltmasını sağlamış olduğudur. Bu, yabana atılacak bir iddia değil. Ancak, sonradan yapılandırılan Irak ordusunun Musul’daki askerlerinin yıllardır tatbikat bile yapmadığı, maaş almakla yetindiği düşünülürse, IŞİD gibi profesyonel bir örgüt karşısında savaşmadan dağılması da şaşırtıcı olmaz.
IŞİD’in güç ve imkânlarını büyüten olgulardan biri de, Saddam döneminden kalma özel eğitimli Baas kadrolarının bir kısmının bu örgütlenme içinde yer almasıdır. Ayrıca, eski Irak ordusundan kalma cephane (patlayıcı, silah vb) imkânlarına da sahip.
IŞİD kimi konularda bir turnusol etkisi yaparken; Musul da, IŞİD saldırısından önce, halkların aralarındaki etnik, mezhepsel vb farkları bir zenginliğe çevirerek yaşayabildiği bir kentti. IŞİD’in saldırısı ve katliamlarından sonra bir daha eski Musul’a dönmek olanaksız görünüyor. Bu gelişme, özgürlüğün etnik, dinsel vb nitelikler yerine, tüm farkları kapsayan sınıf kardeşliğinde aranması gerektiğini ortaya çıkaran öğretici bir örnek olmuştur.
IŞİD’in Rojava’ya saldırıları, sürecin bütünü içinde değerlendirilebilirse, çeşitli açılardan öğretici sonuçlara varılır. Birincisi IŞİD, “kim olduğu önemli değil yeter ki günlük çıkarlarıma denk gelsin” pragmatizmiyle kurulan işbirliklerinin ortaya çıkardığı bir güçtür. Farklı bağlamlarda da olsa Kürt ulusal hareketinin de bu türden ortaklaşmalara girdiği biliniyor. Örneğin, Türkiye egemenlerinin bir taraftan PKK’yle “barış süreci” bağlamında diyalog içinde olması, diğer taraftan örgütlediği IŞİD’i Rojava’ya saldırtması, ortaklaşmaların da uzlaşma arayışlarının da ilkeli ve bütünlüklü olması gerektiğini gösteriyor; süreç ortaya bu türden öğretici sonuçlar çıkarıyor.
Taha Akyol’un da, “IŞİD adlı kanlı terör örgütü geleneksel “köylü” veya “mahalleli” tipleri değiller. Aile, meslek, sosyal çevre gibi bütün sosyal aidiyetlerinden ve sorumluluklarından kopmuş, lümpenlerdir. Başarısız diktatörlüklerin ve başarısız ekonomilerin ürünleridir. İslâm tarihine baktıklarında medeniyet örnekleriyle değil, en çatışmacı örneklerle coşuyorlar,” diye resmettiği “IŞİD, Egemenler arası savaşın gayri nizami gücü”dür!
IŞİD’in güçlenmesinde ABD’nin payı olduğunu belirten Mardin Artuklu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Naif Bezwan’a göre, AKP’nin IŞİD’le ilişkisini 90’lı yıllarda devletin Hizbullah’la kurduğu ilişkiye benziyor.
Günlerdir Kürtlerin kurtarılmış bölgesi Rojava’ya saldıran IŞİD’in bölgeyi ele geçirmeye çalışması, bir yanıyla Arap hâkim ulusunun reflekslerini temsil ederken; “siyasal” denilen İslâmın da ne olduğunu ortaya koyar.
IŞİD, toplumsal gericiliği ve siyasi olarak Ortadoğu çapında bir mezhep savaşını kışkırtan bir örgüt olarak bütün Ortadoğu işçi sınıfının ve emekçi halkının düşmanıyken; Rojava’ya saldırısı da daha önce giriştiği askeri faaliyetlerde olduğu gibi, Ortadoğu’nun gerici güçlerinden aldığı desteğe dayanmaktadır.
IŞİD, günümüzde Ortadoğu gericiliğiyle bu örgüt arasındaki ilişkiler ne durumda olursa olsun, bugün geldiği yere başta Suudi Arabistan ve Katar olmak üzere Körfez’in rantiye devletlerinin ve Türkiye’de AKP hükümetinin desteği ile ulaşmıştır.
Bu örgütün Irak’ın Musul, Tikrit, Telafer, Diyala gibi son derecede büyük önem taşıyan şehir ve eyaletlerini bir yıldırım savaşı ile ele geçirmesi; daha önce Suriye’de birtakım üsler elde etmesi, Rakka üzerinde hâkimiyet kurması, Halep’te dahi gücünü hissettirmesi sayesinde olmuştur.
IŞİD Suriye’deki bu başarıya ise, Tayyip Erdoğan hükümetinin Türkiye-Suriye sınırını kevgire çevirmesi, IŞİD’in (ve öteki gerici örgütlerin) gündüz Suriye’ye savaşmak için geçtikten sonra akşam geri dönerek Türkiye’de korunaklı alanda konaklaması, kamplar oluşturması, yaralılarını Türkiye’deki hastanelerde tedavi etmesi, Suudi ve Katar parasını ve silahlarını Türkiye aracılığıyla alması, dünyanın birçok ülkesinden gelen savaşçılarını Türkiye’de askere alması ve eğitmesi sayesinde ulaşmıştır. Kısacası, Türkiye’nin Suriye vesilesiyle IŞİD’e verdiği destek belirleyici önemdedir.
Bu desteğin çeşitli nedenleri ve yönleri vardır. Biri AKP hükümetinin, Rojava’ya düşman olmasıdır. IŞİD’den beklediği en önemli hizmetlerden biri Rojava’yı askeri saldırılarıyla yıpratması, başarabilirse varlığına darbe vurmasıdır. Irak Kürdistan’ının petrollerinden yararlanmak için Barzani’yi himayesine almaya yönelirken, Türkiye’deki Kürt halkını sözde “çözüm süreci” ile oyalıyor, onun örgütlerini tasfiye için planlar yapıyor, ama Suriye Kürtlerinin özerkliğini hiçbir biçimde hazmedemiyor.
AKP’nin “IŞİD’e verdiği destek”ten söz ettim; sakın ola abarttığımı sanmayın!
Mesela AKP kalemşörlerinden Akif Emre, “IŞİD’e şaşı bakmamaktan yana”dır!
Sinem Köseoğlu’na göre, “IŞİD, Şiî hilaline Sünnî kalkanıdır”!
Merve Şebnem Oruç için de, “Bugünkü IŞİD’in isminin sonundaki ‘Devlet’ ifadesinin realiteden uzak değerlendirilmesi aslında yapılan temel hata… Devlet IŞİD’in yegâne amacıdır”!
İş bu kadarla da sınırlı değil elbet…
IŞİD’in Suriye’de terör estirirken; Rojava’da ve çevresindeki bölgelerde kan dökerken Suudi Arabistan-Katar-Türkiye tarafından güvenceye alınan lojistiği ile eline tutuşturulan silahlar sayesinde neredeyse yoktan var olduğunu bilmeyen mi var?
El Kaide’den doğan IŞİD’in finansman kaynakları suç gelirlerine dayanırken; ‘Brookings Enstitüsü’nce 2013 Aralık’ında yayımlanan ‘Ateşle Oynamak: Suriye’deki Mezhep Savaşlarında Aşırı Gruplara Özel Körfez Finansmanı’ başlıklı rapor, Şam rejimine karşı savaşan İslâmi muhalefete sağlanan mali destekleri irdeleyen çok çarpıcı bir analiz sunuyor.
Kuveyt’te 2011 ortalarından itibaren biraraya gelmeye başlayan “bağışçılar”ın organizasyonuyla Suriyeli muhaliflere sağlanan “yüz milyonlarca dolara” ulaşan finansman, raporda olgulara dayalı olarak sunuluyor.
Abu Dabi’de yayımlanan ‘The National’ muhabiri Elizabeth Dickinson’un imzasını taşıyan bu raporun pek çok yerinde, Türkiye’nin adı geçiyor. Muhabirin gerek Kuveyt’te gerek Kuveyt dışında görüştüğü ve isimlerini tek tek sıraladığı kaynaklar, Suriye’deki cihatçılara giden para trafiğinin Türkiye üzerinden geçtiğini vurguluyor.
Sözgelimi, Kuveyt Parlamentosu’nun eski üyesi Hamid al Matar, 2013 yılı ramazan ayında “Allah için cihat çağrısı” yaptığını ve sadece birkaç gün içinde 350 bin dolar para toplandığını anlatırken şöyle diyor: “Dürüst olmam gerekirse bu paranın nereye gittiğini bilmiyorum. Sadece yardım ediyorum. Ama çoğu Ürdün ve Türkiye üzerinden gidiyor”![15]
Kimse inkâr edemez: IŞID de El Kaide gibi ABD ve diğer batılı devletlerin kanatları altında büyüyüp bugünlere geldi. Irak’ta Saddam’ı deviren, Suriye’de Esad’ı devirmek isteyenler işe önce bu türden örgütleri silahlandırarak, iç huzursuzluk çıkararak başladılar, sonra da kendi planlarını hayata geçirdiler.
‘Der Spiegel’in internet sitesinde Christoph Sydow’un 12 Haziran 2014 tarihli, ‘Bir Devletin Çöküşü’ başlıklı analizine bakılırsa IŞİD bir kaç yıl içinde hem silah hem de maddi güç açısından oldukça palazlanmış. Zaten, milyonluk kentleri işgal ederken militanların ellerinde görülen modern silahlar da bunu gösteriyor.
Peki dünya gündeminin bir numaralı konusu olan bu örgütün kullandığı silahlar nereden gidiyor?
Birincisi; Sydow’un da anlattığı gibi ABD’nin kabilelere ve Irak ordusuna verdiği silahlar şimdi bu terör örgütünün elinde.
İkincisi de Katar ve Suudi Arabistan üzerinden verilen silahlar…
Peki Katar ve Suudi Arabistan’a hangi ülke en çok silah satıyor?
Almanya’nın 2013 yılında Katar ve Suudi Arabistan’a sattığı silahların IŞİD ve el Nusra gibi radikal dinci örgütlere verilip verilmediği sorusu gündeme geliyor.
Yine rapora göre 2013 yılında Suudi Arabistan ve Uman, Almanya’dan 21 bin 400 adet uzun namlulu silah satın almış.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “IŞİD’in silahını gönderen kim?” diye haykırdığı koordinatlarda “IŞİD’in güçlenip palazlanmasında AKP hükümetinin payı olduğu”[16] bir “sır” değilken; ‘The New York Times’ da, “AKP’nin Suriye’deki radikal unsurların gelişmesine göz yumarak bugün Irak’ta yaşanan kaosun bedelini ödediğini” kaydediyor.
Özetle AKP’nin “Yeni Osmanlıcılık hayalleri IŞİD’e toslar”ken;[17]iktidara yönelik eleştiriler aynı noktada birleşiyor: “Türkiye beslediği canavarın kurbanı oldu.”[18]
İş bu merkezdeyken; “Acı ama gerçek: Korkulan oldu! IŞİD artık her anlamda Türkiye’nin güney komşusu! ‘Türkiye’nin güneyinde Afganistan yaratıyoruz’ uyarısı yapanlar maalesef haklı çıktı,” diyor Eyüp Can ve ekliyor Sedat Ergin: “IŞİD Türkiye’nin yeni komşusudur”!


I.3) T.“C”NİN POZİSYONU
Evet, Musul’un IŞİD’in kontrolüne geçmesini değerlendiren Abdullah Gül, “11 Haziran 2012’de, ‘Afganistan Akdeniz’in kıyısına gelebilir demiştim. Müttefikleri uyarmıştım,’ demişti” demesine de “Neo-Osmanlı”cı yönelimlerin buna kapı açacağını düşünmemiydi acaba?
Her ne kadar Ali Saydam, “AKP’nin Türkiye’nin 10 yılına vurduğu damgayı, Türkiye’den değil ABD’den bakarak yorumlamaya çalışanların çözüm sürecini de direkt olarak Amerikan politikasına bağlamalarında şaşılacak bir şey yok,” diye buyursa da; AKP Türkiye’sinin, ABD ilişkisinden güç alarak, Sünnî- Müslüman Arap dünyasının lideri olma, Osmanlı nüfus alanını restore etme hayali, iflas etmekle kalmadı, kendi sınırlarında Suriye kaosunun oluşmasına (ve IŞİD’e) yol açtı.
Yani AKP Türkiye’si, “bölge lideri”, “dünya gücü” derken “onurlu yalnızlık” gibi açıklamalara sığınmaya çalışsa da Mısır ve Suriye İran sorunları üzerinden rakip kamplara ayrışmaya başlayan Ortadoğu’da ortada kalırken; Taha Akyol’un, “Irak etnik ve dinsel bölünme sürecinde, Suriye karışık, İran tansiyonu yükseltiyor. Bu siyasi depremlerin tsunamileri Türkiye’yi nasıl etkiler?!” sorusu (ve IŞİD ile) yüz yüze kaldı…
Tam da böylesi bir tabloda Yusuf Kaplan’ın, “İngilizlerin yüzyıllık stratejisi: İslâm’ı İslâm’la vurmak!
Sonunda söyleyeceklerimi başında söylemem gerekiyor…
Önce şu: IŞİD, diye bir ‘şey’ yok. İngiltere diye sinsi bir güç var.
IŞİD, adım adım Irak’a ve Suriye’ye yerleştiriliyor. Irak’a ve Suriye’ye yerleşen aktör, IŞİD değil, gerçekte, İngiltere’dir.
İkinci olarak: El-Kaide’den türeyen IŞİD gibi örgütler maşa’dır.
El-Kaide, Amerikalıların maşasıydı. Şimdi El-Kaide’nin yerini, IŞİD gibi türevleri aldı. IŞİD gibi örgütlerse, İngilizlerin kuklasıdır.
Bu şu anlama gelir: İngilizler, iki yüzyıl önce Vehhabiler üzerinden sahneledikleri oyunu, bu kez IŞİD gibi örgütler, İran’ın önünün açılması ve Selefî hareketler üzerinden sahneye koyuyorlar.
Üç hedef: Erdoğan’ın tasfiyesi, çözüm süreci’nin bitirilmesi ve İslâm’ın İslâm’la vurulması süreci,” türünden zırvalara yaslanmak da bir işe yaramıyor!
Kim ne derse desin: Ortadoğu coğrafyasının karakteristik bir özelliği yeniden tecelli etti. Dün Kürt Özgürlük Hareketi’nin eşitlik ve özgürlük amaçlı mücadelesini yenilgiye uğratması için desteklenen IŞİD, bugün bizzat onu destekleyenlere tehlike hâline dönüşmüş gibi görünmektedir. IŞİD’i destekleyen ülke ve gruplar, rüzgâr eken fırtına biçer misali, güçlü bir kasırga karşısındadırlar.
Çünkü IŞİD’in Musul’a saldırısıyla yoğunlaşan tartışmalar, yaşanan gelişmelerin Suriye’de olup bitenden koparılarak ele alınamayacağı genel kabul gören bir yaklaşımdır.
Bugüne kadar ki politikalar, “iyi cihatçı”, “kötü cihatçı” ayrımının pek de anlamlı olmadığını, desteklerin direkt veya dolaylı devam ettiğini gösteriyor. IŞİD, emirlik kurmaya yönelmiş durumda. Ele geçirdiği bölgelerde vergi toplayarak, elektrik satarak, vb devlet gibi hareket etmektedir. Örneğin IŞİD, ele geçirdiği Suriye’nin Deyr el Zor bölgesinde ilkel yöntemlerle rafine ettiği petrolü Türkiye’de satıyor.
Bugüne kadar, “Suriye’nin Afganistanlaşması”ndan, dolayısıyla “Türkiye’nin Pakistanlaşması”ndan söz edenler oldu. Suriye’de Esad’a ve Rojava’da Kürtlere karşı savaştığı için desteklenen IŞİD, emirlik ilan edecek noktaya geldi. Her ne kadar IŞİD’in sorunu salt Suriye değilse de Musul’u anlamak, Suriye’de olup biteni anlamaktan geçiyor. Kaldı ki IŞİD’in Musul’daki varlığı yeni değil. Musul’da yerleşip Güney’deki Sünnî Anbar bölgesine, oradan da Suriye’ye geçip Fırat boyunca Türkiye’ye uzanan bir hat izlediği biliniyor.
Desteklenen bir yapının bir süre sonra bumeranga dönüşmesi de yeni bir olgu değildir; özellikle ABD buna alışkındır. Ancak, yürütülen politikaların niteliği/kirliliği, bu türden sonuçları kaçınılmaz kılıyor.
100’e yakın ülkenin müdahalede rol aldığı, sayıları 1500’ü bulan örgütlerin türediği; yeter ki Baas rejimi yıkılsın, Şiî hilalinde bir halka kopsun diye her yola başvurulduğu Suriye’de, özel gayretlerle oluşturulan bu savaş ve fırsat iklimini IŞİD kendi lehine değerlendirdi. Ve an geldi, ufukta beliren tasfiye ihtimalini boşa çıkarmak için karşı hamleler geliştirmeye başladı.
IŞİD, Türkiye’yle öylesine iç içeydi ki, Suriye’nin Türkiye’ye sınır kasabalarını ve kapıları ele geçirdi. Hatta toplantıları Türkiye’de yapıp alınan kararları Suriye’de uygular noktaya geldi. Güçlendiği oranda, cihatçı militanlar için çekim merkezi oldu. Suriye’de kontrol altına aldığı Rakka, Haseke ve Türkiye sınır bölgelerine ek olarak, Irak’ta da kimi kasaba ve şehirleri ele geçirmesi, palazlanmasında rol alan güçleri düşündürmeye başladı.
IŞİD’in petrol kenti Musul’u ele geçirmiş olması, sorunu Maliki meselesinden çıkarıp daha kapsamlı bir hâle getirdi. Bu durumda Maliki’nin yetersizlikle malul ordusu, peşmergelerle ittifak yaparak sorunu aşmaya çalışabilir. Kürt yönetimi de bu durumu, Irak Merkezi Hükümeti’yle ihtilaflı oldukları konuları kendi lehine aşmak üzere değerlendirebilir.
Irak Türkmen Cephesi Başkanı Erşad el Salihi’nin, Türkiye’nin Irak politikasını sert bir dille eleştirdiği; “Kuzey Irak’ta Kürtlerin gündemi İmralı ile başlatılan görüşmeler. İşadamından siyasetçisine, taksicisinden gazetecisine hemen herkesin, ‘Türkiye Kürt sorununu çözerse Kürtlerin yüzü Türkiye’ye döner,’ dediği,” girift bütünsellikte tehdit ve olasılıklar, Bölgesel Kürt Yönetimi’yle Bağdat arasındaki ihtilaflı (Kerkük referandumu, petrol gelirlerinin paylaşımı, vb) konuları da gündemin baş maddesi kılabilir. 
Ve Kürtleri, gelişmelerin odağına koyabilir…
I.4) BAĞIMSIZLIK EŞİĞİNDEKİ KÜRTLER
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Jen Psaki, Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin “Kürdistan ile merkezi yönetim arasındaki ilişki konfederalizme doğru gidiyor, bir sonraki adım bağımsız Kürt devleti. Bağımsız Kürt devletinin kuruluşunun yaklaştığından eminim,” sözlerini değerlendirirken, Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması çağrısında bulunsa da; Musul’un İslâmcılara geçmesinden sonra Barzani’nin deyişiyle “Kürtlerin Kudüsü” Kerkük de Kürtlerin eline geçti.
BBC’ye konuşan Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başbakanı Neçirvan Barzani, “Irak’ın bir bütün kalması imkânsız,” diyerek, bir niyet deklarasyonu da yapmış oldu.
Nasıl yorumlanıp, hangi biçimde sunulursa sunulsun; Ortadoğu’da Kürtler için bağımsızlık (dikkat özgürlük değil!) olanağı ile eğilimi öne çıkıyor…
Şimdi bu koordinatlarda durmadan anımsanması gereken James Connoly’nin sözleri:
“Benim, ülkemiz halkının ideal olarak karşılarına koymalarını dilediğim cumhuriyet öyle bir cumhuriyet olmalıdır ki, yalnızca adından söz edilmesi bile, her çağda, her ülkenin ezilenleri için bir işaret ateşi oluşturmalı, uğruna harcanan çabaların ödülü olarak her çağda özgürlük ve bereket vaat etmelidir… İngiliz Ordusunu yarın ülkeden çıkartıp yeşil bayrağı Dublin kalesine çekseniz bile, sosyalist cumhuriyetin kurulmasına yönelmiş değilseniz tüm çabalarınız boşa gidecektir… İngiltere gene mahvınıza dek size hükmedecektir – davasına ihanet ettiğiniz o özgürlük tapınağında dudaklarınız riyakâr bir saygı sunarken bile.”
Bu sözleri, yaklaşık yüz yıl önce, İrlanda ulusal kurtuluş mücadelesinin İngilizler tarafından idam edilen önderlerinden büyük devrimci sosyalist James Connoly söylemiş. O günlerden bugünlere, doğruluğu, sadece İrlanda’da değil, hemen hemen dünyanın her bucağında defalarca kanıtlanmış bir söz. Bilindiği veya kolayca anlaşılacağı üzere Connoly, kendi halkının ulusal kurtuluş mücadelesi bağlamında konuşuyor. Yani bunlar ucu günümüze, mesela Kürt ulusal özgürlük mücadelesini de değen sözler…
İrlandalı büyük devrimci, ülkesi ve halkının gerçek kurtuluş ve özgürleşmesini, mücadelenin bir “sosyalist cumhuriyete” yönelmesine bağlıyor. Tabii buradan çıkarak bir ulusal özgürlük mücadelesine dışarıdan “sosyalizm” şartını dayatmak, aksi hâlde “desteklemem” demek kimsenin haddi değil. Elbette ezen ulus sosyalistlerinin ezilen ulusun siyasi önderliklerine hangi şart ve durumlarda destek verip vermeyeceğinin birtakım kuralları vardır; ancak bunların içinde “sosyalizm” şartı yoktur. Aksi hâlde, ezen ulusa ulusal kurtuluş mücadelesini, ezilen ulusa da proleter enternasyonalizmini uygun gören, uygun görme ne kelime adeta dayatan Türkiye sosyalist hareketinin bazı “yurtsever” kesimlerinin durumuna düşeriz.
Ancak Kürt halkına “sosyalizm şartını” dayatmamak bu halkın bir takım sosyal sınıflardan oluştuğu gerçeğini görmemek anlamına da gelmiyor. Bu dünyamızın bir gerçeği! Eğer kafamızın içinde, sınıflı toplumlarda tarihin itici gücünün “sınıf mücadelesi” olduğuna dair bir düşünce varsa, ulusal mesele de dahil bütün dünyevi meselelere bu açıdan bakmak durumundayız.Bu, bizim “düşünsel keyfimizin” ötesinde, doğrudan maddi-toplumsal gerçekle ilgili bir durumdur.[19]
I.4.1) HÂL VE GİDİŞ
Hâl ve gidiş böyleyken; varsın Nazan Üstündağ, “İslâm kelime anlamı itibarıyla barış yapan demekmiş. Bakalım Ortadoğu barışı görebilecek mi? Ve nasıl bir barış görecek?” diye sorsun…
Bu sorunun karşılığı yok… Çünkü Ortadoğu’da ya savaş devrime yol açacak ya da devrim savaşı önleyecektir.
Cengiz Çandar’ın, “Sınırlar değişmeden ülkeler parçalanabilir” realitesinin altını çizdiği tabloda bölgede bugünkü eğilimler ve yapılanma sürerse Ortadoğu’nun geleceği demokratik beklentiler açısından çok karanlıkken; Murat Yetkin’in, “Irak sınırları değişiyor, sırada Suriye var. Ya sonra?” sorusu gündemin acil maddesidir…
Uzun lafın kısası, Ortadoğu biz(ler)e, “Barış ve demokratikleşme perspektifi” sunmakta ısrar edenlerin bildiklerini zannettiği gibi bir yer değil. Arzulanan demokrasi, eşitlik, adalet ve insan haklarına kavuşmak için bile devrime ihtiyaç var.
Özetle unutulmamalıdır ki, genelde Ortadoğu’da, özelde Suriye ile Irak’ta emperyalizmin açık yara hâline getirdiği süreç devam edip, yangın büyüyorken; yarayı açanın kapatması, yangını çıkaranın söndürmesi beklenmemelidir. Çıkarlara bağlı olarak tercih ve yönelimler değişebilir; ama sınıf ilişki ve çelişmelerinin, dolayısıyla da sınıflar mücadelesinin özü değişmiyor; birlik, dostluk ve dayanışma ilişkileri halklar arasında olur; emperyalist güçlerden ve işbirlikçilerden dost olmaz.
Bölgedeki gelişmeler, sınıf eksenli perspektifin gerekliliğine işaret edip, doğruluyorken; bu gerçek, reel politikerliğin pragmatizminden malûl günü kurtarma atraksiyonlarına feda edilmemelidir.
II. AYRIM: ROJAVA DEYİNCE
Sünnî Şiî çatışması sertleşiyor. Irak parçalanıyor. Suriye’de rejim, kendine güvenlikli bir bölge kurarak bölünmeye zemin hazırlıyor. Kürtler kendi devletlerini kuruyor. Cihatçı hareket, geniş topraklar, kritik enerji kaynakları üzerinde, İslâm Devleti adıyla bir halifelik ilan ediyor, bölgedeki ülkelerin sınırlarını tanımadığını açıklıyor. Lübnan’da Hizbullah, gittikçe güçlenen bir Sünnî, cihatçı hareketle karşı karşıya kalıyor. 
Tam bu sırada Gazze’de Hamas’la İsrail arasında, iki yıldır süregelen göreli çatışmasızlık durumu bozuldu. İsrail uçakları Gazze’yi bombalıyor. 12 Temmuz 2014 sabahı medya, Gazze’de ölü sayısının, önemli bir kısmı kadınlar ve çocuklar olmak üzere, 114’e ulaştığını bildiriyordu. Buna karşılık Hamas ve Gazze’deki diğer gruplar İsrail’e erişimi 130 km’ye kadar uzanabilen füzelerle saldırıyorlar. Füzelerin nükleer santralın bulunduğu kente ulaşmaya başlaması, İsrail halkı arasında yayılmakta olan paniği derinleştiriyor. Ancak, ne İsrail ne de Hamas açısından çatışmaların yeniden alevlenmesinin nedenini, zamanlamasını anlamak kolay… diye resmedebileceğimiz tabloda Kürtler başat bir gerçekliğe dönüşüyorken; Mezopotamya denkleminde Kürtlere karşılık gelen hep “Kürt kartı” idi. Ancak bu ifade artık “Kürt oyunu”na terfi ediyor. Başkalarının denkleminde unsur olmaktan kendi evinde aktör olmaya evrilen bir süreçte Kürtler…
“Gerek dünya dengeleri, gerek Ortadoğu koşulları, gerekse de Kürtlerin bugünkü konumları ve hırsla verdikleri mücadele onların şanslarını her zamankinden daha fazla artırmıştır.”[20]
Söz konusu güzergâhta Rovava faktörü de, kritik bir eşik olarak öne çıkıyor çıkmasına da, aynı zamanda da görmezden geliniyor; bir “susuş kumkumalığı”na mahkûm ediliyor… Evet, evet Rojava’ya yöneltilmiş bilinçli ya da bilinçsiz ilgisizlik dikkat çekici!
Bu koşullarda “Rojava, Kürtlerin hem Suriye’nin geleceğinde kritik önemde olduğunu hem de uluslararası dengeler açısından ileride belirleyici olacağını göstermiş”ken;[21] Ayşe Günaysu’nun, “Rojava gerçeği, dünyanın gözleri önünde PYD’nin (Partiya Yekitiya Demokrat) önderliğinde bir öz yönetim deneyimi yaşıyor”; Metin Yeğin’in, “Dünyanın sıfır noktası Rojava’da bugün, başka bir domino etkisi, ya bütün Ortadoğu’yu ve hatta dünyayı değiştirecek bir devrim, ‘Kapitalist Modernite’ye karşı ‘Demokratik Modernite’ inşa edilecek ya da bütün dünyanın ipleri, kukla sahiplerinin ellerine geri verilecektir”; Ceyda Karan’ın, “Rojava bölgeye model çıkarıyor”; Nazan Üstündağ’ın, “Rojava’nın bir Kürt özerklik deneyimi kadar, bir feminist, sosyalist deneyim olduğunu dünyaya anlatmak ve bu bağlamda çok çeşitli ittifaklar geliştirmek gerek. Rojava hepimiz için bir devrim onuru ve hayali meselesidir”; Erdal Er’in, “Rojava’da bir rüya gerçekleşmiş; ‘Halkların devrimi!’ Devrimin merkezinde insan, doğa, hak, hukuk, özgürlük, adalet ve eşitlik var. Devrimin felsefesi, ideolojisi, ruhu sokaktaki herkese ilham veriyor,” türünden saptamalarında gerçekler ile abartı içi içedir ve ayıklanmalıdır…
Rojava, ötekisiz bir ulusal inşa girişimidir. Buna halk demokrasisi de diyebilirsiniz!
Ancak kurtarılmış bölgedeki “öz yönetim deneyimi” denilen şey, sadece bir geçiştir; yani “kararsız denge” hâlidir; uzun süre böyle kalmaz; ya bağımsızlığa doğru ilerleyecek veya gerileyecektir!
Rojava’ya ilişkin, “Bütün Ortadoğu’yu ve hatta dünyayı değiştirecek bir devrim” veya “Dünyanın sıfır noktası” benzeri sözlerin Zapatistalar için de kullanıldığını ve aradan geçen zaman ardından ne olduğu hepimizin malumudur…
Nihayet “Rojava’nın özerklik deneyimi kadar, bir feminist, sosyalist deneyim olduğu” varsayımı sadece öznel bir görüştür; bir süre de propaganda malzemesi olarak böylece kalacaktır!
Rojava, radikal sosyalistler tarafından (Ulusların Kaderini Tayin Hakkı ekseninde) sonuna kadar desteklenmesi gereken bir özgürlük hamlesidir…
Rojava Halk Meclisi Eşbaşkanı Abdulselam Ahmed’in ifadesiyle, “Cihatçılarla Esad güçleri arasında 3. yolu denedikleri”ni söyleyen Rojava Kürtlerini; Ortadoğu’daki büyük altüst oluşla varlıkları ortaya çıkan, toplumsal ve bölgesel bir gerçeklik olarak tanımak, kabullenmek “olmazsa olmaz”dır…
Bir belirsizlikler ve riskler coğrafyası olarak Ortadoğu dengelerinin altüst olduğu güzergâhta Rojava’daki gelişmeler, Ortadoğu’da XX. yüzyıl statükosunun artık devam ettirilemeyeceğini göstermektedir; bunun kanıtıdır.
Bu çerçevede Ortadoğu’da Kürt sorunu bölgesel ve uluslararası bir realiteye dönüşürken Rojava’nın yeni bir aktör olarak ortaya çıktığını söylemek mümkündür.
Nihayet Rojava’daki gelişmeyi, BAAS rejiminin vatandaş olarak bile kabul etmediği, mallarını ve hürriyetlerini gasp ettiği bir toplumun onurunu, hak ve özgürlüklerini korumak için duyurmaya çalıştığı bir yaşam çığlığı ve mücadelesinin ulusal inşası olarak okumak gerekmektedir.
Ancak bir kez daha vurgulayalım: Rojova inşa hâlindeki bir süreçtir. Mevcut durumu “nihaî olarak” kabul etmek, “kararsız denge”yi sabitlemeye çalışmanın yol açacağı çürümeyi kabullenmek anlamına gelir.
II.1) VERİLİ SİYASAL TABLO
IŞİD’in Musul’a girmesi ile birlikte Irak’ta yeni bir dönem başladı. Kürtler, Kerkük’ü kontrolleri altına aldılar. Irak fiili olarak, Kuzey’de Kürtlerin, ortada Sünnîlerin ve Güney’de de Şiîlerin hâkim olduğu üç parçaya bölündü. Bu gelişmelerden sonra Barzani ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi yöneticileri, ısrarla Irak’ın eskisi gibi kalmasının mümkün olmadığını vurgulamaya başladılar.
Kürtler artık birliktelik tahayyülü geliştirmenin çok güç olduğunu belirtiyorlar. Bağımsız devlet taleplerini daha yüksek sesle dillendiriyorlar. Barzani, Kürdistan Parlamentosu’nda milletvekillerine bağımsızlık referandum için hazırlık yapmaları çağrısında bulunuyor. Kürt yönetimi Avrupa ve ABD’de bağımsız bir devlet için yoğun bir lobi faaliyeti yürütüyor.
Avrupa’da Kürdistan’ın bağımsızlığı düşüncesi daha bir olgunlaşmış durumdayken; Kürtlerin kendi devletlerini kurmaları fikri daha her geçen gün daha fazla taraftar topluyor.
Buna karşılık Amerika, yeşil ışık yakmış değil. ABD yönetimi, Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduğunu belirtiyor ve bağımsız Kürdistan’a sıcak bakmıyor. Ancak Barzani ‘Die Welt’e verdiği demeçte, ABD’nin Kürdistan’ın bağımsızlığına aktif destek vermeyeceğini ama tamamen bunun karşısında duracağını da sanmadığına dikkat çekti.
Bu hâlin Rojava’yı, şöyle ya da böyle etkilememesi mümkün ve muhtemel değildir!
II.2) ROJAVA GERÇEĞİ
Göktürk Tüysüzoğlu’nun, “Suriye’nin kuzeyinde ‘de facto’ olarak kurulan Kürt Yönetimi” diye betimlediği Rojava hakkında Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) Eşbaşkanı Salih Müslim, “Biz Suriye’nin bir parçasıyız. Ayrı bir devlet ilan etmek bizim programımızda yok,” derken; Paris’te dış müdahale ve silahlı direnişi reddeden Suriyeli muhaliflerin toplantısında Irak’ta Kürtlerin bağımsızlık ilanını da zamansız bulduklarını söyledi.
Aynı konuda PYD Genel Sekreter Yardımcısı ve Suriye Kürt Ulusal Konseyi (SKUK) üyesi Mustafa Meşayih de, “Suriye’de Kürtler ne devlet kurma ne de Suriye’yi bölme çabasındalar. Yalnızca rejim düşene ve Arap’ıyla, Kürt’üyle, Türkmeniyle tüm Suriyelilerin temsil edileceği bir devlet kurulana kadar geçici yönetim istiyor,” demektedir.
Bunlar, PYD’nin resmi tavrıdır. Ancak Cuma Çiçek’in, “Kürtler demokratik bir Suriye’nin parçası olarak özyönetimlerini kurabilecekler mi?” sorusuna hâlâ yanıt bulamayan bu tavırken; Suriyeli Kürt parlamenter ve ‘Suriye Kürt İnisiyatifi’ Başkanı Ömer Osê de ekliyor:
“Kürt kardeşlerimizin Cizîre, Kobanê ve Afrîn’de üç kantonda geçici bir yönetim kurmuş olmalarını olumlu buluyorum. Bu de facto yönetimin hem Kürtlerin hem Suriye’nin yararına olacağı kanısındayım.Biliyorsunuz ordu, Kürtlerin yaşadığı birçok bölgeden çekildi. 1.5 yılı aşkındır Dirbesîyê, Afrîn ve Kobanê, Amûdê, Çilaxa, Remelan, Dêrik gibi yerlerdeki yönetim boşluğunu YPG ve PYD doldurmuş oldu. Bölge halkına hem lojistik hem de temel gıda maddelerinin sağlanması yönünde yardım ettiklerini görüyoruz. Ayrıca Nusra Cephesi, Irak Şam İslâm Devleti ve Özgür Suriye Ordusu gibi gruplara karşı bölgenin savunmasını da yapıyorlar. Bu de facto yönetim sonra seçime gidilecek. Seçim, idari, insani ve bölgedeki tüm halkların temsili açısından önemli…”
Osê’nin, “hem Kürtlerin hem Suriye’nin yararına” bulduğu verili hâle ilişkin olarak Rojava Halk Meclisi Eş Başkanı Sinem Muhammed, demokratik özerkliğin ilan edildiği üç kantonun değişik etnik köken ve inançlardan halkların barış içinde kardeşçe ve eşit bir şekilde yaşadıkları, tüm Ortadoğu halklarına örnek olacak bir model olduğunu söyledi.
250 bin kişinin katılımıyla oluşturulan yerel meclislerden sonra 350 kişinin yer aldığı Rojava Halk Meclisinin kurulduğunu söyleyen Muhammed, meclislerin yönetiminde yüzde 40 kadın kotası bulunduğunu ve bazı yerlerde bu kotanın bu oranı aşarak yüzde 60’a yükseldi vurgusuyla, “Halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak ve var olan sorunları çözmek amacıyla Halk Meclisine bağlı 18 komisyon kurduk… Bu komisyonlar kadın, gençlik, ekonomi, kültür, ekoloji, siyaset, dil, eğitim, örgütlenme, asayiş, şehit aileleri ve yabancılar dalındadır,” diyorken; Mete Çubukçu da ekliyor:
“Rojava, Türkiye’deki çözüm süreciyle çok bağlantılı. Kabul etmek gerekir ki; Suriye’de Kürtler ya özerk bölge, ya federatif yapı, ya da farklı bir yapıda Suriyeli taraflarla yan yana yaşayacaklar. Kürtlerin kazanımlarını geri çevirmek mümkün değil. Rojava’nın artık bir realite olduğunu herkes kabul etmeli. El Kaide ile savaşacak belki de onlara karşı çıkacak tek güç Kürtler ve PYD’dir. Suriyeli Kürtler çok farklı bir Suriye tahayyülü ile hareket ediyor. Neredeyse tek laik grup. Daha demokratik, daha özgürlükçü bir bakışları var. Orada bir PKK yapılanması var. İki bin PKK’linin oraya geçtiğini biliyorum savaşmak için. Abdullah Öcalan’ın Suriye’deki Kürtler üzerinde etkisi olduğu biliniyor.”
Bu da demektir ki Rojava Güney Kürdistan kadar ve hatta ondan da öte Kuzey Batı Kürdistan’la yani T.“C”nin “kırmızı çizgileri”yle ilişkilidir.
Bu çerçevede, “Batı Kürdistan’da (Rojava’da) Afrîn, Kobanê ve Cizîre Kantonlarında Kürtler fiilen özerkliği elde edip, kendi özyönetimlerini kurunca, Güney Kürdistan’ın Barzani ve Ankara’nın Erdoğan rejimi işbirliği yapıp IŞİD ve El Nusra katillerini Kürtlere karşı desteklemişlerdir. Saldıranlar arasında Kuzey’den gitmiş Kürt ve Türk köktendincileri de bulunmaktadır.
Oysa bugün özerk bölgelerdeki değişik etnik ve dinsel gruplar yönetime katılmaktadırlar. Tarihin hiçbir döneminde rastlanmadık eşitlikçi, adil bir düzen inşa edilmektedir. İç savaşın getirdiği kan ve gözyaşı arasında Rojava Ermeni ve diğer Hıristiyanlar için de, Alevî ya da laik Sünnî Araplar için de güvenli bir liman olmaya başlamıştır. Bu saptamayı ben değil Alman haftalık ‘Die Zeit’ Gazetesi[22] yapıyor,” diyor Yalçın Yusufoğlu…
II.2.1) ROJAVA’NIN ÖYKÜSÜ
Rojava’daki halk uyanışının öyküsüne gelince…
Birinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist güçlerin müdahalesiyle Kürt halkının yaşadığı topraklar dört ayrı parçaya bölündü. Batı Kürdistan (Rojava), Fransa’nın mandası altında olan Suriye’ye bırakıldı. Buradaki Kürtler, nüfusun yüzde 10’unu meydana getirmekteydiler. Sınırlar o denli keyfi çizilmişti ki, aynı ailenin fertleri akşamdan sabaha farklı ülkelerin sınırlarında, birbirlerine “yabancı” olarak dünyaya gözlerini açmışlardı. Özellikle Suriye ile Türkiye’nin uzun sınır hattının yalnızca demiryoluyla ayrılması ve bu yolun her iki tarafında da Kürtlerin yaşıyor olması oldukça çarpıcıdır.
1930’larda Fransız sömürgeciliğine karşı yürütülen mücadelede Kürtler önemli bir rol oynamıştır. Meselâ 1937’de Haseki’de başlayan grev, birçok Kürt kentine yayılmış ve Kürtler sokaklara dökülmüştü. Bu dönemde Arap egemenler “sömürgeciler kovulduktan sonra Kürtlerin ulusal hakları tanınacak” vaadinde bulunmalarına rağmen, daha sonra, tıpkı T.“C”nin egemenleri gibi, bu sözlerinde durmamışlardır. Nitekim 1939’da Afrîn bölgesinde başlayan Kürt isyanı acımasızca bastırılmıştır. Suriye’deki manda yönetimine karşı ulusal mücadele geliştikçe Fransa, Suriye’deki nüfuzunu korumak maksadıyla Araplara karşı Kürtleri yanına çekmek için Kürtlerin birtakım haklarını tanımıştır. Ne var ki, Kürtler ilerleyen dönemde, Arap milliyetçiliği temelinde uygulanan baskı ve zorbalık sonucunda bu olanakları da kaybetmişlerdir.
50’li yıllarda Kürt halkı üzerindeki baskı bir nebze de olsa gevşetildi. Özellikle 1958’de Mısır ve Suriye’nin bir araya gelerek oluşturduğu Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC), Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu bölgelerde Kürt okullarının açılmasını, kitap ve dergi yayınlanmasını, anadilde radyo yayını yapılmasını kabul etti. Ne var ki kısa bir süre sonra BAC’ın dağılması ve bilhassa Irak Kürdistanı’nda özerklik temelinde bir isyan başlaması üzerine, Suriyeli egemenler Kürt ulusal hareketinin gelişip güçlenmemesi için yoğun bir baskı uygulamaya başladılar. 1962’de yürürlüğe konan bir yasayla Cizîre bölgesinde yaşayan 120 bin Kürt vatandaşlıktan çıkarıldı ve topraklarından sürüldü. Bunların yerine Araplar yerleştirildi. İşte bu dönem uygulanmaya sokulan “Arap Kuşağı” politikasıyla Rojava’daki Kürtler birbirlerinden yalıtıldılar. Sürülen Kürtlerin yerine Araplar yerleştirildiği için, bugün kanton ilan edilen Cizîre, Kobanê ve Afrîn bölgelerinin tam bir toprak sürekliliği bulunmamaktadır.
Hafız Esad’ın iktidara gelmesiyle de Kürtlere karşı izlenen ezme politikası değişmedi. Kürtlerin ulusal demokratik hakları tanınmadı. Ancak Hafız Esad incelikli bir asimilasyon politikası izledi. Irak ve Türkiye’de Kürt hareketini destekleyerek içerideki Kürt sorununu unutturma yoluna gitti.
Suriye’nin diğer kentleri bir yana, yalnızca Rojava’da 2 milyondan fazla Kürt yaşamaktadır. Suriye’de iç savaş başlamadan ve Kürtler Rojava’yı kendi denetimlerine almadan önce, yaklaşık 300 bin Kürt vatandaş olarak dahi kabul edilmiyor ve yabancı muamelesi görüyordu. Bunların oy verme, işyeri kurma ve işletme hakları yoktu, devlet dairelerinde çalışmaları yasaktı. Kimlikleri olmayan yüz binlerce insan ülke içinde özgürce dolaşamıyor ve yurtdışına seyahat edemiyordu. Evli olanlara resmi nikâh işlemleri yapılmadığından dolayı, dünyaya gözlerini açan binlerce çocuk, daha doğar doğmaz ayrımcılıkla, ezilmeyle, kimliksizlikle karşı karşıya kalıyordu. Kimlikleri ellerinden alınıp vatandaşlıktan çıkarılanların büyük bölümünün 1920’li yıllarda Türkiye’de çıkan isyanlardan sonra Suriye’ye göç etmek zorunda kalan Kürtlerden oluştuğunu da belirtelim.
Nihayetinde yıllarca süren baskı ve zorbalığın biriktirdiği öfke, 2004’te büyük bir isyanın patlamasıyla kendini dışa vurdu. 12 Mart’ta, Arap ve Kürt futbol takımlarının karşı karşıya geldiği bir maçta çıkan kavga sonrasında, Haseki’ye bağlı Qamışlo’da başlayan isyan tüm Rojava’ya yayıldı. 150 kişi yaşamını yitirirken, yüzlerce insan yaralandı. Devlet dairelerine saldıran yoksul yığınlar, baskı ve zulümle özdeşleşmiş olan devlet kurumlarını yakıp tahrip ettiler.
Bu isyan sonrasında Rojava’da Kürt hareketinin daha da güçlendiğini, yeni ve kapsamlı örgütlenmelere gidildiğini söylemek mümkündür. Bilhassa PKK çizgisindeki PYD ve onun oluşturduğu kurumlar, Rojava’daki Kürtler arasında önemli bir örgütlenme gerçekleştirmişlerdir. İşte bu örgütlenme sayesinde, 19 Temmuz 2012’de, iç savaşın yarattığı boşluktan da yararlanarak Rojava’da kontrolü ele geçirmişlerdir.
2011 Mart’ında Suriye’de başlayan halk hareketi, kısa bir süre sonra yerini silahlı mücadeleye bıraktı. Silahlı mücadelenin devreye sokulması ve iç savaşın kızışmasıyla sıkışan Esad rejiminin Rojava’daki kontrolü bir hayli zayıfladı. Bu durumdan yararlanan Kürt halkı, 19 Temmuz 2012’de Kobanê’den başlayarak tüm Rojava’da denetimi ele geçirmiştir. Hiç kuşkusuz muhalefeti bölmek ve aynı zamanda Türkiye’nin Suriye’ye dönük müdahalelerini zayıflatmak isteyen Esad rejiminin Rojava’dan çıkması da Kürtlerin bölgede denetim kurmasında etkili olmuştur.
Rojava’da Kürt hareketinin yarattığı fiili durum, Ortadoğu’da siyasal dengeleri değiştirmiştir. Geçen süre zarfında Suriye’deki Kürtler çok yol almış, kendi silahlı güçlerini büyüterek tahkim etmiş ve uluslararası alanda dikkate alınan politik bir özne hâline gelmişlerdir. Çok açık ki, PKK çizgisindeki Rojavalı Kürtlerin elde ettiği bu kazanım, Kürt sorununun çözümü konusunda bir adım ileri iki adım geri politikası izleyen Türkiye’yi bir hayli sarsmış ve sıkıştırmıştır. Bilhassa içeride Kürt hareketinin elini zayıflatmak isteyen AKP, 2013 yazında radikal İslâmcı grupları destekleyerek Rojava’yı kontrol altına almayı denemiştir. Lakin aynı günlerde özerklik ilan edeceğini açıklayan PYD, kalabalık silahlı bir güçle harekete geçerek Serêkaniyê’yi (Resulayn) El-Nusra’dan temizlemiş ve tüm Kürt bölgesinde denetim kurmuştur.
Aslında Rojava’da denetim kuran Kürtler, uzun bir süredir özerklik ilanı için çalışmalar yapmaktaydılar. Fakat bilhassa Barzani çizgisindeki partilerin PYD’nin tek başına hareket ettiği, kendisini tüm Kürt halkına dayattığı yönündeki açıklamaları ve Türkiye’nin tepkisi sonucunda, 2013 yazında ilan edileceği açıklanan özerklik ertelendi. Barzani, gerek kendi denetimindeki partilerin yeterince güçlü olmamasından, gerek PKK çizgisinde özerk bir Kürdistan’ın tarih sahnesine çıkmasının kendi otoritesini sarsacak olmasından, gerekse Türkiye ile girdiği angajmandan dolayı PYD’ye karşı negatif bir tutum içindedir. Nitekim Rojavalı Kürtlere ve PYD yetkililerine kapıları kapatan Barzani, Kürt hareketinin “Rojava’da devrim oluyor” açıklamalarına, “devrim yok, Esad rejimiyle işbirliği var” yanıtını vermiştir. Kürtler arasındaki bu ayrışma kendisini “Cenevre-II” görüşmeleri öncesinde de göstermiştir. Barzani’nin denetimindeki partiler Suriye muhalefetine dâhil olurken, PYD, Kürtlerin bağımsız bir güç olarak “Cenevre-II” görüşmelerine çağrılmaması üzerine, özerklik çalışmalarını hızlandırmıştır.
19 Temmuz 2012’den sonra, Rojava’da çeşitli örgütlenme biçimleri ortaya çıktı. Birçok partinin de içinde yer aldığı halk meclisleri adı verilen örgütlenmeler, 12 Kasımda yaklaşık 100 temsilciden oluşan Geçici Demokratik Özerk Yönetim Kurucu Meclisi’ni ilan ettiler. Kürt, Arap, Süryani, Çeçen ve Türkmen temsilcilerin yer aldığı bu Kurucu Meclis, aslında geçici hükümet işlevi gören 15 kişilik bir Yürütme Konseyi seçti. Bu konseyin görevi Geçici Yönetim Projesini devreye sokmak, Demokratik Özerk Yönetim Sözleşmesi’ni ve seçim sistemini hazırlamaktı. 6-7 Ocak’ta toplanan Kurucu Meclis, Rojava’nın Cizîre, Kobanê ve Efrîn olmak üzere üç ayrı kantona ayrılacağını ve bu kantonların Demokratik Özerk Yönetim çatısı altında bir araya geleceğini açıkladı. Buna göre her kanton bir meclis ve 22 bakanlıktan oluşuyor. Kürt hareketi, Rojava’da yaşayan Kürtlerin “Arap Kuşağı” politikasıyla birbirinden kopartıldığını ve bölgeler arasında toprak sürekliliği olmadığından dolayı kantonlar biçimindeki bir örgütlenmeye gidildiğini ifade ediyor.
“Cenevre-II” görüşmelerine bir gün kala, 21 Ocak 2014’de Rojava’nın en büyük parçasını oluşturan Cizîre’de, Cizîre Kantonu Demokratik Özerk Yönetimi ilan edildi. Birer hafta arayla ise Kobanê ve Afrîn kantonlarının özerkliği duyuruldu. Özerklik ilanından sonra toplanan kanton meclisleri, Demokratik Özerk Yönetim’in anayasasını kabul ettiler. Suriye’nin parlamenter rejimle yönetilen demokratik bir devlet olarak şekillenmesi gerektiğinin vurgulandığı bu anayasanın bazı maddeleri şu hususlardan oluşmaktadır:
“Demokratik Özerk Yönetim, merkezî olmayan sisteme dayalı kurulacak gelecekteki Suriye’nin bir parçasıdır. Demokratik Özerk Yönetim üç kantondan (Cizîre, Kobanê, Afrîn) oluşur ve Suriye topraklarının bir parçasıdır. Qamişlo, Demokratik Özerk Yönetimi Cizîre Kantonu’nun merkezidir. Bu kanton Kürt, Süryani, Ermeni, Çeçen, Müslüman, Hıristiyan ve Ezidîlerin ortak yönetimidir. Kantonda yaşayan halklar ve inançlar arasındaki ilişkiler halkların kardeşliği, ortak yaşam ve dayanışma temellidir. Hiçbir halk bunlardan ayırt edilemez. Cizîre kantonunun resmi dili Kürtçe, Arapça ve Süryanicedir. Bunların yanı sıra diğer diller de güvence altına alınır. Kanton yönetimleri ve merkezleri arası ilişkiler, demokratik özerklik esaslarına göre gerçekleşir ve savunma gücü YPG’dir.”
Baskı ve zorbalıkla kontrol altına alınan, ulusal demokratik hakları tanınmayan, kendi dilinde eğitim almasına izin verilmeyen Rojava’nın Kürt halkı, on yıllar sonra kendi denetimindeki topraklarda rahat bir nefes almaya çalışıyor. Suriye egemenlerinin boyunduruğundan kurtulan Rojava’da bir halk uyanışı yaşanmaktadır. Özellikle de Kürt hareketinin ön açmasıyla kadınlar mücadelede öne çıkıyor ve toplumun örgütlenmesinde inisiyatif alıyorlar. Kurulan birçok örgütlenmeyle toplumsal alan yeniden şekillendirilmeye çalışılıyor. Kürtçe kitaplar basılıyor, okullar açılıyor, anadilde eğitim veriliyor ve kültürel alan canlandırılıyor.
Hiç kuşku yok ki Rojava’da ortaya çıkan özerk yapı, Türkiye’deki Kürtleri derinden etkileyerek heyecanlandırırken, aynı zamanda T.“C” egemenlerini sıkıştırmaktadır. Rojava’da özerk bir yapının ortaya çıkmasını engelleyemeyen Türk devleti, sınıra duvarlar çekerek her iki taraftaki Kürtlerin birleşmesinin önüne geçmeye çalışıyor. Fakat bu çaba tarihin akışını durdurmaya çalışmaktan başka bir anlama gelmiyor.
Ancak Ortadoğu’nun karmaşık ve belirsiz siyasal ortamında, Kürt halkının kaderinin nasıl şekilleneceği de belli değildir.[23]
Volkan Yaraşır’ın, “Heterodoks Bir Devrim” olarak nitelediği Rojava bıçağın sırtındayken; yine yazara göre, “Rojava Devrimi heterodoks bir karakterde gerçekleşti. Benzer örnekleri Meksika’da EZLN pratiğinde, İspanya 1936’da ve Ukrayna’da Mahno hareketinde görebiliriz.
Batı Kürdistan’dan Esad rejiminin güçlerinin çekilmek zorunda kalması, PKK’nin kuruluş döneminden başlayan 30 yıllık mayalanmayı harekete geçirdi. Devrim ve devrimci süreç, 30 yıllık bir arka plan ve Kuzey Kürdistan’daki muazzam birikimler ve Kandil’in alternatif bir iktidar odağı olarak varlığı üzerinden şekillendi.
Rojava Devrimi, devrimde eşitsiz gelişim yasasının somut bir yansıması olarak doğdu. Kürt özgürlük hareketinin en gelişkin olduğu topraklardan öte, uzun bir biriktirme ve olağanüstü bir şekilde küresel, bölgesel, yerel konjonktürün kesişmesi, devrimin önünü açtı.
Küresel jeo-politiğin son derece keskinleştiği ve yoğunlaştığı coğrafya olarak Suriye’nin öne çıkması, Suriye’nin bir nevi küçük Ortadoğu hâline gelmesi, bu çelişki sarmalından muazzam olanakların ve diyalektiğin doğmasına yol açtı. Uzun yılların birikimi ve kitle mobilizasyonu bu olanağı realite hâline getirdi…
Rojava Devrimi bu manada 100 yıllık emperyal politikalara ve şoven ulus devlet politikalarına karşı bir hamle ve duruştur. Hem de hiç beklenmeyen bir yerde gerçekleşmiş bir deneyimdir. Kürt uyanışının manifestosudur.”[24]
II.2.2) SALİH MÜSLİM DİYOR Kİ
Küçük oğlu Şervan’ı öldüren merminin Türkiye’den geldiğini söyleyen PYD Eşbaşkanı Salih Müslim, Telabyad’daki çatışmalarda öldürülen oğlu için “Oğlum Şervan’ın şehadeti bizim için sürpriz değildi. Çünkü, en ön saflarda çarpışıyordu; şehadet haberini bekliyorduk,” dedi.
Yine Salih Müslim, Rojava’da elde edilecek kazancın Türk ve Kürtlerin ortak kazancı olacağı vurgusuyla, “Türkiye kendi Kürtleriyle barışırsa bütün Kürtlerle de barışmış olur. Rojava’nın da kaderi değişir. Biz kazanırsak Türk ve Kürt halkı kazanmış olur,” mesajını da vermekten geri durmadı.
Bunların yanında Suriye’de Devlet Başkanı Beşşar Esad’sız çözümün artık mümkün olmadığını söyleyen Salim Müslim, “Esad’sız çözüm demek 2 milyon Alevî’nin öldürülmesi anlamına geliyor,” diye ekledi.
Oysa 13-14 Kasım 2013 tarihinde Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü ve Arap Dünyası Enstitüsü’nün düzenlediği ‘Yeni Kürt Dinamiği’ başlıklı konferanstaki konuşmasında Salih Müslim, 2004’ten itibaren BAAS rejimine karşı ayaklanma başlattıklarını, 2011 ayaklanmasında en ön saflarda yer aldıklarını, Kürt kentlerinde başka kentlerdekinden çok daha fazla insanın sokağa döküldüğünü hatırlatıp, “Kendi devrimimizi kendimizin yapması konusunda kararlıydık” diyordu!
Londra Üniversitesi’ndeki panelde, Rojava ve bölgedeki sorunları anlatıp, çetelere, Selefîlere ve cihatçılara kimlerin destek olduğunu bildiklerini belirterek, “Rojava’yı Selefî ve cihatçılara terk etmeyeceğiz” diyen Salih Müslim, “Çetelerin ve onlara desteklerin Türkiye’den geldiğini biliyoruz. Bu konuda elimizde bilgiler var,” iddiasını yüksek sesle telaffuz ederken; 16 Eylül 2013’de Stockholm’da düzenlenen ‘XVII. İskandinavya Kürt Kültür Festival’inde Başbakan Erdoğan ve AKP iktidarına yönelik çok sert ithamlarda bulunup, “Bir yandan bizimle görüşmeler yapacaksın, öte yandan da kendi köpeklerini, çakallarını ve tilkilerini üzerimize salacaksın. Biz kendi savunmamızı özgür irademizle, halkımızla yapacağız ve zafere ulaşacağız,” demişti…
Yine, Türkiye’nin Suriye’ye silah gönderdiğini ve silahların Selefîlere gittiğini söyleyip, Türkiye’den Suriye’ye giren militanların yemeklerinin bile Ceylanpınar’dan geldiğini belirten; Salih Müslim, ‘Taraf’ yazarı Amberin Zaman’la röportajında da, “Türkiye’ye geldiğimizde Türk yetkililerine çetelerin Türkiye üzerinden yürüttükleri kirli savaş hakkında dosya sunmuştuk. Türkiye’de yardım kuruluşu, sivil toplum örgütü tabelası altında bunlara yardım edenleri de ifşa etmiştik. Türk tarafı da ‘Bizim bilgimiz dışında oluyor’ demişti. Biz de ‘Yeni bir sayfa açıldı’ diyerek samimi olduklarını umut etmiştik. Ama değillermiş,” demişti…
Ayrıca, Ankara ile yakın ilişkiler kuran Kürt yönetiminin kendisini Irak’a almama kararının Cenevre’yle ilgili olduğunu söyleyen Salih Müslim, Türkiye’nin Kürt grupları Suriye Ulusal Konseyi çatısına çekme çabası içinde olduğunu belirterek “Ancak o partiler Kürtlerin çoğunun birliğini temsil etmiyor,” diyordu.
Suriye’den Irak’ın Kürt bölgesine geçişine izin verilmeyen Salih Müslim, bu kararın arkasında KDP’nin bulunduğunu belirterek, “Kimseyle meşgul olmak istemiyoruz, başımızın çaresine bakarız. Rojava’ya hapsetmek istiyorlar bizi” diye eklerken; ÖSO Komutanı Başkanı Selim İdris de, “PYD, PKK’nın kopyası. Rasulayn sınır kapısının ele geçirilmesi karşısında sessiz kalamayacağız. Rasulayn’da ve bütün bölgelerde savaşacağız. PYD ile savaşmak zorunda kalsak bile hiçbir sınır kapısından ödün vermeyeceğiz,” diye gözdağı veriyordu.
Yani Rojava T.“C”, ÖSO, Barzani üçgeninde kuşatılırken; Salih Müslim de şunları diyordu: “Biz halkların birliği için kendimizi feda etmeye hazırız. Samimiyiz. Barzani ise kapıyı kapatıyor. Olanlar bir birikimin sonucu. 3 aydır Rojava’ya gönderilen trafoları Zaho’da tutuyorsun. İlaçları bekletiyorsun. 5 aydır kimseyi geçirmiyorsun. İstiyorlar ki halk YPG’ye isyan etsin. Kendileri fazla özgür değiller. ‘Türk Özel Harp Dairesi’ ile ilişkileri var ve onların emriyle oluyor. Tamamen Türkiye yönetimini suçlamıyorum. Türkiye’ye iyi niyetlerimizi bildirdik, kapıların insani yardıma açılmasını istedik. Genelkurmay ise ‘Gelenler PYD’li, Şenyurt’u kapatın’ diye bildiri yayımlıyor. Sınırdan geçen kişi sizinle görüşmeye gelen PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah. Dostluk için geliyor. Hükümetin böyle olmasını istemediğini biliyoruz. Bu yüzden dostluğumuzu engelleyenleri Türkiye halkına şikâyet ediyorum.”
II.3) BARZANİ VE HENDEK SİYASASI
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesut Barzani, “PYD, Rojava’da devrim yaptığını iddia ediyor. Kime karşı kazanılmış bir devrim bu? Tek yaptıkları şey, rejimin onlara teslim ettiği yerlerde söz sahibi olmak,” deyip; Salih Müslim’in Irak Kürdistanı’na girişini yasaklarken; yine DTK Eş Genel Başkanı ve Van Bağımsız Milletvekili Aysel Tuğluk’un başkanlığındaki BDP heyetinin Irak’taki Peşhabur Sınır Kapısı’ndan Suriye’ye geçmelerine IKYB tarafından izin verilmedi.
Buna “gerekçe” olarak ise, Irak Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Başkanlık Meclisi üyesi Ali Avni, Suriye’de Beşar Esad gibi bir diktatörün yerine Salih Müslim gibi bir diktatörü istemediklerini ifade etti.
Ortadoğu’daki mevcut durumun Kürtler’e önemli bir fırsat sunduğunu, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması ve bölünmesi gibi bir dönemden geçtiklerini, siyasi, ekonomik ve coğrafik olarak Ortadoğu’nun şekillendiğini söyleyen Avni, sözlerine şöyle devam etti:
“Böyle bir durumu 5-7 yıl sonra göremeyiz. Bizim derdimiz Rojava değil, 4 parça Kürdistan’dır. Bunların sorunları birbirine bağlantılıdır. Biz Rojava’da federasyon kurulmasını ve Irak Kürt bölgesindeki gibi tarih sahnesinde yerin almasını istiyoruz. Ama, Rojava’da yanlış siyaset yapılırsa ve işler kötüye giderse bundan Irak Kürdistan’ı da etkilenecektir.”
Yine Başbakan Erdoğan’ın davetiyle Diyarbakır’a gelen IKBY Başkanı Mesud Barzani, Diyarbakır Belediyesi’ni ziyaretinde Rojava Kürtlerine “Erbil mutabakatına uyun” çağrısı yaparak, PYD’nin Esad rejimiyle arasına mesafe koymasını beklediklerini söyledi.
Tüm bunlarla birlikte Zilar Stêrk’in, “KDP’nin Rojava’daki Kürt halkına karşı yürüttüğü saldırı konsepti kabul edilmez. Aslında Rojava’daki Kürtlerin ilan ettiği Demokratik Özerklik statüsünü, başından beri reddettiğini Barzani, daha sürecin başında açıklamıştı,” saptamasının muhatabı olan Barzani’nin, “PYD Rojava’da diğer Kürt gruplarını dışlıyor,” eleştirilerini de, “Bir savaşanlar, bir de Erbil’de oturanlar var,” diye yanıtlıyordu KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık…
Nihayet bu tartışmalar, Vedat Türkali’nin “Bugün Barzani, Talabani, bir devlet kurduklarını iddia ediyorlar. Ben Kürtlerin devlet kurmasına karşı değilim ama adamın sözüne bakıyorum. ‘Amerika bizden üs isterse vermekten onur duyarız’ diyor. Böyle bir Kürt devletinin kurulması halklara ne kazandırır, söyler misiniz? Biz daha İncirlik’i tasfiye edemedik; başımızda bela: Orada nükleer silahlar var, Amerika’nın insafına kalmış. ‘Alın gidin bu bombaları, istemiyoruz’ diyecek güç yok. Türk’ün de başına bela, Kürt’ün de,”[25] diye betimlediği Barzani KDP’sinin hendek siyasına dek uzandı!
Ya da Fehim Taştekin’in ifadesiyle, “Tam da ‘Kürt baharı’ derken, dört parçalı Kürdistan’da federasyon-konfederasyon tartışmaları pupa yelken giderken ‘Rojava’ (Batı) ile ‘Başur’ (Güney) arasına hendek girdi.”
KDP’nin AKP ile birlikte Rojava sınırına kazdığı hendeklere ilişkin konuşan ‘Rojava Demokratik Halk Hareketi’ (TEV-DEM) Yürütme Kurulu Üyesi Aldar Xelîl, KDP’nin bu tavrından dolayı Kürt halkına düşmanlık güttüğünü belirtip; Suriye’deki iç savaşın başladığı günden bu yana uluslararası ve bölgesel güçlerin Rojava’da alan kapmaya çalıştığını kaydederek, “KDP’de bölge üzerinde kendi sistemini geliştirmeye çalışanlardan biri oldu. KDP, ilkel milliyetçi bir yapı ile bölgeye hâkim olmaya ve bu sistemi kurmaya çalıştı,” diye konuştu.
Bilgi Üniversitesi ‘Kürdoloji Çalışma Birimi’, ‘Kültür ve Düşünce Topluluğu’ ve ‘Toplum ve Kuram’ dergisinin düzenlediği ‘90’lı Yıllarda Kürtler ve Kürdistan Konferansı’na katılan Ziwar al Omar da, Türkiye hükümetinin Türkiye’de yaptığı barış süreci tecrübesine karşın, Rojava’yı boğmak istediğini kaydedip, Irak Federal Kürdistan Bölgesel yönetiminin Rojava sınırına yaptığı hendeklerde Türkiye’nin parmağı olduğunu açıkladı.
Ayrıca da Türkiye-Rojava sınırında örülmeye başlanan duvara tepki gösteren İHD Mardin Şube Yöneticisi Hüseyin Cangir, duvar kararının siyasi olduğunu kaydedip; Türkiye’nin Qamişlo’yu tecrit etmek amacıyla bu duvarı inşa ettiğine dikkat çekerken; “Nusaybin’e örülen duvar, hem ‘Birlik, beraberlik, kardeşlik’ laflarını tekzip ediyor hem mayınlı sınırın yol açtığı kötülükleri çoğaltma potansiyeli taşıyor.
Duvar böler. Bir duvar örülüyor Nusaybin’de. Sınırda. Sınır çizmek, bir bölme işlemidir zaten. Siyasal bölücülük. Siyasal sınır haritada kesintisiz bir çizgi gibi görünse de fizikte durum pek öyle değildir, onu ‘belli’ etmek, ‘korumak’ gerekir. Bu yüzden mayın döşendi Türkiye-Suriye sınırına. Şimdi de duvar örülüyor,” tarihi notunu düşüyordu Ali Topuz da…
II.4) T.“C”NİN POZİSYONU VE İSLÂMCI ŞİDDET
Mete Çubukçu’nun, “Türkiye ve IKBY başından beri Rojava konusunda aynı cephede. Türkiye ve Barzani’nin Rojava’daki gelişmeleri engelleme, sınırları kapama değil, bizzat Rojava’yla birlikte yeni bir oluşuma gitme üzerinden planlaması gerekiyor”; Oral Çalışlar’ın, “Bölgede istikrar ve Türkiye’de huzur isteniyorsa ‘Kürtler arası ayrılıklardan medet ummak’ yanlış”; Yusuf Nazım’ın, “Bir bakanın ağzından duydum… Özgürlük gelecekmiş güya Suriye’ye. Bütün Suriye artık özgür olacakmış ama adı ‘Kürt’ olmayacakmış,” saptamalarıyla karakterize olan T.“C”nin pozisyonu çok net ve düşmancadır…
Başbakan Erdoğan’ın IKBY Başkanı Barzani’yle buluşmasında, PYD güçlerinin Esad rejimiyle hareketinin kabul edilemez olduğu konusunda mutabık kalındı. PYD dahil tüm tarafların ortak hareketinin önemli olduğu vurgulanması[26]bile söz konusu düşmanlığın kanıtıdır!
Çünkü “Başbakanlık kaynaklarının aktardığına göre Erdoğan ile Barzani şunda anlaştı: ‘Suriye’nin kuzeyinde PYD’nin kurmak istediği ‘de facto’ yönetime müsaade edilmeyecek’ti!”[27]
Gerçekten de buna uygun davranıldı! Örneğin dönemin BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk öncülüğünde Ceylanpınar’a gelen kalabalık 4 Ağustos 2013’de Valiliğin aldığı yasak kararı nedeniyle yürüyüş yapamadı. Urfa’nın Ceylanpınar ilçesinde BDP ve Demokratik Toplum Kongresi (DTK) tarafından düzenlenen “Rojava ile dayanışma yürüyüşü” için toplanan kalabalığa polis tazyikli su ve biber gazıyla müdahale etti. Müdahaleden BDP’li vekiller de etkilendi. Ceylanpınar’da kurulan nöbet çadırı da zırhlı araçlarla yıkıldı.
Yusuf Karataş’ın işaret ettiği üzere: “Ceylanpınar sınırındaki Serêkaniyê’de denetimin tamamen PYD’nin eline geçmesinin ardından Ankara’da adeta bir ‘savaş hâli’ var. Sınır karakolu el Kaidecilerin elindeyken asayiş berkemaldi! Ama bu karakol ‘Türkiye ile çatışmaya girmeyiz’ diyen PYD’nin eline geçince sınırımız büyük bir tehdidin altına girdi. Bölgeye askeri birlikler sevk edildi. Başbakan’ın Başdanışman’ı Yalçın Akdoğan’a göre PYD ateşle oynuyor! Dışişleri Bakanı Davutoğlu da ‘PKK bir köyde bile hâkim olursa bunu risk unsuru olarak görürüz. Sınırımızda bir terör yapılanmasına izin vermeyiz’ buyurmuştu!”[28]
Oysa “Cihatçıların denetimindeki yerlerde duvar yok” diyor Zuhat Kubani ve Türkiye’nin Rojava’da vekâleten savaş yürüttüğüne dikkat çeken PYD Dış İlişkiler Sözcüsü ve Kürt Yüksek Konseyi Dış İlişkiler Komitesi üyesi Zuhat Kubani’ye göre “Ankara hataya devam ediyor”ken; yine Zuhat Kubani, Suriye’nin Türkiye sınırı yakınlarındaki Kürt köyü Susik’te 19 Eylül 2013 gecesi çok şiddetli çatışmalar yaşandığını, Türkiye’den 700’e yakın silahlı muhalifin İslâmcı gruplara destek için ülkeye girdiğini açıklıyordu.
İş bununla da sınırlı değildi! Türkiye’nin El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi’ne kimyasal silah desteğinde bulunduğunu açıklayan PYD’nin resmi yayın organı ‘Pydrojava’ya göre, Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi, El Nusra ile MİT’in işbirliği yaptığına ilişkin bir belge yayımladı…[29]
Kim ne derse desin; “Türkiye’nin bir hedefi de bölgede Kürtlerin kendi yönetimlerini ellerine almak için attığı adımlardır. Türkiye’nin hedefi Suriye’deki Kürt bölgesinde oluşan bu durumu ortadan kaldırmaktır. Radikal dinci isyancılar sürekli Kürtlere karşı desteklendi, silahlandırdı.”[30]
İslâmcı şiddetin destekçilerinin kim olduğu ayan beyan ortadayken; Salih Müslim’in, “IŞİD, Musul’da Irak ordusundan ele geçirdiği silahların bir kısmını Kobanê’ye taşıdı. Ve şu an o silahları bize karşı kullanıyor. Bunlar zırhlı tank, havan topu ve diğer ağır silahlardır. Özellikle zırhlı tankları durdurmakta sıkıntı yaşıyoruz. Çünkü normal kurşun bu tankları etkilemiyor. Kara borsada anti tank patlayıcıları ve diğer ağır silahlar arıyoruz,” haykırışları boşuna değildir.
Çünkü Zuhat Kubani, Suriye’nin Türkiye sınırında İslâmcı örgütlerle diğer muhaliflerin “ganimet için savaştığı” vurgusuyla, bu grupların devrim gibi bir amacının bulunmadığını, Türkiye sınırının olduğu bölgeyi denetim altına almaya çalıştığını belirtip, “Sınır kapısını tutanlar vergi alıyor. Bu kapıda ganimet var, bu kapılar onların yaşam damarı,” diyerek, milyonlarca dolarlık bir gelirden söz edildiğini anımsatıyor!
II.5) ABD VE LİBERALLER
Nihayet ABD ve liberallere gelince…
ABD adına Suriye muhalefeti yönlendiren kilit isim eski Şam Büyükelçisi Robert Ford, Salih Müslim’e, “Cenevre’ye davet edilseniz bile Kürt meselesini açmayacaksınız” şartını koşmuşken; ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Jen Psaki, “Suriye’de bağımsız bir Kürt bölgesi ilan etme çabalarına dair haberlerden elbette kaygı duymaktayız. Özel bir Kürt bölgesi oluşturmak, bölgedeki birçok topluluğu kapsayacak, daha geniş bir kararın parçası olmalı. Bizim görüşümüz, Suriye’nin birleşik olması gerektiği yönünde,” diyordu…
Ya liberaller mi?
Bakın AKP borazanı bir beyaz Kürt, Orhan Miroğlu ne diyor?
“BDP/PKK’nin gündeminde bugün çözüm süreci değil, Rojava baş sırada yer alıyor.
Rojava’ya yüklenen ulusal anlam ve misyon her şeyin üstünde…
Rojava Kürtler için elbette önemlidir, ama Güney Kürdistan kadar, siyasi, ekonomik ve jeopolitik bir önceliğe sahip olduğu söylenemez. Dünya’nın ‘Kürtlere Ortadoğu’da yeni bir rol verilmesi adına, Güney Kürdistan yönetimiyle kavgalı bir siyasete yüzünü dönmesini beklemek, havanda su dövmekten farksızdır.”[31]
“Özerklik dediğiniz andan itibaren, işin özü gereği, merkezi bir muhatabınızın olması ve talep ettiğiniz özerkliği bu muhatabınızla belli bir anlaşmaya bağlamanız gerekir.
Irak’ta Kürdistan Özerk Yönetiminin merkezi muhatabı Bağdat yönetimidir. (…)
Gelelim Suriye’ye.
Suriye’de değil Kürtler, kim ilan ederse etsin, herhangi bir özerklik ilanı peşinen muhatabı belli olmayan bir ayrılık ilanı olur.. Ne dünyada ne bölgede, kimse böyle bir özerkliğe saygı duymaz ve meşru da görmez. Merkezi iktidar-Baas Partisi- bugün için ve sadece Kürtler’i kapsayacak bir özerkliği kabul ederse, bu PYD ve Esad arasında var olduğu söylenen işbirliğinin tescili anlamına gelir.
Çünkü, hem Suriye yönetimi ve hem de yönetime karşı ayaklanan güçler, herhangi bir halk hareketine özel statü talebini müzakere edecek bir aşamada bulunmuyor.
Başından beri Kürtler’in Suriye’de yurttaşlık haklarından bile mahrum bırakıldığını söyleyen ve bu hakları savunan da Türkiye’ydi.
PYD ve Kürt özerkliği Marx’ın Komünist Manifesto’da sözünü ettiği ve Avrupa’yı korkutan komünizm hayaletine benzemeye başladı.
İşi bu dereceye kadar getirdiler yani, hatırlarsanız aynı şeyi Kuzey Irak’ta özerklik ilan edilince de yapmışlardı.
O özerk bölgenin inşasını Türkiye gerçekleştirdi ve Türkiye şimdi o korkulan özerk bölgenin en önemli müttefiki durumunda.”[32]
Burada durup, Orhan Miroğlu’na verilecek en iyi yanıtın, ona hiçbir şey hiçbir şey dememek olduğunu vurgulamalı… Çünkü, değmez!
III. AYRIM: TARİHSEL BİR EVREDEN GEÇİLİRKEN
Toparlarsak: İmparatorluklar tarihin çöp tenekeleri gibidir. Egemen oldukları bölgelerdeki dini, etnik, sınıfsal çelişkileri ve nefretleri, şiddet, korku, rüşvet yoluyla baskı altında tutarak muhafaza eder, birbirine karşı kullanır, hatta bu amaçla yenilerini üretirler. Bir imparatorluk yıkıldığında çöp tenekesi devrilir, kapağı açılır ve pislik ortalığa saçılır.
Etnik, dini gruplar, sınıflar, imparatorluk sonrası ortamda yeni bir yaşam dünyası inşa etmeye çalışırken önce birbirlerinin boğazına sarılırlar. Bu etnik dini ayrımları aşanlar bir araya gelerek yeni yapılar oluşturmaya başlarlar. Roma İmparatorluğu çöktüğünde, bir yeniden şekillenme yaklaşık bin yıl sürdü. Sonraki 500 yıl içinde, giderek bir ulus devletler, bunun üzerinde de bir “kapitalist imparatorluk” düzeni şekillendi. Bu öncekilerden farklı, esas olarak hegemonya ilişkilerine dayanan ama savaşları, sömürgeciliği dışlamayan bir yapılanmaydı. Bu yüzden, imparatorluk değil daha çok emperyalizm kavramını kullanıyoruz. Son tahlilde, bu da bir “imparatorluktu” çünkü kıtasal çapta, hatta denizaşırı coğrafyaların, ekonomik, siyasi, kültürel ağlarla (dünya pazarı, giderek ekonomisi), bir ülkenin hegemonyası altında stabilize edilerek düzenlenmesi, yönetilmesi anlamına geliyordu.
Osmanlı çöktüğünde de çöp tenekesi devrildi, yüzyıllardır biriktirilen, muhafaza edilen, üretilen pislikler ortalığa saçıldı. Ama Osmanlı İmparatorluğu çöktüğünde, kapitalist “imparatorluk” da artık çoktan şekillenmişti, hatta bir devresini kapatmak üzereydi (bu şekillenme, Osmanlı İmparatorluğu’nun artık iç çelişkilerini, bastırarak muhafaza edilemez bir noktaya gelmesini hızlandırmıştı da denebilir). Bu yeni “imparatorluğun” iki lider ulus devleti, İngiltere ve Fransa devreye girdiler. Osmanlı çökünce serbest kalan halklar, sınıflar kendi yollarını bulmaya fırsat bulamadan, bu yeni imparatorluğun eliyle şekillendirildiler. I. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Sykes-Picot Anlaşması Ortadoğu halklarını, aralarındaki sorunları çözmelerine, kendi yollarını bulmalarına olanak vermeden, kapitalist imparatorluğun coğrafi çıkarları (emperyalizm) doğrultusunda, yerel bölünmüşlükleri birbirine karşı kullanarak kendi egemenliğini sürdürecek biçimde muhafaza ederek yapay devletlere böldü. Böylece büyük çöp tenekesinin yerini, bir sürü küçük çöp tenekesi almaya başladı. Tenekelerin kapaklarının üzerine de birer yerel despot konuldu.
ABD hegemonyası altında düzenlenen kapitalist “imparatorluk” (emperyalizm) düzeni çökmeye başlayınca Ortadoğu’nun küçük çöp tenekelerinin üzerindeki despotları yerinde tutan basınç düşmeye, toplumsal muhalefet despotları devirerek çöpleri yeniden ortaya dökmeye başladı.
Ortadoğu’nun düzensizliği işte bu durumun bir sonucu… Bu kez, ortada çöpleri yeniden tenekelere dolduracak, kapaklarını kapatacak bir imparatorluk düzeni, ABD hegemonyasını devralacak, emperyalist sistemi stabilize edecek bir lider de yok.
Ya bu etnik dini çelişkiler, çatışmaların, emperyalist devletlerin, müdahalesiyle Irak, Libya, Suriye gibi savaşlarla, yıkımlarla yıllarca hatta on yıllarca devam edecek ya da halklar bu bölünmüşlükleri kendi yöntemleriyle, iradeleriyle, büyük fedakârlıklara ve acılara katlanmak pahasına aşarak yeni bir “yaşam dünyası” kurmaya başlayacaklar. Ya “barbarlık” ya da emperyalizmden, kapitalizmden ve çöplerden arınmış yeni bir uygarlık kurulacak…
III.1) NİHAYET!
Tam da bu bağlamda tarihsel bir evreden geçiliyor. Gidişatı belirleyen en temel etken krizin yarattığı olağanüstü koşullardır. Söz konusu koşulları, küresel düzeyde sınıfsal ve toplumsal antagonizmayı şiddetlendirip yoğunlaştırıyor. Derinleştirip, radikalleştiriyor. Büyük toplumsal patlamaların, ayaklanmaların ve isyanların doğup, yaygınlaştığı zemini var ediyor.
Çünkü kriz, sınıfsal ve toplumsal antagonizmayı şiddetlendirip, yoğunlaştırırken; mücadeleyi de sertleşir ki, bu zeminde de iki olasılık doğar: Tarihsel imkânlar ve tehditler…
Sürecin ruhuna bu diyalektik egemen olur ki, Ortadoğu’da olup da bitmeyen, yani süren tam da budur!
Kimse inkâr edemez Ortadoğu sürekli savaşın gerçekleştiği bir kapışma zeminine dönüşürken; bu da kaçınılmaz olarak sarsıcı etkilere yol açtı. Bu bağlamda Ortadoğu ve Kürdistan’da yeni bir evrenin başındayız
Eski olan yürümüyor yeni olan ise sahnede yerini alabilmiş değil,” belirlemesi, bugün küremizin yanı sıra esas Ortadoğu için geçerli. Dünyada öne çıkan çelişki ve çatışmaların, dahası bölgesel ve küresel güçlerin doğrudan veya dolaylı taraf oldukları gerilim ve savaşların sıcak yaşandığı alan Ortadoğu’dur: Irak, Suriye, Filistin başta olmak üzere Ortadoğu; yaşanan savaşlarla, diplomasiyle,  anlık değişen güç dengeleriyle dünyanın -önemli- odaklarındandır. 
Ortadoğu’da süren savaş ve gerilimi yoğun yaşayan coğrafyaların başında Güney ve Batı parçalarıyla Kürdistan ile Filistin geliyor. Ortadoğu’nun Dünya’daki konumu neyse Kürdistan’ın da bölgedeki konumu benzer. Nasıl ki küresel güçler Ortadoğu olmadan bugün siyaset denklemini kurmakta zorlanıyorsa, Ortadoğu’da da, sadece Irak, Suriye’de değil bölge düzeyinde siyaset denklemi bugün Kürtsüz ve Filistinsiz kurulamıyor. Yani hangi taşı kaldırırsan altından bir biçimiyle Kürdistan ile Filistin meselesi karşına çıkıyor.
Böyle bir jeopolitikte Kürdistan’ın bağımsızlığı tartışılıyor. Kürdistan; coğrafik konumuyla, işgalci dört devletin doğrudan taraf olmasıyla, enerji kaynaklarıyla ve nüfusuyla, Ortadoğu güç dengelerini sarsacak potansiyeli barındırıyor. Yani Kürdistan jeopolitiği, Kürt siyaseti için büyük imkânların yanı sıra büyük tehlikeler de yaratıyor. Genel kuraldır; güçlü jeopolitiğini lehine kullanamazsan onu sana karşı kullanırlar. Kürtlerin yüzleştiği tehlike buduyken; içine girdiğimiz tarihsel momentte devrimin imkânları güçlüdür. Yaşanan konjonktürde küresel düzeyde sınıfsal ve toplumsal antagonizma şiddetlenmiş ve yoğunlaşmıştır. Ne var ki ortaya çıkan hareketler ve dinamikler şekilsiz bir karakter arz ediyor.
Yön, program ve hedeflerinde netlik yok. En ağır kriz anlarında bile nesnel şartların olgunluğuna rağmen, öznel koşullar; önderlik, ideolojik olgunluk, örgütlenme problemleri aşılmazsa, büyük geri çekilişler ve yenilgiler yaşanabilir.
Önemli olan devrimci duruştur. Unutulmasın Ortadoğu’da da her politik duruş, ya emperyalizme karşıdır ya da hiç…
Çünkü emperyalizmin oluşturduğu imparatorluk hukuk(suzluğ)unun “demokrasi ihraç(lar)ı”, Jürgen Habermas’ın deyişiyle “ateş ve kılıçla” var olan zorbalıktan başka bir şey değildir.
Bu durumda “Ius contra bellum/ Savaşa karşı hukuku” canlandırıp, orman kanunları yerine, eşitlik ve özgürlükçü paradigmayı ikame etmenin yolu/ yöntemi sadece ve sadece devrimdir.
Çünkü Ortadoğu’daki devasa kriz, zorbaların “tahakkümcü barış” dayatmalarıyla aşılamaz!
Örneğin The Times’a göre, “Esad rejimi IŞİD’e karşı Batı’nın en önemli müttefiki olacak”ken;[33]ABD gibi hegemonik bir güç için vazgeçilmez müttefik veya değiştirilemez taktikler yoktur. İsmet İnönü’nün meşhur bir lafı vardır: “Büyük devletlerle ilişki ayıyla yatağa girmek gibidir. Ayının ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Severken bile pençesiyle yaralar.” ABD gibi büyük emperyalist güçlerin “dostluğu”nun ne getireceği belli olmaz, avdan küçük parçalar kopartmak isterken zarar görebilir, hatta bir anda av oluverirsiniz.
Ayrıca yine emperyalistler için Ortadoğu gibi yüzlerce yıldır paylaşım kavgalarına konu olmuş bir bölgede tahliller konjonktürel olmak zorundadır. Çünkü çıkarlar sürekli değişmektedir ve çok fazla aktör mevcuttur. Emperyalist-kapitalist güçlerin yerel unsurlarla birlikte, birbirlerine karşı düzenledikleri komplolar, tezgâhlar birbirini kovalar.
Bölgede yaşanan yangın büyürken; kimse hayal kurmasın: Ortadoğu için ufukta “barış ve huzur” görünmüyor
Görünen odur ki Ortadoğu, “kartların yeniden karıldığı”, yani kozların yeniden paylaşılacağı ve pozisyonların yeniden belirleneceği bir süreçten geçmektedir. Bu sürece işçi-emekçi sınıflar ve ezilen halklar açısından baktığımızda ufukta “barış ve huzur” görünmüyor
Jean Paul Sartre’ın, “Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür”; Franz Fanon’un, “Avrupalının refahı ve kalkınması; Siyahların, Arapların, Hintlilerin ve Asyalıların terleri ve cesetleri üzerine inşa edilmiştir,” sözleriyle betimlenen emperyalist politikanın özü hâlen “böl ve yönet” olarak devam etmekteyken; emperyalistler ulusal-etnik-mezhepsel ayrılıkları bu çerçevede kullanmaya devam etmektedirler. Bu da çatışmaların ve savaşların devam etmesi anlamına gelir.
Bu durumda Ortadoğu’da halkları, etnisteleri, emekçileri birbirine kırdıran devasa bir insanlık krizi yaşanmaktayken; söz konusu krizini ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel, dinî ve tarihsel boyutlarını göz ardı etmemek kadar “abartmamak”da kilit önemdedir.
Örneğin Suriye’deki iç savaşın sona ermesi, erse bile olağan bir burjuva rejimin kurulması hiç de kolay değildir. Her gün en az 30’a yakın insanın bombalı saldırılarda öldüğü Irak’taki fiili iç savaş tablosu, bu gerçeği gözler önüne sermektedir.
Önümüzdeki dönemde, başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinin daha fazla cehenneme dönmesi, Suriye ve Irak’taki durumun yaygınlaşması kuvvetle muhtemeldir.
İşte bu konjonktür, Rojava’daki Kürtlerin durumunu belirsizleştirerek mevcut kazanımlarını tehlikeye atmaktadır. Bugün Kürt sorunu, Ortadoğu’nun en temel sorunlarından biridir. Kürtler, aynı zamanda Ortadoğu’daki siyasal tablonun şekillenmesinde dikkate alınması gereken bir güç konumundadır.
Sonuç olarak, tüm olgular ve gelişmeler Ortadoğu’da devrimlere duyulan ihtiyacın son derece yakıcı hâle geldiğini göstermektedir. Köklü tarihsel, sosyal, ekonomik ve siyasal sorunların başka türlü kalıcı olarak ve işçi-emekçi sınıflar yararına çözülmesi mümkün değildir. Sadece birbiri ardına patlak verecek başarılı devrimler, yüz yıl önce emperyalistlerin attığı kördüğümü çözerek halklara barış ve huzur getirebilir.
Bu kördüğümün çözülmesi, yani bir önceki emperyalist paylaşım savaşının neticesine göre oluşturulmuş Ortadoğu düzeninin yeniden dizaynı, değişen küresel dengelerden kaynaklı olarak, aslında Batılı emperyalistlerin arzusuydu.
Oysa emperyalist arzular ayağa kalkmış kitleler açısından tatmin edici seçenekler oluşturmamaktadır. Arap halklarının ve daha pek çok halkın bir arada yaşadığı geniş Ortadoğu coğrafyasının tamamında emekçi halk kitleleri derin bir huzursuzluk ve bıkkınlık içindedirler. Bir yandan olumsuz sosyal ve ekonomik koşulların ağırlığı, diğer yandan bitip tükenmek bilmeyen çatışmalar ve savaşlar, emekçi halkları adeta canından bezdirmiştir. Çözülmeyi bekleyen ulusal sorunlar orta yerde durmaktadır. Ayaklanan kitleler istediklerinin azını bile almış değillerdir, bu yüzden de önlerine konulanla yetinmeyeceklerdir.
Ortadoğu devrimi geciktikçe, ekonomik ve siyasi istikrarsızlığın körükleyeceği toplumsal çelişkiler ya emperyalist kapışmalarla iç içe geçmiş içsavaşlara ya da başka türden yıkımlara yol açacaktır. Ve bu yıkım sürecinin onyıllarca sürmesi mümkündür. Çünkü devrimci iradenin sahnede olmadığı koşullarda tarihin akışını emperyalistlerin ve burjuva güçlerin kapışması belirleyecektir.
İşte bu yüzden Ortadoğu devrimlere ihtiyaç duymaktadır. Emperyalistlerin ve burjuva iktidarların, kendi yarattıkları sorunlara işçi-emekçi halkların yararına çözümler bulmaları zaten beklenemeyeceğinden, Ortadoğu’nun onyıllardır katmerlenerek ağırlarmış sorunlarına kalıcı çözümü ancak ve ancak devrimlerin getirebileceği çok açıktır.
Bu tabloda Karl Marx’ın, “İşçilere, sadece toplumu değiştirmek için değil, aynı zamanda kendilerini de dönüştürmek, siyasi iktidara hazırlanmak için 15, 20, 50 yıl boyunca sürecek iç savaşlar ve ulusal mücadelelerden geçmek zorunda kalacaklarını söylüyoruz,” uyarısını “es” geçmeden -ve de Veysi Sarısözen’in önerdiği yol,[34] “yol” değilken!- devrimci sorumluluk: Rojova’yı yaşatmak ve Filistin halkının mücadelesini desteklemek, enternasyonalist dayanışma sancağını yükselmektir.
Halkların kendi kaderlerini kendi özgür iradeleriyle belirlemeleri, özgür iradeleriyle birlikte yaşamalarının önü ancak enternasyonal dayanışma ruhunun hayata geçirilmesiyle sağlanabilir. Bu dayanışma, Ortadoğu halkları arasında emperyalizme/ kapitalizme ve her türlü diktatörlüğe karşı “Ortadoğu Devrimci Çemberi”nin yolunu açacaktır. Bu yol aynı zamanda emek ve özgürlük güzergâhı olacaktır.
Bunun başka yolu da yoktur!
Ortadoğu bir cadı kazanına çevrilip; bir tarafta emperyalist-kapitalizmin kendi yaşamsal çıkarları için, dün coğrafi gerçeklikleri görmezden gelerek çıkarlarına uygun “cetvelle çizdiği” sınırı bugün parça parça olurken tehditler kadar imkânlar da görülmeli ve en önemlisi: “Mevcut gelişmelere bakarak bir ‘Orta Doğu Devrimci çemberi’ beklentisi içinde olmak yanıltıcı olacaktır,”[35]ekonomist determinizmden vazgeçilmelidir…
Çünkü “Marx’ın materyalizmi, kendiliğinden (otomatik) bir determinizm (gerekircilik) değil, sınırsız, ayrıntılı ve öngörülmez olasılıklar içeren bir yeniden belirlemedir,”[36] der J. D. Bernal…
Yolumuzu irade ve cüret açacaktır.
Çünkü Michael Josephson, “Önemli olan, şartlar değil, seçimlerinizdir,” derken; ekler Albert Camus de: Özgürlük, tarihin kaybolmayan tek değeridir…”
O hâlde iki, üç daha fazla Rojava!
O hâlde Filistin’e özgürlük!
O hâlde yaşasın Ortadoğu devrimci çemberi!
23 Temmuz 2014 22:25:08, Çeşme Köyü.
N O T L A R
[*] 1 Ağustos 2014 tarihinde 14. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin Ovacık’taki ‘Ortadoğu’da Devrimci Dinamikler ve Görevlerimiz’ başlıklı panelinde yapılan konuşma… 2 Ağustos 2014 tarihinde 14. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin Dersim’deki ‘Rojava Devrimi ve Ortadoğu’daki Son Gelişmeler’ başlıklı panelinde yapılan konuşma… 14 Eylül 2014 tarihinde İstanbul IX. Sarıgazi Halk Festivali’ndeki “Ortadoğu’da Durum ve Görevlerimiz Paneli”nde yapılan konuşma… Kaldıraç, No:159, Eylül 2014…
[1] Nadine Gordimer.
[2]“Ağız kavgasında her karşıt ‘son sözü’ söylemeyi düşler. En son kendisi konuşmak ‘sonuca bağlamak’, söylenmiş olan her şeye bir yazgı vermek, anlama egemen olmak, onu elinde tutmak, yumruk gibi indirmektir; sözün uzamında son gelen, alışılmış bir ayrıcalıkla, profesörlerin, başkanların, yargıçların, günah çıkarıcıların tuttuğu yüce yere yerleşir.” (Roland Barthes.)
[3] Hans Blix, “Blair Irak Savaşını Kafaya Koymuştu”, The Guardian, 28 Ocak 2010.
[4]Mustafa K. Erdemkol, “Kimsesizler Ülkesi”, Cumhuriyet, 2 Mart 2013, s.9.
[5]“Irak Siyaseti Yine Arapsaçına Döndü”, The Financial Times, 30 Ağustos 2009.
[6]Ergin Yıldızoğlu, “‘İmparatorluk’, Kan, Gözyaşı”, Cumhuriyet, 7 Mayıs 2014, s.4.
[7] Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Türk İslâmı’ ve Siyaset”, Cumhuriyet, 7 Kasım 2007, s.4.
[8] Ali Murat İrat, “İslâm Politik Olabilir mi?”, Birikim Dergisi, No:226, Şubat 2008, s.88.
[9]Abdullah El Eyyubi, “İslâmcı Hareketlerden Özgürlüklere Saygı Beklemek İmkânsız”, Ahbar El Haliç, 29 Temmuz 2009.
[10] “Ürküten Rakamı Diyanet İşleri Başkanı Açıkladı”, DHA, 19 Temmuz 2014… http://www.haberler.com/urkuten-rakami-diyanet-isleri-baskani-acikladi-6279868-haberi/
[11]Ergin Yıldızoğlu, “İslâm Dünyasında Büyük Paradox”, Cumhuriyet, 7 Temmuz 2014, s.11.
[12]Edward Said, Representations of the Intellectual, 1994, s.29-30.
[13]Tayfun Atay, “İslâmlar Savaşı ve Laikliğin Âhı”, Radikal, 15 Haziran 2014, s.25.
[14]Fehim Taştekin, “Mezhebi Kırım!”, Radikal, 4 Kasım 2013, s.21.
[15]Çiğdem Toker, “IŞİD’in Para Kaynakları ve Türkiye”, Cumhuriyet, 16 Haziran 2014, s.10.
[16]Olgu Kundakçı, “AKP Eseriyle Övünebilir!”, Birgün, 12 Haziran 2014, s.8.
[17]Mehmet Y. Yılmaz, “Yeni Osmanlıcılık Hayalleri IŞİD’e Tosladı”, Hürriyet, 12 Haziran 2014, s.13.
[18]Amberin Zaman, “IŞİD’e Destek ‘Hâlâ Sürüyor’…”, Taraf, 14 Haziran 2014, s.9.
[19]Hakkı Yükselen, “Connoly’nin Dediği… İngiliz Ordusunu Yarın Ülkeden Çıkartıp Yeşil Bayrağı Dublin Kalesine Çekseniz Bile…”, http://yalansz.wordpress.com/2013/12/12/connolynin-dedigi-ingiliz-ordusunu-yarin-ulkeden-cikartip-yesil-bayragi-dublin-kalesine-cekseniz-bile/#more-1331
[20] A. Hadi Akmugan, “Zorlu Bir Mücadele: Rojava”, Taraf, 31 Aralık 2013, s.12.
[21]Mutlu Çiviroğlu, “Geçici Yönetim PYD Dayatması mı?”, Radikal, 15 Aralık 2013, s.18-19.
[22] Die Zeit, 22 Mart 2014.
[23]Utku Kızılok, “Suriye Açmazı ve Rojava’da Halk Uyanışı”, Marksist Tutum, No: 108, Mart 2014… http://marksist.net/utku-kizilok/suriye-acmazi-ve-rojavada-halk-uyanisi.htm
[24]Volkan Yaraşır, “… ‘Ortadoğu Devrimci Çemberi’ Akdeniz İsyan ve Devrim Coğrafyasına Dönüşüyor”, 22 Ocak 2014… http://www.atik-online.net/2014/01/22/ortadogu-devrimci-cemberi-akdeniz-isyan-ve-devrim-cografyasina-donusuyor/#.U893NuN_sac
[25]Tolga Korkut, “Türkali: Türkiye’yi Korku Yönetiyor”, Cumhuriyet Pazar, No:1468, 11 Mayıs 2014, s.3.
[26]Cansu Çamlıbel, “PYD’ye Ortak Tavır”, Hürriyet, 18 Kasım 2013, s.17.
[27]Fehim Taştekin, “Türk-Kürt Barışının Bedeli Kürt Kavgası mı?”, Radikal, 18 Kasım 2013, s.23.
[28]Yusuf Karataş, “Kaide Emirlikleri ve Kürtlerin Özerkliği”, Evrensel, 22 Temmuz 2013, s.8.
[29]“Türkiye, El Nusra’ya Kimyasal Verdi”, Cumhuriyet, 14 Eylül 2013, s.12.
[30]Yücel Özdemir, “Van Aken: Almanya’nın Kimyasalları Kullanılmış Olabilir”, Evrensel, 28 Eylül 2013, s.11.
[31]Orhan Miroğlu, “Rojava ve Kürtler”, http://haber.stargazete.com/yazar/rojava-ve-kurtler/yazi-806212
[32]Orhan Miroğlu, “Muhatapsız Özerklik Olmaz”, http://haber.stargazete.com/yazar/muhatapsiz-ozerklik-olmaz/yazi-775558’Ateşkes bozulur’a sert cevap
[33]Ergin Yıldızoğlu, “Bu Gidiş Nereye?”, Cumhuriyet, 21 Temmuz 2014, s.11.
[34]“Yalnız Türkiye sosyalist hareketi değil, dünya ölçeğinde sosyalist hareket ‘ideale giden yolunu kaybetti.’ Kriz bu yüzden… Gezi direnişinin öznesi olan yeni kuşak insanların arayışı da, ‘eşitlik’ idealine giden yol arayışıdır. Elimizdeki eski şablonlar onları ikna etmiyor. Ne ‘Ekim Devrimi’, ne ‘Çin Devrimi’ ve ne de ‘Küba Devrimi’, onlara ikna edici yanıtlar sunmuyor… Yeni kuşak coşku ve öfkesini Gezi direnişinde olanca gücüyle ortaya koyuyor ama, biz sosyalistlerin sunduğu ‘yolların’ hiçbirine itibar etmiyor.” (Veysi Sarısözen, “Gezi’yi Rojava’yla Birleştirmek Devrimin Programında Birleşmek”, 16 Eylül 2013… http://www.ozgur-gundem.com/index.php?haberID=83715&action=haber_detay&module=nuce )
[35]Engin Erkiner, “Ortadoğu Devrimci Çemberi”, http://enginerkiner.org/index.php?option=com_content&view=article&id=1140yüzde 3Aortadou-devrimci-cemberi&catid=36yüzde 3Akonuk-yazlar&Itemid=1
[36] J. D. Bernal, Marksizm ve Bilim, çev: Tonguç Ok, Evrensel Yay., 2000.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s