FETHULLAH GÜLEN (HAREKETİ) HAKKINDA

I. AYIRIM: FG KİMDİR, NEDİR?

I.1) FG (HAREKETİ)’NİN ŞECERESİ



II. AYIRIM: KENDİ KALEMİNDEN GÜLEN

II.1) “GÜLEN DÜŞÜNCESİ”NDEN KARELER



III. AYIRIM: FG (BİR SERMAYE) HAREKETİ

III.1) FG(’NİN) CEMAATİ

III.2) FG OKULLARI



IV. AYIRIM: ABD’NİN FG’Sİ…

IV.1) EMPERYALİZM VE CEMAAT



V. AYIRIM: CEMAATİN GÜCÜ

V.1)“SONUÇ YERİNE”:TÜRK(İYE) İSLÂMI VE FG


FETHULLAH GÜLEN (HAREKETİ) HAKKINDA[1]

TEMEL DEMİRER

“Yeminine bakıp insana inanma,
insana bakıp yeminine inan.”[2]

Ahmet Şık, “Dokunan yanar” diye uyarmıştı Fettullah Gülen (FG) hakkında herkesi; karanlık(lar)ın büyük yangınlar ile aydınlanacağı vurgusuyla başlamalıyım diyeceklerime…
Türk(iye) İslâmının dünden bugüne hülasası olarak yorumlanması mümkün olan FG, yeni bir tarihsel blok ve hegemonya hareketi girişimidir.
Örneğin ‘The New York Times’ın, “Türkiye, ABD’de inzivaya çekilmiş din adamının egemenliğini hissediyor” vurgusuyla, Gülen’i “Milyonlarca takipçisi ve 140 ülkede bulunan okullarıyla dünyanın en etkili İslâmi hareketlerinden birinin karizmatik vaizi” diye nitelendirmesi; veya Yavuz Çobanoğlu’nun, “Gülen düşüncesinin ve hareketinin üzerine oturduğu itaat zincirinin hiyerarşik yapısı”na[3] dikkat çekmesi; ya da Danimarka’daki Systime Yayınevi tarafından liselerde yardımcı tarih kitabı olarak hazırlanan 150 sayfalık ‘Tyrkiet-Historie, Samfund, Religion/ Türkiye-Tarih, Toplum, Din’ başlıklı yapıtta FG’nin “reformcu” olarak nitelenmesi; nihayet Prof. Dr. Doğu Ergil’in, ‘100 Soruda Fethullah Gülen ve Hareketi’ başlıklı yapıtında, “FG bir Türk rönesansı öneriyor… Gülen Hareketi bugün için Türkiye’nin en önemli ihraç olgusu,” vurgusu bun(lar)a örnektir.
Özellikle Murat Yetkin’in, “Pennsylvania, FG’nin oradaki ikameti nedeniyle Türk siyasetinin bir parçası hâline geldi. Bu Amerikan eyaleti, tarihte önemli bir hicret ve siyaset merkeziydi”; ve FG’ye açılan davada ABD hükümetini temsil eden Savcı Yardımcısı Mary Catherine Frye’nın, “Gülen hareketi hem dini, hem siyasi” notunu düştüğü koordinatlarda ‘WikiLeaks’ belgelerine göre, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, 2009’da yazdığı bir kriptoda, Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül’ün bulunduğu AKP liderlerinin “Gülen’in kuklası” gibi göründüklerini bildiriyordu.
21 Nisan 2009’da DTP Eşbaşkanı Emine Ayna’nın, “Türkiye AKP ve FG’nin yönettiği Ergenekon’la karşı karşıya” saptamasında ifade ettiği bir toplumsal örgütlülüğe denk düşen olgu hakkında bakın Avni Özgürel ise ne der:
“Öncelikle bir hususu ifade edeyim. FG Hocaefendi’yi tanıdım; kendisine saygımı, samimiyetine inancımı her vesileyle yazageldim. Ayrıca onu seven, öğütlerine uyan insanların hayatlarını iyi yönde değiştirmeye yöneldiğini de biliyorum. Keza bu kişilerin yurt dışında ve yurt içinde himmet faaliyeti kapsamında açtıkları eğitim kurumlarının övgüye layık olduğu kanısındayım. Başlangıçtan itibaren Said-i Nursi halkası içinde mütalea edilen topluluk zaman içinde önce müstakil ‘cemaat’e sonra da yenile kullanılan ve kabul gören ifadeyle ‘hareket’e evrildi. Gazetesi, dergisi, televizyon kanalları, radyolarıyla etkin bir konuma geldi.”
İşin bir yanı bu; öteki de, FG hareketinin “postmodern zamanlar”da emperyalizmin dini istihdamıyla ilişkisidir…
Andre Vltchek’in, “Din emperyalizmince türetilmiş ‘New Age: Yeniçağ Tarikatları’ sayılan ‘Moon’ ‘Scientology’, ‘Falun Gong’ ve ‘Gülen Hareketi’ tarikatları arasında ekonomik yapılanma bakımından da büyük benzerlikler vardır,” uyarısındaki üzere…
Örneğin ‘Davos Ekonomik Forumu’nda tartışılan “İslâm ve Batı: Diyaloğun Durumu” raporunda FG’nin adının da geçmesi dikkat çekicidir.
Gülen ve okulları raporda, “Türk diyaspora grupları, Orta Asya ülkelerine de hizmet eden köklü ve büyüyen programlara sahiptir. Gülen hareketi, okul ağını önemli ölçüde büyütmüş ve şu anda 100 kadar ülkede çalışmaktadır” sözleriyle yer alırken Avustralya Katolik Üniversitesi’nde Gülen kürsüsü kurulduğu hatırlatıldı.
Kürsü için “Müslüman-Katolik diyaloğunu Avustralya ve Asya-Pasifik bölgesinde büyütme ve yerel diyalog girişimlerinin yanında, üniversitenin uluslararası diyalog için Asya-Pasifik Merkezi çalışmalarını desteklemektedir,” denildi.
Geçerken bir soru: “11 Eylül 2001’de El Kaide militanlarının saldırısının ardından ABD, Türkiye’ye ‘Ilımlı İslâm’ gömleğini giydirmek için, FG hareketini desteklemedi mi?”[4]

I. AYIRIM: FG KİMDİR, NEDİR?

FG: Ramis oğlu, 1942, Erzurum doğumlu…
1968 yılı itibariyle İzmir Merkez Vaizi, İzmir İmam Hatip ve İlahiyatta Öğrenci Yetiştirme Derneği Kestane-pazarı Kur’an Kursu öğreticisi görevlerinde bulunmuştur.
1969 Ağustos ayı içinde İzmir Buca’da kendi yönetiminde olan dernek ve Kestanepazarı Kur’an Kursu’nda okuyan 100 öğrencinin katılımıyla açılan bir kampta, Kur’an okumanın yanı sıra Risale-i Nur eğitimi yapmıştır. Aynı yıl içinde Said-i Nursi için İsparta’da okutulan mevlüde katılmıştır.
1970’de İzmir’de Nurculuk üzerine programlar yapmış, ayrıca toplantılarda eğitici görevini üstlenmiştir.
1971 Ocak ayı içinde, İzmir İmam Hatip ve İlahiyat Öğrenci Yetiştirme Derneği içinde Nurculuk faaliyetleri yürüttüğü gerekçesiyle dernek İdare heyetinden çıkarılmıştır. Aynı yıl itibariyle Nurculuk faaliyetlerinden dolayı İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından ifadesi alınarak hakkında dava açılmıştır. Anılan komutanlıkça açılan davası sonucunda vaaz verme yetkisi alınmıştır.
1972 Eylül ayı içinde Erzurum’a gitmiş, anılan ilde Nurcu liderle görüşmüş ve çeşitli Nur toplantılarına katılmıştır.
1973 yılı itibariyle Edremit’e tayin edilmesine karşın, İzmir’de ikamet ederek her hafta cuma günleri Edremit Alemzade Camii’nde vaaz vermiş ve her gelişinde ayrı ayrı Nur medreselerinde Nur toplantıları düzenlemiştir. Aynı yıl itibariyle Edremit Merkez Vaizi görevi sırasında yaz aylarında Edremit civarında açılmış olan ve Nurcu öğrencilerin iştirak ettiği kamplarda Nurculuk faaliyetlerini organize etmiştir. 1974 Eylül ayı içinde Merkez Vaizliği’ne tayin edilmiştir.
1974-1976 yılları arasında yurt çapında çeşitti konularda konferanslar vermiştir.
1976 Temmuz ayı içinde Aydın çevresinde açılması planlanan Nur kamplarında F. Gülen’in fıkıh dersi vereceği öğrenilmiştir. 1976 Ağustos ayı başında İzmir Bornova ilçesi vaizliğine atanmıştır. Münfesih MSP yanlısı olan Nurculardan FG İran’da gerçekleştirilen devrimin Türkiye’de de gerçekleştirilmesini arzulamakta olup, Türkiye’de İslâmi bir devrim için yurt sathında teşkilâtlanmaya önem vermektedir. İzmir Bornova Merkez Vaizi olduğu dönemde vaaz bantlarının yurt sathında dağıtılmasını sağlayarak Nurculuk propagandası yapmıştır.
19 Nisan 1980’de İzmir’de gerçekleştirilen bir Nur toplantısında yaptığı konuşmada; birkaç gün içerisinde Huruç harekâtı (Atılım harekâtı) başlatılacağını, bu harekât için hemen hemen her ilde liderlerin tespit edildiğini, İran’da yapılan İslâm harekâtının Türkiye’de de böylece başlamış olacağını belirtmiştir.
1980 yılında İzmir’de bir Nur toplantısında yaptığı konuşmada; Huruç harekâtının başarıya ulaşması için bütün yurtta kendi binalarında ve kiralayacakları müsait yerlerde orta ve yükseköğrenim gören öğrenciler için yurt binalarının açılması, yurtlarda eğitilen öğrencilerin meyvelerini vermesi, kendi fikirleri doğrultusunda çeşitli kitap ve dergilerin basımının gerçekleştirilmesi ile özellikle Türkiye’deki öğretmenlerin büyük bir bölümünün kendi yönlerinde faaliyet göstermeleri gerektiğini ifade etmiştir.
24 Haziran 1980 tarihinde, Denizli Merkez Akyazılı Köyü Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı Denizli Şubesi’nin açılışında yaptığı konuşmada; “Milletimiz içinde bulunduğu zelil duruma, şeytanın uşakları muallimler ve onların yetiştirdiği inançsız talebeler nedeniyle düşmüştür. Rusya, Müslümanlığın giderek azalması ve komünizmin yayılması amacıyla, Türkiye’ye her yıl yardım göndermektedir. Ahlâksızlık, zina ve anarşi almış yürümüştür,” tarzında ifadeler kullanmıştır. Yazıcı Nurcuların lideri olan FG, Bornova Merkez Camii’nde verdiği vaazlarında, hükümetin icraatlarını eleştirmiştir.
1980 yılında İzmir’de Nurcuların yayın organı Sızıntı adlı dergide zaman zaman MFD rumuzu ile yazılar yazmıştır.
12 Eylül 1980 tarihinde Ege Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı’nca kendisini yakalamaya yönelik operasyonu haber alması sonucu, İzmir’den Erzurum’a kaçmıştır.
16 Ekim 1980 tarihinde müstafi addedilmek için Erzurum’dan 20 günlük, daha sonra Kayseri Tıp Fakültesi’nden 45 günlük rapor alıp Bornova Müftülüğü’ne göndermiştir.
1980 Aralık ayında İzmir Bornova Merkez Vaizliği’nden Çanakkale’ye tayinini yaptırmıştır.
1981 Ocak ayı itibarıyla İsparta ili Uluborlu ilçesinde bulunan Islah Sitesi’ndeki İmam Hatip Lisesi Öğrencilerini Koruma ve Yetiştirme Derneği merkezinde gizlenmiştir.
27 Şubat 1981 tarihinde Eyüp İstanbul Hükümet Tabipliği, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği’nce 20 günlük rapor almıştır.
22 Mart 1981 tarihinde Çanakkale Müftülüğü Merkez Vaizliği’nden istifa etmiştir.
1981 yılında Ankara’da Nurcu liderlerden Toprak Diş Kliniği sahibi Hayrettin Toprak’ın evinde saklanmıştır.
1982 Mayıs ayında Konya’daki Nurcu liderlerle bir toplantı düzenlemiştir. 7 Ağustos 1982 tarihinde Keşan’ın bir köyünde gizlenerek Molla ve Dahhak takma isimlerini kullanmıştır. Aynı yıl itibariyle Sızıntı grubuna mensup şahıslarca, Mekke’de kiralanan bir dükkânda FG’nin bantları hac süresince Türk hacılarına satılmıştır.
10 Haziran 1983 tarihinde Menemen Helvacıköy’de Y. İ. E. öğrencisi Yaşar Erdoğdu’nun yanında saklanmıştır.
Ege Ordu ve İzmir Antalya illeri Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 7 Şubat 1985 tarihli yazısı ile arananlar listesinde yer almıştır. 18 Mayıs 1985’de, kendisini maddi yönden destekleyen zenginlere hitaben İstanbul/ Altunizade’de bir konuşma yapmış ve özel okullara maddi yardımda bulunmaları için etkileyici öğütlerde bulunmuştur.
23 Eylül 1985 tarihinde Çanakkale ili Biga ilçesinde mukim FG grubuna mensup Nurculardan Sabri Kadıoğlu, Abdülkadim Zellüm adlı yazarın ‘Hilafet Nasıl Yıkıldı’ başlıklı eserini, Nurcular ile Milli Görüş mensuplarına ücretsiz olarak dağıtmıştır.
1 Ekim 1985 tarihinde; Hizbüt Tahrir mensubu Muhammed Kürdi, parti merkezinden aldığı emir üzerine, İzmir’de tahsilini yaparken, FG ile bir görüşme yapmış, ancak bu görüşmede müspet bir netice alınamamıştır. Genelkurmay Başkanlığı tarafından çıkarılan 15 Nisan 1985 gün ve 7130 97/85/Synt. İstihbarat Hrk. Ş. Ks. sayılı aranan şahıslar kitabının 2. kategori, 15. sayfa ve 588 sırasında arananlar arasında yer almıştır.
1987 yılında, İstanbul’daki evinde, imamlarına eğitim vermeye başlamıştır. Ağustos 1987 ayında ders verdiği öğrencilerine yaptığı konuşmada; Alparslan Türkeş ile görüştüğünü, Türkeş’ten cemaatini şeriat doğrultusunda yetiştirmesini istediğini, onun da kabul ettiğini ifade etmiştir. 6 Eylül 1987 günü yapılan seçim yasaklarıyla ilgili referandumda, Turgut Özal’ı desteklemek maksadı ile Nurcuların hayır oyu kullanmalarını sağlamıştır.
Şubat 1990 tarihinde Korkut Özal’ın dünürünün İstanbul’daki evinde, ANAP’ın geleceği ile ilgili toplantıya katılmıştır. 1990 Mart ayı içerisinde Türkiye’deki İslâmi faaliyetleri tek bir merkezden koordine etmek amacıyla oluşturulan İslâm Şurası içerisinde yer almıştır.
1990 yılı içerisinde rahatsızlığı sebebiyle birkaç kez yurtdışına çıkmıştır. 20 Ekim 1991 tarihinde yapılan genel seçimler arifesinde münfesih MÇP’ye 3.5 milyar yardımda bulunmuş ve seçimlerde MÇP ile ittifak yapan RP’yi desteklemiştir.
1992 Nisan ayı içerisinde, Azerbaycan’a giderek anılan ülkede TV kurma çalışmalarını başlatmıştır. Aynı tarihte ABD’deki Risale-i Nur Enstitüsü’nün çalışmalarını yönlendirmek maksadıyla gizli olarak anılan ülkeye gitmiş, ardından Avustralya’ya geçerek Türk öğrencilerin akademik eğitim gördüğü okul ve kaldıkları yurtları ziyaret etmiştir. Ayrıca kuracağı üniversitelerde ders verdirmek amacıyla söz konusu ülkelerdeki çeşitli profesörlerle de görüşmüştür.
1992 yılı içerisinde MÇP’den ayrılarak yeni bir parti kurma çalışmalarına giren Muhsin Yazıcıoğlu’na maddi ve manevi destek vermektedir.
19 Ocak 1994’te Ankara’da kurulan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının kurucuları arasındadır. 1995 yılı içerisinde ABD, Almanya, İngiltere ve Rusya’nın Türkiye’deki büyükelçileri tarafından ayrı ayrı ziyaret edilmiştir. Ağustos 1995 tarihi itibarıyla basında çıkan devlet yanlısı beyanları nedeniyle İBDA-C örgütünün lideri Salih Mirzabeyoğlu tarafından ölümle tehdit edilmiştir.
Kısa yaşam öyküsü ardından, şimdi de FG’nin Türkiye’de ılımlı İslâmcı demokrasi projesinin taşıyıcılığına seçilmesinin sebeplerine ve bu projeye yaptığı hizmetlerine bakalım:
“Erzurum Komünizmle Mücadele Derneği kurucu başkanlığı…
Dinlerarası diyalog kapsamında 9 Şubat 1998’de Papa II. Jean Paul ile Vatikan’da görüşmesi.
ABD’nin en etkili Musevi lobisi olan ADL (Anti-Defomation League) başkanı Abraham Foxmax ile 1997’deki ilişkisi ve bu ilişki sonrasında kendisine gelen rica ile ‘hoşgörü’ temalı bir kitap yazması ve bu kitabın tüm dünyaya CIA tarafından ücretsiz dağıtılması, başörtüsü dinin öncelikli meselesi değildir fetvası vb.”
Son olarak cemaatin hareket yapısı ve bağlantılarına değinmeden önce bugünkü işbirlikçilerine biraz değinmek istiyorum. Menderes ile başlayan süreçte Özal, Ecevit, Türkeş, Demirel, Çiller ve bugün Tayip en büyük destekçileri oldular. Yurtdışına açılmada hep onların tavsiye mektuplarıyla hareket ettiler, özel ricalarıyla okullar kurdular. Cemaat içerisinden çıkan bakan veya milletvekillerine şöyle bir bakalım ve örgüt işleyiş ve yapısına geçelim.
* Abdülkadir Aksu: Türk ve Kürt İslâmcılığının en yüksek aşamaları olan partilerin(ANAP ve AKP) iktidarında içişleri bakanlığı yaptı; ve faili meçhuller hep onun dönemine denk geldi. Nakşidir.
* Seçimlere 1 yıl kala tarım bakanı Mehdi Eker ABD’ye Fethullah’ın ayağına gönderildi.
* Bülent Arınç, Tayyip’in de hocası olan ve nur cemaatince el üstünde tutulan Mehmet Zahit Kotku’nun talebesidir.
* Mehmet Aydın devlet bankaydı, aynı zamanda ilahiyat uzmanı ve cemaatin aktif bireylerindendir. Saymaya devam edelim: Cemil Çiçek, Ali Coşkun, Cüneyd Zapsu, Akif Beki, Şehabettin Harput, Egemen Bağış…
Gülen cemaati iç işleyişinde yukarıdan aşağıya bir dikey örgütlenme biçimini benimserler. Sorumlularına “ağabey” diye hitap ederler. Ve “talebeler” bölge abisinden başka bir sorumlu kişiyi tanımaz. Evlerde 5 kişi kalırlar ve bir abi evin “imamı”dır, yani sorumlusu. Evin imamı bölge abisine karşı sorumludur. İlçe sorumlusundan ötesi bilinemez, kesin bir gizlilik mevcuttur. Kiranın bir kısmını öğrenciler, bir kısmını da esnaf karşılar. Evdeki eşyalar esnaftan, belli bir sayıda gazete veya dergiye abone getirme sonucunda, ücretsiz karşılanabilir. Evlerde sadece FG kitapları, Sızıntı Dergisi ve Zaman gazetesi okunur. Ay sonunda ev ev bu yayınların sınavları olur ve ağabeylikte derecelendirmeler belli olur.
Yurtiçinde 88 vakıf, 20 dernek, 128 özel okul, 218 şirket, 129 dershane ve yaklaşık 500 öğrenci yurdu. 17 yayın organı, ortalama 250 bin tirajlı gazete (dağıtım ağı ile bu sayı 450 bini aşmaktadır), TV kanaları, 2 radyo istasyonu, faizsiz finans kurumu, sigorta şirketleri… 92 ülkede yaklaşık 500 lise veya ilköğretim okulu ile 6 üniversite ile çeşitli sayıda eğitim ve dil merkezleri. Bu kurumlar 100.000’den fazla kişiye hitap ediyor. Yurtdışında faaliyet gösteren okulların tamamı özeldir ve bulunduğu ülkenin orta sınıf ve üzerinin çocukları alınır.
FG emperyalizm ile ilişkilerini hiçbir zaman gizlemedi. Yaptığı konuşmalarda, ABD ile ilişkilerin önemine değinen, Türkiye’nin AB üyeliğine destek veren Gülen, İngiltere, AB ve ABD de dahil olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde seminerler verdi ve siyasetini anlattı.
18 Temmuz 1999 yılında bir televizyon kanalında devleti eleştiren konuşmalar yaptığı için hakkında dava açılan Gülen, Türkiye’den ayrılıp ABD’ne yerleşti. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit Gülen’in ülkeyi terk etmesinin ardından Gülen’e ve onun eğitim kurumlarına yönelik olarak bu okulların Türk kültürünü tüm dünyada yaygınlaştırdığını ve Türkiye’yi tüm dünyaya tanıttığını söyleyerek cemaate olan desteğini de göstermiş oldu.
Gülen’in ABD ile ilişkileri ise çok daha öncelere dayanıyor. Soğuk Savaş döneminde yürütülen yeşil kuşak projesinin bir parçası olarak Gülen tarikatına destek sunan ABD’nin bu adımlarını FG de boşa çıkarmadı. ABD’nin Soğuk Savaş döneminde, Sovyetler Birliği’ni çökertmek için FG’nin önünü açtığı net olarak görülebiliyor. Sovyet bloğuna karşı yürütülen psikolojik savaşın en önemli aygıtlarından olan Hür Avrupa Radyosu, FG’yi bültenlerinin baş konusu yapıyor; Amerika’nın Sesi radyosunun değişik lehçelerdeki Türkçe yayınlarında, Gülen ve misyonu övülüyordu. Özellikle Sovyetler Birliği’nin çözülmesi sonrasında Gülen uluslararası okullar atağına geçti. Bu noktada öncelik verilen bölgelere bakıldığında dikkat çekici bir durum ile karşılaşıyoruz. Bu okulların büyük çoğunluğu Orta Asya, Kafkaslar ve Balkanlar bölgelerinde kurulmuş. Yani bu okullar yaygın olarak Sovyetler Birliği’nin etkisi altında olan ve emperyalizmin kontrol etmekte zorlandığı bölgelerde kurulmuş. Nitekim, 1992’den itibaren, öncelikle Orta Asya Türk cumhuriyetleri olmak üzere Kafkas ve Balkan cumhuriyetlerinde, Fethullahçı vakıf ve şirketler, art arda kolejler açtılar. Ardından sıra Asya ve Afrika ülkelerine geldi.
Fethullah okullarının ülkelere göre dağılımı şöyle: Kazakistan 28, Rusya Federasyonu’na ait çeşitli bölgeler 24, Özbekistan 18, Türkmenistan 15, Azerbaycan 14, Kırgızistan 11, Arnavutluk ve Moğolistan 4’er, Afganistan, Irak, Gürcistan, Ukrayna ve Romanya 5’er, Moldova 2, Pakistan, Bangladeş, Makedonya, Macaristan, Fas, Güney Afrika, Sudan, Endonezya, Tayland, Çin ve Tayvan’da 1’er okul. Bunlara ek olarak Orta Asya cumhuriyetlerinde 126 lise, Azerbaycan, Moğolistan, Gürcistan, Kazakistan, Dağıstan ve Türkmenistan’da birer üniversite bulunmaktadır. Elbette FG’ye ABD tarafından sağlanan bu destek tek taraflı olmadı. Gülen yıllar boyu her dönemde Amerika’ya en yakın siyasi partileri destekledi; her fırsatta ABD’nin müttefik ülke olduğunu ve onunla dostça geçinilmesi gerektiğini dile getiren sözler söyledi. Bu sözler de ona ait: “Dünyanın hâli hazır durumuyla, şu çerçevesiyle, Amerika da şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir ve hatta denilebilir ki, şöyle veya böyle Amerika ile dostça geçinmeden, Amerikalılar istemezlerse, kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika gözardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz.
Cemaatin büyük kuruluşları: 1) Samanyolu TV… 2) Cihan haber ajansı… 3) Zaman Gazetesi… 4) Sızıntı Dergisi… 5) Aksiyon Dergisi… 6) Asya Finans Katılım Bankası… 7) Işık Sigorta A.Ş… 8) Feza Gazetecilik… 9) Türkiye Öğretmenler Vakfı… 10) Fatih Üniversitesi…[5]

I.1) FG (HAREKETİ)’NİN ŞECERESİ

Said-i Nursi çizgisinde Erzurum’dan yola çıkan, ilkokulu dışarıdan bitirmiş, 10 yaşında Kur’an’ı hatmetmiş, 14 yaşında ilk vaazını vermiş Gülen’in kamu kurumlarıyla ilk ilişkisi 1968’de İzmir’de merkez vaizi ve Kestanepazarı Kur’an Kursu belletmeni olarak başlar; 1970’te ise Nurculuk faaliyetlerinin programlarını yürütülmektedir.
1971’de İzmir İmam-Hatip ve İlahiyata Öğrenci Yetiştirme Derneği’nde Nurculuk faaliyetleri yürüttüğü gerekçesiyle ihraç edilen Gülen’in aynı gerekçeyle İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı’nda ifade veriyor.
1972-1980 yılları arasında sırasıyla Erzurum, Edremit ve İzmir’de vaizlik yapmaya devam eden Gülen, 1975’te “Nur Kampları”nı kuruyor, yoksul ailelerin çocuklarını yetiştiriyor. Sızıntı dergisini çıkarıyor. Akevler Kooperatifi’nin kuruluşu ise siyasi ilişkilerinin ilk adımı oluyor. Kooperatif üyeleri arasında çok sayıda kaymakam, vali, yargıç ve savcı yer alıyor ki bu kişiler ANAP ve DYP’den, 3 Kasım 2002 seçimlerinde de AKP’den milletvekili seçiliyor, bakan oluyor.
Gülen, 1977 seçimlerinden önce tanıştığı Turgut Özal’ın himayesine giriyor ve 12 Eylül Darbesi sonrası arandığı hâlde yakalanamıyor. 1982 Mayısı’nda bazı askerlerle görüşen Gülen’in verdiği ve askerlerden olumlu karşılık gören sözü de anımsatıyor: “1982 Anayasası’nı destekleyeceğim. Yalnız, TSK’deki yandaşlarıma dokunulmasın. Bir de benim yakalanmam konusundaki yazılı emir kaldırılsın…” Gülen’in koşulları kabul ediliyor ve “evet”çi Fethullahçılar 1982 Anayasası’nı destekliyor.
1986’da, Gülen’in “Akyazılılar Vakfı”nın askerî okullara sahte sağlık raporu ile öğrenci soktuğu saptanıyor. Çok kişi tutuklanıyor, ama Gülen’e hiçbir şey olmuyor. TSK, Gülen’e o tarihten itibaren kuşkuyla bakıyor, 1995’ten itibaren de Fethullahçılar MİT tarafından sürekli izleniyor. Cemaat 1995’te “medya”yla yakın ilişkiye giriyor. Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit, Hikmet Çetin gibi politikacılarla yakın ilişki kuruluyor, Demirel’le barışılıyor.
1995’te Yusuf Alan, Ümit Taş, Turan Yazar Amsterdam’da Fethullahçıların yükseköğrenim teşkilâtı “Cosmicus”u (Dünyalı) kuruyor. Rotterdam, Utrecht, Nijmegen, Den Haag, Leiden, Brabant ve Twente’de şubeleri bulunan teşkilâtın başkanı Gürkan Çelik.
Şimdiye kadar teşkilâtın saflarından 500 öğrencinin mezun olduğu belirtiliyor. 28 Şubat sürecinde Gülen ABD’ye kaçıyor… Süleymancı-Fethullahçı birlikteliği AKP’yi iktidara taşıyor.[6]
Ancak tüm bunların bir de tarihsel arka planı; yani FG (hareketi)nin ilişkileri meselesi söz konusu.
Öyle ilişkilerdir ki bunlar, mesela, Ergenekon ek iddianamesine göre, MİT eski Müsteşarı Şenkal Atasagun, Fetullah Gülen’i, ABD’nin Bin Ladin’i yaratarak Afganistan’da Ruslara karşı savaştırmasıyla eşdeğer gördüğü vurgusuyla, “FG ABD’nin Yeşil Kuşak Projesi’nin bir ayağıydı,” diye betimler.
MİT’in raporunda, “Fethullah Hoca CIA’nın yan kuruluşu olan Ulusal Demokrasi Vakfı’nın Ön ve Orta Asya ayağı olarak işlev görmektedir. Haluk Kırcı cezaevindeyken FG’den parasal destek gördü. Kaçak olduğu dönemde Molla ve Dahhak takma isimlerini kullanan Gülen, Çiller’in para aklama işinde gizli ortağıydı,” diye anılan FG (hareketi)’ne ilişkin olarak TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na MİT tarafından birden fazla rapor ve bilgi notu ulaştırıldı.
Meclis’e ulaşan raporlarda, 1999 yılından beri ABD’de yaşayan FG’ye ilişkin bilgiler bulunmaktaydı. FG cemaatinde çok sayıda eski ülkücü bulunduğuna işaret edilen bir raporda, “Haluk Kırcı da cezaevinde iken Fethullah Hoca’dan maddi yardım almıştır,” değerlendirmesi dikkat çekiyordu. Raporda şu bilgiler yer almaktaydı:
“Ayrıca Amerika’nın çıkarlarını desteklemek üzere kurulan Moon Tarikatı’nın Türkiye’deki bağlantısıdır. Abdullah Çatlı’nın İsviçre’de uyuşturucu kaçakçılığından tutuklu bulunduğu cezaevinden CIA Türkiye İstasyon Şefi tarafından kaçırılması, ölümünden sonra Çiller Özel Örgütü’nün kirli işler şefliğine yükselen H. Kırcı’nın, Fethullahçı olduğunu açıklaması, Fethullah Hoca’nın Çiller’in kara para aklama işinde gizli ortağı ve CIA’nın bölgemizdeki en önemli sivil toplum kuruluşu olması, Çiller Özel Örgütü’nün CIA ile nasıl iç içe olduğunun açık bir kanıtıdır.”
Raporda, FG’nin yıl yıl faaliyetleri anlatılırken şu not düşülüyordü: “İran’da gerçekleştirilen devrimin Türkiye’de de gerçekleştirilmesini arzulamakta olup, Türkiye’de İslâmi bir devrim için yurt sathında teşkilâtlanmaya önem vermektedir. 19 Nisan 1980 tarihinde İzmir’de gerçekleştirilen bir Nur toplantısında yaptığı konuşmada, birkaç gün içerisinde ‘Huruç Harekâtı’ (Atılım Harekâtı) başlatılacağını, bu harekât için hemen hemen her ilde liderlerin tespit edildiğini, İran’da yapılan İslâm harekâtının Türkiye’de de böylece başlamış olacağını…”
MİT’in “Çiller Özel Örgütü”ne ilişkin hazırladığı bir başka raporda ise Haluk Kırcı’nın cezaevinde kaldığı dönemde FG’den maddi yardım gördüğü belirtiliyordu. Bahçelievler’de 7 TİP’li üniversite öğrencisini katleden Kırcı’nın nikâh şahitliğini ise Susurluk davasında aldığı ceza nedeniyle hâlen cezaevinde yatan Mehmet Ağar’ın yaptığı vurguluyordu.[7]
Ayrıca FG (hareketi)’nin şeceresinde şunları da anmadan geçmeyelim:
“Soğuk Savaş’ın bir uzantısı olarak Türkiye’de kurulan yerli Gladyo, Özel Harp Dairesi içinde yuvalanırken, onun sivil uzantısı olan Komünizmle Mücadele Derneği de önce işçi yoğunluğu yüksek kentlerde örgütlenmeye başladı. Bu adla ilk dernek kurma girişiminin 1948’de Zonguldak’ta ortaya çıkması, yeterince anlamlıdır.
Derneğin o yıllarda hızla açılmaya başlayan şubelerinin kurucuları arasında, ileride Türkiye siyasal tarihinde ismi öne çıkacak şahsiyetler yer alıyordu. Derneğin o yıllarda yakın ilişki içinde olduğu bir başka dernek, 1951 yılında kurulmuş olan İlim Yayma Cemiyeti idi. FG, 1965’te Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği’nin Erzurum şubesinin kurucuları arasında yer alıyordu. Bu milliyetçi-mukaddesatçı yapılanma, sol eğilimli gençlere alternatif bir kuşak yetiştirmek için bir yandan imam-hatip okullarına öncelik verirken, diğer yandan siyasal ve sendikal örgütlenmelerde sol kadroları yıldırmak, bastırmak ve gerekirse fiziken ‘etkisiz kılmak’ için yaygın biçimde örgütlenmeye başladı.”[8]
Kimsenin görmezden gelemeyeceği üzere ABD ile doğrudan bağıntılı Gülen cemaati İslâmcı hareketinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Geçmiş tarihsel sürecin bir parçası olarak gelişen ve kendilerini Neo-Nurcu hareket olarak tanımlayan cemaat, kendisini dönemin sosyo-politik koşullarına uyarlayarak gelişmektedir. Said-i Nursi’nin fikirlerinin takipçisi olduğunu iddia eden Gülen, Nursi’nin görüşlerini kendisine özgü bir tarzda yorumlayarak ve hatta esasen onun dışına çıkarak bugünkü politik güce ulaştı.[9]
Avni Özgürel’in ifadesiyle, “Bediüzzaman Said-i Nursi geçen asrın önemli, hakkında en fazla tartışma yapılan din âlimlerinden biri ve bir müctehid. Burada onun hayatı, yazdığı risaleler, kendisine yöneltilen tenkitler üzerine uzun uzadıya ya da özetlemeye çalışarak bir şeyler söylemek yersiz. Zira uzatmak bir gazete yazısının hacmini aşar, kısa kesmek de yanlış anlamalara yol açabilir. Ayrıca bu makalenin kaleme alınma sebebi Said-i Nursi değil, takipçilerinin oluşturduğu Risale-i Nur şakirtleri topluluğu şemsiyesi altında filizlenen ama zamanla FG’nin adıyla özdeşleşen ‘hareket’tir…”
Bu hareketin işlevine ilişkin olarak Cüneyt Arcayürek’in, “Gülen’in Kenan Evren Sevgisi” konusunda dediklerine göz atalım:
“Kenan Evren dönemi: Ayrıntılara girmeden 1982’yi anımsayalım. Yeni bir anayasa yapılıyor. Son karar, 5 orgeneralden kurulu Milli Güvenlik Konseyi’nin. Orada Kenan Evren aldığı mektuplarda halkın, çocuklarının din konusunda bilgi sahibi olmadıklarından şikâyet ettiğini söyledi ve anayasaya din derslerinin zorunlu olduğu hükmünün girmesini sağladı. Bu hareketini FG nasıl karşıladı biliyor musunuz? “Kenan Evren bu hareketiyle cennetliktir,” dedi. Üstelik, halka yaptığı konuşmalarda, yeri var ya da yok düşünmeden Kur’an’dan ayet okumayı da âdet edindi…”
Yine FG (hareketi)’nin konumu hakkında Utah Üniversitesi Siyasal Bilimler Bölümü öğretim üyesi Hakan Yavuz’un ‘The Translation of İslâmic Political Identity in Turkey’ başlıklı kitabında şunların altı çiziliyor:
“1983 yılından sonra, en önemli değişim, eğitim alanında gerçekleşti. Eğitim sisteminin özelleştirilmesi, bu sistemi rekabete açtı ve hareket daha iyi bir eğitim sistemi kurma gereksinimine ve arzusuna yatırım yaptı.”
“Gülen hareketi, nasıl yaşamalıyız ve nasıl yaşamamız gerektiği mevzuunda nasıl düşünmeliyiz gibi konulara, kamuoyu oluşturulması sürecinin içine ‘dini’ taşıma çabası gösterdi.”
“Hareket yükselen yeni Anadolu-Müslüman burjuvazisiyle sembiyotik bir ilişki kurmayı başarmış ve bu burjuvazinin kaynaklarını Kemalist-laik düzende siyasal ve kültürel üstünlük iddiasında bulunanların varsayımlarına meydan okumak için kullanmıştır.”
“Dünyayı İslâm ahlâkı bağlamında şekillendirme amacını taşıyan ‘aktivist dindarlığın’ oluşumu, yeni-Nur hareketinin özüdür… Gülen öncülüğündeki harekette, hizmet, himmet ve ihlas gibi Türk-İslâm kültürünün içsel itici güçleri toplumu İslâm ahlâkı ideallerine göre şekillendirmek için kullanılmaktadır… Cemaatin misyonu, verili bir toplumda sosyal ve kültürel eylem matrisi oluşturmak için, İslâm’ın mesajını anlamak, tartışmak ve taşımaktır.”[10]
Yine Hakan Yavuz, Yeni-Nur (Fethullahçılık) hareketinin üç aşamasını şöyle sıralıyor: i) Dinsel cemaat inşa etme dönemi (1966-1983)… ii) Kamusal alanın genişlediği ve dinsel cemaatin sınırlarının gevşetildiği dönem (1983-1997)… iii) Baskı ve zorunlu liberalleşme paradoksu dönemi (1997-2002)…[11] 2002 sonrasıysa (Nurcular, Nakşiler, Milli Görüş, Fethullahçılar ile) AKP evresidir…
Nihayet ‘Demokrat Yargı Derneği’ Eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin’in, “Cemaat ordu gibi” vurgusuyla betimleyip, “Siyasal pozisyonunu aşan bir iktidar istemesi nedeniyle orduya benzettiği cemaatin yargıyı ele geçirdiğini” vurguladığı örgütlülüğe gelince o da dört yanı sarıp, sarmalamıştır!

II. AYIRIM: KENDİ KALEMİNDEN GÜLEN

FG (hareketi) konusunda en sağlam kaynak, yine kendi dedikleri/ yazdıklarıdır.
“Kimiz?” sorusunun yanıtı; “Bir yönüyle, devlete mensup her ferdin devletin fahri zabıtası olması iktiza eder, nizama intizama yardımcı olması gerekir. Devleti zarara uğratmak, onu zayıf düşürmek, devletin zaafını ganimet bilerek ondan bir şeyler çıkarmak, bir şeyler koparmak isteyen bir kısım anarşist ruhlara katiyen fırsat vermemek lazım… Biz, millet için kalbi sevgiyle çarpan, sinesi pır pır atan bir avuç insanız. Millete hizmetten başka bir şey düşünmüyoruz.”[12]
“Bizler Türkiye sevdalısıyız. Ülkemizi, vatanımızı, milletimizi, devletimizi, dinimizi seviyoruz. El âlemin bizi anlamaması, muarız olması, bizi doğru bildiğimiz yolda yürümekten engellememeli. Kaç defa dedim, bir kez daha diyeyim: Eğer ben ülkeme, vatanıma, milletime, din ve diyanetime, kültürüme hizmet edemeyeceksem yaşamayı abes sayıyorum,”[13] diye veren FG (hareketi) ideolojik gıdası Türk İslâm sentezi ile “komünizm ve teröre karşı devletin NATO politikasına” açıkça destek sunarken; ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı geliştirdiği “yeşil kuşak” politikasının Türkiye’deki “anti-komünist” öncülerindendir.
Bu konuda FG, “Büyük çoğunluğu itibarıyla bu nesil (kuşak) kozmopolitleşti, ateizme yelken açtı ve komünizm, sosyalizm erozyonlarıyla her bir vadiye sürüklenip gitti,”[14] derken; stratejisinin sosyalist hareketin gelişmesini engellemek olduğunu da ortaya koyar.
Gülen, komünizme karşı mücadeleyi öncelikli görevleri arasında görür ve bunun için de; ‘Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri’nin kuruluş süreci içerisinde yer alır: “Ve yine bu devreye ait bir teşebbüs de Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği’ni açma teşebbüsümüz oldu. O güne kadar sadece İzmir’de vardı. İkincisi de Erzurum’da bizim gayretlerimizle açılacaktı, komünizme karşı örgütlenecekti. Dernek ve camii işlerinden anlayan bir akrabam vardı. O gelip bize yardım etti, bize yol gösterdi…[15]
Komünizme karşı mücadeleyi CIA ve Rabıta denetiminde kurulan derneklerde örgütlü mücadeleye dönüştüren FG (hareketi), milliyetçi-muhafazakâr olduğunu da sık vurgulamaktadır. 6 Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamından sonra cenazelerinin camiye götürülmesine karşı çıkar: “Deniz Gezmişler, ömürleri boyunca dine, Allah’a, mukaddesata küfrediyor, sonra da devlete başkaldırınca öldürülüyor. Ama sonra da dini merasimle gömülüyor. Bu ne perhiz, ne lahana turşusu?”[16] diye haykırır…
Özetle FG (hareketi), kitlesel faaliyetini, Türk-İslâm sentezi etrafında çevreler. Bu aynı zamanda “Müslümanların kimlik arayışında ortaya çıkan farklılaşmada, ‘Türk-İslâm’ kimliğinde ‘Türklüğü’ ön plana çıkartmaktır.”
FG milliyetçiliği şu sözlerle açıklamaktadır: “Türkiye’de yaşayan, Osmanlı geçmişini kendi geçmişleri olarak gören herkes Türk olarak görülmelidir” ve “Türk olmak için Osmanlı deneyimine sahip olmak ve kendisini Türk olarak görmek gerekir.”
O, Arap ve İran İslâm anlayışına çok sıcak bakmaz ve Türk Müslümanlığı deyimini bunlardan ayırmak için sürekli kullanırken; kendisine Osmanlı padişahlarını örnek alır. Taht kavgası için bütün kardeşlerini öldürecek kadar acımasız biri olan Fatih Sultan Mehmet için söyledikleri şunlardır: “Fatih tek boyutlu bir insan değildir. Bir diğer ifadeyle o, madde ve manayı birbirine bütünleştirip bünyesinde barındıran bir alperendi…”
1514 Çaldıran Savaşı öncesi 40 bin Alevi’yi öldüren Yavuz Sultan Selim için söyledikleri de ilginçtir: “Yavuz apayrı bir insandır. Bir pençede dünyanın ödünü koparan, kükrediği zaman ormana velvele veren bu adama bak. İdealini gerçekleştiren adam…”
Kanuni Sultan Süleyman döneminde ‘Alevilerin katli vaciptir’ fetvasını çıkartan Şeyh-ül İslâm Ebu Suud Efendi”yi ise “Cin ve insin müftüsü büyük müfessir…” olarak görür![17]
Bunun yanında FG (hareketi)’nin müthiş bir “ordu aşkı” söz konusudur!
1980 yılında, devlet elden gidiyor diye fetvalar veren Gülen, devletin bütün kurumlarını siyasal sürece müdahale etmeye çağırır: “İstihbarat duysun, emniyet duysun, askeriye duysun, başbakan duysun, riyaset-i cumhuriyet duysun. Polise, askere kurşun sıkan bu hainlere mahkemelerde gereken ceza verilmezse ne devlet kalır, ne millet…[18]
İlginçtir, 12 Eylül 1980 Askeri darbesinde sonra, sıkıyönetim mahkemesi tarafından arandığı iddia edilen Gülen, İzmir’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir memuru olarak, camilerde, halkın, darbecileri desteklemesi gerektiğine dair vaazlar vermekteydi.
Politik İslâmcı hareketin en etkin liderlerinden biri olan Gülen’in 26 Aralık 1986’da orduya ilişkin değerlendirmeleri şöyledir: “Yayınladığımız ilmi, edebi ve ahlâki bir dergi olan Sızıntı’da hiçbir zaman siyasi ve ideolojik, milli birlik ve bütünlüğü bozucu, milli ve ahlâki değerlere ters, suç teşkil eden herhangi bir yazı yayımlanmamıştır. Bilakis çeşitli zamanlardaki sayıları incelendiğinde daima ordumuzun ve emniyet güçlerinin yanında olarak, hitap ettiği okuyucularına asayiş ve huzurun telkinini yaptığı görülecektir…[19]
Askeri darbeleri ve orduyu hemen her dönem destekleyen Gülen, bir başka yazı da şöyle diyor: “Her milletin tarihinde asker bir tepe varlıktır… Bir de anadan doğma asker-millet vardır. O, asker doğar, askerlik türkülerinden ninniler dinler ve asker olarak ölür. Âşıktır askerliğe, serhat boylarına, akına ve kavgaya… Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük… Eğer, atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçilmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve ölçülerimiz içinde onu tutan yüce başa binlerce selam…”
Binbir pragmatik (ve takiyeci) görüngüsüyle Ayşe Hür’ün, “Siyasetin ‘Leitmotiv’i (‘konuyu ve olayları yürüten motif’i)” olarak nitelediği “FG Hareketi’nin yıllardır kıyasıya eleştirdiğim Kemalizm’den tek farkı, sivil değil dinsel bir toplumsal mühendislik projesi olması. Doğrusu bu da öyle küçük bir fark değil. Görünüşte ya da kamuya açıklanan yüzünde Gülen düşüncesi çok kültürcü, hoşgörülü, uzlaşmacı görünüyor ama biraz kazıyınca altından cemaatçi, milliyetçi, dışlayıcı, devletçi, askerci bir yapı çıkıyor,” notunu düştüğü ilginç dökümüne göz atarsak:[20]

DİN VE AHLÂK
FG için ahlâk dinin özü, din de ahlâkın esasıdır. Din hayatın hemen her alanını kuşatır. Dini sadece inançtan ibaret görenler onu bütün benliğiyle kabul edememiş “kültür Müslümanları” sayılır ki bu kişilerin makbul olmadığı açıktır. Ancak, Gülen’in sözünü ettiği din, herhangi bir din değil, İslâm dinidir. FG için İslâm dini sadece ahlâkın değil aynı zamanda güvenlik, asayiş, kontrol, eğitim, terbiye, disiplin, inanç, güç, vazife, mutluluk gibi kavramların da kaynağıdır ya da onunla ilişkilidir. Gülen’e göre kendisinden önceki dinleri kaldıran ve kıyamete kadar hükmü sürecek olan İslâm dini, zamanı ve mekânı aşan derin anlamları ile gelecekte, dünya çapında bir yenileşmenin gerçekleştiricisi olacak; yeryüzünü bütünüyle fethedecek, hatta Müslüman “boş durmayıp” gökyüzünü de fethetmenin yollarını arayacaktır. Dünyayı fethettiğinde de, sadece Türkiye’de değil bütün dünyada yaşayanlar için Peygamberimizin o muzaffer günleri (Asr-ı Saadet) geri gelecektir.
AİLE, CEMAAT
Elbette bu kendiliğinden olmayacaktır. Dünyayı Asr-ı Saadet’e ancak eğitim götürecektir. Ancak sadece çocuk değildir bu eğitimin nesnesi, tüm ailedir, ailenin genişlemiş hâli olan cemaattir, giderek tüm toplumdur.
FG, anne ve babalardan “gerçek muallimler”e (yani Işık Evleri’ndeki ağabeylere, ablalara) kadar uzanan bir çizgide ve herkesi bağlayacak biçimde bu vazifenin dağılımını yapar. Gülen için bu terbiyecilerin/ mürşidlerin görevi, yuvadan okula, kahveden kışlaya, bütün vatan sathını mektep hâline getirip, bütün yurtta bir kültür seferberliği ilân etmek, ferdi (Gülen düşüncesinde “birey” değil “fert” vardır), “habis ur ve mikroplardan” temizleyip, böylelikle talebeyi aşağıdan çekip yukarılara yükseltmek, en ulvi, en yüce huylarla bezeyip müspet istikamette en verimli tohumları atmaktır.
FG’ye göre ailenin genişlemiş hâli ama ondan çok daha uhrevi bir yanı olan cemaat fertlerin maddî menfaat, mal mülk sevdası, makam mansıp hırsını dizginlerken, cemaat dışında yaşamak insanı günaha sokar, şerre ve şeytana yaklaştırır.
Ahlâklı ve dayanışmacı bir toplumu inşa etme açısından Gülen’in özel bir önem verdiği millî/ içtimaî terbiye kavramı, İttihatçıların ideologu Ziya Gökalp’in Türk milletinin eğitimi üzerine yazdığı makalelerde önemle üzerinde durduğu millî terbiye kavramına çok benzer.
KADIN
FG’ye göre “Kadın ile erkek arasında mukayeselere girmek (yani feminizm) münasebetsizliktir. Kadın-erkek yaradılış ve dünyadaki misyonları açısından birbirinden farksızdırlar ve bir bütünün birbirine muhtaç iki yüzü gibidirler”. Ancak “Allah kadını başka değil, erkeğe eş olarak yaratmıştır”. “Ahenkli ve dayanıklı bir yuva, istikbal vaat eden bir milletin temel öğesidir.” Gülen’e göre “İslâmiyet kadına diğer dinlerden çok farklı ve yüce bir makam vermiştir ve kadının çalışmasında İslâmi açıdan bir engel yoktur; ancak fiziki ve ruhi özellikleri düşünülünce onun için de insanlık için de en uygun işlev anneliktir ve evin çekip çevrilmesidir”. Buna rağmen Gülen kadının asker de, hekim de olabileceğini kabul eder, “yeter ki işi dinini yaşamasına engel olmasın”. Ancak nedense cemaatin kadın müritlerini ya da erkek müritlerin eşlerini kamusal alanda görmek pek mümkün olmaz ve kadınlar cemaat hiyerarşide en altta yer alır.
DİSİPLİN, OTORİTE VE DEVLET
FG eğitimde disipline çok önem verir, disiplini anlatmak için askerî terimler kullanır. Yavuz Sultan Selim, II. Abdülhamid gibi padişahları, Japonya ve Güney Kore gibi ülkeleri disiplin örneği olarak takdir eder.
FG düşüncesinde otoriteye (babadan başlayarak devlete uzanan bir dizgede) saygı, toplumun “nizam” ve “asayişi” açısından gereklidir. Gülen’in devlet yorumlarında açık bir Gazali etkisi görülür. Gülen’e göre devletsizlik kargaşadır, istikrarsızlıktır. O otorite, adaletsiz ve zulmeden bir iktidar olsa bile (hatta sosyalist bir iktidar bile olsa), hiçbir durum asayiş ve nizamın bozulmasından kötü değildir. Gülen’e göre her “fert”, “devletin ayrılmaz bir parçasıdır” ve onun yaptığı, yapacağı her şey devlet adınadır. Üstelik hangi konu olursa olsun devlete sorulmadan hareket etmek yanlıştır ve devletten mutlaka tasdik alınmalıdır!
ORDU, DARBELER VE 28 ŞUBAT
Otorite ve devlet sevgisi yüzünden FG kişisel yükselişinin miladı olan 12 Eylül 1980 sonrası dönemde, diğer İslâmî hareketlerin tersine, devlet yanında yer almış ve darbeyi destekleyici açıklamalar yapmıştır. Elbette FG kendisine atfedilen “darbe yanlısı” suçlamasını kabul etmez. Ona göre askerî darbeler “kötüdür” fakat “çok daha kötüye göre o kadar kötü değildir”.
Bu yüzden Gülen, darbeler arasında da bir ayrıma gider. 27 Mayıs 1960 “sol güdümlü bir harekettir”, bu yanıyla kabul edilemez. 12 Mart 1971 müdahalesi de aynı şekle sokulacakken “ihtilale beş kala hadiseye el konulmuş”, “tam bir komünist ülke hâline gelinecekken” birilerinin ülkeyi maceraya götürmesine engel olunmuştur. 12 Eylül 1980 darbesi için de “Türkiye bir yerlere çekilmek istenmişti” der ve “askerî müdahaleleri bütün bütün yadırgamak, isabetsizdir demek doğru değildir ama acaba demokrasi içinde askerî güç o dönemde anarşiyi aşamaz, kargaşanın önüne geçemez miydi” diye sorar.
Gülen’e göre 12 Eylül öncesindeki en büyük tehlike Türkiye’nin komünist bir ihtilale doğru gitmesidir. Ona göre Türkiye o günlerde “dünyadaki en dinsiz ülkedir”. Silahlı Kuvvetler bu tehlikeyi önlemiştir. “12 Eylül hareketini gerçekleştiren insanlar da din realitesi karşısında duyarlı davrandılar. Müfredatlara ahlâk-din dersi koydular… İmam-hatip liseleri açtılar. Çok önemli de bir iş yaptılar. Din realitesi karşısında duyarlı davrandılar” diyerek 12 Eylül’ün aslında doğru bir analizini yapar.
Nitekim Turgut Özal’ın kendisinden Kenan Evren’e bahsetmesiyle FG’nin yıldızı parlamaya başlar. Gülen okullarından mezun öğrencilerin 1995’te dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı tarafından kabulü, hareketin 1997’de Karadayı’ya ödül vermek istemesine neden olur, ancak Karadayı’nın reddetmesi üzerine ödül Süleyman Demirel’e verilir. Yine de, orduya ve devlete verilen bu yumuşak mesajlar Gülen Hareketi’ni 28 Şubat 1997 müdahalesinden kurtarmaz. FG, 1999’da izleyicilerine devleti ele geçirmelerini tavsiye eden kasetleri çıktığında ülkeyi terk etmek zorunda kalır ve ABD’ye göç eder. O günden beri de Pennsylvania’da yaşamaktadır.
Fakat bu sürgün bile onun ordu, asker konusundaki düşüncesini değiştirmez ve 2000’li yıllarda verdiği bir video konferansta şöyle der mesela: “Ülkemiz [Batı’ya karşı] son karakoldur. Askeriye, askerin şahs-ı manevisine hiç laf etmemek, askerin şahs-ı manevisine karşı uygunsuz lafta bulunmamak çok önemlidir. Bizim için önemli olan da şahs-ı manevidir. Şahıslar gelip geçicidir. Bugün onlar olur, arkadan başkaları gelir. Bu askerlerin bulunduğu yerde bir zaman Kanuni Sultan Süleyman vardı, Yavuz Cennetmekân vardı. Serdar-ı Âzam Merzifonlu vardı. Fazıl Ahmet Paşa vardı. Şimdi de başkaları var yani bunların yerinde. Bu bakımdan asker şahs-ı manevi olarak son karakoldur…”
MİLLET VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ
Osmanlı İmparatorluğu’nu, İslâm tarihi içindeki en parlak bölümlerden biri kabul eden FG, ilginç biçimde XIX. yüzyılda ortaya çıkan modern “millet” kavramını devletten sonraki en önemli kavram olarak görür. “Fatih bir millet olan Türkler, idareleri altındaki çeşitli milletleri Türkleştirmeye çalışmamış, onların din ve âdetlerine saygı göstermiştir” derken İttihatçı-Kemalist Türk milliyetçiliğinin tektipleştirme politikalarından habersiz görünen Gülen için “millet”, aynen Kemalist ideolojide olduğu gibi “sınıfsız”, “zümresiz”, “kaynaşmış” bir toplumdur. Kapitalist toplumun en önemli özelliği olan sınıflar ayrımı, işçi-patron ilişkileri ya da bürokrasideki statü farklılıkları Gülen için önemli olmayan konulardır. Gülen bu alanlardaki çatışmaları, uyuşmazlıkları veya hak gasplarını “kişisel hırslar”, “az ile yetinmeme” gibi insanî zaaflara bağlar.
FG “millet” kelimesinin önüne “Türk” kelimesini koymaktan çoğu kez kaçınır ama Türk kültürünün köklerinin bulunduğu Orta Asya’daki Türk cumhuriyetleri (onun deyimiyle) “Türkî dünyalar” veya Balkanlar söz konusu olduğunda perhizi bozar. Kana ve ırka dayalı gruplaşmaların millet için tehlikeli ve dış kaynaklı olduğunu söyleyen, ırk meselesinin gelecekte önemsiz olacağına inanan Gülen, yeri geldiğinde “saf kan 10 milyon Türk”, “öz be öz saf Türk” demekten kaçınmaz.
TÜRK MÜSLÜMANLIĞI
Aynı şey Müslümanlık için de geçerlidir. Gülen’e göre Türklerin Müslümanlığı benimsemesinden sonra zaten “nezih” olan kültürlerini İslâm’ın evrensel ilke ve değerleriyle bir üst düzeye çıkarmalarının sonucu ortaya “Türkiye Müslümanlığı” çıkmıştır. En parlak dönemi Osmanlı İmparatorluğu olan Türkiye Müslümanlığı da zenginliğini ve özgünlüğünü Orta Asya’ya borçludur. Türklüğe verdiği özel önem, “Türkçeyi bir dünya dili hâline getirmek” amacıyla başlattığı Türkçe Olimpiyatları’ndan ve dünyanın dört bir yanındaki “Türk okulları”ndan sonra iyice belirgin hâle gelmiştir.
KÜRT MESELESİ
FG’nin ağzından Türk kelimesini duyarsınız ama Kürt kelimesini duyamazsınız. Kürt yerine “falan”, “falanlar” veya “bölge insanı”, “oradaki insanlar” der. Gülen Hareketi’ne yakın yayınevlerinin Said-i Nursi’nin kitaplarındaki Kürt, Kürdistan ifadelerini “Bedevi”, “Doğulu”, “Şark”, “Vilayet-i Şarkiye” terimleriyle yer değiştirmesi de pek tanıdıktır.
Kürt Meselesi ile PKK’yı kesin çizgilerle birbirinden ayırdığı anlaşılan FG, bir yandan “Meselenin üzerine bağırıp çağırarak, yakıp yıkarak ve öldürerek değil, akıl, feraset ve şefkatle gidilmelidir” der, Kürt sorununun çözümünü kilitleyenin “dil meselesi” olduğunu söylerken bir video konferansta da şunları söylemiştir: “O Güneydoğu’daki vatandaşı baştan çıkarmak için [Batılılar, Haçlılar] Ermeni’yi kullanıyor, Süryani’yi kullanıyor, ateisti kullanıyor. Bir zaman komünizm perdesi altında yapıyorlardı. O yıkılınca işleri biraz zorlaştı. Artık Kürt istiklali, hürriyeti, vatanı falan diyorlar şimdi.”
CUMHURİYET, DEMOKRASİ
FG, kendisini cumhuriyet karşıtı diye suçlayanlardan daha fazla cumhuriyetçi olduğunu söyler. Hatta İslâmiyet’in ilk yıllarını adı konmamış bir cumhuriyet olarak kabul eder. Gülen’e göre kâinatı yaratan “külli irade” kula seçim yapma hakkını tanımıştır. Dolayısıyla “İslâm’ın demokrasi, demokrasinin ise İslâm olmadığını” ancak dinle demokrasinin pekâlâ bağdaşabileceğini düşünür. Ama, “Kim olursa olsun insanları oldukları gibi kabullenmek demek, müminle kafiri aynı kefeye koymak demek değildir”.
Mümin ve kâfir derken acaba Müslümanları ve gayrımüslimleri mi yoksa ilahi dinlere inananlarla diğer inanç sistemlerine bağlı olanları mı yoksa bir yaratıcıya inananla inanmayanları mı kastettiğini açıkça söylemez. Ama kesin olan bir şey vardır ki, komünistler ve anarşistler Gülen demokrasisinden nasiplenemeyecektir. (Hatta Gülen’e göre “anarşist çocuğa miras verilmemelidir”.)
LAİKLİK
FG, Kemalistlerin Fransız tipi laikliğini eleştirmekle birlikte takipçisi olduğu Said-i Nursi’nin mevcut otoriteyle çatışma yaşamadan makul davranmayı öneren, fakat buna mukabil fertte bir dönüşüm yaratarak, kamusal düzende en alttan başlayacak bir değişimi amaçlayan düşüncesinin izinden gider (kendi ifadesiyle “Risaleler taşkınlıklarını zapt-u rapt altına almıştır”) ve rejime sert eleştiriler yöneltmekten kaçınır. Örneğin 1982 Anayasası’nın değişmez maddelerini (devletin demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olması ve diğerlerini) veri olarak kabul ederek laikliği kaldırmaktan değil, mevcut laikçilik anlayışını “iyileştirmekten” söz eder. Örneğin “Başörtüsü bir iman meselesi değildir” der, “Başörtüsü teferruattır, insanların vicdanına bırakılmalıdır” der, “Tesettür emrinin hicretin yedi veya sekizinci yılında, yani Peygamberliğinin yirminci yılında farz olduğunu görürüz” der. Veya Diyanet İşleri’nin Müslümanlığın şeklini belirlediği görüşüne katılmaz.
ALEVİLİK
FG röportajlarında, kitaplarında ısrarla Türkiye’de Alevi-Sünni kavgası olmadığını söyler ama bir video konferansında şu sözleri de sarfetmekten kaçınmaz: “Arkadan Türkiye’de Kızılbaş meselesi geliyor (…) Anadolu’daki Aleviler, Yörükler bizim Tahtacılar, onlar her zaman bizim kendileriyle anlaşacağımız insanlardır. Fakat esas aslen Nuseyri olan, Ermenilerden, Süryanilerden meydana gelmiş, aslen Nuseyri olan, Tunceli civarındaki Aleviler bu işin arkasında. Bunlar Türkiye’de gaileler açtığı zaman devletinizle ordunuzla bu işin karşısına çıkamazsınız. Ve bunların dinleri yoktur. Nuseyri akidesi vardır. ‘Allah insandır, insan Allah’tır’, ‘Allah insanın içine girmiştir’, ‘Allah insanla itaat etmiştir.’ Bu anlayış hâkimdir. Bu itibarla biz şimdi Güneydoğu’yu verelim dediği zaman bile Sivas’a kadar talepler gelecektir arkadan…”
İSLÂM DÜNYASI-BATI DÜNYASI
“İslâm Dünyası” diye bir oluşuma inanmayan FG’ye göre Müslümanlar arasında cahillik ve seviyesizlik söz konusudur. Bu yüzden Müslümanlar “dünyanın problemlerini henüz” çözemezler. Ama Gülen’e göre Haçlı Seferleri’nden (XI. yüzyıl) beri bizimle uğraşan Batı Dünyası’nın planlarına karşı uyanık olmak gerekir. Çünkü ona göre “Çanakkale de bir Haçlı Seferi’dir ve Körfez’e gelme de bir Haçlı Seferi’dir. Bunların Kıbrıs karşısındaki tutumu da bir Haçlı düşüncesidir. Ve bundan hiç vazgeçmemişlerdir. İçimizde iftiraklar (bölünmeler) meydana getirme de tabii ayrı bir meseledir…”
Ancak Gülen’e göre, Batı’daki pek çok kurumun, kavramın, anlayışın temeli Doğu’da atıldığı için de körü körüne bir Batı düşmanlığı bizi çağın dışına iter. İçinde bulunduğu koşulların da etkisiyle olsa gerek ABD düşmanlığı, Büyük Ortadoğu Projesi veya Medeniyetler Çatışması gibi konularda ılımlı mesajlar vermesine rağmen Gülen için, oruç, namaz, düzenli okuma seansları ve nefsi kontrol çalışmalarının yapıldığı Işık Evleri, okullar, dershaneler hep bu Batılı yaşam şekline direnme yerleridir.
TERÖR
FG’ye göre hakiki Müslüman’ın terörist; teröre bulaşmış birinin Müslüman kalması mümkün değildir. “Bir buçuk milyarlık Müslüman dünyasının içinden böyle üç beş tane sergerdenin çıkmış olmasını, İslâmi bünyenin ifrazatı saymak mümkündür…” Bu bağlamda Gülen’in “en çok nefret ettiği insanların başında” El Kaide lideri Bin Ladin gelir. Ona göre Ladin “hissini, hevesini İslâmi mantık yerine koymuş, canavarlık” yapmaktadır.
Ancak FG (Lübnan’daki değil Türkiye’deki) Hizbullah’ın işlediği korkunç cinayetleri diğer İslâmi kesimler gibi görmezden gelmese de bu konuda çok keskin laflar etmekten kaçınır. Gülen için Hizbullah devletin PKK’ya karşı kullanmak üzere kurduğu bir örgüttür ve “Şayet şakiyi şakiye karşı kullanırsanız, ona karşı da başka bir şaki bulmak zorunda kalırsınız”. “Hizbullah’ı Mizbullah, onu da Tizbullah takip eder ve bu mesele sürer gider.” “Bunlar güçlü bir hukuk devleti için ayıptır. Onları çıkaranlar, alet olarak kullananlar ve hem devlet bünyesinde hem de kendi başlarına gaile yapanlar tarih mahkemesinde sorgulanacak ve tarihe birer kara leke olarak geçeceklerdir ve tabii Allah’ın huzurunda bu cürümlerinin hesabını vereceklerdir.”
Ancak konu PKK’ya gelince, FG meseleyi Allah’a havale etmez, TSK’ya havale eder. Örneğin hâlen yayında olan bir video konferans kasetinde şöyle dediğini duyarız: “30 senedir, ayıptır yani ardır bu. Dağdaki bir avuç mevcudiyetleri ne kadar onların? Diyorlar ki dağda her zaman 500-600 tane insan var. Haydi, o kadar olmasın, beş bin tane olsun, hayır 50 bin tane olsun. Canım, bir milyona yakın şeyiniz var sizin. Bu kadar da Emniyet teşkilâtınız var yani. İstihbaratınız var. Ayrı ayrı birbirinden farklı üç dört tane İstihbarat var Türkiye’de. İsimlerini söylemeyeceğim ben onların. Sonra dünya istihbaratı ile müşterek şeyleriniz oluyor sizin, projeleriniz oluyor. Bunları yerli yerinde tesbit edin, o projeleri. O bir avuç eşkıyanın hakkından gelin. Kuşatın onları, lokalize edin… Allah’ım birliğimizi sağla. Lütfeyle, aramızı telif buyur, bizi ittifaka muvaffak kıl. O hakkı kötektir olan bunlar. Allah’ım onların da altlarını üstlerine getir, birliklerini boz (Amin!), evlerine ateş sal (Amin!), feryatlarını figan sar (Amin!), köklerini kes (Amin!), kurut ve işlerini bitir (Amin!).

Devam ediyorum:
“Mutlak ve genel anlamda askeriyeyi, temsil ettiği hakikât itibarıyla mâzî ruhu ve şuuru ya da millet ruhu veya millet şuuru diye adlandırabiliriz. Nasıl bir dönemler tekke İslâm’ın ruh ve gönül hayatını temsil ve tedris etmiş ve medrese, pozitif ve dinî ilimleri sırtlanmışsa; kışla da, iç dünyada disiplin, dış dünyada da açılım ve her türlü tehlikeye karşı devleti, milleti, millî ruhu ve düşünceyi muhafaza etme vazifesini üstlenmiştir…
Bu millet, tarihte çeşitli devletler kurarken onu âdeta bir orta direk yapmış, devletini, devlet düşüncesini, devlet sistemini onun etrafında kurmuştur. Kışla, kendisini temsil edenlerin adil olduğu dönemlerde sadece iç dünyaya değil, dış dünyaya da hatta o günün şartları hesaba alınarak ifade edilecek olursa bütün dünyaya adalet dağıtmış, devletler muvazenesinde adaletin yegâne temsilcisi olmuştur. İşte bu durum millî kabulün zeminini oluşturmuş ve kışla-millet bütünleşmesi gerçekleşmiştir. Bugün birileri şu ya da bu sebeple kışladan, kışla düşüncesinden kaçıyorsa söz konusu millî kabulün ve millî şuurun farkında değiller. Veya şöyle de diyebiliriz; genlerinin, yani militarist bir geçmişten geldiklerinin farkında değiller. Bugün yüzümüzü ak, alnımızı açık eden şanlı tarihimizin, askerlerin omuzlarında bayraklaştığını unutmuşlar… ‘Her şey güllük gülistanlık mı, hiç menfiler ve menfilikler yok mu?’… Parçalardaki yanlışların bütüne ve genele mal edilmesini doğru bulmuyorum… Demiştim ‘Şimdi askere çağrılsam seve seve giderim’ diye. Yine de diyorum: Altmışaltı yaşıma basıyorum (2004), bugün çağırsalar koşa koşa giderim asker ocağına…
Bedelli askerlik peşinde olmayı -halk tabiriyle-askerlikten kaytarmak olarak yorumluyorum. Askerlikten kaçmak ruhta dalâlete işaret eder. Askerlik yüksek bir payedir, Hakk’ın katında da, halkın katında da… Ona denk yüce bîr topluluk ve gördüğü vazifeye denk yüksek bir vazife yoktur şu fâni âlemde,[21] satırlarıyla devletçi işlevin altını özenle çizerken; “İslâm demokrasi, demokrasi İslâm değildir” der Gülen, demokrasinin bir teferruat olduğunu vurgusuyla…[22]
FG (hareketi)’nin stratejisinde demokrasi yoktur, devleti İslâmlaştırmak vardır. Toplumsal özgürlüklere hiçbir vurgu yapmaz, ama söylemlerinde İslâmi kurallara dayanan bir hükümetin var olması gerektiğini vurgular.
Örneğin “Demokratik sistemin nimetlerinden istifade ederek, üzerimize düşen, üzerimize düştüğü hâlde yıllarca ihmal edilmiş bulunan bu vazifeleri yerine getirmek mecburiyetindeyiz. Amaçlarımız için kullanmasını bilmeliyiz… Eğer demokrasi denilen sistem, bazılarının kabul ettiği gibi, yeryüzünde en zirve sistem ise, biz, İslâm’ın demokratik bir sistem olduğu düşüncesine karşıyız,”[23] diyen FG (hareketi)’nin İslâmcı düşüncelerinin temeli Kur’an’ı Kerimi esas alır.
“Demokrasi ile uğraşmaya gelince, bırakın böyle şeyleri: bunlar bize ait meseleler değildir,” derken sistemin İslâmlaştırılması gerektiğini belirtir.
Bu bağlamda FG (hareketi) için “Cihat” sözcüğü; gün olur, mal-mülk her şey feda edilerek bu vazife yerine getirilir, zaman gelir, yıllar gider bir can pazarına ulaşılır ve can alınır verilir. “Cihat bir mümin’in uğruna canını feda edebileceği en tatlı mefkûre ve en yüksek bir idealdir. Zira mümin, kendi teri içinde boğulmaya ve kendi kanıyla abdest alma gibi bir payeyi ancak cihatla elde edebilir…”[24]
Cihat için politik örgütlenmeye ve mücadele biçimlerinin önemine dikkat çeken Gülen şu sözlerle devam ediyor: “Hz. Muhammed Mustafa’nın askerleri, Cindullah; Allahın ordusu… Hizbullah; Allahın cemaati, tabiri caizse Allah Partisi… Siyasi boğuşmalar, siyasi partiler karşısında Allahın Partisi… Rüyalarınıza girer. Hayal âlemlerine girdiğimiz zaman sizi yakalarlar… Ve ben bunu size anlatmaya çalışıyorum. Allah’ın askerleri olduktan sonra kutsiler ordusu olduktan sonra, Allah’ın kulu olduktan sonra, Hz. Muhammed’in erleri olduktan sonra zaman ve mekân onları ayıramaz…”[25]
Evet, evet “Cihada her an hazır olmalıyız” diyen FG (hareketi) ekler:
“İnanan insanlar, gelecek adına ve endişe verici ciddi tehlikeler karşısında daima hazırlıklı olmalı, ihtiyat akçası gibi sıhhatlerinin, gençliklerinin bir miktarını mutlaka bu işe ayırmalı ve hayat düzenlerini ona göre dizayn edip ayarlamalıdırlar ki, her türlü gaile karşısında paniğe kapılmasın ve şaşırıp kalmasınlar.
Kur’an-ı Kerim’in bu mevzuata tergib ve teşviki vardır. ‘(Ey insanlar!) Onlara karşı, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah’ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere, gücünüzün yettiğince kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda sarfettiğiniz her şey size haksızlık yapılmadan, tamamen ödenecektir.’ (Enfâl, 8/60)”[26]

II.1) “GÜLEN DÜŞÜNCESİ”NDEN KARELER

“Otoriteye başkaldırı faydalı sonuçlar doğurmaz,”[27] cümlesinde özetlenilen FG “düşüncesi”nden kimi kareleri hızla sıralarsak:
i) FG (hareketi) “düşüncesi”, “hakikât rejimi”yle doğrudan ilintilidir!
Örneğin “Fethullah Bey, siyasal İslâmın, rivayete göre ılımlı(!), ‘uygarlıklar diyaloğuna’ en yatkın liderlerinden, ‘realitenin’ de önemli unsurlarından biri. Diyor ki: ‘ Tesettür Kur’an’ın emridir. Birileri yiğitçe çıkıp deseler ki, ‘Bu Kur’an’ın emri bile olsa, Peygamber bile uygulasa, ben inançsız olduğumdan dolayı bunu kabul etmiyorum!..’ Bunlar yiğitçe cehenneme mi giderler, Allah’ın affına mı mazhar olurlar bilemeyiz…’ Bu, tehdit edici ifadeler çok açık: Eğer, başınızı örtmeyecekseniz, Müslüman olmadığınızı ilan edeceksiniz. Artık, Allah sizi nasıl yargılar bilinmez. Ama, ya bu dünyada kendini Allah’ın kılıcı sanan Müslümanlardan biri, yargılanmanız için sizi acilen öbür tarafa göndermeye kalkarsa? Ya da kimi güvenlik görevlileri sizi toplumsal ahlâka aykırı bulursa…
Fethullah Bey, ‘Herkes istediği gibi düşünebilir, istediği gibi yaşayabilir’ diyor ve ekliyor:
‘Sen profesör olabilirsin. Ama Kur’an mevzuunda, din mevzuunda ihtisasın yoksa, senin adın o mevzuda cahildir. Senin sahanda, fiziğinde, kimyanda, matematiğinde, astrofiziğinde, jeolojinde, antropolojinde ben kalkıp bir şey iddia ettiğim zaman, bana ‘Sen sus be cahil!’ der misin, demez misin?.. Allah aşkına, peygamber aşkına bilmiyorsan konuşma o mevzuda a be cahil!..’
Evet, ‘Herkes istediği gibi düşünebilir’ ama fikrini söyleyebilmek için önce, ilgili kurumdan yetki belgesi almak gerekiyor. Siz, hem sıradan bir Müslüman hem de bir fizikçi, biyolog olabilirsiniz. Eğer Kur’an’ı okurken evren, uzay veya ‘yaradılış’ ile ilgili bir konuda bilginizle inancınız arasında bir çelişki oluşursa, ne yazık ki, Fethullah Bey, kendi başınıza, aklınıza güvenerek karar vermenize izin vermiyor. Çünkü bu konuda yetkili değilsiniz. Hele eğer, matematikçi ya da felsefeciyseniz, salt felsefi açıdan ‘varlık ‘bir’dir’ varsayımını kabul edemiyorsanız, küme teorisi bağlamında ‘negatif sonsuzdan’ söz etmek istiyorsanız, hiç şansınız yok! Dini kozmolojiyle uyuşmayan konularda susmanız gerekiyor!
Dini ‘hakikât rejiminin’ de Aydınlanma geleneğinden farkı burada yatıyor. Aydınlanmanın sloganı, ‘Spare aude’ (Kendi aklını kullanmaya cüret et) idi, ‘Her şey aklın eleştirisine tabi tutulacaktır’ diyerek insana her şeyi tartışma özgürlüğü tanıyordu. Liberal entelijansiyanın dayanılmaz şaşkınlığının zirve yaptığı yer de işte burası: Özne-birey, özgürlükler, nihayet demokrasi, düşüncelerinin kaynağı, Aydınlanma geleneğinin karşısında, totaliter bir hakikât rejiminin yanında yer aldılar, hem de özgürlük adına…”[28]
ii) FG (hareketi) “düşüncesi, “kutsal devlet telakkisi”yle betimlenir…
Deniz Coşan’ın, “Devletin yanında, devlete itaat içinde” vurgusuyla betimlediği FG (hareketi)’nin Osmanlıcılık’tan türeyen önemli kavramlardan biri Türkiye merkezliliktir. Devlet merkezli olan bu vurgu aynı zamanda devletin bekasını her şeyin üzerinde bir değer olarak öne çıkarır. FG’nin düşünce dünyasının oluştuğu yıllarda öne çıkan siyasal kavramlardan biri olan Büyük Türkiye kavramı bu bakımdan önemlidir. Gülen’in toplum tasarımında öne çıkan kutsal devlet anlayışı onu Said-i Nursi takipçilerinden hem de diğer İslâmi oluşumlardan kısmen farklılaştırır. FG’nin kişisel olarak öne çıkmasının miladı olan 12 Eylül 1980 askeri darbesini desteklemesi ile Yeni Asya’nın bu darbeyi desteklememesi arasında esaslı bir farklılık yoktur.
Çünkü iki yapı arasında 12 Eylül noktasında ortaya çıkan farklılık birinin her ne olursa olsun AP’yi dolayısıyla Süleyman Demirel’i desteklemesinden kaynaklanmaktadır. Değişen koşullar devlete itaat ideolojisinin yeniden yorumlanmasını da beraberinde getirir. Sözgelimi iki binli yıllarda devleti kutsamaktan değil devlete saygılı olmaktan söz eder FG…
iii) Tam da bunun için 1980 darbesini destekler FG (hareketi); onursal başkanlığını FG’nin yaptığı ‘Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’, Gülen’in darbelere destek verdiği iddiasının gerçek dışı olduğunu söylese de!
“Nasıl” mı? Gayret basit; ‘Son Karakol’ başlıklı yazısındaki üzere! [29]
iv) Ya da FG (hareketi)’nin 28 Şubat’taki marifetleri üzere!
“… ‘FG 28 Şubat’ta ne yaptı?’ mı… Şunları yaptı:
– Ordunun dönemin hükümetinden daha demokrat olduğunu söyledi.
– Refah Partisi’nden ayrışmaya çalıştı.
– ‘Ben Erbakan gibi değilim, daha hoşgörülüyüm’ mesajı verdi.
– En kritik günlerde Erbakan’a ‘istifa et’ çağrısı yaptı.
– 28 Şubat’ın egemenleriyle diyalog yollarını aradı.
– Bu arada Refahyol hükümeti devrilip yerine yeni hükümet kurulduğunda Zaman gazetesi 9 sütuna ‘Hayırlı olsun. İşte kardeş kavgasına son verecek hükümet’ manşetini attı.
Yani? FG direnmedi. Direnmediği gibi işbirliğine de açık durdu.
Yeni Türkiye’de…
– Ortalık 28 Şubat diye inlerken…
– Zalimler deşifre edilirken…
– Mazlumlar anılarını anlatırken…
– Herkeslere ‘sen 28 Şubat’ta neredeydin’ sorusu sorulurken…
– Sincan’da tankların geçtiği caddede eylemler yapılırken…
– 28 Şubat belgeselleri ekranları kuşatırken…
FG’nin 28 Şubat’ta nerede durduğu sorusu hiç sorulmuyor. 28 Şubat’a dair her şeyi açıkça konuşuyoruz, tartışıyoruz, hiçbir eksik bırakmıyoruz, her türlü anımsatmayı yapıyoruz ama nedense sözü bir türlü FG’nin duruşuna getirmiyoruz,” der Ahmet Hakan…
Kim bunlara itiraz edebilir? Ya da kim Gülen Cemaati’nin önde gelen ismi Hüseyin Gülerce’nin, 3 Mart 1997’de yani 28 Şubat postmodern darbesinden 3 gün sonra kaleme aldığı yazısına “Yeni durum, hayırlara kapı açabilir” başlığını koyduğunu unutup/ unutturabilir?[30]
v) Burada bir parantez açıp, Doğan Özlük’ün “Özel Dosyası”nda[31] FG (hareketi) “düşüncesi”ni deşifre eden “hikmetler”i(!) aktaralım…

HİKMETLER(!)
GÜLEN VE HAREKETİNİN 28 ŞUBAT DURUŞU İLE İLGİLİ OLARAK
– 12 Eylül darbesinden 15 ay önce Sızıntı dergisinin 5. sayısında “Asker” isimli makalesinde FG, hem askere övgüler yağdırıyor hem darbeye davetiye çıkarıyor hem de askere selam çakarak şu sözlerle bitiriyor yazısını: “Tuğa selam, sancağa selam ve onu tutan yüce başa binlerce selam…” (Yüce başın, darbenin komutanı Kenan Evren olduğunu hatırlatmak isteriz!)
– Darbenin bir ay sonrasında ise yine Sızıntı dergisinin Ekim sayısında “Son Karakol” adlı makalesinde darbeye alkış tutuyor ve darbecileri imdada yetişmiş Hızır’a benzeterek “…Ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz.” diyerek darbeye biatını ilan ediyor.
– Zaman Gazetesi, 28 Şubat darbe konseyinin seçti(rdi)ği darbe hükümetini “Hayırlı Olsun” manşetiyle karşılıyor ve daha birinci günden hayra(!) yoruyor:
– Hüseyin Gülerce, 29 Şubat 2000 tarihli köşesinde 28 Şubat’ın her anlamda hayırlı olduğunu utanmadan ve çekinmeden deklare ediyor: “Şimdi biraz şaşırtıcı gelecek; ama böyle bir hengâmede 28 Şubat her iki bakımdan da yararlı oldu.
Hem içte ve dışta rahatlama sağlayacak olumlu değişimi hızlandırdı, hem de samimi, mazbut büyük İslâmi çoğunluk ile İslâm adını lekeleyen, kullanan, yüce dinimizi vahşete alet etmek isteyen zavallıları ayırdı.
Hem ‘Siyasal İslâm’ diyenlerin gözü açıldı, hem milletimizin gözü açıldı…28 Şubat’ın bir faydası daha oldu.
‘İslâmi kesim’in mantalitesi ve ufukları değişti… ‘İslâmi kesim’ artık şunu anladı. Din, siyasete alet edilmemeli… Hoşgörü olmadan bir yere varılamaz. Fürüatlara takılarak tebliğde imrendirici olunamaz. 28 Şubat sürecine bir de bu açıdan bakılmalı.”[32]
28 ŞUBAT DARBESİ VE FG
FG, 28 Şubat sonrası kendisiyle yapılan röportajlarda 28 Şubat kararlarına değil darbe, muhtıra dahi denemeyeceğini açık ve net bir şekilde ifade ediyor. 28 Şubat’ın en fazla bir tavsiyename olduğunu söyledikten sonra bunun ‘Milli Güvenlik Kurulu Sosyal Mutabakat Metni’ şeklinde algılanması gerektiğinin ısrarla altını çizip 28 Şubat’a muhtıra demenin askeri suçlamak olacağını vurguluyor:
“… Dış yapısı itibariyle kararlara bakılınca bir muhtıra şeklinde de yorumlayabilir bazıları. Ben şahsen öyle yorumlamak istemiyorum. Öyle yorumlamamak için de bazı sebepler var. Bunun kitaplardaki yerini aramaktan ziyade 12 Mart muhtırasına muhatap olan insanlardan biri olarak yaşadım, gördüm. Muhtıra muhtıraydı. Doğrudan doğruya devletin dışında, Cumhurbaşkanı ve Başbakanın dışında, Bakanlar kurulunun dışında, devlete tavsiye şeklinde değil, doğrudan doğruya bazı şeyler gönderdiler ki, devlet tecrübesi olan Cumhurbaşkanı devleti devretti. Bu millet, avam halk bile muhtıranın ne olduğunu gördü.
Oysa burada belli ölçüde Milli Güvenlik Kuruluyla, Dâhiliye Vekili ve Hariciyeden insanlar var. Devletin başındaki insan başbakan var. Oturuyorlar bunlar aralarında konuşuyorlar, Türkiye’nin bir krize doğru kaydığını müzakere ediyorlar. Bazı aşılmaz problemler ve ileriye matuf endişe verici bazı şeylerin söz konusu olduğu kararına varılıyor ve sonrasında ortaya bir tavsiyename çıkıyor. Bir tavsiyename diyoruz. Bu tavsiyenameye orda herkes imza atıyor, bir ikisi de sonra atıyor. İmzayı geciktirmede kendi açılarından bir mülahazaları olabilir… Burada tavır koymadan daha ziyade, Jean Jacques Rousseau mülahazasıyla yaklaşacak olursak Güvenlik Kurulu İçtimai Mukavelesi denebilirdi. Yakışıksız bir şey oldu ama karşılıklı oturup bazı şeyleri görüşmüşler ve mukaveleye imza atılmış.
Bu mukavelede ele alınan tavsiye kararlarını bu açıdan ben şahsen muhtıra şekliyle algılanmasını telif edemiyorum. Niçin bu işin üzerinde bu yorumlarla duruluyor, askeriye muhtıra verdi diye suçlanıyor? Ben bunu yanlış buluyorum.”[33]
“28 ŞUBAT KARARLARI İÇTİHATTIR VE İÇTİHAT EDENLER DE DÜŞÜNCELERİNDE MASUMDURLAR”!
Yine aynı dönemde MGK kararlarını dayatanların sorumluluk bilinciyle hareket ettiklerini, bu nedenle yaptıklarından dolayı masum olduklarını, hatta bu kararlara içtihat mantığıyla da yaklaşılabileceğini, isabet ettilerse iki sevap etmedilerse bir sevap alacaklarını ifade ediyor Gülen:
“ Soru: MGK kararlarının siyasetteki yeri nedir sizce?
Cevap: … Mesela şimdi onlar da şöyle düşünüyorlarsa, biz burada milli güvenlik, milletimizin güvenliğini şayet koruma mevkiinde bulunuyorsak ister gerçekten öyle olsun ister bizim içtihatlarımıza, algılamalarımıza göre şu gelişmelerde rejim için şayet bir tehlike ise bizim sorumluluğumuz altındadır bunlara müdahale etmek. Müdahale etmediğimiz zaman tarih önünde suçlu oluruz mülahazasıyla hareket ediliyorsa meseleyi böyle algılıyorsa bana göre onlar masumdurlar. Eğer işin içinde bir hata varsa bu içtihat hatasıdır. Hatta fakihlerin mülahazasıyla da yaklaşılabilir, içtihattaki hatalar bir sevap kazandırır, isabet olursa iki sevap kazandırır mülahazası.”[34]
“28 ŞUBAT İLE UÇURUMDAN GERİYE DÖNÜLMÜŞTÜR”
“Fakat tıpkı bir kangren olmuştu… Buna neşter vurma manasında bir şey yapıldı. Birdenbire böyle kaoslu bir durumdan, nizama, intizama, ahenge geçilmesi elbette pek mümkün değil. Fakat şu anda bir uçurumdan geriye dönülmüştür. Dilerim inşallah, birileri çıkıp içinden zor sıyrıldığımız o fasit dairenin içine milleti bir daha çekmez.”[35]
“ASKER ANAYASANIN GEREĞİNİ YAPIYOR ÜSTELİK SİVİLLERDEN DE DAHA DEMOKRATTIR”
FG, askerlerin anti demokrat olmadıklarını, anayasanın gereğini yaptıklarını, çok mantıklı davrandıklarını, hatta sivillerden daha demokrat olduklarını sözü hiç dolandırmadan apaçık ifade ediyor:
“… Askerlerimiz bir yönüyle yaptıkları bazı şeylerden ötürü bazı çevrelerce, belki antidemokratik davranıyor sayılabilirler. Ama onlar konumlarının gereğini anayasanın kendilerine verdiği şeyleri yerine getiriyorlar. Hatta dahası, ben zannediyorum, onlar, bazı sivil kesimlerden daha demokrat. Biraz evvel arz ettiğim mülahazalar açısından herhâlde onların temsil ettikleri kuvvet şu partiler arasında birbirini istemeyen insanların elinde olsa bir gece hızlı bir baskınla gelirler hasımlarını bertaraf ederler onun yerine otururlar. Kuvvet ellerinde olduğu hâlde. Fakat çok mantıki davranıyorlar. Çok muhakemeli davranıyorlar. Epey zamandan beri. His öne çıkmıyor burada ve kuvvet, güç gösterisi şeklinde öne çıkmıyor. Bana demokraside daha dengeli geliyorlar, o açıdan…”[36]
“ASKER MGK’DA İNSAFLI VE DEMOKRATİK BİR TAVIR TAKINDI”
Aşağıdaki mülakatında görüldüğü gibi FG 28 Şubat kararlarından sadece bir ay sonra askerin tavrını şiddetle savunuyor. ‘Eğer kötü niyetli olsalardı oturup da meseleyi altı saat boyunca konuşmazlardı, yumruğu masaya vurup bu iş böyle olacak der, çıkarlardı.’ diyor. Bu nedenle askerin çok yumuşak ve insaflı davrandığını, anti demokratik yollara başvurmadığını ısrarla vurguluyor FG.
“Askeriye gerçi gücü temsil ediyor. Gücün temsil edildiği yerde mantık, muhakeme tam kıvamına da ulaşmayabilir. İsteselerdi orada bu böyle olacak diyebilirlerdi. Oturup orada meseleyi altı saat müzakere etmezlerdi. Demek ki, devlet başkanının huzurunda meseleye çok yumuşak ve insaflıca yaklaştılar. Orada bir kısım tavsiye kararlarını ortaya koydular. Bu süre içinde tatbikini devlete bıraktılar. Yani demokratik yollardan problemler çözülsün istediler. Antidemokratik mücadelelere başvurmayı düşünmediler. Ben bunu böyle algılıyorum.”[37]
“MGK ANAYASAL BİR KURUMDUR VE ANAYASANIN GEREĞİNİ YAPIYOR”
Gülen; MGK’nın gökten zembille inmediğini, anayasal bir kurum olduğunu, kanun dışı bir iş yapmadığını ve yaptıklarının anayasanın bir gereği olduğunu çok net söylüyor:
“Fakat şurası da bir gerçek ki milli güvenliğin hâli hazırdaki konumu anayasal bazı esaslara dayandırılmıştır. Milli Güvenlik Kurulu her şeyi aşarak, kanunları aşarak, parlamentoyu aşarak, anayasayı aşarak kendi kendine o konuma yükselmemiş, oraya gelip oturmamış ve millete karar yağdırmıyor yani, anayasal bir müessesedir. Anayasal bir müessese, anayasanın gerektirdiği yerde kendi konumunun gerektirdiği şeyleri yerine getirmeyi düşünür.”[38]
Burada daha ilginç olan bir başka nokta ise; 1998’de FG’nin onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından kendisine “hoşgörü ödülü” verilmek istenen ancak bunu reddeden dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, FG’nin bu demecinden sadece 22 gün önce (25 Mart 1997) MGK kararlarıyla ilgili olarak ilk kez konuştuğunda neredeyse aynı ifadeleri kullanıyordu: “MGK anayasal bir kuruluştur. Burada alınan kararlar, herkesin riayet etmesi gereken kararlardır.” Bu bir tesadüf müdür yoksa ağız birliği midir?
“ASKERİ DARBELER KİMİ ZAMAN GEREKLİDİR”
FG, Ali Ünal’ın veya diğerlerinin iddia ettiği gibi darbelere karşı olmadığını, darbeleri büsbütün reddetmemek gerektiğini, darbelerin çok da isabetsiz olmadığını yoruma mahal bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır. Üstelik ülke olarak mevcut iyi hâlimizi(!) bile 12 Eylül darbesine borçlu olduğumuzu söylemekten çekinmemektedir:
“Ama bazı durumlar olmuştur ki askeri müdahalelerin neşter vurması söz konusu olmayınca belki o kangren bertaraf edilememiş, o kanser aşılamamıştır. Türkiye’yi 12 Mart muhtırasına götüren dönemleri biliyorum. O dönemde gadre uğrayanlardan birisiyim. 12 Eylül dönemini de çok iyi biliyorum. Devlet memuruydum, vazu nasihat ediyordum. Herkes belli bir hevesin zebunu Türkiye’yi bir yerlere çekmek istiyorlardı. Ve çekilmişte olabilirdi 12 Eylül’de. Türkiye bir ejderin ağzına atılmış olabilirdi. Ve şimdi biz Asya’daki o devletler gibi perişan, derbeder, yıkık-dökük Rusya’nın vesayetinde bir hâle gelebilirdik. Bu açıdan askerî müdahaleleri bütün bütün yadırgamak, bütün bütün isabetsizdir demek doğru değildir ama acaba demokrasi içinde askeri güç o dönemde anarşiyi aşamaz, kargaşanın önüne geçemez miydi? Terörü bertaraf edemez miydi? Bunları geleceğin sosyologları, felsefî tarihçileri değerlendirecek, hükümlerini verecek, yanlış iş yapanları efkar-ı ammede mahkûm edecekler. Tarih de mahkûm edecek onları. O bakımdan o hususlara girmek istemiyorum.”[39]
“… ‘ASKER MUHTIRA VERDİ’ DEYİP ASKERİN GÜNAHINA GİRMEYİN”
FG 28 Şubat’ta askerin muhtıra verdiğini söylemenin askerin günahına girmek olacağını, görünürde böyle bir şey olmadığını, ihtimaller üzerinden ise konuşmamak gerektiğini söylemektedir:
“Fakat insanların müzmeratına (günahına) girerek onları bir şeye mahkûm etmek doğru değildir. Muhtemellere hüküm bina etmek suizan kapısını açar. Ve muhtemellerle mahkûm edilmedik insan kalmaz. Bu açıdan buna muhtıra denmez. Muhtıra bir gücün başka bir tarafta iş yaptırması, birine karşı açıktan açığa bu yapılsın şeklinde tavır koymasıdır.”[40]
“DARBELER HEP KÖTÜ NİYETLİ OLMAMIŞTIR FAKAT DARBECİLİK BİR UZMANLIK ALANIDIR”
FG darbelerin her zaman kötü niyetle yapılmadığını, darbenin kimi zaman bir gereklilik olduğunu, fakat herkesin darbe yapma becerisi olmadığını, bunun bir uzmanlık alanı olduğunu, ancak zamanının ve zemininin iyi hesaplanması gerektiğini şu sözlerle ifade ediyor:
Darbeciler hep su-i niyetli (art niyetli) olmamışlardır. Güzel şeyler olmuştur. Fakat darbede çok önemli kayıplar da olmuştur. Bunların başında demokrasi inkıtaa uğramıştır. Bir sürü tecrübe, birikim heba olmuştur. O ölçüde tecrübe ve birikime sahip olmayan insanlar başkalarından beslenmek, sistemi çürütmek hevesine sahip olmuşlar. Oysa ki bu da bir uzmanlık sahasıdır. O açıdan darbe tam bir çözüm değildir. Darbe, çaresizlikte hekimin neşteri gibi, komplikasyonları da nazar-ı itibara alınarak yapılan bir mualecedir (tedavidir), Arap atasözü vardır. ‘Dağlama en son çaredir.’ Bütün mualeceler kullanılır, en son demir kızdırılır, basarlar. Bu bir yönüyle kader-denk noktasında bir değerlendirmedir. Bu götürebilir de, yerinde bırakabilir de.”[41]
“ASKERDEN YANA HİÇ ENDİŞENİZ OLMASIN”
28 Şubat kararlarından bir ay sonra Gülen, Türk milletinin asker millet olduğunu, askerin ve askerliğin bütün benliğimizi kuşattığını, bu nedenle askeri bağrımıza basmamız gerektiğini ve askerden yana hiçbir endişeye kapılmamak gerektiğini şu sözlerle açıklıyor:
“Türk milleti asker bir millettir. O kadar askerle bütünleşmiştir ki, yeri geldiğince Malazgirt’ten Çanakkale’ye, Çanakkale’den Kıbrıs’a uzanan çizgide askerlik vak’ası bütün şuuraltımızı etkilemiştir. Bugün de Güneydoğu’da seve seve canlarını vererek şehid düşen askerlerimiz vardır. Bunlar milletimizin askere olan manevi bağlarının ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Kim ne derse desin asker millet, askerini sever, bağrına basar ve o asker ocağına peygamber ocağı nazarıyla bakar. Kimsenin hiç endişesi olmasın.”[42]
“ASKER HİÇBİR ZAMAN DİNDARLARA KARŞI OLMAMIŞTIR”
Gülen; askerin hiçbir zaman dine ve dindarlara karşı olmadığını, bu konuda askeri oyuna getirmek isteyenlere karşı askerin çok uyanık ve bilinçli olduğunu, kendisinin askere inancının ve güveninin tam olduğunu ve hayatı boyunca askerin dine karşı olmadığını göstermek için çabaladığını açık açık söylemektedir: “Soru: Orduya sızmaya çalıştığınız iddialarına cevabınız ne olacak?
Cevap: Hayatımda hiçbir zaman orduya ters, ordu aleyhinde ve ordunun kabûllerine aykırı bir faaliyetim olmamış ki, orduyu faaliyetlerime engel görerek, ona sızmaya çalışayım. Asıl, Din’in her türlü tezahürüne karşı çıkıp, lâikliği ve Atatürkçülüğü dinsizlik şeklinde takdim edip, kendi emelleri istikametinde kullanmak isteyenler, ordunun lâiklik ve Atatürkçülük konusundaki hassasiyetini istismarla, onu bu ülkenin dindar ve vatansever evlâdlarına karşı kışkırtmaya çalışıyorlar. Ordu, ilki bizzat ordunun komutanını, genelkurmay başkanını müebbed hapse mahkûm edecek bir cunta hareketi olarak, Cumhuriyet tarihinde üç defa idareye müdahalede bulunmuş, fakat her müdahale sonrasında hiçbir zaman Din ve dindarlar aleyhinde, kendisini Din aleyhinde kışkırtanların istekleri istikametinde bir uygulamada bulunmamıştır. Asıl tehlike, ordu ile bağrından çıktığı milletimizi ve onun mukaddeslerini karşı karşıya getirme çalışmalarındadır. Ordunun bunun şuurunda olduğuna inancım tamdır.”[43]
“Ordumuzu bu milletin varlık ve bekasının her zaman en birinci şartı saymış benim gibi bir insan için, bu tür müessif hadiselerden daha kahredici bir şey olamaz. Ordu, bu milletin dinine, inancına, asli değerlerine karşı gibi gösterilmek istenmektedir. Bu tür çalışmalara karşı zaman zaman düşüncelerimi ifade etmişimdir. Bu müessesenin dinin karşısında olmadığını göstermek ona karşı saygısızlıksa ne diyeceğimi bilemiyorum.”[44]
“BEN KİM OLUYORUM Kİ ORDUYA KARŞI GELEYİM”
FG ordu ile arasında bir gerginliğin olmadığını, kendisinin askeri çok sevdiğini, hatta asker olmak istediğini; eğer askerin bir rahatsızlığı söz konusu ise bunun askerden değil kendisinden kaynaklandığını, askerin laiklik ve cumhuriyet noktasında çok hassas olduğunu ve bu nokta da haksız sayılmadığını ifade ediyor:
“Bir kere orduyla aramızda bir gerginlik olduğunu kabul etmiyorum. Ben kim oluyorum ki böyle gaziler evladı şehitler namzedi bir orduyla arasında gerginliğe hak versin. Burada orduya karşı saygı duyuyorum derken de bazıları acaba mülahazası ne diye aklına gelebilir. Ama benim atalarım asker. Edirne’de Bulgara karşı savaşan Şükrü Paşa özbeöz benim dedem. Ailemde hep asker kahramanlıkları duydum. O kahramanlık yanının etkisiyle okuyup asker olayım diye düşünmüşümdür.
Askere karşı bir sevgim var. Bir rahatsızlık varsa o benim bazı tavırlarımdan kaynaklanmış olabilir. Ordu bazı konularda hassastır, duyarlıdır. Onlar da zamanın ve kendi bildiklerinin tesirlerinde bazı yorumlar yapıyorlardır. Onlar laiklik ve cumhuriyet gibi hassas konularda vazifeleri ve sorumlulukları gereği daha fazla hassas olma durumundadır. Bazı manipülasyonlar bu hassasiyete çarpınca böyle şeyler olabiliyor.”[45]
“CUMHURBAŞKANI DEMİREL DE SORUMLULUĞUNUN BİLİNCİNDEDİR”
Görüldüğü gibi FG MGK’nın üç sacayağından birini oluşturan askerin 28 Şubat’ta hiçbir kabahatinin olmadığını ifade etmekte ve her yaptığını onaylamaktadır. Diğer sacayağını oluşturan ve MGK’ya da başkanlık eden dönemin cumhurbaşkanının da sorumluluğunun bilincinde olduğunu ve ona güvendiğini ifade ederek bütün suçu, günahı ve kabahati diğer sacayağını oluşturan REFAHYOL hükümetine yıkmaktadır:
“… Ben Türk toplumuna tavsiyede bulunma durumunda, konumunda değilim, ama düz bir vatandaş olarak hislerimi ifade etmede de bir beis görmüyorum. Sayın
Cumhurbaşkanımız bu mevzuda kendi sorumluluklarının şuurundadır. Zannediyorum dengeye çok hizmetleri olacaktır.”[46]
“DARBENİN GENELKURMAY BAŞKANI KARADAYI’YA HOŞGÖRÜ ÖDÜLÜ”
FG hareketi, kendisini kurtarmak için ne yapacağını şaşırmış vaziyettedir o dönemde. Darbecilerin gözüne gireceğim, onların hışmından kurtulacağım diye; darbe yapmış silahlı bir yapının başındaki isme hoşgörü (!)ödülü vermeye kalkıyor. Fakat Gülen hareketin onurunu(!), yine darbeci generalin kendisi hoşgörü ödülü teklifini reddederek kurtarıyor:
“Kaya, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’ya, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Yılın Hoşgörü Ödülü’nü vermek istediğini de Çevik Bir’e söyledi. Bu talep de reddedildi.”[47]
“DARBENİN KOMUTANI ALMADI ÖDÜLÜ, O ZAMAN BAŞKOMUTANA VERELİM”
Darbenin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın hoşgörü ödülü teklifini reddetse de Gülen hareketinin o müthiş azmini (!) kırmaya muvaffak olamaz. Madem darbenin komutanı ödülümüzü kabul etmedi, biz de bu ödülü Başkomutana vermezsek namerdiz, derler ve başarılı da olurlar.
Başkomutan Demirel, toplantıya katılmakla ve ödülü almakla marjinal (!)düşüncelere bir mesaj vermiş oluyormuş, engin tecrübeleriyle birlik mesajı veriyormuş ve burada sarf ettiği sözler özel anlam taşıyormuş:
“Sayın Cumhurbaşkanı da teşrifleriyle bunun altını çizdi. Kamu vicdanına mutabık davrandı ve milletin sesine tercümanlık yaparak cumhurun reisi olduğunu bir kere daha fiilen gösterdi. ‘Ülkemde yaşayan kim olursa olsun, kuzeylisi, doğulusu, batılısı hangi etnik köken, inanç ve mezhepten olursa olsun hepinizi kucaklıyorum’ sözü marjinal düşüncelere bir cevap niteliği taşıyordu. Engin tecrübeleriyle huzursuzlukları aşmasını bilen Cumhurbaşkanımız uzlaşmaya devletin de taraf olduğunun altını tekrar tekrar çizmiş oldular. Cumhurbaşkanımız, ‘İbret dolu, ders dolu bir geceydi. Bu plaketi ülkenin bölünmez bütünlüğüne, Türk milletinin mutluluğuna verilmiş sayıyorum. Çünkü ben Türk devletini, milletin birliğini, bütünlüğünü temsil ediyorum’ sözleri özel bir anlam taşıyordu.”[48] (…)
“DEVLETÇİLİK VE ASKERE OLAN GÜVEN SARSILMAMALI”
FG 28 Şubat darbesinin bir ay sonrasında Samanyolu’ndaki mülakatında Susurluk olayına da değiniyor. Gülen devletin bir hatası söz konusuysa üzerine gidilmeli ancak devleti, devletçiliği delmemeli diyor ve askere, güvenlik güçlerine ve meclise olan güveni sarsmamalı, diye ekliyor:
“Susurluk meselesi bir ayıptır. Bunun üzerine gidilmeliydi. Fakat üzerine gidilirken aynı zamanda düşünülmeliydi. Devletin de içtihat hataları içinde bulunan bir hadiseyse, o hadise teşhir masasına yatırıldığında devleti, devletçiliği, devlet mülahazasını da delme söz konusu olabilirdi. Bu meselenin açıktan açığa yürütülmesi iyi bir devletçilik anlayışıyla telif edilebilir miydi? Bunun temelinde bizim milli birliğimize, milli bütünlüğümüze devlet telakkimize eğer dokunacak bazı şeyler varsa, bu kapı aralanmamalıydı. O kapıdan girilince şayet askere olan güvenimiz sarsılacaksa, güvenlik kuvvetlerine olan güven sarsılacaksa, meclise olan güven sarsılacaksa, insanlara olan güven sarsılacaksa bunun üzerine biraz daha farklı bir yöntemle gidilmeli ve mesele çözülmeliydi.”[49]
“MEDYA HEM SAVCI HEM HÂKİM GİBİ DAVRANMAMALI”
Bugün kendisinden olmayan her kişiyi, her davayı, daha işin başında savcıdan, hâkimden ve en önemlisi halktan ve haktan önce mahkûm edip idam sehpasına yerleştiren Gülen hareketi mensupları ve medyası; Susurluk olayında medyanın haddini bilmesi gerektiğini, bir savcı ve hâkim gibi olayların üzerine gidip devletin kurumlarını zedelememesi gerektiğini söylüyordu. Askerin çok vatanperver olduğunu ve onun böyle devleti sarsabilecek bir işe girişebileceğini sanmadığını, bu iddiayı çok basit gördüğünü de eklemeyi ihmal etmiyordu:
“Ta başından itibaren medyanın her şeyi apaçık en ince noktasına kadar deşeleyip, iddianamesine yerleştiren bir savcı gibi bu işin üzerine gitmesine hakkı var mıydı? İyi bir devletçilik mülahazası içinde bu tasvip edilen bir şey midir?
Suçlular ortaya çıkarılmalı ve ceza verilmeliydi. Medya savcı olmamalıydı, hâkim olmamalıydı.
Vatanperver insanların böyle önemsiz basit mülahazalardan dolayı devletin temelini sarsabilecek, devlet mülahazamızı delebilecek teşebbüslere gireceğine ihtimal vermek istemiyorum.” [50]

vi) Takiyyeci FG (hareketi) düşüncesi pragmatiktir; “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” çıkarcılığından malûldür; buraya kadar işaret ettiklerimizde görüldüğü üzere…
Örneğin FG, türbanın dinin ön koşulları arasında olmadığını vurgusuyla, “Türban dinin önkoşulları arasında değil. Her konu konsensüs ile yapılmalı,” der…[51]
Daha önce “Başörtüsü teferruattır” diyen ve türbanın dinin olmazsa olmazlarından olmadığını söyleyen FG, “Vuslat Mustuşu” başlıklı yapıtında[52] da, “Hiçbir Müslüman başörtüsünü Kelime-i Şahadet’le bir saymamalıdır,” deyip, başörtüsünün dinin açık emri olmakla birlikte muamelat kısmına ait bir farz olduğunu belirtir![53]
vii) Nihayet FG (hareketi) ABD yalakasıdır…
Örneğin FG, ‘The Wall Street Journal’a demecinde, İHH’nin İsrail ile anlaşmaya varmadan böyle bir işe kalkışmasını, “Otoriteye karşı gelmenin işareti ve bunlar yararlı şeyler değil. Gördüklerim çirkin şeylerdi,” sözleriyle değerlendirir![54]
Toparlarsak: Mehmet Ali Gökaçtı’nın, “80 sonrasının liberalleşen Türkiye’sinde, birey odaklı olmaları ve toplumsal kurtuluşu bireyin kurtuluşu üzerinden sağlayacaklarına inanmaları dolayısıyla, Nakşibendiliğin ve Nur Cemaati’nin ama özellikle FG cemaatinin büyük bir hamle yaptığı söylenebilir. Bu gruplar, öncelikli olarak iddia edildiği gibi devleti ele geçirmekten ziyade, Sufi geleneğiyle bütünleşen medya grupları vasıtasıyla, kişisel kimliği ve bilinci dönüştürmek suretiyle gündelik hayatı yeniden inşa etmeyi amaçladılar. Bir başka şekilde söylemek gerekirse, siyasal kimliğin oluşumunda mikro düzeydeki girişimler yoluyla makro yapıların uzun vadeli olarak etkilenmesi amaçlanıyordu,” diye betimlediği FG (hareketi) düşüncesini ihya eden gerçeğin ardında Ahmet İnsel’e göre şunlar yatıyor:
“Askerler, 80 sonrasının kurumlaşmasını komünizmin en büyük tehlike olduğu inancıyla yaptılar. Türk İslâm sentezi kadrolarıyla, Aydınlar Ocağı’yla ittifak kurdular. Eğitim ve içişleri bakanlıkları, Türk İslâm sentezi çevrelerinin denetlediği kadrolara verildi. Çiçek ve Aksu bu kadrolardandır. Önce eğitimde oldu bu. Üniversitelerde aykırı unsurları temizlemek için YÖK kuruldu. YÖK başkanları değişti ama YÖK’ün fonksiyonu hiç değişmedi. YÖK başkanları YÖK’ün kuruluş fonksiyonunu en son başkana kadar istisnasız tıkır tıkır yerine getirdiler.
Devlet kadroları milliyetçilerle doldurulmuştu zaten. Şimdi Türk İslâm sentezcisi kadrolar devlette yönetici ve seçiciler. Nitekim Milli Eğitim’de Aleviler’in Sünni İslâm içinde nasıl misyonerce eritilmeye çalışıldığını görüyoruz. İçişleri Bakanlığı’nda da aynı kadrolaşma var. Poliste FG çevresinin kadrolaşması var. Adalet Bakanlığı’na da kısmen girdiler. Ve askerler, denetim elimizden gidiyor endişesiyle bunları 28 Şubat’ta biraz temizlemeye kalktılar. Çünkü kendi yarattıkları ucubeden korktular.
Fethullahçılar derin devletin yarattığı ucubedir. Evet. Çok açık bir biçimde 1970’lerde desteklenen ve 1980’lerde güçlenmesi için adımlar atılan bir mekanizma bu. Desteklenenler arasında sadece Fethullahçılar yok. Türk İslâm sentezinin başka unsurları ve başka tarikatlar da var. Bu çevreler kendileri için çalışır hâle geldikleri için şimdi askerlerle çatışıyorlar. Bunların hepsi milliyetçidir. FG milliyetçidir. Komünizmle mücadele derneklerinde yetişmiş ve siyasallaşmış bir kişidir. 1960’ların komünizmle mücadele derneklerinin ürünüdür Gülen. Bakın… Derin devlet, kendi denetimi altında oldukça her şeyi makbul görür. Bir şey onun denetimi dışına çıktığı anda tehdit unsuru hâline gelir. Gülen’in ‘Altın nesil yetiştireceğiz’ diye bir iddiası var. Burada bir Müslüman Türk elitizmi söz konusu. Aynı Cizvit papazları gibi… ‘Biz okullarda altın nesil yetiştireceğiz. Sonra bu elit nesille dünyaya hâkim olacağız, dünyayı yöneteceğiz’ düşüncesi bu.”

III. AYIRIM: FG (BİR SERMAYE) HAREKETİ

FG (hareketi)’nin en önemli (ve çoğunlukla da gözden kaçırılan!) özelliği bir sermaye hareketi olmasıdır.
“İslâmcı sermaye”nin, özelde de onun en güçlü parçası Fethullahçılar’ın ulaşmış olduğu düzey, küresel sermaye merkezinde FG (hareketi)’ye özel bir konum kazandırmaktadır.
İslâm ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de ‘İslâmi sermaye’ kendisini kapitalist sistemin bütün kurallarına uyarlıyor. Örneğin, borsa sistemine girmek, bankacılığın faiz sitemine uyum sağlamak, serbest piyasa ekonomisinin kurallarına göre çalışmak ve özelleştirmeyi çok açık olarak desteklemektedirler.
Bu bahiste başlıca öbekleşmeler olarak MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği) ve Dünya Ticaret Köprüsü organizasyonunu gerçekleştiren TUSKON (Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) FG (hareketi)’nin önemli koçbaşlarıdır.
İrili ufaklı binlerce kapitalisti kapsayan bu örgütlenmelerin belirgin ve ortak yanı İslâmi-muhafazakâr dünya görüşü ile FG (hareketi)’ye bağlılıklarıdır.
1990’da kurulan MÜSİAD 2008 yılı itibarıyla 3000 civarında üyeye sahip ve bu patronların kontrolündeki şirketler 28 ile yayılmış 10 binden fazla işyerinde toplam olarak GSMH’nin yüzde 6 ila 8’lik bir kısmını üretiyor ve ihracatın da yüzde 11.5’ini gerçekleştiriyordu.
Fethullahçı cemaatin işadamı örgütlenmesi olarak bilinen TUSKON ise 2005 yılında kurulmuştu ve 80 ilde faaliyet gösteren 12 bin üyeye sahipti. TUSKON’un GSMH ve ihracat payına ilişkin bir veri bulunmuyorsa da, Dünya Ticaret Köprüsü’nde bu işadamlarının kurduğu ticari bağlantıların toplam hacminin 7 milyar doları aştığı söyleniyordu.
MÜSİAD ve TUSKON’un yanı sıra benzer profile sahip bir başka işadamı örgütlenmesi de 1998’de kurulan ASKON (Anadolu Aslanları İşadamları Derneği). ASKON kendi iddiasına göre toplam 2.5 milyar dolarlık sermayeyi kontrol ediyor ve 125 bin işçi çalıştırıyordu.[55]
Söz konusu verilerin bugünkü konumunu varın siz tahayyül edin…
Ayrıca bir dönem FG’nin en yakınındaki isimlerden olan Nurettin Veren’in, hareketin parasal gücünün 25 milyar dolar olduğu iddiasını komik bulup, “Bu rakam söyleyenlerin kafasında büyük bir rakam. Oysa 25 milyar dolar ne ki. Gücü Vatikan’dan en az iki kat güçlüdür,”[56] demesini de anımsatmadan geçmeyelim…
‘The New Republic’de yayınlanan ‘Global İmam’ başlıklı, Suzy Hansen imzalı bir makale için cemaatle ilgili ‘Amerikan medyasında çıkan en kapsamlı yazı’ diyebiliriz. Hansen, FG’nin dünyanın çeşitli yerlerindeki taraftarlarının sayısını 5 milyon olarak verirken; “harekete finansal bir profil çizmekte zorlandığı” vurgusuyla ekliyor:
“Doğrudan harekete organik olarak bağlı kurum ve kuruluşlarla ilgili çok şey öğrendim. 1983 yılında kurulan Kaynak holding, 15 ülkede teknolojiden inşaata kadar birçok sektördeymiş. Gülen’in kasetleri, geçmişte NT isimli zincirde satılırmış; bugün (2010 yılında) Türkiye genelinde 110 NT varmış. Doktorasını cemaat üzerine yapmış sosyolog Joshua Hendrick, hareketin ana fikri ekseninin Akademi olduğunu söylüyor.
‘Zaman’, ‘Aksiyon’ ve ‘Samanyolu’, ‘Feza Medya Grubu’ndaymış. Bank Asya ve TUSKON ise ‘Gülen’den alınan ilhamla’ kurulmuş. University of Houston’dan sosyolog Helen Ebaugh, Gülenist’lerin maaşlarından yüzde 5 -20 arasında bir miktarı hareketin hayır projelerine harcadığını anlatıyor. Yılda 3.5 milyon dolar veren de, çok cüzi katkılarda bulunanlar da varmış.
Cemaatin 100 ülkede 1000 okulu var deniyor ancak yazar bir türlü gittiği okulları kimin yaptırdığını öğrenemiyor. Aldığı cevap her zaman ‘Bir hayırsever’ ya da ‘Bir Türk işadamı’ oluyor…”[57]
FG (hareketi) hakkında Şahin Alpay, “Gülen hareketine artık cemaat değil, dinsel akım demeliyiz… Cemaat sayesinde Türkiye tanınır oldu. Gülen hareketi eğitim ve ticaret hareketidir. ‘Para Kazanın’ Gülen’in çok önemli bir telkinidir,” derken; ABD’deki düşünce kuruluşlarından ‘Uluslararası ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde (CSIS) FG hareketinin amaçları ve işleyişine yönelik toplantıya konuşmacı olarak katılan ABD’deki Houston Üniversitesi’ne bağlı ‘Gülen Enstitüsü’ Yönetim Kurulu Üyesi Alp Aslandoğan hareketin milyonlarca üyesi olduğunu ve ileride Türk halkının azımsanmayacak bir bölümüne yayılabileceğini belirtti.
Hareketin 80’li yıllardan sonra “transnasyonal” bir boyut kazandığını söyleyen Aslandoğan, bir merkezden yönetilmediğini ve hiyerarşik bir yapısı olmadığını ileri sürdü. Gülen hareketinin eğitim, medya, sağlık sektörü, meslek ve iş dernekleri gibi faaliyet alanları bulunduğunu ifade eden Aslandoğan, harekete bağışlar yoluyla mali kaynak yaratıldığını belirtti. Aslandoğan tüm üyelerden mali ya da farklı katkılar beklediklerini, bazı işadamlarının yıllık gelirlerinin yüzde 5, 10 ya da 15’ini bağış olarak verdiğini anlattı.
Burada sözü Hikmet Çetinkaya’ya bırakmakta yarar var:
“FG ve marifetlerinin 40 yıldır yaptıkları mücadelenin adı neydi anımsıyor musunuz? ‘Altın Nesil’in Türkiye’de siyasal, ekonomik, kültürel, sosyal ve spor alanında güçlenmesi, siyasal erki istediği gibi yönlendirebilmesi…
İnsanlara yaklaşmaları, onlarla ilişki kurmaları, televizyon kanallarında her düşünceye açıkmış gibi yaklaşmaları, Toktamış Ateş, Mahir Kaynak, Hasan Köni, Oltan Evren gibi isimleri ağırlamaları çok önemliydi. Bu adlara program yaptırmaları da somut örneklerden sadece birisidir…
Zaman gazetesinde de aynı yöntem uygulanır… Şahin Alpay, Etyen Mahçupyan, Hilmi Yavuz ve Selim İleri Zaman’da yazarlar…
Soros’un çocukları, neo-liberaller, müritler, ‘liberal İslâm’ kavramında birleşip küreselleşme, AB, ABD ekseninde hedef şaşırtması yaparlar… Para da siyasi güç de artık Fethullahçıların eline geçmiştir…”
“Hoşgörü ve ılımlı İslâm felsefesi Fethullahçıların simgesidir, ama işleri güçleri parayladır. Gazeteleri, televizyonları, radyoları, dergileri ve bankası vardır. Elbette okulları, yurtları, hastaneleri de…
Kamuoyunun ‘Atatürkçü’, ‘demokrat’, ‘liberal’ olarak tanıdıkları pek çok bilim insanı, gazeteci, sinemacı, işadamı FG’nin desteğiyle köşeyi dönmüştür…”
Şimdi soralım: Tüm bunlar, FG’nin cemaatinin, bir sermaye hareketi olduğu hakkında yeterince fikir vermiyor mu?

III.1) FG(’NİN) CEMAATİ

FG(’nin) cemaatine geçmeden önce “cemaat” konusunda birkaç saptamayı sıralayalım:
“Kentin toplumsal farklılaşma yaratan özellikleri, dini ve kültürel olarak kodlanmış cemaatin, kendi özel iç çelişkilerini kuracağı ve kısmen de olsa kapalı bir topluluk yaşantısı oluşturacağı alanlar inşa etmeye yöneliktir. ‘Getto’ olarak tanımlanan bu kapalı mekânlar hem bir yeri, hem de kültürel ilişki biçimini ifade eder.”[58]
Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi, İslâm Felsefecisi Doç. Dr. Şahin Filiz’in işaret ettiği üzere, “İslâm dini gerçekten siyasallaştıysa yeri dinsel oligarşidir. Bu oligarşi de tarikattan tarikata, cemaatten cemaate devredilen bir otorite olarak karşımıza çıkar. Bir yerde cemaatler ve tarikatların oligarşisi hâline gelir”ken; Türkiye cemaat kültürüne daha yakındır.
En küçük sosyal kurum olan “aile” de bunun göstergesidir. Değerler ölçeğinde ‘aile değeri’, ‘birey değeri’nden çok daha üstte yer almaktadır. Aile, grup, camia, taraftar topluluğu, kurumsal kimlik, nerede ve ne yolla olursa olsun “birey”in her zaman üstündedir, daha değerlidir, daha çok güven vericidir. Dinsel cemaatler kapalı topluluklardır. Dışa yönelik tartışmaları yoktur. Eleştiri kendi içlerinde ve ancak yetkililer arasında yapılır.
Söz konusu özellikleriyle “Cemaat’in toplumsal yapıya nüfuz etme süreci ve toplumsal rızayı inşa etme tarzının dinamikleri… Bu sürecin temel değişkeni sanılanın aksine din temelli değildir; aslî belirleyici eğitim, iş ve aş olanaklarını sağlama gücüdür.
Kır, varoş ve alt sınıfların önce eğitim ardından da aş ve iş olanaklarına ulaşmasında bir kestirme yol oluşturma gücü Cemaat’in zaten onları beklemeyen ve reddeden kentlere göç etmek zorunda kalan yığınları cezb etmesini sağladı. Hemen herkes Cemaat’in öğrenci evleri ve yurtlarıyla başladığında hem fikir…
Bu süreçte Cemaat’in elini kolaylaştıran yetmişli yıllarda doruk noktasına çıkan göç dalgası karşısında Devlet’in toplumun refahına, eğitim ve iş olanaklarına karşı ilgisiz, daha çok da yetersiz kalmasıydı galiba…
Bu gün Cemaat’in altın kadrosu ya da kendilerinin ‘altın nesil’ dedikleri, devleti idare eden, yargı, polis ve eğitimde köşe başlarını tutanların soy geçmişleri incelense kırdan kente göç eden, alt ve alt orta sınıfa mensup oldukları görülebilecektir.”[59]
Bu çerçevede ‘Star’ tarafından ANDY-AR’a yaptırılan ve Prof. Ömer Çaha, Prof. Yasin Aktay, Doç. Ferhat Kentel ile Doç. Ramazan Yelken’in hazırladığı ‘Türk Toplumunda Cemaat Algısı’ araştırmasına göre, “Cemaatlere biraz yakınlığım var” ya da “Herhangi bir cemaate mensubum” diyenlerin toplam oranı yüzde 16.
Araştırmacılar bu durumu şöyle yorumluyor: “Bu da 75 milyonluk bir nüfus üzerinden yaklaşık olarak 12 milyona tekabül eder. Bu sayı ağırlıklı olarak Nur cemaatinde yoğunlaşmaktadır. Cemaat mensuplarını yüzde 25’i FG, yüzde 20’si de Nur cemaatine bağlıdır.”
“Gülen cemaati konusunda iddialı laflar edecek kadar bilgi sahibi olduğumu söyleyemem; ama FG hocaefendi’yi, ne yapacağı konusunda değilse bile ne yapmayacağı üzerine söz söyleyecek kadar tanıdığımı sanıyorum…
Bu kayıtla ‘Hareket’ten bahsedeyim önce…
Gülen Hareketi, bana göre lokomotifinde FG’nin yer aldığı trene benzetilebilir… Hocaefendi lokomotifti idare eden makinist konumundadır ve elbette bu özel tren esas olarak onun tercihine uygun makasta, çektiği yönde gider,” diyen Avni Özgürel ekler:
“Gülen Hareketi, Türkiye tarihindeki en yaygın, en etkin, dolayısıyla en güçlü yapı…
‘Cemaat’ kelimesi bir zamir. Yani isim olmadığı hâlde isim yerine geçen, belirli bir grubu/çevreyi tanımlamak amacıyla kullanılan bir sözcük. Özel olarak inanç dünyalarını FG Hocaefendi’nin işaret ettiği doğrultuda şekillendiren; merkezinde onun yer aldığı halkada toplanan kişiler manasına geliyor.”
Evet, “FG, ‘hocaefendi’ diye anılıp; tarikat şeyhleri, tekkeler, tekke cemaatleri ülkenin her yanında siyasete egemen, ticareti ele geçiriyor, eğitim kurumları kuruyorlar”ken;[60] “Gülen Cemaati, uluslararası arenada da kendisini resmi olarak ‘hareket’ (movement) olarak tanımlar (Gulen Movement). ‘Hareket’ tanımı aslında siyasi bir terminolojidir. ‘Partileşmeden önceki aşama’ anlamına da gelir…
Gülen Cemaati ‘din’ eksenli siyasi bir harekettir; bu tanımı yapmak için bütün siyasal (bilimsel) kriterler vardır.”[61]
“Cemaat aslında illegal-yarı illegal bir siyasi harekettir. İktidar odaklıdır! Güç odaklıdır! Topluma egemen olma odaklıdır ve bütün bunların sonucu da Türkiye’yi yönetmek odaklıdır!
Hemen her şey, bütün davranışları, politikaları, toplumsal güç ilişkileri, toplumda ve devlette yöneldikleri odaklar, insan yetiştirme politikaları, ama her şey, Gülen hareketinin bir siyasal parti olduğunun göstergesidir…
Cemaatler ülkemizde bir ayaklarıyla neredeyse her zaman siyasetin içinde olagelmişlerdir, bir siyasal dayanakları vardır. Siyaset-din-cemaat ilişkileri tezgâhında, al-gülüm ver gülüm dayanışmasını biliyoruz. Cemaatlerden bakanlar olmuştur… Özal’ı düşünürsek, başbakanlar ve cumhurbaşkanları da!
Ama bugüne kadar hiçbir cemaat, FG, hareketi kadar siyasete kilitlenmemiştir ve çalışmalarının odağına siyaseti almamıştır. Belki diğerleri de bunu istemiştir, ama başaramamıştır.
Fethullah cemaati, çok geniş alana yaydığı faaliyetlerini, siyaset odağında yoğunlaştırıyor. ‘Türk okulları’nı yaymak bile, siyaset odaklıdır!”[62]
Nihayet FG(’nin) cemaati inceleyen ‘The Time’ dergisindeki ‘Türk İmam ve Global Eğitim Misyonu’ başlıklı makalede, “Gülen teokratik bir devlete karşı olduğunu belirtse de, müritleri kamu alanında daha çok İslâm etkisi görmek istediklerini söylüyor,” noktasına dikkat çekilirken KCK Yürütme Konseyi üyesi Cemil Bayık da ekliyor:
“Gülen cemaatinin zaten ayrı bir istihbarat örgütü vardır. Diğer alanlarda olduğu gibi istihbarat alanında da alternatif bir devlet gibi çalışmaktadır.”

III.2) FG OKULLARI

“Türkiye’nin 10 bin kilometre uzağında, ABD’nin Houston şehrinde… Türkçe şiir okuyan, şarkı söyleyen, çocuklar… Siyah, beyaz, Hispanik, Asyalı tüm Amerikalılar oradaydı… FG Hareketi içinde yer alan vakıfların Teksas’ın dört büyük şehrinde kurdukları okullar gerçeği… O okullarda yaklaşık 8 bin öğrenci eğitim görüyor,” diyor Mahmut Övür FG okulları hakkında…
Sonra da ekliyor Oral Çalışlar ile Reşat Çalışlar: “… ‘Gülen Cemaati’ giderek küresel bir gerçekliğe dönüşüyor. Senegal’de cemaate ait altı okul var. Bu okulların 1200 öğrencisi arasında ülkenin cumhurbaşkanının, genelkurmay başkanının çocukları da bulunuyor”!
Yine ‘Türk Okulları Pakistan’a Ilımlı Bir İslâm Sunuyor’ başlıklı makalede ‘The New York Times’, FG cemaatinin Pakistan’daki okullarından övgü dolu bir yorumla, “radikal İslâm’ın olumsuz etkisini yumuşatmaya yardım edebileceği” ve bunun “ABD dış politikası açısından da olumlu” olduğu vurgusuyla söz etti…
Evet, FG’nin… okulları, ABD’nin ılımlı İslâm politikasının uzantısı…
Bu doğrultuda ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir ayağında olan FG’nin… 90 ülkede 500 okulu var… Irak’ın kuzeyinde okullar, bir hastane ve üniversite…
FG cemaatine yakınlığı ile bilinen Fezalar Eğitim Kurumları’nın Irak’ın kuzeyinde açılışını yaptığı Işık Üniversitesi’nin kurulduğu Erbil’in değerli bölgesindeki 100 dönümlük arsayı Mesud Barzani’nin talimatı ile bölgesel Kürt yönetimi hibe etti…
Ve Irak (Güney) Kürdistan’daki cemaat okullarında 23 Nisan ve 19 Mayıs gibi bayramlar kutlanmakta, İstiklal marşı ezberletilmektedir. Kutlamalar, okulların bahçesinde yapılmakta, öğrenci velileri de davet edilerek katılımları sağlanmaktadır. Fakat Kürt Ulusal marşı ‘Ey Reqîb’ okutulmamakta, yine Federe Kürdistan’daki resmi bayramlar kutlanmamaktadır…
Kuşku yok ki, CIA’nin ve Türk(iye) Devleti’nin uluslararası örgütlenmesinde Gülen okullarının önemli bir rolü vardır.
28 Şubat sürecinde gündeme gelen cemaatin okulları için FG, “Türk devletine devretmek istiyorum” demişti. Bu okulların maliyetini Türk(iye) devleti karşılayacak durumda değil. Peki, bu kadar okulu finanse etmek için kaynakları nereden ve nasıl temin ediliyor?
Gülen’in Güney Afrika’da okul açmasındaki amacı nedir? Avustralya’da okul açma sevdası nereden gelebilir? Afganistan’da Afgan devletinden daha çok liseye sahip olmasının nedeni ne olabilir? İnançlarını uluslararası alana yayma amacı taşıyabilir. Kendisini İslâm âleminin ‘ruhani lideri’ olarak görebilir. Bu amaçla yaygın bir İslâm faaliyeti örgütleyebilir. Ancak, bugün uluslararası bir boyut kazanan okulların arka plandaki politik hedeflerini analiz etmek önem kazanmaktadır.
Gülen cemaati dört kıtada yaklaşık 60 ülkede çok kapsamlı bir eğitim faaliyeti örgütlemiş durumda. Bu ülkelerden bazıları şunlar; Afganistan, Azerbaycan, Nahcıvan, Kazakistan, Özbekistan, Rusya, Doğu Sibirya, Dağıstan, Çavuşistan, Başkurdistan, Gürcistan, Tataristan, Moğolistan, Pakistan, Bangladeş, Irak, Irak Kürdistan’ı, Suriye, Makedonya, Bulgaristan, Moldova, Romanya, Arnavutluk, Macaristan, Almanya, Fas, Güney Afrika, Sudan, Avustralya, Endonezya, Bosna-Hersek, Filipinler, Tayland, Kamboçya, Vietnam, Burma, Hindistan, Çin, İngiltere, Danimarka, Tanzanya. Bu ülkelerde 170 lise, 36 kolej, 10 ilkokul, 6 ilköğretim okulu, 5 fakülte, 3 üniversite, 3 enstitü, 6 yüksek okul, 6 dil merkezi, 3 ana okul, 12 genel kurs merkezi, 6 vakıf okulu olmak üzere 270 okul faaliyet hâlindedir. Bu okulların ağırlıklı olarak dünyanın stratejik merkezi durumunda olan Avrasya, Ortadoğu ve Balkanlar’da açılmış olması da okulların hangi politikalara hizmet ettiğini de ortaya koymaktadır.[63]
Türkiye’nin Avrasya ve Ortadoğu’daki stratejik çıkarlarını geliştirmeye hizmet eden bu eğitim faaliyeti, aynı zamanda, İslâmcılığın geliştirilmesi amacına dayanan bir misyonerlik hareketidir. Özellikle, Asya bölgesinde açılan okulların, sömürgecilik ve asimilasyon politikası bakımından önemli bir işleve sahip olacağını Gülen şu cümlelerle açıklıyor: “Eğer Türk yatırımcısı, müteşebbisi, eğitimcisi gidip Asya’ya sahip çıkmazsa, başkaları oraya dökecekleri menfaatlerle Asya’yı ele geçirebilirler. İnsanımız, devlet olmasa bile, vakıf, dernek ve şirketler yoluyla oraya girerek, elbette o ülkeleri ifsad edecek akımlara karşı da bir sed teşkil edecektir…[64]
Ömer Laçiner, Gülen okulları üzerine yaptığı bir araştırmada şu değerlendirmeyi yapıyor: “Fethullah Hoca ve çevresi için devletin ve toplumun sinir merkezlerini, hayati faaliyetlerini, kısaca en genel anlamıyla yönetim ve yönlendirme ağını oluşturacak gayet seçkin bir kadroyu yetiştirmek, onların nezdinde iktidarı elde etmenin öncesinde kesinlikle tamamlanmış olması gereken bir etap, iktidar olmanın önkoşuludur. Hatta bu koşul henüz gerçekleşmemişken iktidarı elde etmenin vahim bir yanılgı olduğunu düşündüklerini dahi söyleyebiliriz…”[65]
Bu değerlendirme, Gülen grubunun, stratejisini uygulamak için eğitim alanındaki faaliyetleri ne kadar önemsediğini ortaya koyuyorken; CHP eski Genel Başkanı, Antalya Milletvekili Deniz Baykal, Fas’taki FG okulunu ziyaret edip, “Türk kültürünü, güzel Türkçemizi ve değerlerimizi buralara getirerek ülkemizi Fas’ta temsil eden Türk öğretmenlerimize şükranlarımı sunuyorum” diye kutladı kutlamasına da; Rusya Federasyonu, FG destekli eğitim kurumlarına izin vermeyeceğini bir kez daha ortaya koydu. Tataristan Özerk Cumhuriyeti, Gülen destekli okullarda çalışan 44 öğretmeni “Rus eğitim sistemine aykırı faaliyet gösterdikleri” gerekçesiyle sınır dışı etti!
Rusya Federasyonu, bir süreden bu yana yakın takip altında tuttuğu okul ve vakıfların ardından FG’nin ülke içindeki tüm faaliyetlerini “aşırı radikal” ve “terör gruplarıyla ilişkisi olduğu” gerekçeleriyle yasakladı.
FG cemaati tarafından Rusya’nın değişik yerlerinde 1990’lı yılların başlarında açılmaya başlanan “Türk okulları”, ilk olarak, 1990’lı yılların sonunda, fakat asıl olarak, Vladimir Putin’in Devlet Başkanı olduğu 2000’li yılların başlarında yoğun incelemelere maruz kaldı.
FSB’nin 2002 yılı Aralık ayında açıkladığı yıllık raporunda, Başkurdistan, Çuvasistan, Buryatiya, Hakasya ve Kuzey Kafkasya (Dağıstan, Çeçenistan ve Stavropol) bölgelerinde “Toros”, “Eflak”, “Serhat” ve “Ufuk” adlı vakıf ve firmaların Nurcuların elinde bulunduğu ve bu kuruluşlar ülke güvenliğini tehdit eden faaliyetler ve yabancı istihbarat örgütleri lehine istihbarat faaliyetlerinde bulundukları için kapatıldıkları, buralarda bulunan Türk uyrukluların sınır dışı edildikleri belirtiliyordu. Rusya’da Nur cemaatine yönelik ikinci büyük operasyon, 2005 yılında Tataristan’da gerçekleştirildi. Tataristan’da radikal İslâmi eğilimlerin artması karşısında alarma geçen FSB, Tataristan’da Nur cemaatine yönelik düzenlediği operasyonlarda, kayıtsız olarak faaliyet gösteren ve Nur cemaati ile bağlantılı olduğu anlaşılan yerlere baskınlar düzenledi.
Cemaate üçüncü büyük darbe, 2007 yılının mayıs ayında Koptevskaya Bölge Mahkemesi’nin Tataristan savcılığının talebi doğrultusunda Said-i Nursi’nin kitaplarını yasaklaması oldu. Eylül ayında kesinleşen kararın gerekçesinde, Said-i Nursi’nin kitaplarının radikal İslâmı aşıladığı, okuyucu kitlesini çevresinden yabancılaştırdığı ve onları kendilerinden olmayanlara karşı eyleme geçmeye teşvik ettiği belirtiliyordu.

IV. AYIRIM: ABD’NİN FG’Sİ…

ABD mamûlatı FG hakkında, Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, “ABD, Gülen hareketini ya da kendisinin inançlarını ne desteklemektedir ne de karşı çıkmaktadır,” derken; ABD FG’ye Amerika’da sürekli oturma izni sağlayan Yeşil Kartı verdi.
Pennsylvania Eyalet Bölge Savcılığı’nın verdiği bilgiye göre ‘ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Bürosu’ (USCIS) Gülen’in, “olağanüstü yetenekleri olan yabancı eğitimci” statüsü (I-140) kapsamındaki yeşil kart başvurusunu 10 Ekim 2008’de kabul edildi.
Pennsylvania’daki Özel Hukuk Mahkemesi’si savcısı FG cemaatinin 25 milyar dolarlık bir malvarlığını yönettiğini açıkladı.
Savcılık belgelerinde ayrıca Gülen hareketinin “eğitimi, toplumu İslâmlaştırmak için kullandığı” ve “CIA’nın da Gülen projelerine finansal ortak olduğu” yönünde araştırmacı görüşlerine de yer verilirken; Gülen’in belli bir süre sonunda ABD vatandaşlığına da hak kazanacağına dikkat çekti.[66]
Gülen, ABD’de oturma izni almak için 7 yıldır başvuru üstüne başvuru yaptı. Kimi zaman dini, kimi zaman eğitimci kimliğini öne çıkardı. Pennsylvania Doğu Bölgesi Mahkemesi’ne 25 Mayıs 2007 tarihinde başvurarak, aralarında İç Güvenlik Bakanı Michael Chertoff ve FBI Başkanı Robert Mueller’in de bulunduğu bazı yöneticileri, “yasal süreci işletmedikleri” iddiasıyla şikâyet eden Gülen’in avukatları, yedi yıllık süreci özetle şöyle anlattılar:

30 Nisan 2001’de
Altın Nesil İbadet Merkezi (eski adıyla Altın Nesil Öğrenci Derneği), Gülen’in “özel göçmen ve dini görevli” vizesi alması için başvuru yaptı. I-360 adıyla bilinen bu dilekçe kabul edildi.
18 Ekim 2002’de
Gülen bu kez Vermont eyaletinde “daimi oturma vizesi” almak için I-485 adıyla bilinen bir başvuru daha yaptı.
17 Ekim 2004’de
Gülen’in avukatları, “daimi oturma vizesi” süreci devam eden müvekkilleri için I-131 adı verilen “seyahat belgesi” düzenlenmesini istedi. Ama, bu “seyahat belgesi” bir türlü verilmedi, hâlâ da verilmiş değil.
14 Ağustos 2006’da
Bu kez Vermont eyaletinde “çalışma izni” için I-765 adı verilen bir başka vize tipine başvuru yapıldı. Bu dilekçeye de yanıt verilmedi.
13 Eylül 2006’da
Vermont Göçmen Hizmetleri Direktörü Paul Novak, Gülen’in “dini görevli vizesini iptal edebileceğine” dair bir ihtarname gönderdi. Altın Nesil Merkezi buna karşılık olarak gerekli belgeleri sağladı, ama, vizenin iptaline engel olamadı. 14 Kasım 2006’da Gülen’in “özel göçmen dini görevli” vize başvurusu reddedildi.
Altın Nesil Merkezi bu sürece hemen itiraz etti ve 20 Kasım 2006’da da bu kez Teksas eyaletinde Gülen için I-140 adıyla bilinen dilekçeyle, “olağanüstü yetenekli kişi” için oturma ve çalışma izni veren Greencard başvurusu yaptı.
25 Nisan 2007’de
Gülen’in I-360 vizesinin iptali, temyiz ofisinden gelen bir yazıyla bozuldu ve “din adamı” vizesi süreci yeniden başladı.
25 Mayıs 2007’de
Davacı Gülen’in “geri döndürülemez şekilde mağdur olduğunu, seyahat edemediğini ve çalışamadığını” belirten avukatları, aralarında İç Güvenlik Bakanı Michael Chertoff, FBI Başkanı Robert Mueller ve Vatandaşlık ve Göçmen Servisi’nden dört yöneticiyi yasal süreci işletmedikleri iddiasıyla dava etti. 19 Kasım 2007’de ABD Vatandaşlık ve Göçmen İşleri Dairesi, Gülen’in I-140 Greencard başvurusunu reddettiğini açıkladı. Buna yapılan temyiz başvurusu da 7 Mart 2008’de reddedildi.
29 Nisan 2008’de
Gülen’in avukatları davadaki şikâyetlerini değiştirerek yetkilileri, “görevlerini yapmamak, keyfi hareket etmek ve yasayı işletmemekle” suçladı.
Davanın bundan sonraki sürecinde, Yargıç Stewart Dalzell, tarafları 2008 Haziran ayı başında hukuki argümanlarını belgeler hâlinde sunmaya çağırdı.
Avukatları, ilk dilekçelerinde Gülen’i “Türkiye’de ve dünyada pek çok okulun kurulmasını sağlayan Gülen hareketinin kurucusu” olarak tanımladı. ABD makamları da Gülen’in “eğitimci” kategorisinde vize değerlendirmesine konulmasını istedi. Ama, Gülen’in Türkiye’de devam eden Yargıtay süreci nedeniyle okullarla direkt ilgisini uzun süre açıkça belirtmemesi “ilham vermek, desteklemek” şeklinde ifadeler kullanması, ABD makamlarınca yetersiz bulundu.
4 Haziran 2008’de
Yeniden sunulan referans listesindeki eski CIA yöneticileri ve din adamları “eğitimci” tezini desteklemeye yetmedi.
İlk kez 18 Haziran 2008 tarihli yazışmada Gülen’in avukatları, “Dini yaz kamplarından, yurtlara, dershanelere, özel üniversitelere” uzanan süreci anlatarak Gülen’in “eğitimci” kimliğini “din adamı” kimliğiyle birlikte öne sürdü ve okullarla organik bağını kabul etti.
Savcılık, aynı tarihte verdiği yanıtta, “Gülen’in çalışmalarının bir müfredata ya da bir dersin kendisine konu olduğuna dair kanıt yok. Kitaplarının hiçbiri eğitim alanında değil. Kendisi dini ve siyasi alanda etkili bir isim, ama eğitimci değil” dedi.
Bütün bu süreçte belgelerde dikkati çeken en önemli nokta, ABD makamlarının Gülen’in dilekçelerini reddederek, vizesini zaman zaman iptal ederek, oturma izni almasını sürekli ertelemiş olması. Yine aynı şekilde, oturma izni başvurusu süreci başlayamayan Gülen’in ülkeyi 5 yıl boyunca terk etmesi de mümkün olmadığı için Türkiye’ye gelmesi de dolaylı yoldan engellenmiş oldu. ABD, Gülen’e vatandaşlık vermediği gibi bir nevi de “seyahat kısıtlaması” getirdi. Mahkeme kayıtlarında Gülen’in adresi de belli oldu: Altın Nesil İbadet Merkezi’nin de bulunduğu Monroe ilçesinde Saylorsburg, Pennsylvania.
25 Haziran 2008’de
Mahkemeye sunulan son belgelerde Gülen’in avukatları, artık “siyasi kimliği” reddetmedi. Avukatlar, müvekkillerinin “siyaset ve dini çalışmalar alanında olağanüstü yetenek” vizesine hak kazandığını, çalışmalarının ABD’nin terörle mücadelesine faydalı olduğunu belirtti. Savcılık, buna, “Gülen’in Türkiye’deki laiklik tartışmalarının içinde olduğu, 25 milyar dolarlık bir ekonomik gücü yönettiği ve amacının belirsiz olduğu” iddiasıyla yanıt verdi.
Hâkim Stewart Dalzell, 16 Temmuz 2008’de açıkladığı kararında, “ABD makamları, Gülen’in dini ve eğitim konularındaki çalışmalarını geniş anlamda yorumlamalı” dedi. Hâkim, Gülen’in, “Dinler arası gerilim yaşandığı şu dönemde, kendisinin diyalog çalışmaları ABD’ye faydalıdır” kanısına vardı.

Dikkat: Hâkim Stewart Dalzell, 16 Temmuz 2008’de açıkladığı kararında, “ABD makamları, Gülen’in dini ve eğitim konularındaki çalışmalarını geniş anlamda yorumlamalı,” diyerek, Gülen’in, “Dinler arası gerilim yaşandığı şu dönemde, kendisinin diyalog çalışmaları ABD’ye faydalıdır” kanısını ifade etti…
Burada bir şeyi daha eklemek gerek: Amerika’nın Fethullah Hoca’ya yeşil kart vermesi için kefil olanlar arasında Türkler olduğu gibi, eski CİA ajanları, Amerikan üniversitelerinden çok sayıda  teoloji öğretim üyesi, papazlar ve bazı kiliseler var. Dinler arası diyalog adına, Fethullah Hoca Hıristiyanlardan destek görüyor. CIA’dan gördüğü destek ise, tam devlet desteği. State Department antetli…[67]
Ayrıca ABD’deki düşünce kuruluşlarından ‘Doğu-Batı Enstitüsü/ EastWest Institute’ (EWI) FG’ye “Barış Ödülü” verirken; EWI Başkanı ve CEO’su John Edwin Mroz, törendeki konuşmasında, “Ödülü Gülen’e vermekten onur duyduklarını” belirterek, kuruluş olarak saygı, sorumluluk, tutku, disiplin gibi temel değerlere önem verdiklerini, Gülen’in de inandığı değerleri hayata geçiren bir kişi olduğunun altını çizdi.
Bu arada Amerikan Yahudi kuruluşları da, FG ile görüşmeyi önemserlerken; FG, Vatikan’da Papa ile biraraya gelmiş, Müslüman dünya ile “Tevhidi” dinlerle, bu arada Hıristiyanların yanısıra Yahudilerle de “dinsel hoşgörü ve diyalog” kavramı çerçevesinde ilişkilerin başını çeken bir din adamı olarak uluslararası ün kazanmıştı.
Burada bir parantez açıp ekleyelim: FG, ‘The Wall Street Journal’a röportajında, İnsani Yardım Vakfı’nı (İHH) İsrail’in rızası olmadan yardım dağıtmaya çalıştığı için eleştirip, İHH önderliğindeki filonun “İsrail’in iznini almadan abluka altındaki Gazze’ye yardım götürmeye çalışmasına” da itiraz etmişti.
Bir şey daha: ABD Başkanı Barack Obama yönetimine yakınlığıyla bilinen düşünce kuruluşu Brookings Enstitüsü’ne para bağışı yapanlar arasında FG cemaatinin işadamı örgütlenmesi olarak bilinen ‘Türkiye Sanayici ve İşadamları Konfederasyonu’ da yer alıyordu…
ABD Kongresi’nin bazı üyelerine bireysel bağışlar yapan cemaat, milletvekilleri için çalışan kongre görevlilerini kendi propagandasını yapmak üzere ücretsiz olarak Türkiye’ye getiriyor.
‘Türkiye Amerikan Federasyonları Asamblesi’nde toplanan Fethullahçılarla bağlantılı kuruluşlar, ABD’de 48 eyalette faaliyet gösteren 180 dernek ve kuruluşu bir araya getirdi. Asamblenin kuruluşu dolayısıyla düzenlenen geceye 7 Amerikalı senatör ve 60 Temsilciler Meclisi üyesi katıldı.
Ayrıca 14 Kasım 2008’de ABD’de Georgetown Üniversitesi’nin ev sahipliği üstlendiği ‘Küresel Zorluklar Çağında İslâm: Gülen Hareketinin Alternatif Perspektifleri’ başlıklı konferansta FG, Alexis de Tocqueville, Francis Fukuyama ve siyaset bilimci Robert Putnam gibi isimlerle karşılaştırıldı. “Gülen’in uluslararası bir entelektüel olduğu” temasının işlendiği konferansta, Gülen hareketinin barışçıl, kültürel, eğitimsel ve inanca dayalı sosyal bir hareket olduğu tezi ileri sürüldü.

IV.1) EMPERYALİZM VE CEMAAT

Tüm bu veriler ışığında “ABD’siz AKP-Cemaat analizi, yumurtasız omlet gibi bir şey,” diyen Mustafa Sönmez’e katılmamak mümkün değil…
Bu konuda birkaç noktaya değinmek yeter de artar.
Örneğin Eren Erdem’in, ‘Şeytan Evliyaları’[68] başlıklı yapıtında Said-i Nursi’den FG’ye kadar birçok ismin, dinen ve siyaseten “şirk” bataklığına saplanmış bir “şeytan evliyası” olduğu örneklerle açıklanırken; şeytan evliyalarından olmak için illa dine karşı olmak gerekmiyor yazara göre. İnsanlığı tarihinden ve gerçeğinden uzak tutmak için, medyayı kullanarak insan zihnini avucuna alıp istediği şekilde yoğurmaya çalışan zihniyet de şeytan evliyalarına aittir.
Erdem, zamanımızın şeytan evliyalarına verdiği örnekleri; Soros, Clinton, Obama, Huntington, Brzezinski gibi isimler ve bu ismin yerli, yabancı işbirlikçisi olan siyasiler, kalemşorlar diye sıralıyorken; emperyalizm ile işbirlikçilik olgusunun altını çiziyor…
İkincisi de Vatikan’ın, “dinler arasında diyalog” için Diyanet İşleri Başkanlığı yerine, kendisine “Rabb’in (yaratıcının) aciz kulu” diyen FG’yi seçmesi…
“Nurculuğun piri ‘Said-i Nursi’nin de Hıristiyan dünyası ile ilişkilerinin güçlü olduğu’ söylencesini öne süren hoca efendi hazretleri, kullandığı bu kalkan ile Vatikan’ın istediği ‘diyaloğu’ Papa II. Jean Paul’e yazdığı bir mektupla başlattı. Hoca efendi 9 Şubat 1998’de Vatikan’da Papa’nın huzuruna çıkarak ‘Hıristiyan dünyası ile diyaloğa’ girdi. Bu girişimini gerçekleştirmek için de sabırla Türkiye’deki Hıristiyan ve Yahudi liderler, hatta bazı aydınlarla kol kola girerek ‘diyalog’ ortamının takıyyesini yarattı. Türkiye’nin AB üyeliğine adaylığının gerektirdiği düşünce ve din özgürlüğü kuramları, ABD’nin BOP’u, hoca efendinin ekmeğine yağ sürdü. Sırtını ABD ve AB’ye dayayan hoca efendi, Vatikan’dan da ‘icazet’ alınca, uluslararası alanda maddi ve manevi yapılanmasını hızla yoğunlaştırdı.
‘Diyalog’ ve ‘misyonerlik’ Vatikan’ın özünde var, demiştik. Hoca efendinin hızla yayılmasında ‘misyonerlik’ olgusunun rolü inkâr edilemez. Hoca efendinin Papa ile görüşmesinden sonra, ‘Müslüman misyonerleri’ de ‘Vatikan Misyonerlik Okulu’nda’ öğrenim görmeye başladılar. Vatikan’ın ‘rahleyi tedrisinden’ geçtiler…”[69]
Nihayet MİT İstanbul Bölge eski Başkanı ve Başbakanlık İstihbarat Başdanışmanı Osman Nuri Gündeş’in, ‘İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı’ başlığıyla kaleme aldığı anılarında, “Gülen cemaatine ait Türkiye dışındaki okullarda Amerikan Merkezi Haber Alma Örgütü (CIA) ajanlarının “İngilizce öğretmeni maskesi” altında çalıştığını ifade ettiği;[70] “Gülen hareketinin finansmanına CIA’in katıldığı”[71] iddiaları eşliğinde Hocaefendi’nin ABD’de çok iyi korunduğu bir “sır” değilken Yalçın Doğan ekliyor:
“Amerika’nın Fethullah desteğinin kaynağı El Kaide ve o terör örgütünün inandığı Selefilik felsefesi.
Selefilik, El Kaide’nin inandığı İslâmi düşünce biçimi. Ne demek?
Selefiler ve aynı zamanda El Kaide sadece Kur’ana bağlı. Hadislere bağlı değil. Onlara göre, esas olan vahiy. O da Kur’anda yer alıyor.
Amerika devreye burada giriyor. Selefiler köktendincidir, denklemiyle.
Fethullah Hoca’yı ise, makul Müslüman olarak görüyor. ABD’ye göre:
1) Fethullah Hoca katı değil. İslâmi tarz yaşamın modern yanı…
2) Fethullah Hoca güçlü olmayı öne çıkartıyor. Bunu da, iş dünyasıyla birlikte yapıyor…
Amerika’ya göre, İslâmiyet ile kapitalizmi barıştırıyor.
Hem El Kaide tipi terör örgütüne sübap, hem kapitalizme dini şemsiye…
AKP ile Fethullahçılar arasında bir sorun yok. Tersine, bazı AKP’liler Fethullah takımına yakın duruyor. Bu bilinmeyen değil…”
Evet “Gülen Hareketi ABD’deki bazı etkili çevreler tarafından, 11 Eylül saldırıları ve sonrasında İslâmi aşırıcılığa karşı barışçı panzehir işlevi görebilecek bir cevap olarak algılanıyor. Bu anlayış, cemaatin dünyaya yayılmışlığı nispetinde küresel bir boyut kazanıyor”ken;[72] ABD’nin Teksas Eyaleti Senatosu, global barış ve anlayışa katkılarından dolayı Türk-İslâm alimi FG’yi takdir eden bir karar tasarısını kabul etti…

V. AYIRIM: CEMAATİN GÜCÜ

Buraya kadar değindiklerimiz kapsamında Türkiye’de cemaatin gücüne gelince, işte çarpıcı birkaç kanıt…
i) ABD’de yaşayan FG’nin kardeşi Kudbettin Gülen’in çalıştığı Çağlayan Yayım Dağıtım Basım Ambalaj Sanayi ve Ticaret AŞ adlı firma, silahtan şaraba, tütünden prezervatif ve cinsel amaçlı aletlere, yılbaşı ağacı süsünden oyun kartlarına ve ağır askeri silahlara kadar sayısız mal ve hizmete, FG adıyla marka tescili yaptırdı…[73]
ii) Kaset görüntülerinin internette yayımlanmasının ardından ABD’nin Pennsylvania eyaletinden telefonla eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı arayan FG, “Bizim bununla hiçbir ilgimiz yok. Böyle bir şey nasıl olabilir, fevkâlâde üzgünüm,” dedi. Bu nedenle Baykal da istifasını açıkladığı basın toplantısında “Sorumlu arayışına çıkacaklara yardımcı olmak üzere, ABD’den aldığım üzüntü mesajlarının samimiyetine inandığımı da belirtmek isterim,” dedi…[74]
iii) ‘Die Welt’te yayımlanan ‘Gülen: İslâm Hareketi Almanya’da Yayılıyor’ başlıklı haberde 3 milyona yakın Türk’ün yaşadığı ülkede İslâmcılığın “Gülen hareketi” üzerinden yayıldığına dikkat çekilip, Almanya’da 12 okulu bulunan Gülen hareketinin medya imparatorluğu, banka ve üniversitelerinin bulunduğu belirtildi…[75]
iv) ‘The Foreign Policy’ ve ‘Prospect’ dergilerinin ortak anketi sonucunda FG, ‘100 düşünür Listesi’nde bir numara çıktı…[76]
v) ‘Der Spiegel’in ‘Türkiye’de Gülen Hareketi: İmamın Korkunç Gücü’ başlıklı haberinde, “Gülen, Türkiye’nin en güçlü adamlarından biri sayılıyor. Yandaşları ülkedeki düzen gücünün geniş kesimlerinin altını oymuş görünüyor, eleştirenler tasfiye ediliyor” denildi…[77]
vi) Hanefi Avcı, FG cemaatinin devletin emniyet, TSK ve yargı kurumlarının üst düzeyine kadar sızdığını söyledi. Avcı, FG’nin, emniyet, adalet ve siyaset içinde faaliyet gösteren “imam”larının listesini, Ankara Özel Yetkili Başsavcı Vekili Hamza Keleş’e verdi…[78]
vii) Taşradan büyük kentlere okumaya gelen yoksul gençlere, kalacak imkân sağlayarak ve burs vererek yanına çekmeye çalışan FG cemaatinin İstanbul’daki Işık evlerinin birinde 5 ay kalan M.B yaşadıklarını anlatırken, “İsmimi vermek istemiyorum yoksa her iş konusunda önümü keserler, geleceğimle oynarlar” diyerek cemaatin baskı gücünün de nereye vardığını gözler önüne sererken, M.B, evlerde Kürtçe konuşmanın hatta Kürtçe müzik bile dinlemenin kesinlikle yasak olduğunu anlattı…[79]
viii) Şivan Perwer, FG Hocaefendi’nin barış mesajını önemli bulduğunu açıkladı. Türkiye’nin, Gülen’in sözlerini dinlediğini vurguladı. Irak’ın kuzeyinde yayımlanan Rudaw gazetesine konuşan Perwer, “Hocaefendi’nin fikirleri çok iyidir,” dedi…[80]
ix) İmralı’da görüştüğü Abdullah Öcalan’ın mesajını Türkçe olarak Diyarbakır’daki Newruz kutlamalarında okuyan BDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Öcalan’ın FG’ye “selam” gönderdiği vurgusuyla ekledi: “Öcalan, FG’ye selamlarını gönderdi. FG’nin ‘Sulhta hayır vardır’ yaklaşımı benim de yaklaşımımdır. Bütün Ortadoğu’daki demokratik bir siyaset ve barış için birlikte çalışabiliriz. Muhterem FG’nin selamlarımı söyleyin. Onu en iyi anlayan benim” dediğini söyledi…[81]
x) Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Nur cemaati lideri FG hakkında açılan davayı karara bağladı. Kurul, Ankara XI. Ağır Ceza Mahkemesi’nin beraat kararını onaylayan Yargıtay IX. Ceza Dairesi’nin kararını yerinde buldu. Kurul, Daire’nin kararına itiraz eden Yargıtay Başsavcılığı’nın itirazını ise reddetti…[82]
xi) 12 Eylül referandumundan “evet” çıkması üzerine yaptığı konuşmada ABD’de bulunan FG’ye teşekkür eden Başbakan Erdoğan’a, bu kez Pennsylvania’dan geçmiş olsun mesajı geldi. Gülen, ‘Zaman’ gazetesinde yayımlanan “Geçmiş olsun” ilanında Erdoğan’a övgüler düzüp, “Sayın Başbakanımızın koruma konvoyuna hain bir pusu kurulduğunu teessürle öğrendim. Fevkâlâde mahzun olduğum hadise açıkça gösteriyor ki bu milletin huzur ve istikrarını çekemeyenler yine o menfur planlarını devreye sokmuş durumdalar. Milletçe kenetlenmemize vesile olmasını dilediğim bu menfur saldırıdan dolayı Cenab-ı Allah’tan Başbakanımız Erdoğan’ı bu millete bağışlamasını, ülkemizi her türlü kötülükten muhafaza buyurmasını temenni eder, geçmiş olsun dileklerimi arz ederim,”[83] dedi…
xii) ‘Türkiye Emekliler Derneği’nin eski yöneticilerin Mehmet Höcü, Başbakan Erdoğan’ın rafa kaldırdığı İntibak Yasa Tasarısı’nın Meclis’ten geçirilmesi için FG’den yardım istedi…[84]
xiii) “Türkçedeki bozulma ve yabancılaşma”yı araştıran TBMM Araştırma Komisyonu raporunda, FG cemaatinin desteğiyle yapılan “Türkçe Olimpiyatları”nın Cumhurbaşkanlığı himayesine alınması istenirken “Türk coğrafyasında Türkçe eğitim yapan okullar desteklenmelidir” denildi…[85]
xiv) Başbakan Erdoğan, ‘Uluslararası Türkçe Derneği’ tarafından düzenlenen “X. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları”nın 14 Haziran 2012’deki kapanış töreninde yaptığı konuşmada ABD’de bulunan Gülen cemaati lideri FG’nin isim vermeden Türkiye’ye dönmesi mesajını verip, “Biz, gurbette olup şu vatan topraklarının hasreti içerisinde olanları aramızda görmek istiyoruz,” dedi…[86]
xv) CHP eski Genel Başkanı, Antalya Milletvekili Deniz Baykal, Türkçe Olimpiyatları X. yıl etkinlikleriyle ilgili mesajında “Yüksek fedakârlıklarla ortaya konulan gayret ve hizmete ilham, emek ve destek verenleri şükranla” anarken, “Bir iç yolculukla manevi hicret yaparak başka insanlarımızın gönlüne ulaşıp, onları kucaklamanın tam zamanıdır” mesajı da verdi…[87]
xvi) X. Türkçe Olimpiyatları’ndaki konuşmasında katılan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, FG’ye selam yollayıp, “Teşekkür edecek çok insan var. Ancak vefakârlık içinde bir kişiyi unutmamak lazım… (…) Elbette hayatını iman ve Kur’an’a hizmet etmeye adamış, eğitim hizmetlerine gönül vermiş, fedakârlık ve feragatı öğretmiş güzel bir insana, büyük mütefekkire, büyük dava adamına şükran borcumuz var. O muhterem insana, hüzünlü gurbetten, şimdi Bursa’yı seyreden bu güzel insana, muhterem FG Hoca Efendi’ye şükranlarımızı sunuyorum, Rabbim hayırlı ve uzun ömürler versin. Bu hizmet bütün dünyayı kaplıyor. Türkiye’de ve dünyada bu okullar sayesinde gönülleri sevgi dolan milyonlarca insan, seni hatırlıyor ve hatırlatıyor,” dedi…[88]
Ayrıca Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Gülen cemaatini çok iyi tanıdığını belirterek, “Ben o camiayla geçmişten bu yana çok yakın ilişkideyim. FG Hoca Efendi’yi de çok severim. En zor zamanlarda onu ne kadar sevdiğimi, beğendiğimi onun Türkiye için çok önemli bir şahsiyet olduğunu, onun Türkiye için çok güzel şeyler hayal ettiğini, eğitimden başlayarak bütün sosyal faaliyetlerde, insanlığı pozitif yönlendirdiğini, Türkiye’ye ondan zarar gelmediğini, zarar gelmeyeceğini çok açık ifade eden bir insanım. Hem de ta 97-98-99’larda yurtdışına gitmek zorunda kaldığı zamanlarda, ağır cezada yargılandığı zamanlarda. O Türkiye’nin yüz akıdır, tertemiz bir insandır, diyen birisiyim,”[89] diye konuştu…
FG’nin “Gazze’ye yardım filosu için İsrail’den izin alınmalıydı” sözleri sorulan Başbakan Yardımcısı Arınç, “Hocaefendi her zaman olduğu gibi doğru söylüyor,”[90] yanıtını verdi…
xvii) AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, “AKP kendi tabanına cephe almaz, onlarla kavga etmez. Cemaatler bizim rakibimiz değildir,” dedi…[91]
xviii) Gülen’e yakınlığıyla bilinen Pacifica Institute, ABD’de 2-5 Nisan 2009 tarihinde Los Angeles’ta “Anadolu Kültürleri ve Yemekleri Festivali” gerçekleştirdi. Festivale, Kültür ve Turizm Bakanlığı Tanıtma Fonu da mali destek sağladı…[92]
xix) Amasya merkez ve ilçelerindeki ilk ve orta dereceli okullarda yaklaşık 4 bin 100 öğrenciye valilik izniyle FG’nin kitaplarından yapılan sınavın Konya’da da yapıldığı ortaya çıktı. Gülen cemaatine yakın olduğu belirtilen Gaye Eğitim Gönüllüleri Derneği, Karatay Türk Telekom Erol Güngör Sosyal Bilimler Lisesi, Hatip Mahide Bahadır Türk İlköğretim Okulu işbirliği ile “Hazreti Muhammed’in hayatı ile ilgili kitap okuma yarışması” düzenledi. FG’in “Sonsuz Nur” kitabından yapılacak yarışmaya Konya Valiliği de onay verdi…[93]
xx) Mezitli ilçesindeki Davultepe Atatürk İlköğretim Okulu’nda müdür yardımcı Ü.Ç. hakkında Gülen cemaatine yakın bir dershaneyi kötülediği, öğrencileri o dershaneye gitmemeleri için tehdit ettiği iddiasıyla soruşturma açıldı. Soruşturmayı yürüten müfettiş, Ü.Ç. hakkındaki iddialarla ilgili “maddi delil” bulamadı ama “suçu manen işlediğine” kanaat getirerek okulunun değiştirilmesini önerdi…[94]
xxi) Adıyaman’ın Gerger ilçesinde yayınlanan ‘Fırat’ gazetesinin sahibi Hacı Boğatekin hakkında, ‘Feto ile Apo’ başlıklı yazısı nedeniyle soruşturma başlatıldı. “Basın yayın yoluyla terör örgütü propagandası yaptığı”, “suçu ve suçluyu övdüğü” iddia edilen Boğatekin, savcıya ifade vermek için gittiği adliyede, polislerce tartaklandığını belirtti. Gazeteciyi cumhuriyet savcısı da tehdit etmiş, “Özür dile yoksa yakarım,” demişti…[95]

V.1) “SONUÇ YERİNE”: TÜRK(İYE) İSLÂMI VE FG

Hamza Türkmen’in, “FG bir düşünce, hareket ve dava adamıdır. Ama sahip olduğu bakış açısı ve sosyal çözümlemeleri ne kadar Kur’an’ın amacı, bütünlüğü ve ölçüleri ile bağdaşmaktadır?”;[96] Yasin Ceylan’ın, “Bir İslâm idealistinin birinci görevi, çağımızın vebası olan milliyetçilikle mücadele etmektir. Ancak görünen o ki, FG’nin şakirtleri, bu hastalıkla mücadele yerine, onu benimsemişler,” türünden itirazlarının muhatabı olsa da FG, Türk(iye) İslâmı açısından önemli bir politik örnektir.
Örneğin FG’nin Türkiye’deki sözcülerinden ‘Zaman’ yazarı Hüseyin Gülerce, ‘Habertürk’ün ‘Söz Sende’ programında Balçiçek İlter’e, gençliğinde üzerinde “Allah için vur” yazılı sopalarla solcuları dövdüğünü anlatarak ekledi: “Bana göre solcu herkes komünistti. Ve komünist dövmeyi vatanseverlik zannediyorduk. şeklinde konuştu. Zaman Yazarı sözlerine şöyle devam etti: O kavgalarda bizim hazır sopalarımız vardı. Bir de bu dövmeyi Allah rızası için yapıyorduk. Ama nefsimiz karışmasın diye sopanın üzerine; ‘Allah için vur.’ yazarak kendimizi uyarıyorduk. Kendimizi öyle rahatlatıyorduk…”[97]
Böylesine bir geçmişten bugüne uzanan FG hareketini irdelerken John Berger’in, “Geçmiş hiçbir zaman olduğu yerde durup yeniden keşfedilmeyi, aynıyla olduğu gibi tanınmayı beklemez. Tarih her zaman belli bir şimdi’yle onun geçmişi arasındaki ilişkiyi kurar. Demek ki şimdi’den korkmak eskiyi bulandırmaya yol açıyor,”[98] uyarısını “es” geçmemek gerek…
O hâlde ABD mamûlatı FG’nin anti-komünist ve neo-liberal bir muhafazakârlık olduğunu bir an dahi unutmadan; David Frost’un, “Muhafazakâr, zenginlere iyi davranılmasını isteyen tiptir”; Mark Twain’in, “Radikaller yeni fikirler ortaya atarlar. Bu fikirler eskiyince muhafazakârlar tarafından benimsenir”; Georges Bernanos’un, “Muhafazakâr denince akla ilk, kendini muhafaza gelir”; Alphonse Karr’ın, “Asıl muhafazakâr, kendindekileri muhafaza ederken bir yandan da başkalarından, yeterince muhafaza edemediklerini almaya çalışır”; Elbert Hubbard’ın, “Muhafazakâr mücadele edemeyecek kadar korkak, koşamayacak kadar da yağlı bir tiptir,” uyarılarının altı özenle çizilmelidir…
“Türk(iye) İslâmı” konusunda dindar kesimin bakış açısıyla inceleyen İsmail Kara, modernist söylemle uyumlu İslâm’ın Diyanet İşleri tarafından, “halk İslâmı” denilebilecek bir anlayışınsa tarikatler ve cemaatler tarafından sürdürüldüğünü anlatsa da[99] bunun gerçekle bir ilintisi yoktur.

TÜRKİYE’DEKİ EN BÜYÜK CEMAATLER
GÜLEN CEMAATİ
Cemaatin lideri FG 1999 yılından beri ABD’de yaşıyor…
SÜLEYMANCILAR
Kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan. Siyasette etkili cemaatlerden…
MENZİL
Nakşibendiliğin kolu. Adını Adıyaman’ın Menzil Köyü’nden alıyor…
İSMAİLAĞA
Kurucusu Ebuishak İsmail Efendi. Cemaat İstanbul Fatih’te, en dikkat çeken İslâmi gettoyu oluşturdu…
AZİZ MAHMUT HÜDAİ
Osmanlı devri velilerinden. Asıl adı Mahmut. Peygamber soyundan…
YAHYALI
Kayseri’de en güçlü dini gruplardan. Adını Yahyalı Hacı Hasan Efendi’den alıyor…
ALVARLI EFE CEMAATİ
Asıl adı Muhammed Lütfi. Erzurum’da “Alvarlı Efe” diye bilinir…
İSKENDER PAŞA
Mehmet Zahit Kotku şeyh olduktan sonra, görev yaptığı İskenderpaşa Camii cemaate de isim oldu…
KIRKINCI HOCA
Said-i Nursi’nin ölümüyle Nurcular 10’u aşkın gruba bölündü. Biri de Kırkıncı Hoca olarak tanınan Mehmet Kırkıncı…
IŞIKÇILAR
Seyit Abdülhalim Arvasi’ye bağlı Hüseyin Hilmi Işık’ın cemaati. lideri Enver Ören’di…
CERRAHİ
Halveti tarikatına dayanıyor. Dergâhı, Karagümrük’te…
TEBLİĞ
Kurucusu Hindistan’da dünyaya gelen Şeyh Muhammed İlyas Kandehlevi…
HAYDAR BAŞ
Cemaatin lideri Haydar Baş, Kadiri Tarikatı’nın İcmal Kolu’ndan…
KIBRISİ
Cemaat lideri Mehmet Nazım Adil KKTC’de yaşıyor…
YENİ ASYACILAR
Nurcuların ikinci büyük kolu. Lideri Mehmet Kutlular. Yeni Asya Gazetesi cemaatin yayın kuruluşu…
HAKİKATÇİLER
Tüm cemaatlere karşı yürüttüğü mücadeleyle tanınan Hakikâtçıler’in şeyhi Ömer Öngüt. Sakarya, Düzce, Bursa ve Ankara’da güçlü…
ERENKÖY
Kökleri Kelami Dergâhı’na ve şeyhi Erbilli Mehmet Esat’a dayanıyor…

Bu konuda söz Ahmet Hakan’a bırakmakta büyük yarar var; bakın ne diyor:
“İslâmi kesimin bilinen bütün radikalleri bir araya gelip korsan eylem koymuşlar.
Özgür-Der, Mazlum-Der, Memur-Sen, Hak-İş, Vakit falan… Hepsi orada…
Yağmur altında… Ellerinde pankartlarla…
Koymuşlar eylemi…
Koskocaman bir de afiş hazırlamışlar…
Bağıran harflerle şöyle yazıyor afişte: ‘CUNTAYA HAYIR’
Altında da bir talep cümlesi yer alıyor: ‘DARBECİLER YARGILANSIN’
Ne güzel değil mi?
Aklıma 12 Eylül geliyor…
O günlerde istisnai dik duruşları bir tarafa bırakırsak…
İslâmcı delikanlılar, ‘Cuntaya hayır – Darbeciler yargılansın’ konulu korsan eylemler attırmıyorlardı…
Bunun yerine İslâmi kesimin önemli isimleri, cuntanın ideolojisi olan ‘Türk – İslâm Sentezi’nin ‘İslâm’ bölümüne sığınıp, ‘daha fazla imam-hatip / daha fazla Kur’an kursu’ açılmasını sağlamakla meşguldüler…
Mamak zindanlarında solcular ve sağcılar işkenceden geçiriliyormuş, anaları ağlatılıyormuş…
Ne gam!
Önemli olan geleceğe yatırım yapmaktı…
‘Cunta’yla papaz olup maceraya atılmak yerine
‘Cunta’nın sağlayabileceği imkânlardan azami ölçüde faydalanmak, o zamanlar çok daha ‘rasyonel’ bulunuyordu…
Hadi 12 Eylül, direkt olarak İslâmcıları değil de sokakta kavgaya tutuşmuş solcu ve sağcıları hedef alıyordu…
Bizim memlekette de ‘Bir yumruk seni hedef almıyorsa salla gitsin’ diye bir adet vardı… Ve İslâmcılar da o dönem bu geleneğe uyuyorlardı…
Ortada en ufak bir risk yokken…
‘CUNTAYA HAYIR – DARBECİLER YARGILANSIN’ diye pankart taşıyıp eylem koymak çok kolay ve çok ucuz bir tavır gibi geliyor bana…
Sıkıysa sonucunda işkence altında inletilmenin garanti olduğu günlerde bu pankartı taşıyacaksın…
Hayatının karartılmasını göze alarak taşıyacaksın o pankartları…
Sen 12 Eylül’de Mamak zindanının önünde en gür seda ile haykırdın mı?
Sen 28 Şubat’ta Çevik Bir’e posta koydun mu?
‘Kazıklı Voyvoda’ya yakışır tehditler ortada dolaşırken direnişe geçmeyi başardın mı?”
Elbette “Hayır”…
“Neden”e ilişkin; bakın Fikret Başkaya ne der:
“Türkiye’de politik İslâmın ortaya çıkışı ve evrimi diğer Müslüman ülkelerden farklı bir rota izledi. Türkiye’de merkezi otorite her zaman dini yakın takibe aldı. Dinin göreli özerklik alanını hep daralttı. Dolayısıyla, din bir devlet dini olarak varoldu. Sadece Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla dini denetim altına alıp manipüle etmedi. Tarikâtları, dini cemaatleri de yakın takibe aldı.
Zaten cemaatler farklı bir şey önerecek, farklı bir şey yapabilecek kabiliyetten yoksundular. Dinde bir yenilenme akıllarının ucundan bile geçmedi. Her zaman devleti ve yapılanları kutsamakla meşguldüler. İtirazları ‘yapılanlara değil, yapanlaraydı’… Hiç bir toplumsal soruna dair özgün görüş ve öneri ortaya koymadılar, zira öyle şeyler yapmaktan acizdirler.
Dolayısıyla devletin destekçisi olarak kaldılar. İçlerinden Müslüman dünya’da isim yapmış, ilgi görmüş tek bir şahsiyet bile çıkmadı. Devleti kutsayan, devlete eklemlenmiş bu cemaatlerin çapı ortada. Nurculuk ve ondan türeyen diğerlerini yakından incelersen, devleti ve emperyalist statükoyu kutsamak dışında bir şey yaptıklarını göremezsin. Aslında bizde de politik İslâm başka yerlerde olduğu gibi, yükselen demokratik-ilerici-sosyalist hareketin önünü kesmek üzere sahneye sürüldü. Arkasında devlet, ABD, Suudi Vahabiliği ve parası vardı. Bilindiği gibi, Suudi Arabistan’ın çağ dışı, gerici, karanlıkçı rejimi, yaklaşık 60 yıldır ‘resmi şeriat sponsorluğu’ yapıyor. İslâm ülkelerine ve Batı Avrupa, ABD, vb. akan milyar dolarlarla eğitim kurumları, gazeteler, televizyonlar, yayın evleri ‘düşünce kuruluşları’, vb, ya oluşturuluyor ya da mevcut olanlar destekleniyor…
Nasır’ın ölümünden sonra [1970] Suudiler, Mısır’a her yıl 2.5 milyar dolar para akıttılar ve meyveleri ortada… Suudilerin sadece Avrupa’da cami yapımı için 45 milyar dolar harcadığını kaç kişi biliyor? Suudi Arabistan Avrupa’da 1500 camii ve ‘İslâm Merkezi’, çeşitli adlar altında 2000 adet kurum oluşturdu… Bizdeki politik İslâm da diğerleri gibi tam bir gericiliktir ama devletin yakın takibi altında bir gericilik. AKP o gericiliğin neo-liberal versiyonudur sadece…”[100]
Ya radikal İslâm mı?
Ona ilişkin olarak da eski “radikal İslâmcı” ve şimdilerin AKP’lisi Mehmet Metiner’in değerlendirmesi şudur:
“Türkiye’deki devrimci ve radikal İslâmcı hareket, dünyadaki İslâmcı hareketlerin kötü bir kopyası veya kör bir taklitçisi niteliğindedir. Bu yüzden kökü Türkiye’de olan bir hareket değildir. Kesinlikle yerli olmadığı gibi yerel koşulları dikkate alarak kendini geliştiren bir hareket de değildir.
Beslenme ve esin kaynakları itibarıyla bu böyle olduğu gibi yöntemleri ve araçları bakımından da dışa bağlı ve oradan güdümlüdür. O yüzden asla üretken ve verimli değildir. Dünyadaki diğer İslâmcı hareketlerin hiçbirine ne teorik düzeyde, ne de pratik alanda sunabildiği hiçbir katkı yoktur. Hep alıcı konumundadır. Merkez değil, şu be veya acenta konumundadır. Taşıyıcılığında bile kendine ait bir farklılık taşımamaktadır. Kendine ait bir rengi, kokusu, tınısı yoktur.
Türkiye’deki İslâmcı hareketin tartıştığı konular, ithal konulardır. Tartışma ağırlıklı olarak da tercüme eserler üzerinden sürdürülür. Bu yüzden merkez üslerin orijinal ideolojik sunumlarının kötü bir çevirisiyle varlığını sürdürdüğü için taklitçiliğinde bile özgün değildir. (…)
Özetlemek gerekirse, “Türkiye’deki radikal İslâmcı hareket(ler) nev-i şahsına münhasır bir model hareket değildir. Taklitçi ve kopyacıdır. O yüzden dünyadaki diğer İslâmcı hareketlerle şu veya bu farklı özelliği dolayısıyla mukayese edilebilecek kendine ait bir modele sahip değildir.”[101]
Hemen vurgulayalım: Doğru söze ne denir?
Ve ardından da ekleyelim: Metiner Türk(iye) İslâmı’nın “radikal”/ “ılımlı”/ “liberal” vs. kategorilerine ayırmanın olanaksız olduğunu unutmuş gözüküyor. Bugünün Türkiye’sinde boygösteren İslâmcı varyantlar aynı döl yatağından, aynı toplumsal tabandan seslenmiyor mu?
Ve büyük bir seneklikle birbirlerine dönüşmüyorlar mı?
Nurcu Hareketin içinden çıkıp da ABD muhipliğine dönüşen FG ile isyanı[102] ve insan iradesini[103] reddeden İslâm korelasyonu bunun en çarpıcı örneklerinden birisidir.
Tabii ki, bir zamanların hızlı “İrancı”sı Metiner de öyle…

4 Nisan 2013 15:05:16, Ankara.

N O T L A R
[1] “Din: Teorisi/ Pratiği, Dünü, Bugünü” (6 ve 13 Nisan 2013) Sempozyumu’nun İstanbul’daki (13 Nisan 2013) “Türkiye’de İslâm: Dünü, Bugünü” oturumuna sunulan tebliğ… Din: Teorisi/ Pratiği, Dünü, Bugünü- Sempozyum Tebliğleri, Editör: Sibel Özbudun – Mahmut Konuk, Ütopya Yay., 2013… içinde…
[2] Aiskhylos.
[3] Yavuz Çobanoğlu, “Altın Nesil”in Peşinde – Fethullah Gülen’de Toplum, Devlet, Ahlâk, Otorite, İletişim Yay., 2012.
[4] Hikmet Çetinkaya, “Fethullahçılar, ABD ve AKP…”, Cumhuriyet, 15 Aralık 2010, s.5.
[5] “ABD-Gülen-Türkiye-Ilımlı İslâm”, Düşünce ve Eylem, Aralık 2007, s.7-8.-9.
[6] Hikmet Çetinkaya, Fethullah Gülen’in 40 Yıllık Serüveni, Cumhuriyet Kitapları, 6. Baskı, 2010.
[7] İlhan Taşcı, “Kırcı’ya Gülen Yardımı”, Cumhuriyet, 28 Şubat 2013, s.7.
[8] Ahmet İnsel, “Milliyetçi-Mukaddesatçı Başlar”, Radikal İki, 27 Nisan 2008, s.3.
[9] Mustafa Peköz, “Küreselleşen Türk-İslâmcı Gülen Cemaati”, sendika.org, 4 Mart 2009.
[10] Hakan Yavuz, The Translation of İslâmic Political Identity in Turkey, Oxford University Pres, 2003… Türkçe çevirisi: Modernleşen Müslümanlar- Nurcular, Nakşiler, Milli Görüş ve AKP, çev: Ahmet Yıldız, Kitap Yayınevi, 2. baskı, 2008, s.248-249-250-253.
[11] yage, s. 245-278.
[12] Fethullah Gülen, Kırık Testi 4- Ümit Burcu, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yay., 2005, s.57-58.
[13] Fethullah Gülen, Kırık Testi 3 – Gurbet Ufukları, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yay., 2007, s.68-69.
[14] Fehtullah Gülen, Fasıldan Fasıla-1, Nil Yay., 1996, s.15.
[15] Latif Erdoğan, Fethullah Hocaefendi; Küçük Dünyam, CAD Yay., 1995, s.78-79.
[16] yage, s.236.
[17] Fehtullah Gülen, Fasıldan Fasıla-2, AD Yay., 1996, s.297-102-103-229.
[18] Faik Bulut, Kim Bu Fethullah Gülen, Ozan Yay., 1999, s.167.
[19] Sızıntı Dergisi, 26 Aralık 1986.
[20] Ayşe Hür, “Siyasetin ‘Leitmotiv’i Fethullah Gülen”, Taraf, 11 Aralık 2011.
[21] Fethullah Gülen, Kırık Testi 3 – Gurbet Ufukları, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yay., s. 68-69.
[22] Nuriye Akman, “Fethullah Gülen’le Röportaj”, Sabah, 25-30 Ocak 1995.
[23] Fethullah Gülen, aktaran Lütfi Kaleli, İrtica ve ABD Kıskacında Türkiye, Alev Yay., 2003, s.77-78.
[24] Fehtullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler-4, Nil Yay., 1998, s.186-188.
[25] Fehtullah Gülen, aktaran E. Poyraz, Fehtullah’ın Gerçek Yüzü, Otopsi yay., 2000, s.81-82.
[26] Fethullah Gülen, İ-lâ-yi Kelimetullah ve Cihad, Nil Yayınevi., 1996.
[27] “Gülen: İsrail’den İzin Alınmalıydı”, Cumhuriyet, 5 Haziran 2010, s.11.
[28] Ergin Yıldızoğlu, “Liberal Entelijansiyanın Dayanılmaz Şaşkınlığı”, Cumhuriyet, 13 Şubat 2008, s.4.
[29] Fethullah Gülen, “Son Karakol”, Sızıntı, Ekim 1980, Cilt 2, Sayı 21… http://tr.fgulen.com/content/view/10747/3/
[30] Hüseyin Gülerce, “Yeni Durum, Hayırlara Kapı Açabilir”, Zaman, 3 Mart 1997… http://arsiv.zaman.com.tr/1997/03/03/kose/zamandan/index.html
[31] Platform Haber’den Doğan Özlük’ün Özel Dosyası, “Fethullah Gülen Hareketi ve Darbeler”, Demokrat Haber, 17 Mart 2012…
[33] Samanyolu TV, Osman Özsoy ve Mim Kemal Öke ile, 29 Mart 1997.
[34] Kanal D, Yalçın Doğan’a Verdiği Mülâkat, 16 Nisan 1997.
[35] Yasemin Çongar’la Röportaj, Milliyet, 31 Ağustos 1997.
[36] Kanal D, Yalçın Doğan’a Verdiği Mülâkat, 16 Nisan 1997.
[37] Samanyolu TV, Osman Özsoy ve Mim Kemal Öke ile, 29 Mart 1997.
[38] Kanal D, Yalçın Doğan’a Verdiği Mülâkat, 16 Nisan 1997.
[39] İnter Star TV, 6 Temmuz 1995.
[40] Samanyolu TV, Osman Özsoy ve Mim Kemal Öke ile, 29 Mart 1997.
[41] yagk.
[42] yagk.
[43] Aksiyon, No:183, 6 Haziran 1998.
[44] Show TV, Reha Muhtar’la Ana Haber Bülteni, 22 Haziran 1999.
[45] Milliyet, Özcan Ercan’la Röportaj, 5 Nisan 1998.
[46] Kanal D, Yalçın Doğan’a Verdiği Mülâkat, 16 Nisan 1997.
[47] Nazlı Ilıcak, Her Taşın Altında “The Cemaat” mi Var?, Doğan Kitap, 2012, s154.
[48] Zaman Gazetesi, 27 Aralık 1997, http://tr.fgulen.com/content/view/2599/11/
[49] Samanyolu TV, 29 Mart 1997.
[50] yagk
[51] “Gülen: Konsensüs Yapılmalı”, Milliyet, 24 Temmuz 2008, s.19.
[52] Fethullah Gülen, Vuslat Mustuşu, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yay., 2008.
[53] “Başörtüsü, Kelime-i Şahadet’le Bir Değildir”, Milliyet, 8 Haziran 2008.
[54] “İsrail’den İzin Almalıydılar”, Hürriyet, 5 Haziran 2010, s.22.
[55] Levent Toprak, “… ‘İslâmcı’ Sermaye ve Fethullah Gülen Cemaati /1”, Marksist Tutum, No:52, Temmuz 2009.
[56] İlhan Taşcı, “Dünya İçin Tehlike”, Cumhuriyet, 29 Haziran 2008, s.6.
[57] Aslı Aydıntaşbaş, “Amerikan Gözüyle ‘GLOBAL İMAM’…”, Milliyet, 15 Kasım 2010, s.15.
[58] Erkan Karabay, “… ‘Yeni’ Bir Modern Kent ve Mekân Kavram(lar)ına Doğru”; Sosyolojik Araştırmalar Dergisi, No:2, Mart 2012, s.73.
[59] Selçuk Candansayar, “Cemaat’in Politik Kökeni ve Günümüzdeki Hâli”, Birgün, 4 Haziran 2012, s.8.
[60] Erdal Atabek, “03 Mart 1924 – 03 Mart 2008…”, Cumhuriyet, 3 Mart 2008, s.4.
[61] Orhan Bursalı, “… ‘Gülen’ Siyasi Partisi”, Cumhuriyet, 10 Nisan 2012, s.6.
[62] Orhan Bursalı, “Cemaat Bir Partidir!”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2010, s.6.
[63] Faik Bulut, Kim Bu Fethullah Gülen, Ozan Yay., 1999, s.209-210.
[64] Şahin Alpay-Eyüp Can, “Fethullan Gülen Hoca Efendi ile Ufuk Turu”, Milliyet, 1 Ekim 1996.
[65] Ömer Laçiner, “Postmodern Bir Din Hareketi: Fethullah Gülen Cemaati”, Birikim, No:76, Ağustos 1995, s.3-11.
[66] Elçin Poyrazlar, “ABD Gülen’e Yeşil Kart Verdi”, Cumhuriyet, 15 Ekim 2008, s.10.
[67] Yalçın Doğan, “El Kaide’ye Karşı Fethullah”, Hürriyet, 27 Haziran 2008, s.19.
[68] Eren Erdem, Şeytan Evliyaları, Destek Yay., 2011.
[69] Özgen Acar, “Bir Danışman! Ama Kimin?”, Cumhuriyet, 11 Şubat 2011, s.10.
[70] “CIA Ajanları Gülen Okullarında”, Birgün, 22 Aralık 2010, s.8.
[71] Ahu Özyurt, “Gülen’e Ret Gerekçesinde CIA ile İlişki Kuşkusu”, Milliyet, 27 Haziran 2008, s.14.
[72] Kadri Gürsel, “Cemaatin İkilemleri”, Milliyet, 2 Aralık 2010, s.18.
[73] Gürsu Kunt, “Fethullah Gülen Marka Oldu”, Cumhuriyet, 14 Haziran 2008, s.6.
[74] “Gülen, Baykal’ı Aradı”, Cumhuriyet, 11 Mayıs 2010, s.6.
[75] Osman Çutsay, “Fethullahçı Hareket Yayılıyor”, Cumhuriyet, 23 Mayıs 2011, s.8.
[76] “The Guardian da Şaştı Bu İşe…”, Radikal, 24 Haziran 2008, s.8.
[77] Osman Çutsay-Uğur Hüküm “Gülen’i Eleştiren Tasfiye Ediliyor”, Cumhuriyet, 7 Nisan 2011, s.6.
[78] “İmamların Listesi Keleş’te”, Cumhuriyet, 23 Eylül 2010, s.7.
[79] Zeynep Kuray, “Fethullah’tan Kürtçe’ye Yasak!”, Birgün, 15 Ağustos 2010, s.5.
[80] “Şivan Perwer: FG’nin Desteği Çok Önemli ve Gerekli”, Avrupa Postası, 24 Ocak 2013, http://www.avrupa-postasi.com/dunya/sivan-perwer-fethullah-gulenin-destegi-cok-onemli-ve-gerekli-h88242.html
[81] “Öcalan’dan Gülen’e ‘Selam’…”, Cumhuriyet, 24 Mart 2013, s.5.
[82] Mesut Hasan Benli, “Yargıtay’dan Gülen’e ‘Dönüş Bileti’…”, Radikal, 25 Haziran 2008, s.6.
[83] “Fethullah Gülen, Erdoğan İçin Gazeteye İlan Verdi”, Cumhuriyet, 7 Mayıs 2011, s.4.
[84] “Emeklinin Umudu da ‘Okyanus Ötesi’…”, Radikal, 17 Eylül 2010, s.11.
[85] Ayşe Sayın, “Gülen’e ‘Gül’ Himayesi”, Cumhuriyet, 29 Haziran 2008, s.6.
[86] “Gülen’e ‘Dön’ Çağrısı”, Cumhuriyet, 15 Haziran 2012, s.7.
[87] “Baykal’dan Gülen’e Mesaj”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2012, s.6.
[88] Levent Gencelli, “Fethullah Gülen Muhteşem İnsan”, Cumhuriyet, 6 Haziran 2012, s.6.
[89] “Bülent Arınç: Fethullah Gülen’i Çok Severim”, Cumhuriyet, 7 Nisan 2012, s.4.
[90] “Arınç’tan Gülen Yorumu: Hocaefendi Ne Derse Doğru Söyler”, Radikal, 6 Haziran 2010, s.11.
[91] Ömer Şahin, “Gülen Grubuna Cephe Almayız”, Radikal, 17 Şubat 2012, s.12-13.
[92] “Bakanlık Destekli Gülen Festivali”, Cumhuriyet, 6 Nisan 2009, s.6.
[93] Mehmet Menekşe, “Gülen Sınavları Yayılıyor”, Cumhuriyet, 6 Haziran 2012, s.6.
[94] Abidin Yağmur, “… ‘Manen’ Sürgün”, Cumhuriyet, 13 Şubat 2011, s.3.
[95] “Özür Dile Yoksa Yakarım”, Cumhuriyet, 13 Ocak 2008, s.8.
[96] Hamza Türkmen, “… ‘Sivil İslâm’ ve Kentli Cemaat Alternatif Bir Model Üretebilir mi?”, Haksöz Dergisi, No:204, Mart 2008, s.14.
[98] John Berger, Görme Biçimleri, çev: Yurdanur Salman, Metis Yay., 2006.
[99] İsmail Kara, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslâm, Dergâh Yay., 2008.
[101] Mehmet Metiner, “Türkiye’deki Radikal İslâmcı Hareketin Düşünce Kaynakları”, Foreign Policy-Türkiye Baskısı, No:27, Mart-Nisan 2004, s.40-45.
[102] Onlar için “emre itaatsizlik etmek, inat edip emre muhalefet etmek, itaatten çıkmak, inatla imtina etmek, çekinmek ve azmak” anlamlarında olan itaatin zıddıdır isyan…
Araplar, köle, efendisinin emrine muhalefet ettiği, itaatten çıktığı zaman “asâ” (isyân etti, söz dinlemedi) fiilini kullanmışlardır. (İsyân kelimesinin; “zelle”, “hatîe”, “ma’siyet”, “seyyie”, “fısk”, “cürm” ve “zenb” kelimeleriyle eş anlam ilişkisi vardır.)
Dinî anlamda isyân; allah ve rasûlünün emirlerine uymamak, itaat etmemek demektir.
“Cin” sûresinin 23. âyetinde, “… kim allah’a ve rasûlüne isyân ederse ona, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır,”denir.
“Ahzab” sûresinin 36. âyetinde, “isyân edenin, haktan saptığı” söylenir.
İsyân kelimesi “Kur’ân”da:
i) Küfür, inkâr etme (nisa, 4/42); ii) Cühûd, bile bile hakkı kabul etmeme (hud, 11/59); iii) Ğavâ, azma (tâ-hâ, 20/121); iv) Fısk, itaatsizlik etme (hucûrât, 49/7); v) Kizb, allah’ın âyetlerini yalanlama (nâzi’ât, 79/21); vi) İsm ve udvan, günah işleme ve düşmanlık yapma (mücâdele, 58/8-9); vii) İ’tidâa, haddi aşma (âl-i imrân, 3/112) ve cebbâr, zorba (meryem, 19/14) kavramları ile birlikte kullanılmıştır.
Özetle İslâm’da isyân, Allah ve peygamberin emir ve yasaklarını, helâl ve haramlarını kabul etmemek şeklinde olursa küfür; bunları kabul ettiği ve îmân ettiği halde emir ve yasaklara uymamak, itaatsizlik etmekten ibaret olursa, fısk olur.
İster küfür, ister fısk anlamında olsun isyân, zulümdür. (Kaynak: Dini Kavramlar Sözlüğü, http://www.diyanet.gov.tr/turkish/diyanetyeni/Diyanet-Isleri-Baskanligi-AnaMenu-dini-kavramlar-sozlugu-92.aspx)
[103] Kur’ân-ı Kerim’de “irade” kavramı toplam 138 yerde geçmektedir. Bu hem allahın iradesini hem de kulun iradesini kapsamaktadır. İrade cenab-ı hak için olunca küllî, kul için olunca cüz’î olur. İnsandaki irade akıl ve düşünce kabiliyetine göre şekillenir.
Kelâm ekolleri ve bilginleri arasında iradenin kaynağı ve fiile dönüşmesi ya da eyleme yansıması hakkında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bunun iki uç noktasını cebriye ve kaderiye ekolleri oluşturmaktadır. Cebriye, insanın iradesinin tamamen allahın iradesine bağlı olduğunu, ancak o’nun dediğini yaptığını, kaderiye ise, insan iradesinde tamamen müstakil olduğunu, kendi fiilinin yaratıcısı olduğunu iddia etmişlerdir. Buna karşılık ehl-i sünnet kelam bilginleri, insanda cüz’î irade bulunduğunu, insanın kâsip, allah’ın ise halik olduğunu söylemişlerdir. İnsan diler, allah da onun isteği doğrultusunda yaratır. Bunun sonucu olarak da, herkesin yaptığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. Allah kullarına haksızlık etmez. Yapmadıkları veya iradeleri dışında geçen işlerden dolayı onları cezalandırmak suretiyle onlara zulmetmez.
Allah’ın sübutî sıfatlarından biri de irade sıfatıdır. Allah, dilediğini, dilediği zaman, dilediği şekilde yapar. O, bir şeyi murad ettiğinde, ona mani olacak hiçbir güç yoktur. Bir şeyin olmasını dilediği zaman, ona “ol” de, o da hemen olur (Yâsin, 36/82). Kur’ân’da allahın iradesiyle ilgili olarak “Allah dilediğini yaratır.” (âl-i imrân, 3/47) denilmiştir. Hz. Peygamber de, “Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz,” demiştir (ebû dâvûd, edeb, 110).
Gerek insanların bir şeyi yapıp yapamamaları gerekse kâinatta olup bitecek her şey allahın izni ve iradesine bağlıdır. Kâinatta var olan ve var olacak her şey allahın izni, dilemesi, istemesi, takdiri ve yaratması ile olur. Allah, izin vermeden hiçbir şey vuku bulamaz. (Nisâ, 44; Enfâl, 86) Allah’ın izni olmadan bitkiler bitemez, (A’râf, 7/58) ağaçlar meyve veremez, (İbrâhim, 145) kâinatın düzeni devam edemez. (Hac, 225) Kimse imân edemez (Yûnus, 10/100), şefaat edemez (Bakara, 255), zafer kazanamaz (Bakara, 249-250). Kimse ölemez (Âl-i İmrân, 3/145), peygamber mucize gösteremez (Ra’d, 138), hiçbir şey mü’mine zarar veremez (Mücâdele, 58/10), kimseye sihir-büyü dokunamaz. (Bakara, 2/102),
Göklerin, yerin, bitkilerin, hayvanların ve insanların varlığı allah’ın izni ve dilemesi ile var olduğu gibi mü’min veya kâfir herhangi bir insanın malına, canına, evladına, maddî veya manevî, sözlü veya fiili hoşuna gidecek veya gitmeyecek, iyi kötü her şey; acı bir hadise, belâ, felâket ve musîbet dokunması… hep allahın izni ile olur. (Âl-i imrân, 3/145, 166, 167)
Allah insanlara, güç, kuvvet ve irâde vermiştir. İnsan iradesinde hürdür, dilediği gibi hareket eder, îmân veya inkâr eder, iyi veya kötü fiil işleyebilir. Bunları yapmak istediği zaman allah kuluna izin verir. Eğer izin vermezse insan hiçbir şey yapamaz. Kâinat ve insan allahın tasarrufu ve iradesi dahilinde cereyan eder. (kaynak: Dini Kavramlar Sözlüğü.)


Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s