ONLAR DÜŞLERİNİN BÜYÜKLÜĞÜ KADAR ÖZGÜRDÜR![1]

“Ji bo bi çav li hev
nihêrtina bi mirovekî re,
divê ku ew meriv be.”[2]


Çoğunu tanıyorum; kucaklaştık; aynı ekmeği paylaşıp birlikte umutlandık…
İnebolu (Kastamonu) M Tipi Kapalı Hapishanesi’nden Murat Kur, Hıdır Yıldız ve Deniz Kırbağ’ı…
Sincan (Ankara) F Tipi Kadın Hapishanesi’nden Evrim Konak’ı…
Elbistan (Maraş) E Tipi Hapishanesi’nden Tuğçe Özgül’ü…
Malatya E Tipi Hapishanesi’nden Ali Mükan’ı…
Kürkçüler (Adana) F Tipi Kapalı Hapishanesi’nden Emrah Kalkan, İsa Uğur Erdoğan ve Özer İnal’ı…
Karataş (Adana) E Tipi Kadın Hapishanesi’nden Dilek Hoş, Gönül Dinç ve Ayşe Kaya’yı…
Şakran (Aliağa-İzmir) Kadın Kapalı Hapishanesi’nden Eylem Yıldız, Mine Sargın, Fatma Akgül ve Yeşer Aydın’ı…
Buca (Kırıklar-İzmir) F Tipi Hapishanesi’nden Erol Hanbayat, Binali Yıldız, Şenol Akyıldız, Murat Karaman, Uğur Tepe, Deniz Kısmetli, Fevzi Demirpençe, İsmail Avan ve Başar Tür’ü…
Daha bugün gibi hatırlıyorum Evrim Konak’ı, Tuğçe Özgül’ü, Murat Kur’u, Hıdır Yıldız’ı, Deniz Kırbağ’ı, Ali Mükan’ı Dersim’de; Eylem Yıldız’ı İstanbul’da; Başar Tür’ü de Isparta’da kucaklamıştım…
Teslim alınması mümkün olmayan özgürlükleriyle Onlar bana, dost sıcaklıklarını vermek yanında hep Dante Alighieri’nin “Güçlü bir ateş, küçük bir kıvılcımdan sonra çıkar”; Mazlum Doğan’ın, “… ‘Büyük’ bir kalbinin olması için ‘dev’ gibi olmaya gerek yok!”; Marcus Aurelius’un, “İyi insan nasıl olmalı diye tartışarak daha fazla vakit kaybetme: iyi insan ol”; George Bernard Shaw’ın, “Mutluluğu üretmeden, tüketmeye hakkımız yoktur,” sözlerini anımsatırlar…
Prangaya vurulması, hapsedilmesi, teslim alınması mümkün olmayan özgürlükleriyle Onlar sosyalist mücadelenin militanları, halkın çocuklarıdır…
Sırf bu nedenledir ki, demir parmaklıkların ardına kapatılmışlardır…
Onlar içeride, baskılarla göğüs göğüse özgürlüğün diyetini ödeyerek, egemen terörün ne olduğunu ve ondan nasıl özgür olunabileceğini bizlere bir kere daha gösteriyorlar…


(C)EZAEV(LER)İ HÂLİ


Ahmed Arif’e, “Haberin var mı taş duvar/ Demir kapı, kör pencere,/ Yastığım, ranzam, zincirim./ Uğruna ölümlere gidip geldiğim,/ Zulamdaki mahzun resim,/ Haberin var mı?/ Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,/ Karanfil kokuyor cigaram./ Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…” ya da Enver Gökçe’ye, “Bugün görüş günümüz/ Dost kardeş bir arada/ Telden tele mendil salla el salla/ Merhaba/ /İzin olsun hapishane içinde/ Seni senden sormalara doyamam/ Yarım kalır cigaramın ateşi anam/ Gitme dayanamam…” diye haykırtan Türk(iye) zindanları deyip geçmeyin…
Orada “Hayata Dönüş”ten “Diyarbakır 5 Nolu”ya, “Mamak”a, “Metris”e, “Ulucanlar”a vd’lerine uzanan bir zulüm ve devrimcilerin kanlarıyla yarattıkları direnç tarihi yazılıdır…
Bu tarihte doğduğu gün tutuklanan babasıyla ilk buluşması 10 günlükken, demir parmaklıklar ardında gerçekleşen ve cezaevine gide gele idrar yolları enfeksiyonu kapan Nora Demir bebe de vardır.
Nora’nın babası Yusuf Demir ile buluşmasının, tutuklandıktan on gün sonra Metris Cezaevi’nde gerçekleştiği anı şöyle anlatır eşi Sevgi:
“Kapalı görüştü. Camın ardındaki eşimi tanıyamadım. Çökmüştü, 10 kilo vermiş gibiydi. Ertesi gün açık görüşe gittik. Nora’nın göbeği cezaevinde düştü. Her ayın sonunda Tekirdağ’a açık görüşe götürüyoruz. Aramalar sırasında hırpalanıyor. İlk gittiğimizde sütyenimizdeki tel öttüğü için geri gönderildik. Koştum geldim ki masanın üzerinde çıplak bir şekilde duruyor. Bezi bile açıktı…”
Evet, evet bu tarihte yiğitlerimizin kanı ve Nora gibi bebelerimizin ahı vardır!


TÜRK(İYE) (C)EZAEVLERİ


Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü verilerine göre Türk(iye) (c)ezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı 28 Ocak 2013 tarihi itibariyle 138 bin 16’ya yükseldi.
2010 yılında 120 bin 814 olan hükümlü ve tutuklu sayısı 2012 yılı sonunda 136 bin 20’ye yükseldi. Cezaevlerindekilerin 31 bin 707’si tutuklu, 104 bin 313’ü ise hükümlü durumunda. Tutukluların 1560’ı kadın, 1583’ü çocuk ve 28 bin 564’ü erkeklerden oluşuyor. Hükümlülerin ise 100 bin 617’si erkek, 3 bin 278’i kadın 418’i çocuk.
Adalet Bakanlığı, 2013 yılı için 36, 2014’te 41, 2015 yılında ise 33 cezaevinin daha hizmete sokulmasını hedefliyor. Yaklaşık 800 öğrencinin cezaevinde olduğu belirtiliyor.
Balık istifi gibi yatılan (c)ezaevlerinde “Onlarca hasta tutsak kaderine terk edildi; hükümet olan bitene seyirci”yken; ‘Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası’nın (SES) ‘Cezaevleri ve Sağlık Raporu’na göre, hasta mahkûmlar doktora kelepçe ile götürülüyor, yoğun bakıma alınana kadar ölüyor, yoğun bakımdakiler kelepçe ile yatıyor. 3 yılda hastalık nedeniyle hapis cezaları ertelenmeyen 268 mahpusun ise öldüğü belirtiliyor.
SES Başkanı Çetin Erdolu, “Cezaevlerinde 550 hasta mahpus bulunmaktadır. 2010’da 161, 2011’de 41, 2012’de 66 mahpus hastalık ve çeşitli sebepler nedeniyle yaşamlarını yitirmişlerdir,” diyor.
Gerçekten de cezaevlerinde ki hak ihlâlleri çığ gibi büyürken, sağlık durumu gün geçtikçe daha kritikleşen yüzün üzerinde hasta tutuklu tedavi bekliyor. İnsan Hakları Derneği (İHD)’nin verilerine göre Türkiye’de 309 hasta tutuklu ve hükümlü var. İnsan hakları savunucuları ve avukatlara göre bu tablo ancak, “umursamazlık”, “keyfilik”, “intikam” ile açıklanabilir.
Adalet Bakanı Sadullah Ergin, CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün 9 Temmuz 2012 tarihli yazılı soru önergesine, 18 Temmuz 2012 tarihli yanıtında, 2002’den beri 109 tutuklunun cezaevlerinde yaşamını yitirdiğini söylemişti. Ergin’in verdiği bilgiye göre; 2002 yılında 89, 2003’de 163, 2004’de 54, 2005’de 59, 2006’da 157, 2007’de 176, 2008’de 211, 2009’da 196, 2010’da 252, 2011’de ise 268 tutuklu cezaevinde öldü.
Özetle İHD Cezaevi Komisyonu’ndan Avukat Ahmet Tamer cezaevlerinde hasta tutuklu ve hükümlülerin tedavi ihtiyaçlarının karşılanmadığını, sevklerinin yapılmadığını vurgulayarak, “Cezaevlerinde tutulmaya devam edilen 300’ü aşkın ağır hastanın 30’u ölüm sınırında,” diyor.
Hayata Dönüş operasyonunu protesto ettiği için örgüt üyeliği suçlamasıyla 2.5 yıldır cezaevinde tutulduğu Kandıra F Tipi Cezaevi’nde kansere yakalanan 25 Yaşındaki Mete Diş’in hücre arkadaşları gönderdikleri mektupta “Arkadaşımız gözlerimizin önünde eriyor. Genç arkadaşımızın katledilmesine izin vermeyin,” çağrısı yaptı.
Daha önce birçok hak ihlâli ile gündeme gelen İzmir Aliağa Şakran Kadın Cezaevi şimdi de tutsakların sağlık sorunlarıyla gündeme geldi. Kadın tutsaklar, cezaevinde yaşanan hak ihlâlleri, keyfi uygulamalar ve hasta tutsakların durumuna ilişkin gönderdikleri mektupta, birçok kadın tutsağın ciddi hastalıkları olmasına rağmen cezaevi idaresi tarafından keyfi bir şekilde tedavi edilmediğini belirterek, bundan dolayı hasta tutsakların sağlık durumlarının gün geçtikçe kötüleştiğini ve ölüm ile karşı kaldıklarını vurguladı.


“KEYFİ” UYGULAMALAR


Şirinyer (İzmir) F-1 Hapishanesi’nden yazdığı 6 Kasım 2012 tarihli mektubunda Arif Pelit’in, “Bulunduğumuz F Tipi hapishaneler, üç ve tek kişilik hücrelerden oluşan, en ağır işkence yöntemi olarak kabul edilen 24 saat tecrit sistemine dayalı hapishanelerdir. Ancak bu yeterli görülmemiş olmalı ki, hapishane idareleri ve Adalet Bakanlığı’nın uygulamaları, bizlere tecrit içerisinde tecrit yaşatmaya yönelik hak gaspları bütününden oluşmaktadır,” notunu düştüğü “keyfi” uygulamaların (c)ezaevlerine ilişkin birkaç çarpıcı örneği sıralarsak:
i) Tutuklanıp Kandıra 1 No’lu F Tipi Cezaevi’ne konan Çağdaş Hukukçular Derneği  Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı, 9 Mart 2013’de haftalık telefonla görüşme hakkını kullanırken infaz memurları tarafından “tekmil verme”ye zorlandı. Uygulamayı reddeden Kozağaçlı ailesi ile görüştürülmedi…
ii) “Sincan Cezaevi, Koğuşta Grup Yorum’un ‘Zafer Yakında’ marşını söyleyip, slogan atan 25 mahkûma hücre cezası verdi! Gerekçe: Eyleme teşvik ve cezaevinin güvenliğini tehlikeye atmak”…
iii) Ergenekon davasında tutuklu yargılanan malulen emekli üsteğmen, avukat Serdar Öztürk’e Silivri Cezaevi’nde yaptıkları elma reçelini avukatına ikram etmesinin ardından disiplin soruşturması açıldı!
iv) Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Cezaevi bir garip hak ihlâline daha sahne oldu ve “göz teması ile kurumun güvenliğini bozmak” gibi yeni bir suç türü üretildi. Cezaevindeki hücre kapılarında bulunan mazgallar dahi “iletişim kurularak kurumun asayiş ve güvenliğinin bozulduğu” gerekçesiyle, dışarıdan A4 kâğıt yapıştırılarak kapatıldı!
v) Açlık grevleriyle gündeme gelen cezaevlerindeki hükümlü ve tutukluların AİHM gibi resmi makamlara veya avukatlarına gönderdikleri mektupların okunduğu ve “görüldü” kaşesi vurulup iade edildiği ortaya çıktı!


ZORBALIK, BASKI(LAR), TECRİT…


Türk(iye) (c)ezaevlerindeki baskılar tecritten işkenceye uzanan bir zorbalıklar manzumesidir!
Örneğin 2012’nin ilk 9 ayında cezaevlerinde 24 ölüm ve 57 yaralamanın yaşandığını belirten ‘Türkiye İnsan Hakları Vakfı’ (TİHV), “171 işkence vakası, 1142 sevk uygulamaları ihlâli, 222 sağlık hakkı ihlâli, 22 aile görüşünün engellenmesi, 25 tecrit ve izolasyon vakası, bin 5 disiplin cezası, 318 haberleşme ve benzeri engellenmesi olmak üzere 3 bin 14 hak ihlâli yaşandı”ğının altını çiziyor.
Yine İHD Diyarbakır Şubesi, Kürt illerindeki cezaevlerinde, 2012 yılı içinde toplam 3 bin 263 hak ihlâlinin yaşandığı belirtildi.
Somut rakamların gerçeğine gelince; hızla sıralayalım: Gebze Kadın Cezaevi’ndeki Fadime Özkan’a yedi yıldır görüşme yasağı uygulanıyor…
Tutsaklar üzerindeki baskıların arttırılıp, her türlü yöntemin denendiği; tutsakların saatlerce çırıl çıplak şekilde su içinde bekletildiği; her türlü işkenceye maruz bırakıldığı Tekirdağ 2 Nolu F-tipi Cezaevi’nden, Metris 1 Nolu -tipi Cezaevi’ne sevk edilen Ahmet Salgın cezaevi birinci müdürü Osman Demirel tarafından oluşturulan ‘A Timi’nin sistematik işkence yaptığını açıkladı…
Açlık grevi eylemine katıldığı için 5 arkadaşıyla Adana Kürkçüler F Tipi Kapalı Cezaevi’nden Tekirdağ 2 No’lu Cezaevi’ne sürgün edilen Mehmet Halit Oruç’un ailesi, Oruç ve diğer tutukluların cezaevi yönetimince tehdit edildiğini belirtti.
Ayrıca Pozantı’da çocuklara yönelik taciz, tecavüz ve işkence dehşeti şimdi de Şakran Cezaevi’nde uygulamaya başlandı. Şakran’da çocuk tutsaklar her türlü işkence ve eziyetten geçiriliyor.
Bunların yanında İzmir Şakran Cezaevi ve Tekirdağ F Tipi Cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlüler işkence ve baskıların arttığını belirttiler… Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevi’nde bulunan tutuklu ve hükümlüler yazdıkları mektupla cezaevinde saatlerce suda bekletilme, çıplak arama, tek sıra askeri tarzda yürüme gibi işkencelere maruz kaldıklarını duyurdu.


KİTAPLARI VE İNSANLARI YAKIYORLAR!


Sözünü ettiğim zindanlarda kitaplar ve “Hayata Dönüş Harekâtı”nda olduğu gibi insanlar yakılır!
19 Aralık 2000’de, Türkiye tarihinin en büyük ve kanlı cezaevi harekâtında 32 yaşamı yok edilip, tek bir sorumlunun bile ceza almadığı vahşeti hatırlayın!
Ölüm oruçlarını bitirmek ve tutukluları F tipi cezaevlerine sevk etmek amacıyla, 19 Aralık 2000’de düzenlenen, 30 tutuklu ve hükümlü ile 2 askerin ölümüyle sonuçlanan, aynı anda 20 cezaevinde gerçekleştirilen operasyonlarda ölümlerin çoğu Bayrampaşa Cezaevi’nde yaşandı. C-1 koğuşunda diri diri yakılan kadınların görüntüleri hafızalara kazındı. Çatılar delinerek, koğuşlara sarkıtılan hortumlardan verilen ve mağdurların elbiselerini yakmadan vücutlarını yakan gazın ne olduğu ise hâlâ aydınlığa kavuşmadı.
Veli Saçılık’ın da kolunun koparıldığı “Hayat Dönüş Operasyonu” olarak duyurulan, katliamcıların “Tufan” adıyla planladığı harekât boyunca cezaevlerinde 8 jandarma komando taburu, 37 bölük asker, binlerce çevik kuvvet ve ceza infaz memurunun katıldığı katliamda binlerce mermi, el bombası ve 20 bini aşkın gaz bombası kullanıldı. Katliam sırasında 28 tutsak kurşunlanarak ve yakılarak yaşamını yitirirken, devam eden ölüm oruçlarıyla birlikte katliamın bilançosu 122 kişiye çıktı.
Ya Diyarbakır zindanı!?
İnsan(lar)ımızı yakıp, yıkanlar şimdi de kitapları(mızı) yakıyorlar!
Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nden Seyfi Polat haykırıyor; pür dikkat ona kulak verin:
“Duyun, bilin istedik: Yarın (15 Mart 2013’de) yağma edilircesine toplanacak kitaplarımız, vermeyeceğiz elbette, zorla almak isteyecekler. Duyun, bilin, şaşırmayın yani kristal geceler aydınlatacak karanlıkları. Ha bir de dini kitaplara sınır yok diyorlar, kararda aynen öyle yazıyor, ibadet için gerekli olan dini kitaplarda sınırlama olmayacakmış! Bu da bir şeydir. Hitler ‘Kristal gece’de dini-siyasi-bilimsel diye ayırmadan hepsini yakmıştı. Bu uygulamayı siyasi bir karar gibi mi algıladınız?! Doğrusu biz öyle düşünmedik. Hiç olmazsa dini kitaplar kurtulacak talandan. Duymakla, öğrenmekle kalmayın istiyoruz, duyurun, bildirin, taraf olun, tavır alın. İbrahimi bir ateştir yakılan, kim bir damla su, kimi bir çalı parçası atar üstüne. Bir damla su diyenedir sözümüz. Selamımız da sizlere. Aklınız zihniniz, yüreğiniz aydınlık olsun, kitabın ateşi ile değil bilgisi ile aydınlanmaktır dileğimiz/ Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez…”


AYKIRI UMUTLARIN AHLÂKIYLA DİK DURUP DİKLENİN, ÖFKELENİN!


Diyeceklerimi toparlıyorum: (C)ezaevlerinde direnen, teslim alınamayan yoldaşlarımız, aykırı umutlarının ahlâkıyla, dik durup diklenen öfkeleri ve devrimci iradeleriyle hepimize örnek oluyorlar.
Hepimize Stephane Hessel’in, “Öfkelenin! Kayıtsız kalmayın! Mücadeleye katılın…”
F. Nietzsche’nin, “Bir girişimde bulunacaksanız, kararsızlık kapılarını kapatın…”
Halil Cibran’ın, “Sırtını güneşe çevirirsen gölgenden gayri bir şey göremezsin…”
Bir Çin Atasözü’nün, “Karanlığı lanetlemektense bir mum yakmak daha iyidir.” “Kalbinde yeşil bir dal bulundurursan şakıyan kuşlar gelir.” “Gül sunan bir elde daima bir miktar gül kokusu kalır…”
La Fontaine’in, “Tu serfirazî bûn di riyên bikulîlkan de naçe/ Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez…”
Phyllis Bottome’nun, “Zorluklarla baş etmenin iki yolu vardır; ya zorlukları değiştirirsiniz ya da zorlukları çözmek için kendinizi…”
Bir Ermeni Atasözü’nün, “Mirov, bi rêjeya hezkirina ji kesên din ve mezin dibe/ İnsan, başkalarını sevebildiği oranda büyür/ büyüktü…”
Marcus Aurelius’un, “Bir şeyi yapmak yalnızca sana zor geliyor diye bunun bir insan için olanaksız olduğunu düşünme. Eğer bir şey insan için olanaklıysa ve insan doğasına uygunsa, senin tarafından da yapılabileceğine inan…”
Nihayet K. Marx ile F. Engels’in, “Etten ve kemikten insanlara varmak üzere ne insanların söylediklerinden, imgelerinden, kavradıklarından, ve ne de anlatıldığı biçimiyle insandan hareket edilir; hayır, gerçek faaliyetleri içindeki insandan hareket edilir; dirimsel sürecin ideolojik yansı ve yankılarının gelişmesinde insanların gerçek yaşam süreçlerinden hareketle ortaya konulabilir,”[3] sözleriyle ifade ettiklerin devrimci praksis ahlâkının ne ve nasıl olması gerektiğini hatırlatırlar…
Özetin özeti Onlar “olağan” denilen vahşetin “aykırı” bulduklarıdır!
Aykırı(lık) beklenendir; hâkimiyeti hiçe sayandır.
Aykırı olmak, alıştırıldığımız “olağan”a ilişkin ve itirazın yolunu açmaktır…
Onlar dik durup, diklenenlerdir!
Dik durmak, başı eğik olmamak, umutların tükenmesine müsaade etmemektir.
Maymundan insana geçişin en önemli adımı olan dik durmak, insan(lık)ın en büyük eylemdir; özgüvendir; dayatılana karşı çıkmak, itiraz edip kafa tutmaktır…
Onlar öfkelidir!
Öfkelenmek, İnsan(lık)ın iç ısıtan, elini ayak titreterek, kendine getiren başkaldırı hâlidir.
“Celallenmek” olarak da anılan hâl, galeyana gelmek, heyecanlanmaktır…
Celali İsyan(ları)ından gelen bu deyimin kökü, XVI. yüzyılda Yavuz döneminde çıkan ayaklanmalara; Anadolu’daki Bozok’lu Celal’in Alevi Ayaklanmaları’na uzanır. Bu konuda Cemal Süreya der ki: “şelaleye düşmüştür/ zeytinin dali/ celaliyim/ celalisin/ celali…”
Bastırılan bir isyandan yeni bir isyanın çıkartılmasıdır Celali’lik vesselam…
Onlar, yerküredeki kapitalist vahşeti kabullenmeyip, sinirlenenlerdir!
Sinirlenmek, insan(lık)ın tahammül sınırlarını aşmasıyla ortaya çıkan durumdur..
“Nevri dönmek”tir… “Kanın beyne sıçraması”dır… “Şalteri atmak”tır… “Öfkelenmek”tir… “Kızmak”tır… “Tepki”dir… Yani gözlerinizden ateş çıkan “saf ruh hâli”dir insan(lık)ın…
Kim ne derse, nasıl karşı çıkarsa çıksın “sinirlenmek” doğal bir durumdur günümüz şartlarında.
İnsan(lık)ın ruhunu değiştiren bir duygudur o; eşiğin aşıldığı zamandır; kişiyi değiştirip, başkalaştırandır…
“Olağan tavırları”nın dışına çıkılması hâlidir. Gerçek kişiliği ortaya çıkartandır…
Ve nihayet Onlar umudu yaratan umutturlar…
Kolay mı? Geçerli tek yaşama sebebi olan umut, Pandora’nın Kutusu’ndan en son çıkandır…
Kaybettiğinizde öldüğümüz şeydir; hiç bir zaman ve koşulda kaybedilmemesi gerekendir; Can Yücel’in de “uyumayan umut”tan/ “sabah sabah yeniden açan umut”tan söz etmesi bundandır.
İleriye doğru baktığında görülen beyaz sızıntı ışıktır; karanlık bir gecede, buğulu cama güneş çizebilmektir; en karanlık anda parlayan bir küçük kıvılcımdır; “Yarın çok güzel olacak,” demektir umut; iş bu nedenle “Umutlar sonsuzdur,” der Edip Cansever…
İnsan(lık)ın en güçlü silahıdır; ölmeyen/ öldürülemeyen şeydir; canlı kılandır; teslim alınamayandır; yeni/ yeniden doğuşun taşıdığı ve var etmek için anımsanması gereken güçtür; bu bağlamda da “Uyanık insanın rüyasıdır umut,” der Tolstoy…
İnsan(lık)ın, asla çekip gitmeyen sadık yoldaşıdır; Gelecek hayalleridir; En zor durumda bile tek sahip olduğunuz şeydir; Hayal gücünün direnmesidir; yaşama dayanağına, tutungacına, “bahanesi”ne denk sebeb-i hikmettir…
Uzaklarda bir yerlerde var olduğunu ve olacağını bilmek; uzanmak ve dokunmaya çabalamaktır umut…
Umut varlığın kendisidir. Her insan isyanla binlerce umuttur. Her zaman vardır, tükenmediğiniz sürece asla tükenmez. Aşktır umut, bağlanan ve vazgeçilmeyen…
Umut tavaf etmez; çember çizmez; yol alır; yol açar…
Umut, tanımı gereği, “olması gereken veya olacağı düşünülen şey”dir. Gerçekliğe dair istek ile beslenen bir histir/ bağlanmadır. Olmadığında yaşanmayan, yaşanamayandır.
Cesaretin öbür adı ve de özgürlüktür umut…
Yani “güneş doğarken hiç umut yok mu?/ umut insanda…”
“umuda bin kurşun sıksa da ölüm/ unutma, umuda kurşun işlemez gülüm!” diye haykıran Nâzım Hikmet Ran’ın, “güzel günler göreceğiz çocuklar,/ güneşli günler/ göre-/ ceğiz…” vaadidir umut, yani Onlar…
Tıpkı “anne, ne zaman bahar gelecek?/ kış gelsin de öyle yavrum,” dizelerindeki üzere Can Yücel’in…
Evet, evet Onlar, zindanlardaki kışın ardından gelecek, kapımızı gümbür gümbür çalacak olan bahardırlar…


15 Mart 2013 10:33:19, Ankara.


N O T L A R
[1] 8 Nisan 2013 tarihinde DHF’li tutsaklarla dayanışma için İzmir’de düzenlenen “Zindan Karanlığını Özgür Dünya Düşüyle Aydınlatanlar İle Dayanışmayı Büyütelim!” başlıklı toplantıda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:149, Kasım 2013…
[2] “Bir insanla göz göze gelmek için insan olmak gerekir.” (Jerzy Lec.)
[3] K. Marx-F. Engels, Alman İdeolojisi, çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1999, s.45.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s