KENT(İMİZ) VE ÇEVRE(MİZ): YAŞAM(IMIZ) İLE İNSAN(LIK) KAZANACAK[1]


<!–[if !mso]>st1\:*{behavior:url(#ieooui) } <![endif]–>
“Dinya dikare pêdivîya her
kesî bi têra xwe bi cih bîne,
lê nikare bi qasî
azwerîya her kesî.”[2]
İnsan(lık) çevresiyle vardır; var olabilecektir. Çünkü insan(lık) doğanın bir parçası, doğa ile uyumlu bir bütündür ve varlığını sürdürebilmesi için bu uyuma bağlıdır.
Lucretius’un, “Her şey değişir ve hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Doğa her şeyi değiştirir ve her şeyin şeklini değiştirmeye zorlar”; Jean-Jacques Rousseau’nun, “Doğa hiçbir zaman bizi aldatmaz, birbirlerini aldatan her zaman insanlardır”; W. Goethe’nin, “Doğa! En küçük bir çaba harcamadan ve mükemmel bir kusursuzlukla en basit maddeden son derece farklı şeyler yaratıyor; hepsinin üzerine de ince bir tül örtüyor. Yarattığı her bir parçanın kendine has özellikleri, her bir durumun ayrı açıklaması var ama sonuçta hepsi birlikte bir bütünü oluşturuyorlar,” sözleriyle betimlediği “doğa”, “çevre” deyip geçmeyin…
“Doğa” ya da “çevre” varlığımız ve özgürlüğümüzken; onun düşmanı yine “Gölgesin satamadığı ağacı kesen kapitalizm”dir…
ÇEVRE DÜŞMANI KAPİTALİZM
Sürdürülemez kapitalizm artı değer talanıyla sadece emeği sömürmekle kalmaz; aynı zamanda bir fare gibi doğayı kemirir; tüketir!
Örnek mi?
Sürdürülemez kapitalizmin yapısal krizine bir çözüm olarak 1980’lerden bu yana gündeme gelen hızlandırılmış tüketimle birlikte küresel ısınmaya neden olan etkenlerin güçlenmesi bir rastlantı değildir. Tıpkı kapitalistleşmesi hızlandıkça Çin’in, önde gelen kentlerinde hava kirlenmesinin dayanılmaz düzeylere ulaşmasının bir rastlantı olmadığı gibi…
Soruna çözüm aramaya başlayınca karşımıza kâr maksimizasyonu ve birikim (ekonomik büyüme) sorunu çıkıyor. Piyasa mekanizması bu küresel ısınma sorunu karşısında tümüyle etkisiz kalıyor. Çözümlerin hepsi yüksek maliyetleri kabul ederek kârlardan, ekonomik büyümeden fedakârlık edilmesini, tüketicinin de hazlarını hemen şimdi tatmin etme alışkanlığından vazgeçmesini gerektiriyor.
Toplumsal çıkar, planlama yerine özel mülkiyete, bireysel çıkara; dayanışma yerine rekabete dayanan bir üretim tarzında bu soruna çözüm bulmak olanaksızdır.
Çünkü sürdürülemez kapitalizm “Tüketiyorum o hâlde varım” diyen bir saçmalıktır…
Mesela 1970-2008 aralığında, yani geride kalan yaklaşık 40 yılda biyolojik çeşitlilik yüzde 30 oranında azaldı. Karbon gazı salınımı 20 yılda, yani ilk Rio zirvesinden bu yana yüzde 36 artış gösterdi. 300 milyon hektar orman yok oldu. Ne demekse dünyada kent tanımına uymayan 21 adet tuhaf “megapol” ortaya çıktı. 15-20 milyon insanın yaşadığı yer hâlâ kent sayılacak mıdır? Küresel planda sıcaklık yüzde 0.4 oranında arttı… Plastik madde üretimi yüzde 130 büyüdü, okyanuslarda tuzlanma ve kirlenme devasa boyutlara ulaştı, hepsinden önemlisi doğanın kendini “yenileme yeteneği” yüzde 40 oranında azalmış durumda. Eğer mevcut eğilimler devam ederse 2030 yılında 2 dünya gerekeceği söyleniyor…
Doğayı kemiren, yok eden sürdürülemez kapitalizm hakkında, İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi üyesi Profesör Yasuda Yoshinori’nun düştüğü şu not yerli yerindedir:
“XVII. yüzyıldaki bilimsel devrimle Avrupa medeniyeti müthiş bir hızla büyüdü. Bu medeniyet doğayı ezmek ve ondan faydalanmak üzerine kurulu… Doğayı yok edip üzerine krallığını kuran Batı medeniyetinin dikte ettiği uygarlık anlayışı bütün dünyada geçerli. Görmemiz lazım ki bu medeniyet tarzı artık tıkandı. Bu problemler sanayileşmeyle tabiatın yok edilmesi, suyun ve havanın kirlenmesini beraberinde getirdi.”
İşte küresel ısınma felaketi!
Dünya iklim krizinin savaşlara yol açacağından söz edilirken; iklim değişikliği yaşamı kurutuyor.
Cancún’lu, Kyoto’lu, Kopenhag’lı “İklim Değişikliği Panel”leri, “İklim Rapor”ları, “Pazarlık ve Toplantı”ları sonuçsuz kalırken; iklim değişiklikleri beklenilenden daha hızlı tecelli ediyor. 6 derece ısınması öngörülen yerkürede -Grönland Buzullarının yüzde 97’si erimeye başlamışken- ısınma rekoru kırılıyor.
Aşırı sıcaklar küresel gıda krizini devreye sokuyor ve iklim değişiklikleri dünya tarımı için ciddi tehdit oluşturuyor.
Sadece bu kadar da değil!
Mesela -Çernobil’den sonra!- Japonya’daki Fukuşima örneğiyle bir kere daha karşımıza dikilen nükleer felaket var!
Japonya’yı 2011 Mart’ında vuran deprem ve tsunami felaketinin nükleer santralda yol açtığı radyasyon sızıntısı ülkenin kuzeydoğusundaki tarım alanlarını etkiledi ve güvenli tarım yapılmasını engelledi. Felaketin ardından yapılan kapsamlı araştırmanın sonuçlarını açıklayan uzmanlar, ülke geneline ve özellikle kıyı sularına yayılan radyoaktif izotopların tarım alanlarını kirlettiği yönündeki korkuların gerçeğe dönüştüğünü açıklayıp, radyasyonun gıda üretimini etkileyebileceği uyarısı yaptı
‘Proceedings of National Academy of Sciences’deki araştırma kapsamında Japonya’nın değişik bölgelerinden toprak ve ot numuneleri alarak radyoaktif Sezyum-137 maddesinin seviyesine bakan uzmanlar, yerleştiği yerde onlarca yıl kalabilme kapasitesi olan maddenin özellikle Fukuşima nükleer santralının doğusundaki bölgede resmi limitlerin üstünde olduğunu tespit etti
Tokyo’daki hükümet yetkilileri, şebeke suyundan alınan numunelerdeki iyot miktarının 210 bekerel olarak ölçüldüğünü, bebekler için kabul edilebilir yasal sınırınsa 100 bekerel olduğunu belirtti. Yetkililer, bebeklere şebeke suyunun verilmemesini veya biberonlarını yıkamak için bu suyun kullanılmamasını tavsiye etti.
Nihayet Fukuşima-Daiiçi Nükleer Santralı’ndaki radyasyon sızıntısının gelecek yıllarda kanser vakalarını arttıracağı, uzun vadede de DNA’larda bozulmalara neden olacağı vurgulandı. Radyasyonun etkilerinin ortadan kalkmasının yüzyılları süren aşamalarda gerçekleşeceğine dikkat çeken uzmanlar, yeni neslin genetik kusurlu doğacağını vurguladı.
Alın size sürdürülemez kapitalist uygarlık!
Herkesin görmesi, bilmesi, haykırması gerek: Sürdürülemez kapitalizm insanı, insan da bilgiyi, çevreyi, doğayı, yaşamı hatta kavramları kirletiyor. Bu kirliliği, politika, bürokrasi bir yana, GDO (genleri değiştirilmiş organizmalar), domuz gribi, domuz gribi aşısı, adjuvanlı aşı, adjuvansız aşı konularında da yaşıyoruz!
YIKAN, TÜKETEN SÜRDÜRÜLEMEZLİK
Sürdürülemez kapitalizm, insan(lık) ve çevre için artık sadece ve sadece bir yıkım ile topyekûn tükeniştir…
Sürdürülemez kapitalizm dünyayı tüketiyor…
Sürdürülemez kapitalizm koşullarında doğanın ve insan(lık)ın tükenişi durdurulamazken; yine bu yıkıcılık da doğayı ve insan(lık)ı katlederek ayakta kalamaz…
Sürdürülemez kapitalizm ile insan, doğa ve yaşam üçgenindeki var oluş sona doğru gidiyor…
XX. yüzyılda küresel ekonomi 20 kat büyüdü. Hızlı kentleşme ve endüstrileşme koşut sosyodemografik değişikliklere neden olur. Kentlerde yaşayan nüfus 2000 yılından önce yüzde 50’ye ulaşmıştır. 
Zengin ve refah içindeki toplum ve uluslar yenilenebilir ve yenilenemeyen kaynakları gereksinimlerinin çok üzerinde tüketmektedir. ABD’de doğan her bebeğin 1.678.292 kg. mineral, metal ve yakıt gereksinimiyle doğduğu belirtilmektedir. Birkaç örnek vermek gerekirse; bu yekunun içinde 14.960 kg. demir, 2710 kg alüminyum cevheri, 310.315 litre petrol, 163.671 metreküp doğalgaz bulunmaktadır. Neredeyse yediğinden çoğunu çöpe atan toplumlar yaratılmıştır. Kimi ülkelerin birkaç büyük kentinin çöpe attığı ekmek bile, kimi kıtaların bir yıllık gereksinimidir. Bu aşırı tüketim, kaynakların azalmasına ve tükenme sınırına gelmesine yol açarken üretime bağlı çevre kirliliğinin yanı sıra aşırı derecede atık üretimine de neden olmaktadır. 
‘Birleşmiş Milletler Çevre Programı Küresel Çevreye Bakış 2000’de, ”Savurgan ve istilacı tüketim toplumu ve sürekli artan nüfusla birlikte gezegenimizin zehirlenmekte olduğu” belirtilmektedir.
Doğal kaynak yedeklerinin üçte biri otuz yılda tüketilmiştir. Gezegenimizin ”canlılığı” yitirilmektedir.
Örneğin Dünya okyanuslarındaki deniz hayatı, aşırı avlanma nedeniyle büyük ölçüde azalmaktadır. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün verilerine göre, dünyanın en önemli balık alanlarının yüzde 69’u “tamamen yok edilmiş” ya da “aşırı kullanılmış”tır. XXI. yüzyıl başındaki bir araştırmada, endüstriyel balıkçılıkta, kılıçbalığı, tonbalığı ve Atlantik kılıçbalığı gibi yırtıcı balıklarda yüzde 90 bir azalmanın olduğu sonucuna ulaşılmıştır.[3]
Mesela Marmara’da 42 yıl önce 127 tür varken; 2012 yılında yalnızca 8 canlı türü kaldı.
Ayrıca ‘Türkiye İstatistik Kurumu’nun araştırmasına göre, Karadeniz’de 50 yıl önce 52 olan balık çeşidinden 26’sının nesli tükendi. Marmara Denizi’nde ise 70’li yıllarda görülen ve ekonomik değeri olan 124 balık türü yok oldu.
Ve devasa bir yıkımın yaşandığı kentler…
Kentleşme olgusu, tüm olumlu-olumsuz nitelikleri ile dünyanın XXI. yüzyılına da damgasını vuracaktır. Ancak günümüzün kentleşmesi, kapitalizmin merkez ülkelerinin ilk kentleşme dalgasından hem ölçek hem de özellikleri itibarı ile muazzam farklılıklar gösterecek. Başta Çin olmak üzere, sistemin hızlı yayılma bölgelerinde büyük yıkımlar ve doğal felaketler eşliğinde gerçekleşen bu yeni dalganın, iklim değişikliği ile ve bununla başa çıkma girişimleriyle yakından ilgisi olması kaçınılmaz…
2008 yılı itibarı ile dünya nüfusunun çoğunluğu artık kentlerde yaşıyor. Yerkürenin toplam alanının yalnızca yüzde 2’sini kaplayan kentler, toplam enerjinin yaklaşık dörtte üçünü tüketirken, seragazı salımlarının da yine yaklaşık dörtte üçünden sorumludur…
Evet, evet “Kent” deyip geçemeyiz!
İmre Azem’ın, “Gelir dağılımındaki eşitsizliği kentte birebir görebilirsiniz. Yoksulların mekânlarıyla zenginlerin mekânları tamamen ayrışmış durumda. Kente sistemin aynası diyebiliriz,” vurgusuyla ifade ettiği ekoloji-kent mücadelesinin sınıfsal bir karakteri olduğundan; “Kentsel Dönüşüm” denen şeyin insan haklarıyla doğrudan ilintili olduğundan; bundan ötürü de kentlerdeki direnişlerin kapitalizme karşı güçlenerek süreceğinden; kent hakkı mücadelelerinin kent isyanlarına kapı açacağından; kapitalizm tarafından kuşatılan kentlerde hakları olan kentli yurttaşlar olarak yaşamanın kentleri ranta tahvil ederek, soysuzlaştıran talan ve tahakküme karşı başkaldırıdan geçtiğinden kimsenin kuşkusu olmasın!
“TÜRK(İYE) ÇEVRE”Sİ!
“Tarihe kazma, yeşile beton” formülüyle betimlenmesi mümkün olan AKP’nin “çevre karnesi”nde olumlu bir yöneliş bulmak mümkün değil; 5 Ekim 2012’de İstanbul Esenler’de kentsel dönüşümün düğmesine basan Başbakan Erdoğan, “Amacımız rant değil, insan odaklı bir proje” diye dursun; ‘Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyeleri, “Kent tehlike altında”[4] diye haykırıyorlar!
Haksız da değiller! Çünkü…
AKP iktidarında yükselen inşaat, özellikle de konut üstünden sermaye birikimi, önümüzdeki on yılların da vizyonu. AKP bunu açık açık plan, programlarına yazmasa da, bu böyle… Türkiye kapitalizmi, bir dönem, her eve beyaz eşya, TV, otomobil satmayı nasıl hedef hâline getirdiyse, şimdi de olabildiğince her aileye ev satmak, varlıklıya konutu ‘tasarruf aracı’, spekülasyon nesnesi yapmak, bunun için de konutu bir dayanıklı tüketim malı, bir “meta” hâline getirmenin çabası içinde. Bunda epeyi yol alındı da…
Kolay mı? Şöyle haykırıyordu Başbakan Erdoğan:
“Çok daha hızlı yürümemiz lazım. Çılgın projeler diyoruz, ama bir çılgın projenin gerçekleşmesi için bize hendek atlattılar. 3-4 sene gecikmeli proje başlatabiliyorsunuz. Bir Marmarayımız var. Çanak çömlek hikâyesi bize 4 sene kaybettirdi…
Türkiye 4 yıl içinde modern bir havalimanına ulaşacak. Birileri geliyor ve ‘Kanalistanbul gereksiz bir proje’ diyor. Sen o aklını kendine sakla. Kanalistanbul’u gerçekleştireceğiz…
Taksim gezi alanı diyoruz, buna da karşı çıktılar. “Kışlayı yeniden yapacağız” dedik ve hemen ana muhalefet karşı çıktı. Denizin dibinden 3-5 tane çanak çömlek bulunmuş, çatal kaşık bulunmuş, bunları koruyorsun ama Taksim Meydanı’ndaki devasa kışla, gayet güzel mimari estetiği hepsi güzel ve bunu korumuyorsun. Bu, ideoloji değil de nedir?
İnşallah orada hem kışlamızı yapacağız ama bu kışla artık tabii kışla olarak görev yapmıyor. Mimari olarak öyle olacak ama alışveriş merkezinden toplantı salonlarına kadar, belki rezidans otel, Divan Otel tarafında da bir şehir müzesi yapmak suretiyle İstanbulumuzun şehir müzelerini de arttıralım istiyoruz.
Galataport hazırlanıyor inşallah. Haydarpaşa port aynı şekilde. Ama hepsinden daha önemli bir şey var artık Yassı ada’yı yaslı ada olmaktan çıkarıyoruz. Sivri ada’yı inşallah bir kongre merkezi olarak gerçekten muhteşem bir proje ile orayı bir demokrasi ve özgürlükler adası yapıyoruz…”
AKP patentli “Türk(iye) çevre”si buyken; bunun somut verileri de şöyledir:
i) Şimdilerde yurdun değişik yerlerindeki alışveriş merkezi (AVM) sayısı 333’e yükseldi. 2013 yılında 27 AVM hizmete girdi. 2014 yılında 34 AVM daha yapılacak… Alışveriş Merkezleri Yatırımcıları Derneği’nin verdiği bilgilere göre AVM’lere bugüne kadar 50 milyar dolar yatırıldı. AVM’lere 2013 yılında 1.6 milyar ziyaretçi girdi, çıktı. 2014 yılında AVM’lerin toplam 75 Milyar TL’lik (yaklaşık 30 milyar dolarlık) ciro-iş yapmaları bekleniyor…[5]
ii) Siyasetçiler doğayı neo-liberal politikalarla talan ediyorlarken: Memlekette satılmayan dere kalmadı. Göller kurudu… Her üç balık türünden ikisi, her üç kuştan biri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya… Bitkisel çeşitliliğin yüzde 70’i tehlikede… Yerli tohum alıp satmak yasaklandı… Dağlar, ormanlar tıraşlanıp dümdüz ediliyor…[6] Türkiye’de 11 yılda 85 bin taşocağı ruhsatı verildiği ortaya çıktı…[7]
iii) Adım adım, yavaş yavaş ölmekte olan İstanbul’a son darbeyi Recep Tayyip Erdoğan-Binali Yıldırım ikilisi indiriyor. Evet, üçüncü havaalanı, Üçüncü Boğaz Köprüsü ve çevresinde yapılacak olan sağlı sollu iki kent yerleşimi ile İstanbul’a son öldürücü darbeler indirilmiş olacak… Üçüncü otoyol yüz binlerce ağacı yok ediyor. Çevresinde gerçekleşecek yeni yapılaşmalar, ormanlık bütün alanların sonu demek olacak. Bakınız ikinci köprü yollarına… Havaalanı 2.5 milyon ağacı yok ediyor. Bırakın Allah aşkına 1.5 milyon ağaç taşınacakmış gibi palavraları… Bu en büyük yalanlardan biri… Kuzeyde kurulması planlanan iki mini İstanbul kenti de İstanbul’un son ruhuna fatiha okutacaktır…[8]
iv) Üçüncü havalimanı Karadeniz kıyısında, Eyüp ile Arnavutköy arasında kurulacak. Havalimanının kuzeyinde Yeniköy ve Akpınar köyü, güneyinde Tayakadın ve Işıklar köyü bulunuyor. İstanbul 1/100 bin ölçekli imar planına göre bu alanın yüzde 70’i ormanlık alan. Eski maden ocakları ile ormanlık alana kurulacak havalimanının yüzölçümü 63 milyon metrekare olacak. Uzmanlar yeni havalimanının kentin son kalan yeşil alanlarının tahribatına yol açacakken;[9]Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, İstanbul Boğazı’na üçüncü köprünün inşaatı için ağaç kıyımını doğruladı. 245 bin 121 adet ağacın Karayolları Genel Müdürlüğü’nün talebi üzerine kesildiğini belirtti. Bu ağaçların 93 bin 750’si Anadolu yakasında, geri kalanı ise Avrupa yakasında…[10]
v) İstanbul Boğazı’na alternatif olarak yapılması planlanan Kanal İstanbul için ODTÜ Deniz Bilimleri’nden Oşinograf Prof. Dr. Emin Özsoy Kanal İstanbul’un insan eliyle yaratılmış bir felaket olacağını ve “Yapılırsa bölgenin iklimi dahi değişeceği”ni söyledi. İstanbul’da tek yeşil alanın kuzeyde olduğunu ve bunun da Kanal İstanbul ve mega projelerle tehdit altında olduğunu söyleyen Özsoy, “Bir arkadaşım ‘uzaydan bir çatlak gibi görünecek diyor’ Evet bence de çatlak bir proje” dedi… [11]
HES’Lİ, 2B’Lİ, AKKUYU’LU KİRLETİLEN, ISITILAN ÇEVRE
Yerküre gibi Türkiye de ısınıp, sürdürülemez kapitalizmin yıkıcı sonuçlarıyla yüzleşiyor!
Akdeniz Ülkeleri Bilimsel Araştırmalar Komisyonu Canlı Kaynaklar ve Deniz Ekosistemi Başkanı, Mustafa Kemal Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemal Turan yaptığı açıklamada, küresel iklim değişikliğine bağlı olarak Akdeniz’in yapısında da bir değişimin meydana geldiğini vurguladı.
Küresel iklim değişikliğinin denizler üzerindeki etkisini araştırmak üzere biraraya gelen 15 ülkeden 21 bilim adamı, Akdeniz’in tropikal yapıya dönüştüğünü ve 58 yeni türün tespit edildiğini bildirdi.
Türkiye sularında küresel ısınmanın kanıtlarından biri olarak gösterilen tropik balon balığı (lagocephalus sceleratus) balıkçılarda satılmaya başlandı. Anavatanı Pasifik Okyanusu olan ve Kızıldeniz’den Akdeniz’e göçe başlayan yırtıcı tür, Mersin’de tezgâhlarda ‘kurbağa balığı’ adı altında satılmaya başlandı.
Evet, evet küresel ısınmanın etkileri Türkiye’de daha fazla hissedilmeye başladı. Buna en yakın örnek olarak Elazığ’ın Maden ilçesinde 9 Nisan 2012 gecesi meydana gelen ve 6 işçinin ölümüne neden olan hortum faciası gösterildi. Uzmanlar, son 40-50 yılda, iklim değişiklikleri nedeniyle hortum sayısının 2 kat arttığını ve daha da artacağını belirterek “1 şiddetinde bir olay ABD’de ölüme sebebiyet vermezken Türkiye’de ölüme sebebiyet veriyor” dedi.
İstanbul Teknik Üniversitesi Meteoroloji Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selahattin İncecik, ‘Civil Weather’ın araştırmasına göre, 40-50 yılda hortum sayısında 2 kat artış yaşandığına dikkat çekti.
Nihayet tarım alanlarının yüzde 59’unda, meraların yüzde 64’ünde, ormanların yüzde 54’ünde erozyon var. Akdeniz havzasında yer alan Türkiye toprakları, topografik özellikleri bakımından kuraklık riski, erozyon, ekstrem iklim olayları, yangınlar ve iklim değişikliği gibi konularda oldukça hassas bir bölgede yer alıyor.
Ya Türkiye’deki hidroelektrik santrallar (HES) mı?
Birincisi: Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 2010 yılı faaliyet raporuna göre özel sektör tarafından gerçekleştirilecek hidroelektrik santral (HES) projelerinin toplam sayısı 1527. Bu sayı Türkiye’de neredeyse “Su Kullanım Hakkı Anlaşması” yapılmayan bir tek akarsu bile kalmayacağını gösteriyor!
İkincisi: Türkiye’de ‘Su Kullanım Hakkı Anlaşması’yla imzalanan 1572 HES projesinden yapımı tamamlanmış ya da hâlen inşaat aşamasında olanların sayısı, 477’yi buluyor. Bu santralların kurulu gücü 23 bin 660 megavat. 1050’sinin inşaatına ise henüz başlanmadı. Kâğıt üzerindeki projelerin toplam kurulu gücü ancak 20 bin megavatı buluyor. HES projelerinin yüzde 71’i, çevre için en önemli unsurlardan biri olan Çevre Etki Değerlendirmesi’nden (ÇED) muaf tutuluyor!
Bunlar madalyonun bir yüzü. Öteki(ler) de şöyle:
i) “Hükümet HES inşaatlarını özel sektör eliyle artırarak sürdürme kararı alırken Çevre Bakanı Veysel Eroğlu eleştirilere ‘Destan yazıyoruz’ yanıtını verip,” “HES’ler karşı çıkmak cinnettir,” diye çemkiriyor; 2002-2013 arasında 286 HES’in işletmeye alındığını; 179 HES’in ise inşaatının devam ettiğini, bu projeler için özel sektör tarafından 12 milyar dolar civarında para harcandığını bildiriyor. Aynı konuda Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ise, “Evet, küçücük derelere HES’lerle doğayı mahvetmişiz, çare nükleermiş,” notunu düşüyor!
ii) Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesine verdiği yanıtta, “HES projesinden dolayı kuruyan herhangi bir dere bulunmamaktadır,” dedi.
Derelerin Kardeşliği Platformu’ndan (DEKAP) yapılan açıklamada ise, Salarha deresinin HES üretime başladıktan 2 saat sonra kuruduğu anımsatılarak “Eroğlu hangi ülkenin bakanı” diye soruyordu.
İşte çarpıcı örnekler: “Cevizlik HES başta olmak üzere İkizdere Vadisi’ndeki HES projeleri, Güneysu Kale ve Ada HES projeleri, Senoz Vadisi’ndeki HES’ler, Solaklı Vadisi’ndeki HES projeleri bulundukları vadileri katlederek dereleri kurutmadı mı? Bunları da görmedi mi sayın bakan? 2 ay önce Salarha Deresi, HES projesinin üretime başlamasıyla 2 saat içerisinde kurumadı mı? HES projelerinin üretime geçmesiyle İkizdere Deresi kurumadı mı? Güneysu’daki 2 HES projesinin kuruttuğu Gürgen Deresi ile Senoz’daki Çatal Dere’nin kuruması, Rize’nin diğer derelerinde yaşanan balık ölümleri HES’lerin eseri değil mi?”[12]
Rize’de faaliyete geçen 5 hidroelektrik santralının yeteri kadar elektrik üretemediği ortaya çıktı. Derelerin Kardeşliği Platformu (DEKAP) yayımladığı açıklamayla, “Bunun için bu vadilerin, yaşam alanlarının ve derelerin katledilmesine değer miydi” diye sordu…[13]
iii) Eleştirileri dikkate almayarak kırda HES projeleri kentlerde de isyan ettiren imar kararlarına imza atan AKP hükümeti, Türkiye’nin çölleşmesine engel olamadı, hatta bu süreci hızlandırmak için elinden geleni ardına koymadı. Su rezervlerini kaybeden, gölleri kurumaya başlayan Türkiye hızla çölleşiyor. 10 yılda 2 milyar lira harcanmasına karşın hâlâ yılda 177 milyon ton toprak erozyon sonucu yok oluyor. Erozyonda İç ve Doğu Anadolu başı çekiyor!
Bir şey daha Hükümet, 2-B olarak bilinen taşınmazların satışından 454 milyon 706 bin lira gelir elde etti etmesine de; çevre satıldı; doğaya 2B darbesi indirildi!
Sonra da sürdürülemez kapitalizm sera gazı salımının yüzde 124 arttığı coğrafyamızı kirletiyor!
Kapitalist yıkım ile Türkiye’de artık “sularımız arsenikli, havamız siyanürlü”dür; kirli enerjide ilk dörde giren coğrafyamız kimyasal çöplüğe dönüştürülmüştür; Yatağan’daki kirli gerçekler; Çorlu’daki zehir deposu; Dilovası’ndaki atıklar ve kanser vd’leri…
Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, 33 ilde hava, 23 ilde atık, 22 ilde ise su kirliliği belirlendiğini itiraf ederken; Türkiye’de yapım hâlinde veya proje aşamasında olan 76 yeni kömürlü termik santral yolda. Kömürlü termik santralların artış hızında Çin, Rusya ve Hindistan’ın ardından dünya dördüncüsüyüz…
Bu tabloda ‘Tüketici ve Çevre Eğitim Vakfı’ Yönetim Kurulu Üyesi Nevzat Ceylan, Türkiye’de atık üreten 70 bin şirketten sadece 14 bininin kayıt altına alındığına dikkat çekerek bu rakamın hızla artarak kayıtların tamamlanması gerektiğini söylüyor; Türkiye’de, zehirli kurşun ve fosforla üretilen 40 milyona yakın tüplü televizyon ve monitör bulunmasına karşın, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın elektronik eşya atıklarıyla ilgili yönetmeliği 2 yıldır taslak hâlinde beklerken yaklaşık 40 milyon olduğu tahmin edilen atıklar doğayı ve insan sağlığını tehdit ediyor![14]
Bunların yanında duymamış ya da bilmiyor olamazsınız! Zararları bilimsel deneylerle kanıtlanan GDO’lu ürünler Türkiye’de artık serbest…
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve 26 Ekim günü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik” tepkiyle karşılandı.
GDO’ların Türkiye’ye girişini meşru kılan yönetmeliğin tüketici sağlığını ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri alma görevini işletmeciye bırakması, endişe verici bulunarak söz konusu organizmaların insan sağlığı üzerindeki etkisinin hâlâ bilinmediğine dikkat çekildi.
Yönetmelikle “GDO’suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO’suz olduğuna dair ifadelerin bulunmayacağının” belirtilmesinin taraflı bir tutum olduğu vurgulanarak Amerika’da bir biyoteknoloji şirketinin, ürünlerine “GDO bulunmamaktadır” yazan bir firmayı dava ederek kendi satışlarını düşürmekle suçladığı anımsatıldı.
Profesör Doktor Necmettin Ceylan’ın, GDO’lu yemlerle balıkların, ineklerin ve kanatlıların beslendiğini belirtirken, “2010’da 1.2 milyon ton mısır ithal ettik, çoğu GDO’luydu,” notunu düştüğü tabloda uzmanlar uyarıyor: “Yeni gıda tasarısı halk sağlığını tehdit edecek”!
AKP hükümeti, Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Yasa Tasarısı’yla günde 20 ton süt üreten ya da 8 bin ekmek çıkaran işletmelerde mühendis çalıştırma zorunluluğunu kaldırıyor. Gıda Mühendisleri Odası, düzenlemenin insan sağlığı bakımından kısa vadede “gıda zehirlenmelerini” arttıracağına, uzun vadede ise “toksik ve kanserojen etkileri” olabileceğine dikkat çekiyor.
Nihayet Başbakan Erdoğan’ın, “Bir yıl boyunca 24 saat nükleer santralin kapısında otursanız, bir uçak yolculuğu kadar radyasyon almazsınız. Bu bilimsel bir tespit,” zırvasına sarıldığı Türkiye’deki nükleer santrallar bir faciadan başka bir şey değildir!
Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın, “Nükleer santrallarımızı 2071 yılında, yani Malazgirt zaferinin 1000. yıldönümünde kapatmayı düşünüyoruz,” demogojisiyle sunduğu ve bir Fukuşima olması muhtemel Akkuyu…
Viyana Üniversitesi Mersin Akkuya’ya kurulması planlanan nükleer santralın olası bir kaza durumunda hangi bölgeleri etkileyeceğine dair bir analiz hazırladı. Yüksek performanslı bilgisayarlarda hazırlanan analize göre, riskli bir kaza olması durumunda, kaza anında ilk olarak Mersin ve çevre iller etkilenecek.
Kazadan bir hafta sonra tüm Türkiye, 15 gün sonraysa Türkiye’nin tüm komşuları, Doğu Avrupa, Kafkaslar, hatta Afrika’ya kadar olan geniş bir bölge, radyoaktif maddelerin etkisi altında kalacak. Milyonlarca insan etkilenecektir!
SİT’LERİ GASPEDİLEN BARAJLI YIKIM
Nihayet Munzur’daki gibi barajların yıkımı ile ekolojik dengelerin, politik ve tarihsel kaygılar yanında rant için alt üst edilmesi…
‘Dünya Barajlar Komisyonu’nun 1998 tarihli raporundaki verilere göre, dünyada barajlara 2 trilyon dolar harcandığını, 80 milyon kişinin baraj projeleri yüzünden göç etmek zorunda kaldığını belirtilerek küresel ısınmaya yol açan sera gazlarının yüzde 28’nin baraj göllerinden çıktığı açıklandı.
Türkiye’de 2009 yılına kadar yapılan 298 baraj projesinin sadece 25’inde kültürel ve arkeolojik envanter çıkarıldığına vurgu yapılıp, Ilısu Barajı’nın yapılması hâlinde 16 bin kişinin göç edeceği, yüzey araştırması bile yapılmamış 200 höyüğün sular altında kalacağı açıklanırken; Alevîlerin kutsal mekânlarını su altında bırakacak baraj için “jet kamulaştırma” çıktı. Arazideki “direniş barakası” yıkıldı. Tunceli, Elazığ ve Bingöl’de 12 köyü sular altında bırakacak Pembelik Barajı’na direnen köylüler 1.5 yıldır barajın gövdesi olacak arazide nöbet tutuyorlardı…
Hasankeyf’e, Allianoi’ye idam kararı çıkaran uygulamalar ile SİT alanları da talana açıldı; hem de daha fazlasıyla!
i) ‘Küme’ diye bilinen antik ‘Kyme’ kenti, liman ve termik santral yapımı için 1. dereceden 2. ve 3. derece site düşürülerek tırpanlandı…[15]
ii) Bursa’da Myrelia antik kenti için hazırlanan koruma amaçlı imar planında bina katları yükseldi. Myrelia’nın bir kısmı da imara açıldı… Birinci derece sit alanı olan Myrelia antik kenti için hazırlanan 1/1000 ölçekli koruma amaçlı nâzım imar planında sit alanındaki yapılaşma için bina kat yüksekliği ikiden beşe çıkartıldı. Bölgenin eğimiyle kat yüksekliği yediyi bulabilecek. Sit alanının 50 bin metrekaresi de turizm alanı ilan edilerek imara açıldı…[16]
iii) Arkeolojik sit alanında temel kazma çalışmaları sırasında Myrleia antik kenti duvarına rastlandığı için inşaatı durdurulan alışveriş merkezi için Bursa Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulu kararını verdi. Kurul, Myrleia kent duvarının cam çerçevede alışveriş merkezi içinde sergilenmesine ve antik kent üzerinde yapılan AVM inşaatının devam etmesine karar verdi…[17]
iv) Diyarbakır’da 2007’de ortaya çıkarılan ve 1’inci derecede tescilli alan ilan edilen 1600 yıllık kilise kalıntısının üzerine Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından türbe ve mescit yapılıyor…[18]
v) İzmir Kemalpaşa’da bulunan ve bugüne kadar bilinmeyen bir antik kente ait olabileceği düşünülen mozaikler araziye ‘BİM’in deposu’ yapılacağı için taşınacak. BİM’in İzmir Kemalpaşa’da depo yapmak istediği arsada bulunan ve taşınmasına neden olan tarihi mozaikler Zeugma’dakiler kadar önemli. İzmir Kemalpaşa’da geçen yıllardaki kurtarma kazılarında çok değerli taban mozaikleri, Anadolu parsı ve aslanı gibi nesli tükenen hayvanlara ait panolar ve büyük bir yerleşim kompleksi ortaya çıkmıştı. ‘Batının Zeugması’ olarak nitelendirilen mozaikler, MS IV. yüzyıl ile VII. yüzyıl arasına tarihleniyor…[19]
vi) Çanakkale’nin Bayramiç ilçesi Kurşunlu Köyü’nde, Killiktepe mevkiinde Zafer Madencilik şirketi tarafından feldspat maden ocağı açıldı. Antik Skepsis kentinin dibinde açılan maden ocağı hem arkeolojik alanı hem de köyü tehdit ediyor. Çanakkale Arkeoloji Müzesi ve mahkemenin tayin ettiği bilirkişi bölgede maden ocağı açılmasının doğru olmadığı görüşünde birleşti. Ancak Çanakkale Koruma Kurulu maden ocağına onay verdi…[20]
vii) Manisa’nın Turgutlu ilçesindeki ormanlarıyla ünlü Çaldağı’nda, birinci sınıf tarım arazilerinin yakınında dağ tıraşlanıp sülfürik asitle madencilik yapılacak…[21]
viii) Bodrum Göltürkbükü’nde yeşil alan olması için belediyeye bırakılan arazi, önce arsa yapıldı, sonra satışa çıkarıldı. “Burası park kalsın” diye dava açan eski arsa sahiplerinin itirazı da reddedildi. Göltürkbükü’nde zeytinlikle kaplı denize sıfır park, turizm alanı kararıyla yapılaşmaya açılacak…[22]
ix) Gökçeada’da sit alanı içinde eski Rum köyü Bademli’de yapılan Masi Clup Otel’in inşaatı, halkının itirazlarına ve mahkeme kararlarına rağmen “Atı alan Üsküdar’ı geçer” usulüyle bitirildi. Gökçeada’nın en güzel manzaralı bölgesinde inşaat yükselmeye başladığında alınan mahkeme kararları, inşaatı durdurmaya yetmedi…[23]
“KENTSEL DÖNÜŞÜM”ÜN KÖPRÜLÜ TRAFİK AÇMAZI
Baştan açık, açık belirteyim: Kapitalizmin “kentsel dönüşüm” dediği şey, rant için kentin paryaları ilan edilen emekçileri merkezin dışına sürmek ve böylelikle de periferide gecekondu gezegeni yaratmaktır.
Kapitalizmin kentsel yıkım saldırısının neyi hedeflediği, yani “kentsel dönüşüm”ün neyin dönüşümü olduğu sorusuna verilecek yanıt; “sosyal adalet”, “kentli hakları”, “kent imgesi”, “kentsel dönüşümle kentlerin etnikleşen yüzeyleri” ve nihayet “kent katliamı”na kafa yormamızı “olmazsa olmaz” kılar…
Evet “kentsel dönüşüm” denilen müdahâlenin sosyolojik analizi ile ekonomi-politik gerçeğini “es” geçmemeliyiz!
Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın, “Dönüşümü nasıl iyi yaparız diye bakıyoruz, araştırıyoruz. Arkadaşlarımız, Almanya’da kentsel dönüşüm yıkımları yapan makineler fuarını ziyaret etti. Türkiye’de de bu makineleri yapanlar var. Hepsine bakıyoruz. Patlatma modeli de olacak, makinelerle de yıkımlar olacak,” diye ifade ettiği “kentsel dönüşüm”, burjuvazi için rantın genişletilmesidir; neo-liberal sermaye birikimine yeni talan alanları açılmasıdır!
Bu nedenle de “Dönüşüm”le kent(ler)imiz saldırı altındadır! (“Kentsel dönüşüm” mağdurlarıyla hiç konuştunuz mu?)
Galatasaray Üniversitesi Öğrenci Konseyi’nin düzenlediği panelde masaya yatırılan “kentsel dönüşüm”ün esas amacının yoksulun arazilerini alıp üzerlerine lüks konutlar inşa etmek olduğu belirtilirken; [24]Şehir planlama uzmanı Prof. Zekai Görgülü de ekliyor:
“Kentsel dönüşüm planlamanın yerine ikame edilmiştir. İstanbul planında ne üçüncü köprü, ne üçüncü havaalanı var. Çünkü Ankara’dan dayatılıyor. Bu bir TOKİ yasasıdır. Yapılanlar insan haklarına, mülkiyet haklarına, anayasal ilkelere, her şeye aykırı. TOKİ’nin elinde 800 bin konut fazlası var”!
Kim ne derse desin, halkın kendi yaşam alanları üzerinde söz sahibi olamadığı ve dışlandığı; bu nedenle toplumun geleceği açısından çetin sorunlara gebe bir kentsel tasarım sürecidir Türkiye’nin yaşadığı!
Kolay mı? “Bugün ülkemizdeki gelişmeler çoğunlukla plansız, programsız olarak, neo-liberal ekonomi kurallarına uygun şekilde, kent toprağının ranta dönüştürülmesi doğrultusunda sürüp gidiyor. Kent içinde ve çevresinde kalan son yeşil alanlar da yok edilerek yoğun ve yüksek yapılaşmayla en büyük parasal değer elde edilmeye çalışılıyor.”[25]
İşte bu yıkımın verileri:
i) İstanbul Derbent mahallesinden yoksulların kovulması için Bakanlık mahalleyi “riskli alan” ilan etmişti. Bu kararın gerekçesi ortaya çıktı. 17 Aralık 2014 yolsuzluk operasyonunda gözaltına alınan Yorum İnşaat’ın patronu Osman Ağca, resmi gazeteye yansıyan ifadelerinde “Böylece yıkım garanti altına alındı,” dedi![26]
ii) İstanbul’un son yeşil alanlarından Polonezköy imara açılıyor. Planın Polonezköy’e villa, otel, AVM yapımının önünü açtığı, kaçak villalara af geleceği belirtiliyor. İstanbul’da 1994’te Tabiat Parkı statüsü verilerek koruma altına alınan 172 yıllık yerleşim yeri Polonezköy imara açılıyor. Hazırlanan 1/1000 ölçekli ‘koruma amaçlı’ uygulama planına göre, Tabiat Parkı sınırları içinde kalan köyde düşük yoğunluklu konut ve turizm alanları yapılabilecek. 6.5 metre yükseklikte otel, ticari amaçlı binalar, bankalar, finans merkezleri, kamu binaları yapılabilecek. Yollar genişleyecek. Bodrum katlarına spa, yüzme havuzu, restoran ve yüzme havuzu inşa edilebilecek…[27]
iii) Ataköy sahilinde TOKİ’ye ait arazide itirazlara rağmen devam eden yapılaşmada bir skandal daha ortaya çıktı. Tarihi Baruthane binalarının bulunduğu parsel ve komşu parsellerinde inşaat için 1 Nolu Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’ndan izin alınmadığı belirlendi. Kurul, “Ne başvuru ne de verilmiş izin var,” diyor…[28]
iv) Sevda Tepesi’nin ve birçok korunun imara açılma kararına mimarlar ve şehir plancıları tepki gösterdi. Mimarlar Odası Genel Başkanı Eyüp Muhcu, Sevda Tepesi’nin Boğaziçi’nin en önemli peyzaj değerlerinden, Boğaz’ın siluetini oluşturan parçalarından biri ve birinci grup doğal sit alanı olduğunu vurgulayarak “Sevda Tepesi’nin hiçbir şekilde yapılaşmaya açılma olanağı bulunmamaktadır,” dedi![29]
v) Urla’da Başbakan’a ait olduğu ileri sürülen villalarla ilgili kaçak yapılaşma sebebiyle çok sayıda ceza kesildiği ve il encümeni tarafından oybirliğiyle yıkım kararı verildiği ortaya çıktı. Yıkıma itiraz ise mahkemece reddedilmiş. İl Genel Meclisi Başkanı Serdar Değirmenci, “Yıkım kararını hangi babayiğit uygulayacak?” diye sordu.[30]
vi) İstiklal Caddesi’deki Demirören AVM’nin inşaatı sırasında yanında bulunan ‘korunması gereken kültür varlığı’ olarak tescilli binada da yıkıma neden olunduğu gerekçesiyle yargılanan Demirören ailesi beraat etti![31]
vii) Baruthane binalarının bulunduğu TOKİ’ye ait arazinin ihalesine yolsuzluk soruşturmasında adı geçen Osman Ağca’nın hissedarı olduğu Çelebican A.Ş.’nin tek başına katıldığı ortaya çıktı. Arazi, ‘restorasyon’ diye ihale edilirken, projenin altından 80 metrelik kuleler çıktı.[32]
Ve hakkında 30’a yakın dava süren İstanbul’daki üçüncü köprü konusunda herkesi uyarıyor Haluk Gerçek:
“Yol ve köprü yaparak trafik sorununu çözmeye çalışmak ‘Obez bir insanın kemerini gevşeterek kendini tedavi etmesi gibidir’! Başlangıçta biraz rahatlar fakat şişmanlamaya devam edersiniz. Köprü yapmak sorunu çözmez”!
Ancak AKP buna aldırmaz!
Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, “3. köprü yapımı maksadıyla 381 bin 96 adet ağaç kesilecektir. 3. havaalanı yapımı maksadıyla 2 milyon 330 bin 12 ağaç kesilecektir. Kanal İstanbul projesi için bakanlığımızca verilmiş izin yoktur,” dedi.
Eroğlu, 10 yılda 3 milyon 691 bin hektar alanda ormanların geliştirilmesi ve ağaçlandırma çalışması yapıldığını, toplam 2.8 milyar fidanın toprakla buluşturulduğunu belirterek 2002 yılında 20.8 milyon hektar olan orman büyüklüğünün 2012 yılı sonu itibarıyla 21.7 milyon hektara ulaştığını bildirdi.
Bu kadar da değil! Beykoz’un köylerinden Kuzey Marmara Otoyolu geçecek, evler, araziler, mezarlıklar istimlak edilecek…
Ama aldıran kim?!
Mimar İhsan Bilgin’in çarpıcı değerlendirmeleri var: “İstanbul’un yaşadığı trafik cehennemi, üçüncü bir çevre yoluna ihtiyaç olduğunu değil, tersine olmadığını kanıtlamaktadır…”
Sonra da Türkiye’de 10 yılda meydana gelen yaklaşık 8 milyon kazada, 43 bin kişinin hayatını kaybettiği, 1 milyon 718 bin kişinin de yaralandığı trafik sorunu… Bu mesele de sürdürülemez kapitalizmin otomobil “uygarlığı” tarafından çözülemez!
DOĞAYI VE İNSAN(LIK)I ANCAK İSYAN KURTARIR
Sürdürülemez kapitalist yıkım şahsında yerküre ve coğrafyamızdaki çevre hâli bu ve böyle!
Bu hâle ancak yaşamı yani doğa ile insan(lık)ı militanca savunan isyanlarla “Dur” denilebilir…
Örneğin şehir plancılığının duayenlerinden Prof. Dr. İlhan Tekeli, Gezi eylemlerinin Türkiye’de ilk defa iktidar odaklı bir demokrasi anlayışı yerine insan odaklı bir demokrasi arayışını ortaya çıkardığını vurguladı. Mimar ve edebiyatçı Cengiz Bektaş da Gezi Direnişi’ni doğrudan demokrasiye atılan bir adım olarak niteleyerek “Bu kuşak sonuna kadar direnebilirse hiçbir şey eskisi gibi olmaz,” diye ekledi
Kolay mı? Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yayınlanan telefon görüşmelerinde ikinci yolsuzluk dalgasında ismi geçen bir işadamıyla “yüzde 6 pazarlığı” yaptığı yasanın, Gezi Direnişi sayesinde yasalaşmadığı ortaya çıktı.[33]
Sürdürülemez kapitalizmin, çevre ve kent isyanlarını artık daha da fazla devreye sokacağı bir “sır” değildir.
Çünkü Hüsnü Öndül’ün ifadesiyle, “Gezi Parkı sorunu, bir insan hakları ve özgürlükleri sorunudur. Park sorununda çevre hakkına odaklanabiliriz… Sorunu kentli hakları bakış açısıyla temellendirebiliriz. Nitekim, çevre, kentlerin fiziksel görünümü, kentlerde dolaşım, ulaşım, tarihsel ve kültürel değerler konuları bu sorunla birlikte gündeme oturdu.”
‘London School of Economics’in direktörü ABD’li sosyolog Craig Calhoun’un, “Gezi’deki gibi artık protestolar tek bir mesele etrafında buluşmuyor,” notunu düştüğü başkaldırı, aynı zamanda bir özgürlük simgesi, bir politik özgürleşme hareketiydi. Yani kimsenin ön plana çıkmadan sadece dayanışmanın var olduğu insanca davranışlar bütünü, Gezi/ Haziran’ın kahramanları ise, ranta karşı hayatı savunanlardı…
Gezi’de başlayan ve coğrafyamızın bütün kentlerine yayılan direnişi Türkiye sınırlarını aşacak ve tarihe kaydedilecek bir olay olarak görmemiz gerekir.
Talancıların, sömürücülerin yeryüzünü, toprağı, suyu, havayı ve yeraltını “kâr daha çok kâr” hırsıyla cehenneme çevirdiği sürdürülemez kapitalist yıkım sürdükçe, yeni ve daha kapsamlı Haziran’lar boynumuzun borcudur!
O hâlde Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, “kararttılar gecemizi/ ısırdılar karanlıkta/ kanattılar türkümüzü/ kırdılar çiçekli dallarımızı/ tükürdüler içine ekmeğimizin/ ağrıttılar ağrımızı/ ağrıttılar vatan vatan/ ağrıttılar dünya dünya,” diye betimlediği sürdürülemez kapitalizmin koşullarında, Etienne de La Boétie’nin, ‘Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’indeki uyarıyı[34] “es” geçmeksizin; Nâzım Hikmet’in haykırdığı üzere, “Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim!” diyebilmek için Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “Uyan ey köşem bucağım…/ Kırık kolum, eğri boynum,/ Sağır kapım, dilsizim,/ Vaktidir direnmenin;/ Vaktidir şimdi…” dizeleri haykırmalı ve Turgut Uyar’ın, “Ve bizim bir haziranımız/ bir yıl kadar yetecektir dünyaya” uyarısını asla unutulmamalıyız…
27 Şubat 2014 14:40:09, Ankara.
N O T L A R
[1] 2 Mart 2014 tarihinde İstanbul Sarıgazi’de Munzur Kültür Derneği’nin “Gezi’den Munzur’a” başlığıyla örgütlediği VI. geleneksel dayanışma etkinliğinde yapılan konuşma… 21 Mayıs 2014 tarihinde Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Topluluğunun kütüphane önündeki çimlerde gerçekleştirdiği “Anadolu’da Ekolojik Yıkım Madenler, HES’ler, Nükleer” başlıklı etkinlikte yapılan konuşma… 25 Haziran 2014 tarihinde Konur Sokak’taki (Ankara) “9. Sokağa Şarkı Söylüyoruz 2014” başlıklı Kazım Koyuncu’yu Anma etkinliğinde yapılan konuşma… Newroz, Yıl:8, No:254, 20 Temmuz 2014…
[2]“Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar, fakat herkesin hırsını karşılamaya yetecek olanı değil.” (Mahathma Gandhi.)
[3]George Ritzer, Küresel Dünya, Çev: Melih Pekdemir, Ayrıntı Yay., 2011.
[4]Oktay Ekinci, “İstanbul İçin Alarm”, Cumhuriyet, 5 Ocak 2013, s.3.
[5]Güngör Uras, “AVM’lerde Dur Durak Yok”, Milliyet, 10 Şubat 2014, s.7.
[6]Mehveş Evin, “Çevre Biziz”, Milliyet, 23 Kasım 2013, s.6.
[7]“Doğanın Katliamı”, Cumhuriyet, 27 Şubat 2013, s.18.
[8]Orhan Bursalı, “Kentte Yaşamın Sonu Ya İstanbul Ya İktidar”, Cumhuriyet, 9 Mayıs 2013, s.6.
[9] “Son Kalan Yeşil Alan”, Cumhuriyet, 31 Ekim 2012, s.3.
[10]Nilgün Tekfidan Gümüş, “245 Bin Ağaç Ne ki”, Hürriyet, 15 Temmuz 2013, s.21.
[11]Serkan Ocak, “Kanal İstanbul İklimi Bile Değiştirecek”, Radikal, 29 Ocak 2014, s.4-5.
[12]“İki Saat Yetmişti”, Cumhuriyet, 10 Ekim 2013, s.24.
[13]Ömer Şan, “Buna Değer miydi?”, Cumhuriyet, 20 Mart 2013, s.18.
[14]Mahmut Lıcalı, “Yönetmelik Bekliyor, Atıklar Zehir Saçıyor”, Cumhuriyet, 28 Nisan 2012, s.20.
[15]Ömer Erbil, “… ‘Küme’ Güme Gitti”, Radikal, 24 Eylül 2011, s.4.
[16]İdris Emen, “Antik Kente Yedi Katlı ‘Koruma’…”, Radikal, 4 Aralık 2013, s.6-7.
[17]İdris Emen, “Antik Kentin Üstüne AVM İzni Çıktı!”, Radikal, 6 Mart 2013, s.4-5.
[18]“1600 Yıllık Kilise Kalıntısı Üzerine Mescit”, Radikal, 3 Şubat 2014, s.4-5.
[19]Ömer Erbil, “İşte BİM’in Mozaikleri!”, Radikal, 6 Şubat 2014, s.4-5.
[20]Ömer Erbil, “Valilikten Tuhaf Yanıt: Abartmayın”, Radikal, 3 Aralık 2013, s.4-5.
[21]Rifat Başaran, “Çaldağı SOS Veriyor”, Radikal, 3 Temmuz 2012, s.4.
[22]Ömer Erbil, “Bodrum’da Park Alanı Satışa Çıktı”, Radikal, 11 Mart 2013, s.4.
[23]Ömer Erbil, “Gökçeada’daki Oteli Kimse Durduramadı”, Radikal, 20 Mart 2013, s.4-5.
[24]Oktay Ekinci, “Halka Yalan Söylüyorlar”, Cumhuriyet, 16 Aralık 2012, s.9.
[25]Doğan Hasol, “Kentler, Planlama ve Siyaset”, Cumhuriyet, 24 Şubat 2013, s.2.
[26]Rıfat Doğan, “Yolsuzluğun İtirafı Resmi Gazetede”, Sol, 18 Ocak 2014, s.3.
[27]Serkan Ocak, “Polonezköy’e ‘Betonkent’ mi Geliyor?”, Radikal, 8 Ocak 2014, s.4-5.
[28]Ömer Erbil, “Ataköy Sahilde Skandal”, Radikal, 23 Ocak 2014, s.6-7.
[29]“Hukuk Dışı ve Skandal”, Cumhuriyet, 25 Haziran 2012, s.6.
[30]Özdemir Özkan -Hasan Çilingir, “O Villalar İçin Yıkım Kararı Aldık, Uygulayacak Babayiğit Arıyoruz”, Zaman, 6 Şubat 2014, s.12.
[31]“Demirören Ailesi ‘AVM’ Davasında Beraat Etti”, Radikal, 6 Şubat 2014.
[32]Olgu Kundakçı, “Restorasyon Dendi, Gökdelen Çıktı”, Birgün, 25 Ocak 2014, s.3.
[33]Mahmut Lıcalı, “Ormanları ‘Gezi’ Kurtardı”, Cumhuriyet, 17 Ocak 2014, s.4.
[34]“Boyunduruk altında doğan insanlar, kulluk kölelik ortamı içinde büyütülüp eğitilirler. Dolayısıyla bu insanlar, siyasal iktidarı tehlikeye sokacak herhangi bir eyleme kalkışmazlar. Böyle bir eylemin getirdiği özgür düşünceden, özgür iradeden yoksundurlar; kurulu düzeni sevip benimserler, sürdürdükleri yaşamın dışında başka yaşam biçimlerinin bulunduğunun ya da bulunabileceğinin farkında bile olamazlar.” (Etienne de La Boétie, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, çev: Mehmet Ali Ağaoğulları, İmge Yay., 1995.)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s