POSTMODERN ZAMANLAR”DA DİN (VE İSLÂM)

I. AYIRIM:
DİN NEDİR?


I.1) TANRI İLE İNANÇ, BİLİM VE FELSEFE


I.2) “HAKİKÂT REJİMİ” VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ


I.3) DİNSEL HAKİKÂT MÜRİD(LER)İ


I.4) İSLÂM PARANTEZİ


I.5) PRATİKTE DİN ÖRNEKLEMELERİ


II. AYIRIM:
DİN VE (POST)MODERNİTE


II.1) “POSTMODERN ZAMANLAR”DA DİN


II.2) DİN VE EMPERYALİZM


III. AYIRIM:
DİN: MARX VE RADİKAL SOSYALİST TAVIR


III.1) ATEİZM PARANTEZİ


III.2) YANLIŞ(LAR), YANILGI(LAR)!


III.3) HSP PARTİ PRATİĞİ


III.4) NİHAYET!



POSTMODERN ÇAĞDA DİN (VE İSLÂM)[1]


TEMEL DEMİRER


“de omnibus
dubitandum est.”[2]


“Din: Teorisi/ Pratiği, Dünü, Bugünü” Sempozyumu’nun Ankara ayağındaki “Dini- Eleştirel Olarak Anlayabilmek” oturumunda öncelikle bir saptamamı sizinle paylaşmama izin verin.
Sempozyumun pratik örgütlenmesi sürecinde, kendini sosyalist/ komünist olarak niteleyen kimi çevrelerin, “dinin tartışılması”na bir hayli soğuk ve mesafeli yaklaştıklarına şahit oldum.
Sosyalist/ komünist olma iddiasının tarihsel ve diyalektik materyalist olmayı kaçınılmaz kıldığı/ kılacağı herklesin malumu olduğuna göre, “dinin tartışılması”na soğuk ve mesafeli tavır alınmasının ardında, dinde “halkın değerleri” adına olmayan “hikmetler”in aranması ve dinin “devrimcileştirilebileceği” gibi postmodern hezeyanlarla karşılaştım.[3]
Giderek “etkinleş(tiril)en yanılgının altını özenle çizerek Edward Gibbon’un, “Romalıların dünyasında hüküm süren çeşitli tapınma biçimlerinin hepsi de halk tarafından aynı ölçüde gerçek, filozoflar tarafından aynı ölçüde sahte, devleti yönetenler tarafından da aynı ölçüde yararlı sayılıyordu,” saptamasına Yasin Ceylan’ın, “Hıristiyanlık ve İslâm, dünya görüşlerini oluşturan mutlak, doğrulukları sorgulanmayan dogmalarla yola çıktı,” sözlerini eklemeliyim.
O hâlde belirteyim: Din, postmodern zamanlarda da, öncesindeki üzere egemen(lik)lerin doğmasıdır!


I. AYIRIM: DİN NEDİR?


İlah ya da tanrı/ça(lar) kavramı üzerine yaslanan dinsel inançlar, tarım devrimi ile birlikte ortaya çıktı; yani işbölümüyle…
Sırf bu nedenle dinin, bir iktidar sorunsalı olduğu, ayan beyan ortadadır.
Sorgulamanın, eleştirmenin mümkün olmadığı bir dogma (inak, nas, aklî olmayıp naklî) olan din(ler), düzenleyici bir kurallar manzumesidir. Bu çerçevede din, kime hizmet ederse etsin, bir dogmalar bütünüdür.
Bilgiden çok inanışlara ilişkin bir alan olarak din, günlük yaşamı egemenlik altında bulunduran dış etmenlerin, bir başka deyişle dünyasal güçlerin insan zihninde doğaüstü güçler biçimine büründükleri bir yansımadır; ancak bundan ibaret değildir. Başlangıçta yalnızca doğanın gizemli güçlerinin yansıdıkları düşsel kişilikler zamanla toplumsal nitelik kazanmış, tarihsel güçlerin simgeleri durumuna gelmiş ve egemen(lik)lere mal olarak gelişmişlerdir; kaçınılmaz olarak da siyasal ve ideolojiktirler…
Bu bağlamda, teorik ve soyut olarak, “Dinlerin amaçları nedir?” türünde soru(n)larla iştigal etmek yerine; dini, hizmetinde olduğu egemen(lik)in pratik ve uygulamalarıyla düşünmek/ betimlemek/ irdelemek gerekmektedir.
“Kapsadığı alanlar nedeniyle din pek çok açıdan bilimle çatışma içinde”yken;[4] monoteist dinlerde tanrının her şeye kadir, her şeyi bilen, tek egemen, her yerde hazır, nazır ve evrensel sınırsız gücü olduğu kabul edilir. Bu sonsuz, sınırsız, kısıtlamasız güç hâline “omnipotans/ mutlak kudret” denilir.
Örneğin Müslümanlara göre, İslâmın temel kaynağı olan Kur’an’ın tek sözcüğü, tek noktası, tek virgülü bile değiştirilemez. İnanç sahipleri Kur’an’da yazılan her şeyi tartışmasız kabul etmekle, Kur’an’da bildirilen her şeye inanmakla, Kur’an’da verilen buyruklara sorgulamaksızın itaat etmekle yükümlüdürler.
Dinde “pazarlık” yoktur. Örneğin Kur’an’da yazılanların gerçekliğinden kuşku duymak, İslâmı reforme etmeye (dönüştürmeye) kalkışmak büyük bir günahtır. Salt, ‘Elhamdüllah Müslümanım’ demenin Allah katında geçerliliği yoktur; kişinin Müslüman olup olmadığını İslâma olan mutlak inancı ve bu inancı doğrultusundaki davranışları belirler.
Özetle “Dinsel inanç bir bütündür, mutlaktır, dolayısıyla ‘yarım inançlılık’, ‘çeyrek inançlılık’, ‘kendince inançlılık’ diye bir şey yoktur, olamaz. Din, buna izin vermez!”[5]
Doğası gereği tek tanrılı dinler, “kutsal kitap”ların yazdıklarını, “mutlak gerçek” kabul eden dogmatizmin tümdengeliminden malûldür. Bu nedenle “Din ile bilimin kavgası tümdengelimle tümevarımın kavgasıdır,”[6] biçiminde özetlenebilir.
Prof. Dr. Nurullah Aydın’ın, “Akıldan, bilimden, sanattan yoksun din, din değildir, hurafedir,” sözleri gerçekle ilintisi olmayan/ olamayan bir temenninin ötesine geç(e)mez!
Raoul Vaneigem çaresizlik karşısında, sığınma gereksiniminden doğan; çözümün kendine benzemeyenden, kendinden olmayandan aranması hâli olarak, ekonominin insanı yaşamdan koparmasından doğan güçsüzlüğün, onu “ilahi kudrete” yönelttiğini altını çizer.
Vaneigem’e göre, “Paranın her şey olduğu yerde insan bir hiçe dönüşür; din de tam da bu anda, kiliselerin harabeleri üzerinde ışıldadığında son derece ‘saflıkla’ özüne kavuşur.”[7]
Liberalizmin “sefaleti çözeceğini” iddia eden “bırakın yapsınlar” buyruğu, her geçen gün dinsel anlayışı besleyip büyütüyor. Böylelikle, her ne kadar reddediyor gibi görünse de din, maddi çıkarların önemli bir yöneticisi hâline geliyor. Tüm söylemler; “yoksulluk ve merhamet”, “ölüm ve öte dünya”, “günah” ve günahın satın alınması, bir pazar konumuna gelerek “dine kârlı bir alışveriş sağlar”ken;[8] bu alan “inanç”, “bağlanma”, “teslim olma”, “huzuru arama” tanımlamalarıyla insanın iç dünyasının tecrübesini canlı hâle getirir.”
Evet din bir bağlanma hâldir! Bu hâl de, doğal olarak iktidarın kontrolüne kapı açar…
Özellikle altı çizilmelidir ki, “Sosyal kontrol mekanizması olarak dinler, insanların toplumsal yaşamlarını düzenleyen birtakım kurallara ve emirlere sahiptir… Bu emrin gerisinde bir otorite vardır.”[9]
Söz konusu kapsamda insanların hareketlerini günah-sevap prensibine göre değerlendiren din(ler)de “Yargıç yalnız Allah’tır. Kullarına peygamberler vasıtasıyla emirlerini bildirir. Bu emirleri kabul ve onlara itaat edenler sevap kazanır. Karşılık olarak mükâfat görürler. Dinde yargıcın yerini dünyada vaiz alır. Vaiz ne emreder ve ne de Allah namına yargı yetkisine sahiptir.”[10]
Yani din(ler), özü itibarıyla tanrı fikrine ve onun insanlar üzerindeki otoritesine dayanır. egemen(lik)lerin sosyal kontrol mekanizması olarak dinler, insan(lar)ın toplumsal yaşamlarını iktidar(lar) için ihya ederler.
“İbrahimi monoteist dinlerde, bunların kökeni olan Yahudilikte Tanrı Yahwe’nin insanlar üzerindeki otoritesi gerekçesiz, salt güç olmaktan kaynaklanan totaliter bir otorite tarzıdır… Tanrı’nın otoritesi, sadece onun her şeye kadir, mutlak güç oluşundan değil, aynı zamanda bu gücünü çerçeveleyen ahlâkıyla[11] (‘adalet’, ‘hikmet’, ‘merhamet’) de tahkim edilir.”[12]
Zor ve ikna ile egemen(lik)lerin elinde bir kırbaca dön(üştürül)en “Dinin, en olumlu anında ‘müsekkin’ işlevi gören, genelde ise sömürü ve sınıf çelişkilerini ‘takdir-i ilahi’ olarak gösterip sorgulanmadan kabul edilmesini sağlayan bir ideolojik boyutu vardır. Ama hayatı olumlayan, ‘müsekkin’ olmanın ötesinde, ‘uyarıcı’ olan, aktif hâle getiren dinamik bir boyutu da vardır.”[13]
Dinin bu iki boyutluğunu asla unutmadan; “Dini hayatın kaynağı olarak” açıklayan teolojik tanımların karşısına; “Hayatı dinin kaynağı olarak” tanımlayan antropolojik tanım dikilirken; din toplumsal bir kurum olduğu asla göz ardı edilmemelidir.
Evet dini toplum yaratmıştır, toplumu din değil. Tabii ki dinin toplum üzerinde müthiş bir etkisi var. Toplumu derinden etkiliyor ve değiştiriyor… Ancak dinler, “ilahi bir kaynaktan geldikleri”ne inanıldığı için kolay kolay değişmezler; toplumlar devamlı bir değişim içindedir.
İş bu nedenle de din ile toplumsal değişim daima ve kaçınılmaz olarak çatışma hâlindedir… (Açların dini, açların isyanı, açların ideolojileri başlar. Açların, yoksulların dini hiçbir zaman yalnız din değildir. Çoğu zaman bir sığınma ama bir yerden sonra başkaldırıdır.)


DİN HAKKINDA
William Hawells
“Dine sahip olmayan hiçbir ilkel topluluk bulunamamıştır.”
Thomas Hobbes
“Görünmeyen şeylere duyulan korku, herkesin kendi içinde din diye bellediğinin doğal tohumudur.”
John Tyndall
“Batıl inanç, insan yapımı dindir.”
David Hume
“Din hakkında düşünceler doğada tasarlanarak değil, yaşamdaki olaylar sonucunda ortaya çıkan endişeden, insan aklındaki sürekli ümitten ve korkudan doğdu.”
Seneca
“Ölüm korkusu, herkesi dua etmeye yöneltir.”
Mevlana
“Dinin aslını anlamaya imkân yoktur, ona ancak hayran olunur.”
Sigmund Freud
“Din bir yanılgıdır ve gücünü bizim içgüdüsel dürtülerimizin hemen uyum göstermesinden alır.”
Eugenio Montale
“Tek tanrının tüm dinleri birdir; yalnızca aşçılar ve yemek tarifleri değişir.”
Soren Kierkegaard
“Dua tanrıyı değiştirmez, ama dua edeni değiştirir.”
Hippokrates
“Dua etmeye bir diyeceğim yok, ama insan tanrıları yardıma çağırırken kendi de el atmalı işe.”
Michel de Montaigne
“Yüce tanrı’ya ettiği duaları yayımlamayı göze alabilecek pek az insan vardır.”
John Selden
“Vaizler, yaptığımı yapın demezler, dediğimi yapın derler.”
Thomas Browne
“İnsanlar akıllarını hiçbir şeyde dinde olduğu kadar yitirmediler, taşları ve çivileri bile aziz yapıyorlar.”
Thomas Fuller
“Her geniş kenarlı şapkanın altında muhterem bir baş bulunmaz.”
Voltaire
“Din ve din adamlarına, akıl ve sağduyudan daha karşı bir şey olamaz.”
George Bernard Shaw
“Gözlerinde açlık okunan birine dinden söz edemem.”
Robert Burton
“Her din bir başkası kadar doğrudur.”
Oscar Wilde
“Dinin bana bir yararı yok. İsteyen görünmeyene insansın, ben dokunabildiğime, görebildiğime inanırım.”
E. W. Howe
“Din zekâ testi değildir, sadece inançtır.”
William James
“Din insan egoizminin tarihi içerisinde anıtsal bir bölüm oluşturur.”
J. Lancaster Spalding
“Din yararlı olduğu için değil, insanın ve eşyanın tabiatında var olduğu için gereklidir.”
Heraklitus
“Din bir hastalıktır, fakat asil bir hastalıktır.”
Swami Vivekananda
“Bütün dinlerin amacı aynı, fakat öğretmenleri farklıdır.”
Hazret-i Muhammed
“Din nasihattir.”
W. Goethe
“Kilise, kendisine hizmet için yola çıkanı kutsar.”[14]
Jorge Luis Borges
“Din uğruna ölmek, onu sonuna kadar yaşamaktan kolaydır.”
Bertrand Russell
“Bir kez daha bir din savaşları çağı yaşıyoruz, ama dine artık “ideoloji” deniyor.”
Colton
“İnsanlar din hakkında yazarlar, savaşırlar, ölürler de, din için yaşamasını bilmezler.”
Arthur Schopenhauer
“Dünya, 15 yaşından küçük çocuklara din dersi vermeyecek kadar dürüst olursa, belki o zaman ona umut besleyebiliriz.”
Steven Weinberg
“Din insanın ciddiyetine ve saygınlığına bir hakarettir. Onunla veya onsuz, iyi insanlar iyi işler, kötü insanlar kötü işler yapabilirler. Ama iyi insanlara kötü işler yaptırmak dinin işidir.”
Jonathan Swift
“Birbirimizden nefret etmeye yetecek kadar dinimiz var, ama birbirimizi sevmeye yetecek kadar değil.”[15]


“İnsan için dinin ne olduğu, hangi gereksinmeye karşılık geldiği” sorusunun yanıtı ise Karl Marx’ın, ‘Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’nde yer alan şu satırlarındadır:
“Din, gerçekte kendisini henüz bulamamış ya da kazanıp kaybetmiş insanın özsaygısı ve özbilincidir. Ama ‘insan’, dünyanın dışında sürüklenip duran soyut bir varlık değildir. ‘İnsan’, insanın dünyasıdır, devlettir, toplumdur. Bu devlet, bu toplum tersine dönmüş bir dünyanın tersine dönmüş bilinci olan dini yaratır. Din bu dünyanın genel teorisidir, onun ansiklopedik özeti, popüler mantığı, manevi onuru, heyecanı, ahlâki yaptırımdır.
“Din bu dünyanın genel kuramı, geniş kapsamlı özeti, yaygın mantığı, manevi yüceliği, coşkusu, ahlâkça onaylanması, görkemli bütünlüğü, avuntu sağlamaya ve haklı kılmaya yarayan evrensel temelidir. İnsanın özünün hayali olarak gerçekleşmesidir, çünkü insanın sahici bir gerçekliği yoktur. Bu nedenle dine karşı savaşım, manevi kokusu din olan bu dünyaya karşı da dolaylı olarak savaşımdır.
Din baskı altındaki yaratığın iç geçirmesi, taş yürekli bir dünyanın duygusu ve ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın afyonudur. Bu nedenlerle de, halkın hayali mutluluğu olarak dinin kaldırılmasını istemek, halkın gerçek mutluluğunu istemektir. Halkı içinde bulunduğu koşullarla ilgili aldatmacalardan vazgeçmeye çağırmak, aldatmayı gerektiren koşulları terk etmeye çağırmaktır. Dinin eleştirisi, bu nedenle dinin hâlelediği gözyaşları vadisinin eleştirisidir.”[16]
Belirtmeden geçmeyelim: Karl Marx, dinin bir “yanlış bilinçlilik hâli” olduğunu söylemekle birlikte, bundan dolayı inananı küçümsemeye asla kalkışmaz!


I.1) TANRI İLE İNANÇ, BİLİM VE FELSEFE


Bilindiği üzere evrenin (âlemlerin) yaratıcısı, zıddı ve benzeri olmayan, her şeyi yapmaya muktedir (kadir-i mutlak) anlamıyla “Tanrı” ve “Allah” sözcükleri eşanlamlı olarak kullanılır.
Konuyla ilgili çeşitli kaynaklar (örneğin İ. Z. Eyüboğlu’nun “Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü ya da wikipedia’nın ilgili maddesi) “Allah”ın İbranice “eloah/el-ilah”tan türetildiğini söylüyor…
Eyüboğlu, Mezopotamya dillerinde “tanrı” anlamına gelen sözcüklerin “il”, “ul” ile başladığını belirtiyor…
Örneğin Akadca “il”, Babil dilinde “il” ve “el” Tanrı anlamına gelen sözcüklermiş.
Tevrat’ta sözü edilen, daha sonra Arapça söylenişleriyle İslâm uluslarınca benimsenen dört kutsal varlığın, “Azra-il”, “Cebra-il”, “İsraf-il” ve “Mika-il” adlarının sonundaki “il” sözcüğü de tanrı demekmiş…
Yine Eyüboğlu, sözlüğünde, Tanrı sözünün Sümerce “gök tanrı, gök” anlamındaki “dıngır”dan geldiğini ileri sürüyor…
Bu sözcük, “tıngır, tıngri, tengri, tengere, tangara, tangrı”dan geçerek günümüzdeki “tanrı”ya ulaşmış…
Wikipedia’nın ilgili bölümünde sözün Türkçe olduğu savunularak Orhun Yazıtları’nda geçmesi kanıt olarak gösteriliyor…
Şöyle ya da böyle, “Tanrı” sözcüğü de tıpkı “Allah” gibi değişik söyleyiş biçimlerinden geçerek günümüzdeki biçimini almış…
Her iki sözcükten türetilen deyimler, ifadeler, günlük dilin dokusuna işlemiş…
Hangi biçimi ve sunusu ile olursa olsun; Ali Şimşek, “Tanrı bir talebin nesnesidir,” vurgusunun altını özenle çizerken; Ludwig Feuerbach’a göre ise “Tanrı, menşei ve öz itibariyle bir akıl nesnesi değildir; onu bu hâle, daha sonraki kuşakların akılsızlığı ya da aklı getirmiştir, o, spekülasyonun, felsefenin nesnesi ya da ürünü değildir, çünkü ortada henüz filozoflar yokken tanrılar vardı, ve evrenin nedenler, ateşten ya da sudan ya da hatta hiçlikten meydana gelişi konusunda saçmalamak kimsenin aklına gelmediği zaman da onlar vardı. Tanrı, aslında bir talebin, dileğin nesnesidir; o, talep edildiği, içten arzu edildiği, istendiği için tasarlanmış, düşünülmüş, inanılmış bir varlıktır. Gözün özüne denk düşen bir varlık olarak sadece göz için gerekli bir nesne olması gibi, tanrı da sadece genel olarak bir talebin nesnesidir, çünkü tanrıların doğası insani dileklerin doğasına denk düşer.”[17]


TANRI KONUSUNDA
Ksenophanes
“Etiyopyalılar tanrılarının kalkık burunlu ve siyah olduğunu söylerler; Traklar ise, açık mavi gözlü ve kızıl saçlı olduğunu.”
Petronius
“Tanrıları dünyaya ilk getiren, korkudur.”
Albert Einstein
“Ödüllendiren ve cezalandıran bir tanrı fikrini kavramak, insanın eylemleri dışsal ve içsel zorunluluklar tarafından belirlendiği için çok zordur. Çünkü bu durumda, tanrının gözünde, cansız bir nesne hareketlerinden ne kadar sorumluysa, insan da başına gelenlerden ancak o kadar sorumlu olabilir.”
Okakura Kakuzo
“Allah büyüktür ve para onun peygamberidir.”
P. Augustus Genestet
“Yaradılış hiçbir yerde, acıyan, merhamet eden bir tanrıdan bahsetmiyor.”
Alexandre Dumas
“Eğer tanrı, insana yaşamaya zorladığı hayatı kendisi yaşamak zorunda kalsaydı, kendini öldürürdü.”
Arthur Schopenhauer
“Şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü, dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar. Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek ona şöyle bağırmak hakkımızdır: “bunca mutsuzluğu ve bu üzüntüyü ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?”
Mahatma Gandhi
“Bu dünyada öylesi aç yaşayan insanlar var ki, tanrı onlara ancak bir somun ekmek suretinde görünebilir.”
F. Wilhelm Nietzsche
“Tanrı öldü; ama insanların yaradılışı öyle ki, tanrının gölgesinin görüleceği mağaralar belki daha binlerce yıl var olacak.”
“Ben ancak dans etmeyi bilen bir tanrıya inanırım.”
Nacer Kemir
“Dünyadaki ruhlar kadar, tanrıya giden yol vardır…”[18]
Carl Gustav Jung
“Bir insanın elinden tanrılarını alırsanız, karşılığında ona yeni tanrılar vermek zorunda kalırsınız.”
Sigmund Freud
“Tanrı, aslında, yüceltilmiş bir babadan başka bir şey değildir.”
Al Capone
“Çocukluğumda tanrıya her gece bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Baktım böyle olmuyor, ben de tuttum bir bisiklet çaldım ve geceleri tanrıya beni affetmesi için dua etmeye başladım.”
Thomas Jefferson
“Tanrının varlığını bile hiç çekinmeden sorgula; çünkü, bir tanrı varsa, akla saygıyı körcesine korkudan daha doğru bulacaktır.”
“Tanrının adil olduğunu düşündüğümde, inanın, ülkem adına tir tir titriyorum.”
W. Goethe
“Tanrı tövbekâr günahkârlardan zevk alır.”
Thomas Szasz
“Siz tanrıyla konuşuyorsanız, dua ediyorsunuz demektir; ama tanrı sizinle konuşuyorsa, şizofrensiniz demektir.”
Walt Whitman
“Kendinizden daha yüce olan bir tanrı yoktur.”
Aisopos
“Tanrılar kendi kendine yardım edenin yanındadır.”
Aziz Augustinus
“Tanrının ne olmadığını biliriz, ama ne olduğunu bilemeyiz.”
Joseph Roux
“Filozoflar tanrıya, ‘Yüce bilinmeyen’ derler: Oysa, ‘Yüce yanlış bilinen,’ demek daha doğru olsa gerek!”
George Bernard Shaw
“Tanrısı gökyüzünde olan insandan korkun.”
Mihail A. Bakunin
“Tanrı gerçekten var olsaydı, onu yok etmek gerekecekti.”
Pablo Picasso
“Tanrı da bir sanatçı aslında. Zürafayı yarattı, fili yarattı, kediyi yarattı. Belirli bir üslubu yok. Farklı şeyler denemeyi sürdürüyor.”
Jean Anouilh
“Her insan tanrının kendi yanında olduğunu sanır. Zenginler ve güçlüler ise tanrının kendi yanlarında olduğunu bilir.”
Ivan Illich
“Dua eden bir insan ile tanrı arasındaki uzaklıktan daha büyük bir uzaklık yoktur.”
Woody Allen
“Tanrı şöyle açık seçik bir belli etse kendini! Bir İsviçre bankasında benim adıma yüklü bir hesap açarak meselâ!”
“Tanrının olmaması bir şey değil, hafta sonları bir tesisatçı bulun da görelim.”
“Tanrıyı güldürmek istiyorsanız, geleceğe ilişkin planlarınızı anlatın ona.”
Stephen Hawkins
“Tanrı yalnızca zar atmakla kalmaz, aynı zamanda zarları kimsenin göremeyeceği bir yere atar.”
Ingersoll
“Namuslu bir tanrı, insanların en soylu eseridir.”
Euripides
“Tanrı düşüncesini yaratan kişi akıllı bir adammış doğrusu.”
Samuel Butler
“Tanrı ve şeytan işbölümünde uzmanlaşmanın mükemmel bir örneğini sergiliyorlar.”
Protagoras
“Tanrılarla ilgili hiçbir şey bilmiyorum. Ne var olup olmadıklarını biliyorum, ne de neye benzediklerini. Bilmemin önünde çok engel var: konunun belirsizliği, insan yaşamının kısalığı.”
Empedokles
“Tanrı, merkezi her yerde olan, çevresi hiçbir yerde olmayan bir dairedir.”


Burada durup, Epiküros’un şu sözlerini anımsatmak gerek:
“Tanrılar kötülükleri yeryüzünden kaldırabilir mi veya kaldıracak mı veya istese de kaldırabilir mi; yoksa bunu yapamaz mı, yoksa yapmayacak mı, veya nihayette tanrılar hem yapabilir ve hem de yapmak istiyorlar mı? Eğer tanrılar yeryüzünden kötülükleri kaldırmak istiyorlar da kaldıramıyorlarsa o zaman onlar her şeye gücü yeter değillerdir. Eğer yapabilirler de, yapmak istemiyorlarsa o zaman onlar iyiliksever değillerdir. Eğer onların kötülüğü kaldırmaya ne güçleri ne de istekleri varsa o zaman onlar ne her şeye gücü yeten, ne de iyilikseverlerdir. Ve son olarak eğer tanrılar kötülüğü kaldırma gücüne sahipseler ve kaldırmayı istiyorlarsa o zaman kötülük nasıl ortaya çıkmıştır?”
Sonra da David Hume’nin eklediklerini:
“Epikuros’un sorduğu sorular hâlâ cevaplanmamıştır: Tanrılık kötülüğü ortadan kaldırmayı istiyor mu, yoksa buna gücü mü yok? Gücü var da niyeti mi yok? O zaman kötü niyetli (bedhah) midir? Tanrı kötülüğü kaldırmak için hem güce sahiptir ve hem de istekli midir? O zaman kötülük niye vardır?”
Ancak “Tanrı” dediniz mi; din, bu tür soru(n)lara cevaz vermez. Mesela Kur’an bu soru(n)ları ve yanıtı men eder. Çünkü din, bir inançtır; hem de bireysel değil, çoğunlukla kolektif, zorlama mekanizmalarına sahip bir inanç…
Uluğ Nutku, ‘İnanmanın Felsefesi’ başlıklı yapıtının önsözünde şöyle bir belirleme yapar: “Din felsefesi başlıklı kitapların çokluğuna karşın inanmanın felsefesi başlıklı kitaplar yoktur. Bu durum Türkçe dışındaki diller için de geçerlilik taşır. Acaba neden felsefe açısından din ele alınmakta, din felsefesi yapılmaktadır da inanmanın felsefesi yapılmamaktadır?”
Nutku’ya göre, “Din ile felsefe, tamlaması yapılamayacak, yan yana getirilemeyecek iki kavramdır; çünkü birincisi inanmanın gerçekliği aşan yönüne, ikincisi ise bu aşkınlığın çözümlenmesine aittir.”
Dinin kendini kavramlarla çözümleyemeyeceği için, bir din felsefesinden de söz etmenin olanaksız olduğuna dikkati çeken Nutku’ya göre, “İnanmanın felsefesinin şimdiye kadar yapılamayışının bir nedeni de inanca bilginin olumsuzlaması olarak bakılmasıdır.” Bu nedenle inanma olgusunun geniş bir zemin üzerinde incelenmesi gerekir.
İnanmayı insana özgü bir olgu alanı olarak kavramaya yönelen Nutku, bilme ve inanma arasında karşılaştırmalar da yaparak inanmanın insan için bir “varoluş koşulu” olduğunu ifade eder:
“İnanma insana özgü temel varoluş koşullarından birisidir ve bilmeyle karşılaştırıldığında bir fazlalık taşır: Bilme, varolanın özelliklerini olduğu gibi, inanma ise hem olduğu gibi hem de olmadığı gibi edinmeye yönelmedir.”
Nutku, inanmanın bilmeye fazlalığını şöyle ifade eder: “Fazlalık, inanmanın bilinmeyeni de içermesi”dir. [19]
Bilineni olduğu kadar bilinmeyeni de içeren inanç, bir bağlanma/ bağıtlanma olarak da kullanılır.
Rahipler ve benzeri inanç aracıları bu durumu çeşitli yollardan manipüle edegelmişlerdir. Örneğin, kendilerine de çıkar sağlayan egemenlerin sömürü düzenini sürdürmelerine destek olmuşlar, işlerine gelmeyenlere de karşı çıkmışlardır.
Örneğin Mısır ve Babil’de rahipler ve krallar birçok dönemde birlikte hükümran olmuşlar, çıkarları çatıştığında genellikle rahipler krallara üstün gelmişlerdir. Mısır’da rahiplerin, “Tanrısız Firavun” olarak anılan Akenathon’u yendikleri bilinen bir gerçektir.
Yine tarihi belgelere göre, Augustus Roma’da “Pontifex Maximus (En büyük baş rahip)”, taşra yörelerinde ise “Tanrısal Güç” olarak tanıtılıyor, egemenliğini inanç desteğiyle sağlıyordu. Ortaçağda, Papalığın güçlü dönemlerinde imparatorlar “Papa”nın elinden taç giyiyor ve “Rex Gratia Dei” (Tanrı’nın inayetiyle kral) diye kutsanarak hükümran oluyorlardı…
Kenya’nın özgürlük savaşçısı Jomo Kenyatta’nın, “Beyaz adam geldiğinde, bizim topraklarımız, onların ellerinde İncil vardı. İncil’i verip bizi uyuttular; gözlerimizi açtığımızda İncil bizim elimizde, topraklarımız onlardaydı” sözleri, sömürüye inanç desteğini bütün açıklığıyla yansıtmaktadır.


İNANÇ ÜSTÜNE
Emil Michel Cioran
“Sadece, hiçbir şeyi derinlemesine düşünmemiş olan bir inanç sahibidir.”
Gilbert Keith Chesterton
“Bir insanın tanrıya inanmaktan vazgeçmesi, artık hiçbir şeye inanmadığı değil, artık her şeye inanabileceği anlamına gelir.”
Bertolt Brecht
“İnsanlara kırmızı bir kuyruklu yıldız göster, onları belirsiz bir kaygı ile korkut ve göreceksin ki, insanlar evlerinden koşarak çıkarken bacaklarını kıracaklardır. Fakat onlara mantıklı bir cümle söyleyip bunu yedi sebep ile kanıtlarsan, sana sadece güleceklerdir.”
La Rochefoucauld
“Kesên ku şaşîyê xwe qet napejirînin, ew zêdetir di nav şaşîyê de ne/ Yanıldığını asla kabul etmeyenler, en çok yanılanlardır.”
Platon
“Bilmediğimiz bir şeyi hiçbir zaman bulgulamayacağımız için araştırmanın hiçbir anlamı olmadığına inanmak yerine, bilmediğimiz şeyi aramanın doğru olduğuna inanırsak daha iyi, daha cesur ve daha aktif insanlar olacağız.”[20]
Lev Tolstoy
“Herkes korkar ölümden. Bilmediğimiz şeyden korkarız çünkü; mesele bu. Öldükten sonra ruhumuz öbür dünyaya gidiyormuş, falan… hepsi boş lakırdı. Biliyoruz ki, gökyüzünün ötesinde havadan, boşluktan başka bir şey yok.”
Richard Feynman
“Bilinmeyenden korkmam. Aksine bilinmeyeni severim. Evrende bilmediğimiz çok şey var. Bazıları bilmemekten korkarlar. Bilmedikleri kısımları varsayımlarla doldururlar. Bunu anlayabiliyorum ama ben öyle değilim. Aksine bana çalışma azmi ve isteği veren şey bilememektir.”
Bertrand Russell
“İnsan kolay inanan bir canlıdır. Bir şeylere inanmak zorundadır. İnanmak için iyi bir sebep bulamadığında, elindeki kötü sebeplerle yetinir.”
“Bir görüşün yaygın bir biçimde savunulması, onun bütünüyle saçma olmadığını göstermez; doğrusunu isterseniz, insanların çoğunluğunun aptal olduğu göz önüne alındığında, yaygın bir inancın mantıklı olmaktan çok aptalca olması daha akla yakındır.”
Sabahattin Ali
“İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır.”
Bernard Shaw
“İnançlı birinin kuşkucu birinden daha mutlu olması, sarhoşun ayıktan daha mutlu olmasına benzer. İnancın getirdiği mutluluk ucuz ve tehlikelidir.”
Konfüçyus
“Henüz bu dünyayı çözememişken, öbür dünyadan söz etmeyiz.”
Richard Downey
“Agnostisizm, insan aklının bilgiye ulaşma gücünü reddeder… Agnostisizm din teorisi ile ilgili değil, bilgi teorisi ile ilgilidir.”
Salman Rushdie
“İnanmamayı seçmek, dogmaya karşı aklı seçmektir, bütün o ilâhlar yerine insanlığımıza güvenmektir.”
Alain
“İnanç kendisinden başka hiçbir şeye saygı göstermiyor.”
Friedrich Nietzsche
“İnanç sahibiyseniz, hakikâtten vazgeçebilirsiniz.”
Sophokles
“İnsanın inandığı, gerçeğe baskın çıkar.”
Blaise Pascal
“Kendi rızanla, kendi aklının sadık sesiyle inanmalısın, başkalarının değil.”
Denis Diderot
“Geceleyin, zayıf bir mum ışığında önümü görmeye çalışarak koca bir ormanda yürüyorum. Karşıma bir yabancı çıkıyor ve diyor ki: ‘Dostum, önünü daha iyi görebilmen için elindeki mumu söndürmelisin.’ Bu, yabancı bir din âlimidir.”
Mark Twain
“İnanç, öyle olmadığını bildiğine inanmaktır.”
Eric Hoffer
“Ancak anlamadığımız şeyler konusunda kesinlikle emin olabiliriz.”
Tertullianus
“Anlamadığım için inanmıyorum.”


Özetle inancın olduğu yerde bilim de, felsefe de olmaz, olamaz!
Çünkü “Felsefi bir soru(n), tanımı gereği, herkesin, her kuşağın bir gün mutlaka karşılaşacağı bir soru(n)dur. Bu tür sorular sorarak, başka birçok konuda yanıt bulabiliriz. Soru sorarak yaşadığımızı ancak duyumsayabiliriz. (…) ‘Yaşamın anlamı’ felsefenin temel konusu sayılan sorulardan, sorunlardan biridir (…) Soru sormak ille onları yanıtlamak anlamına da gelmez”ken;[21] bilimin temel özelliklerinden birisi otoriteyi, diğeri de dogmaları reddetmesidir. Yani bilim bir fikri belirli bir kişi öyle söylüyor diye (ki buna “tanrı” da denilebilir!) kabul edilmesi gereken bir fikir olarak göremez.
Ayrıca bilinmelidir ki, bilimin gelişmesi, onun dinin, dogmaların etki alanından “tamamıyla” çıkarılmasıyla mümkündür.
Dogma veya “dinsel hikmet” geçerlilik kazanmaya başladığında, bilim geçersiz hâle gelir. Bilginin verdiği özgürlükle dogmanın verdiği huzur yer değiştirir.


I.2) “HAKİKÂT REJİMİ” VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ


Buraya değin ifade ettiklerim kapsamında din dogmasının, kaçınılmaz olarak ifade özgürlüğünü inkâr eden tekçi bir  hakikât rejiminde somutlanması kimseyi şaşırtmamalıdır.
Nasıl sunulursa sunulsun din, nihai kertede bir “hakikât rejimi”dir ve şiddet içerir.
“Hakikât rejimi”nin kutsalı ile şiddet arasında daima doğrudan bir bağlantı söz konusuyken; tektanrılı dinlerin “hakikât rejiminde” tüm insanlar Tanrı’nın kuludur.
Ama Tanrı kullarıyla doğrudan ilişki kurmaz, onlara yapmaları gerekenleri doğrudan söylemez. Bu “iletişim boşluğu”, bir seçkinler tabakası tarafından doldurulur. Kendilerini bu “kulları” yönetmekle yükümlü, seçilmiş insanlar olarak gören seçkinler açısından, halk, siyasi gücün kaynağı değil hedef nesnesidir; kullar sürüsüdür.
Bu “rejimde” asla mücadele hedefi olmayacak olan “şey” Tanrı’dır, diğer bir deyişle egemen sınıfın iktidarının meşruiyetinin zemini… Bu rejimlerde yönetenlere karşı çıkmak, “Tanrı’ya karşı ayaklanma” olacaktır; “ayakların baş olmaya kalkması kıyametin ta kendisidir”. Bu “hakikât rejimine” ait bir akımın, siyasi yelpazenin demokrasi tarafında yer alması, nasıl söz konusu olabilir?[22]
Elbette olamaz…
Tam da bunun için dinden söz edenler, ifade özgürlüğünü telaffuz edemezler!
Düşünceyi ifade özgürlüğü, eleştirme ve soru sormanın hiçbir gerekçe ile sınırlandırılmamasıdır.
Ne var ki “hakikât rejimleri”nde dinsel kalıplar, her türlü sorunu “yanıtı” ve eleştirinin de inkârına denk düşer.
Dinsel hakikât(ler) için soru sormak tehlike, eleştiri ve itiraz ise zındıklıktır.
Çünkü din, soru(n)lara yanıt arama peşinde değildir. Din, her şeyin kutsal kitaplarda yanıtlandığı bir alandır. Amprik araştırmaların dinde yeri yoktur. Din, hem nasıl olduğumuzu, hem de neden olduğumuzu “mutlak kesinliği”yle açıklar!
Örneğin İslâm hukuku, düşüncenin özgürleşmesine bugüne değin izin vermedi. “Mutezile”, Tanrı’yı ve Kur’an’ı tartıştığı için yasaklandı; hâlâ da yasak… İslâm öğretisi, salt, düşüncenin özgürleşmesini değil, insanın anlıksal (anlama gücü, müdrike) ve duyumsal etkinlik biçimlenmesini de sınırlamıştır.
Bu nedenle özgür düşüncenin dini tartışmalarda yeri yoktur, olamaz da.
Çünkü, din (vahye dayalı bilgi olarak), bilim (gözleme dayalı bilgi olarak), felsefe ise (spekülasyona dayalı bilgi olarak) üç farklı alanı işaret eder. Bu alanlarda sorulan sorular da farklıdır, bu soruları yanıtlayış biçimi ve verilen yanıtların içeriği de farklıdır.
Bu konuda sonsuz örnek sıralamak mümkündür!
Biz, Abdulbari Atwan’ın, “İslâm’a ve diğer dinlere hakaret eden kişileri suçlu sayan yasalar çıkarılmalı artık. Zira ifade özgürlüğüyle hakaret özgürlüğü arasında büyük fark var,”[23] abartısı eşliğinde iki örnek aktarmakla yetinelim…
i) Arap ülkeleri, “rejimlerini, hükümetlerini, liderlerini eleştiren yahut da dini veya ulusal sembollerine saldırı niteliği taşıyan” televizyon yayınlarına sansür uygulamasında anlaştı. 22 üyeli Arap Birliği’nin enformasyon bakanlarının Mısır ve Suudi Arabistan’ın çağrısıyla Kahire’de düzenledikleri toplantıdan çıkan karara göre, Arap âleminde yayın yapan uydu kanalları Arap liderleri ve İslâm dini yahut milli sembollere saldırı niteliği taşıyan yayın yapmaları hâlinde cezalandırılacak. Karar, Arap ülkelerindeki yetkililere, bu tür yayınlar yapan kanalların lisanslarını ellerinden almasına da imkân veriyor.
Mısır Enformasyon Bakanı Anas El Fıkı “düzenlemeleri” şu sözlerle savundu: “Bazı uydu kanalları doğru yoldan sapmıştı. Cahil veya gerici fikirleri yayanlara ve hükümetlerin ve ülkelerin altını oyarak puan kazanmaya çalışanlara karşı koymanın zamanı gelmişti…”[24]
ii) “Başbakan’ın İmam-Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’nin kutlama törenindeki konuşmada, ‘Allah’ın izniyle, Hazret-i Peygamber’in ve şehitlerimizin şefaatiyle, aziz milletimizin ve sizlerin gayretleriyle inşallah bu topraklar üzerinde Kur’an-ı Kerim ebediyen okunacak, peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisi hiç sönmeyecek, Ezan-ı Muhammedi hiç susmayacaktır’ demişti. Temennisinin nasıl gerçekleşeceği konusunda Erzurum’da dikkat çekici bir gelişme yaşandı.
Atatürk Üniversitesi’nde psikiyatri profesörü olan Nazan Aydın, 2012’nin Şubat ayında Erzurum Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunmuş. Oturduğu eve yakın Hacı Selim Efendi Camii’nden ezan okunurken yapılan ölçümlerde ezan sesinin 104 desibele çıktığını, Çevre Kanunu’nda 65 desibeli aşan ses düzeyinin insan sağlığı için ‘zararlı’ kabul edildiğini müracaatında belirtmiş. Bu ses seviyesi, Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa Birliği değerlerine göre ‘tehlikeli’ olarak tanımlanıyor.
Konuyu hemen çarpıtmak isteyenler olacağı için, bir kere daha hatırlatalım. Sorun ezan okunmasıyla ilgili değil, ‘Bu topraklar üzerinde hiç susmayacak olan Ezan-ı Muhammedi’nin’ hangi ses seviyesinde okunacağıyla ilgili…”[25]
Burada “eleştiri sınırı” adı altında “öteki”nin haklarını dinsel gerekçelerle yok sayma, inkâr ve bastırmayla yüz yüzeyiz ki, konuya ilişkin olarak Jonathan Turley, “İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde İslâm’a hakaret ettiği gerekçesiyle ceza alan vatandaşların hikâyelerini korkuyla dinleyen Batı dünyası aynı tuzağa düşüyor. Britanya veya Fransa gibi ülkeler, çoğulcu bir toplum adına ifade özgürlüğünün budanmasına göz yumuyor…
Dinsel bağnazlık ifade özgürlüğüyle her zaman sürtüşmüştür. Ancak Batılı idealler, ifade özgürlüğünün kendi korumasını içerdiği önermesine dayanır: İyi ifade eninde sonunda kötü olana galebe çalar. Özgür uluslar arasında dine hakaret falan yoktur, sadece bağnazlık ve ona karşı koymaya çalışanlar vardır… Aksi takdirde Batı’da ifade özgürlüğünün ruhuna fatiha okuyabiliriz,”[26] derken Johann Hari de “Dini Eleştirme Hakkımızı Geri Verin” vurgusuyla ekliyor:
“BM insan hakları raportörünün görev tanımının, ‘dini’ kabul edilen ihlâllere ‘saygı göstermesi’ni gerektirecek biçimde değiştirilmesini akıl almıyor. BM artık recm gibi cezalara karşı çıkmayacak. Günümüzde hangi inanç eleştirilse, inananları hemen ‘önyargı’ kurbanı olduklarını iddia ediyor…
Dini eleştirme hakkı asitte yavaş yavaş eriyor. Tüm dünyada laiklik sayesinde aşama aşama kaydedilen, bizlere şüphe ve sorgulama ortamı sağlayarak zihnimizi geliştirmemize yol açan kazanımlar dine ‘saygı göstermemiz’ yönündeki saldırgan taleplerle geriletiliyor. Bu konuda ne kadar geri götürüldüğümüzü gösteren tarihi bir dönemeç daha yeni geride bırakıldı. İfade özgürlüğünün küresel muhafızı olması gereken BM raportörü, kendisini dinci sansürcülerce aynı kefede bulacak biçimde görev tanımının yeniden yazıldığını gördü.”[27]
Bu süreç böyle devam ederse, yukarıda alıntıladığımız, dinle/inanca yönelik tüm eleştirel aforizmaların “suç” kapsamına alınması, işten değildir.


I.3) DİNSEL HAKİKÂT MÜRİD(LER)İ


Bu noktada düşünce özgürlüğünü “nefret suçuna” indirgeme de, ince hesaplar da kesinlikle reddedilirken; “Hem dinci, hem de liberal olunamaz!” vurgusuyla ekleyen Türker Alkan’ın şu uyarısı da asla “es” geçilmemelidir:
“Yasaklara karşı olmak! Liberalle dinciyi birbirinden ayıran turnusol kâğıdı gibidir. Son yıllarda çeşitli ülkelerde dinciler tarafından getirilen yasakları şöyle bir anımsayın lütfen: Kadınların tek başına evden dışarı çıkması yasak, yüzünü ve topuğunu göstermesi yasak, şarkı söylemesi yasak, gülmesi yasak, okula gitmesi ve okuma yazma öğrenmesi yasak, erkeklerin sakal tıraşı olması yasak, sakız çiğnemek, uçurma uçurtmak yasak, düğünlerde davul zurna yasak, içki yasak, meditasyon yasak, Buda heykelleri yasak, Batı kaynaklı filmler, televizyon programları, müzik ve kitaplar yasak… Yasak oğlu yasak! Liberalizm ne kadar uyar dersiniz?”
Ahmet Kurucan’ın, “… ‘Bu toplumun aydın ve elitiyiz’ diye nitelendiren ve gerçekten okumuş bir kitle hâlâ dine hasmane tavrını sürdürmeye devam ediyor. ‘Din merkezli ise saygıyı da istemem’ diyecek kadar dine düşmanlığını ortaya koyuyor… İnanmasak bile dinin insanın ve hayatın bir gerçeği olduğunu kabullenelim…”[28] diye haykırdığı iklimde, hayır hiçbir şeyi abartmıyoruz…
‘Yeni Şafak’ yazarı Prof. Dr. Hayrettin Karaman 7 Ağustos 2012’de yayımlanan “Tahammül mü Hoş Görmek mi” başlıklı köşe yazısında “Müslüman gibi yaşamayanlar için özel bölgeler yapılmasından” söz ederek, “Müslüman ahlâka aykırı davranışı engellemekle yükümlüdür!” derken; Tayyip Erdoğan da ekliyor:
“İslâm’ın ılımlısı olmaz: Bu ‘ılımlı İslâm’ yakıştırmaları falan çok çirkin şeyler. Bu bir defa dinimize saygısızlıktır, hakarettir. İslâm’ın ılımlısı falan olmaz, İslâm İslâm’dır o kadar”!
İş bununla da sınırlı değil!
Müslüman’ın bugünkü sorununu “zamanın ruhunu fethetmek” olarak gören Esat Arslan, “zamanın ruhunu fethetmeye çalışmak demenin, çağı Kur’ana, Kur’anı da çağa açmaya çalışmak demek” olduğu vurgusuyla, “Eğer İslâm siyasalda temellenen bir dinse, bu çaba siyasallaşmakla eş anlamlı demektir. Allah’ın istediği barışı ve adaleti tesis etmek için uğraşan siyasal bir özne olmaktır,”[29] diyor…
İş bununla da sınırlı değil!
Yasin T. Hazaroğlu, “Mademki temel değerlerimizi muhafaza etmek anlamında muhafazakâr toplumuz, neden toplum olarak muhafaza etmekle yükümlü olduğumuz konularda daha titiz davranmıyor, hep beraberce tepki göstermiyoruz? Bizce hiçbir konu İslâmi kavramların bu kadar ayakaltına alınmasına tepki gösterilmesinden daha önemli değildir,”[30] derken Gökhan Özcan da “modernlik ile dinin tezadı”na dikkat çekerek, “dinin eğilip bükülemezliği”ni olanca netliğiyle ortaya koyuyor:
“Bu devre özgü yeni ‘dindarlaşma’ biçimleri var malumunuz. Dini kendi bütünlüğü içinde kabul etmeye pek yanaşmayan ama hayatını büsbütün ‘dinsiz’ de bırakmak istemeyen kimselerin yoğurduğu yeni inanç tasarımları bunlar… Özünde teslimiyet taşımayan, daha ziyade dini kendi kabul edebilecekleri kalıplar içine sığdırmaya, orada şekillendirmeye çalışan birtakım algılama biçimleri…
Modernliğin insanda, hayatta, yeryüzünde yaptığı ağır tahribatların birer acıklı tablo olarak gözle görülür hâle geldiği bir zamanda, yine o modernliğin içinde tıkanıp kalmış kişiliklerin, tosladıkları maddiyat duvarlarının sertliğinden (gayrı ihtiyari) kaçmaya tevessül etmeleri anlaşılmaz bir şey değil…
Modern hayata inanacaksınız, bunu içselleştirmiş olacaksınız ve bu hayatın çekmecelerinden birinde de, böyle bir düzene itirazlarından arındırılmış şekliyle kuşa çevrilmiş bir din iddiası bulunduracaksınız, bu olmaz. Dini ilkeler ve mükellefiyetler keyfinize uymadığında, meseleyi bir iç mesele, bir duygu gürlüğü, bir kalp temizliği hadisesi olarak tarifleyip sınırlayacak, yan çizeceksiniz, bu da olmaz. İnsanlığınızı dinin renklerine boyamak yerine dini hayatınızın renk skalasındaki bir renge dönüştüreceksiniz, bu da olmaz. Ve nihayet, dini öğrenmeye, sindirmeye, kâmil biçimde bilmeye hiçbir gayret sarfetmeden, kendi akıl ve mantığınızın sığlığıyla kendi işkembenizden din söylemleri geliştireceksiniz, bu hiç olmaz…
Kimse dindar olmak zorunda değil; ama olacaksa, dinini bilmek, samimiyetle öğrenmek zorunda. Çünkü din Allah’ın dini, kulların oyuncağı değil![31]
Din hakkında, dincilerin dedikleri, saptamaları yoruma mahâl vermeyecek kadar nettir; ama yine de tekrarlamak pahasına 14 Mayıs 2011 tarihindeki ‘Uluslararası Kur’an ve Bilimsel Hakikâtler-2’ Sempozyumu’ndaki konuşmasında Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in saptamasını hatırlatmakta yarar var:
“Yerde ve gökte var olan her şey Allah’a teslim olmuştur. Kur’an’ın en büyük tercümanı, müfessiri kainatın kendisidir”!
Gerçekten de Keşan Müftüsü Süleyman Yeniçeri’nin, “Noel Baba baca ve pencereden giriyor. Doğru dürüst birisi olsa kapıdan girer. Noel bizim bayramımız değil. Kişi ‘Hıristiyan gibi yaşayayım’ derse, bu tehlikeli olur. Eğer içkili, şaraplı eğlence yapılıyorsa günahkâr olur,” diyebildiği “anlayış(sızlık)a” Hayrettin Karaman da şu satırlarıyla önemli “katkı”da bulunuyor:
“İslâm’da bir değişmeyenler bir de şartlara göre değişmesi caiz olanlar vardır. Bir yerde bütünüyle İslâmi hayata geçme teşebbüsü başlamadan şartlar bilinemez; ne zaman başlanır ve şartlar ortaya çıkarsa İslâm âlimleri, değişmeyenlerin ışığında ictihad ederek yeni şartların İslâmî düzenini ortaya koyarlar. Bundan önce de ‘teşebbüs ve geçiş’ aşaması olur; bu teşebbüs ve geçiş aşamasının fıkhı, geçişten sonraki düzen kadar, hatta daha önemlidir. Laik bir ülkede ‘İslâm ceza hukuku nasıl olmalıdır’ konusu değil, ‘bu düzenden İslâmî düzene nasıl geçilir?’ konusu ele alınmalı, işte bunun düzeni ortaya konmalıdır.”[32]
Hayrettin Karaman’ın dediği çok nettir!
Söz konusu netlik “Prof. Dr.” unvanlı, İslâm teolojisi uzmanı, sayısız makalesi ve 15 kitabı bulunan Hayrettin Karaman’ın 7 Ağustos 2011 tarihli ‘Yeni Şafak’ta yayımlanan ‘Tahammül mü, Hoş görmek mi?’ başlıklı yazısında, bir kere daha somutlaşıyor.
Söz konusu yazıda bir apartman, bir sokak ya da bir mahalledeki eşcinsellerden, içki içenlerden, nikâhsız birlikte yaşayanlardan, kumar oynayanlardan, Müslümanları sevmeyenlerden, düşmanlarından, sokakta sevişenlerden, çıplaklardan söz ederek “Bu insanlarla yan yana yaşıyoruz” dedikten sonra, “peki dindar Müslümanların bu insanlara karşı iç ve dış tavırları ne olacaktır” diye sorulurken; verilen yanıt da şudur:
“Müslüman bu davranışları asla beğenemez, bu fiillerden nefret eder, imkân bulsa düzeltme ve engelleme niyetini muhafaza eder. Dış tavır olarak da dine, ahlâka ve adaba aykırı davranışı çekinmeden, gözünün içine baka baka, meydan okurcasına sergileyen insanlara cesaret verecek, davranışlarını meşrulaştıracak tavırlardan sakınır. Onlar kötü hâlleri içinde iken en azından tebessümünü esirger. Durum böyle olunca çoğulcu bir toplumda yaşayan Müslümanın farklı olanlarla zorunlu ilişkisinin adına ben ısrarla ‘hoşgörü’ değil, ‘tahammül’ diyorum.”
Kendisine kalsa Müslümanlar, yani “tahammül edenler” ile “tahammül edilenler” için ayrı yaşam bölgeleri kurulmalı; fakat bu mümkün olamayacağından bu “zorunlu ilişkiyi” tahammül ederek idare edelim diyor. İyi de nereye kadar tahammül? Bunu şimdilik bilemiyoruz, ama öğreneceğimiz günler bana pek uzakmış gibi gelmiyor.
Diyanet Vakfı Yayın Kurulu Başkanı Prof. Dr. Saim Yeprem de tahammül yanlılarından. “Her Müslümanın sorumlulukları Kur’an’da ve peygamberimizin sahih sünnetinde açıkça ifade edilmiştir. Dolayısıyla Müslümanlar Kur’an’a ve peygamberimizin sünnetine uymak zorundadır. Ancak bir toplumda farklı yaşamların da yaşam hakkı vardır. Onlarla birlikte yaşamak bir vakadır. Müslüman o insanları toplumdan ihraç edemez, ancak tahammül ederek beraber yaşamayı kabullenir. İslâmın açıkça yasakladıkları hoş görülemez. Ancak bir Müslüman müdahale edemez. Toplumun yapısına göre değişiklik göstermek şartıyla her toplumda birey değil, devlet ıslah görevini üstlenir” diyor.
Eşcinsellerin, nikâhsız yaşayanların, içki içenlerin ıslahını devlete bırakıyor. Sağ olsun!
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. Beyza Bilgin de “zındıklara katlanılması” yolunda görüş bildiriyor: “İnsanlar hürdür, kimse karışamaz, nikâhlı olmadan dost hayatı yaşamaya karşı kanun bir şey söylemiyor. Fakat söylemiyor diye bu şekilde bir hayatı onaylıyoruz anlamına gelmemeli. Tahammül etmek de hoş görmek anlamına gelir. İslâmi görüş, eşcinsele, dışarıda içki içene, nikâhsız yaşayana hoşgörüyle bakar fakat memnuniyetle değil, onlara katlanarak hoş görmeye çalışır.”
‘Akit’ yazarı Abdurrahman Dilipak’ın görüşleri her zamanki gibi açık ve net; “daha önce Babür Şah döneminde Müslümanlar Hindistan’ı yüzyıllarca yönetti. Hindistan’da Hindular ineğe taparken Müslümanlar kurban ediyordu. Hindular ve Müslümanların mahalleri ayrıldı ve Müslümanlara Hindu mahallesinde inek kesmek yasaklandı. Herkes kendi lokal alanında daha özgür ve barış içinde yaşadılar. Bu önlem toplumun bir parçasını toplumdan dışlama değildir. Evet, içki içen, eşcinsel ilişki kuran ya da nikâhsız yaşayan insanlara Müslümanlar hoşgörü gösteremez ancak tahammül eder,” diyor…
Burada “yeter değil mi?” diyerek duruyorum!
Bunlar böyleyken ve “İslâmcı aydınlar Müslümanların günlük hayatına dokunamıyor… Kadın, aile ve benzeri konulara girmek istemiyorlar”ken;[33] Dr. Ahmet Naci Helvacı’nın, “Türkiye özelinde İslâmcı hareket otoriter değil özgürlükçü olmuştur”; Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Mezhepleri Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hasan Onat’ın, “İslâm’ın olduğu yerde akla aykırı bir şey olmaz,” saptamaları ya da “üçüncü yol yaygaraları” ciddiye alınması mümkün olmayan spekülasyonların ötesine geçemez…
“Üçüncü yol yaygaraları” dedim: Amerika’da yayınlanan ‘Islam Without Extremes: A Muslim Case for Liberty/ Aşırılıklar Ötesi İslâm: Özgürlüğün Müslümanca Müdafaası’ başlıklı yapıtında, otoriter laiklik ve otoriter İslâmcılık arasında yepyeni ve özgürlükçü bir İslâm anlayışı dillendiren Mustafa Akyol, İslâm dünyasındaki bağnaz otoriter doktrinlere karşı çıkarak modern hayatla barışık “üçüncü bir yol” savunup; “iki tür otoriterliğin de liberal bir dünyada yok olacağı”nı iddia ediyor ya, kastettiğim o!


I.4) İSLÂM PARANTEZİ


O hâlde burada durup Amr Şâlâkani’nin, “Camiden her şey çıkar. Demokrasi, faşizm… Sonuçta cami aslında insanların gittiği, oturduğu, konuştuğu yer. Siyasi İslâm’dan da demokrasi çıkar… Şeriat o kadar korkulacak bir şey değil. Dini temelli kuralların tamamı insani yorumlarla ehlileştirilir,” zırvasına ilişkin olarak kısa bir İslâm parantezi açmakta yarar var.
“Kur’an’da, Hıristiyan ve Yahudilerle ilgi fevkâlâde negatif sözler vardır. Mesela onların dostluğa layık olmadıkları ve dost edilmemeleri gerektiği ifade edilir. Hele Ehl-i Kitap olmayanlar için daha da küçültücü kelimeler kullanılır”ken;[34] “zorlamanın olmadığı hoşgörü dini” diye sunulmaya kalkışılan İslâm, ‘Mâide:57’de, “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kafirleri dost edinmeyin. Allah’tan korkun; eğer müminler iseniz,” derken; yine ‘Mâide Suresi’nin 51. Ayeti’nde de ekler: “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin”…
Adı ile müsemma “Barışçı bir din” olduğundan söz edilen İslâmın aslî belgesi niteliğindeki “Kur’an’da[35] savaşla ilgili pek çok hüküm var. Bunlardan bazıları ve bu ayetleri okuduktan sonra hemen aklıma gelen sorular şunlar oldu:
* ‘Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeğe gücü yeter.’ (Hac 39.)
Zulmün tanımı nedir, zulüm hangi noktaya gelince ‘cihad’a izin var?
* ‘Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, ona yaklaşmaya vesile arayın ve onun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.’ (Maide 35.)
Allah’a karşı gelmenin sınırları nedir? Birine göre saçının telini göstermek, birine göre Allah’a ‘tanrı’ demek karşı gelmek sayılabilir mi?
* ‘Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.’ (Tevbe, 5.)
Ya ‘mümin’ Allah’ın söylediği sırada davranırsa, yani önce öldürürse, sonra kimi hapsedip, gözetleyecek?
* ‘Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler.’ (Tevbe 111.)
Bu savaşın gerekli olup olmadığına nasıl karar verilecektir? Cennet vaadini duyan bir mümin için gerekçe bulmak zor mudur?
* ‘Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin’ (Nisa 89.)
Öldürecek miyiz, yoksa dost mu olmayacağız? ‘Yüz çevirmek’ öldürme nedeni olabilir mi?
* ‘Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.’ (Bakara 216.)
Allah, ‘siz nasılsa anlamazsınız ben size savaşın diyorsam savaşın’ mı diyor?
* ‘Baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (küfürden) vazgeçerlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir.’ (Enfal,39.) Hani dinde zorlama yoktu? (Bakara, 256.)
Hani ‘… Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüş, Her kim de birini (hayatını kurtararak.) yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmış’ (Maide, 32.) olurdu?[36]
Burada durup; “Mehmed Şevket Eygi’nin ‘Milli Gazete’de yayımlanan ‘İslâmda Diyalog Yoktur’ başlıklı yazısından aktaralım… Eygi tamı tamına 19 başlıkta İslâm’ın başka din ve inançlarla diyaloğa giremeyeceğini özetlerken şöyle der: ‘İslâm’a, en güzel ve uygun şekilde Hak dinine dâvet ve Hak dinini tebliğ vardır. Müslümanlar bu dâvet ve tebliği ihmal ederlerse veya gereği gibi yerine getirmezlerse günahkâr olur, vebal altında kalır.’
İkinci maddede de şöyle buyuruyor: ‘Kur’an Allah kelâmıdır, kul sözü değildir. Peygamber ancak tebliğ etmiştir (bildirmiştir)’…”[37] Yani İslâmın dedikleri eğilip, bükülemez!
Çünkü Bernard Lewis’in deyişiyle Muhammed kendisinin devamcısı olacak bir cemaat yaratmakla kalmadı, aynı zamanda “bir yönetim biçimi, bir toplum ve devlet düzeni” kurarak İslâmiyet’in geniş bir coğrafyada gelişmesini sağlamıştı.
Müslümanlıkta başından beri din ve devlet, bir bütün olarak algılandı. İslâm, yeni inancın yayılmasıyla güçlenen bir imparatorluğun doğuşuna paralel olarak yükseldi. Müslümanlar için devlet ilahi adaletin buyurduğu bir gereklilikti. Devlet, İslâm’ı savunan, koruyan, yayan ve dini kurallarını uygulamaya yarayan bir aygıt olarak algılanmıştı.
Müslümanlıkta kimlik ve bağlılık algısı diğer dinlerden farklı gelişti. İslâm’da kimliğin temelini ülke, ulus, ırk, sınıf, dil gibi kriterler değil, esas olarak din unsuru oluşturdu. Dost ve düşman bile bu ayrım üzerinden belirlendi.
Müslümanlar için İslâm, kimlik ve sadakatin, dolayısıyla da otoritenin ve otoriteye bağlılığın temeli olurken, devlet de İslâm’ı koruyan ve kollayan silahlı bir güç oldu…
Sonraki dönemde İslâm ülkelerinin çoğunda dine iç politikada belirleyici bir önem atfedildi. İslâm’da dini kimlik, aynı zamanda devlete bağlılık anlamına da geldiği için ülke yönetiminde bulunanlara karşı sadakati de içerdi. Bu nedenle otoriteye itaatsizlik ve inançsızlık toplumsal bir suç olduğu kadar, günah da sayıldı.
Müslüman ülkelerin çoğunda kişinin sadakati veya sadakatsizliği, din ve mezhep üzerinden ölçülmeye başlandı. Toplumda temel ayrım da, inananlar ve inanmayanlar şeklinde yapılarak İslâm için genel bir standart oluşturuldu.
İslâm dininin temeli “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kıyamet gününe, kadere, iyiliğin ve kötülüğün Allah’tan geldiğine hiçbir kuşku duymadan inanmaktı”. Arapça “se-le-me” kökünden türeyen İslâm, “teslimiyet” anlamına geliyordu. Müslüman ise “Allaha teslim olan” ve “bağlanan” kişiydi.
Hıristiyanlıkta kilise ve devlet, toplumda iki ayrı alanı ifade etti. Biri siyaset ve iktidarla, diğeri ise din ile ibadetle ilgilenen yapılar olarak kurumsallaştı. Tarih boyunca bu ikisi birleşse de ayrılsa da, hep iki ayrı kurum olarak kaldı.
İslâm’da ve Musevilikte, Hıristiyanlıkta olduğu gibi din ve devlet işleri birbirinden ayrılmadı. Hıristiyanlıkta Kilise, hem ibadet, hem de dini kurumsal yapının kendisi anlamına gelirken, Sinagog veya Cami için bu geçerli değildi.
İslâm dini, insanın kişisel ve toplumsal hayatının bütün alanlarıyla ilgileniyor ve yön vermek istiyordu. Bu bağlamda İslâm, öteki dinlerden ayrılıyordu. Musevilik ve Hıristiyanlık geniş ölçüde “uhrevi” (ahirete ilişkin), İslâm ise daha çok “dünyevi” bir dindi.
Dolayısıyla İslâm bir din olduğu kadar, bir töre ve toplum düzeni, bir hukuk ve devlet sistemiydi.[38]
İşte bunun için “İslâm ve onun siyasal ve ahlâki yaşamı için genel bir reform benzeri bir şeye ihtimal var mı” sorusunun yanıtını bulmaya çalışan Wilfred S. Blunt, İslâm’ın dogmatik yönüne; “İslâm’ın bünye itibarıyla değişime ve bunun sonucunda da, yenilikçi hayata… tabi olmadığını biliyorum,”[39] sözleriyle dikkat çekerken Prof. Bernard Lewis de ekler: “Müslüman bir demokrasinin mümkün olup olmadığını henüz bilmiyoruz. İslâmdaki bazı temel ilkeler, demokrasi olarak işlemesini zorlaştırıyor.”
Çünkü İslâm dini için hayatı anlamlandırma mücadelesinde yol göstericisi, hidayet kaynağı, uyarıcı olması yanında; dini bilginin temelini oluşturan Kur’an’dan kopuk hiçbir şey yoktur ve olamaz da… Bu nedenle, İslâm düşüncesi açısından bütün din anlayışlarının kabulü ve elenmesinde ölçü Kur’an’dır. Eğer, kültürle iç içe olan bir takım görüşler ve metinler Kur’an’ın önüne geçirilirse gelenek dinselleştirilir. Elbette geleneksiz bilgi olmaz. Fakat İslâm tarihi sürecinde oluşan bilgi birikimini anlamlı kılan ölçü Kur’an’dır.
Bunun içinde tanrının öngördüğü yaradılış düzenine uygun eylemler, “vahiy” şeklinde inmiş olan “tanrısal” buyruklarla ayarlanmalıdır. Bu buyruklar insanlara iletildiği an ilim hâline dönüşüp akıl üstü bir nitelik taşırlar. Bu nedenle insanların eğitiminde vahiyler esas tutulmak gerekir. Aklın görevi vahiyler doğrultusunda iş görmektir. Vahyi bir kenara bırakıp akıl yolunu seçmek, hem tanrıyı yadsımak (inkâr etmek) ve hem de ilim ve bilgiden yoksun kalmak demek olur!
Öte yandan tanrının izni ve isteği olmadan hiçbir şey gerçekleşemez, hiçbir şey elde edilemez. Bu izin ve istek ise, tanrının mutlak keyfiliğine bağlı bir şeydir. Örneğin tanrı, “Dilediğinin kalbini açar ve onu Müslüman yapar, dilediğininkini kapatıp kâfir kılar.” (En’am Suresi 125.) “Dilediğini hidayete erdirir, doğru yola sokar, dilediğini de şaşırtır ve doğru yoldan saptırır.” (A’raf 178, Fatır 8.) “Dilediğine azab, dilediğine de merhamet eder.” (Ankebût Suresi, ayet 21.). “Dilediğine az, dilediğine bol rızık (mal, mülk, para vb…) verir.” (Nahl Suresi, ayet 71.)
Evet, her şeyin tanrıya mündemiç olduğu düzenlemede “Sami kavimlerine ait diğer semavi dinler gibi İslâm dini de, bir yaşam programı olarak, onu kabul eden insanlardan tam bir teslimiyet ister. Bu teslimiyet onun bütün zihinsel ve bedensel hareketlerinin kodlanması demektir. Zihinsel olarak, dinin akait ve esas muamelat konularında sorgulamaya varacak şüpheden uzak durması, bedensel olarak da haramdan veya helal veya haram olduğunda kuşku duyulan (mekruh) eylemlerden kaçınması beklenir. Böyle bir inanç sisteminde akla bırakılan alan bir vesayet alanıdır. Yani akıl sadece kabullerin daha iyi anlaşılması için kullanılabilir, onların sorgulanması için değil. İdeal mümin bilincini sorgusuz sualsiz bu ilahi otoriteye devreden ve ona itaatten başka bir işlev yüklemeyen kimsedir. Bu sebepledir ki, makbul iman, şüphe ve akılsallıktan arınmış, katıksız adanmışlıktan ibaret olan ‘yaşlı nine imanı’dır diye bir tekerlemeye, akait kitaplarında pek rastlanılır. Yine bu sebepledir ki ‘men tamantaka tazandake’ veya ‘men tefelsefe tazandaka’ (kim mantıkla uğraşırsa zındık olur), (kim felsefe yaparsa zındık olur) gibi tekerlemeler, Kelam kitaplarında karşılaşılan sözledir.
İslâm dininin bu, insan bilincini tamamen esir eden, onu pasif kılıp işlevsiz kılan özelliği, gerçek mümin örneğinde, onun insan kimliği ile Müslüman kimliğinin örtüşmesine neden olur. Öyle ki, mümin ‘ben önce Müslüman sonra insanım’ diyebilir. Böyle bir kabullenmenin bir sonucu, kişinin, diğer herhangi bir dünya görüşüne tamamen kapalı kalmasıdır. Diğer bir sonucu, her türlü nesneye ve fiile dinsel bir perspektiften bakmasıdır. Birinci sonuç, inananda, değerler bazında kavramsal değişim ve evirilmeyi, ikinci sonuç, diğer dünya görüşlerindeki iyilik ve erdemleri tanınmasını veya doğru algılanmasını engeller.
Bilincin aktif tutulmayıp herhangi bir üst buyruğa emanet edilmesinin neden olduğu bu vahim iki tür sonucun, İslâm âlemi içindeki yansımalarına birçok örnek verebiliriz. İslâm ülkelerinde, birçok insani ilişkilerden doğan sorun ve uluslar arası sorunlar, dinsel inançlarla ilgisi olmadığı hâlde ve din kaynaklarında bu konularda belirgin nasslar olmamasına karşın, inançlarla iliştirilir ve onlara dinsel bir sıfat kazandırılır. Mesela, bir İslâm ülkesi yabancı bir güç tarafından işgal edilmişse, Müslüman halkın buna karşı koyması, herhangi bir insanın vatanını ve özgürlüğünü savunma refleksi olarak değil, İslâmi bir vecibe şeklinde lanse edilir.
Bir İslâm ülkesindeki totaliter rejime ve zulme karşı, doğal olarak herhangi, tıyneti saptırılmamış bir insandan beklenen tepki ve itiraz, müminin insan kimliğinde değil, İslâm kimliğinde aranır. İslâm ülkelerinde baskıcı yönetimlerin, İslâm adına ortaya koydukları farklı icra adımına karşı, her türlü eylem ve gösterilerde ‘allahu ekber’ sloganı kullanılır. Bununla kalınmaz, eğlence ve şarkı sözlerinde bile dinsel söz ve motifler sıkça tekrarlanır. İkinci tür sonucun yansımasına örnek olarak, Batı dünyasından ithal edilen bilimsel ve sosyal değerlere İslâmi kaynak ve referans arayışını gösterebiliriz. Çağdaş İslâm yorumlamalarında, reformcu yaklaşımlarıyla tanınmış olan bazı İslâm bilginleri, gelişmiş ülkelerde bilim ve teknoloji alanlarında elde edilen başarılara, İslâmi perspektiften bakarak, onları orijinal şartlarından soyutlarlar, İslâm’da aynısının veya benzerinin var olduğunu iddia ederler. Sosyal değerler alanında da, Batı dünyasında üretilen temel insan hakları, kadın hakları ve çevre etiği gibi insanlığın ancak son yarım asırda idrak ettiği hak ve hürriyetleri, sanki İslâm dinin esas mesajlarındanmış gibi gösterirler.”[40]


I.5) PRATİKTE DİN ÖRNEKLEMELERİ


Sözünü ettiğimiz çerçevenin, “Mea maxima culpa/ Ben çok suçluyum” diye haykırarak, “Medice, cura te ipsum/ Doktor, önce sen kendini iyi et!” dercesine yaşama yansıyan pratiğine, yani İslâm icraatlarından örneklere gelince:
i) Reşit olmayan yüzlerce Mısırlı kız çocuğu, Basra Körfezi’nden yaz tatili için ülkeye gelen zengin turistlerle, para karşılığında geçici olarak evlendiriliyor. Yaz evlilikleri olarak adlandırılan bu birlikteliklerin, yasal bağlayıcılığı bulunmuyor. Yani tatili biten yabancı damatlar ülkelerinde döndüklerinde evlilikleri bitiyor.
Evlilikler, bir aracının komisyon karşılığında kız çocuğu olan fakir ailelerle, genellikle Suudi Arabistan’dan gelen zengin adamları bir araya getirmesiyle düzenleniyor. Yabancı ‘kocalar’ aileye para ve çeyiz niyetine hediyeler veriyor. ‘Gelin fiyatı’ 320 ile 3200 sterlin arasında değişiyor.
Aralarında Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt’in de olduğu Körfez’den zengin adamlar, Mısır’a 18 yaşın altında kız çocukları dahil olmak üzere Mısırlı kadınlarla “geçici evlilikler” ya da “yaz evlilikleri” yapmak üzere geliyor. Geçici olarak evlendirilen kız çocukları, “kocalarına” hem seks hem de diğer ihtiyaçları konusunda hizmet etmek zorunda…[41]
ii) İslâmcı medya, “Vakit yazarı Hüseyin Üzmez’in 14 yaşındaki kıza cinsel istismardan tutuklanmasını görmezden geldi. Milli Gazete, Zaman ve Star gazeteleri ise Üzmez haberine hiç yer vermedi…”[42]
iii) “İran’da zina yapmakla suçlanan üç kişiden bir tanesi gömüldüğü ölüm çukurundan kaçmayı başarmış ve böylece ölüm cezasından kurtulmuş. Bu ilkel hukukta görülen genel bir uygulamadır: Ceza uygulamasında ölmeyen kişinin masum olduğu varsayılırdı.
İran’da recm (taşlanarak öldürme) cezasının kaldırılacağı söylenmişti. Ama belli ki bu dramatik uygulamadan vazgeçme niyetinde değiller!
İran’dan bir başka haber: İran’da kadınlara ayrımcılık uygulayan yasaların değiştirilmesin için imza kampanyası açan kadın hakları savunucusu Zeynep Bayzeydi’ye verilen dört yıllık hapis cezası kesinleşmiş! Daha önce Hana Abdi adlı kadına da aynı suçtan beş yıl hapis cezası verilmişti.
Bitmedi! Malezya’da bira içen gençlere şeriat mahkemesi 6 kırbaç ve 1400’er dolar para cezası verilmiş.
Bitmedi ve yetmedi. Afganistan’da, Taliban, okula giden kızların yüzüne kezzap dökmüş. Daha önce iktidarda oldukları dönemde kızlara okuma yazma öğretmeyi yasaklamışlardı! ‘Aşk mektubu yazmasınlar’ diye. Yüzüne kezzap dökülen kızlar yüzleri yanık hâlde okula gitmeye devam ediyormuş! Taliban, Pakistan’da Svat Vadisi’nde denetimi ele geçirmiş. İlk icraatları tabii ki yasaklar listesi: Kızların okula gitmesi, erkelerin tıraş olması ve müzik marketler yasak!
Ve Türk dizilerinin ‘şeytani’ olduğunu söyleyen Suudi Arabistan Başmüftüsü fetva vermiş: 10 yaşındaki kızlar evlenebilir, kadınları bu haktan mahrum etmemeliyiz”… [43]
iv) “Eşcinselliğin cezalandırıldığı Afganistan’da erkek çocuklara tecavüz, bazı Ortadoğu ülkelerinde de çocuk evlilikleri yaygın kabul görüyor. Batı’nın Ebu Garib’de veya Irak’ta yaptıklarına yüksek sesle karşı çıkan bazı Müslümanların, iş çocuklara gelince ahlâki körlük sergilemesini akıl almıyor”… [44]
v) Malezya’da Hıristiyanların “Allah” kelimesini kullanmasına izin veren Yüksek Mahkeme kararına kızan Müslüman gruplar, 8 Ocak 2010 tarihinde ülke çapında 10 kiliseye molotofkokteylleriyle saldırarak, ateşe verdiler. Saldırılarda kiliselerden biri ağır hasar görürken, diğerlerinde hafif hasar meydana geldi. Başkent Kuala Lumpur’da toplanan Müslüman grupların “Allah büyüktür”, “Müslümanların onurunu ve haklarını koruyacağız” diye bağırdıkları, motosikletli saldırganların kiliselerin camlarını kırarak içeriye yanıcı maddeler attıkları öğrenildi. Müslümanların çoğunlukta olduğu Malezya’da nüfusun yüzde 10’u Hıristiyan ve Hıristiyanların yaklaşık 850 bini de Katolik…[45]
Malezya’da, İslâmcılaşmanın güçlenmesi sonucu giderek büyüyen etnik ve dini ayrımcılık, yaşanan iki olayla yeniden gündeme geldi. Malezya’da yayımlanan bir Katolik gazetesi, genelde Müslümanların kullandığı “Allah” kelimesini kullandığı gerekçesiyle yasaklandı.
İç Güvenlik Bakanlığı’nın İngilizce, Çince ve Tamil dillerinin yanı sıra Malay dilinde de yayın yapan haftalık Herald gazetesini kapatma kararı aldığını belirten Katolik Papazlar Konferansı Sekreteri Augustine Julian, “Hükümet bizim ‘Allah’ kelimesini kullanmamızı istemiyor; ancak bu, anayasada öngörülen ifade özgürlüğüne aykırı” dedi…[46]
vi) Somali’de, Şebab örgütü halkın altın ve gümüş kaplamalı dişlerine savaş açtı. Ülkenin güneyinde kol gezen Şebab güçleri, şeriata ters diye altın ve gümüş kaplamalı dişleri zorla söktürüyor…[47]
vii) Ortadoğu’nun Yahudilik ve Müslümanlıkla birlikte Hıristiyanlığın da beşiği olmasına karşın Hıristiyan nüfusu azalırken, önceki gün Irak”ta bir kilisenin kana bulanması yaraya tuz bastı. Kaide’nin rehin alma eylemi yaptığı Süryani ketadraline Irak güçlerinin düzenlediği kurtarma operasyonunda 52 kişinin ölmesinin ardından Iraklı Hıristiyanların bavullarını toplama süreci hızlandı.
Irak’ı terk etmeyi hiç düşünmemiş Hıristiyan Besim Yusuf, “Gitmeme karar verilmiş. Benim de ülkem olan bu topraklarda beni istemiyorlar. ABD’ye iltica başvurusunda bulunacağım” diye kırgınlığını dile getirdi. Süryani papaz Pius Kasha “Burada artık bize yer yok. Dua eden masum insanları öldürdüler. Gitmemezi istiyorlar ve hükümet buna karşı hiçbir şey yapmıyor. Herkes gidecek. Okul yılının bitmesini bekliyorlar, sonra gidecekler,” diye tepkisini gösterdi. Irak’ta 800 binlik Hıristiyan nüfusu 2003’teki ABD işgali sonrası 500 binin altına indi, 60 bin Süryani’den de geriye 20 bini kaldı. 356 milyon nüfuslu Ortadoğu’da Yahudi-Müslüman çekişmesinin arasında kalan Hıristiyanların sayısı 20 milyona kadar indi…[48]
viii) “Bağdat’taki Kurtarıcı Meryem Ana Kilisesi’ne yönelik saldırının ardından Kaide Mısır’daki Kıptileri tehdit etti. Hıristiyanlığa bakışı bilinen Kaide açısından bu yönelim esasında yeni değil. Zira Kaide’nin İslâmcıları ve Usame bin Ladin için bütün yeryüzü cihat sahası. ‘İman’ı yaymak için her yerde cihat ilan ediyorlar. Hıristiyanları ‘tarihten kovdular’, şimdi de coğrafyadan kovmaya çalışıyorlar…”[49]
ix) “Bağdat’taki Kurtarıcı Meryem Ana Kilisesi’ne düzenlenen saldırı dehşet vericiydi. Amaç, Iraklı Hıristiyanları korkutarak ülkelerini terk etmeye zorlamaktı…”[50]
Irak’ta 10 Kasım 2010 sabahı Hıristiyanların evlerine düzenlenen bir dizi saldırıda üç kişi yaşamını yitirdi. Olayların ardından birçok kişinin ülkeyi terk etmeye hazırlandığı kaydediliyor…[51]
Irak’ın kuzeyindeki Musul kentinde, Hıristiyanlara yönelik şiddet olayları yüzünden, 24 saat içinde yaklaşık bin Hıristiyan aile bölgeden kaçtı. Hıristiyanlara ait 3 evin yıkıldığı da öğrenildi. Musul Valisi Duraid Kaşmula, Musul’daki evlerini terk eden ailelerin kentin kuzey ve doğusundaki Hıristiyan köylerine sığındığını bildirdi…[52]
Bağdat’ta El Kaide bağlantılı grupların Hıristiyanlara karşı şiddet tehditlerini hayata geçirdikleri en büyük saldırıdan sağ kurtulan bir kadın 2 Ocak 2011 günü evine giren silahlı kişilerce susturuculu tabanca kullanılarak öldürüldü. Ekim ayında bir kiliseye düzenlenen saldırıda 51 kişi ölmüştü. Irak’ta Hıristiyanlara yönelik olarak düzenlenen bu kanlı saldırı sırasında kilisede bulunan Refah Butros Toma, olaydan sonra CNN televizyonunda yaşadıklarını ve tanık olduklarını anlatmıştı. Saldırıda Toma’nın 27 yaşındaki kuzeni de ölmüştü…[53]
“Irak’ta iki haftada sekiz Hıristiyan’ın öldürülmesi sistematik bir kampanyaya işaret ediyor. Hıristiyanlar bu ülkenin yerlileri, onlarsız bir Irak düşünülemez”…[54]
“Iraklı Hıristiyanların korunması için tek çağrı, genelde uzlaşamayan Lübnanlı liderlerden geldi. Diğer Arapların kafalarını kuma gömmesi utanç verici”…[55]
x) BM kadın hakları, kadın ve çocuğa yönelik şiddetin engellemesine ilişkin bildirgesi, Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in hoşuna gitmedi. İslâmcı hareket, kadına şiddete karşı mücadelede evrensel standartların belirlenmesinin de istendiği bildirgeye “İslâma aykırı olduğu ve toplumu yıkabileceği” gerekçesiyle karşı çıktı.
Kadın hakları, eşcinsel hakları, cinsel özgürlük çağrılarının yer aldığı bildiriye hâlihazırda İran, Vatikan ve Rusya’dan gelen muhalefete Libya ve Mısır’dan da köktendinci kesimler katıldı. Mısır’da Mursi yönetiminin baş destekçisi Müslüman Kardeşler (İhvan) bunun “toplumda yıkıma yol açabileceğini” öne sürdü. Hareketin kadın örgütlerine çağrısı da dikkat çekti: “Toplumunuzdaki din ve değerlere uyun… Çökmüş modernleşme, yıkıcı ahlâksızlık yolu için yanıltıcı çağrılara kanmayın.” Bildirgenin “aile kavramının altını oyacağını, toplumun düzeninin bozacağını, İslâm öncesi cahiliyete sürükleyeceğini” de öne süren hareket, Müslüman ülkelere metni “reddetme ve kınama” çağrısı da yaptı.
BM belgesinin imzalanmasının “dünyayı bekleyen çöküş” olarak değerlendiren Müslüman Kardeşler, belgedeki 10 maddeye karşı olduklarını duyurdu. Bunlar arasında “evlilik yasasında tam eşitlilik, seyahat, iş, doğum kontrolü kullanımı gibi gerekçelerin kocanın ihtiyaçlarının ertelemesine izin vermek” de yer alıyor. Ayrıca hareket belgede yer alan “cinsel saldırı ya da tecavüzle suçladığı kocası hakkında eşin yasal şikâyet başvurusunda bulunması hakkının” yanı sıra “boşanmanın kocaların elinden alınıp yargıçlara bırakılmasına” yol açacak maddelerine de sert tepki gösterdi. Ailede kadın ve erkeğin; harcamalar, çocuk bakımı, ev işleri gibi konularda tümüyle eşit rollere sahip olması da İslâmcıları kızdıran maddelerden…[56]
xi) Mısır başmüftüsü, bazı grupların ‘gayrimüslimleri kitle imha silahlarıyla yok etmenin mubah olduğu’ tartışmasına son vermek için fetva yayımlasa da kaş yaparken göz çıkarıp, “Kitle imha silahı kullanılırsa Müslümanlar da ölür!” dedi…[57]
xii) Mısır’ın güneyindeki bir kiliseye yönelik saldırıyı ve ülkede artan Hıristiyan karşıtlığını protesto için Kahire’de sokaklara dökülen Kıptilerin gösterisi askeri yönetim karşıtı protestoya dönüştü… Olaylarda 23 kişi öldü…[58] Görgü tanıklarına göre tankların kalabalığı ezmesinden sonra çatışma çıktı…[59]
Mısır’ın güneyindeki Naga Hamadi kentinde Müslüman ve Hıristiyanlar birbirlerinin ev ve işyerlerini yaktı. Güvenlik kaynakları, Hıristiyan köyü Tiraks’ta 4 ev ile bir işyerinin Müslümanlar tarafından yakıldığını, Müslüman köyü Bahgorah’ta ise 4 dükkânın Hıristiyanlarca ateşe verildiğini söyledi…[60]
xiii) Arap dünyasında Ragda (55) adıyla tanınan Suriyeli ünlü şarkıcı, 21 Mart 2013’de Kahire opera binasında düzenlenen kültürel etkinlikte Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ı destekleyen ve İslâmı eleştiren şiir okuduğu için saldırıya uğradı…[61]
xiv) Pakistan’da ülkenin en büyük eyaleti olan Pencap Valisi Salman Teysir’i, koruması 27 kurşunla delik deşik etti. Vali, “İslâma hakaret” olarak adlandırılan yasaya karşı çıkmış. Yasa, bir Hıristiyan kadını İslâma hakaret ettiği gerekçesiyle idama mahkûm etmişti…[62]
xv) Suudi Arabistan’da bir evde çalışmak için giden 49 yaşındaki Sri Lankalı kadın L.T. Ariyavati’nin vücuduna, “cezalandırmak” amacıyla 24 çivi çakıldı…[63]
xvi) Birleşik Arap Emirlikleri’nde Bir Afganlıya işkence yaptığını gösteren video görüntüleri yayımlanan Abu Dabi şeyhi suçsuz bulundu. El Ayn kentindeki davada mahkeme, Şeyh İsa Bin Zeyd el Nahyan’ın “kendisine isteği dışında ilaç verildiği ve olay sırasında ne yaptığını bilmediği” yönündeki savunmasını kabul ettiğini açıkladı.[64]
Nayhan’ın el ve ayakları bağlı ve kumlara yatırılmış Afgan’ın üstüne çıkıp ağzına kum doldurduğu, tüfekle yanı başına seri atışlar yaptığı belirtildi…[65]
xvii) Suudi Arabistan’ın önde gelen din adamlarından biri, Lama el Hamdi adlı beş yaşındaki kızını öldürmesine rağmen, 50 bin dolar tutarında “kan parası” ödeyerek serbest bırakıldı.
Suudi Arabistan televizyonunda sık sık verdiği vaazlarla tanınan din adamı Feyhan el Hamdi kızını bastonla ve kabloyla döverek ölümüne yol açtığını kabul etmesine rağmen sadece birkaç ay cezaevinde kalmıştı. Ancak küçük kızın kaldırıldığı hastanede sosyal hizmetler uzmanı olarak görev yapan aktivistlerden Randa el Kalib, bedeni ve kaburgaları kırılmış, vücudunun bir bölümü yakılmış hâlde hastaneye getirilen küçük kızın defalarca tecavüze uğradığını da kaydetti.
Bu arada Suudi Arabistan’ın önde gelen din adamlarından Şeyh Abdullah Davud, tacizden ve cinsel saldırılardan korunmaları için yeni doğmuş kız çocuklarının yüzlerine peçe takılmasını önerdi…[66]
xviii) Suudi Arabistan’da bir yargıç, 8 yaşındaki kız çocuğu ile 47 yaşındaki bir adam arasında gerçekleşen evliliğin iptali için verilen dilekçeyi reddetti. Kızının evliliğinin feshi için mahkemeye başvuran anneye, kızın babasıyla artık evli olmadığı için “yasal koruyucu olmadığı ve mahkemede kızını temsil edemeyeceği” söylendi.
Annenin avukatının yaptığı açıklamaya göre, küçük kızın babası, borçlarını kapatmak için kızını 47 yaşındaki “yakın arkadaşıyla” evlendirmeye karar verdi. Ancak damada, ergenliğe girene dek gelinle cinsel temasta bulunmayacağına dair bir belge imzalatıldı. 8 yaşındaki küçük kızın da ergenliğe girdiği zaman, eğer isterse boşanma davası açabileceği belirtildi.
Başmüftü Şeyh Abdül Aziz el Şeyh, ‘El Hayat’ gazetesine yaptığı açıklamada, “15 yaşından küçük kızların evlenemeyeceğini söylemek yanlış olur. 10-12 yaşlarındaki bir kız, pekâlâ evlenebilir. Bunun evlilik için erken olduğunu söyleyenler hatalıdır ve gelin adaylarına haksızlık etmektedir,” dedi…[67]
xix) Suudi Arabistan’da kadınların yurtdışı seyahatlerinde “mahrem” şartı aranması, eğitimlerini Amerika ve Avrupa ülkelerinde tamamlamak isteyenleri kâğıt üzerinde evlilik yapmaya zorluyor. Söz konusu evliliklerin çok riskli olduğunu söyleyen Suudi Arabistanlı hukukçu aktivist Sehile Zeynelabidin, “Kadınlar, kâğıt üzerinde evlendikleri şahısları çok iyi tanıyamıyor. Bu yüzden evlendikleri şahıslar onları kendi çıkarlarına alet edebilir” diye konuştu…[68]
xx) Suudi din adamları arasında fetva savaşları var! Kimisi uzun süredir ‘yasak’ kabul edilen popüler müziğin aslında İslâmi kurallara zararlı olmadığını öne sürüyor, kimisi birkaç halk müziği eseri dışında evde bile müziğin yasaklanması gerektiğine inanıyor. Kimisi yetişkin erkekleri emzirecek kadınların tacizden kurtulabileceği gibi tepkiyle karşılanan fetvalar veriyor…[69]
xxi) Suudi Sanayi Mülkleri Dairesi’nin (Modon) girişimiyle başlatılan proje kapsamında Suudi Arabistan’ın doğusundaki Hafuf kentine 500 milyon riyal (133 milyon dolar) yatırım yapılarak sadece kadınların yaşayacağı ve çalışacağı bir şehir kurulması için karar aldı…[70]
xxii) “Suudi Arabistan’da, Amnesty International’in halka açık alanlardaki infazları sayarak tuttuğu kayıtlara göre, 2011 yılında ‘en az’ 82, 2012 yılında 87 kişi idam edilmiştir…
Cinayet, silahlı hırsızlık, tecavüz, uyuşturucu kaçakçılığı, İslâmiyeti inkâr ya da din değiştirmek suçlarını işleyenlerin idamla yargılandığı bu ülkede taammüden adam öldürmekten hüküm giymiş idamlıklara, ağırlaştırılmış bir infaz türü uyguluyor Suudi şeriat rejimi…
Amnesty International temsilcisi Rothna Begum, 2012 yılında cinayet suçundan idam cezasına çarptırılan 2 mahkûmun ağırlaştırılmış infazını şu sözlerle aktarmıştı: ‘Mahkûmun önce kafasını kesiyorlar. Sonra başsız vücudunu çarmıha gerip kesik kafasını da üstüne geçiriyorlar. Ceset gerili çarmıhı meydana dikip gelip geçen halka ‘ibret’ olsun diye iki gün boyunca bekletiyorlar. 2012 yılının ilk yarısında üç mahkûma çarmıh uygulandı. Ama infazların çoğu, kılıçla kafa kesilerek yapılıyor’ …
Şiddet şiddeti çağırdığından olsa gerek, ibretlik infazlara rağmen suç oranının çok arttığı ülkede, 2013 yılının ilk üç ayında idam edilenlerin sayısı 26!
Suudi ‘El Yum’ gazetesinin 2013’ün mart ayı başındaki bir haberine göre İslâmiyetin kutsal topraklarında, cellat kıtlığı başgöstermiş. Çoğalan idam cezalarının kılıçla infazına yeterli sayıda kelle uçurma ustası bulunamıyormuş!
Cellat kıtlığı dolayısıyla infazların gecikmesi ciddi bir sorun oluşturduğundan, Suudi İçişleri Bakanı, adalet(!) bakanı ve dahi sağlık(!)bakanı kafa kafaya verip infazların kurşuna dizerek de yapılabileceğini karara bağlamışlar.
Ülkenin 13 eyaletinde geçerli kılınan kararın ilk uygulaması, silahlı hırsızlık suçundan idam alan 7 gencin infazında gerçekleşti.
İdam mangası tarafından kurşuna dizilen, üstelik Suudi tebaası olan mahkûmların en genci 16, en yaşlısı 20 yaşındaydı. Hayatlarıyla ödedikleri suç tarihi ise 2005 yılı olup hiçbiri reşit değil, hepsi çocuktu…”[71]
xxiii) İngiliz yayın kurumu BBC’de yayımlanan Panorama programı, İngiltere’de Suudi Öğrenci Okul ve Kulüpleri adı altında faaliyet gösteren 40 kuruluşta Suudi Arabistan’daki müfredatın uygulandığını duyurdu. Yaklaşık 5 bin öğrenci, ülkede aldıkları zorunlu eğitimin haricinde söz konusu okullara yarı zamanlı olarak devam ediyor. Bu okullarda okutulan ders kitaplarında, Yahudi ve Hıristiyan karşıtı ifadeler kullanılırken eşcinseller de hedef gösteriliyor.
Kitaplardaki metinlerden birinde Yahudilerin “kınanmayı hak ettikleri” ifadesi yer alıyor. Başka bir metinde, Müslüman olmayan birinin ölmesi durumunda bu kişiye ne olacağına dair sorulan soruya kitapta verilen yanıt, “cehennem ateşi”. Bir başka metinde ise eşcinsel ilişkiye girmenin cezası ölüm olarak tanımlanıyor. Hatta cezalandırılacak kişinin taşlanmasının mı, ateşte yakılmasının mı yoksa uçurumdan aşağı atılmasının mı daha uygun olduğu tartışılıyor. 14 yaşındaki çocuklar için hazırlanan bir kitapta ise şeriat hukukuna göre hırsızların el ve ayakları kesilerek cezalandırılacağı açıklanıyor. El ve ayakların nasıl kesileceği de ayrıntılı olarak şemayla anlatılıyor…[72]
xxiv) “Hem istediklerini alacak, hem zekâtlarını verecek kadar gelire sahip olduklarını söyleyen Katarlı kızlar için lüks tüketim İslâmla bir zıtlık göstermiyor”…[73]
xxv) Müslümanların erotik taleplerini karşılamak için ‘İslâmi kuralları ihlâl etmeyen’ online seks shop açıldı. Arapçada “toplum” anlamına gelen El Asira isimli site harem-selamlık. Siteye kadınlar sayfanın solundaki, erkekler ise sağındaki bir tuşu tıklayarak giriyor. Müslümanlar için internet üzerinde açılmış dünyanın ilk seks shop’u olduğu düşünülen sitenin kurucusu Abdülaziz Aouragh (29), “siteyi ilk dört günde 70 bin kişinin tıkladığını” söyledi…[74] Harem-selamlık uygulaması burada da geçerli, herkesin linki ayrı… [75]
xxvi) İran’da kadınlar artık mühendis olamayacak. İran’da kadınların mühendislik, işletme, nükleer fizik, arkeoloji gibi 77 bölümde eğitim alması yasaklandı.[76]
İran’da yeni akademik yılla birlikte 30’u aşkın üniversitenin çok sayıda bölümüne kadınların alınmamasını öngören karar da yürürlüğe girdi. İnsan Hakları İzleme Örgütü, kısıtlamaların Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad yönetiminde üniversitelerde başlatılan “İslâmlaştırma” sürecinin parçası olduğunu vurguladı.
Örgüt, Mehr ajansına dayanarak kadınlara bilgisayar, kimya mühendisliği, iş yönetimi, İngiliz dili ve edebiyatı, tercümanlık, otel yönetimi, arkeoloji, işletme, eğitim ve danışmanlık gibi alanlar da olmak üzere 77 dalda yasak getirdiğini bildirdi. Kısıtlamalar, kadınların yükseköğrenime ulaşmasını zorlaştırma ve erkek egemenliğini perçinleme olarak görülüyor…[77]
xxvii) ‘İran Çocuk Haklarını Savunma Derneği’ üyesi Ferşit Yezdani, ülke genelinde 340 binin üzerinde kişinin 18 yaşına gelmeden evlendirildiğini bildirdi.
Mehr Haber Ajansı’na konuşan Yezdani, 2010 yılında ülkede yapılan nüfus sayımından elde edilen evlilik verilerini değerlendirip, “Nüfus sayımından elde edilen verilere göre ülkede 342 bin çocuk daha 18 yaşına gelmeden evlenmiş. Evlenenlerin 42 bini evlendiğinde 10 ile 14 yaş aralığındaydı” dedi.
10 yaşın altındaki kız çocuklarının evlendirilmesinde artış görüldüğünü söyleyen Yezdani, sadece 2010 yılında 10 yaş altında 716 kız çocuğun evlendirildiğini, çocuk yaşta evliliklerin yoksulluktan kaynaklandığını belirtti.
Tahran Nüfus Dairesi Başkanı Ahmet Komşeyi, 2011 yılında Tahran’da evliliklerden 75’nin 10 yaş altı ve 3929’nün 10-14 yaştaki çocuklardan oluştuğunu bildirdi.[78]
İran’da şu anda kızların ortalama evlilik yaşının 24-26 arasında olmasını da eleştiren İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın, kızların 16 yaşında evlenmesini istediği bildirildi. Devlet tarafından yayımlanan Cam-i Cem gazetesinin haberine göre, Ahmedinejad “Kızlar için evlilik yaşı 16-17, erkekler için de 20 olmalı,” dedi…[79]
xxviii) “Ahlâk denetimleri” ile zaman zaman gündeme gelen İran’da ramazan ayının başlaması ile “oruç denetimi” de başladı.
Polislerin sokak ve caddelerde başlattığı denetimle oruç yiyenler uyarılıyor gerektiğinde cezai işlem yapılması için karakola götürülüyor.
İran mahkemeleri, ramazan ayında orucunu açık alanda yiyenleri 74 kırbaç cezası veya 10 günden iki aya kadar hapis cezası ile yargılayabiliyor.
Tüm lokantaların ramazan boyunca kapalı olduğu ülkede, yolcular, seferi sayıldıklarından, kanıtlamak sureti ile oteller ve otogarlarda yemek yiyebiliyor.
İran’ın en büyük denizi olan Hazar’da ramazan sonuna kadar yüzmek yasaklandı. Din hükümlerine göre başın su altına sokulması orucun bozulmasına sebep olduğundan devletin bu yasak kararını aldığı belirtildi…[80]
xxxix) İranlı üst düzey bir Devrim Muhafızı komutanı yaptıkları araştırmada, dünya şehirleri arasında “ahlâk dışı” sitelere müracaat eden kullanıcılar arasında birinci sırada İran’ın başkenti Tahran’ın yer aldığını ileri sürdü.
Fars eyaletindeki üst düzey yönetici ve komutanlarının katıldığı bir toplantıda konuşan Devrim Muhafızları komutanlarından İbrahim Beyani, yaptıkları araştırmada, dünyadaki 182 şehir arasında en çok ahlâk dışı sitelere girenlerin Tahran’daki internet kullanıcılarının olduğunu iddia etti. Beyani, araştırma sonuçlarına göre İran’ın bir diğer şehri Şiraz’ın 15. sırada bulunduğunu söyledi.[81]
İran’da, müstehcen site tasarlayıp yönelttiği gerekçesiyle yargılandığı dava kapsamında idama mahkûm edilen Said Melekpur hakkında verilen karar üst mahkeme tarafından da onaylandı…[82]
xxx) İran’da devletin yayın organları, İran’ın taşlanarak öldürme (recm) cezasına çarptırdığı Sakine Aştiyani’nin affı için açılan imza kampanyasına katılan, Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin şarkıcı eşi Carla Bruni’ye ağır hakarette bulundu. ‘Kayhan’ gazetesi 29 Ağustos 2010 günkü başyazına Bruni ve Fransız aktris Isabelle Adjani için “Fransız fahişeler insan hakları protestosuna katıldı” başlığını attı…[83]
xxxi) İran’da Besic milislerinin komutanından, Kur’an yakmaya misilleme çağrısı yaptı. İran’ın üst düzey Devrim Muhafızları komutanlarından Tuğgeneral Muhammed Rıza Neğdi, Afganistan’daki bir ABD üssünde Kur’an yakılmasına karşı Beyaz Saray’ın yakılmasını ve bu olayda rolü olan tüm ABD komutanlarının idam edilmesini istedi.
Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Besic milislerinin komutanı olan Neğdi, kendisine bağlı birliklere hitaben bir toplantıda yaptığı konuşmada, Washington yönetimince yayımlanan özür mesajının yeterli olmadığını ve Müslümanların cinayet olarak tabir ettiği bu olayı göz ardı etmeyeceklerini söyledi…[84]
xxxii) Ahmedinejad’ı eleştiren öğrenci Peyman Arif’in 74 kırbaç cezası infaz edilirken; İranlı aktris Marzieh Vafamehr, ülkesinde gösterimi yasaklanan bir filmdeki rolü nedeniyle 1 yıl hapis ve 90 kırbaç cezasına mahkûm edildi…[85]
xxxiii) Pakistan’da kız çocuklarının eğitimi konusunda çalışmalar yürüten 14 yaşındaki aktivist Malala Yusafzai silahlı saldırıya uğradı. Ülkenin kuzeybatısındaki Svat Vadisi’ndeki Mingora kentinde, okuldan eve dönerken vurulan Yusafzai’nin başından ve boynundan yaralandığı bildiriliyor. Olay sırasında Yusafzai’nin yanında bulunan bir kız da yaralandı. Saldırının sorumluluğunu Taliban üstlendi. Taliban sözcüsü İhsanullah İhsan, BBC’ye açıklamasında, Yusafzai’nin Taliban karşıtı ve laik görüşlere sahip olduğu için vurulduğunu söyledi…[86]
xxxiv) Afganistan’da Taliban, müzikli eğlenceye katılan 17 kişiyi katletti. Helmand vilayetinin Musa Kale bölgesinde 26 Ağustos 2012 gecesi köktendinci militanlar, kutlama gerekçesiyle bir araya gelen, müzik çalıp dans edenleri hedef aldı. Taliban militanlarının Abad köyündeki eğlenceyi bastığı kaydedilirken bölgeden silah seslerinin duyulduğu, ardından da eğlenceye katılanlar arasında bulunan 2’si kadın 17 kişinin kafaları kesilmiş hâlde cesetlerine ulaşıldığı belirtildi. Bazı kaynaklar cesetlerin kimisinin boğazının kesilmiş olduğunu duyurdu…[87]
Kâbil’in en lüks otellerinden olan InterContinenetal’e Taliban tarafından düzenlenen saldırıda, 9’u militan 19 kişi öldü, 2’si yabancı uyruklu 18 kişi de yaralandı; Taliban ise ölü sayısını 50 olarak açıkladı…[88]
Kâbil’in kuzeyinde, Karga Gölü yakınındaki Spozhmai Oteli’ne düzenlenen baskında 16 kişi hayatını kaybetti…[89]
xxxv) Afganistan’da bir kız ve erkek çocuğun arkadaş oldukları için katledildiği savunuldu. El Arabiya’nın haberine göre, Gazni vilayeti yakınlarında ki İsfandi bölgesinde polis 12 yaşında bir kız çocuğuyla, 15 yaşındaki bir erkek çocuğa ait cansız bedenler buldu. Polis, kurbanların kezzaplı saldırıya uğradıklarını bildirdi. Olay, ülkede süren köktendinci şiddeti bir kez daha gözler önüne serdi. Bölgede Taliban’ın etkin olduğu belirtiliyor…[90]
xxxvi) Pakistan’ın kuzeybatısındaki Peşaver kenti yakınlarındaki Matani’de 13 Eylül 2011’de bir okul otobüsüne ateş açan silahlı militanlar, en az 5 çocuğu katletti. 19 öğrencinin de yaralandığı saldırıda bir öğretmenle otobüsün şoförünün de öldüğü belirtiliyor. Saldırının sorumlusunun hedef alınan okulun Batılı tarzda ve laik eğitim yapmasına karşı olan İslâmcı militanlar olduğu düşünülüyor…[91]
xxxvii) Taliban’ın 5 yaşındaki çocukları gizli bir kampta “şehit” olmak için eğittiği bildirildi. ‘The Daily Mail’in haberine göre, ele geçirilen bir videoda, yaşları 5’e kadar inen çocuklar, İngiliz askerlerine karşı savaşmak için eğitilirken ellerinde AK-47 tüfekleriyle görülüyor. Gazete, Pakistan’ın Kuzey Veziristan bölgesinde bulunan kampta çoğu Uygur olan çocuklara bombalama eğitimi verildiğini de yazdı…[92]
xxxviii) BM raporlarına göre Afganistan’da kadınların üçte biri fiziki ve psikolojik şiddete, yüzde 25’i cinsel istismara maruz kalıyor. Afganistan Bağımsız İnsan Hakları Komisyonu verilerine göre de Mart 2010 Mart 2011 arasında 2 bin 299 kadına şiddet vakası görüldü…[93]
xxxxix) Pakistan’ın Hayber bölgesinde bir kız okulunun Taliban militanları tarafından havaya uçuruldu…[94]
xl) Pakistan’ın batısındaki bir köyde, Kur’an-ı Kerim’e saygısızlık ettikleri gerekçesiyle 7 Hıristiyan canlı canlı yakılarak öldürüldü. Pakistan Azınlıklar Bakanı Şahbaz Batti, öldürülenlerden 4’ünün kadın, birinin çocuk olduğunu, olaylar sırasında 14 Hıristiyan’ın da yaralandığını, 40 kadar ev ve bir kilisenin ateşe verildi…[95]
Nihayet Vali Kandil, “Dünyaya Hz. Muhammed’i sevdiğimizi ispatlamak için katillere ve kan dökücülere dönüşmemiz mi gerekliydi?”[96] diye sorarken; İtalya’nın en tanınan Müslüman yorumcusu olarak İslâmiyet’i şiddete eğilimli olmakla suçladığından beri ölüm tehditleri alan ve polis korumasında yaşamak zorunda kalan gazeteci-yazar Magdi Allam, İslâmiyet’e eleştirilerinden ötürü ölümle yüz yüze…[97]
Bunların yanında Eduardo Galeano’nun, “1493’te Vatikan, Amerika’yı İspanya’ya, Kara Afrika’yı da Portekiz’e bağışlamıştı; barbar halklara Katolik inancını öğretsinler diye. O zamanlar Amerika İspanya’dan 15, Afrika da Portekiz’den 200 kat fazla nüfusa sahipti,”[98] diye hatırlattığı Hıristiyan patentli icraatlara gelince:
xli) XIII. yüzyılda katedrale dönüştürülen eski ‘Kordoba Büyük Camii’nde bir grup Müslüman turist ibadet etmeye kalkınca polisle arbede yaşandı. Katedrale gelen, Müslüman olduğu belirtilen 118 turistten altısı, ziyaretleri sırasında birden diz çökerek dua etmeye başladı. Bu kişilere müdahale eden görevliler “ziyarete devam edin ya da Katedrali terkedin” uyarısında bulundu ve polis çağırdı. İki polis yaralandı, iki kişi de gözaltına alındı. Piskopos Demetrio Fernandez Gonzalez kısa bir süre önce, bölgede yaşayan Müslümanların yasağın gevşetilmesi çağrılarına karşın, bu mekânda Müslümanların ibadet etmesi yasağını yinelemişti…[99]
xlii) Vatikan’da Ötanazi ve biyolojik miras yasalarından yana tavır alan 41 din adamı hakkında soruşturma açıldı… Kardinal Bagnasco imzalı uyarı mektubunda, siyasi kültür ve politika dergisi Micromega’da yayımlanan ötanazinin yasalaşması konusundaki çağrı metnine imza atan Vatikan’da görevli 41 din adamı hakkında Katolik kilisesine karşı geldikleri için gerekirse cezalandırılmaları isteniyor…[100]
xliii) İtalya’nın ünlü şeytan kovucu papazı Gabriele Amorth, Papa XVI. Benediktus’un Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı bazı papazların karıştığı çocuklara cinsel taciz ve tecavüz olaylarına göz yumduğu yolunda medyada çıkan haberlerin “şeytan işi” olduğunu savunsa da; [101] Katolik Kilisesi’nde peş peşe patlak veren sübyancı skandalları Papa XVI. Benediktus’u zor durumda bırakırken; Benediktus’un Papa olmadan önce pedofil bir din adamının aforoz edilmesine karşı çıktığı ortaya çıktı…[102]
Konuya ilişkin olarak ‘Kilise Şiddeti Kurbanları Platformu’ derneğinin açıklamasında, vakaların yüzde 43’ünün fiziksel şiddet, yüzde 34’ünün cinsel taciz, yüzde 23’ünün psikolojik şiddet olduğu; vakaların çoğunun 1960-1970 arasında, bazılarının ise, yakın tarihte meydana geldiği bildirildi.
Ayrıca Fransa’da da, cinsel tacizle suçlanan bir rahip suçlamaları kabul etti. 1992-1993 yılları arasında bir çocuğa cinsel tacizde bulunduğu iddia edilen Rahip Jacques Gaimard’ın avukatı, müvekkilinin suçlamayı kabul ettiğini belirterek, “Kendisi yıllardır pişmanlık içindeydi. Sonunda yargılandığı için bunu bir kurtuluş şekli olarak görüyor,” dedi.[103]
Kanada’da aralarında ülkenin önde gelen beş piskoposundan biri olan Raymond Lahey’in de bulunduğu papazların, 1950’den bu yana kilisedeki çocuklara tecavüz ettiğinin ortaya çıkması ortalığı birbirine kattı…[104]
Bunların yanında ABD’de de 1950 ve 1960’lı yıllarda rahip Lawrence Murphy’nin 200 işitme engelli çocuğa tacizde bulunması olayında Papa’nın örtbas ettiği yolunda haberler çıktı.[105]
Evet, “1960’lardan bu yana Katolik kilisesi bünyesinde, dünyanın hemen her yerinde, hiç de azımsanmayacak kadar çok sayıda rahip, sistemli olarak, bakımlarına emanet edilen çocuklara tecavüz ediyorlarmış.
Ratzinger, 1980’lerden bu yana en az 20 yıl başında bulunduğu ahlâk denetim bölümünde, kendisine gelen şikâyetleri, büyük bir gizlilik içinde soruşturuyor, dışarı sızmasını engellemek için özel çaba gösteriyormuş. ‘Crimen Sollicitationis’ olarak adlandırılan gizli bir kararnameyle, psikoposlara, kurbanları, sessiz kalmaları için yemin ettirmeye zorlamış. Tacizciler de görevlerinden alınıp başka bölgelere tayin ediliyorlarmış.[106] Onlar da gittikleri bölgelerde ‘etkinliklerine’ devam ediyor, taciz edilen çocuk sayısı artıkça artıyormuş.
Örneğin, Visconsin’den Rahip Murphy bakımına verilen sağır çocuklardan en az 200’ünü taciz etmiş, tecavüz etmiş. Görevinden alınması, kiliseden atılması doğrultusunda yapılan bir ihbar (ihbarı yapan rahip, daha sonra, erkek sevgilisine kilise kasasından ödeme yaptığı için istifa etmek zorunda kalmış) görmezden gelinmiş.[107] Dahası, Ratzinger, Murphy’yi olaylar zamanaşımına uğradığı için cezalandırmamış.”[108]
Vatikan’ın “pedofili” skandalları zincirine, gün geçmiyor ki yenisi eklenmesin… Zincirdeki son halka; “İsa’nın Lejyonerleri” olarak anılan bir “Katolik cemaati” kurucusunun “sübyancı” çıkması oldu.
“Sübyancı cemaat lideri” kutsal “Paskalya haftasında”, hiç kesintiye uğramayan belge/ifşaatlarla sürekli tırmanan skandala yeni bir ivme kazandırdı…
“İsa’nın Lejyonerleri”, “Opus Dei” ile birlikte Katolik dünyasının en geniş ve etkili cemaati.
“Cemaat” ya da -artık nasıl isimlendirirseniz- “tarikatın” kurucusu Marcial Maciel, 2008’de yaşama gözlerini yumana dek muazzam servetler edinmiş, II. Jean Paul’un kanatları altında Vatikan’ın “teveccühünü kazanarak” 18 ülkede üniversiteler, okullar açmış. Ülkesi Meksika’da ahtapot gibi her yere uzanmış, medya ve siyasetin en yüksek katmanlarını yönlendirmiş…
Konuya sayfalar ayıran İtalya’nın ‘Il Fatto’ gazetesi, durumu “(Görev süresini tamamlayan) Meksika Devlet Başkanı Fox hükümetindeki bakanlar, Başkan’ın karısı, İspanyol dilinin en büyük medya holdingi ‘Televisa’ patronu Emilio Atzcarraga, ABD Meksika Büyükelçisi’nin eşi.. hep İsa Lejyonerleri’ydi” diyerek özetliyor ve ardından ekliyor: “(Fox’ tan sonra.. Devlet Başkanlığı’na) Gene bir ‘Lejyoner’ olan Calderon oturabildi. Solun adayı Lopez Obrador (tarikat eşiğini aşamadığı için) bu makama gelemedi,”[109] diyor.
“Kolu her yere uzanan”, böylesine güçlü bir “cemaat lideri”, “sübyancı” ve “eşcinsel”…
Kamuoyu yeni öğreniyor. Ama Vatikan baştan beri biliyormuş…
Sekiz eski Lejyoner, cemaatten ayrıldıktan sonra, tarikat lideri Marcial Maciel’in tacizine uğradıklarına dair, 12 yıl önce “Vatikan’a şikâyette bulunmuş”… [110]
Bunlardan başka Belçika’da yürütülen resmî bir soruşturma sonucunda ülkedeki Katolik rahiplerin çocuklara tacizde bulunduğu vakaların hemen her kilise bölgesinde meydana geldiği ortaya çıktı.
Kilisede cinsel taciz konusunda çok sayıda şikâyet üzerine kurulan soruşturma komisyonu ayrıca, 13 kurbanın intihar ettiğini, altısının da intihar girişiminde bulunduğunu açıkladı.
Komisyon üyelerinin ifadelerini aldığı, 1960-1980’de istismara uğrayan yaklaşık 500 mağdurun aktardığı bilgilerde çocuklara tecavüz ve cinsel tacizden söz ediliyor. Komisyonun açıkladığı rapora göre mağdurların büyük bölümü erkek çocukları. 1960’lı yıllarda başlayan şikâyetlerin 1980’li yılların ortalarından itibaren ise azaldığı görülüyor. Komisyonun tutanaklarına göre, iki yaşında cinsel tacize uğrayan bir bebek bile vardı.[111]
Bir ek daha: İrlanda’da 9 yıl süren bir araştırma sonucunda yayınlanan 2 bin sayfalık bir rapor, 216 Katolik kurumda 1930 ile 1990 yılları ararında rahipler ve keşişlerin çocukları dövdüğü ve tecavüz ettiğini ortaya çıkardı.[112]
İrlanda Adalet Bakanı Dermot Ahern’in 27 Kasım 2009’da açıkladığı, 1975-2004 arası dönemi kapsayan raporda, ‘rahiplerin büyük çoğunluğunun çocukların maruz bırakıldığı kötü muameleye göz yumduğu, çocukların iyiliğinin, kilisenin itibarının korunmasına dair endişelerin gerisinde kaldığını, kilisenin yapısı ve kuralları kadar, devletin kiliseyle ilgili meseleleri yasaların kapsamı dışında tutmasının da bu tür olayların gizli kalmasını kolaylaştırdığı’ ifade edildi.[113]
İrlanda’nın yanı sıra Almanya, Hollanda ve Avusturya’da kiliselere bağlı okullarda geçmişte çocuklara şiddet ve cinsel tacizde bulunulduğuna ilişkin suçlamalar ortaya döküldü.
xliv) ‘Panorama’da yazan araştırmacı gazeteci Gianluigi Nuzzi, ‘Vatikan Spa’ başlıklı kitabında Vatikan’ın bankası ‘Istituto per Le Opere di Religione’un (IOR) 1980’lerin sonu ile 1990’lı yıllarda yolsuzluk ve finansal skandallara karıştığını, Vatikan’a ait Spellman Vakfı ile hayır işleriyle uğraşan Bisceglie rahibelerine ait hayır kurumunun hesaplarına yüksek miktarda paralar yatırıldığını ortaya çıkardı. Nuzzi, kitabında ayrıca Vatikan-mafya ilişkisine de değinerek, Sicilya mafyasının ünlü isimleri Bernardo Provenzano ve Toto Riina’nın finansal açıdan desteklendiğini açıkladı…[114]
xlv) Vatikan Bankası’nın kara para aklama işleminde kullanıldığına ilişkin iddialar güçlendi. Roma Cumhuriyet Savcılığı’nın soruşturma raporunda, ‘Din İşleri Enstitüsü’ (IOR) adı altında faaliyet gösteren Vatikan Bankası’nın diğer bankalarla yaptığı kimi transfer işlemlerinde AB ülkelerinde kara para aklamayı önlemeye yönelik kuralları çiğnediğini teyit etti. Soruşturma kapsamında, kara para aklama operasyonu kuşkusuyla IOR’dan JP Morgan Frankfurt ve Fucino bankalarına havale edilen 23 milyon avroya el koyan savcılık, yaklaşık 15 bankaya yapılmış 140 milyon avro tutarındaki transfer işlemlerinin de mercek altına alınmasını kararlaştırdı.
Raporda, kilise yetkilileri adına IOR’da açılmış kimi hesapların kara para aklamak için kullanılmış olabileceği ileri sürüldü. Raporda, 2008’den beri görevde olan İOR Başkanı Ettore Gotti Tedeschi ve de bankanın üst düzey yetkilisi Paolo Cipriani, kara para aklamayla mücadele kurallarını ihlâl etmekle suçlandı.
Vatikan bankası İOR kara para aklama açısından en karanlık dönemini 1971-1989 arasında Kardinal Paul Marcinkus yönetiminde olduğu dönemde yaşamıştı. Kara para aklama operasyonlarının mimarı olan, İtalya’daki gizli örgütlerden biri olan P2 mason locasıyla ilişkileri saptanan, Ambrosiano Bankası’nın iflasında önemli bir rol oynayan Kardinal Marcinkus dokunulmazlığı nedeniyle yargılanamamıştı. “Tanrı’nın Bankeri” lakabıyla da tanınan Kardinal Marcinkus, 1997’ye kadar Vatikan’da kalmasının ardından ABD’ye yerleşmiş ve 2006’da Sun City’de sırlarıyla birlikte hayata veda etmişti.[115]
Bunların yanında Vatikan bankası IOR’nin 180 milyon Avro tutarındaki finansal kaynaklarını Alman bankalarına aktarıldı. Vatikan basın sözcülüğünden yapılan açıklamada bu iddia doğrulanırken, bu seçimde gerek Almanya gerekse İtalya’daki Alman bankalarının işlemler açısından daha hesaplı olması gerekçe gösterildi.[116]
IOR’un bu operasyonunun gerçekleştiği ve kamu borcunun 2.2 trilyona çıktığı krizdeki İtalya’da, Vatikan’ın vergi muafiyeti de tartışılırken; Vatikan’ın emlak vergisi muafiyeti ve gelir vergisinden pay alabilmesi eleştiriliyor…[117]
xlvi) Nihayet Vatikan’da 14 yaşındayken Nazi Gençlik Örgütü’ne üye olduğu ortaya çıkan Joseph Ratzinger’in Papa ardından Arjantin cuntasına destek veren Jorge Mario Bergoglio’nun papa seçilmesi dikkat çekti.
Bergoglio’nun diktatörlük döneminde cuntadan yana tutum aldığı kaydediliyor. Yeni Papa, Arjantin’deki insan hakları kuruluşları ve Plaza de Mayo Anneleri ve Büyükanneleri tarafından darbe döneminde diktatörlerle işbirliği yapmakla suçlanıyor. Papa, 2011 senesinde, diktatörlük döneminde işkence merkezine çevrilen ‘Donanma Teknik Okulu’ (ESMA) davasında tanık olarak dinlendi, birçok müşteki tarafından iki Cizvit papazı korumayı reddederek gözaltına alınıp aylarca işkence görmelerine sebep olmakla suçlandı.
Darbe döneminde Cizvitlerin en yüksek makamında olan Bergoglio’nun, korumasındaki gecekondu bölgelerinde kilisenin yoksullara yardım kolunda çalışan aktivist Francisco Jalics ve Orlandio Yorio’nun sığınma taleplerine olumsuz yanıt verdiği ve bilerek, papazları darbecilerin kucağına attığı kaydediliyor. Dönemin Moron bölgesi Piskoposu Miguel Raspanti, ‘Pagina 12’ gazetesinde tarihçi Horacio Verbinsky’e verdiği demeçte, iki papazı kurtarmak için Bergoglio’nun vereceği bir izin belgesine ihtiyaçlarını olduğunu ama Bergoglio’nun imza atmaya hiçbir zaman yanaşmadığını söylüyor.
Özel bir grup tarafından kaçırılan Jalics ve Yorio aylarca ESMA’da işkence gördükten sonra, yarı çıplak ve uyuşturulmuş bir hâlde şehrin çok uzağında bir alanda bulunmuşlardı. Joseph Ratzinger ya da nam-ı diğer Papa XVI. Benediktus da Nazi örgütüne üye olması nedeniyle sık sık gündeme gelmişti…
Bu kadarı yeter değil mi?!


II. AYIRIM: DİN VE (POST)MODERNİTE


Buraya kadar teorik ve pratik gerçekleriyle resmetmeye çalıştığımız dinin, (post)modernite ile bağıntısına geçersek; öncelikle “Modernleşme dinden geçmezse asla tamamlanamaz. Bu toplum inançsız yaşayamaz,” diyen Kemal Karpat’ın saptamasının modernizmi anlamamış postmodern zamanların “moda yorumu” olduğunun altını özenle çizelim.
Aslı sorulursa “Modernizm, bir ayağıyla eleştirel akla, öteki ayağıyla bilimi kullanarak mükemmel topluma ilerlenebileceği fikrine dayanıyordu. Denebilir ki eleştirel aklı esas alan (bilimi de eleştirel akla tabi tutan) toplumlar, özgürlükçü ve çoğulcu demokrasiye, açık topluma yöneldi. Bu toplumlarda milleti etnik kökenle, ırkla değil yurttaşlıkla tanımlayan, din özgürlüğünü tanıyan, devletin farklı inançlara eşit mesafede durduğu rejimler hâkim oldu. Bilimi kullanarak mükemmel topluma ilerlenebileceği fikrini esas alan, köktenci modernizmin uygulandığı toplumlarda ise kişi özgürlüklerini boğan, etnik-ırk temelli millet anlayışını, tekkültürcülüğü, farklılığa saygısızlığı dayatan, faşist, Nazi ve komünist türden otoriter-totaliter rejimler ortaya çıktı,” diyen Şahin Alpay’ın, “Muhakkak ki Türkiye İslâm’ın özgürlükçü yorumlarının ağırlıkta olduğu bir ülke,” palavrasının da Kemal Karpat’tan farkı yoktur!
En basit tanımlamasıyla “modernite”, düşünsel gücünü XVIII. yüzyılın Aydınlanma felsefesinden alan, aklı ve insanı merkez olarak kabul eden, sosyal hayatı rasyonalize eden, dolayısıyla din olgusunu geri plana iterek laikliği/ sekülerizmi öne çıkartan bir çağdaşlaşma sürecidir.
Çıkış kaynağı Karl Marx’a göre kapitalizm, sosyolog Emile Durkheim’a göre sanayileşmedir. Başka bir sosyolog, Max Weber ise teknoloji ve rasyonalizasyonu öne çıkartmıştır. Kısaca söylemek gerekirse “modernite”, düşünsel zemin olarak Aydınlanma Çağı’na, siyasal olarak Fransız Devrimi’ne, ekonomik olarak da Sanayi Devrimi’ne dayanır.
Görüldüğü gibi burada ortak payda kapitalizmdir. Batı’da kapitalizm gelişip feodal üretim ilişkileri çözüldükçe, feodalizmin üstyapı kurumu olan Hıristiyanlık güç yitirmeye başlamış, giderek süreç içinde siyasal, toplumsal ve ekonomik yaşamdan elini ayağını çekmiştir. “Modernite” bu bağlamda “ilahi” gücün “dünyevi” hayat üzerindeki etkisinin kural olarak son bulmasıdır.
Söz konusu “tarihsel gelişmenin” yol açtığı kimi sonuçları öne çıkartarak onu “lanetleyip”, mesela laiklik gibi kazanımlarını görmezden gelmek, asla doğru bir yorum ve tutum olamaz!
“Laiklik”ten söz ettim; o bir sebep değil, sonuçtur. Yani insanlar ve ülkeler laik oldukları için akılcı olmuş, ilim ve fende ilerlemiş falan değillerdirler. Aksine akılcı oldukları, insan aklını bir bilgi kaynağı olarak kabul ettikleri için önce metafizikte, sonra da bilim ve teknolojide ilerlemişler ve bunun sonucu olarak da laik olmuşlardır…
Bunun çok önemli olduğu vurgusuyla, her an tehdit altında olan laikliğin “determinist” hiçbir garantisinin de olmadığının altını özenle çizip, bu gerçeğin farkında olmayan Türker Alkan’ın “Din ve Modernleşme” konusunda dediklerinin yaygın bir yanılgı olduğuna dikkat çekmeliyim:
“Önümüzdeki yıllarda laikliğin gerilediğine, dinin siyasallaştığına mı tanık olacağız? Hiç sanmıyorum. Laiklik lehine çalışan en önemli gelişmelerden birisi, küreselleşmedir. Gerçi küreselleşmenin başlangıç noktası ekonomidir, fakat, ekonomiyle birlikte artan bir ağırlıkla, değer yargıları, estetik anlayışları, gelişen iletişimle birlikte dünya çapında benzerlikler göstermeye başladı. Bu gelişmelerin din kurumunu etkilememesi mümkün değil. Dinler, içe kapalı kurumlar olmaktan çıkıp, yavaş yavaş dünya çapında bir pazarda rekabet eden kurumlara dönüşmeye başlıyorlar. Bu da dinlerin daha dünyevi olması sonucunu doğuracaktır!”
Özellikle “Dinin kapitalizme örtü yapılması”[118] veya “Kapitalist dini istismarı”n[119] gövdelenip, dal budak sardığı ya da dini kimliklerin fütursuzca politikleştirildiği postmodern zamanlarda insan(lık) laikliğe her zamankinden daha da fazla muhtaçtır…
II.1) “POSTMODERN ZAMANLAR”DA DİN


Hatırlayın: Modern-öncesi, kırsal-geleneksel hayatın içinde din her yerdeydi. Eğitim, bilim, sanat, hukuk, ahlâk, siyaset, hemen her şeyin yolu dinden geçmekteydi. Bir yeni hayat, insan ve toplum projesi olarak “modernite”, dini kıyıya itmiştir. Din “her şey” olmaktan çıkıp “şeyler arasında bir şey” olmuştur.
Din, modern-seküler zeminde hiçbir zaman mesela İngiltere’de olduğu ölçüde marjinalleşmemiştir. Lâkin sonuçta “modernite”nin insanlığa önerisi buydu: “Dini ‘kişiye özel’leştir ama ‘topluma özne’leştirme!..”
Postmodern durum, dini modern hayatın ittiği kıyıdan aldı, yeniden merkeze taşıdı. Buna neden, bir yandan aşırı “bireyleşme” sonucu yalnızlığa, kimsesizliğe, umursanmazlığa mahkûm olmuş insanlığın “modern” hayal kırıklıklarının tüm geleneksel kurumlar (aile, cemaat, vb.) gibi dine de “geri dön” çağrısı yapmasıydı. Ancak bununla bağlantılı olarak diğer yandan da “kültür endüstrisi” bünyesinde dinin “seyir” açısından ciddi bir sermaye oluşturduğu fark edilmiştir. Bu bağlamda din, postmodern dünyada yeniden özneleştirildiği ölçüde, belki ondan çok daha fazla metalaştırılmıştır da…
Bu tabloda Gündüz Vassaf, “Aydınlanmadan bu yana giderek ibadet yerlerimize çekilen din yeniden gündelik yaşamımıza girdi. Akademik toplantılarda, dost sohbetlerinde din konuşuluyor. Dünya çapındaki siyasi ittifaklar da, ulusallığın sorgulandığı, bayraklarımızın giderek gölgeler gibi durduğu dinler üzerinden mi kuruluyor?” sorusunu; 3 Haziran 2008’de İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki konuşmasında felsefeci ve sosyolog Jürgen Habermas şöyle yanıtlıyor:
“Dinle bağlantılı çatışmaların gölgesinde, modernleşme sürecinde dinin kamusal alandaki rolünün azaldığı tezi artık daha az destekleniyor.”
Postmodernler tarafından “Post-Seküler” olarak adlandırılan verili hâle ilişkin olarak, İnönü Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü’nden Doç. Dr. Mustafa Arslan, “Yirmi yıldır sadece Batı’nın değil, küreselleşme süreciyle bütün dünyanın üzerinde bir hayalet dolaşıyor: Ezoterizm ve paranormalizm hayaleti,” yorumunu getiriyor!
Evet dini “değer”lerin yükselişinden, ihyasından söz edebiliriz…
“Dinlerin toplumsal yaşantımıza egemen olmaması tarihimizde nispeten kısa bir dönem. Aydınlanma adı verilen ve özellikle Batı âlemiyle, kısmen bağımsızlaşan müstemlekelerine yansıyan bir kaç yüzyıllık dönemden sonra, sarkaçın tekrar din ve iktidarı birleştirenlere yönlenmesine kuşağımız tanıklık ediyor. Oysa daha 40 yıl önce Time dergisi ‘Tanrı öldü mü?’ diye kapak yapmıştı.
Bugün hangi ülkeye bakarsanız bakın dinci partiler iktidara oynarken sivil yaşamda da taraflaşmalar ideolojiden değil beraberinde etnik çatışmaları da getiren din üzerinden. Bu dönüşüme nelerin yol açmış olabileceğini düşününce aklıma gelenler:
– Çocukluğumda bilim ışığında dünyamızı parlak bir geleceğin beklediğine inanılırdı. Hiroşima’da atom bombasının kullanılmasından bu yana, hele küresel ısınmayla, Meksika körfezindeki felaketle, bırakın bilimin her şeye kadir olduğuna inanılmasına, tersine dünyayı mahvettiği söyleminin gündemde olması, aydınlanmadan bu yana dine karşı yükselişte olan bilimi gözden düşürdü.
– XX. yüzyıl dünyanın iki ideolojinin çerçevesinde sol ve sağ aitliklerde taraflaşılan bir yüzyıldı. Dünya nüfusunun yarısına yakın hâkim olan Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa ve Çin’de (onlara bağlı ya da Türkiye gibi benzer rejimlerde) dinin bastırılmış olması ters tepiyor. Yüzyıl boyunca ibadetleri engellenenler, tapınakları yıkılanlar bugün özgürlüklerini tekrar dinlerine kavuşmuş olmalarında arıyor.
– Sovyetler Birliği için sonunun başlangıcı Polonya’da kapitalizmin milis gücü bile olan dindarlarla başlamıştı. Sola karşı olan dinler yıllardır militarist egemen düzenden destek gördükleri konumlarından aldıkları güçle bugün hem tek başına hodri meydan diyen kapitalizmin vahşetinden ahlâki prim yapmaktalar hem de aynı kapitalizmle işbirliği hâlindeler.
– Sosyalizm tehdidinin kalkmasıyla kapitalist ülkelerde sosyal devlet anlayışının terkedilmesi, toplumları dinlerin iane dağıtan kuruluşlarına avuç açar konumuna dönüştürdü.
– Ülkelerindeki işsizlik sonucu göçlerle gönüllü köleler gibi dünyanın dört yanına savrulurken ulus devletlerinden uzaklaşan işçiler, garibanlık çektikleri yabancı ortamlarında dine sarılmaktalar.
– Dünyanın egemen düzeni henüz kestirilemeyen bir yöne doğru kabuk değiştirirken özelleştirilen devletlerin ahlâki ve kurumsal boşluğundan en çok yararlanan dinlerle mafya türü yasa dışı örgüt, cemaat ve birliktelikler.”[120]
Evet F. Nietzsche’nin tanrının öldüğünü ilan edişinden bu yana bir yüzyıldan fazla süre geçmiş ve batı ‘Aydınlanma’yla tanrının yeryüzündeki işaretlerini silmeye girişmiş; dini söylemlere savaş açmıştı. İnsanın tanrıyla işi kalmamış gibiydi.
Ancak Nietzsche’den yaklaşık yarım yüzyıl sonra Heidegger, “Bizi yalnızca bir Tanrı kurtarabilir” diyerek Batı toplumunun yeniden tanrıyla temas kurma zaruretine dikkat çekti. İki dünya savaşı, faşizm, kapitalizm, sömürgecilik gibi deneyimlerden sonra…
Bu da; yıkımı yıkamayan; çözümü gerçekleştiremeyenlerin; çaresizlikleriyle gözlerini göğe çevirmelerine yol açtı…
Prof. Nilüfer Göle’nin, “Bazı dinler, bazı dönemlerde uyurlar. Örneğin bugün Hıristiyanlığın bir hareketi yok. Yanardağ uyuyor. Ama İslâm harekete geçmiş bir din bugün” notunu düştüğü güzergâhta: i) ‘Ortadoğu Enstitüsü Türkiye Programı’ Direktörü Dr. Gönül Tol, “Arap Baharı, ‘alternatif bir modern hayat’ yaratıyor. Dinin toplumsal hayatta daha önemli ve görünür olduğu, muhafazakârlığın yükseldiği bir ‘modernite’ getiriyor. İşte asıl devrim bu!” ii) Prof. Dr. İştar Gözaydın da, “Dine ilgi giderek artıyor. Bugün Türkiye’de din, yükselen bir olgu. Modernitenin yarattığı yalnızlığı ve boşluğu gidermenin yanında, iş hayatında bazı işbirliği imkânları yaratıyor din,” saptamasını dillendiriyorlar…
Postmodern zamanların muhalefet gerçeği olarak, öne çıkan siyasal dinci hareketler, uzun süren uykusundan uyanıyor. Bu durum Regis Debray’nin, “Dinin halkın afyonu değil, neticede güçsüzlerin vitamini hâline geldiğini ortaya koyar,” sözlerini hatırlatırken; madalyonun öteki yüzünü de 80 sonrasının liberalleşme politikaları altında, ciddi yıkımlar yaşayan büyük kitlelerin dine yönelmesi gerçeği oluşturuyor.
Mesela Türkiye’nin de içinde bulunduğu kriz ortamında işsizler ordusuna yeni katılan kitleleri, siyasi mücadelenin öznesi hâline getir(e)meyen muhalefet yerel seçimlerdeki acıklı durumunu, dinden medet uman bu nafile çabalarla onarmaya uğraşırken, dinsel alanın toplumsal etkinliğinin dünya ölçeğinde arttığını gösteren gelişmelere de tanık oluyoruz.
Bu gelişmelerin çarpıcı örneklerinden biri bunca yıllık geçmişi olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin evrenselliğine gölge düşürme çabalarıyla gündeme geldi. 1999’dan beri, Suudi Arabistan’da üslenen bir çalışma grubu, uluslararası medyaya yansıyan bir “İslâmi İnsan Hakları Beyannamesi” yayımladı.
Söz konusu beyannamenin, düşünce ve ifade özgürlüğüne, İslâmi kutsallıklar adına bazı sınırlamalar getirdiğini biliyoruz. Örneğin İslâm şeriatını enine boyuna tartışmak, Müslüman ülkelerde kadınların, eşcinsellerin, dinden dönenlerin karşılaştıkları insan hakları ihlâllerini eleştirmek artık İslâm’ın kutsal değerlerini rencide etmek olarak değerlendirilebilir.
İşin vahim tarafı şu ki, Vatikan kurmaylarınca da uygun görülen bu sınırlamalar artık BM tarafından fiilen kabul edilmiş sayılıyor. Bir zamanlar Salman Rüşti’yi fanatik İslâm kaynaklı ölüm tehditlerine karşı savunan BM artık bunlara resmen boyun eğmiş oluyor.
Dünyayı bu aşamaya getiren dinamiklerin sadece “medeniyetler çatışması” olarak ifade edilen, Hıristiyan-İslâm kutuplaşması ve Batı’da giderek yaygınlaşan “İslâmofobi”den kaynaklandığını ileri sürmek kolay değil. On yıllardır devam eden Filistin faciasına karşı Batı’nın ve ABD yanlısı İslâm ülkelerinin sessiz kalmasının genel olarak İslâm dünyasında yarattığı infial ve isyan duyguları, bir taraftan fanatik siyasi İslâmi anlayışları körüklerken, Türkiye gibi görece daha laik ülkelerde de geleneksel İslâmi değerlere ve yaşam tarzına doğru yönelen eğilimlere hız kazandırdı.
Kuşkusuz bütün bu faktörlerin ötesinde, neo-liberal sistemin güdümündeki tek kutuplu dünyada insani değerlerin uğradığı erozyona, kültürel yozlaşmanın, tüketim çılgınlığının yol açtığı derin karamsarlığı, daha eşitlikçi, özgürlükçü, katılımcı, çevreyle ve doğayla barışık, düşük tempolu yeni bir yaşam tarzına dair beklentilerin zayıflamasını da eklemek gerekiyor. Umutsuzluğun egemen olduğu dönemlerde toplumlarda genel olarak içe kapanma, yabancı düşmanlığı, dini, milli ve etnik paranoyalar ve aşırı muhafazakârlığa doğru yönelme eğilimleri artıyor, şiddet gösterileri yaygınlaşıyor. Geçmiş deneyimlerin gösterdiği gibi, içinde bulunduğumuz global kriz bu tür eğilimleri daha da güçlendiriyor.
İşaret ettiğim “içe kapanma” durumu, tıbbi anlamda bir tür “regresyon” hâlini ifade eden bir toplumsal patolojinin işaretidir.
Söz konusu durum Taha Akyol’un, “Türkiye’deki dindarlık ortaçağ dindarlığı değildir, ekonomik rasyonalizme, girişimciliğe, profesyonelliğe, dünya işlerinde sekülerleşmeye açık bir dindarlıktır. Sosyolojik bulgular da bunu doğruluyor zaten. Özetle, bir şey elden gitmiyor, Türkiye ‘çoklu modernleşme’ sürecini yaşıyor,” diye tarif ettiği “çoklu modernleşme” falan değildir!
Örneğin “Amerikan muhafazakârları, yani Cumhuriyetçiler, bu ülkenin coğrafi anlamda tam göbeği sayılan ‘İncil kuşağı’na, yani bir hayli dindar Protestanlardan (ve onun özel bir versiyonu olan Evanjeliklerden) oluşan kalabalık kesime dayanır esas olarak. Eğer bu ülkede Demokratlar da seçim kazanıyorsa, onların ‘din dışı’ gibi gözükmüyor olmaları yetmez, kendilerince dindar gözükmeleri de gerekir. Hayatın gerçekleri bunlar.
Amerika, İngiltere, Almanya gibi ülkelerde belki yirmi yılın fenomeni bu. Solcu liderler, dinin çok da aykırı olmayan bir yorumuyla dindarlıklarını açık açık gösteriyorlar. Eskiden pek de düşünülmeyen, hayal edilmeyen bir şeydi bu. Sol ve dindarlık yani.
Türkiye de dünyanın çok uzağında değil. Bizde de dinin gündelik hayatta, vatandaşların gözünde çok önemli, çok özel bir yer tuttuğuna kuşku yok,”[121] diye formüle edilen süreç küresel bir muhafazakârlaşma evresidir…
Söz konusu evrede Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy Roma Katolik Kilisesi’nin ruhani lideri Papa XVI. Benediktus tarafından, gelenek doğrultusunda kendisine verilen San Giovanni in Laterano Onursal Belgesi’ni alırken yaptığı konuşmada, ülkesinin Vatikan’la ilişkisinin “sadece şanlı maziye övgüden ibaret olmadığı”nı belirtip, “Buradaki mevcudiyetimle söylediğim şudur: Geleceğimizi inşa edebilmek için Katolik kilisesine ihtiyacımız var,” derken; 2012 Kasım’ında ABD’de gerçekleşen başkanlık seçimlerinde birbirleriyle inanç yarışına giren başkan adaylarının ekonomi konuşurken bile, Tanrı’dan bahsetmesi, ‘Newsweek’ dergisine “Artık yeter” dedirtecek kadar, dikkat çekti!
Evet dinin küresel olarak siyasette etkin bir unsur olmaya başladığı muhafazakârlaşma evresinde, popülist-dayanışmacı yaklaşımlar sergileyen ve postmodern analizin kültür ve kimlik konusundaki tezlerinin etkisiyle geleneksel değerlerin siyasal alanda “anti-Batı”cı bir söyleme eklemlenmesiyle yükselişe geçti.
Buna ABD’nin Soğuk Savaş döneminde dini “çevreleme” siyaseti için kullanması ve elbette Sovyetlerin yıkılışı da eklenince yükseliş daha da hızlandı. Bu doğrultuda “inanç(lar)ı” harekete geçirip, solun siyasi boşluğuna el attı…


II.2) DİN VE EMPERYALİZM


Emperyalist küreselleşmenin, dinleri dönüştürüp, bir kez daha kendine yedekleyerek kapitalist mantıkla uyarlanması herkesin malumudur; Andre Vltchek’in, emperyalistlerin egemenliklerini sürdürmek için dini kullandıkları vurgusuyla eklediği üzere:
“Din emperyalizmince türetilmiş ‘New Age: Yeniçağ Tarikatları’ sayılan ‘Moon’ ‘Scientology’, ‘Falun Gong’ ve ‘Gülen Hareketi’ tarikatları arasında ekonomik yapılanma bakımından da büyük benzerlikler vardır.”
Z. Brzezinski’nin ‘Büyük Satranç Tahtası’nda (1996), “XXI. yüzyıl, manevi ve dini değerlerin sistemde egemen olacağı bir dönemdir,” demişti. Bu boşuna değildi!
Hatırlayın: “Din küreselleşmenin işlemesini sağlamak açısından olmazsa olmaz,” diyen Britanya eski lideri Tony Blair, adını taşıyan inanç vakfının açılışında “Din, yeni siyaset. XX. yüzyılda ideoloji neyse, XXI. yüzyılda da din o önemde,” diye eklemişti…
Gerçekten de XXI. yüzyılda yeni dünya düzeni kurma çalışmalarında en çok başvurulan araçların başında din (ve etnisite) geliyor.
Bu durum da “Küresel Din Mücadelesi”[122] alt başlığındaki kapışma öne çıkartıldı; “ABD’li neo-conlar imparatorluk kuracağız derken, bir milyon insanı öldürdüler.”[123]
W. Bush ve Neo-Conları’nın inançlı Evangelistler olarak petrol aşkıyla Irak’ı yakıp yıkan, milyonu aşkın insanın ölümüne yol açan, İsrail’e destek verip Filistin halkının kırk yıllık çilesinin sürdürülmesinden İran’ı tehdide uzanan tüm girişimlerini “Tanrı buyruğuyla”(!) yaptıkları unutulmadı!
Avrupa’da W. Bush’a özenenlerin varlığı da gözden kaçmıyor. Örneğin din üzerinden siyaset yapanlar arasında, AKP lideri Tayyip Erdoğan’la, Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı ve Papa XVI. Benediktus tarafından Aziz Latran Onursal Piskoposluğu payesi verilen Nicolas Sarkozy vb’leri gibi…
“Dini siyasetten ayırma” veya “siyaseti dinden ayırma” ilkesinin, artık pek anlamlı olduğunu iddia etmek mümkün görünmüyor. Bu hâl İslâm kadar, Yahudilik veya Hıristiyanlığı da kapsıyor…
Craig Unger, konuya ilişkin düşüncelerini ‘Bush’un Evinin Düşüşü: Bir Gerçek İnançlılar Çetesinin, Yürütmeyi Nasıl Ele Geçirdiğinin, Irak Savaşını Başlatışının ve ABD’nin Geleceğini Hâlâ Tehdit Edişinin Anlatılmayan Hikâyesi/ The Fall of the House of Bush: The Untold Story of How a Band of True Believers Seized the Executive Branch, Started the Iraq War, and Still Imperils America’s Future’ başlıklı kitabında ele aldı.
“Kitabın temel ekseni, Bush’un iktidara geldiği 2000’den beri, Amerikan yönetiminin yeni muhafazakâr ve Hıristiyan köktencilerden oluşan gizli çete tarafından ele geçirilmesi. Yazar, aydınlanma sonrası dönemde dünyanın en güçlü düşmanının, radikal İslâm değil yeni muhafazakârlar ve Hıristiyan köktenciler olabileceğini ifade ediyor.
ABD’deki yeni muhafazakârlar Siyonist Yahudilerdir. Hıristiyan köktencilerse, İslâm dünyasının ve hatta tüm dünyanın Siyonist nüfuza diz çökmesi amacının öncüsü olarak İsrail’in korunması noktasında, İncil’in Siyonizmin hedefleriyle uyuşacak biçimde yorumlanmasına dayanan yeni bir inanç icat etmiş bir gruptur.
Bu sadece dini bir çalışma mı, yoksa dini-siyasi mi? Peki, ‘dinin siyasetten ayrılması’ ilkesini sadece İslâm’a yöneltme yönündeki Batı çağrısının anlamı ne? İslâm dünyasındaki siyasilerin, İslâm’ı ‘siyasal İslâm’ ve ‘siyasetten yoksun İslâm’ diye ikiye bölmesi ve ilkinin karalanıp ikincisinin övülmesi çağrısını yapmalarının anlamı ne?
Yahudi hareketi, ‘seçilmiş halka’ vaat edilen toprakları geri almak için Filistinlilerin toprağını istila etti. İsrail 1967’de Batı Şeria’da kontrolü sağladığı zaman, Menahem Begin bunun yabancı toprağının işgali değil, İsrailoğullarına ait toprağın ‘kurtarılışı’ olduğunu açıklamıştı. Bu, Arap-İsrail ihtilafının dini bir yapıya sahip olduğu anlamına geliyor,”[124] Ahmed Amrabi’nin işaret ettiği gibi…
O hâlde, “dinin siyasetten ayrılmaması” tüm dinler için geçerlidir; tabii Samir Amin’in, “Siyasal İslâm, ilerici bir sosyal program önermemekte ve kapitalizm oyununun tüm kurallarını kabul etmektedir. Dolayısıyla da ekonomik anlamda küresel emperyalist sistemin kurallarına tabidirler. Siyasal İslâm toprak reformu, işsizlik ve düşük ücretler gibi gerçek konularla uğraşmaktansa, mücadelelerini din ve kültür gibi hayali meselelere yöneltmektedirler. Bu akımın dini bir akım olduğunu söylemek dahi yanlıştır. Bu, dini araçsallaştıran, araç hâline getiren bir siyasi akımdır. Bu hareketin kapitalizmi olduğu gibi sürdürmekle de bir problemi yoktur. Özel mülkiyetin kutsal olduğu gibi fikirler, siyasal İslâm’ın da bize sürekli tekrarladığı fikirlerdir. İşte bu nedenlerle, emperyalizm ile siyasal İslâm arasındaki ilişkilerde net olmayan pek çok boyut var. Yani kapitalizmin kurallarını kabul eden siyasal İslâm, emperyalizmin kör müttefikidir,”[125] saptamasına Fikret Başkaya’nın ‘Politik İslâm’ başlıklı yazısında eklediği üzere:
“Politik İslâm, kapitalizmi, onun neo-liberal versiyonunu asla sorun etmiyor. Kapitalizmi insanlığın normal hâli sayıyor. Emperyalizm diye bir derdi de yok. Zaten kapitalizmi sorun etmeyenin emperyalizm diye bir derdi olması mümkün değildir. Neo-liberalizmle tam bir uyum içinde, özelleştirmeci, devletin ekonomik ve sosyal alanda sorumluluk almasına karşı, velhasıl tamı tamına neo-liberal reçetenin şampiyonu… Mesela işsizliği ve yoksulluğu sistemin bir kusuru saymıyor… Gelir dağılımındaki aşırı dengesizliği şeylerin normal hâli olarak görüyor. Bu konudaki yaklaşım kabaca şöyle: Allah istediğini ödüllendirir, istediğini cezalandırır. Bu tür safsatalar Kur’an ve hadislerden yapılan alıntılarla da destekleniyor… Velhasıl tam bir ikiyüzlülük geçerli…”


III. AYIRIM: DİN: MARX VE RADİKAL SOSYALİST TAVIR


Karl Marx’a göre, din sınıflı sömürücü hayatın bir yansımasıdır. Bu yansıma doğru veya yanlış ama gerçektir. İşte bu gerçek, aynı zamanda var olan koşullara bir itirazdır.
Aydınlanma düşüncesi ise, dinin, gericilikten ve hurafelerden ibaret olduğunu ifade eder. Marx’ın amacı ise dini, dinamik ve sosyal, yani koşullara göre değişebilen bir olgu olarak ele almaktır. Böylece din, farklı toplumsal dinamikleri ifade eden, yansıtan bir olgudur. Diyalektik düşünce açısından da tutarlı bir tespittir bu.
Michael Löwy, Marksizm ve Din adlı küçük ama kapsamlı kitabında, Marksizmin bu yenilikçi ruhunun altını çizerken;[126] dinin yeni bir şey olmayan sol okumalarına gönderme yapar.
Karl Marx’ın “din afyondur” sözü Marksizmin üzerine anlamadan dinlemeden yapıştırılan en büyük eleştirilerden bir tanesi. Çünkü bu söze dayanarak Marksizmin din düşmanlığı yaptığı öne sürülür. Oysa bu ifadenin tamamı şöyledir: “Din aynı zamanda gerçek ıstırabın bir ifadesi ve bu ıstırabın bir protestosudur. Din halkın afyonudur.” Gördüğünüz gibi bu tespit birbirinden koparıldığında kocaman kocaman ayrılıklar ortaya seriliyor. Oysa Marx bu ifadesinde dinin aynı zamanda bir protesto şekli olabileceğini belirtir
Örneğin Latin Amerika’da direnişçi bir papaza işkence yapan polisler, “Ateist komünistlerle ne işin var?” demişler. Papaz “İnsanlar ateistler ve müminler diye ikiye ayrılmaz, insanlar ezenler ve ezilenler diye ikiye ayrılır,” demiş. İşkenceciler “Ama onlar dinin afyon olduğunu söylüyor” diye karşılık vermiş. Papaz net bir şekilde itiraz etmiş: “Bu dünyanın zenginliğini kendilerine alıp yoksullara ise öbür dünyanın nimetlerini bırakan zenginler dini afyon olarak kullanan gerçek kişilerdir.”
Burada bir kez daha altı çizilmesi gereken husus; “dini yaşanan hayatın acı, sefalet ve çaresizlikle karşı karşıya bıraktığı yoksul insanlara dayanma gücü veren bir ‘müsekkin’ olarak kavrayan” Karl Marx’ın din eleştirisinin, gerçek ilişkilerin yarattığı köleliğin din tarafından düşünsel ve inançsal düzeyde sonsuza dek uzatılmasının eleştirisi olduğudur.
“Marx egemenler ile ezilenler arasındaki ilişkiyi, tanrı ile insanlar arasında dinin kurduğu ilişki için de geçerli sayar: ‘Bir başkasının merhametine bağlı olan insan, kendisini bağımlı bir varlık olarak algılar. Ama ben sadece yaşamımı sürdürme konusunda teşekkür etmek durumunda değil de, yaşamımın yaratılmasını da bir başkasına borçluysam, tamamen başkasının merhametine bağımlıyımdır…
Yaşamım benim yarattığım bir şey değilse, sebebi zorunlu olarak kendi dışındadır. Yaradılış, bu nedenle halkın bilincinden çok zor silinilebilen bir fikirdir. Doğanın ve insanın kendi kendinden olması, pratik yaşamın tüm olgularına ters düştüğü için kavranması zordur’. Din, köleci uşak ruhunu yaygınlaştırır, çünkü gerçek dünyanın ilişkilerine bire bir uygundur…
Marx, dine de, onu yaratan kölelik ilişkilerine ve gerçek dünyanın sefaletine de, bu sefaleti meşrulaştıran burjuva düşüncelere de karşıdır.
Sosyalizmin temel okları ise, elbette ki bu sefaletin toplumsal temellerinin değiştirilmesine yöneliktir. Dinsel bir hareketin ‘ilerici’ veya ‘gerici’ olup olmadığına soyut karar verilemez, içindeki toplumsal-tarihsel koşullarda oynadığı role göre karar verilir. Zaten ‘ilerici’ ya da ‘gerici’ olan din değil, gerçek insanların tarihsel hareketleridir. Türkiye’de son dönemde sıkça alıntılanan ve din ‘halkın afyonudur’ tesbitini zayıflatmaya hizmet eden ‘gerçek sefalete karşı protesto’ tanımlamasının devamını da okumak gerekir: ‘Halkın hayali mutluluğu olarak dinin aşılması, onun gerçek mutluluğunun talep edilmesidir… Dinin eleştirisi, aylası din olan acılar vadisinin eleştirisinin tohumudur.”[127]
İnsanları (inananları da) yaşamın öznesine çevirme kavgası veren Marksizm, dine ve onunla gelen ahlâka karşı durup, insan düşüncesinin ideolojik yanılgısı olarak görür.
“İdeolojinin kendisi de zaten tarihin görünümlerinden biridir,” diyen Karl Marx’ın da işaret ettiği üzere, baktığınız her şeyi istediğiniz gibi görmeyi sağlayan bir gözlüktür ideoloji.
Onu çıkarınca artık ne uzağı ne yakını görebilirsiniz. İdeolojiden ayrı kalamamanın bu sonuçları, ondan ayrı kalmanın sağlam nedenleri sayılır…
İdeoloji, siyasal iktidar amacı olan herkese gerekir. Ele geçirilen iktidarın da yeni toplum düzenini kurmak ve korumak için birleştirici bir harca gereksinimi vardır…
Bu nedenle de ideolojinin her zaman ekonomik kategorilerle birlikte alınması gerektiğini söylüyordu Karl Marx, her türlü idenin, sanat, hukuk, siyaset ya da dinin de altyapıya, asıl belirleyici olan ekonomik temele göre biçimleneceği vurgusu ve dogmatizmin eleştirisinden asla vazgeçmezliğiyle…
Onun hakkında “Marx’ın dünya görüşü gibi onun temel yapıtı da her zaman geçerli ve nihai gerçeklerin ifadesi olan bir İncil değildir; aksine gerçeği bulma savaşında ve araştırmalarında ileriye dönük zihinsel çalışmaları esinlendiren tükenmez bir kaynaktır,” diyen Rosa Luxemburg haksız değildir; çünkü Karl Marx, “Proletarya Devrimleri… durmadan kendi kendilerini eleştirirler, her an kendi akışlarını durdururlar, yeni baştan başlamak üzere, daha önce yerine getirilmiş gibi görünene geri dönerler, kendi ilk girişimlerinin kararsızlıkları ile, zaaf ve zavallılığı ile alay ederler… Kendi amaçlarının muazzam sonsuzluğu karşısında boyuna, daima, yeniden gerilerler, ta ki her türlü geri çekilişi olanaksız kılıncaya ve bizzat koşullar haykırıncaya kadar: Hic Rhodus, Hic Salta!”[128] diye haykıran diyalektik materyalisttir…
Ki bundan ötürü “Din ile mücadele etmemiz gerek-bu bütün materyalizmin ve bu yüzden de Marksizmin ABC’sidir. Ama Marksizm, ABC’de durup kalmış bir materyalizm değildir. Marksizm daha da ileri gider. Şöyle der: Dine karşı nasıl mücadele edeceğimizi bilmek zorundayız, ve bunu yapmak için ise, yığınlar arasında inancın ve dinin kaynağını materyalist bir yolda açıklamak zorundayız. Din ile mücadele soyut ideolojik öğütle sınırlandırılamaz, ve bu mücadele böylesi öğütlere indirgenmemelidir. Dinin toplumsal köklerini ayıklamayı amaçlayan sınıf hareketinin somut pratiği ile bağlanmalıdır,”[129] der V. İ. Lenin…
Hayır “yasakçılık”tan söz ediyor veya sosyalizmin birinci büyük dalgasının bu konudaki yanılgısını “es” geçiyor falan değilim…
Mesela “Dinin komünist dönemden kalma bir tabu olduğu Bulgaristan’da halkın yüzde 30’u kendini ‘dindar’ olarak tanımlıyor. Ancak din kamusal hayatta giderek yaygınlaşıyor… Gallup’un 2004 anketine göre Bulgarların yarısı hâlâ kara büyü ve nazara inanıyor…”[130] Ya da eski SSCB ülkeleri…
Evet, “yukarıdan yasakçılık” çözüm değil; dini yaratan ortamı değiştirmektir temel mesele ve yönelim; Marksizmin diyalektik materyalist (ve ateist) olduğunu bir an dahi unutup/ unutturmadan!


III.1) ATEİZM PARANTEZİ


“Tanrıtanımazlık politik bir ilke değil. Bir Marksist Tanrı’ya inananlarla birlikte yaşayabilir, aynı politik program uğruna mücadele edebilir.. Bizim derdimiz insanları sömüren maddi dünyayla, dinleriyle değil,” vurgusuyla Ertuğrul Kürkçü’nün işaret ettiği üzere:
“Bugünkü muhafazakârlık ikliminde tanrıtanımaz olmak zor… Açıkça konuşanlar hor görülebilir, dışlanabilir. Osmanlı düzenine öykünüyorlar ya, bir tarafta ‘Dinsizler Beyoğlu’nda yaşasınlar işte. Orada ramazan davulu lazım değil onlara zaten’ diyor, öbür taraftaysa başını açmaya yeltenen kadınları baskı altına alabiliyorlar. Kritik eşiğe Özal döneminde varıldı. Muhafazakârlık ve tanrı inancı yasayla koruma altına alındı. Herhangi bir dine ‘küfretmek’, ‘aşağılamak’ diye nesnel ölçütten yoksun bir suç ihdas edildi. Kamusal alanda din eleştirisi fiilen yasaklanmış oldu.”
Ancak radikal sosyalistler dinin eleştirisinden asla vazgeçemezler.
Ateizm kelimesinin etimolojik kökü eski Yunancaya dayanır: “Atheos”. Theos, Yunanca “Tanrı” demek olup başındaki “a” ön takısı ile olumsuzluk belirtir. Ateizm, “din” ile ilgili bir kavram değil, doğrudan Tanrı ile ilgili bir kavramdır. Tanrı kelimesinin Türkçedeki “sız/siz” olumsuzluk eki ile olumsuzlanması ateizmin ifade ettiği anlamı vermez, “Tanrı-sız”/ “tanrısı olmayan” anlamını verir. Ateizmin ifade ettiği anlam, “Tanrı’nın veya tanrıların var olmayışı”dır. Burada, “var oluş ile ilgili” bir olumsuzlama söz konusudur.
Ateizm, tüm tanrılara ve ruhsal varlıklara olan metafizik inançları reddeden ve var olan gerçekliği inanç yoluyla açıklamayı kabul etmeyen bir felsefi düşünce akımıdır. Ateistler, kimilerince “tanrıtanımaz” sözcüğüyle anılsalar da bu adlandırma “var olan bir tanrıyı reddetme” düşüncesine gönderme yaptığı için ateistler tarafından benimsenmez, yanlış bulunur. Çünkü ateizm inanç koşullanmalarını, hayali yaratıkları ve olayları yadsır; ateist bakış açısıyla tanrının yanı sıra tüm metafizik inançlar ve tüm ruhani varlıklar da yadsınır.
Dinlerin varlığı, dinlerin tanımının ne olduğu, dinlerin iyi mi yoksa kötü mü olduğu ateizmin konusu ve tartışma alanı dışındadır. Ateizm, her tür metafiziği yadsıdığı için kendini metafizik öğeler üzerinden temellendiren dinlerin metafizik boyutlarını da yadsır. Dolayısıyla bu, özellikle dinlere karşı sergilenen bir duruş değil, genel olarak tüm metafizik inanışlara karşı bir duruştur.
Çoğu kez “dinsizlik” ile özdeşleştirilse de ateizm ile dinsizlik bire bir örtüşmez. Ateizm, anti-teizm yani teizm karşıtı demek değildir ve bir “tepkisellik” anlamı içermez, zira metafizik öğelerin “var olmadığını” savunmak için metafizik öğelerin “var olması” gerekmez. Ateizm, yalnızca bir “durum” ifadesidir. Yalnızca tanrı veya tanrıların ve metafizik öğelerin var olmadığını söyler.
Tanrı’yı “kesin olarak” yadsıyan bir düşünce olan ateizm, yaratıcı ve müdahaleci bir tanrıyı kabul eden teizm’den, yaratıcı ancak müdahaleci olmayan bir tanrıyı kabul eden deizm’den, tanrının evrenin kendisi olduğunu savunan panteizm’den ve tanrının hem evrenin kendisi hem de evrenin ötesinde olduğunu savunan panenteizm’den farklıdır. Tanrı’nın varlığı ve yokluğu konusundaki soruları “cevapsız” veya “cevaplandırılamaz” diyerek cevapsız bırakan agnostizm ile de bir ilgisi yoktur.


ATEİZM KONUSUNDA SÖZLER
Paul Lafargue
“İlerlemenin tek yolu, tanrı’ya savaş açmaktır.”
“Bilim tanrıyı yok saymıyor, daha iyisini yapıyor, onu gereksiz kılıyor.”
Mihail A. Bakunin
“En başta, ilahiyatın ilahî zorbalığına, tanrının hayaline başkaldırmak gerekir. Gökyüzünde bir efendimiz bulunduğu sürece yeryüzünde kölelikten kurtulamayız.”
“İnsanlar meyhaneye neden gidiyorlarsa kiliseye de aynı nedenle giderler: kendilerini uyuşturup sersemletmek, dertlerini unutmak ve kısa bir süre için de olsa kendilerini özgür ve mutlu sanmak için.”
“Hıristiyanlık, sağduyu ve sağlıklı aklın tümüyle yadsınmasıdır.”
Buenaventura Durruti
“Işığıyla aydınlatan tek kilise, alevler içinde yanan kilisedir.”
Stanislaw Jerzy Lec
“Ah, keşke bir tanrı da ‘Bana iman edin” değil de ‘Bana inanın’ deseydi.”
“Belki de tanrının kendisi beni dinsiz yaptı.”
“Dinsizliğinde herhangi birinin kutsallığı olabileceğini unutmayın, onunla alay etmeyin.”
Bertolt Brecht
“Artık gökyüzünde fırtına patladığı zaman tanrıya dua etmeniz gerekmiyor, kendinizi sigorta ettirmeniz gerekiyor.”
Voltaire
“Batıl inanç ve cehaletten oluşan fanatizm, bütün asırlar boyunca bir hastalık olmuştur.”
“Hangisi daha tehlikeli: fanatizm mi yoksa ateizm mi? Fanatizm kesinlikle birkaç bin kat daha tehlikeli; ateizm asla kanlı bir tutku vermez insana ancak fanatizm verir; ateizm suçun karşısındadır, fanatizm ise suçu işlememeye yönlendirir.”
Luis Buñuel
“Tanrıya şükür hâlâ ateistim.”
Samuel Beckett
“Peki tanrı, yaratmadan önce neyle meşguldü?”
George Santayana
“Benim tanrıtanımazlığım… evrene karşı gerçek sofuluktur ve yalnızca, insanların kendi dünyevî çıkarlarının köleleri olmak için kendi suretlerinde yarattıkları tanrıları yadsır.”
Umberto Eco
“İnsanlar tanrı’ya inanmaktan vazgeçtikleri zaman, bu artık hiçbir şeye inanmadıkları anlamına gelmez, her şeye inandıkları anlamına gelir.”
José Saramago
“Dinler, birbirleriyle beraber yaşamı anlık ve geçici taktik nedenlerle faydalı olarak değerlendiren bütün sahte-evrensellik nutuklarına rağmen, sürekli bir karşılıklı düşmanlık durumunda yaşıyor… Herkes ateist olursa, gezegen daha barışçıl olabilir.” [131]
Ingmar Bergman
“Umarım hiçbir zaman dindar olacak kadar yaşlanmam.”
John Updike
“Hafta arasında sık sık gittiğim kiliselerin tanrıyla ilişkisinin benim gözümde reklam panolarının Coca-Cola’yla ilişkisinden bir farkı yoktu: Susuzluğu artırıyor, ama gidermiyorlardı.”
Charles Templeton
“Kuzey Afrika’daki zenci bir kadının resmiydi. Korkunç bir kuraklık yaşıyorlardı. Ve ölü bebeğini kucağında tutup olabilecek en üzgün ifadeyle gökyüzüne bakıyordu. Resme baktım ve düşündüm: “Bu kadının tek ihtiyacı olan şey yağmurken merhametli ya da sevgi dolu bir tanrıya inanabilmek mümkün mü?”
Albert Einstein
“Dinsel düşünce, çıkış kapısının olmadığı yeri bulmak için yapılan bir girişimdir.”
“Yarattıklarını cezalandıran ve ödüllendiren ya da bizim yaşayacağımız bir irade türüne sahip bir tanrı düşünemiyorum. Bedensel ölümden sonra kişinin yaşamını sürdürdüğüne ne inanırım, ne de inanacağım…”
George Carlin
“Eğer hepimiz bir yıldızın merkezinden geldiysek, her birimizin atomları da o yıldızın merkezinden gelmiş demektir… O hâlde hepimiz aynı şeyiz. Bir kola makinesi veya bir izmarit de, o yıldızın atomlarından yapılmıştır. Hepsi de sizin ve benim gibi binlerce kez dönüşüme uğramıştır. Bu yüzden, o dışarıdaki şey benim. Peki o zaman bunda korkulacak ne var? Aradığımız teselli nedir?
Hiçbir şey… Korkacak bir şey yok çünkü, her şey biziz. Asıl sorun doğduğumuz andan itibaren ayrıştırılmamız ve bireyselleşmemiz için bir isim ve bir kimlik verilmiş olması. Bütünlükten ayrılmış olmamız… İşte dinlerin de istismar ettikleri budur. İnsanlar bir şeyin parçası olmak isterler.Onlar da bunu sömürür, buna tanrı derler, onun kuralları olduğunu söylerler, bence bu zalimliktir. Bence din olmaksızın da bunu yapabiliriz.”
I. Kant
“Muazzam bir ahlâki gelişim göstermiş olan kişi dua etmeyi bırakır.”
Katharine Hepburn
“Ben bir ateistim, bu kadar. Birbirimize sevgiyle yaklaşmaktan ve öteki insanlar için yapılacak her şeyi yapmaktan başka bir şeyi bilmemiz gerektiğine inanmıyorum.”
Frank Sinatra
“Gizemli tanrılara inanıyormuş gibi yapmak, çarşamba günü zalimliğe pazar günü de affedilmeye izin verecekse, beni yok sayın.”
Woody Allen
“Keşke tanrı bana açık bir işaret verebilse! Mesela, İsviçre’deki bir bankaya yüklüce bir meblağ yatırmak gibi.”
F. Dostoyevski
“Kendi adıma konuşursam, insanlığın mı tanrıyı, yoksa tanrının mı insanlığı yarattığına kafa yormayı bırakalı çok uzun zaman oldu.”
Bernard Shaw
“İnançlı birinin kuşkucu birine oranla daha mutlu olduğunu söylemek, sarhoş birinin ayık birinden daha mutlu olduğunu söylemekten daha dolaysızdır.”
Francis Bacon
“Ateizm, insanları, dışadönük bir ahlâki erdem sağlamada yol gösterebilecek olan sezgiye, felsefeye, doğaya saygıya, yasalara ve saygınlığa yöneltirken, din bunu yapmaz. Batıl inanç bütün bunları parçalarına ayırıp insanlığın zihninde mutlak bir monarşi kurar.”
Friedrich Nietzsche
“Bir şey uğruna ölmenin hakikâtle herhangi bir ilgisi olduğunu reddediyorken, bunun gerçekliğine kanıt olarak şehitleri göstermek hiç doğru değildir.”
Nikola Tesla
“Kutsal kitapları okuyup anlamayanlar dindar, okuyup anlayan ateist olur.”
Thomas Paine
“Benim kilisem kendi aklımdır.”
Thomas Carlyle
“Eğer Hz. İsa dünyaya bugün gelecek olsaydı, kimse onu çarmıha germeye kalkışmazdı. Onu yemeğe davet ederler, söylediklerini dinlerler ve dalgalarını geçerlerdi.”
Ernest Renan
“Yüce tanrı, bir tanrı varsa eğer, kurtar ruhumu, bir ruhum varsa eğer.”


George W. Bush’un, “Herhâlde, ateist olan Amerikalıların eşit vatandaşlığını ve vatanseverliğini kabul ediyorsunuzdur?” sorusunu; “Hayır, ateistlerin vatandaştan sayılmaları gerektiğini düşünmediğim gibi, vatansever sayılmaları gerektiğine de inanmıyorum. Tanrı gözetiminde bir ulusuz biz,”[132] diye yanıtladığı küresel iklimin Türk(iye) boyutunda Danıştay, “Din eğitimi yok, öğretimi var” diyor!
Danıştay 8. Dairesi, bir yurttaşın başvurusu üzerine, ilköğretim 5. sınıfta öğrenim gören kız çocuğunun “din dersinden muaf tutulması” yönünde karar veren Antalya 3. İdare Mahkemesi’nin kararını, mevcut müfredatın din eğitimi değil, din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretimi niteliği taşıdığı gerekçesiyle esastan bozabiliyor…[133]
Veya AKP Zonguldak Milletvekili Özcan Ulupınar, “Dindar bir nesilden kime zarar gelir? Vatana, memlekete, dinine, kendisine, ailesine faydası olur. Ateist, dinsiz bir gençten hiç kimseye fayda gelmez. Kafamızı gözümüzü de yarsalar, bıçak da sallasalar, kurşun da atsalar ‘4+4+4’ geçecek,” diye haykırıyor…
Geçerken anımsatalım: Eğer bugün insanlar eskisinden daha uzun yaşayabiliyorlarsa, daha sağlıklılarsa, daha bilgili ve donanımlılarsa, en yüksek teknolojiler günlük kullanımımıza girmişse “Hiç kimseye fayda gelmez” denilen bu bilim insanlarının sayesindedir.
Bir göz atalım: Biyokimyacı Julius Axelrod (1912-2004) ABD. Fizikçi Patrick Blackett (1897-1974) İngiliz. Astrofizikçi Subrahmanyan Chandrasekhar (1910-1995) Hindistan. DNA moleküllerini bulan moleküler biyolog ve fizikçi Francis Crick (1916-2004) İngiliz. Fizikçi Richard Feynman (1918-1988) ABD. Fizikçi Vitaly Ginzburg (1916-) Rus. Fizikçi Frédéric Joliot-Curie (1900-1958) Fransız. Kimyacı Harold Kroto (1939-) İngiliz. Fizyolog/tıp Peter Medawar (1915-1987) İngiliz; Kimyacı Peter D. Mitchell (1920-1992) ABD. Biyolog Jacques Monod (1910-1976) Fransız; Genetik bilimci/tıp Hermann Joseph Muller (1890-1967) ABD; Psikoloji/tıp Paul Nurse (1949-) İngiliz. Kimyacı Linus Pauling (1901-1994) ABD (1954 Nobel Kimya, 1962 Nobel Barış Ödülü). Fizyolog/psikolog/hekim Ivan Pavlov (1849-1936) Rus. Biyokimyacı/moleküler biyolog/tıp Richard J. Roberts (1943-) İngiliz. Ekonomist Amartya Kumar Sen (1933-) Hindistan. Biyokimyacı Michael Smith (1932-2000) İngiliz. Genetik bilimci James D. Watson (1928-); teorik fizikçi Steven Weinberg (1933-) ABD…
42 yaşındaki AKP milletvekili Özcan Ulupınar bunları bilmeyebilir. Fakat mutlaka öğrenmelidir. Yoksa söyledikleri, konuştukları hep “gevezelik” olarak kalır!
Geçerken bir not: ‘Eurobarometer’in 2005 yılında gerçekleştirdiği bir araştırmaya göre, Türkiye’nin yüzde 5’i, dünyanın yüzde 16’sı kendini bir dine ait görmüyor…


III.2) YANLIŞ(LAR), YANILGI(LAR)!


William James’ın, “Ji gotinên kesê ku şaş fêm dikê, jê hê xerabtir derewek nîn e,/ Yanlış anlayanın söylediğinden, daha kötü bir yalan yoktur,” sözünü çok önemserim. Çünkü ne zaman yanlış bir soru sorsanız, yanlış yanıt almanız mukadderdir…
Örneğin “Sosyalizme giden yol ‘dinsiz’ kitlelerce yürünmeyecekse; eğer, devrim, dindar kitlelerin de eseri olacaksa; eğer, dindarların inancı ile sosyalistlerin inancı fazlasıyla ortaklaşabiliyorsa, sosyalistlerin/ solun dindarlarla barışması, onlarla birlikte yürümeyi öğrenmesi ve inanca ideolojisinde yer açması gerektiğini rahatlıkla söyleyebiliriz,”[134] diyen Sedat Ot’un unuttuğu şeyler: i) Materyalist ideolojinin idealizme yer açabilmesinin mümkün olmadığı; bu noktada “esneklik şansı”nın imkânsızlığıdır!
ii) Ayrıca “sosyalizme giden yol”da aslî eksen “dinsiz ve dinli kitle” değil; emekçi/ emek düşmanı ayrımıdır. Ki bu eksen asla tali kılınıp, gölgelenmemelidir!
iii) Tarihinde ne bir Maraş, ne bir Sivas, ne bir Çorum olmayan solun dindarlarla barışır da; Maraş’ı, Sivas’ı, Çorum’u vd’lerini yaratanlar “özgürlükçü sol”la barışırlar mı? Bu konuda bir ışık var mı? Vs… Bu tür sorular hâlâ boşluktadır…
Mesela kendilerini “Antikapitalist Müslüman Gençler” olarak tanımlayan bir grubun yayımladığı 1 Mayıs çağrısına bakınca, bu yıl “1 Mayıs gösterilerine katılımlarına antikapitalist cephe genişliyor” diyerek sevinmek olanaklı.
“Ancak, sevinmeye karar vermeden önce kimi sorular üzerinde düşünmek gerekiyor,” kaydıyla ekliyor Ergin Yıldızoğlu:
“… ‘Antikapitalist Müslüman Gençlerin’in, İslâmın ‘devrimci yüzü’ olduğu da iddia ediliyor. Bu iddiayı kabul edebilmek için, bu ‘devrim’ kavramıyla ‘antikapitalizm’ kavramı arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu görmemiz gerekiyor. Kapitalizmi ‘devirme’ niyetinde olan ‘Müslüman Gençler’ (neden Müslüman emekçiler vb. değil de gençler?) kapitalizm sonrasını, kapitalizmin yadsınmasını (negation) acaba nasıl (en azından olumsuz – ‘negatif diyalektik’- bağlamında) tasarlıyorlar?
Bu tasarımda bir ‘diyalektik’ söz konusu mu? Bu bir Asrı Saadet’e dönüş mü olacak. Yoksa bir ‘aşarak kaldırma’ (aufhebung) içinde bir başka toplumsal örgütlenme tarzına geçiş olarak mı düşünülüyor? Bu geçişin ‘yol haritası’ bizzat proletarya kitlelerinin antikapitalist mücadelesiyle mi şekillenecek yoksa, bir başka ilahi gücün lütfu (inayeti) olarak mı?
‘Sınıfsız, sınırsız’ kavramı, devleti, ulusu ve özel mülkiyeti de içeriyor mu? Antikapitalist Müslüman Gençler’in özgürlük talepleri, aklın ve eleştirinin özgürlüğünü de kapsıyor mu?
Diğer bir deyişle ateistlerin, agnostiklerin, diğer dinlerin inananlarının, feministlerin, eşcinsellerin sorgulama, konuşma, eleştirme, düşüncelerini yayma özgürlüklerine; Aydınlanma geleneğinin, bilimsel yöntemin her şeyi sorgulama, aklın süzgecinden geçirme arzusuna, ilkesine ve pratiğine bu Antikapitalist Gençler, ‘Kutsala’ ve ‘Kitaba’ ilişkin bir sınır koyuyorlar mı? Metinde eşcinsellerin haklarının, özgürlüklerinin yer almaması bir hata mı, bir ‘semptom’ mu?”[135]
Yıldızoğlu’nun soruları haksız mı?
Sonra “dindarların inancı ile sosyalistlerin inancı fazlasıyla ortaklaşabiliyorsa” denmesine gelince, “Kur’an’dan komünist çıkarmak!”[136] naif bir yanılgıdır; tıpkı “sosyalizmin bir inanç”(?) olduğu vurgusu gibi…
Sadece hatırlatarak geçiyorum: “Kur’an insanları ilgilendiren hukuksal ve ekonomik konuların hemen hiçbirini ihmal etmemiştir. Bunların başında öksüzlerin, yetimlerin haklarının korunması gelmektedir. (Nisa 2, 8-9) Bakara suresi de mal sahibi olanların ölümlerinin yaklaştığı zaman yakınlarına vasiyet etmelerini ve bu vasiyeti değiştirenlerin büyük günaha gireceklerini belirtmektedir. Hz. Muhammet bir hadisinde ‘Tanrı faiz yiyeni ve yedireni de lanetledi’ demektedir. Bilindiği gibi Hz. Musa da faizi kendi kavmine yasaklamıştı. Hz. Muhammet de bunu devam ettirdi. Çünkü o sırada Mekke’de Museviler çoktu ve bunlar Arapları sömürerek çok zengin olmuşlardı. Araplara yüksek faizle borç veriyorlardı. Eski çağlardan beri borcunu ödeyemeyenler ya alacaklının kölesi oluyordu ya da öldürülüyorlardı.
İşte Hz. Muhammet hem Arap ekonomisini kalkındırmak, hem de zenginliği Musevilere kaptıran Arapları bu girdaptan kurtarmak için faizi haram kıldı. Amacı ‘çıkarcı, kaypak ve bencil’ gördüğü Musevileri Mekke’den kovmak idi. Bunun için birçok sıcak ve soğuk savaş yaptı. Yani faiz bir ekonomik silahsa Hz. Muhammet bu silahı kavmini sömüren bir durum olmaktan çıkarmayı başardı.
Kur’an’da yardım, rızk, ekip biçme, borç alıp verme, faiz, ölçü, çalışma, israf, hırs ve tamah gibi konularla ilgili 200’den fazla ayet vardır. Hadislerle bu hususların pratik durumları da açıklanmıştır.
Kur’an’da Allah’ın en önemli niteliklerinden biri ‘gani’ yani zengin olmasıdır. Bu nedenle zenginlik ve ticaret İslâm dininin ekonomik temelini oluşturmaktadır. Ancak zenginlik tutkusu, merhamet ve yardım duygularını körelttiği için, yoksulların zenginlere karşı beslediği kin, nefret ve kıskançlığı yumuşatmak, günümüz tanımı ile sosyal adalet duygularını bilinçlendirmek için zekât kurumu İslâmın beş şartından biri yapılmıştır.
Tevbe suresinde, ‘Onları kötülüklerinden arıtmak için, servetlerinden bir sadaka al’, Bakara suresinde, ‘Borçlu, sıkıntı içindeyse, onun genişlemesini bekleyin, kendisini bağışlarsanız, sizin için pek hayırlı olur’ emrini verirken borçlu ve yoksulları korur. Nahl suresinde, ‘Tanrı rızk bakımından bir kısmınızı bir kısmınızdan üstün kıldı; üstün olanlar, kazandıkları rızkı, bileklerinin hakkı olanlara kendileriyle eşit olarak vermezler, Tanrı’nın nimetini inkâr mı ederler’ diyerek işçi haklarını savunur. Zekât, kurban, fitre sadakası ve muhtaç olanlara yardım emirleri hem zenginleşmeyi; hem de kazanılmış olan servetlerden gerekenlere yardım etmeyi bir ödev saymıştır.
Ancak bütün bunlar sosyalizmle İslâmı birleştirmek için bize bir ideolojik altyapı sağlamamaktadır. İslâmda zenginlik ve özel mülkiyet esas olduğundan kapitalizm veya sosyal adaletçi kapitalizm(!) ile birlikte tartışmak belki daha uygun olacaktır.[137]
Tekrarlıyorum: “Kur’an’dan komünizm çıkmaz/ çıkartılamaz!
Ayrıca din meselesinde Ahraz Karayel’in, “Akıllı bir dindarlık aptal bir laikçilikten iyidir…
Ne sahtesi ne de gerçeği, laiklik Marksizmin ilkesi olamaz…
Kendi inancının toplumsal gerçekliği açıklayıcı tek inanç olduğuna inanmak, inancın doğasından kaynaklıdır…
Din kendinde şey olarak boş bir inanç değildir. Şayet öyle olsaydı bütün inançlar aynı boşluğu yaşardı. Marksistler hangi türden bir inançla olursa Marksizm’e inanılıyorsa ve bu inanç kendisini diğer inançlardan üstün kılıyorsa diğer inançlar için de aynı mekanizma işlemektedir,”[138] türünden “suret-i haktan”cı öznelliğiyle tartışılamaz…
Konuya ilişkin olarak Paris Komünü’nün temel taleplerinden birisinin “Laik Eğitim” olduğu vurgusuyla Fikret Başkaya’nın ‘Politik İslâm’ başlıklı yazısından aktaralım: “Şimdilerde din alanı tam bir sanayiye dönüşmüş durumda. Artık gerçek anlamda inançla bir ilgisi var mı, tartışmalı…
Din, sömürünün, kamu kaynaklarını yağmalamanın, insanları köleleştirmenin-alıklaştırmanın bir aracına dönüştü. Tam bir şov malzemesi hâline geldi. Çok yakında cami varken yolda namaz kılıyorlar. Bunun şov yapmak dışında bir nedeni olabilir mi? İftar sofraları tam bir şov hâline dönüştü. İsraf, şatafat, şımarık tüketim artık dine boyanarak yol alıyor… Adam bütün gün yalan söylüyor, sabahtan akşama insanları dolandırmak, aldatmak için her yolu deniyor, bakıyorsun oruçlu… O zaman oruç belirli bir ‘yaşam biçiminin’ aracı hâline gelmiş demektir. Bir modele uyum sağlamanın aracı yani…
Avrupa’da ‘helâl gıda’ diye bir şey peydahladılar ve birileri milyonlarca doları götürüyor… İyi de insanlar daha önce haram gıdalarla mı besleniyordu? Son yirmi yılda her kelimenin önüne ‘sürdürülebilir’ niteleme sıfatının konduğu gibi, politik İslâm cephesinde de her kelimenin önüne ‘İslâm’ın’ ekleneceği anlaşılıyor…
Mesela İslâmî bisiklet önerenler var… Kapitalizm her şeyi çürütüyor, dejenere ediyor, içini boşaltıyor ve kendi suretinde yeniden yaratıyor. Eğer bu her şeyin içinde din de varsa ki, vardır, o zaman kapitalizmin dini de kendine benzettiğini söylemekte bir sakınca yoktur… Onun için neden söz ettiğini bilmek önemlidir…
Referansı kutsallığa dayansa da, din de son tahlilde bir ideolojidir. Bir ideolojinin referansı kutsal da, seküler de olabilir. Bu da demektir ki, yoruma tâbidir. İbn-i Haldun, ‘Halk hükümdarının dîni üzredir’ demişti. Velhasıl halkın dini hükümdarın dinidir, egemenin dinidir, efendinin dinidir… Bu gerçeği görmezlikten gelmek olur mu?
Dinin gerici, karanlıkçı, anti-demokratik, özgürlük, eşitlik ve adalet karşıtı bir yorumu mümkün olduğu gibi, tam tersi de, özgürlükçü, eşitlikçi, adaleti esas alan bir yorumu da pekâlâ mümkündür. Eğer ikinci yol geçerli olursa, din bir özgürlük teolojisine dönüşür. Eğer yaptığın dinî yorum, ezilenleri, sömürülenleri, aşağılananları, mazlumları gözetiyorsa, İslâmi bir özgürlük teolojisinin de yolu açılmış demektir.
Bunu Hıristiyan-Katolik din adamları başardığına göre, Müslümanların da başarması neden mümkün olmasın? Soru şu: Allah kimin yanında? Ezenlerin-sömürenlerin, zalimlerin tarafında mı, yoksa ezilenlerin-sömürülenlerin, mazlumların yanında mı? Eğer ikincilerin yanındaysa, öyle olduğu düşünülüyorsa, al sana İslâmî özgürlük teolojisi.
Sudanlı Şeyh Mahmut Muhammed Taha, ‘İslâmın İkinci Mesajı’ adlı eserinde… bir ‘İslâmî Özgürlük Teolojisi’ öneriyor. Ama acaba Türkiye’de politik İslâmcı taife içinde onun adını bilen, bir eserini okuyan kaç kişi var. Neden Müslüman ‘entelektüeller’ Mahmut Muhammed Taha’ya sahip çıkmadılar, çıkmıyorlar? Onun Müslüman Kardeşler tarafından idam edilişini sorun etmiyorlar? Etmezler çünkü o İslâmın gerici, anti-özgürlükçü, anti-eşitlikçi, anti-demokratik egemen yorumunu reddediyordu da ondan…
Velhasıl bir orta yol mümkün değildir. Ya İslâmın mevcut statükocu-gerici yorumunu benimsersin ya da ondan farklı bir yorum geliştirirsin. Ya çürümüş-kokuşmuş, her türlü insânî değere yabancılaşmış şu sefil düzenden yana olursun, ya da ona karşı olursun… Bu ikisi arasında bir orta yol mümkün değildir… Çürümüş ve çürüten kapitalizmi meşrulaştırmaya çalışan bir İslâmcı akımın ve hareketin bir kıymet-i harbiyesi olabilir mi?”
O hâlde belirleyici olan yine pratik olacaktır ve Halkın Sesi Partisi (HSP) bu konuda öğretici bir örnektir.


III.3) HSP PARTİ PRATİĞİ


Hatırlayın HSP pratiği birçok çevreyi “heyecanlaştırmış”tı…
Mesela Zeki Kılıçaslan, “HSP’nin başkanı Numan Kurtulmuş, son yıllarda en çok heyecanlandığı olayın, ABD’de ‘yüzde 1’e karşı yüzde 99’un işgal eylemleri olduğunu söylemişti”; Oral Çalışlar, “Dindarlar ile ‘sol/anti-kapitalist düşünce’nin yeni ve köklü bir birlik oluşturması büyük bir çaba ve cesaret gerektirse de imkânsız değil,” demişlerdi…
Kolay mı? Numan Kurtulmuş, bir zamanlar Saadet Partisi Genel Başkanı’yken; kamunun birtakım kişileri zengin etme yeri olarak görüldüğünü belirtip, “Bu geçtiğimiz hükümet zamanında da böyleydi bu hükümet zamanında da böyle. Aradaki fark, ciplere şimdi başörtülüler, sakallılar biniyor önceden başkaları biniyordu” demişti…
Hatta ‘Farklı Çözüm: Ekonomi’ başlıklı konferansta, AKP hükümetinin ekonomi politikası sert bir dille eleştirerek, “İktidar partisi nasıl gelip millete desin ki, kimsesizlerin kimi olarak iktidara geldik ama yedi yılda rantiyeye ve üst gelir gruplarına çalıştık diyerek nasıl yüzlerine baksın? AKP özelleştirmeyi, kendisiyle uluslararası sistemin güçlerinin arasını iyi tutmak için araç olarak kullanmıştır. Özelleştirme hem küresel sistemin beylerinin Türkiye’yi kontrol mekanizması olarak kullanılmış, hem de iktidar tarafından uluslararası sistemin güçlerine rüşvet aracı olarak algılanmıştır,” diye eklemişti…
Ardından da HSP…
Sonrasında da AKP’ye geçiş; Numan Kurtulmuş’un ettiği laflar daha uzay boşluğunda dağılmamıştı bile…
Burada sözü Nazan Özcan’ın satırlarına bırakıyorum!
“Ne diyordu mesela AKP için: ‘9 yıl sonra Sayın Başbakan diyor ki ‘Kürt sorunu yoktur.’ Dokuz yılda hangi adımlar atılmış da Türkiye ‘de Kürt sorunu kalmamış? Bunu açıklamaları lazım’. Doğru!
Sonra Kanal İstanbul için: ‘Sayın Başbakan ‘Bir hayal’ diyor ya, biz de bir hayal kuralım. Bu projeden çıkacak hafriyatla İstanbul Boğazı’nın ortasına bir ada kuralım, o adaya da Sayın Başbakan’ın devlet başkanlığı sarayını yapalım.’ Ooo pek ağır canım!
Sakin olun, daha sağlamı geliyor: ‘Harun olmaya geldiler Karun oldular, biz AKP gibi firavunlaşmayacağız. Elimize verilen ülkeyi yönetme imkânını halka karşı bir baskı ve zulüm aracına döndürmeyeceğiz. Kendi heva ve hevesine uyup dini siyasete alet etmeyeceğiz.’ Vay vay!
Bu da üçüncü vay için olsun: ‘Demirel, çıkardı meydanlara ‘Aman ha oylarınızı falanca partiye vermeyin komünistler gelir’ derdi, ne komünistler geldi, ne komünistlik kaldı. Şimdi aynı şeyi iktidar partisi söylüyor ama adama demezler mi ‘Değişim diye diye bu günlere geldin ne biçim değişim bu?’ Başbakan, değişimden söz ediyorsun ama 1970 model Süleyman Demirel gibi konuşuyorsun’.
Tabii ya adama kesinlikle sormaları lazım, soru neydi? Ekonomi içinse ‘Kemal Derviş gitse de ‘Derviş’in ruhu hâlâ burada. Biz bu ekonomik modele ‘Fischer-Derviş’ modeli diyoruz. Bu modeli çok başarıyla uyguladıkları için ‘bu milletin anasını ağlattılar.’ Tarkan’dan gelsin: Gel beraber ağlatalım!
Sonra Başbakan’ın iki partili parlamento önerisine cevabı çakıyordu: ‘Emriniz olur Sayın Başbakan. İki parti çok, tek parti olsun. Bütün partileri kapatalım ve tek parti olarak siz parlamentoya girip ülkeyi yönetin.’
Oh pek güzel oldu şimdi işte, kardeş kardeş yönetirsiniz!
Ve sıkı durun: ‘Bizim en büyük sorunumuz, içimizdeki sinsi AKP’liler!’
Hayır, lütfen gülmeyin.
HSP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un AKP’ye geçeceği ortaya atılınca ve çok sayın Kurtulmuş laf salatasına zeytinyağı ve limon eklerken herkes hayretler içinde bekledi. Doğru düzgün bir açıklama yapmadı ve AKP’ye katıldı…”[139]
Ve bu konuda HSP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Bekaroğlu dedi ki: “… ‘Firavunlaşmayacağız’ dedik. ‘Karun’laşmayacağız’ dedik. Bunları taahhüt ederken yöntemle ilgili çift dil ve çift gündemimiz olmayacak… Halka, sizlerin dışında hiç kimseyle ittifakımız olmayacak… Biz 1 Kasım 2010’da bunları söyledik. ‘NATO sırtımızdaki gâvur leşidir, atacağız’ dedik. ‘Nükleer enerji yasaklanmalıdır’ dedik.. İki yıl önce bunları söyleyen Kurtulmuş şimdi ne oldu da AKP’ye geçiyor…”
Bunun niye bu kadar kolay olduğuna kafa yordunuz mu hiç? Bir düşünün isterseniz…


III.4) NİHAYET!


Diyeceklerimi tamamlıyorum:
‘Hegelci Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’nde Karl Marx’ın, “Dinsel sıkıntı hem gerçek sıkıntıların bir dışa vurumu hem de gerçek sıkıntılara karşı bir protestodur. Din, ruhsuz bir dünyanın ruhu olduğu gibi, ıstırap içindeki yaratığın feryadı ve kalpsiz bir dünyanın kalbidir. Din halkın afyonudur,” saptamasıyla betimlediği soru(n) karşısında radikal sosyalistlerin tavrı, din konusundaki politikaları nettir ve kısa vadeli güç toplama kaygılarıyla terk edilemez:
i) Din ile devletin tamamen ayrılması (Türkiye’de bunun anlamı: Laiklik sürecinin devam ettirilerek, Diyanet İşleri’nin lağvedilmesi, zorunlu din derslerine son verilmesi, din derslerinin din bilimlerini de içerecek şekilde etik derslerine dönüştürülmesi, devlet eliyle ve halkın vergileriyle yetiştirilen ruhban ordularına son verilmesi, dini kurumların tamamen onlara inananlar tarafından finanse edilmesi ilkesinin yasalaştırılması),
ii) İnanç ve inanmama özgürlüğünün insan hakkı olarak savunulması,
iii) Dini, toplumsal ve siyasal alanlara yaymaya çalışan tüm kurum, kuruluş ve düşüncelerle mücadele edilmesi, bu mücadeleye destek vermeyen inananların gerçek emellerinin deşifre edilmesi…
Çerçeve budur.
Bu bağlamda da sol siyaset, bireyin dinsel inanışıyla ilgilenmez. İnancını yaşamasına müdahale etmez. Ama dinle ilgilenir. Dinsel düşüncenin hakikâtle ilişkisini felsefi düzlemde sorgulamakla kalmaz, siyasal alanda, dinsel projelerle hesaplaşır. Bu hesaplaşma bir zorunluluktur. “Kutsal” siyasetin gündelik hayata ve kurumlara müdahale etme gücüne eriştiği bir ortamda, semavi projelerin toplum için ne anlama geldiğini açıklamak sol olmanın gereğidir. Dinsel siyaset elbette her zaman sol karşıtı olmak zorunda değildir. Ancak Latin Amerika’nın aksine Türkiye’de özellikle Sünni Siyasal İslâm, tarihsel olarak kendini sol değerlere düşmanlık üzerinden tanımlıyor. Bu durum söz konusu kesimde sorgulanmaya başlanmış olsa bile gövdenin refleksi hâlâ aynıdır.
“Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Onun için Saliha kadınlar itaatkârdırlar… Başkaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın (yola gelmezlerse) dövün”.[140] Nisa Suresi’nin bu ayetini bilmeyen var mı? Burada 1400 yıl önceki toplumsal modeli tartışmanın anlamı yok. Ama başka bir sorun orta yerde duruyor. “Yaratıcının” insanlar arasında eşitsizlik tanımı yaparak ulaştığı iktisadî ve hukuksal sonuçları ideal toplumun göstergesi olarak gören dinsel siyasi örgütlenmelerin varlığı…
Burada altını defalarca çizmeden geçmeyelim: Türbanı özgürlük nesnesi ilan edenlerin, kadın saçını günah nesnesine çeviren anlayışlarıyla ideolojik hesaplaşma şart değil midir?
Elbette kılık kıyafet yasaklarının savunulabilir bir yanı yoktur. Ancak her şeyin “günah” ve yasak katına indirgenmesine ve dayatılmaya kalkışılmasına ne denilecek?
Solun dinsel kurmaca ile mücadelesi sadece siyasal hayatı değil bilimsel alanı da kapsamak zorundayken; gündelik hayatımızı dinsel referanslar üzerinden düzenlemeye çalışan, bilimsel bilgiyi kutsal sözle sınamaya kalkan bir din anlayışına karşı kendi tezini anlatmak, solun görevidir.
Solun din karşısındaki duruşu ne olmalıdır mı?
“İnananların inançlarını özgürce yaşayabilmeleri anlamında bir özgürlük manifestosu olmalıdır. Seküler bir siyasal ve sosyal hayatı sonuna kadar savunsa da gündelik hayatta, sokakta inancın kurallarına müdahale edilmeyen bir sosyal barışı desteklemelidir. Fakat aynı zamanda dogmanın doğasallaştırılmasına ve hayatın, göklerden geldiği iddia edilen değişmez sosyal modellerin kıskacı altına alınmasına yüksek sesle itiraz etmelidir. Sol, farklılıklarımızla birarada yaşamayı savunmalıdır, ama birarada yaşama arzusu, insanı doğadan soyutlayıp kâinatta özel bir yere yerleştiren bu anlamda ‘insan türünün’ ırkçılığına soyunan Ortadoğu dinlerine karşı siyasal, sosyal ve düşünsel alanda bir mücadele yükseltilmesini engellememelidir.”[141]


25 Mart 2013 12:20:59, Ankara.


N O T L A R
[1] “Din: Teorisi/ Pratiği, Dünü, Bugünü” (6 ve 13 Nisan 2013) Sempozyumu’nun Ankara’daki (6 Nisan 2013) “Dini- Eleştirel Olarak Anlayabilmek” oturumuna sunulan tebliğ… Din: Teorisi/ Pratiği, Dünü, Bugünü- Sempozyum Tebliğleri, Editör: Sibel Özbudun – Mahmut Konuk, Ütopya Yay., 2013… içinde…
[2] “her şeyden şüphe edilecektir.”
[3] “Dincilik ile devrimcilik uzlaşamazlar. Onlar iki ayrı, taban tabana zıt felsefeye sahiptirler, İdealizm ve Materyalizm…” (Mehmet Ali Yılmaz, “Marksizm Hakkında Tartışmalar ve Din”, 9 Temmuz 2012, http://www.anafikir.gen.tr/yazarlar/49-mehmet-ali-yilmaz/316-marksizm-hakkinda-tartismalar-ve-din-mehmet-ali-yilmaz.html)
[4] Türker Alkan, “Din, Bilim ve Ahlâk”, Radikal, 17 Mayıs 2008, s.5.
[5] Deniz Kavukçuoğlu, “Din ve Dindarlık – Umut (24)”, Cumhuriyet, 27 Şubat 2008, s.17.
[6] Atıl Bulu, “Bilim ve Din Arasında Bitmeyen Kavga”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:21, No:1094, 6 Mart 2008, s.20-21.
[7] Raoul Vaneigem, Dinin İnsanlıkdışılığına Dair, Çev: Işık Ergüden, Versus Kitap, 2009, s.94.
[8] Raoul Vaneigem, yage, s.100.
[9] Cahit Tanyol, Sosyolojik Açıdan Din, Ahlâk, Laiklik ve Politika Üzerine Diyaloglar, Okat Yay., 1970, s.88.
[10] Cevdet Doğan, “Cahit Tanyol Sosyolojisinde Doğu-Batı Ayrılığı, Din ve Laiklik Kavramlarının Yeri”, Sosyoloji Notları, No:3, Ekim 2007, s.65-66.
[11] “Ahlâkla dindarlık arasında organik bağ yoktur.” (Neval El Saadavi, “Ahlâkla Dindarlık Arasında Organik Bağ Yok”, Hayat, 20 Ekim 2010.)
[12] İlhami Güler, “Din ve Siyasette İki Otorite Tarzı”, Radikal İki, 11 Ekim 2009, s.3.
[13] Tayfun Atay, Din Hayattan Çıkar – Antropolojik Denemeler, İletişim Yay., 2011.
[14] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.164.
[15] Jonathan Swift, Ateistin Kutsal Kitabı, Derleyen: Joan Konner, Çev: Ali Ünal, Notos Kitap., 2011.
[16] Geçerken ekleyelim: “Din eleştirisinin sonunda varacağı yer, insanın insan için yüce bir varlık olduğu doktrinidir; keza insanın değersiz, köleleştirilmiş, terk edilmiş, aşağılık bir varlık olduğu durum bütün toplumsal ilişkileri yıkma yönündeki kesin buyruğa varır.” (Karl Marx.)
[17] Ludwig Feuerbach, Tanrıların Doğuşu, Çev: Oğuz Özügül, Say Yay., 2012.
[18] Tunuslu yönetmen Nacer Kemir’in 2005 yapımı ‘Bab’aziz’ adlı filmden.
[19] Uluğ Nutku, İnanmanın Felsefesi, Anı Yay., 2012, s. v-vii-1-13.
[20] Platon, Menon/ Erdem Üzerine, Çev: Ahmet Cevizci, Sentez Yay., 2009, s.37.
[21] M. Şehmus Güzel, Felsefe Üzerine, Kardelen Yay., 2011, s.20.
[22] Ergin Yıldızoğlu, “Şaşkınlıkların Zamanı…”, Cumhuriyet, 7 Mayıs 2008, s.4.
[23] Abdulbari Atwan, “Kırmızı Çizgi İslâm”, Kuds ül Arabi, 14 Eylül 2012.
[24] “Arap Televizyonlarına Din Sansürü”, Radikal, 15 Şubat 2008, s.9.
[25] Ahmet İnsel, “Ezan ve Çevre Kanunu”, Radikal İki, 13 Mayıs 2012, s.6.
[26] Jonathan Turley, “Din İfade Özgürlüğünü Esir Alıyor”, The Washington Post, 12 Nisan 2009.
[27] Johann Hari, “Dini Eleştirme Hakkımızı Geri Verin”, The Independent, 28 Ocak 2009.
[28] Ahmet Kurucan, “Muhafazakârlık ve Din Düşmanlığı”, Zaman, 2 Haziran 2011, s.35.
[29] Esat Arslan, Tamamlanmamış İslâm Yazıları, Kapı Yay., 2011.
[30] Yasin T. Hazaroğlu, “İslâmi Kavramları Kullanırken Dikkatli Olalım”, Yeni Şafak, 9 Mart 2013, s.18.
[31] Gökhan Özcan, “Din İlahidir, Eğilip Bükülemez!”, Yeni Şafak, 6 Aralık 2012, s.21.
[32] Hayrettin Karaman, “İslâmcılar ve İslâmî Düzen”, Yeni Şafak, 4 Ekim 2012, s.2.
[33] Etyen Mahçupyan, “Pazar İslâmcılar Kendileriyle Yüzleşmekten Kaçıyor mu?”, Zaman Pazar, 5 Haziran 2011, s.11.
[34] Yasin Ceylan, “İslâm ve Şiddet”, Radikal İki, 14 Ekim 2012, s.7.
[35] Geçerken hatırlatalım: “İbn-i Ömer demişti ki: ‘Hiçbiriniz Kur’an’ın tümünü aldım (elimde bulunduruyorum) demesin. Bilemez ki Kur’an’ın çoğu yok olup gitmiştir. ‘Ne ortada varsa o kadarını elimde tutuyorum’ desin yalnızca.” (Ayşe Hür, “Ama Hangi Kur’an’ı Esas Alacağız”, Taraf, 28 Ağustos 2011, s.12.)
[36] Ayşe Hür, “Türkler Nasıl Müslüman Oldu”, Taraf, 21 Ağustos 2011.
[37] Özdemir İnce, “İslâmda Diyalog Yoktur”, Hürriyet, 12 Mayıs 2010, s.20.
[38] Şaban İba, “Din, Devlet, Siyaset”, Gündem, 20 Eylül 2012, s.10.
[39] Wilfred S. Blunt, İslâmın Geleceği, M. Fatih Karakaya, İdeaAyrıntı Yay., 2011.
[40] Yasin Ceylan, “Bir Dünya Görüşü Olarak İslâm”, Felsefe Yazın, Yıl:5, No:15, Kasım/ Aralık 2009, s.2-3.
[41] “… ‘Yaz Evliliği’ Adı Altında Çocuk İstismarı”, Gündem, 17 Temmuz 2012, s.2.
[42] “Üzmez’in Yaptıkları Onları Hiç Üzmedi!”, Radikal, 29 Nisan 2008, s.5.
[43] Türker Alkan, “İslâm Dünyasından Haberler”, Radikal, 16 Ocak 2009, s.5.
[44] Shaista Gohir, “Çocuk Tacizinde İkiyüzlülüğe Son”, The Guardian, 25 Nisan 2010.
[45] “… ‘Allah’ Kavgasında Kiliseler Ateşe Verildi”, Cumhuriyet, 9 Ocak 2010, s.10.
[46] “Katoliklere Allah Demek Yasak”, Cumhuriyet, 27 Aralık 2007, s.10.
[47] “Şebab Altın ve Gümüş Dişleri Söküyor!”, Radikal, 12 Ağustos 2009, s.13.
[48] “Iraklı Hıristiyanlar Bavulları Topluyor”, Radikal, 3 Kasım 2010, s.31.
[49] Mustafa Zeyn, “Ulus Devlet Yerine ‘Mezhep Devlet’…”, Hayat, 6 Kasım 2010.
[50] Rande Takuyiddin, “Kilise Saldırısının Dinle Alâkâsı Yok”, Hayat, 3 Kasım 2010.
[51] “Hıristiyanlar Yine Hedefte”, Cumhuriyet, 11 Kasım 2010, s.16.
[52] “Musul’da Hıristiyanlar Hedefte”, Cumhuriyet, 13 Ekim 2008, s.11.
[53] “Kilisede Kurtuldu Ama…”, Cumhuriyet, 4 Ocak 2011, s.12.
[54] Muhammed Harrub, “Iraklı Hıristiyanları Kim Koruyacak?”, Rey, 3 Mart 2010.
[55] “Arapların Hıristiyanları Korumaması Utanç Sebebi”, The Daily Star, 27 Ekim 2008.
[56] “İhvan’ın Kadın Korkusu”, Cumhuriyet, 16 Mart 2013, s.14.
[57] “Kendine Müslüman Başmüftü!”, Radikal, 2 Haziran 2009, s.13.
[58] “İç Savaş Korkusu”, Cumhuriyet, 11 Ekim 2011, s.8.
[59] “Mısır’da Askerin Tehlikeli Oyunu”, Milliyet, 11 Ekim 2011, s.12.
[60] “Müslüman-Hıristiyan Çatışması Büyüyor”, Cumhuriyet, 10 Ocak 2010, s.11.
[61] “İslâmı Eleştiren Ragda”a Saldırı”, Cumhuriyet, 22 Mart 2013, s.13.
[62] Orhan Bursalı, “İslâm: Dehşet Manzara”, Cumhuriyet, 6 Ocak 2011, s.6.
[63] “Sri Lankalı Kadına Çivili İşkence”, Cumhuriyet, 27 Ağustos 2010, s.11.
[64] “İşkenceci Şeyh Suçsuz Bulundu”, Cumhuriyet, 11 Ocak 2010, s.13.
[65] “BAE Şeyhi İşkenceden Aklandı”, Radikal, 11 Ocak 2010, s.9.
[66] “Hepimiz Lama’yız”, Cumhuriyet, 6 Şubat 2013, s.12.
[67] “8 Yaşındaki Kızın Evliliğine İptal Yok”, Milliyet, 14 Nisan 2009, s.3.
[68] “Yurtdışının Yolu Sahte Evlilikten Geçiyor”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 2012, s.12.
[69] “Suudi Arabistan’da Fetvalar Birbirine Girdi”, Radikal, 1 Temmuz 2010, s.2.
[70] “Suudilerden Harem Şehri!”, Milliyet, 12 Ağustos 2012, s.30.
[71] Mine G. Kırıkkanat, “Ne Şeriatın Şekeri, Ne Suudi’nin Parası!”, Cumhuriyet, 20 Mart 2013, s.13.
[72] “İngiltere’de Suudi Müfredatı”, Cumhuriyet, 23 Kasım 2010, s.10.
[73] Feyza Gümüşlüoğlu, “Kapitalizmin İslâmi Yüzü”, Radikal İki, 21 Şubat 2010, s.7.
[74] “Harem-Selamlık Online Seks Shop”, Cumhuriyet, 31 Mart 2010, s.10.
[75] “İslâmi Seks Shop Sitesine Erkek Sağ, Kadın Soldan!”, Radikal, 31 Mart 2010, s.26.
[76] “İran’da Kadınlar Artık Mühendis Olamayacak”, ntvmsnbc.com, 22 Ağustos 2012.
[77] “Kadınlara Bilgisayar, Erkeklere Tarih Yasak”, Cumhuriyet, 23 Eylül 2012, s.15.
[78] Ekber Karabağ, “İran’da Çocuk Evlilikleri Arttı”, Cumhuriyet, 23 Ağustos 2012, s.12.
[79] “Ahmedinejad: ‘16’sına Gelen Kızlar Evlensin’…”, Cumhuriyet, 22 Kasım 2010, s.13.
[80] “İran: ‘Oruç’ Yiyenler Karakola”, Cumhuriyet, 4 Ağustos 2011, s.12.
[81] Ekber Karabağ, “Porno Sitelerine Girişte Tahran Lider”, Cumhuriyet, 2 Eylül 2011, s.8.
[82] Ekber Karabağ, “İdam Kararına Onay Çıktı”, Cumhuriyet, 30 Ocak 2012, s.9.
[83] “İran, Aştiyani Yüzünden Carla’ya ‘Fahişe’ Diye Çıkıştı!”, Radikal, 31 Ağustos 2010, s.7.
[84] Ekber Karabağ, “Beyaz Saray Yakılsın”, Cumhuriyet, 27 Şubat 2012, s.14.
[85] “Tahran Kırbaca Sarıldı”, Cumhuriyet, 11 Ekim 2011, s.9.
[86] “14 Yaşındaki Aktiviste Saldırı”, Cumhuriyet, 10 Ekim 2012, s.12.
[87] “Taliban Vahşeti”, Cumhuriyet, 28 Ağustos 2012, s.12.
[88] “Kâbil’de Lüks Oteli Taliban Bastı: 1 Türk Öldü”, Milliyet, 30 Haziran 2011, s.20.
[89] “Kâbil’de Otele Baskın”, Cumhuriyet, 23 Haziran 2012, s.11.
[90] “Arkadaşlar Diye Çocukları Katlettiler”, Cumhuriyet, 1 Nisan 2012, s.13.
[91] “Öğrenciler Katledildi”, Cumhuriyet, 14 Eylül 2011, s.12.
[92] “5 Yaşında Terör Eğitimi”, Cumhuriyet, 12 Temmuz 2011, s.11.
[93] “Kâbil’de Kadına Şiddet Protestosu”, Cumhuriyet, 25 Eylül 2012, s.12.
[94] “Pakistan’da Kız Okuluna Bomba”, Cumhuriyet, 2 Kasım 2009, s.13.
[95] “Hıristiyanları Yakarak Öldürdüler”, Cumhuriyet, 3 Ağustos 2009, s.11.
[96] Vali Kandil, “Peygamber Sevgisini İspatlamak İçin…”, Şuruk, 13 Eylül 2012.
[97] “İslâm’ı Eleştiren Ünlü Yazar Artık Katolik”, Radikal, 24 Mart 2008, s.10.
[98] Eduardo Galeano, “Savaşlar Yalan Söyleyerek Satılır”, La Jornada, 3 Ocak 2008.
[99] “İspanya’da ‘Ayasofya’ Vakası: Katedralde Namaz Arbedesi”, Taraf, 3 Nisan 2010, s.3.
[100] Aslı Kayabal, “Vatikan İçinde Engizisyon”, Cumhuriyet, 9 Eylül 2009, s.10.
[101] “Papa Karşıtlığı Şeytan İşi”, Cumhuriyet, 3 Nisan 2010, s.11.
[102] Reha Erus, “Papa’yı Kovacaklar”, Hürriyet, 11 Nisan 2010, s.25.
[103] “… ‘Taciz Hattı’na Şikâyet Yağıyor”, Milliyet, 3 Nisan 2010, s.14.
[104] “Kilisede Sistemli Tecavüz Skandalı”, Birgün, 2 Ekim 2009, s.10.
[105] “Vatikan’da ‘Taciz Zirvesi’…”, Cumhuriyet, 20 Kasım 2010, s.10.
[106] The Independent, 19 Mart 2010.
[107] The New York Times, 28 Mart 2010.
[108] Ergin Yıldızoğlu, “Katolik Kilisesinde Kriz”, Cumhuriyet, 31 Mart 2010, s.4.
[109] Il Fatto, 6 Nisan 2010.
[110] Nilgün Cerrahoğlu, “Vatikan-Gate’in ‘Cemaati’…”, Cumhuriyet, 8 Nisan 2010, s.11.
[111] “Belçika’da Her Kilisede Taciz”, Taraf, 12 Eylül 2010, s.2.
[112] “İrlanda’da Sarsıcı Rapor!”, Günlük, 22 Mayıs 2009, s.13.
[113] “Kilisenin Taciz Dosyası İrlanda’yı Karıştırdı”, Radikal, 28 Kasım 2009, s.2.
[114] Aslı Kayabal, “Vatikan’ın Karanlık Hesapları”, Cumhuriyet, 2 Temmuz 2009, s.11.
[115] “Vatikan Bankası’na Kara Para Soruşturması”, Taraf, 22 Ekim 2010, s.7.
[116] Aslı Kayabal, “Alman Bankalarını Daha Sağlam Bulan Vatikan, Hesaplarını Yurtdışına Kaydırdı”, Cumhuriyet, 11 Şubat 2012, s.10.
[117] “Vatikan da Vergisini Hakkıyla Versin”, Milliyet, 31 Ağustos 2011, s.7.
[118] İzzettin Önder, “Dinin Kapitalizme Örtü Yapılması”, Evrensel, 23 Kasım 2009, s.5.
[119] İzzettin Önder, “Dinin İstismarı ve Kapitalizm”, Evrensel, 16 Kasım 2009, s.5.
[120] Gündüz Vassaf, “XXI. Yüzyılda Dinlerin Dirilişi”, Radikal, 27 Haziran 2010, s.24.
[121] İsmet Berkan, “Dindar Solcular”, Radikal, 5 Temmuz 2010, s.3.
[122] Gözde Kılıç Yaşın, “Küresel Din Mücadelesi”, Cumhuriyet Strateji, Yıl:4, No:211, 14 Temmuz 2008, s.12-13.
[123] Ergin Yıldızoğlu, “Liberal Entelijansiyanın Dayanılmaz Şaşkınlığı”, Cumhuriyet, 13 Şubat 2008, s.4.
[124] Ahmed Amrabi, “İşe Siyaset Karıştıran Tek Din İslâm Değil”, Beyan, 12 Mart 2008.
[125] Samir Amin, “Kapitalizmin Kurallarını Kabul Eden Siyasal İslâm, Emperyalizmin Hizmetindedir”, Le Monde Diplomatique-Türkiye, No:9, 15 Ekim-15 Kasım 2009, s.40-41.
[126] Michael Löwy, Marksizm ve Din, çev: İrfan Cüre, Belge Yay., 1996.
[127] Gazi Çağlar, “Marx Dine Karşıdır!(III)”, Birgün, 29 Kasım 2010.
[128] Karl Marx, Louis Bonaparte’in 18 Brumaire, Çeviren: Sevim Belli, Sol Yay., 1966.
[129] V. İ. Lenin, Marx, Engels, Marksizm, çev: Vahap Erdoğdu, Sol Yay., 1976, s.280.
[130] “Bulgaristan’da Zorunlu Din Dersi Tartışması”, Radikal, 23 Şubat 2008, s.9.
[131] José Saramago, Not Defterimden, Çev: Nesrin Akyüz, Turkuvaz Kitap, 2009, s.152.
[132] Walter Sinnott-Armstrong, Tanrısız Ahlâk, Çeviren: Attila Tuygan, Ayrıntı Yay., 2011, s.20.
[133] “Ateist Öğrenciye Zorunlu Din Dersi”, Cumhuriyet, 1 Eylül 2012, s.18.
[134] Sedat Ot, “Din, İnanç ve Sol”, Kaldıraç, No:140, Şubat 2013, s.62.
[135] Ergin Yıldızoğlu, “1 Mayıs’a Doğru ‘İlginç’ Bir Gelişme”, Cumhuriyet, 25 Nisan 2012, s.9.
[136] Özdemir İnce, “Yeni Bir Soğuk Savaş”, Hürriyet, 10 Ağustos 2010, s.18.
[137] Mustafa Pamukoğlu, “İslâm Ekonomisi”, Cumhuriyet, 15 Kasım 2011, s.10.
[138] Ahraz Karayel, “Akıllı Bir Dindarlık Aptal Bir Laikçilikten İyidir”, Kaldıraç, No:140, Şubat 2013, s.63-68-70.
[139] Nazan Özcan, “Pardon, Harun mu Diyelim Karun mu?”, Radikal, 22 Temmuz 2012, s.22.
[140] Kur’an’ı Kerim ve Türkçe Açık Meali, Heyet, Kral Fehd Mushaf-ı Şerif Basım Kurumu, 1992, s.83, Nisa Suresi 34. Ayet.
[141] Murat Utkucu, Kur’an Okumaları: Vahiy Bilgisinin Eleştirisi, Epos Yay., 2006, s.22.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s