OLGULARLA GENÇLİK VE GELECEK(SİZLİK)[1]

“Gençliğe, yaşlılıktan
çok hürmet etmeliyiz.”[2]


Søren Kiergegaard’ın, “Hayatı ileriye dönük yaşar, geriye dönük anlarız,” uyarısının altını çizerek ekleyelim: “Gençlik ve Gelecek(sizlik)” meselesi, sürdürülemez kapitalizm koşullarında çürümenin diyalektiğinden bağışık ele alınamaz.
“Çürümenin Diyalektiği”ne gelince onu da Hilmi Yavuz’un, ‘Yara Şiirleri’ndeki dizelerinden şöyle aktarabiliriz:
“her şey akıyor
her şey akıyor, panta rei ve irin
akıyor kalbimize, senin ve benim;
yazdıkları taş levha üstüne, kirle
cerahat tarihidir bu ülkenin…
akrep izleri var hüznün altında,
yaramız? yarası sığ, öyle derin;
ne zamandı kuşatıldık kusmukla
utançtır, vuruyor yüzüne gölgelerin…
kimler nasıl bir bozbulanık edindi?
hiç bir şey özlenmiyor! gül öldü…
pis bir şafak, çamur gibi tan yeri;
güneş lağımdan doğuyor, şimdi…”[3]
Evet, evet sürdürülemez kapitalizmin yerle yeksan ettiği yerkürede insan(lık) için parlak bir gelecek, karanlığın dayattığı geleceksizlik içinde boy veriyor. Bu da en güzel çiçeklerin bataklıklar içinde boy vermesine denk düşen inkârın inkârıyla betimlenebilir.
O hâlde gelin “Gençlik ve Gelecek(sizlik)” meselesine dair, insan(lık) için “tek seçenek”(!?) diye sunulan sürdürülemez kapitalizmden kareler aktaralım.


AÇLIK VE VAHŞETİYLE “YDD”


“Yeni Dünya Düzen(sizlik)i” (“YDD”) diye sunulan “küreselleşme”, emperyalizmden başka bir şey değildir…
“YDD”/ küreselleşme (kapitalist emperyalizmin küresel çapta yoğunlaşması, merkezileşmesi; uluslararasılaşması), kapitalizmin gelişme yasalarına dayanmaktadır. Küreselleşmeyi hazırlayan şey, genel olarak kapitalizmin tarihi, özel olarak da kapitalizmin emperyalizm aşamasıdır.
Küreselleşme (uluslararasılaşma), kapitalizmin doğasında yatan bir olgudur. Bunu gözardı eden her türlü analizini yanlış olduğu ve olacağı açık olsa gerek.
K. Marx’ın dediği gibi, “Dünya piyasası yaratma eğilimi doğrudan doğruya sermayenin kavramında verilidir. Her sınır üstesinden gelinecek bir ayakbağıdır.”[4] “Dünya pazarının yaratılması”, “kapitalist üretimin üç temel olgusu”ndan birisidir.”[5] “Kapitalist üretim tarzı… dünya piyasası yaratılmasının tarihsel bir aracı”dır.[6]
Marx’ın dediği gibi, “Dış ticaret olmaksızın kapitalist üretim var olamaz.”[7] “Bizzat dünya pazarı, bu üretim tarzı için temel teşkil eder… bu üretim tarzının, gitgide büyüyen bir ölçekte üretimde bulunma yolunda kendi özünde bulunan zorunluluk, sürekli olarak dünya pazarını genişletme eğilimini yaratır.”[8]
Konu bağlamında, Marx ve Engels’in şu tahlilleri oldukça aydınlatıcıdır ve günümüze de ışık tutmaktadır:
“Burjuvazi, üstünlüğü ele geçirdiği her yerde, bütün feodal, ataerkil, pastoral ilişkilere son verdi. İnsanı ‘doğal efendiler’ine bağlayan çok çeşitli doğal bağları acımasızca kopardı, ve insan ile insanın arasında, çıplak çıkardan, katı ‘nakit ödeme’den başka hiçbir bağ bırakmadı. Dinsel tutkuların, şövalyece coşkunun, dar kafalı duygusallığın kutsal titreyişlerini, bencil hesapların buzlu sularında boğdu. Kişisel değeri, değişim değerine dönüştürdü ve sayısız yok edilemez ayrıcalıklı özgürlüklerin yerine, o biricik insafsız özgürlüğü, ticaret özgürlüğünü koydu. Tek sözcükle, dinsel ve siyasal yanılsamalarla maskelenmiş sömürünün yerine, açık, utanmaz, dolaysız, kaba sömürüyü koydu.”
“… Üretimin sürekli altüst oluşu, bütün toplumsal koşullardaki kesintisiz sarsıntı, sonu gelmez belirsizlik ve hareketlilik, burjuva çağını bütün öncekilerden ayırdeder. Bütün sabit, donmuş ilişkiler, beraberinde getirdikleri eski ve saygıdeğer önyargılar ve görüşler ile birlikte çözülüyorlar, bütün yeni-oluşmuş olanlar kemikleşmeden eskiyorlar. Yerleşmiş olan ne varsa lanetleniyor, ve insan, kendi toplumsal durumlarına ve karşılıklı ilişkilerine sonunda ayık kafa ile bakmak zorunda kalıyor.
“Ürünleri için sürekli genişleyen bir pazar gereksiniminin itmesiyle, burjuvazi, yeryüzünün dört bir yanına yayılıyor. Her yerde tutunmak, her yere yerleşmek, her yerde bağlantılar kurmak zorundadır.
“Burjuvazi, dünya pazarını sömürüsüyle, her ülkedeki üretime ve tüketime kozmopolit bir nitelik verdi. Gericileri derin kedere boğarak, sanayinin ayakları altından, üzerinde durmakta olduğu ulusal temeli çekip aldı. Eskiden kurulmuş bütün ulusal sanayiler yıkıldılar ve hâlâ da her gün yıkılıyorlar. Bunlar, kurulmaları bütün uygar uluslar için ölüm-kalım sorunu hâline gelen yeni sanayiler tarafından, artık yerli hammaddeleri değil, en ücra bölgelerden getirilen hammaddeleri işleyen ve ürünleri yalnızca ülke içinde değil, yeryüzünün her kesiminde tüketilen sanayiler tarafından yerlerinden ediliyorlar. Ülkenin üretimiyle karşılanan eski gereksinimlerin yerini, karşılanmaları uzak ülkeleri gerektiren yeni gereksinimler alıyor. Eski yerel ve ulusal yalıtımın ve kendi-yeterliliğin yerini, ulusların çok yönlü karşılıklı-ilişkileri, evrensel karşılıklı-bağımlılığı alıyor. Ve maddi üretimde olan, zihinsel üretimde de oluyor. Tek tek ulusların zihinsel yaratıları, ortak mülk hâline geliyor. Ulusal tek yanlılık ve darkafalılık giderek olanaksızlaşıyor ve sayısız ulusal ve yerel yazınlardan ortaya bir dünya yazını çıkıyor.
“Burjuvazi, bütün üretim araçlarındaki hızlı iyileşme ile, son derece kolaylaşmış iletişim araçları ile, bütün ulusları, hatta en barbar olanları bile, uygarlığın içine çekiyor. Metaların ucuz fiyatları, bütün Çin setlerini yerle bir eden, barbarların inatçı yabancı düşmanlığını teslim olmaya zorlayan, ağır toplar oluyor. Bütün ulusları, yok etme tehdidiyle, burjuva üretim tarzını benimsemeye yani bizzat burjuva olmaya zorluyor. Tek sözcükle, kendi imgesinden bir dünya yaratıyor.
“Burjuvazi, kırı, kentin egemenliğine soktu… Kırı nasıl kentlere bağımlı kıldıysa, barbar ve yarı-barbar ülkeleri de uygar olanlara, köylü ulusları burjuva uluslara, Doğuyu Batıya bağımlı kıldı.”[9]
“YDD”/ küreselleşme diye sunulan vahşetin çerçevesi “kabaca” budur ve “YDD”/ küreselleşme konusunda ettiğiniz her söz sürdürülemez kapitalizme mündemiçtir.
Kim ne deyip, nasıl sunmaya kalkışırsa kalkışsın “YDD”, Honoré de Balzac’ın, “Her büyük servetin altında büyük bir suç vardır,” sözünü anımsatan, tarihin tanık olduğu en büyük eşitsizliktir!
Örneğin ‘Bloomberg Milyarderler Endeksi’ne göre, 100 zengin kişinin 2012’de servetlerini 241 milyar dolar artırarak, 1.9 trilyon dolara ulaştırdığı yerkürede ekonomik büyüme sermaye sahibi azınlığı ve bir bütün olarak oligarşiyi daha da zenginleştirirken, geniş kitleleri yoksullaştırıp, doğa tahribatını derinleştiriyor ve canlı yaşamı tehlikeye atıyor.
Özellikle 1980 dönemeciyle neo-liberal küreselleşmenin dayatıldığı yaklaşık son 30 yılda, artık tüm gösterge ışıkları kırmızıya dönmekte. Küresel oligarşi giderek zenginliğin daha büyük bölümüne el koyuyor. Dünya’nın en zengin yüzde 1’i gelirin yüzde 14’ünü alırken en yoksul yüzde 20’ye sadece yüzde 1’i düşüyor. En zengin 200 kişinin 2.7 trilyon dolarlık serveti var, bu miktar 3.5 milyar insanın gelirinden fazla… 3.5 milyar insanın toplam geliri 2.2 trilyon dolar… Dünya’da 1226 dolar milyarderi ve 29 milyon dolar milyoneri var. Milyarderlerin 425’i, milyonerlerin de yüzde 42’si [12 milyon 160 bin] ABD’de. Artık oligarşi küresel ve milyarder ve milyonerlerler de her yerde… Çin’de 1 milyon milyoner var. Toplamın yüzde 3.4’üne sahip. Onu Hindistan, Brezilya ve Türkiye takip ediyor. Türkiye 38 milyarderle ligde önemli bir yere sahip… Piramidin tepesindeki dar oligarşiyi dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 10’unu oluşturan zengin orta sınıf takip ediyor. Orta sınıf da dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 25’ini oluşturuyor. Çoğu Güney’de [Asya, Afrika, Latin Amerika] olmak üzere, yoksullar dünya nüfusunun yüzde 45’ini oluşturuyor ki, bu nerdeyse her iki kişiden birinin yoksulluk içinde yaşıyor olması demek… Bir tarafta aşırı zenginlik ve israf, diğer tarafta aşırı yoksulluk ve sefalet ve tabii zihinlere durgunluk veren doğal çevre tahribatı… İşte büyüme, kalkınma, ilerleme şarkılarının hâlâ yüksek sesle söylenmeye devam edildiği dünyanın manzarası böyle…
Neo-liberal politikaların dayatılmaya başlandığı 1980 sonrasında emekçi sınıfların pazarlık gücü zayıfladı. Kârlar artarken ücretler düştü, sosyal harcamalar ve kamu harcamaları kısıldı. Mülk sahibi egemen sınıfla ezilen ve sömürülen sınıflar arasındaki gelir uçurumu büyüdü. Fakat hepsi bu kadar değil. Zenginler kulübünde de bir değişim yaşandı. Zenginler içinde en zenginlerin gelir ve servetinde devasa artışlar oldu. Başka türlü ifade edersek, uygulanan anti-sosyal neo-liberal politikalar sonucu bir bütün olarak zengin sınıfın geliri artarken, en zenginlerle diğerleri arasındaki fark büyüdü. Bir fikir vermek için mesela ABD’de, 1980 – 2000 aralığında, en zengin yüzde 1’in ulusal gelirden aldığı pay yüzde 8’den yüzde 16’ya yükseldi. Oysa zengin yüzde 10’un ulusal gelirden aldığı pay aynı dönemde yüzde 25’den yüzde 27’ye yükseldi. Bu eğilim sadece emperyalist ülkeler için değil, Çin, Hindistan gibi “yükselen ülkeler” için de geçerliydi. Tabii Türkiye ve benzerlerinde de… Çin’de hâlen 2003’de sadece 3 milyarder var iken 2009’da bu sayı 130’a çıkmıştı. Çin’de100 bin doların üstünde gelire sahip 24 milyon insan var. Hindistan’da 1998’de en zengin 100 kişi ulusal gelirin yüzde 0.4’ünü [binde dördü] alıyorken, 2009’de bu oran yüzde 25’i buldu… [10]
Nihayet ‘Forbes’un 2013 yılı dünya milyarderler listesinde ilk sırayı 73 milyar dolar servetiyle Meksikalı Carlos Slim aldı. Listede Slim’i 67 milyar dolar serveti ile Microsoft’un kurucusu Bill Gates, 57 milyar dolar serveti ile İtalyan tekstilci Amancio Ortega, 53.5 milyar dolar servetiyle finansçı Warren Buffett, 43 milyar dolar servetiyle Oracle’ın sahibi Larry Ellison izledi. Charles ve David Koch kardeşler 34’er milyar dolar servetleriyle listenin altıncı ve yedinci sırasında yer aldılar. Sekizinci Hong Konglu Li Ka-shing (31 milyar dolar), dokuzuncu Fransız Liliane Bettencourt (30 milyar dolar), onuncu Fransız Bernard Arnault (29 milyar dolar) oldu.
Dünya ekonomisinin yüzde 3’ler civarında büyüdüğü dönemde zenginlerin serveti en az iki kat arttı… Boston Consulting Group’un Küresel Varlık Raporu’na göre dünyada bireylerin toplam finansal varlıkları 2012 yılında yüzde 7.8 oranında artarak 135.5 trilyon dolara ulaştı. Dünya ekonomisindeki büyümenin en az iki katı olan bu oran Türkiye’de yüzde 10’u buldu. Türkiye’deki dolar milyonerlerinin sayısı da bir yıl içinde yüzde 10 arttı.
Eşitsizlik, bir avuç azınlığın zenginliği olması yanında geniş kitlelerin devasa yoksulluğu/ açlığıdır…
Açlığın 260 bin can aldığı Somali’de 2010-2012 kesitinde yaşamını yitirenlerin yarısı çocukken; dünya nüfusunun beşte biri günde kişi başına 1 dolardan daha az, 2.5-3 milyarı ise günde 2 dolardan daha az gelire sahip…
‘Türkiye Ziraat Odaları Birliği’ Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, günümüzde yaklaşık 1 milyar insanın açlıkla mücadele ettiğine, her gün 5 yaşın altındaki 20 bin çocuğun açlıktan öldüğüne dikkat çekti.
Birleşmiş Milletler (BM) ‘Gıda ve Tarım Örgütü’ verilerine göre, her yıl 1.3 milyar ton gıdanın israf edildiğini belirten Bayraktar’ın deyişiyle, bugün yaklaşık 1 milyar insan, yani her 7 kişiden biri açlıkla mücadele etmekte ve her gün 5 yaşın altındaki 20 bin çocuk açlıktan ölmektedir.
İş bununla da sınırlı değil!
BM’ya bağlı ‘Dünya Gıda ve Tarım Örgütü’nün hazırladığı raporda, “Böceklerin gıda maddesi olarak kullanılabileceği” belirtilerek, ormanlarda yaşayan böceklerin hâlen iki milyar insanın günlük gıdasının parçası olduğu belirtiliyor, bunların protein bakımından zengin olduğuna dikkat çekiliyor!
Mark Volkers’ın ‘Dördüncü Dünya’ başlıklı çalışmasının verilerine göre, tüm dünyada gettoların nüfusu 2007 yılında 1 milyarı aştı. Her yıl dünyada 70 milyon insan evlerinden ayrılıp, şehirlere göç ediyor. Haftada 1.4 milyon, günde 200 bin, saatte 8 bin, dakikada 130 her saniye de 2 kişi evlerinden kendince fırsatlar yaratabilmek, daha iyi yaşam koşullarına sahip olabilmek için göç ediyor. Bu sayının 2030’a kadar 2 milyar olması bekleniyor. Bundan 40 yıl sonra, yüzyılın ikinci yarısında gecekondu semtlerinde 3 milyar kişi yaşıyor olacak. Yani dünya nüfusunun 3’te 1’i.
Devamla: Washington dünyanın en zengin başkenti; ancak bu zenginliğin arkasında dev bir fakir ordusu saklanıyor. Tarihinin en ağır mali krizlerinden birini yaşayan ülkenin başkentinde bir parça ekmek bile bulamayanların arasında artık çocuk ve kadınlar da var. 2007’den beri yardım kuruluşlarına başvuran kişi sayısında yüzde 25’lik bir artış yaşandı.
Avrupa Merkez Bankası’nın araştırmasına göre, Almanya, hane halkı refahında kâğıt üzerinde Avro bölgesinin en fakiri.
İngiltere’nin en büyük sendikalar birliği Trades Union Congress (TUC) tarafından hazırlanan bir rapora göre, 3 yıl içinde ülkedeki genç nüfusu normal standartların altında bir hayat bekliyor. Rapora göre, 13 milyon genç nüfusun 7 milyonu açlık sınırının altında yaşayacak.
Tüm bunlarla birlikte “YDD” bir tahribattır!
Hızla sıralıyorum:
i) BM ‘Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı’, dünyada her 5 çocuktan 1’inin ilkokulu yarıda bıraktığını, okul çağındaki 61 milyon çocuğun okula gitmediğini ve okul çağındaki 250 milyon çocuğun okuma yazma bilmediğini açıkladı.
ii) ‘Uluslararası Çalışma Örgütü’ (ILO) tarafından ‘Dünya Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü’ vesilesiyle açıklanan verilere göre, dünya genelinde 215 milyon çocuk çalışmak zorunda kalıyor. Çalışmak zorunda kalan çocukların 158 milyon kadarı ise 5-14 yaş grubundan oluşuyor. Bu da 5-14 yaş grubundaki her 6 çocuktan birinin okula gitmek yerine çalışmak zorunda kaldığını gösteriyor. 5-17 yaş arası gruptaki çocuklar baz alındığında ise çocuk işçi sayısı 300 ila 350 milyon arası bir rakama ulaşıyor ve bu da her 5 çocuktan birinin çalışması anlamına geliyor.
ILO, dünya genelinde 10 milyon çocuğun tehlikeli ve kimi zaman köleliğe varan şartlarda hizmetçi olarak çalıştırıldığını açıkladı.
iii) ‘BM Uyuşturucu ve Suçla Mücadele Dairesi’, dünyada 2.4 milyon kişinin insan kaçakçılığının kurbanı olduğunu, bunların yüzde 80’inin seks kölesi olarak kullanıldığını bildirdi. BM Genel Kurulu’nda 28 Nisan 2012 günü konuşan Uyuşturucu ve Suçla Mücadele Dairesi Başkanı Yuri Fedotov, insan kaçakçılığının her üç kurbanından 2’sinin kadınlar olduğunu söyledi. BM istatistiklerine göre, insan kaçakçılığının her 100 kurbanından sadece 1’i kurtarılabiliyor.
iv) BM Mülteciler Yüksek Komiseri Antonio Guterres, dünyada yerinden edilen insan sayısının 2012 yılı sonu itibarıyla 18 yılın en yüksek seviyesine çıktığını bildirdi. Yüksek Komiserliğin yıllık yayımlanan “Küresel Eğilimler” raporuyla ilgili basın toplantısı düzenleyen Guterres, yerinden edilen insanların sayısı 2011 yılında 42.5 milyonken, 2012 yılında bu rakamın 45.2 milyon olduğunu söyledi. Guterres, 28.8 milyon kişinin ise bulundukları ülke sınırları içinde yer değiştirdiğini belirterek, “Her 4.1 saniyede bir kişi yerinden ediliyor” dedi.
Nihayet verili tabloda “İspanyolların yüzde 60’ının ve dünyada yaklaşık 200 milyon kişi işsiz” olduğunu hatırlatan ILO Başkanı Guy Ryder “Bana sık sık Güney Avrupa’daki işsizlik seviyelerinin, sosyal istikrar için tehdit olup olmadığı soruluyor. Evet, öyle. Ama bu konuda bir şey yapmak için bir devrim beklemek zorunda değilsiniz” diyor![11]
O hâlde şimdi Bruno Yarensky’nin, “Düşmanlarınızdan korkmayın: en kötüsü sizi öldürürler, dostlarınızdan çekinmeyin: en kötüsü size ihanet ederler, lâkin tarafsızlardan çekinin: zira kötülük dünyaya onların sessiz onayı sayesinde yayılıyor,” sözünü hatırlamak gerekiyor…


KAPİTALİST VAHŞETİN TÜRK(İYE) BOYUTU


Kapitalist vahşetin Türk(iye) boyutuna, verili duruma gelince:
‘Kaliteli Yaşam Endeksi’nde Türkiye 11 kriterin tamamında OECD ülkelerinin gerisinde kalarak 36 ülke içinde sonuncu oldu.
Türkiye, insanî gelişmişlik endeksinde 187 ülke arasında 90’ıncı sırada. Ülkelerin eğitim, sağlık, gelir, yoksulluk ve cinsiyet eşitsizliği açısından değerlendirildiği raporda Türkiye, gelir dağılımı, kadınların işgücüne katılımı ve genç işsizliği gibi kriterlerde sınıfta kalmaktadır.
OECD raporuna göre, çocuk yoksulluğu önemli oranda artan Türkiye’de, 2009’da yoksulların nüfustaki payı yüzde 19.3’e çıktı.
Rapora göre vergiler ve sosyal kesintiler çıktıktan sonra OECD ülkelerinde nüfusun en zengin yüzde 10’u, yine nüfusun en fakir yüzde 10’undan 9.5 misli daha fazla kazanıyor. Çin, Meksika, Türkiye ve ABD gelir uçurumunun en derin olduğu ülkeler konumunda bulunuyor.
Yine Türkiye, BM Kalkınma Programı’nın (UNDP) ‘İnsanî Gelişme Endeksi’ne’ göre, 169 ülke arasında 83. sıradadır. 2007 yılında ise 79. sıradaydı…
2010 verilerine göre nüfusun yüzde 27’si ya çoklu yoksunluk sınırının altında ya da sınırında yaşamaktadır.
İstanbul Bilgi Üniversitesi ‘Sivil Toplum Kuruluşları Eğitim ve Araştırma Birimi’nin araştırmasına bakacak olursak: ‘Eurostat’ verilerine göre, AB (27) ülkelerinin sosyal koruma harcamalarının 2009 yılında GSYH’ye oranı yüzde 29.5’tir. 2009’da Türkiye’nin sosyal koruma harcamasının GSYH’ye oranı yüzde 13.5 ile kısıtlıdır.
Türkiye’de 15-64 yaş arası çalışabilir nüfusun yüzde 48’i maaşlı bir işte çalışıyorken; Haftalık çalışma süreleri Türkiye’de 52.1, AB’de ise 40.4 saat olarak hesaplandı. AB istatistik kurumu ‘Eurostat’ın 2011 işgücü anketine göre, Türkiye’de erkekler haftada genellikle 53.1 saat çalışırken kadınlarda bu rakam 48.6 saat. Eurostat, haftalık çalışma sürelerinin AB genelinde ise erkeklerde 41.1 saat, kadınlarda ise 39.3 saat olduğunu duyurdu.
Yine OECD’ye göre, Türkiye’de çalışanlar yıllık 1877 çalışma saatiyle dünyanın üç büyük ekonomisini bile solladı. Uzun çalışma saatlerine karşılık Türkiye, ücretlerin en düşük olduğu ülkelerden biri. Türkiye’de çalışan her üç kişiden biri asgari ücret alıyor. 429 Avro’ya denk gelen asgari ücretse yurt genelindeki ortalama ücretin üçte ikisini oluşturuyor.
‘Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi Platformu’nun verilerine göre, Türkiye’de çalışma yaşındaki her 100 kişiden sadece 45’i istihdam edilebiliyor. Her 100 gençten ancak 32’si çalışıyor. Kadınlar arasında ise çalışma yaşındaki her 100 kadından sadece 26’sı iş olanaklarına sahip.
Söz konusu ağır sömürü koşullarında Türkiye’de süt AB ülkeleri ortalamasından yüzde 30 daha pahalı ve yüzde 40 daha az tüketiliyor. Aynı durum kırmızı et için de geçerli.
Ayrıca Türkiye’de 20 bine yakın tüberküloz (verem) hastasının olduğu, yılda ortalama 3 bin 500 hastanın yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor.
Bunların yanında BMC’nin 2 bin 300 çalışanından 100’ü eşinden boşanmış, 300’üne de haciz gelirken; “Geçim sıkıntısının had safhaya ulaştığı Türkiye’de böbreğini satmak isteyenler organ bağışçılarını geçti.”[12]
Sadece bu kadar da değil!
Mesela 69 yaşındaki Rüstem Erkut, av tüfeği ile Yeşilırmak kenarında intihar etti. Erkut’un üzerinden ailesine yazdığı, “Borcum çok, ödeyemiyorum. Beni affedin” notu çıktı![13]
İskenderun’da ekonomik sebeplerle bir işçi intiharı daha yaşandı. MMK Metalurji’de çalışan Mustafa Kahraman yaşadığı ekonomik bunalım nedeniyle intihar ederek yaşamına son verdi. Yine aynı bölgede, bir süre önce İSDEMİR’de çalışan bir güvenlik görevlisi borçları nedeniyle intihar etmişti![14]
Trabzon Belediyesi’nin Hızırbey Mahallesi’ndeki hizmet binası önüne, elinde benzin dolu şişeyle gelen Mustafa C, etraftakilere işten çıkarıldığını, bu nedenle kendini yakacağını söyledi. Bir süre belediye binası önünde oturan Mustafa C, daha sonra üzerine benzin döktü. Bu sırada etraftakilerin ikna etmeye çalıştığı Mustafa C, çakmakla benzini tutuşturdu. Alevler arasında kalıp ve oturduğu yerden kalkarak koştu… Daha önce de belediyenin giriş kısmındaki çatıya çıkarak intihar girişiminde bulunduğu belirtilen Mustafa C’nin bir taşeron firmada geçici olarak çalıştığı, süre dolduğu için işten çıkarıldığı öğrenildi![15]
Nihayet Emniyet’in hazırladığı rapora göre Türkiye’de fuhuş yaşı 12’ye indi. Fuhuş raporu Türkiye’de fuhuş yaşının ortaokul seviyesine düştüğünü ortaya koydu!


İŞŞİZLİK, BORÇLANMA, KREDİ KÖLELİĞİ


Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in, “İşsizlik maaşına başvuru 2013’ün ilk 4 ayında yüzde 42.5 arttı,” sözleriyle işsizlik sorununun vahametine dikkat çektiği Türkiye’de işsiz sayısı 2013 yılı Mart döneminde 2012 yılının aynı dönemine göre 186 bin kişi artarak 2 milyon 801 bine yükseldi.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre işsizlik en çok gençleri ve kentte yaşayanları etkiliyor. Her 5 gençten biri işsiz durumda. Kentsel alanlarda yaşayan her yüz kişiden yaklaşık 12’si iş arıyor. Kırsal kesimde bu oran yüzde 6.8 olarak gerçekleşti.
AKP hükümeti ekonomide pembe tablo çizerken, 10 yılda 65 yaş üstü toplam 27 bin 966 yurttaş Türkiye İş Kurumu’na “iş bulma umuduyla” başvuru yaptı. Türkiye’de on binlerce genç işsizken, 65 yaşını tamamlamış yaşlı yurttaşların da iş araması “emeklilerin kötü koşullarını” gözler önüne seriyor. Başbakan Erdoğan’a göre ekonomik krizin “teğet geçtiği” 2008’de 65 yaşını tamamlamış toplam 9 bin 413 kişi iş için başvuru yaptı.
Türkiye’de çalışma çağındaki her iki kişiden biri çalışamıyorken; gençlerin durumu daha da kötü. Her iki gençten biri kayıtdışı çalışırken, umudu kesik işsizlerle birlikte her 4 gençten biri işsiz!
‘Devlet Planlama Teşkilâtı’nın 15 Mart 2013 tarihli raporuna göre: İşgücü arzı, işgücü talebini karşılayamıyor. İşsizlik oranı yükseliyor. En kötüsü ise, genç nüfusun işsizlik oranının yüzde 20’ler seviyelerine yükselmesi.
Türkiye’nin kronik sorunu hâline gelen işsizlik, bireyler üzerinde psikolojik ve fiziksel hastalıklara her geçen gün daha fazla yol açıyor. ODTÜ öğretim üyesi Prof. Nebi Sümer, İzmir Ekonomi Üniversitesi öğretim görevlisi Nevin Solak ve uzman psikolog Mehmet Harma’nın ‘İşsiz Yaşam- İşsizliğin ve İş Güvencesizliğinin Birey ve Aile Üzerindeki Etkileri’ başlıklı araştırması, işsizliğin psikolojik ve fiziksel sağlık üzerindeki yıkıcı etkilerini ortaya koyuyor.
Buna göre, Türkiye’de çalışanlarda depresyon oranı yüzde 11 iken, bu oran işsizlerde yüzde 24. Anksiyete oranı çalışanlarda yüzde 12 iken, işsizlerde yüzde 19. Paranoid bozukluk oranı çalışanlarda yüzde 13 iken, işsizlerde yüzde 19. Psikotizm oranı ise çalışanlarda yüzde 13 iken, işsizlerde yüzde 21 olarak kendini gösteriyor
Yani Türk(iye) insan(lık)ı kapitalizmin elinde çürütülüyor; hayatı ve geleceği gasp ediliyor!
Örnek mi? Borçlanma sarmalı içinde kredi köleliğinin katmerlendiği Türkiye’de Temmuz 2013 itibariyle milyon adet kredi kartı varken; ‘Bankalararası Kart Merkezi’nin verilerine göre, 2013’ün ocak-mayıs döneminde yerli kredi kartlarından nakit çekme tutarı 2008’in aynı dönemine göre yüzde 105 artarak, 15 milyar 191 milyon liraya ulaştı.
Bankaların kredi kartlarına tanıdığı limit tutarı 2009’dan Mayıs 2013’e yaklaşık 2 kat artarak 67 milyar liradan 127 milyar liraya yükseldiği coğrafyamızda bankalardan kullanılan toplam tüketici kredileri 5 yılda yüzde 154 artışla 172 milyar liraya ulaştı. Günü kurtarma peşindeki vatandaşa “ilaç” olan bankaların kredili mevduat hesapları ise aynı dönemde ikiye katlanarak 4 milyar lirayı geçti.
Bireysel kredi ve bireysel kredi kartı borcunu ödemeyenlerin sayısı sürekli artıyorken; 2012’nin ilk altı aylık döneminde bankalara borcunu ödemeyenlerin sayısı, 2011 yılının tamamında gerçekleşen rakamın da üstüne çıkarak 580 bin kişiyi aştı.
Ayrıca yalnız kredi kartı borcu 10 yılda 4.1’den 68.8 milyar liraya yükseldi. Ailelerin borç yükü 2002-2012 döneminde 38 kat büyüdü.
Yine 2012’de, kredi kartından 28.3 milyar TL ile rekor nakit çekim yapıldı. Karttan çekilen para, kullanılan tüketici kredisini geçti.
AKP’nin 10 yıllık iktidarında insanların kullandıkları tüketici kredileri ve bireysel kredi kartı borçlanmaları 43 kat artarken; Ocak 2013 itibarıyla beş yılda bireysel kredi kartı borçları iki kat artarken kurumsal kredi kartı borçlarında sekiz kat artış kaydedildi.
Bunlarla bağıntılı olarak ‘Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’ (BDDK) verilerine göre, 2012 yılında takibe düşen ihtiyaç ve konut kredisi toplamı 29.6 milyar lirayı buldu.
Yine BDDK verilerine göre yıllık bazda orta ölçekli işletmelerin takibe düşen kredilerinde yüzde 29.8, kredisi takibe düşen işletme sayısında yüzde 9.5 artış oldu. Küçük ölçekli işletmelerde ise kredisi takibe düşenlerin sayısı yüzde 8.7 oranında, takibe düşen kredi tutarı yüzde 15.6 arttı.
Tüketici kredi ve kredi kartında batık tutarı 2012’nin üçüncü çeyreğinde 808 milyon lira artıp, borcunu ödemeyen tüketici sayısının 750 bine ulaştığı koordinatlarda borçla yaşandığını belirten ‘Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu’ (TESK) Genel Başkanı Palandöken, “Bir haftada kredi kartı 370 milyon lira, tüketici kredisi de 1.5 milyar lira arttı. Bankalara olan toplam borç 245 milyar liraya dayandı,” derken; ‘Türkiye Bankalar Birliği’, 2012 Eylül verilerine göre, sadece tüketici kredisi borçlu sayısı 13 milyon! Bu sayıya, 25 milyon kredi kartı kullanıcısı arasından borçlananları da eklemek gerekir…
Aylık geliri 1000 TL’nin altında olanlar, tüketici kredisi kullananların yüzde 40’ına yaklaşıyorlar ve borç havuzundaki payları yüzde 25 dolayında. Bunlara geliri aylık 2 bin TL olanları katınca, borçlananların üçte ikisini buluyorlar ve borcun yüzde 46’sını sırtlanmışlar!
Yine TESK Genel Başkanı Palandöken, 2011 yılı Haziran ayı sonu itibarıyla işlemdeki icra dosyası sayısının 14 milyon 401 bin 404 olduğunu açıklarken; Güven Sak, “Karşılıksız çek tutarı ikiye katlandı”; ‘Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, karşılıksız çıkan çek oranının üç yılın en yüksek seviyesinde olduğunu belirterek, “Karşılıksız çek sayısı yüzde 67 arttı,” diye ekliyorlardı…
Karşılıksız çekte 2012 Temmuz’unda yüzde 90, Ağustos’ta yüzde 56’lık rekor artışı, protestolu senetlerdeki patlama takip etti! Yani protestolu senet sayısı 2012’nin ilk 8 ayında 2011’in aynı dönemine göre yüzde 14.9 artışla 674 bin 501 adete yükselirken protestolu senet tutarı yüzde 36 artışla 4 milyar 86 milyon TL oldu!
Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 2011 ile 2012 yıllarında toplam 11 milyon 927 bin 775 icra dosyasının açıldığını açıklarken; Türkiye’de mahkeme kararıyla başlatılan icra takibi sayısı, AKP’nin iktidara geldiği 2002’de 611 bin 335 olarak hesaplanırken 10 yılda ikiye katlanarak 1 milyon 275 bin 810’a çıktı. Mahkeme kararı olmaksızın başlatılan icra takibi sayısı da 8 milyondan 17 milyona çıktı. Başka bir deyişle Türkiye’de ortalama her 4 kişiden 1’i icralık oldu.
Özetle kredi kartı kullanan yurttaşların yüzde 62.8’i borçlu. 2 milyon kredi kartı kullanıcısı takipte… Kredi kartı borcu bulunan 34 milyon vatandaştan 6.6 milyonu borcunu ödeyemezken 1.9 milyonu icralık. Toplam borç tutarı 80 milyar TL’ye yaklaştı…
Sadece kredi köleliği mi? Bir de borç batağı var!
IMF ile 52 yıllık dönem kapansa da toplam 337 milyar dolarlık dış borç hâlâ yurttaşın sırtında… IMF ile borcu sıfırlamakla övünen AKP döneminde Türkiye’nin dış borcu yaklaşık üç kat arttı. Hane halkı tüketici kredisi ve kredi kartı borçları altında ezilirken kamunun iç borcu da devasa hacimlere ulaştı.
Ortalık, “mucizevi büyüyen Türkiye” şamatasından geçilmezken Hazine, 2012 Mart sonu itibarıyla Türkiye’nin dış borç stokunu açıkladı: 2011’i 307 milyar dolar dış borç ile kapayan Türkiye, 2012’nin Mart sonunda bu borcuna 11 milyar dolar daha eklemiş ve toplam kamu ve özel dış borçları 318.2 milyar dolara çıkmış bulunuyor.
AKP’nin iktidara geldiği 2002’de 129.6 milyar dolar olan Türkiye’nin toplam dış borcu, yıllar itibarıyla sürekli artış gösterdi.
Dış borç 2003’te 144, 2011’de 304 milyar dolara çıktı. 2012 sonu itibarıyla Türkiye’nin toplam dış borcu 336.9 milyar dolara yükseldi… 2012 sonu itibarıyla kamunun toplam 563 milyar TL’lik iç ve dış borcu ile özel sektörün 226 milyar dolarlık dış borcu birlikte düşünüldüğünde Türkiye’nin toplam borç yükü, 1 trilyon TL’ye yaklaşıyor.
Tüketici kredileri ve bireysel kredi kartları ile yapılan borçlanma 2002-2012 döneminde tam 38 kat büyüyerek 6.4 milyar liradan 255 milyara yükseldi.
Resmi verilerin ortaya koyduğu gibi AKP döneminde dış borçlar, cari USD değerleriyle yüzde 136.6, iç borçlar da cari TL değerleriyle yüzde 202.0 oranında artmıştır.
Türkiye’nin dış borçları 2002’de 130 milyar dolar idi. 2012 itibarıyla dış borçlar 336.8 milyar dolara ulaştı. Dolayısıyla Türkiye on sene içinde dış borçlarını toplam 207 milyar dolar arttı. Bunun 24 milyarı kamu sektörüne (devlete); geri kalan kısmı (183 milyar dolar) özel sektöre aitti.
2011 sonunda bulunabilen dış kredilerle birlikte Türkiye’nin dış borç yükü 306.5 milyarı geçmiş bulunuyor. Bu tutar 2010’un sonunda 292.3 milyar dolardı. Yani, 1 yılda dış borç stokunun yüzde 5 artarak 14.3 milyar dolar arttığı anlaşılıyor.
Türkiye’nin dış borç stokunun GSYİH’ye oranı yüzde 40’lar civarında olup oldukça yüksektir.
Özel sektörün yurt dışından sağladığı uzun vadeli kredi borcu, 2012 yıl sonuna göre 5 milyar dolar artarak 143.3 milyar dolar oldu.
Söz konusu tabloda ‘Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun verilerine göre 2002’de 3.4 milyar lira olan hanehalkı borçları, 2 Kasım 2012 itibariyle 251.7 milyar liraya ulaştı. Hanehalkının borcu 2002’den bu yana 74 kat arttı!
Türkiye’de 2012 genelinde kredi kartları en çok markette ve 100 liranın altındaki alışverişte kullanılırken borcunu ödeyemeyenler 800 bin kişiye dayandı. Vatandaş on yılda dokuz kat daha borçlu hâle geldi. 2002’de borcu bir ise, 2012’de dokuz…


EŞİTSİZLİK VE YOKSULLUK


Sosyal yardımlardan yararlanan kişi sayısı 2012 itibariyle 6 milyon 370 bin kişiye ulaştı. Yani her 12 kişiden 1’i devletten yardım alarak geçimini sağladı. Toplam 19 milyar 595 milyon TL’lik kaynak yardımlar için kullanılırken her yardım kalemi, 2011 yılına göre yüzde 10-30 arasında arttı. Yalnızca aşevlerindeki kuyruklara 14 bin yeni kişi eklenip; 2012 yılının ilk 9 ayında aşevlerinden yararlananların sayısı 39 bin 139’a çıktığı Türkiye nüfusunun 59 milyonu 1.200 TL ve altında bir ücretle geçiniyor…
Türkiye’de her 100 aileden 72’si aylık 1.200 TL’nin altında bir gelirle yaşıyor…
Her 100 aileden 93’ünün aylık geliri 2.500 TL’nin altında. Bu durumda her yüz ailenin 21’inin geliri 1.200-2.500 TL arasında…
Her 100 ailenin 42’sinin geliri 800-1.200 TL aralığında…
Türkiye’nin nüfusu 2012 sonu itibarıyla 75 milyon 627 bin 384 kişi. Bir ailenin ortalama 4 kişi olduğunu kabul edersek yaklaşık 19 milyon aile var diyebiliriz…
Bunun yüzde 93’ü, yani 17.6 milyon aileye ya da 70 milyon kişiye düşen gelir aylık 2.500 TL’nin altında…
Her 100 aileden 9’u aylık 400 TL ve altında bir para ile geçiniyor. Bu 1.7 milyon aile ve 6.8 milyon kişi demektir. Nüfusumuzun yaklaşık 7 milyonu 400 TL ve altında bir gelirle geçinmeye çalışıyor…
Geliri 400-1.200 TL arasında olan kişi sayısı 52 milyon kişi. 7 milyonu da eklediğimizde 59 milyon kişi 0-1.200 TL arasında bir gelir ile geçiniyor demektir. En önemli rakam bu. Nüfusumuzun 59 milyonu 2002’den bu yana yılda ortalama yüzde 5.4 büyüyen Türkiye’de yoksulluk koşullarında yaşıyor ve yoksulluk önemli bir sorun olmaya devam ediyor. Mevcut verilere göre 2009 yılında 12.8 milyon yoksulun bulunduğu Türkiye’de kentsel yoksulluktaki düşüşe karşın kırsal yoksulluğun giderek arttığı görülüyor…
TÜİK’in ‘2011 yılı Nüfus ve Konut Araştırması’na göre, Türkiye’de 19.5 milyon hane bulunuyor. Her bin haneden 75’inde tuvalet, 28’inde banyo, 26’sında su sistemi eksik. Tuvalet eksikliği Doğu’ya doğru ilerledikçe konutların yarısına kadar ulaşıyor. Hanelerin yarıdan fazlası soba ile ısınıyor. Bir yılda nüfusun yüzde 3’ü çeşitli nedenlerle bulunduğu ilden göç ediyor.
İstatistikler, en yoksul ile en zengin arasındaki gelir farkını 8.1 kattan 8 kata indirdiği için övünen bir hükümete sahip ülkede, bölgesel ve sosyal eşitsizliğin boyutlarını ortaya koyuyor.
Kaldı ki Türkiye’de en zenginle en yoksul arasındaki fark 8 değil, 14.4 kat. Türkiye’de yoksul sayısı 20 AB ülkesinin toplam nüfusu kadar…
TÜİK, 2011 Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’nda zengin-yoksul arasındaki gelir farkını yüzde 20’lik nüfus dilimlerine göre 8 kat olarak açıkladı. Ancak yüzde 10’luk nüfus dilimleri esas alınınca en zenginlerle en yoksullar arasında 14 kattan da fazla bir fark olduğu ortaya çıkıyor…
En varlıklı yüzde 10’luk dilimde yer alan nüfusta eşdeğer hane halkı geliri 33 bin 685 liraya ulaşırken, en yoksul yüzde 10’luk dilimde bu tutar 2 bin 337 lirada kalıyor. Buna göre gelirde, en zengin yüzde 10’luk kesim ile en yoksul dilimdekiler arasında 14.4 kat fark olduğu ortaya çıkıyor…
Çarpık bir tablo arz eden gelir dağılımı 2010 yılına göre iyileşme bir yana daha da bozuldu. En varlıklı yüzde 10 ile en yoksul yüzde 10’luk nüfus dilimleri arasındaki gelir farkı 2010 yılında 13.9 kat olmuştu…
En zengin yüzde 10’luk dilimdeki haneler toplam gelirin tek başına yüzde 31.3’üne sahip olurken en alt dilimdekiler gelirden sadece yüzde 2.2 pay alabiliyor. En yoksulların payı 2003’tekinin de altında…
Türkiye’nin on yılda hızla büyüdüğü, kalkındığı iddialarına karşılık TÜİK verileri, baz alınan gelir düzeyi kriterlerine göre Türkiye’de 7-21.5 milyon arasında değişen sayıda yoksul olduğunu gösteriyor. Bu sayılar ise halkın ortalama refah düzeyinin belli bir oranının altında olan nüfusu, yani göreli yoksulluğu gösteriyor…
21.5 milyon yoksul ile Türkiye içinde adeta ayrı bir yoksullar ülkesi oluştu. 21.5 milyonluk topluluk, AB üyesi olan Almanya, Fransa, Birleşik Krallık, İtalya, İspanya, Polonya ve Romanya dışında kalan diğer 20 ülkenin toplam nüfusuna denk düşüyor…
Yıllık hane halkı kullanılabilir medyan gelirinin yüzde 40’ı olan 3 bin 233 TL’nin esas alındığı hesaplamaya göre bile 7 milyon 189 bin kişinin yoksulluk sınırı altında olduğunu gösteriyor. Yıllık hane halkı kullanılabilir medyan gelirinin yüzde 70’i olan 5 bin 657 TL kriter olarak alındığında ise yoksul sayısı 21 bin 519’a ulaşıyor. Her iki bazda da 2007-2011 arasında yoksul sayısında ciddi bir artış görülüyor…
Türkiye’de yoksul sayısı azalmıyor, çarpık gelir dağılımı düzelmiyor; tersine yoksul daha yoksul, zengin daha zenginleşiyor!
Bir başka deyişle, Türkiye’de nüfusun yüzde 16.1’i yani 12 milyon kişi yoksulluk sınırının altında yaşamaya çalışıyor. 31 milyon kişi; kışı sızdıran çatı, nemli duvar ve çürümüş pencere ile geçirmek zorunda…
Sürekli yoksulluk sınırı altında bulunan kişi sayısı 16.3 milyon. 60 milyon borçlu…
31 milyon kişi sızdıran çatı, nemli duvar ve çürümüş pencere ile kışı geçirmeye çalışıyor…
2009’da sürekli yoksulluk riski altında olanların oranı yüzde 17.3 iken 2010’da bu oran yüzde 18.5’e çıkıyor…
Ülkedeki yurttaşların 41.7’sinin oturduğu konutta “izolasyondan dolayı ısınma sorunu” yaşanıyor…
Yurttaşların yüzde 61’nin yani 45 milyon kişinin konut alımı ve konut masrafları dışında borç ödemeleri var…
64 milyon yurttaş bir hafta tatil yapamıyor. 50 milyon yurttaş beklenmedik harcamalarını karşılayamıyor ve 60 milyon yurttaş da eskimiş mobilyalarını değiştiremiyor…
Ciddi finansal sıkıntıyla karşı karşıya olan nüfusun oranı olarak tanımlanan ve belirlenmiş 9 maddeden en az 4 tanesini karşılayamama ya da mahrum olma durumunu tanımlayan “maddi yoksunluk” oranı 2009’da yüzde 63 (47 milyon kişi), 2010’da yüzde 66.6 (49.5 milyon) iken 2011’de yüzde 60.4 olarak hesaplanıyor…
DİSK Araştırma Enstitüsü araştırmalarına göre, açlık sınırı kasım 2012 itibarıyla 1061 TL, yoksulluk sınırı 3 bin 354 TL seviyesinde. Asgari ücretliden, öğün başına 72 kuruşla karnını doyurması, 1 buzdolabı için 29 ay çalışması, 237 TL’ye ısınması ve barınması, çocuk başına 2.5 TL’lik eğitim harcaması ile çocuklarını yetiştirmesi bekleniyor!
Kolay mı? Türkiye’de 8 kişiden 1’i muhtaç!
Sosyal yardım istatistikleri, ülkede yaşayan her üç kişiden birinin yoksul ve muhtaç olduğunu gösterirken; TÜİK’in 2012 hanehalkı gelir anketine göre, nüfusun yüzde 40’ı gereksinimi karşılayamıyor…
Kentlerde hane halkının yüzde 14.4’ü ek iş ve gelir elde ediyor. Kırsal kesimde bu oran yüzde 21.4’e çıkıyor. Kentlerde her 100 aileden 10’u sosyal yardım alırken kırsalda bu sayı 14.8 olarak görülüyor. Belediyelerden yardım alan çok. İstanbul’da yüzde 40.9 oranında yardım alınırken bu Ankara’da yüzde 82.5 oranına çıkıyor; İzmir’de bu oran yüzde 41.5 oluyor!
Nihayet ‘Türkiye Ziraatçılar Derneği’ Genel Başkanı İbrahim Yetkin’in, Doğu’daki yüzde 25, Güneydoğu’daki yüzde 24’lük yoksulluk oranının Ege’nin yaklaşık beş katı olduğuna dikkat çektiği düzlemde TÜİK, 3 ya da daha fazla çocuklu ailelerde yoksulluk oranının yüzde 47.5 olduğunu açıklıyor!
‘Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Sosyal Yardım İstatistikleri’ verilerine göre, Türkiye’de yaşayan her üç kişiden biri yoksul ve muhtaç durumda.
Nihayet “Türkiye Emekli Profili Anketi”ne göre, emeklilerin yüzde 28.8’i geçinmek için başkalarından yardım alırken, yüzde 71.2’si yardım almıyor. Yardım aldığını ifade eden emeklilerin yüzde 73.4’ü çocuklarından, yüzde 15.9’u yakın akrabalarından, yüzde 6.7’si devletten ve yüzde 4’ü de derneklerden yardım görüyor.
Ayrıca ‘Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’nın 2008 verilerine göre, 2004-2008 yılları arasında bin bebekten 17’si birinci doğum gününden önce öldü. Annesinin 7. ve daha sonraki doğumunda dünyaya gelen bebeklerden ise 47’si öldü. Bu verilerin ayrıntıları üzerinden hesaplamalar yaptığımızda annelerin 2.-3. doğumdaki bebeklerine göre, 4.-6. doğumlarındaki bebeklerinin birinci doğum gününden önce ölme riski 1.8 kat (yüzde 80), 7 ve sonrası doğumlarındaki bebeklerinin ölme riski 2.1 kat (yüzde 110) daha fazla…
Evet, kapitalizm dünya nüfusunun büyük çoğunluğuna irinli armağanı, yoksulluk, çocukları da katlediyor!


ÇOCUKLAR PARANTEZİ


Evet kapitalizm, çocukları da katlediyor!
Hatırlayın: Ahmet Yıldız, 13 yaşındaydı. 14 Mart’ta Adana’da okul harçlığını çıkarmak için çalıştığı fabrikada pres makinesine sıkışarak öldü. Serkan Altunay, okula gidemiyordu, çalışması gerekiyordu çünkü. 16 yaşında çalıştığı inşaattan düşerek öldü. Muharrem Ceylan, 16 yaşındaydı. Tersanede çalışıyordu, elektrik akımına kapıldı, can verdi. Hakan Oğuz, 18 yaşında, hâlâ bir çocuktu. Çalıştığı fabrikada kafasının üzerine düştü, hayatını kaybetti. Metin Turan, tersanede raspacı olarak çalışıyordu, diğerlerine göre “ağabey” sayılabilirdi belki. 19’undaydı! İskeleden denize düştü, boğularak öldü.
İsmini bilmediğimiz niceleri… Sadece geçtiğimiz yıl 38 çocuk işçinin iş kazalarıyla hayatını kaybettiği gibi öldüler onlar da. Bilmediler hiç, kendileri gibi kaderlerine terk edilen, hemencecik büyüyüp umutsuz bir bekleyiş içinde olan 960 bin çocuk işçiyi. Bilmediler, çünkü ev ve iş arasındaki dünyalarında, ne arkadaş toplantılarına, ne okula ne de sosyal imkânlara yer vardı. İnsanlık hiç mi utanmadı Ahmet, Serkan, Hakan, Metin öldüğünde? İnsanlık ne verdi peki çocuklara?[16]
Rakamlar Türkiye’de çocukların payına sadece sömürü düştüğünü ortaya koyuyor: 1 milyona yakın çocuk işçi var. 30 bin çocuk okula gitmiyor.
‘Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi’ (BETAM) tarafından, çocuk emeği ile ilgili yapılan araştırmanın sonuçları ise Türkiye’de çocuk sömürüsünün dehşetini gözler önüne serdi. BETAM çocuk emeği ile ilgili yapılan araştırmanın sonuçlarını açıkladı. BETAM’ın araştırmasına göre, Türkiye’de 6-14 yaşları arasında 320 bin çocuk işçi bulunuyor.
BETAM’a göre, Türkiye’de her dört çocuktan biri beslenme, ısınma ve giyim gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor.
Yine BETAM’a göre yetişkin yoksulluğu geçici olabilen bir durumken çocuk yoksulluğu genelde ömür boyu süren ve sonraki nesillere aktarılan bir yoksulluk. Araştırmaya göre Türkiye’de bugün 4.6 milyon çocuk maddi yoksunluk içinde yaşıyor.
Ayrıca Bilgi Üniversitesi bünyesinde yapılan çalışma, nüfusun üçte birinin 18 yaşın altında olduğu Türkiye’de, çocuğa yönelik kamu harcamalarındaki artışın aynı dönemdeki toplam GSYH artış hızının gerisinde kaldığını ortaya koyuyor.
18 yaşın altındaki 22.6 milyon çocuk için 2011’de bu 4 alanda yapılan harcamaların GSYH’ya oranı sadece yüzde 1.11. Bu oran 2008’de yüzde 1.02’yken 2009’da 1.33’e yükselmiş, ancak 2010’da yüzde 1.21, 2011’de yüzde 1.11’e gerilemiş. Bu veriler, çocuğa yönelik kamu harcamalarındaki artışın, GSYH artış hızının gerisinde kaldığını gösteriyor.
Türkiye’de 6-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 5.9’u, 15-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 15.6’sı çalışıyor. Çocukların yüzde 8.5’i ise okula bile gidemiyorken; 42 bin çocuğun sokakta yaşadığı ancak resmi olmayan rakamlarla 200 bine yakın çocuğun sokakta yaşamını sürdürmeye çalıştığı belirtiliyor. Suça karışan her 5 kişiden biri de çocuk.
Türkiye’de her 100 çocuktan 40’ı, yoksul hanelerdeyken; araştırmalara göre Türkiye’de 0-6 yaş arası 300’e yakın çocuk, anneleriyle cezaevinde kalıyor. Yaş ortalaması ağırlıklı olarak 14-18 yaş olan 2 bin 300 çocuk ise çeşitli suçlardan cezaevinde bulunuyor.
Araştırmalar, sokakta çalışma yaşının 7 ile 11 arasında olduğunu, sokakta çalışan ya da yaşayan çocukların yüzde 95’inin ise erkek olduğunu gösteriyor. TBMM’de kurulan kayıp ve mağdur çocuklarla ilgili araştırma komisyonunun geçen yılki raporuna göre ise ülkemizde haber alınamayan çocuk sayısı 2 bini geçmiş durumda.
Adalet Bakanlığı verilerine göre yılda 7 bin çocuk tecavüz ve tacize uğruyor.
Özetle DİSK-AR’ın araştırmasına göre Türkiye çocuk işçiliğinde adeta Afrikalaşıyor. Krizin yükü ev içi hizmetleri üstlenen çocukların üzerine yıkılırken toplamda çalışan çocukların tüm çocuklara oranı 1999’dan bu yana yüzde 41’den yüzde 56’ya çıktı.
Her beş çocuktan biri çalışıyor: Dünya genelinde 5-17 yaş arasındaki her 5 çocuktan biri istihdamdayken; Güneydoğu Anadolu’da ise çocukların yüzde 42’si yoksul!


ZENGİNLERİN HÂLİ


Çocukların hâli böyleyken bir Çin atasözünde, “Ahmakların zenginliği ispat ediyor ki, zenginlikteki faziletin bir anlamı yoktur,” diye betimlenen zenginlerin hâli mi?!
Öncelikle Türkiye’de zenginlik (ile yoksulluk) şaşırtıcı bir hızla büyümektedir…
Örneğin İstanbul Sanayi Odası (İSO) tarafından 24 Temmuz 2012’de açıklanan ‘Türkiye’nin İlk 500 Şirketi’ verilere göre, “500 tekel büyüdü 550 bin kişinin ekmeği küçüldü”.[17]
2011 yılında Türkiye’de en zenginlerin gelirden aldığı pay yüzde 46.7’ye çıkarken kaybeden orta ve orta üst sınıf oldu.
Türkiye’deki serveti 30 milyon doların üzerinde olan “süper zenginler”in sayısı bir yıl içinde 800’den 830’a çıktı.
Türkiye’de milyonerler kulübüne 1 yılda 7 bin 931 kişi daha eklendi ve sayı 50 bin 844’e çıktı. Milyonerlerin bankada 341 milyar TL’si var. Bu da toplam mevduatın yüzde 47.5’ine denk geliyor.
52 milyon 644 bin hesapta tutulan mevduat, Ağustos 2012 itibariyle 725 milyar TL’ye ulaştı. Mevduatın yüzde 47.2’si 52 bin adet milyoner hesabında tutulurken, 51.5 milyon adet hesapta 34 milyar 114 milyon TL var.
1 milyon TL ve üzerindeki hesapların Türkiye’deki toplam 53 milyon hesap içindeki payı sadece 52 bin. Buna karşılık milyoner olan bu binde 1’lik kesim, mevduata yatırdığı 354 milyar TL’lik hacimle Türkiye’deki toplam mevduatın yarıya yakınını kontrol ediyor.
Banka cüzdanlarının yüzde 1’ine sahip olanlar, toplam mevduatın yüzde 72’si olan 518 milyar TL’lerine, 30 milyar TL faiz daha kattılar…
Borsada 3 bin yerli (Türk ve Kürt) ile 7 bin yabancı, toplamı görünürde 1 milyonu aşan yatırımcının binde 1’ini oluşturuyor. Peki portföyün kaçta kaçının sahibi bunlar? Yüzde 90’ının. Evet, 140 milyar TL’lik (2011) portföyün 100 milyar TL’si yabancı azınlığın, 40 milyar TL’si de “yerlilerin” yani, Türk-Kürt “azınlığın”…
Türkiye’deki patronların İsviçre’deki zulaları arttı. Resmi rakamlara göre Türkler’in İsviçre’deki varlıkları yüzde 30 yükselerek, 5 milyar doları geçti…
Asalak finans oligarşisinin büyüdüğü Türk(iye) ekonomisinin bankacılık sektöründe toplam mevduat 2013 yılının ocak sonu itibariyle 738.5 milyar liraya ulaşırken, bu paranın yaklaşık yarısı, 1 milyon liranın üstünde büyüklüğe sahip olan 52 bin hesapta tutuluyor.
Bankacılık sektörünün kâr hacmi, 2013 yılı ilk çeyreğinde 2012 yılının aynı dönemine göre yüzde 19 artarak 6.8 milyar TL’ye yükselirken; bankalar saatte 3.1 milyon lira kâr ediyor…
2012 yılını yüzde 18.5’lik artışla 23.5 milyar lira net kârla tamamlayan bankacılık sektörü, 2013 yılında da kârına kâr katıyor. BDDK tarafından açıklanan verilere göre, bankacılık sektörünün Nisan 2013 sonu itibari ile 4 aylık net kârı, 2012’nin aynı dönemine oranla yüzde 18.2 artarak 9 milyar 79 milyon liraya çıktı. Bankaların günlük ortalama net kârı 75 milyon 658 bin lira olarak gerçekleşti. Sektör saatte 3 milyon 152 bin TL, dakikada 52.5 bin TL, saniyede ise 875 lira net kâr elde etti. Bankacılık sektörünün günlük ortalama net kârı 2012’de 64.5 milyon TL, 2011’de ise 54.4 milyon TL olmuştu.[18]
Süper kârlar ile 5 yılda, Avrupa’nın en hızlı büyüyen 5 bankasından 4’ü Türkiye’dekiler oldu: En hızlı büyüyen banka Halkbank olurken, onu İş Bankası, Hollanda’dan Rabobank, Akbank ve Garanti takip etti…
Özetle zenginler süper kârların sahipleridir; işte çarpıcı birkaç örnek…
Garanti Bankası, 2013 yılının ilk çeyreğinde net kârını, 2012 yılının aynı dönemine göre yüzde 22,6 oranında arttırarak 1 milyar 180 milyon liraya çıkardı. Bankanın ilk çeyrekte günlük ortalama net kârı 13.1 milyon TL, saat başı ortalama net kârı ise 546.7 bin lira olarak gerçekleşti…
Şekerbank’ın 2012 üçüncü çeyrek net kârı 2011 yılının aynı dönemine göre yüzde 219 artarak 57.5 milyon lira oldu…
Vakıfbank’ın net kârı 2013 yılının ilk çeyreğinde faiz ve ücret komisyon gelirleri desteğiyle 2012 yılın aynı döneme göre yüzde 24.5 artışla 522.7 milyon TL’ye ulaştı. Banka 2012 senesinin ilk çeyreğinde 420 milyon lira net kâr açıklamıştı…
İş Bankası’nın 2013 yılı ilk çeyreğinde aktif büyüklüğü 181 milyar TL’ye ulaşırken, özkaynak büyüklüğü 23 milyar TL’yi aştı. Bankanın net dönem kârı 1 milyar 24 milyon TL oldu…
Yapı Kredi, 2012’de 2 milyar 98 milyon TL net kâr elde ederken bankanın aktif büyüklüğü yüzde 12 artışla 131.5 milyar TL’ye ulaştı…
Finansbank, 2012’yi 902 milyon TL’lik net kârla tamamladı…
Deniz Bank, 2012’de 813 milyon lira net kâr etti…
Halkbank, 2013 yılının ilk çeyreğinde net kârını, 2012’nin aynı dönemine göre yüzde 31 oranında arttırdı…
2013 yılının ilk çeyreğini 873.1 milyon TL net kârla tamamlayan Akbank’ın, nakdi ve gayri nakdi kredilerinin toplamı 117 milyar lirayı geçti…
TEB 2012’nin 9 ayda net kârını yüzde 198 artırarak 370 milyon TL’ye çıkardı…
Ziraat Bankası 2012 ilk yarısında 1 milyar 271 milyon 889 bin lira net kâr elde etti. Bankanın net faiz geliri ikinci çeyrekte, 2011 yılının aynı dönemine göre yüzde 39 arttı…
Koç Holding 2012 yılı net kârını yüzde 9 artışla 2.31 milyar TL’ye taşıdı…
Sabancı Holding 2012’de 1.8 milyar kâr etti. Varlıkları 2013’de 2012 yılına göre yüzde 16 artışla 175 milyar 398 milyon liraya, ana ortaklığa ait özkaynakları da yüzde 17 artışla 16 milyar 251 milyon liraya ulaştı…
Doğan Holding, 2012’de piyasa değerini yüzde 85 arttırırken, faiz, vergi ve amortisman öncesi kârını yüzde 46 yükseltti. 2012 yılı vergi öncesi kârı 326 milyon lira olan grubun 2012 cirosu da yüzde 10 artışla 3.16 milyar lira olarak gerçekleşti…
Türk Telekom, 2013’ün ilk çeyreğinde satış gelirlerini, 2012 yılının aynı dönemine göre yüzde 6.2 arttırarak 3 milyar 143 milyon liraya çıkardı. Şirketin net kârı ise 526.4 milyon TL olarak gerçekleşti…
Turkcell, 2012 üçüncü çeyrekte yüzde 6.3 artışla 570.8 milyon TL ile kâr açıkladı…
Avea, 2013’ün ilk çeyreğinde 2012 yılının aynı dönemine göre gelirini yüzde 17 artırdı…
Arçelik’in 2012’nin dördüncü çeyreğinde net kârı yüzde 8.3 artışla 99.6 milyon lira olarak gerçekleşti…
TOFAŞ 2012 yılını 448 milyon TL net kârla kapattığını açıkladı. Tofaş’ın net kârı 2013 yılının ilk çeyreğinde yüzde 8 artışla 104.8 milyon liraya yükseldi…
Akenerji’nin 2012 yılında kârı 81 milyon lira oldu…
Yıldız Holding, 2012’de faaliyet kârını yüzde 64 artırarak 587 milyon TL’ye yükseltti. 2012 yılında 12.4 milyar TL ciro gerçekleştirdi…
Yıldız Holding çatısı altında faaliyet gösteren Bizim Toptan, ocak-mart 2013 döneminde yüzde 17.1 büyüyerek cirosunu 503 milyon liraya ulaştırdı. Şirket net dönem kârı ise yüzde 30 artışla 9.1 milyon lira oldu…
Ülker ise 2012 yılında satış gelirlerini yüzde 30.8 artırarak 2 milyar 341 milyon liraya ulaştırdı. Şirket 2011 yılının aynı döneminde 1 milyar 789 milyon lira satış geliri elde etmişti. 2011 yılında 112.9 milyon lira faaliyet kârı elde eden şirketin 2012 yıl sonu itibariyle faaliyet kârı ise, 202 milyon lira olarak gerçekleşti. 2011 yılını 1 milyar 733 milyon lira ciro ile kapatan şirket, 2012 yılında 1 milyar 974 milyon lira ciroya ulaştı. Şirketin yıllık brüt kârı 170.8 milyon lira, faaliyet kârı 57.8 milyon lira, net dönem kârı ise 26.1 milyon lira olarak gerçekleşti…
Brisa, Ocak-Mart 2013 döneminde 319 milyon TL’lik satış geliri elde etti. Brisa’nın net kârı ise 2012 yılının aynı dönemine göre yüzde 103 oranında artış göstererek 26 milyon TL’ye ulaştı…
TAV Havalimanları Holding’in net kârı 2012 yılının ikinci çeyreğinde 2011 yılının aynı dönemine göre dört kat artışla 84.7 milyon lira oldu…
Allianz Group, faaliyet kârı 2012’de yüzde 20.8 artarak 9.5 milyar Avro’ya ulaştı…
Boyner Mağazacılık A.Ş., 2012 yılının ilk dokuz ayında 7.9 milyon lira kâr etti…
Nihayet borsa şirketlerinin 2012 yılına ait verilere göre 36 borsa şirketi, 20 milyar TL net kâr açıklarken toplam kârlılık yüzde 16.90 oranında arttı…
Tüm bunlar “100/ 500 zengin” gerçeğini ortaya çıkarır…
Örneğin, ‘Fortune’ ve ‘Finar’ın katkılarıyla hazırlanan ‘Fortune 500’de şirketlerinin net kârı yüzde 26.5 artarak 31 milyar 532 milyon liraya yükselirken, ihracatları ise yüzde 1.2 artarak 135 milyar liraya çıktı.
2012’de ‘Fortune 500’ şirketlerinin net kârı yüzde 26.5 artarak 31 milyar 532 milyon TL’ye yükseldi. ‘Fortune 500 Türkiye’nin 2012 listesinde TÜPRAŞ, 47 milyar 100 milyon TL net satış geliriyle ilk sırada yer aldı.
‘Fortune’ dergisinin 11 Temmuz 2012’de yayımladığı ‘Global 500’ listesine göre, Koç Holding 45.1 milyar dolarlık gelirle, dünyanın en büyüklerinin sıralandığı listede 222. sırada yer aldı.
İSO’nun 24 Temmuz 2012’de açıkladığı 2011 Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşu sıralamasına göre, ‘Türk Fortune’ündeki 500 şirket, ekonominin 3 katı büyüdü.
Ayrıca Türkiye’nin en zenginleri listesinde 3.4 milyar dolar servetiyle Doğuş Holding’in patronu Ferit Şahenk zirveye çıktı. ‘En zengin 100’ listesinde ikinci ve üçüncülüğe sırasıyla Semahat Arsel ve Murat Ülker oturdu. 100 zenginin toplam mal varlığı 117.85 milyar dolar ile 7 yılın en yüksek seviyesine ulaştı.
Forbes’un hesaplamalarına göre 2012 yılında Ferit Şahenk saniyede 25 dolar kazanırken; ‘Forbes 100’de ‘milyarder aileler’ 2011 yılına oranla artış kaydetti. 2012’de 20 olan milyarder aile sayısı, 2013’de 28’e yükseldi.
2012 yılında yaşanan yavaşlamaya rağmen, en zengin 100 kişinin servet toplamında görülen 23.8 milyar dolarlık servet artışı dikkat çekerken; 100 zengininin servet toplamı 95 milyar dolardan 117.8 milyar dolara çıktı.
En zenginler arasında serveti 1 milyar doları aşan kişi sayısı da ekonomik büyüme ile tezat oluşturdu. Bu yılki listede 44 olan dolar milyarderi sayısı bir önceki listede 35, 2011 yılı listesinde 39 kişiydi. Kriz yılı 2009’dan önce Türkiye’nin sadece 13 dolar milyarderi bulunuyordu.


EN ZENGİN İLK 10 KİŞİ
1. Ferit Şahenk (Doğuş Holding)
3.4 milyar dolar
2. Semahat Arsel (Koç Holding)
3.2 milyar dolar
3. Hüsnü Özyeğin (Fiba Holding)
3.1 milyar dolar
4. Murat Ülker (Yıldız Holding)
3.1 milyar dolar
5. Filiz Şahenk (Doğuş Holding)
3.0 milyar dolar
6. Rahmi Koç (Koç Holding)
2.9 milyar dolar
7. Şarık Tara (Enka İnşaat)
2.8 milyar dolar
8. Ali Ağaoğlu (Ağaoğlu İnşaat)
2.7 milyar dolar
9. Suna Kıraç (Koç Holding)
2.6 milyar dolar
10. Erman Ilıcak (Rönesans Holding)
2.5 milyar dolar


Milyarder sayısının 44’e çıktığı ‘Forbes 100’ listesine Nezih Barut, Hamdi Ulukaya ve Cemil Kazancı ilk kez girdi. İlk 100’ün toplam serveti 95 milyar dolardan 117.85 milyar dolara çıktı…
‘Forbes Türkiye’nin 2013 yılında sekizincisini hazırladığı ‘En Zengin 100 Türk’ listesi 2013’te 44 dolar milyarderi ile rekora imza attı. Listede 117.85 milyar dolarla yedi yılın en yüksek toplam servetine ulaşıldı. 2012’de ilk 100’de 35 milyarder yer alıyordu, toplam servet ise 95 milyar dolardı.
Sıralamada da önemli değişiklikler oldu. Mehmet Emin Karamehmet, 2012 listesinde 2 milyar 900 milyon dolarlık servetiyle ikinci sırada yer alırken son sıralamada 500 milyon dolarlık gerilemeyle 11’inci oldu. Milyarderlik unvanını ilk kez kazanan üç isim var: Nezih Barut, Hamdi Ulukaya ve Cemil Kazancı. Abdi İbrahim İlaç’ın Yönetim Kurulu Başkanı Barut da, ismini Amerika’da duyuran ‘Chobani’ markasının sahibi Ulukaya da 1 milyar 100 milyon dolarlık servete sahip. Kazancı Holding’in kurucularından Kazancı ise 1 milyar dolarlık servetiyle listeye ilk kez girdi.
‘Forbes 100’de ‘milyarder aileler’ de 2012 yılına oranla artış kaydetti. 2012’de 20 olan milyarder aile sayısı, bu yıl 159 toplam kişiyle 28’e yükseldi. Koç Ailesi’nin başı çektiği listenin yansıttığı toplam servet 87.575 milyar dolar.
Sıralamada Doğuş Holding’den Filiz Şahenk 3 milyar dolarlık servetiyle beşinci sırada yer alırken, Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç 2 milyar 900 milyon dolarlık servetiyle altıncı sırada yer aldı.
Türkiye’de 2010 yılında 1 milyar liranın üzerinde satış gelirine sahip şirket sayısı 80 iken 2011 yılı listesinde 107 şirketin bir milyar liranın üzerinde satış gelirine sahip olduğu görülüyor. ‘Fortune 500 Türkiye’ listesinin ilk yayınlandığı yıl olan 2007 baz alındığında 1 milyar liranın üzerindeki şirket sayısının o tarihten bu yana ikiye katlanmış. 2010 listesinde yedi şirket 10 milyar liranın üzerinde satış gelirine sahipken 2011 yılı listesinde bu sayı dokuza çıkmış.
Aktardıklarımızı Mustafa Kara’nın satırlarıyla bağlarsak: “… ‘Özel mülkiyeti ortadan kaldırmak istiyoruz diye dehşete düşüyorsunuz. Oysa sizin mevcut toplumunuzda nüfusun onda dokuzunun özel mülkiyeti ortadan kaldırılmış durumda; özel mülkiyetiniz ancak onda dokuzun buna sahip olmaması sayesinde ayakta duruyor’ diyor bizim Manifesto’muz.
Başka şeyler de söylüyor; 1848’den bu yana: ‘Peki ücretli emek, proleterin emeği mülk sağlıyor mu kendisine?’ diye soruyor; yanıtı belli: Asla! İşte liste başı Ferit Şahenk. 3 milyar 400 milyon liralık kişisel servet. Sahip olduğu ‘üretim araçları’nın değeri dahil değil buna. Adı üstünde ‘kişisel’ servet…
4 milyon 250 bin işçinin ‘asgari ücret’i… Günde 8 saat, 10 saat, 16 saat ter döken 4 milyon 250 bin insanın… Tek bir kişinin ‘kişisel’ hesaplarında! İkinci sıra Koç ailesinden Semahat Arsel, serveti 4 milyon asgari ücretli ediyor! Üçüncüler Murat Ülker ve Hüsnü Özyeğin de; yaklaşık 4’er milyon kişi ediyor. Filiz Şahenk de aşağı yukarı o kadar. Etti mi sana 20 milyondan fazla insan…
Hepsi emeğiyle geçinen 20 milyon insana karşılık; 5 kişi!”
Evet, “hâl” tamı tamına buyken, böyleyken; böyle bir yerkürede ve Türkiye’de yaşamaktasınız!
Bu “hâl”in size, siz gençlere (ve tüm insan(lık)a!) sunabileceği bir “gelecek(sizlik)” mi dediniz!


GENÇLİK VE GELECEK(SİZLİK)


Sürdürülemez kapitalizmin insan(lık)a sunacağı hiçbir şey kalmamıştır!
Kapitalist okuldan üniversitesine, çocuğa ve gence zorla, ileride hiçbir işe yaramayacak bilgi ve değerleri dayatan; insan doğasına yabancılaştıran eğitim(sizlik), insanı büyük bir sömürü sistemin işe yarar çarklarından biri yapmak içindir.
Bu büyük sistem, kapitalist küreselleşmenin piyasasıdır.
Bu sistemin içinde yer alması amaçlanan insan, artık kendisi değildir.
Kararlar kendisi dışında verilmektedir.
Seçimler kendi seçimleri değildir.
Mesleği bile kendi seçimi değildir.
Piyasa güçleri neyi istiyorsa o olmak zorundadır.
O piyasa karşısında kendi olma hakkı elinden alınmıştır.
Bu hakkı geleceğinize sahip çıkıp, başkaldırarak koruyabilirsiniz…
Hepiniz biliyorsunuz İstanbul Üniversitesi’nde 12 Eylül 1980 darbecisi Kenan Evren’e, “Fahri Hukuk Profesörlüğü ve Fahri Doktora” unvanını veren; Gazi Tıp’ta “imamlı mezuniyet töreni” düzenlemek isteyen; Karabük Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Burhanettin Uysal’ın “2. Abdülhamit’e ‘onursal doktora’ verdirdiği” ve nihayet Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süleyman Büyükberber’in, “Gazi Üniversitesi mensupları”na, “Devlet üniversitesi evrensel kurallar kadar devletin kurallarına da bağlıdır. Dolayısıyla; Gazi Üniversitesinin tüm birimlerinde her birey; devletin izin verdiği ölçülerde fikirlerini açıklamak, düşüncelerini paylaşmak, özel hayatını yaşamak, isteği ve inancına göre giyinebilmek haklarına sahiptir,”[20] diye konuşabildiği “üniversiteler”in size düzene kölelik ve işsizlik dışında sunabileceği bir gelecek yoktur!
‘The Economist’, Nisan 2013 tarihli nüshasında genç işsizleri “İşsiz Nesil” başlığıyla kapağına taşıdı: Dünyada 15-24 yaş arası 300 milyona yakın genç insanın işsiz olduğuna dikkat çekti. Dergideki haberde, zengin ülkelerde ‘eğitim, öğretim veya iş dışı’ 26 milyon genç bulunduğu, bu gençlerin sayısının gelişmekte olan ülkelerde ise 260 milyona yaklaştığı kaydedildi.
Bu çerçevede 2013’ün Nisan ayına kadar ki bir yıllık dönemde, Euro Bölgesi’nde 1.6 milyon kişi işini kaybetti. Euro Bölgesi’ndeki işsizlik oranı peş peşe 24 ayda artarken, AB’nin tüm 27 üyesi arasındaki işsizlik oranı yüzde 11 seviyesinde kaldı. AB genelinde, 18-25 yaş arasındakilerin yaklaşık dörtte biri işsizken; Avrupa’daki işsizlik 19.3 milyon, bunun 3.6 milyonu 25 yaş altı gençler.
OECD verilerine göre genç nüfusta işsizlik Yunanistan’da yüzde 60’a, Güney Afrika’da yüzde 52’ye, İspanya’da yüzde 55’e, İtalya ve Portekiz yüzde 40’a ulaştı.
Türkiye’ye gelince: ‘İstatistiklerle Gençlik 2011’e göre, 2012 sonu itibariyle 75 milyon 627 bin 384 olan Türkiye nüfusunun yüzde 16.6’sını, 12 milyon 591 bin 641 kişi ile gençler oluşturuyorken; ‘Dünya Bankası’, Türkiye’de gençler arasında yüzde 18 oranındaki işsizliğin dünya ortalamasının üzerinde olduğunu belirtip, gençler arasındaki işsizliğin uzun vadede akıl sağlığını bozduğuna dikkat çekti.
Kolay mı? ILO’nun ‘Genç İşsizler’ raporuna göre krizin sürdüğü Avrupa’nın da yer aldığı ortalama işsizlik yüzde 13 iken Türkiye’de yüzde 17.
Yine TÜİK’e göre, ülke genelinde 2 milyon 226 bin işsiz bulunurken işsizlik oranı ise yüzde 8 oldu. DİSK-AR’a göre Türkiye’de işgücüne katılım oranı AB-27 ortalaması kadar olsaydı, işsiz sayısı 11 milyon 933 bin işsizlik oranı yüzde 31.8 çıkacaktı. Umudu kesik işsizlerle birlikte her 4 gençten biri işsiz.
AKP iktidarında “her ile bir üniversite” sloganıyla 2007 ve 2008’de kurulan devlet üniversiteleri 2012 yılında ilk kez mezun vermeye başlarken iş arayan üniversite mezunlarının sayısı 2012’de 2.5 kat artarak 168 binden 446 bine çıktı. İş arayan her 5 kişiden 1’ini üniversite mezunları oluştururken çalışmak isteyen ve iş arayan kayıtlı işsizlerin sayısı da toplamda 527 bin kişi artarak 2 milyon 372 bin kişiye çıktı.
Umay Aktaş’ın ifadesiyle, “Aşçılık yapan sosyolog, inşaatta çalışan ziraat mühendisi… Üniversite kitapçıklarındaki ‘Mezunlar rahatlıkla iş bulabilir’ tanıtımı sadece kâğıt üzerinde. 2 milyon 541 işsizin 587 bini üniversite diploması sahibi. 360 bin İİBF, 20 bin ziraat mühendisi, 25 bin gıda mühendisi, 15 bin sosyoloji mezunu atama kuyruğunda…”
Bununla bitmiyor!
Türkiye nüfusunun yüzde 16.6’sını gençler oluşturuyor. Yani, Türkiye’de 12 milyon 591 bin 641 genç bulunuyor. Peki genç ve dinamik bir nüfusa sahip olmakla övünülen Türkiye’de gençlerin durumu nedir?
TÜİK’in yayınladığı, ‘İstatistiklerle Gençlik, 2012’ye göre, “Geleceğimiz olan gençler” işsiz ve mutsuz. İstatistikler başka bir gerçeğe daha dikkat çekiyor; Genç kadınların yaşadığı fiziksel ve cinsel şiddete…
Bununla da bitmiyor!
Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, kredi geri ödeme dönemi başlayan ancak ödeme yapmayan öğrenci sayısının 506 bin 617 olduğunu, öğrencilerin borcunun da 3 milyar 751 milyon TL olduğunu açıklarken; geleceksiz gençlik için “Madde bağımlılığında korkutan tablo”[21] karşımıza dikiliyor!
‘Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi’ tarafından 2011 yılında yayımlanan araştırmaya göre, Türkiye’de madde kullanım yaşı 15’e düştü. Madde kullanımı genç yetişkinlerde (15-34) genel nüfusa (15-64) oranla daha yüksek…
Türkiye Uyuşturucu Bağımlılığını İzleme Merkezi’nin 2011 raporuna göre, uyuşturucu kullanan en küçük hastanın yaşı 12, en büyüğü ise 66… 2010’da yatarak tedavi gören her 3 hastadan 2’si eroin kullanıcısı.
Güvenlik güçlerince yapılan tüm operasyonlara karşı artan uyuşturucu kullanımı “korkutmaya” devam ediyor. Ele geçirilen eroin miktarı 2005’ten sonraki 5 yıllık periyotta yüzde 67 arttı. AMATEM Eğitim Sorumlusu Doç. Dr. Cüneyt Evren, kullanım yaşının giderek düştüğüne dikkat çekti.
Türkiye’de 2011 yılında 150 kişi uyuşturucudan öldü. Uyuşturucu bağlantılı kazalarda da 145 kişi hayatını kaybetti. Uyuşturucu kullanım yaşı 11’e düştü.
Diyarbakır’da uyuşturucu kullanım yaşı 11’e kadar düştü. Üç yılda yaşları 11 ile 17 arasında değişen 342 çocuk uyuşturucu madde kullandıkları gerekçesiyle hâkim karşısına çıktı.
Tablo buyken; “gelecek(sizlik)” mi dediniz!


“GELECEK(SİZLİK)” Mİ DEDİNİZ!


Burada öncelikle “gelecek(sizlik)” kavramına değinmek gerek…
TDK sözlüğünde sözcüğün anlamı şu şekilde verilmiştir: “1. (isim) daha gelmemiş, yaşanacak zaman, istikbal, ati… 2. (sıfat) zaman bakımından ileride olması, gerçekleşmesi beklenen, müstakbel…”
Elbette bu kadarla sınırlı değildir “gelecek(sizlik)” kavramı…
Gelecek, bugünde biçimlenerek, bugün olmayı bekleyen yarın(lar)dır…
Güzelliklerle gelmesi umut edilendir; hayal kurmaktır; o hayal için birşeyler yapmaktır; bizim doğrudan seçimlerimizdir.
Hayatın anlamını barındıran kelimedir; başkaldıran insan(lık) tarafından kurgulanıp/ yaratılandır.
Albert Einstein’ın, “Geleceği hiç düşünmem. Yakında gelir nasılsa” dediği veya Cemal Süreyya’nın, “Ne varsa yarım kalmış, geleceğindir/ bir kez girilmiş sokaklar/ açılmamış kapılar” diye betimlediğidir…
Gelecek, elbette her zaman gelmek zorunda değildir. Kilitli bir kutuyu andıran onun anahtarı, mücadeledir.
Amin Maalouf’un, ‘Simyacı’, “İnsan geçmişin yok olması karşısında kolay avunur; asıl kaldırılamayan, geleceğin yok olmasıdır,” diye betimlediği; istenilen, düşünülen, arzu edilen, kurgulanan, hayal edilendir… Umuttur gelecek…
Olumlusu da ve olumsuzu da ihtimalleriyle “bitmeyen”dir; şu an sonra gelecek olan zaman dilimidir…
Siz bakmayın Ellie Parker’in, “Geleceğin bir vaat olduğu zamanları hatırlıyor musun? Şimdi ise bir tehdit gibi”; Vladimir Nabokov’un, “Gelecek, bir mecazdan, bir düşünce gölgesinden öte bir şey değildir,” sözlerindeki pesimizme!
Gelecek belki biraz uzun sürer ama Rainer Maria Rilke, “Gelecek gerçekleşmeden çok önce kendini dönüştürmek için içimize girer,” tarifindeki şeydir!
Dünden başlayan gelecek, yaratılarak beslenir ya da bugünün, süreklilik içinde kopuşla biçimlendirdiği “devamıdır”.
Tekrarlıyorum: “O günler de gelecek” denilen şey şu an biçimlendirilendir.
Özetle “geleceksizlik, ne içindeyim hayatın ne de büsbütün dışında formatındaki bir sürdüremezlik”ken; gelecek, “Biziz biz geleceğiz,” kolektif iradesiyle, “11. Tez”deki üzere yaşamı biçimlendirme cüretidir! Yani Bertrand Russell’ın, “Kendi refahımızı, herkesin refahının güvence altına alınmasının dışında bir yolla güvence altına alamayız. Kendinizin mutlu olmasını diliyorsanız, başkalarının da mutlu olmasına rıza göstermek zorundasınız,” diye altını çizdiğidir…
Özetin özeti Bertolt Brecht’in “ormanlar daha gür olacak, daha gür/ tarlalar daha çok şey verecek, daha çok şey/ şehirler daha canlı olacak, daha canlı/ insan ömrü daha uzun olacak, daha uzun,” diye haykıran dizelerindeki üzere dünyada her şey yıkılsa da, umut etmekle kardeş bir kavram olarak gelecek yerinde durur…


“GELECEK” İSYANCI AŞKTIR


Bu hâliyle de “gelecek” isyancı aşkın başkaldırısıdır…
Can Yücel’in, “Ben seni ölene dek seveceğim boş laf!!!/ Ben seni sevdikçe ölmeyeceğim…”; Özdemir Asaf’ın, “Nasıl mı sevdim?/ Herkese yol,/ sana sol yanımı/ verecek kadar…” dizeleriyle betimledikleri aşk tutkusuyla bağlanılmayan hiçbir gelecek bugünden biçimlendirilemez…
“Aşk” deyip geçmeyin; sakın ola “küçümseyip”, “es” geçmeyin bu insanî gerçeği! Çünkü “Amor vincit omnia/ Aşk her şeyi fetheder”!
Bunu için de Seyranî, “Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş / Kıyamete kadar sökülmez imiş”…
Karl Marx, “Bana göre gerçek aşk; vakitsiz bir samimiyetin dizginsiz tutku gösterişlerinde değil; sevgilinin kendisine hâkim oluşunda, ölçülü ilgisinde hatta hayranlık duyduğu kişiye yönelik çekingenliğinde saklıdır…”
Ernesto Che Guevara, “Biliyorum bu sözlerimi birileri yanlış yerlere çekecek hatta gülecekler lakin bu bir gerçektir; devrimci olabilmek için sevmesini bilmelisin…”
‘Mesnevi’de Mevlâna, “Aşk öyle bir alevdir ki parlayınca sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar”…
Said Nursî, “Aşk şiddetli bir muhabbettir”…
Rochefoucauld, “Meriv bi qasî hezkirina xwe dibexşîne/ İnsan sevdiği kadar affeder”…
Sigmund Freud, “Aşık insan delidir”…
Cahit Zarifoğlu, “Halk aşksızsa, sokaklar banka dükkânlarıyla doludur”…
Nazife Yaşar, “Aşk pazara yenilmez,” derler…
Toparlıyorum: “Aşkların üstünde toplumların ve devletlerin gölgesi arttıkça siyasi baskılar da, sorunlar da artıyor o toplumlarda…
Aşkını, bedenini, arzularını, ilişkilerini özgürleştirememiş toplumlarda mutlaka bir çalkantı yaşanıyor…”[22]
“Girilmeyen sokaklara giren, yürünmeyen yollarda yürüyen insanlar devrim benim için. Sonra bir de aşk var, sonunda hep çıkmaz sokak olan, her devrim gibi.”
“Aşk devrimin özüdür. İnsan âşık olmadığı devrimi gerçekleştiremeyebilir. Ve elbette ki ihtimaller devrim dahilindedir.”
“Aşk örgütlenmektir”![23] İsyandır; “yeryüzünün ilk aşkı” diye betimlenen devrimdir!


İŞÇİ SINIFI YOLUNDA ÖRGÜTLENMEK VE ÖFKELENMEK!


İsyan ve devrim radikal sosyalistler için aşk gibi bir tutku, bağlanma, bilinç ve eylemdir…
Devrimci dalga içinde ortaya çıkar. Biçimlenir. Vahşice bastırmalara karşın güncelliğini korur. Birden bire, Gezi Parkı’nda yaptığı gibi boy verir…
Devrimin, radikal sosyalizmin güncelliği denen şey budur; böyledir!
Tam da bundan ötürü devrim süreklidir, kesintisizdir.
Kalbi tekleyen sürdürülemez kapitalizm, ekolojik felaket tehdidi varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği dahi tartışılan yerküreyi sarsıp sarmalarken ‘Komünist Manifesto’da, işçi sınıfının sınıfsız sömürüsüz savaşsız sınırsız enternasyonal davası da güncelliğini korumaktadır.
Ancak şimdi bunları anmak yetmiyor, yaşanandan dersler çıkararak, anlamak ve dönüştürmek için hayata “11 Tez”in önerdiği üzere müdahale gerekiyor!
Bunu başarabiliriz! Evet, doğrudur! “Es” geçmiyoruz: Ekim Sosyalist Devrimi ile başlayan ve giderek bir dizi ülkede sosyalizmin zafer kazandığı XX. Yüzyıl’da tarih ve insanlık, zaferlerin yanı sıra, sosyalizmin I. Büyük Dalgası’nın çekilişiyle tanıştı.
Söz konusu hâl, tarihin helezonik akışı içerisinde sadece tarihsel gerilemeyi ifade etmektedir. V. İ. Lenin’in ifadesiyle, “Tarihin bazen geriye doğru dev adımlar atmadan pürüzsüz ve biteviye ilerlediğine inanmak diyalektik değildir, bilimsel değildir, teorik açıdan yanlıştır.” Yine Onun vurguladığı gibi, “Bilim ise hatalar ve yenilgiler olmadan öğrenilemiyor.”
Kim ne derse desin, insan(lığ)ın sömürüsüz ve eşit bir yaşam özlem ve mücadelesi bitimsizdir. Yenme ve yenilgilerle dolu olan bu mücadele tarihi, kendisinden sonra gelen mücadeleci kuşaklara çok değerli deneyimler ve değerler bırakırlar. Bu ders ve değerler yeni dönemlerde zamanın gerçekliğiyle harmanlanarak geleceği şekillendirir. Ekim Devrimi de tüm başarı ve başarısızlıklarıyla bizlere büyük deneyimler bıraktı…
Ekim Devrimi’ni anlamak, teorik ve pratik öncülü olan 1871 Paris Komünü’nü anlamakla mümkündür. XIX. yüzyıl sınıf mücadelelerine damgasını vuran, iki aylık kısa ömrüne rağmen önemli tartışma ve deneyimler yaratan Paris Komünü’nü Marx, işçilerin komünler aracılığıyla yarattığı ve burjuva devlet aygıtını parçalayarak yerine geçirdikleri yeni tarzda bir yapı olan proletarya diktatörlüğü olarak tanımlar. Bu yeni tarz, komün temsilcileri aracılığıyla halkın temsil edildiği ve yönetime, yasama, yürütme gücüne doğrudan katıldığı bir mekanizmadır. Bu devlet olmayan devleti sosyalizmin geçici devlet biçimi olarak tanımlar Karl Marx…
Şimdi ihtiyacımız işçi sınıfı davası yolunda örgütlenmek ve öfkelenmektir!
Bakın siz gençlere nasıl sesleniyor geçenlerde yitirdiğimiz Stephane Hessel:
“İşlere karışın, kızın öfkelenin! Siyasetin ve ekonominin sorumluları, entelektüeller, bütün toplum, Fransa’daki barışı ve demokrasiyi tehdit edebilecek duruma gelen finans piyasalarının uluslararası diktatörlüğü karşısında alttan almamalılar ve sindirilmelerine izin vermemeliler…
“En kötü tavır kayıtsızlık, ilgisizliktir, ‘Bir şey yapamam, elimden bir şey gelmez, ben kendi işime bakarım,’ demektir. Böyle davrandığınızda insanlığı oluşturan temel değerlerden birisini yitirirsiniz. Bunun için gerekli olan değerlerden birini, öfkelenme yeteneğini ve bunun sonucu olan siyasal ve toplumsal bir davaya hizmet etme çabasını yitirirsiniz…
“Her birinize öfkelenmeniz ve isyan etmeniz için bir neden diliyorum. Beni Nazilerin öfkelendirdiği gibi, sizi de bir şey öfkelendirirse, bu çok değerli bir şey. Çünkü bununla birlikte güçlü, mücadeleci ve enerjik olursunuz…
“Sinirlenmemek gerekir, umutlu olmak gerekir. Sinirlenme umudun inkâr edilmesidir. Sinirlenme anlaşılabilir bir şeydir, neredeyse doğaldır ama gene de kabul edilebilir değildir. Çünkü belki de umutla elde edilebilecek sonuçları elde etme olanağı sağlamaz…
“Kamunun/toplumun yararı, tek tek bireylerin çıkarlarının üzerinde tutulmalıydı. Çalışarak kurulan refah içinde değerlerin adil paylaşımı, paranın gücünün üzerinde tutulmalıydı…
“Hepimiz, toplumumuzu, onunla gurur duyacağımız hâliyle korumakla görevliyiz. Sosyal güvencelerin kırılganlaştığı, zenginlerin medyaya hükmettiği bir toplumla gururlanamayız…”[24]
Bu elbette mümkündür! Yeter ki Henri Barbusse’ün, “Barış günlerinde forsa gibi çalıştırılan ve savaşta ölüme sürüklenenlerde bütün umudumuz. Sadece onların ışığa, aydınlığa ihtiyacı var. Bütün umudumuz dünyamızın yoksul insanlarında”; Mihail A. Bakunin’in, “Bir halk ya da bireye baskı, herkese baskı demektir. Hepimizin özgürlüğüne tecavüz olmadan, birimizin özgürlüğü iğfal edilemez,” sözlerine kulak verin…
Yeter ki Nâzım Hikmet’in, “Onlar ki toprakta karınca,/ suda balık,/ havada kuş kadar/ çokturlar;/ korkak,/ cesur,/ câhil,/ hakîm/ ve çocukturlar/ ve kahreden/ yaratan ki onlardır,/ destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.// bir şafak vakti değişmiş olur,/ bir şafak vakti karanlığın kenarından/ onlar ağır ellerini toprağa basıp/ doğruldukları zaman…” dizelerini haykırın…
Açın Nâzım’ın şiirini okuyun avaz avaz:
“Güzel günler göreceğiz çocuklar,/ güneşli günler göreceğiz…/ Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,/ ışıklı maviliklere süreceğiz…/Açtık mıydı hele bir son vitesi,/ adedi devir./ Motorun sesi./ Uuuuuuuy! Çocuklar kim bilir/ Ne harikuladedir/ 160 kilometre giderken öpüşmesi…”
Nâzım’ın şiirindeki ruh hâli Haziran 2013 direnişindeki gençlere nasıl da uyuyor değil mi?
O hâlde bir de Nâzım’ın “19 Yaşım” dizelerini anımsayın: “Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım,/ 19 yaşım,/ Sana anam gibi hürmet ediyorum,/ edeceğim./ Senin ilk arşınladığın yoldan gidiyorum/ gideceğim./ Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım/ 19 yaşım…// Geçti dokuz yıl,/ ey benim 19 yaşım,/ ormanda çam dalları yaktığımız,/ hep bir ağızdan şarkılar söyleyerek/ aya baktığımız/ gecelerin üstünden. / Ben yine söylüyorum aynı şarkıları/ Döndürmedi rüzgâr beni havada yaprağa/ ben kattım önüme rüzgârı…/ Ve sen ki en yıkılmazları yıkabilirsin,/ gözüme bakabilir/ elimi sıkabilirsin… Ve sen ki/ Sen,/ Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım/ 19 yaşım.”
Direniş boyunca biber gazına, polis şiddetine, iktidarın nefret söylemine teslim olmayanlar…
Yok sayılmaya inat “Varız” diye başkaldıranlar…
TOMA’lardan, plastik mermilerden, zehirli gazlardan korkmayıp, mücadeleyi sürdürenler…
Dayanışma ruhu ve yaratıcılıkla direnişi örgütleyenler…
Korku iklimini yerle yeksan edenler…
Egemenlerin dayattığı yabancılaşmayı aşarak özgürleşenler…
Yani Haziran 2013 direnişi ‘Demir Ökçe’yi anımsatırcasına bunu kanıtlamadı mı?
Bilirsiniz, Jack London ‘Demir Ökçe’de, devletin kendi düşüncelerine karşı çıkanları, bu karşı çıkanlar devletin içinden bir yerlerden seslerini yükseltiyor olsalar bile nasıl ezdiğini anlatır.
“Saygıdeğer” bir piskoposun bile resmi görüşle çelişince devletin demir ökçesi altında nasıl çiğnenip çöplüklerde dolaşan aç bir zavallı hâline getirilişini izlersiniz.
Devletlerin demir ökçeleri yüzlerce yıl yeryüzünün her yanında insanların hayatlarını, geleceklerini, ailelerini parçalayıp onları paçavralara çevirerek yok etti.
Bu demir ökçelere karşı da ilerici insanlar, hayatları pahasına dövüştüler.
Dürüstçe söylenmiş her fikri, o fikrin sahibi ile birlikte yok etmek isteyen o meçhul insanlardan oluşan karanlık çarka, korkmadan karşı çıktılar.
Her dönem dünyanın bir yerlerinde demir ökçeler ve onlarla dövüşen cesur insanlar hep oldu.
Bunlar böyleyken; sürdürülemez kapitalizm dünya ölçeğinde III. Büyük Bunalımı’nı yaşıyor.
“Paylaşma, adalet, toplumsal barış” çığırtkanlıklarının nasıl da kocaman bir yalan olduğu her gün daha iyi anlaşılıyor.
Ücretli kölelik sistemi adaletsiz, acımasız, nefret dolu tarafını, sarsıcı krizlerle birlikte daha çok göstermeye başladı.
Yaşamın her alanını metalaştıran, fiyatını ödeyenin yararlanabildiği, bireysellik ve faydacılığın öne çıktığı bir toplum projesi, her şeyi yıkıp, yok ediyor; Çernobil’den Dilovası’a ya da Japonya’da Mart 2011’de yaşanan Fukuşima nükleer felaketindeki üzere…
Böylesi bir eşikte, “Ya Barbarlık Ya Sosyalizm” ikilemiyle büyük bir alt üst oluşa doğru ilerlenirken demir ökçe(ler) de olacakların farkında!
Kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor’s; İspanya, İtalya, Portekiz ve Fransa’da işsizlerin kemer sıkma önlemlerine giderek daha çok karşı çıkmaları nedeniyle, gerekli reformların sürdürülememesi riskinin yüksek olduğu görüşünü belirtirken; S&P’nin Almanya’daki biriminin başındaki Torsten Hinrichs, “İspanya, İtalya ve Fransa’daki yüksek işsizlik toplumsal olarak bir patlama yaratacak nitelikte,”[25] notunu düşmeden edemiyor!
İsviçre ordusunun, Avrupa’daki mali kriz yüzünden meydana gelebilecek bir isyan dalgasına karşı hazırlık yaptığı ifade eden ‘Russia Today’e göre, İsviçre ordusu komşu ülkelerden gelebilecek büyük bir mülteci dalgasına karşı tatbikat yapıyor.
Avrupa Birliği çapında olası çatışmalar ve şiddete karşı ordunun Eylül 2012’de ‘Stabilo Due’ adlı bir tatbikat gerçekleştirdiği, en büyük endişenin de sosyal çalkantıların ve bütçe kesintilerinin komşu ülkelerdeki orduların dağılmasına neden olması olduğu bildirildi.
İspanya ve Yunanistan’da görülen protestoların yayılması ve kesintilerden etkilenen ordu ve polis kuvvetlerinin bu çalkantıları durdurmaya yeterli gelmeyeceği olasılığı da İsviçreli yetkililerce tartışılıyor![26]
Peki, Türkiye bunların dışında mı?
Çevik Kuvvetlerin Gezi Parkı’nı AVM’ye dönüştürme iştahı karşısında direnen bir avuç insana yönelik hoyratça müdahalesinin bir anda milyonları sokağa döken bir kıvılcım işlevini görmesi, bu soruyu yanıtlıyor.
Evet bu halk, bu toplum, ama en önemlisi de “yitik kuşak” olarak küçümsenen, dudak bükülen bu gençlik, derinliklerinde müthiş bir isyan damarını barındırdığını gösterdi.
O damarı iyi kollayın, genç yoldaşlarım. Çünkü yakın gelecekte o damara fazlasıyla ihtiyacımız olacak.
Tabii neo-liberal kapitalizmin bizleri mahkûm ettiği yoksunluk, çürümüşlük ve gelecek(sizlik)e razı değilsek…


22 Ağustos 2013 19:32:01, Çeşme Köyü.


N O T L A R
[1] 25 Temmuz 2013 tarihinde İzmir Özdere’deki ‘Ekim Gençliği Yaz Kampı’nda yapılan konuşma… YÖK’ün 32. kuruluş yıldönümünde direnişin simgesi ODTÜ’de bir araya gelen Ankara’da üniversitelilerin ODTÜ Devrim Stadyumu’na “Diren” yazdığı 6 Kasım 2013 etkinliğinde yapılan konuşma… Kaldıraç, No:149, Kasım 2013…
[2] Victor Hugo.
[3] Hilmi Yavuz, Yara Şiirleri, YKY, Ekim 2012.
[4] Karl Marx, Grundrisse, çev: Sevan Nişanyan, Birikim Yay., 1979, s.445.
[5] Karl Marx, Kapital, C:III, Çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1997, s.235.
[6] Karl Marx, Kapital, C:III, Çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1997, s.222.
[7] Karl Marx, Kapital, C:II, Çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1997, s.418.
[8] Karl Marx, Kapital, C:III, Çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1997, s.292.
[9] K. Marx-F. Engels, Komünist Parti Manifestosu, Çev: Yılmaz Onay, Evrensel Yay., 2009, s.13-14-15.
[10] Fikret Başkaya, “Oligarşi Dünyayı ve Yaşamı Yok Ediyor…”, Birgün, 13 Mayıs 2013, s.10.
[11] “Devrim mi İstiyorsunuz?”, Cumhuriyet, 26 Ocak 2013, s.11.
[12] Sibel Bahçetepe, “Açlık Böbrek Sattırıyor”, Cumhuriyet, 15 Şubat 2013, s.7.
[13] Savaş Kalkan, “Borçları İntihar Ettirdi”, Cumhuriyet, 16 Şubat 2013, s.9.
[14] “13 Bin Liralık Borç İntihar Ettirdi”, Evrensel, 13 Mart 2013, s.4.
[15] “İşten Çıkarıldı Kendini Yaktı”, Cumhuriyet, 2 Nisan 2013, s.3.
[16] Ayşen Çatak Yalman, “Çocuklar Ölüyor!”, Radikal İki, 7 Nisan 2013, s.9.
[17] “500 Tekel Büyüdü 550 Bin Kişinin Ekmeği Küçüldü”, Gündem, 26 Temmuz 2012, s.4.
[81] “Bankalardan Saatte 3.1 Milyon Lira Kâr”, Radikal, 7 Haziran 2013, s.20-21.
[19] “Bu da Milyarder Rekoru”, Evrensel, 1 Mart 2013, s.4.
[20] “Gazi Üniversitesi’nin Yeni Rektörü’nden Yeni İnciler”, İzmir Üniversite Forum:2113, 6 Eylül 2012.
[21] Figen Atalay, “Madde Bağımlılığında Korkutan Tablo”, Cumhuriyet, 19 Şubat 2012, s.7.
[22] Sanem Altan, “Aşk ve Siyaset”, Akşam, 5 Temmuz 2013, s.3.
[23] “Aşk ve İsyan!”, Hürriyet, 8 Haziran 2013… http://www.hurriyet.com.tr/cumartesi/23458346.asp
[24] Stephane Hessel, Öfkelenin!, çev: İsmail Yerguz, Cumhuriyet Yay., 2011.
[25] “Avrupa’da Sosyal Patlama Riski Yükseliyor”, Cumhuriyet, 19 Mart 2013, s.13.
[26] “İsviçre Silahlanıyor”, Sabah, 15 Ekim 2012, s.28.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s