YİNE VE YENİDEN GELDİK; BURADAYIZ![1]

“Durgunsa ya da suskunsa insan,
mutlak bir nedeni vardır.
Suskunluğa aldanma,
herşeyin bir zamanı var!”[2]


Zorbalığın zulmüyle insan(lar)ın yıldırılmaya, sömürülmeye çalışıldığı her yerde teslim alınamayanlar, diz çökmeyenler, başkaldıranlar hep vardı, var oldu, var olacaktır…
Ayakta alkışlanmayı hak eden Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) gerçeği bunu kanıtladı…
Prometheus’un, Spartaküs’ün, Şeyh Bedrettin’in, Demirci Kawa’nın, Pir Sultan’ın, Mustafa Suphi’nin, Deniz Gezmiş’in, Mahir Çayan’ın, İbrahim Kaypakkaya’nın, Mazlum Doğan’ın hâlâ yaşadığını ve savaştığını kanıtladı…
Tarihin siz(ler)e sunduğu resme iyi bakın; orada “Yeter artık” diyen isyanın diktatörleri nasıl yıktığını göreceksiniz.
Zaten Orhan Veli Kanık’ın, “kelle fiyatına hürriyet” haykırışının anımsattığı ya da Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) gerçeğinin anlattığı, gösterdiği de bu değil midir?
“Yokuz, etkisiziz, geçersiziz” sanıyorlardı; ama buradayız!
Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) başkaldırısıyla yine ve yeniden geldik.
Yaptıklarına, tüm baskılara, haksızlıklara karşı buradayız!
Haksızlığa, bastırılmaya, sindirilmeye, ayrıştırılmaya, kibre ve öfkeye direnişin bir sembolü olan; yasaklarla büyütülen diriliş herkese zalimlerin korkak olduğunu, mazlumlardan korktuklarını ve bunda da çok haklı olduklarını gösterdi.
Ötekileştirilen kitleler, mazlumlar, ezilenler zalimlerin karşısında ağacından insanına yaşamı savundular…
“Ne gelir elimizden insan olmaktan başka…” diye haykıran Edip Cansever’in dile getirdiği insan olma sorumluluğu ve onuruyla TOMA’ların karşısında hayatı savunmak için taş(lar)a sarıldılar..
İktidarın taş(lanmay)a ihtiyacı vardı.
Çünkü 76 yaşında bir teyzenin “Başbakan beni hapse atsın ama bu ağaçları bıraksın,” diye haykırmasına karşın, Başbakan, “Ne yaparsanız yapın, o ağaçlar kesilecek,” demişti!
Çok önceleri Karl Marx hatırlatmamış mıydı: “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser…”
Bu kez de öyle oldu. Ancak biraz daha farklı: Bir ağaç kesildi, bir halk uyandı…
Devletin izinsiz, ruhsatsız yıkımı karşısında halk vardı; yani kesilen ağacın kökleri derindeydi.
Hayır; bu zulme “Evet” denilemezdi; denilmedi de!
“Burayı ihale etmemişler mi? Belediyenin kamyonu burada ne geziyor, niye hafriyat çekiyor? Zabıta araçları burada ne geziyor? İkincisi bu polis şirketin polisi mi? Çok basit bir şey soruyoruz biz. Burada her yaştan, her kesimden insan var. İl koruma kurulu tabiat varlıklarını koruma kararı istiyor. Hani. Yok. Burada engellenmesi gereken nefes alma hakkımızı kullanan bizler değiliz. Burada engellenmesi gereken yasa dışı iş yapan bütün bu kepçeler, dozerlerdir. Duyan arkadaşlar geliyorlar. Onlar gelene kadar sakin, vakur, kararlı, inatçı bekliyoruz. Büyük olan sizlersiniz. Ben bu bölgenin vekiliyim. Hizmetkârıyım. Görevimi yapıyorum. Sorumluluğumu yerine getiriyorum,” diye haykıran Sırrı Süreyya önemli gerçeklerin altını çizerken; egemenler suskundu…
Aslı sorulursa Taksim (yayalaştırılması ve Gezi Parkı) projesinde AKP+CHP’nin oybirliği söz konusuydu.
Ve Gezi Parkı Direnişi tetikleyici bir kıvılcım oldu…
* * * * *
O kıvılcımla başladı herşey.
Erdoğan’ı, totalitarizmi, neo-liberal saldırganlığı yıpratan bir başkaldırı.
Bu tohumların fidana; fidanların ağaca dönüştüğü hâldi; sonuna kadar haklı ve kararlıydı!
“Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,/ akar suyun,/ meyve çağında ağacın,/ serpilip gelişen hayatın düşmanı,” diye haykıran Nâzım’ı hatırlatandı.
Çünkü Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) sırtını bir ağaca dayayıp, yüzünü güneşe çevirerek kapitalizme başkaldırmaktı; düzene karşı isyandı.
Onuruna sahip çıkanların başkaldırısıydı.
Gezi Parkı, sadece İstanbul’da yaşayanların İstanbul’u savunması değildi.
Yalnızca ağaçların kesilmesini engellemek için de değildi.
Orada Emek Sineması’nın öfkesi de vardı; 1 Mayıs da, Roboskî de, Reyhanlı da.
Bu tepki yüzde 50 oy alıp, diğer yüzde 50’yi “alkolik”, “marjinal”, eşcinsel, Alevi, “kafası kıyak”, “darbeci”… vs diye ötekileştirenlerin neo-liberal totalitarizmine karşıydı.
Bunun “Kentsel Dönüşüm” diye pazarladıkları bir rant, talan boyutu vardı.
Aslı sorulursa “Kentsel Dönüşüm” diye ambalajlanan saldırı, burjuva yıkımından, şiddetinden başka bir şey değildi…
Neo-liberal rantçıların, kenti AVM’lere dönüştürme saldırganlığı karşısında hayatı savunan Gezi ve sonrası, barbar işgale karşı başkaldırıyordu; hem de tüm ağaçlar ve tüm canlılar için…
Başkaldırı; kıyılarımızı, ormanlarımızı, kamusal alanlarımızı gasp edenlere; coğrafyamızın doğal alanlarını tahrip eden HES’lere, nükleer, termik santrallere; kamusal alanlarımızın tümünü hedef alan rant projelerine; hasılı yaşamın özelleştirilmesine karşıydı.
Ve nihayet özgürlük içindi.
Kolay mı?
Özgürlük ve doğaya saygı aklın vicdanı olmalıydı; ancak neo-liberal muhafazakârlığın AKP’si buna “Evet” diyemezdi.
Vedat Türkali, “Haramiler kesmiş sokak başlarını. Polisin kırbacı, celladın ipi, spikerin çenesi, baskı makinesi, haramilerin elinde,” diye hatırlatmamış mıydı?!
Evet AKP’nin tahammül edemediği iki şeyden biri insan topluluğu yani örgütlü halk; diğeri ise, ağaç topluluğu yani ormandı!
İş bu nedenle de ilkine biber gazıyla, diğerine de dozerle müdahale ediyorlardı; ama nafile…
* * * * *
Çünkü başkaldırı, bir süredir “Geliyorum” diye haykırıyordu.
1 Mayıs 2013 öncesinde “sendikalar yasası”, “sendika operasyonları”, “füze kalkanı”, “kutlu doğum”, İstiklal’de “masa operasyonu”, “kürtaj”, “üç çocuk”, “Emek Sineması”, “Muhteşem Yüzyıl ve Behzat Ç.” vd dayatmaları…
AKP hükümetinin 1 Mayıs’ta Taksim yasağı ve saldırganlığı… Taksim ve çevresinden başlayarak her türlü kitle eylemine yasak ve gaz-cop barbarlığı…
İnönü stadındaki son maçlarına Beşiktaş’tan toplu gitmek isteyen Çarşı Grubu ve on binlerce Beşiktaş taraftarına 1 Mayıs’ı aratmayan yasak ve gaz-toma-su saldırganlığı…
Saldırgan ve yayılmacı Suriye ve bölge politikasının sonucu gerçekleşen Reyhanlı katliamı…
Dinmeyen ve iktidar tarafından sürekli küçümsenen, inkâr edilen Roboskî acısı…
Üniversitelere ve statlara yeniden gazcı polisin ve yanı sıra silahlı korucuların sokulması kararı…
THY grevine karşı haydutça grev kırıcılık ve 5 bin polisin havaalanını işgal ederek grevi zorbaca bastırma harekâtı…
İçki yasakları ve içki içen herkesin “ayyaş ve kafası kıyak” olarak aşağılanması…
Metroda el ele tutuşan bir çifte yapılan gerici “ahlâk ayarı”, bunu protesto için metro istasyonunda organize edilen öpüşme etkinliğine sopalı satırlı saldırı…
Şehir tiyatroları ve kültür-sanat kurumlarını kapatma ve taşeronlaştırma yasa tasarısı…
Doğa ve orman katliamcısı nükleer santral, İstanbul’a yeni havaalanı ve 3. Köprü dayatmaları…
Şaşaalı milyonlarca dolarlık “fetih” şenlikleri…
III. Köprüye Alevileri aşağılayacak biçimde Yavuz Sultan Selim adının verilmesi…
Bir inşaat işçisinin iş kıyafeti nedeniyle AVM’nin kapısından kovulması…
Nihayet Gezi Parkı’nın projede bile olmayan bir keyfilikle yıkılıp topçu kışlası ve AVM yapılmak istenmesine karşı direnenlere iki gün üst üste gazlı, tomalı, greyderli, ağaçları kökünden söküp direniş çadırlarını yakmaya varan saldırganlık…
Bu tabloda hava giderek kararırken; her şey ister istemez, o harika “Gecenin en karanlık anı, güneş doğmadan hemen önceki andır,” sözünü anımsatıyordu ki, müthiş bir savaş çağrısı ve zafer haykırışı dört yanda yankılandı: “Her Yer Taksim Her Yer Direniş”!
* * * * *
Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) başkaldırısı, Edip Cansever’in, “sen karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte/ sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel/ o başkası yok mu bir yanındakine veriyor/ derken karanfil elden ele…” dizelerini anımsatan bir toplumsal praksisin miladıdır.
1905 Rus devrimini hatırlatandır. O zaman papaz Gapon’un örgütlediği ve barışçıl biçimde taleplerini Çar’a iletmek isteyen işçiler, kurşunlanarak öldürülmüştü. Katliam karşısında halk daha da öfkelenip Çar’a karşı isyan etmişti.
Sonra ne oldu? Bu isyan aslında hiç bitmedi ve Şubat 1917’ye taşıdı. Kısa bir süre sonra da Ekim Devrimi’ne uzandı.
Yani kısacası “Bu daha başlangıç mücadeleye devam”dı…
Sadece 1917 Devrimini mayalayan 1905 mi?
Rosa Parks otobüslerde siyahlara ayrılan bölmeye oturmayı reddettiğinde ırkçı kuşatmanın surlarında açılacak olan ikinci gediğin (birincisi köleliğin kaldırılışı) farkında bile değildi belki.
Ya da Tunus’da Muhammed Buazizi’nin bedenini ateşe vererek büyük bir yangını körüklemesi gibi…
Başkaldırı, Türkiye toplumunun en azından bir kesiminin, 1980 darbesinden sonra ilk kez sokaklara dökülüp gidişattan duyduğu memnuniyetsizliği olabildiğince net dile getirmesi açısından son derece önemlidir.
Gezi Parkı Direnişi’nin hızla bir ayaklanmaya dönüşmesi başta Ankara, Adana, İzmir ve Dersim olmak üzere 79 ilde etkisini şiddetle göstermesi, devletin aldığı her önlemin kitleler tarafından boşa çıkarılması ve milyonların zorbalığa, zulme ve şiddete karşı, ellerindeki taşlarla militan direnişi geleceğin fethine yönelik muazzam bir deneyim oldu.
Bir “red” hareketi olarak “kolektif insan olmak şuur”unu temsil eden başkaldırı kapsamı, içeriği, potansiyeli, yarattığı birikimler ve deneyimleriyle tarihsel bir kırılmayı işaretliyorken; devrimci tarihsel momente geçişi simgeliyor.
Cellatları teşhir eden direniş; yok ve hiçe sayan, nesneleştiren sürdürülemez kapitalist egemenlik biçimi karşısında gelişen özneleşme pratiğinde somutlanırken; başkaldırı pratiği isyanın yıkıcılığını ve yaratıcılığını ortaya koydu. Öfke kitleselleşirken, umudu da kitleselleştirdi. Geleceğin avuçların içinde hissedildiği, muktedir olma duygusunun barikatlarda, sokak savaşlarında omuz omuza, yürek yüreğe kazanıldığı muazzam bir tarihsel deneyim olarak iz bıraktı.
Başkaldırı üzerine başlarda değişik spekülasyonlar yapılsa da, hareketin dipten gelen dalga niteliği taşıdığı; toplumsal bir patlama olduğu kısa sürede anlaşıldı.
Aslı sorulursa başkaldırı dinamiği, kitlelerin eskisi gibi yönetilmek istememesiydi.
Korku imparatorluğunu ve korku imparatorunu korkutan; protestoyla başlayıp direnişe dönüşen başkaldırı hiçe sayılmayı reddeden herkes için bir okul olmuştur.
Kolektif ruhu; paha biçilmez komünal deneyimiyle başkaldırının en dikkate değer, ufuk açıcı yönü net bir moral üstünlükte bir politik sonuç elde etmiş olmasıydı.
Onlarca yıldır alınan çok sayıda yenilginin ardından gerçekleştirilen bu kazanım, yenilgilerin yarattığı “Uğraşıyor, mücadele ediyoruz ama hiçbir sonuç alamıyoruz, kazanamıyoruz,” biçimindeki yenilgi psikolojisini ve gerilemeyi de yıkmış, bundan sonraki eylemler için de moral, güç ve cesaret kazandırmıştır.
* * * * *
Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri), “temsili demokrasi”yi sorgulayan bir kent ayaklanmasıydı.
Başkaldırı, önceki çeşitli pratikleri bir adım ileriye taşıdı. Kent isyanlarına yeni bir boyut, zenginlik kattı. Hatta isyanın yeni biçimlerine örnek oluşturdu.
“Kenti ve kent merkezini savunmak, bir gerilla tarzı olarak kentte “kurtarılmış”, fiili inisiyatif alanları yaratmak karşı kültürün, alternatif yaşam ve yaşam pratiklerinin boy vermesine olanak sağladı.
Bu yönleriyle başkaldırı önemli bir pratik oldu. Sokaklar gerçek yaşam alanına çevrildi. Sokağın ezber bozuculuğu ve yıkıcılığı, kenti kuşatan sermayenin kesif ve çürütücü havasını yok etti.
Sermayenin egemenliğinin simgesi olan ve şehrin kalbi niteliğindeki meydanlar direniş ve başkaldırma mekânına dönüştü ve senkronize kent ayaklanmalarını tetikledi.
Devletle kitlelerin ayrışmasında rol oynadı; barikatlar kurdu. Ancak işçi sınıfını harekete geçiremedi. Sınıf ayağı tamamlanmadı. Bu büyük ve yıkıcı eksiklik, siyasi iktidara soluk alma fırsatı verdi.
Başkaldırı açısından kesin olan, sermayenin parlamenter düzeninin karşısına yerleştirdiğimiz kitlesel eylem biçiminin saflarında öğrenilen/ kazanılanlardır. Yozlaşmış, çürümüş bir dünyanın koşulları ve zorunlulukları açısından imkânsız gösterilene uzanmaktır.
Ayrıca kent ayaklanmasının ortaya koyduğu gerçek şuydu: Neo-liberal iktidara, sokakta daha ciddi bir yenilgiyi tattırmadan, bırakalım burjuva düzen içinde “herkes için demokrasi” hayallerini, işçi sınıfı ve kitleler yararına reformlar bile mümkün değildir.
Tıpkı V. İ. Lenin’in hatırlattığı üzere:
“Çok küçük bir azınlık için demokrasi; zenginler için demokrasi: kapitalist toplumun demokratizmi işte budur. Kapitalist demokrasi mekanizması daha yakından incelendiğinde, her yerde, seçim yasasının ‘küçük’ (sözde küçük) ayrıntılarında (oturma koşulları, kadınlara oy hakkı tanınmaması vb.), temsili kurulların işleyişinde, toplanma hakkına konulan fiili engellerde (kamu yapıları ‘sefiller’in toplantı yeri değildir), günlük basının kapitalistçe örgütlenmesinde vb., vb. -her yerde, demokratizme sınırlama üstüne sınırlama konduğu görülecektir. Yoksullar için bu sınırlamalar, uzaklaştırmalar, dıştalamalar, engeller, özellikle ne kendileri yoksulluk çekmiş, ne de ezilen sınıflar yığınlarının yaşamını yakından tanımış bulunan kimselerin gözüne küçük görünürler -ve burjuva gazete yazarı ve siyasacılarının onda dokuzunun, hatta yüzde doksan dokuzunun da durumu budur,- ama, hepsi bir araya gelince, bu kısıtlamalar yoksulları siyasetten, demokrasiye etkin katılımdan dıştalar, uzaklaştırırlar.”[3]
Noam Chomsky’nin, “Demokrasi, sizden yapmanızı istediğimizi yaptığınız sürece istediğinizi yapmakta özgür olduğunuz bir düzendir,” diye tanımladığı “temsili demokrasi” mi diyorsunuz?
O hâlde bu gerçeği, Edip Cansever’in, “Gülmek bir halk gülebiliyorsa gülmektir,” uyarısını ve katledilenlerimizi unutmayın!
Sakın ola sakın, AKP hükümetinin, göstericilere ve uzantılarına karşı tutumu…
Medyaya -üstelik bu sefer medya ile beraber- uyguladığı sansürü…
Demokratik kitle örgütlerine, siyasi partilere, derneklere yönelik baskıyı…
Halka, özellikle gençlere karşı uygulanan şiddeti…
“Hukuku” hiçe sayan gözaltılar, soruşturmaları…
Gözaltında taciz veya işkenceleri…
Göstericilere silahla saldıranların veya linç gruplarının ya da palalıların kollanmasını…
Polisin, “Katli vaciptir,” tavrını… Ölümleri… Unutmayın!
Her daim hatırlayın, hatırlatın: “Bileğime taş geldi namlu yön değiştirdi” diyeni… “Gel gel bir şey yapmayacağız,” deyip ateş eden polis(ler)i…
Ve “24 saat içinde bu iş bitecek”; “Polisimiz asla hukukun dışına çıkmamıştır”; “Polis gaz sıktı, kalkıp kurşun mu sıktı”; “Gençlerin ölmediği bir dönemden geçiyoruz”; “Dört kişi polise şiddet uygularken öldü”; “Polisin karşısında kitap okuyup tahrik ediyorlar”; “Ethem Sarısülük provokatörlerin attığı taştan öldü”; “Gezi olaylarını Yahudi diasporası tetikledi”; “Faiz lobisinin işi”; “Polise suç atmak için kendi grubu yapmış olabilir”; “Adana’daki eylemcilerin komiser Mustafa Sarı’yı köprüden aşağı attı”; “Gezi liderlerine 2 milyon dolar verildi”; “Gezi olayları bir Alevi ayaklanmasıdır,” diyenleri…
Sonra da AKP, iktidara geldiğinde 14 bin 500 ton olan biber gazı ithalatını sonraki 3 yıl içinde yaklaşık 8 kat artırdığını… 2010 yılında Türkiye’ye ithal edilen biber gazının toplamı 48 bin 569 ton olurken, 2011 yılında 39 bin 712 ton biber gazı alındığı… Türkiye’nin 2012 yılında ithal ettiği biber gazının ise 43 bin 615 ton olarak gerçekleştiğini ve polisin kullandığı gaz bombalar ve plastik mermileri satan ‘NonLethal Technologies’ adlı Amerikan şirketinin, Ekim 2011 ile Aralık 2012 arasındaki 15 aylık sürede, Türkiye’ye yaklaşık 8.5 milyon dolarlık gaz bombası, plastik mermi ve bunları ateşlemeye uygun silah sattığını asla unutmayın/ unutturmayın!
Egemenlerin çaresizliğini bir kez daha kanıtladı direniş; tekerlekli sandalyedeki insana bile saldıran polisin, elinde pala ile göstericilere saldıranların çaresizliğini…
İnsanlar can verdiler; dayak yediler, gözlerini kaybettiler, hastanelik oldular; hiçbiri unutulmayacak/ unutturulmayacak!
* * * * *
Bunlar böyleyken; burada durup, Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) başkaldırısı için kimi ara sonuçları sıralayalım:
Başkaldırı bitmedi; sürüyor; Edip Cansever’in, “hayır hiç yenilmedik, çekildik yalnız/ ve şimdi olduğumuz yerde/ ve ayaktayız…” dizelerindeki üzere…
Kimi “bakış açıları” için kitle hareketi geri çekilmiş gibi görünse de, başkaldırı devam ediyor. Bugüne değin başkaldırı bir dizi iç evrim geçirdi. Bir kuluçka dönemine girildi.
Diriliş, bilinç yükselte yükselte devam ederken; insanlar hâlen umutla bir kıvılcım bekliyorsa, başkaldırı bitmemiştir. Yaşananların her detayı hâlen hatırlanıyorsa, başkaldırı sürmektedir.
Baskı ve zulme karşı başkaldırı hâlinde biçimlenen toplumsal öfke; neo-liberal talan sürdükçe bitmeyecek; artarak, katlanarak devam edecektir.
Azalan değil çoğalandır; hiç bitmeyecek bir sürecin devamıdır; egemen kâbuslara girdiği üzere.
Yeniden ve misliyle başlayacak, gündemdeki başkaldırıdır. Çünkü hoşnutsuzluk ve hareket bitmemiştir; kaybedilmemiştir de.
Halk mücadelesi daimidir. Haksızlık devam ediyorsa tepki var olacaktır. Hâlâ devam ederken; zaten nasıl olur da bitebilir ki? Başkaldırının saati durmaz, biliyor musunuz?
Kitlelerin yaratıcılığı, gücü, ayaklanmayı besleyip; militan ruhunu güçlendirirken; derin bir sarsıntı yaratan başkaldırının neleri yıktığını önümüzdeki günlerde daha iyi anlayacağız. Bir süre için değil, bir süreç olarak devam eden/ edecek olan direniş. Etkisi, önümüzdeki günlerde daha net görülecektir.
Ancak şimdiden görülen: Erdoğan’ın siyasi hayatının ilk büyük yenilgisini aldığıdır. Bu yenilgi yalnızca uzun yıllar boyunca özenle oluşturulmuş Erdoğan imajını alaşağı etmekle kalmıyor; onu siyaseten hükümsüz hâle getiriyor.
* * * * *
Militanlığı ve aşkı büyüten Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) gerçeği, AKP gibi, liberallerin de pek hoşuna gitmedi (varsın gitmesin)!
Kolay mı? militan duruş ve çatışmalar kitlelerin moralini bozan, daha geniş kesimlerini geri iten ve dağıtan, hareketi zayıflatan, hükümete ve polise saldırı bahanesi veren, marjinal gruplar ve kitlelerden kopmuş bireylerin işidir, vs vs… diyen liberalleri görmemiş, duymamış olamazsınız!
Liberallerin, pasifistlerin, kitlelerin militan mücadele inisiyatifini, barikatları, polise taş atılmasını, Gezi Parkı’nı yıkan iş makinelerinin yakılmasını, bankaların tahrip edilmesini “kültürsüzlük” ve “Vandalizm” olarak sunması, en hafif deyişle saçmalamaktır.
Başkaldırıyı yaratan, polis barikatlarının önünde piyano konçertosu verilebilmesini sağlayan, özgürlük alanını açan militan sokak inisiyasitifinin baş eğmeyen isyancılığı olmuştur.
Hatırlayın, başkaldırıda yüzbinlerce kişi aktif olarak sokak gösterilerinde yer aldı, Onbinlerce kişi polisle göğüs göğüse çatıştı.
Örneğin 1 Haziran 2013’de Elmadağ-Harbiye arasında 30 bin kişilik bir kitle vardı. Ön saftaki barikat çatışmalarında binlerce kişi, çatışmada artık gaz bombası atmaya mecali kalmamış polis barikatını, taş yağdırarak ezip geçti. Moral bozmak ne kelime, başta Taksim ve Kızılay gibi bir dizi alanın yeniden kazanılmasıyla moral ve özgüveni yükseltti, daha geniş kitlelerin harekete çekilmesini sağladı. Çatışmalı eylemler ülke çapında yaygınlaştı.
Bu militanlık aşkı da besledi. Gezi Parkı Direnişi’nde revirde tanışıp, Gezi’de evlenmeleri engellenen Nuray Çokol ve Özgür Kaya’yı bilmeyeniniz olmasa da, asıl önemli olan Nuray’ın dedikleridir:
“Biz ikimiz mücadeleye devam edeceğiz. Özgür ve Nuray diye bireyler vardı, şimdi bunlar bir oldular. Biz iki ayrı insan olarak düşünmüyoruz kendimizi, Nâzım’ın şiiri gibi hissediyoruz kendimizi. O birlik içinde bir taraftan hayatın gerçekleri var, evimiz, çocuklarımız olacak. Hayata bakışımız nasılsa öyle devam edecek. Bir sürü çapulcu yapacağız. 2023’e çok iyi hazırlanıyoruz. Türkiye gözünü açtı, yandaş medyayı da dinlemiyor. Halkın kendine ait kanalları var artık. Bir şeyler değişecek artık. Halk mücadeleyi öğrenmeye başladı. Güzel bir Türkiye bizi bekliyor bence. Hayalin ne diye sorarsan, sınırların olmadığı, din, dil, ırk ayrımının olmadığı bir dünya hayal ediyorum. Sosyalist bir dünya hayal ediyorum, bu uğurda mücadelemize devam edeceğiz, yeni şeyler üreteceğiz.”[4]
* * * * *
Gezi ile başlayan başkaldırı Eduardo Galeano’nun, “Şimdi yeni baştan başlamalıyız; adım adım, kendi bedenlerimiz dışında hiçbir kalkana sığınmadan. Keşfetmek, yaratmak ve hayal etmek gerekiyor. Bugün düş kurmak, kendi uyanışını görmek her zamankinden daha fazla gerekli. İnsanlığın bencilliğe ve iğrenç bir biçimde para peşinde koşturmaya mahkûm olmadığına inanan birisinin iddiasıdır bu. Bir dinozorun,” diye tanımladığı isyancılarca başlatıldı.
Başkaldırı sürdürülemez kapitalizmin sonuçlarına itiraz ederken; artık mevcut rotada ilerlemenin sorunlu olduğunun; devamının zorlaştığının altını da çiziyordu.
Varılan ufukta artık Gezi’nin tekrarı değil, devrimci süreklilik içindeki kopuş mantığı ile bir üst safhaya taşınması gerekiyorken Fikret Başkaya’nın uyarılarını anımsatmakta yarar var:
“Eksik olan mücadele değil, tepki değil, itiraz değil, isyan değil. Bu kadar kapsamlı bir saldırıya maruz kalan insanların hiç bir şey yokmuş gibi davranmaları mümkün değildir. Gezi Parkı’na, Tahrir Meydanı’na, Rio de Janeiro’nun sokaklarına, Madrid’in meydanlarına… Devasa kitle ayaklanmalarına bakmak yeterli. Farklı yoğunluklarda da olsa, her yerde mücadele kapsamı ve yoğunluğu artarak devam ediyor ve edecek, çünkü başka türlüsü mümkün değil.”
“Bir hususa açıklık getirmek gerekiyor. Devrim denilen tek perdelik bir tiyatro oyunu değil, bir süreç. Sabah başlayıp akşam bitecek bir şey değil. Eğer öyle olsaydı işler çok kolay olurdu. Önümüzdeki on yıllar devrimci güçlerin kapitalizme/ emperyalizme karşı mücadelesinin derinleşerek, yaygınlaşarak devam edeceği bir dönem olacak.”[5]
Yani soru(n) mevcut potansiyel birikimin nasıl gerçekleneceğiyle ilgili…
Yani mesele tüm bunları sosyalizmin alternatif toplum projesini bağlamakta…
Devrimin güncelliği fikrine “es” geçmeyen radikal sosyalistler bunu yapabilirler
O hâlde tamamlayayım: Radikal sosyalistler ilk anından itibaren başkaldırının içinde yer aldı; en aktif öznelerinden oldu. Tüm gücünü seferber etti. Son derece iyi bir sınav vererek barikatların ve çatışmaların en ön saflarında, militanca, ölümüne savaştı. Gelişmelere inisiyatif koydu. Direngenliğiyle iz bıraktı.
Başkaldırının muhtevasını kavrayan Radikal sosyalistler son derece olgun tutum ve tavır sergiledi. Çatışma ortamı ve direnişin muhteşemliği kitleleri kaynaştırdı ve birleştirdi. Ruhları ortaklaştırdı. Pratik olarak sistem karşıtlığı ve polise karşı etkin direniş ve çatışma hâli sembollerden kaynaklı problemlerin başından aşılmasını sağladı.
Diyeceklerimi, hikâyemizi en iyi anlatan Edip Cansever’in şiiriyle noktalıyorum:
“vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı
vaktinde anlamanın sevinci mi
ya da biraz geç kalmanın
o gereksiz tedirginliği mi
hangisi
ama belli ki sonundayız herşeyin
en sonunda.”


24 Ağustos 2013 17:01:43, Çeşme Köyü.


N O T L A R
[1] 25 Ağustos 2013 tarihinde Mamak İşçi Kültür Evi’nin Ankara’da düzenlediği 10. Kültür Sanat Festivali’nde yapılan konuşma; 21 Eylül 2013 tarihinde Ankara-Tuzluçayır’da AKA-DER’in, “Devletin Alevisi Olmayacağız… Asimilasyon Projesi Olan Cami-Cemevi Projesini Mahallemizde İstemiyoruz” başlıklı etkinliğinde yapılan konuşma… Önsöz Dergisi, Güz-1, Ekim 2013…
[2] Paul Auster.
[3] V. İ. Lenin, Devlet ve Devrim, Çev: Süheyla Kaya-İsmail Yarkın, İnter Yay., İkinci Basım, 1999.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s