SORU(N)DAN ÇÖZÜME KADIN(LAR)

“Selam olsun bizden önce geçene

Selam olsun dosta, hasa, çile çekene
Selam olsun dayanana, düşene
Yüreğim yürektir, bakma gözüm yaşına.”[1]


“Kadınlığın tarihi, dünyanın gördüğü en büyük zorbalığın tarihidir,”[2] der Oscar Wilde. Haklı.
Sınıflı sömürücü yapılarda kadın olmak gerçekten de çok zor. Ya da asıl zor olan kadınlığın doğası değil de, erkek doğasının kadına direttikleri belki de. Kadınsan, çoğu kez objesin. Erkeğin mutluluğu için dünyadasın zaten. Türkiye’de her on kadından dördüysen, aile içi şiddete maruz kalıyorsundur. Şiddetten yırtamadıysan, resmi verilere göre sadece İstanbul’da haftada bir işlenen töre cinayetlerinin kurbanısındır belki de. Altı yılda öldürülen 4 bin kadından biri değilsen, gelecek altı yılda öldürülecek bir kurban da olabilirsin. Öldürülmek olasılık dışıysa, çalışan kadınların yüzde 58’lik dilimine girerek iş yerinde tacize de uğrayabilirsin. Ya da böyle bir yazı yazarken, Türkiye’de kadına yönelik şiddete dair doğru düzgün bir istatistik bulamadığın için sinirden küplere binersin.
Bu iç karartıcı tablo sadece Türkiye’ye de ait değil. ABD’de 2009’da 90 bine yakın kadın tecavüze uğradı. Tek fark, her şeyin istatistiğine ulaşabilmekte…
“Kadın olmak hâli”ne ilişkin olarak verilere müracaat etmekte büyük yarar var.
Mesela 42 il, 126 ilçede 3 bin 252 kadınla yüz yüze görüşülerek gerçekleştirilen Adil Gür’ün “Kadına Yönelik Şiddet” araştırmasına göre, çalışan kadınların yüzde 40.7’si, çalışmayanların ise yüzde 46.9’u eşinden fiziksel şiddet görüyor.
‘Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nca Dilek Kavral ve Elvan Aydemir’in hazırladığı ‘Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet’ raporuna göre:
– 2011’de 257 kadın öldürüldü, en az 102 kadın ve 59 kız çocuğuna tecavüz edildi.
– Şiddete en fazla rastlanan bölge yüzde 57.1’lik oranla Kuzeydoğu Anadolu. Ardından yüzde 52.8’le Orta, 51.5’le Ortadoğu, 51.1’le Güneydoğu Anadolu geliyor.
– Şehirlerdeki kadınların fiziksel şiddete maruz kalma oranları ilçelerde oturanlara göre, yaklaşık yüzde 42 daha fazla.
– Hane gelirine katkısı erkekten çok olan kadınların şiddet görme riski iki misli artıyor.
– Kadınların yaklaşık yüzde 15’i cinsel şiddet yaşadı. 100 kadından 42’si fiziksel ve cinsel yaşadı.
– Kadınların yüzde 92’si şiddetle ilgili şikâyetçi olmuyor.
Özetle TBMM’de Adalet Bakanı’na yöneltilen soru önergelerine verilen yanıtın ortaya çıkardı gerçeğe göre, 2002-2009 yılları arasında kadın cinayetleri 14 kat (yüzde 1400) artmıştır. 2002 yılında 66 kadın öldürülmüşken bu sayı her yıl artmış; 2009’un ilk yedi ayında 953 kişiye çıkmıştır. Kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz vakalarını tespit etmek ise neredeyse imkânsızdır.
Baroların çeşitli tarihlerde yaptığı açıklamalara göreyse, “…Türkiye’de her 10 kadından 4’ü şiddet görmektedir… İstanbul’da her yıl boşanma başvurularının yüzde 85’inin nedeni şiddettir… Evli kadınların yüzde 42’si fiziksel veya cinsel şiddete uğrarken yüzde 44’ü ise duygusal şiddete maruz kalıyor… Tecavüze uğrayan kadınların yüzde 50’sinin 18 yaşın altında olduğu, her 4 kız çocuktan birinin cinsel şiddete uğradığı belirlenmiştir.”
Ya dünyadaki durum?
ABD Adalet Bakanlığı verilerine göre, kadınların yarısından fazlası (yüzde 55) hayatlarının bir döneminde şiddet görüyor.
BM Dünya Kadınları 2010 raporuna göre, Almanya’da kadınların yüzde 25’i, Danimarka’da yüzde 27’si, Norveç’te yüzde 22’si hayatlarının bir döneminde cinsel ve fiziki şiddet gördü.
Dünyada kadınların yüzde 20’si ve erkeklerin yüzde 5-10’u çocukken cinsel şiddete maruz kalıyor. Japonya’da kadınların yüzde 15’i, Etiyopya’da yüzde 70’i hayatlarının bir dönemi şiddet gördüğünü belirtiyor.
Dünyada yüzde 0.3 ile 11.5 oranları arasında kadın ise bir yabancı tarafından cinsel şiddet gördüğünü söylüyor.
2007 yılındaki verileri sıralayarak ilerlersek:
– Kadınlara karşı şiddet dünyada en yaygın, ancak en az cezalandırılan suç.
– 113 ile 200 milyon arasında kadın demografik olarak “kayıp” (yok) görünmekte. Ya doğar doğmaz öldürülmüşler (erkek çocuğun kız çocuğa tercih edilmesi) ya da erkek kardeşleri ve babalarıyla eşit derecede gıda ve tıbbi olanaklara ulaşamamışlar.
– Fuhuşa zorlanan ya da bunun için satılan kadınların sayısı yılda 700 bin ile 4 milyon arasında. Cinsel kölelik düzeninden elde edilen kazançlar yılda tahminen on iki milyar dolar.
– Küresel olarak, on beş ile kırk beş yaş arası kadınlar kanser, sıtma, trafik kazaları ve savaşlardan daha ziyade, erkek şiddetinin sonucu hayatını kaybetmekte veya sakatlanmakta.
– En az üç kadından biri dövülmüş, cinsel ilişkiye zorlanmış ya da hayatı boyunca başka türlü suiistimal edilmiş (tecavüz, kötü davranış). Genellikle, suiistimal eden kişi aileden bir üye ya da kadının tanıdığı bir kimse. Ev içi şiddet, bölge, kültür, etnik köken, eğitim, sınıf ve din ne olursa olsun kadınlara karşı en yaygın suiistimal şekli.
Görüşümüze göre: Her 3 kadından 1’inin yaşamında şiddet gördüğü ve her 5 kadından 1’inin de yaşamında tecavüze ya da tecavüz girişimine uğradığı bir dünyada yaşıyoruz.
Böylesi bir dünyada ‘Fortune Türkiye’nin hazırladığı ‘Türkiye’nin En Güçlü 50 İş Kadını’ listesinde Güler Sabancı ilk sırada yer alması kadınlar için bir “başarı hikâyesi” değil, sermayenin gücünün göstergesidir olsa, olsa…[3]
Kapitalizmle mutlu beraberliğini sürdüren ataerki varolduğu sürece “kadın olmak hâli”ne ilişkin soru(n)lar devam edecektir.
Çünkü cadıları kadınlara eşitleyen zihniyet sadece Ortaçağ’da değil, farklı versiyonuyla kapitalizm koşullarında da karşımızdadır. Cadılık suçlamalarını kadınlara yönelten; şeytanlığı kadınlara uygun bulan zihniyet dün neyse bugün de odur.
İlk “günah”, yılanın ağzındaki elmayı Adem’e yediren Havva’nın “günahı”yken; erkek egemen gelenek(ler), din(ler) daima kadını engellemiş, talileştirmiştir.
Örneğin tektanrılı dinler kadını yönetici yapmamıştır. İmam, papaz, haham erkektir.
Töreler kadını daima suçlarken; her zaman erkeğe tabi olması; söz dinlemesi gerektiğini buyurur.
Kolay mı? Kadın, bütün sınıflı sömürücü toplumlarda talep edilen bir varlıktır. Talep edilmek, bedeninde de ruhunda da belli değerleri barındırmayı gerektirir. Giyim kuşam, süslenerek güzel görünme bunların başında gelir.
Bu On Emir’den Kur’an’a; kültürel dağılımın etkisiyle dünyanın herhangi bir yerinde üreyen inançlar, sosyal dalgalanmaların sonucudur.
Bakın kadın “eski kitap”larda nasıl anılıyor:
Babil Kralı Hamurabi’nin Anayasası, İÖ XV. yüzyıl: “Kadın uygunsuz bir davranışta bulunduğu ya da eviyle ilgili görevlerini yerine getirmediğinde kocası onu kölesi kılar. Bu kölelikte, evde kocasının istediği her şeyi yapmasının yanında, kocanın yeniden evlenme hakkı da vardır.”
Zarathustra, İranlı düşünür, İÖ VII. yüzyıl: “Kadın, erkeğe Tanrı gibi tapmak zorundadır. Her sabah dokuz kez düzenli olarak kocasının ayaklarının dibine diz çökmek ve kollarını kavuşturup ona ‘Efendim, ne yapmamı emredersiniz?’ diye sormak zorundadır.”
Hintlilerin kutsal kitabı: “İsterse kocasının kınanacak davranışları olsun, isterse koca başka kadınlarla ilişki kursun, erdemli kadın, ona Tanrı’ya duyduğu saygıyı besler.”
O günden bugüne ne değişti mi? Nihai kertede “hiç”!
Örneğin Naziler, kadının özgürlük ve eşitlik istemlerini, dolayısıyla kadın kurtuluş hareketini cinsler arası yerleşik düzeni yıkmak için ortaya atılmış bir “Yahudi buluşu” olarak değerlendiriyorlardı.
8 Eylül 1934 günü Nürnberg’de toplanan NSDAP Kongresinde Hitler şunları söylemişti: “Kadının kurtuluşu/ eşitliği/ özgürlüğü, Yahudi beyni tarafından icat edilmiş sözcüklerdir. Biz, kadının erkeklerin dünyasına girmesini doğru bulmuyoruz. Bizim doğal ve doğru bulduğumuz, her iki dünyanın birbirinden ayrı kalmasıdır.”
Ya bugün? Suudi Arabistan’ın Büyük Müftüsü Şeyh Abdülaziz el eş-Şeyh’den, bu kez de 10 yaşındaki kızların evlenebileceği açıkladı. Müftü Eş-Şeyh’in ‘The World Observer’a açıklamasında, “Evlenmek için 25 yaşını bekleyenler fena hâlde yanılıyor. Annelerimiz ve büyükannelerimiz 12 yaşına bile gelmeden evlendiler. Aileleri tarafından iyi yetiştirilen kızlar o yaşta dahi evlilik görevlerinin tümünü yerine getirebilirler,” deniliyordu…
Tam da bu tabloda “Dünyayı yöneten erkekler, kadınların saldırıya uğradıkları, sömürüldükleri zaman yapabileceklerinden korkmamaya alıştı,”[4] diye haykıran Laurie Penny hiç de haksız değil…
Soru(n) bu!
“Çözüm”e giden yolda ilk adım da Simone de Beauvoir’ın, “Kadınların ifade edeceği bir dünya olması için, onlar, öncelikle bu dünyada yer almalıdır; baskıcı ya da baskı altında, yılgın ya da isyankâr, insanlar arasında bir insan olarak”; Emma Goldman’ın, “Kadının gelişimi, bağımsızlığı özgürlüğü kendisinden gelmelidir. İlk olarak kendisini bir obje değil, bir kişilik olarak ortaya koymalıdır. İkincisi, hayatını basit, fakat zengin ve derin kılarak; kendi bedeni üzerinde başkalarının iddia ettiği tüm haklara karşı koymalı, istemediği sürece çocuk yapmamalı, tanrının, devletin, kocasının, ailesinin bir kulu olmaya karşı çıkmalıdır. Bu da hayatın tüm karmaşıklığını ve özünü anlamaya çalışarak, yani kendini toplumun fikirlerinden ve yargılarından özgürleştirerek olur,” diye tarif ettikleridir ki, tam da bu noktada anımsanır Onlar…


FÜRUZAN, FÜSUN AKATLI VE TOMRİS UYAR


“Sanatçı kendisiyle tartışabilmeli. Ben yazmaya başladığımda edebiyat dünyasından çok da ahbabım yoktu. Ama çok okurdum. Yazmaya karar verdiğimde elimde ne var diye bakındım. Pek çok ressam, yönetmen ve yazar vardı. Bunlarla dünyamı geliştirmiştim…”
“Ben serbest okumalar yaptım. Ama o yılların etkisi elbette bende de vardı. Edebiyat okumalarını bırakıp, sosyoloji, tarih, felsefe okumalarına başladım. Toplum ve devlet arasındaki ilişkiyi gözden geçirdiğimizde adaletsizliği sorguluyorduk,” diyen biriydi Füruzan…
Hatırlatayım: “Füruzan’ın tipleri, gerçeklikle/ gerçekçilikle duyarlılığı bir arada taşırlar. Yazarın kendine özgü yaratma yöntemiyle, hepsi bir öykü boyutunu aşıp bir roman kahramanı etkisini içerirler.”[5]
XIX. yüzyıl Rus edebiyatına hayranlığının altını çizen Füruzan, okumanın kendisinde “temel bir içgüdü” olduğu vurgusuyla ekler: “Yazı yazmayı kolay sanan, edebiyat yapmayı ‘adının kapakta çıkması’ olarak algılayanlar var. Oysa benim için yazdıklarımın içeriği ismimden çok daha önemli. Okuduklarımda da hep buna dikkat ettim. Önemli olan zamanın sınavını verebilmektir.”
“Zamanın sınavından geçebilmek”; kaçımız bunu başarabildik ki?
Bu soruya, Patrice Rotig’inle söyleşide Füruzan’ın, “Sıradan diye nitelenmeyen, öyle de yaşamıyor görünen öylesine sıradan kişiler tanıyorum ki onlar tam bir kara mizah örneğidirler,”[6] diye düştüğü notla yanıt aramak gerek…
Evet, eleştirel düşünce, sorgulama ve itiraza muhtacız…
Tıpkı Füsun Akatlı’dan biz(ler)e miras kaldığı gibi…
4 Temmuz 2010’da yitirdiğimiz felsefeci, eleştirmen ve yazar Füsun Akatlı, “Aynaları hep kırmaya çalışan ve fırsat buldukça da kıran bir düşünürdü.”[7]
“Ayna düşkünleri”ne sık sık rastlanır. Bıkıp usanmadan, aynaya bakanlar kendilerini görürler. Ayna düşkünleri bu yüzden aynalarını yanlarından hiç ayırmazlar. Zamanla aynadan yansıyan görüntülerinin arasından sadece kendilerini, hadi en fazla en fazla birkaçını seçerler. Ardından da aynalardan hep seçtiklerini yansıtmasını beklerler.
Füsun Akatlı, ayna kıranlardandı.
Ahmet Cemal’in tarifiyle de, “Hem insan olabilmek, hem kadın olabilmek, bu kadarı ile de yetinmeyip, ‘düşünen kadın’lığın kavgasını verebilmek – ve ardından, yani üstüne üstlük – bir de ‘felsefeci kadın’ olabilmek”ti.
Ve Tomris Uyar…
“Rahatlıkla söyleyebilirim ki, Sait Faik’ten sonra Türkçede öykü ilk defa onunla tam karşılığını bulmuştu…
Onun için okumak, üniversitede verdiği dersin adı gibi, ‘kıyıdan açılmak’ demektir; sığlıktan, sıradanlıktan uzaklaşmak… Bir ‘duruş’ sahibidir Tomris Uyar. Gücünü incelik, duyarlık ve sahicilikten alan, derin bir kültüre ve birikime yaslanan eleştirel bilinçtir,” diyen Handan İnci ekler:
“Edebiyatımızda ‘yazar imgesi’ dediğimiz o tuhaf kimyanın eşsiz bir örneğidir. Yaşadığı çağa tanıklık eden, onu halis edebiyat ipeğiyle dokuyan, sahici bir yazardır. Her kuşakla bağ kurabilecek dirim gücüne sahip kitapları yaşamayı elbette sürdürecektir, ödünsüz ‘yazar duruşu’ ile…”[8]
Hırçın ve uyumsuz olarak ünlendi ama “uyumsuz”luk efsanesi, soylu bir hesapsızlığın ürünüydü Tomris Uyar. Kimilerinin çıkarlarına uygun dönüşümleri seçtiği dönemlerde ödünsüz olduğu için “zor” bulundu kişiliği.
Sivri, alaycı dilini, kendisini de sakınmadan bir takip spotu gibi dolaştırdı çevresinde. Soğukkanlı ve mesafeli ironisiyle toplumsal yozlaşmalara ışık düşürdü.
Bir keresinde, “Eskiden ihtiyarların çay içtiği, gazete okuduğu, kadınların yün ördüğü, çocukların oynadığı sağlıklı çay bahçeleri nasıl oldu da karşı koymadan, usul usul boyun eğdiler?.. Kaldırım küçüldü, asfalt genişledi, iskele kaldırıldı. ‘Hayır! Yeter!’ diyen yok. Yok. Yok. Yok… Kıyıyı ve ana caddeyi yutan, sindiren, kendine göre yeniden biçimlendiren bu canavara karşı ne gelir elden?” diye sormuştu.
Sonra da elinden geleni yaptı, yazıyla, “duruş”uyla direndi, edebiyatın belleğine kaydetmekti doğru bildiklerini dik durup, diklenerek…


GÜZİN DİNO VE REHA İSVAN


Geçenlerde kaybettik her ikisini de…
Mesela Güzin Dino’yla kocaman bir çınar daha yıkıldı…
“Güzin Dino ‘genç bir kadın olarak’ 103 yaşında bu dünyayı terk etti…
Âşık olduğu adamla evlenmek için parlak bir akademisyen olmaktan, varlıklı bir aileden, rahat bir yaşamdan vazgeçip ölüm ayırana kadar onunla diz dize, göz göze, el ele yaşadı.
Âşık olduğu adamın başka bir dünyaya göçmesinden sonra, tam yirmi yıl boyunca o adamı anmadığı tek gün geçmedi, yalnızca onun adını yaşatmak için çalıştı.
Ufak tefekti ama âşık olduğunda da, kızdığında da, küstüğünde de, güldüğünde de ateş parçasıydı.
Kavgayı severdi ama (mümkünse) barışmayı çok daha fazla severdi.”[9]
Hep Abidin Dino’ylaydı…
“Her büyük (veya başarılı) erkeğin arkasında bir kadın vardır” deyişi aslında, “Her büyük erkeğin arkasında bir büyük kadın vardır” olmalıymış… Güzin Dino Dikel işte o nadir “büyük” kadınlardandı…
Herkes ona “Güzin Hanım” şeklinde hitap ederdi. 1.50’lik cüssesinin ardındaki ciddiyeti ve heybeti insanlarda doğal bir saygı uyandırırdı…
Öğretim üyesi, dilbilimci, edip, araştırmacı, radyo programcısı, gazeteci; özellikle 60’lı yıllarda Nâzım Hikmet ve Yaşar Kemal’i Fransızcaya çevirerek insanlığa açan, dünya dillerine kazandıran eşsiz çevirmen, adil ve aydınlık bir dünyaya inancını ve azmini son nefesine dek sürdüren Küçük Dev Kadın, Güzin Dino artık yok.
O; “Abidin acıları bitmeyen bir dünyada dilediği mutluluğun resmini yapabildi mi, bilmiyorum. Ama biz en zor zamanlarımızda bile mutlu yaşadık,” derdi…[10]
“Son anına dek hep bilinçli kaldı zaten, hayatı sevmeye devam etti, sadece yaşlılığı sevmedi, yaştan söz etmeyi hiç ama hiç sevmezdi zaten…
Hayata iştahlıydı, belki onun için bu kadar uzun ömrü oldu,” diyordu Onun hakkında Gaye Petek…
Ve Reha İsvan…
Selimiye Kışlası’nın geniş merdivenlerinden aşağıya inerken, yanına çok güzel, gösterişli bir kadın polis yaklaştı. Sıcak bir gülümsemeyle, “Özür dilerim, size kelepçe takmak zorundayım” dedi.
Mavi gözlü, kalın kaşlı, saçlarının önü belli belirsiz ağarmış kadın, kollarını uzattı, gülerek, “Buyrun, hemen kelepçeleyin” deyip ekledi: “Onlar benim onur bileziklerim.”
1982 yılının 27 Şubat günüydü. 57 yıllık yaşamında ilk kez kelepçe takılıyordu.
1989’da Görüş dergisine yazdığı “Cehenneme kadar yolun var Pinochet” başlıklı yazıda Kenan Evren’e hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında dava açıldı. O, sorgusunda “Ben kimseye hakaret etmem. İçimden geleni de açıkça söylemekten çekinmem” diyecekti.
O; Reha İsvan’dı…
63 yıllık hayat arkadaşı Ahmet İsvan’ın, “Son derece değerli bir kadındı. Baskı ve zulme hiçbir zaman boyun eğmedi” vurgusuyla anlattığı Reha İsvan’ı, 88 yaşında 8 Mayıs 2013’de kaybettik…
1925 yılında İstanbul, Şehremini’de doğdu. Yıllarca yılmadan hak ve emek mücadelesi verdi.
12 Eylül’de kadın tutukluların direnişinin simge isimlerindendi O…
“Barış Derneği Davası”dan “yargılanmış”tı… 4 yıla yakın cezaevinde kaldı. Bu dönemde kadın tutuklular için bir sembol oldu. Sıkıyönetim mahkemelerinde sert ve vakur savunmalar yaptı. Sadece kendisini değil; hukuku, insan haklarını ve fikirlerini savundu.
Zaman zaman hâkimleri azarlayacak derecede kendinden emin ve vakurdu. Ancak karakterinin en bariz yansımalarından olan zarafetinden de hiç ödün vermedi.
Birlikte yargılandığı Ali Sirmen’in, “Barış Derneği davasında beraber yargılandık. Reha Hanım, bu süreçte son derece asil, zarif ve dik bir tavırla direndi…”
Süleyman Çelebi’nin, “Barış, demokrasi ve insan hakları mücadelesinde ön saflarda yer aldı. Bunun bedelini de ağır ödedi…”
Turgut Kazan’ın, “Reha Hanım, 12 Eylül zulmüne inanılmaz bir dirençle baş kaldırmış, her zaman vakur biçimde onlara kafa tutmuştur. Bu manada eşsiz bir insandı. 4 yıla yakın tutukluluğu süresinde cuntaya hiçbir şekilde boyun eğmedi, her duruşmada hâkimlerin yaptıklarının ne kadar yanlış olduğunu sert bir şekilde vurgulayan eşsiz bir insandı…”
Ergin Cinmen’in, “Başı dik bir şekilde yargılandı. Hukuku ve fikirlerini savundu,” diye anlattıkları Reha İsvan, kendilerine tutsak muamelesi yapanlara taviz vermedi. İnsanlık onurunu korumanın gereği neyse onu yerine getirdi. Koğuş basıldığında “kızlarım” dediği genç tutsaklarla birlikte direniş de yaptı, slogan da attı. Koğuşlardaki eşyaları tarumar edildiğinde inadına halay da çekti.
12 Eylül’ün tutsaklara reva gördüğü muamele karşısında sinirlenmek ve demoralize olmak yerine karşı tarafın moralini çökertti. Çünkü o koşullarda en iyi direniş şeklinin inadına moralli olmak ve dayatılan koşulları ti’ye almak olduğunu keşfetmişti.
Özetle Reha İsvan, 12 Eylül darbe “hukuku”nu uygulayanların kâbusu oldu. Savunmasının sonuna geldiğinde şöyle seslendi kendisini yargılayanlara:
“Kişiliğim hakkında hüküm sizin, ama hükmünüzü vermeden önce bir düşünün, çünkü: Zulmün her türlüsü kötü kardeşler/ Hiçbiri insana göre değil/ Ağaç dikmek, sabahları uyanmak iyi/ İyi, hayvanlara bakmak, çiçekleri sulamak/ İyi, özgürlüğü düşünmek/ Yaşamak onun için/ Bütün gün çalışmak için, iyi/ Zulmün her türlüsü kötü”.
Açıkça zalim diyordu darbe hukukunu uygulayan “emir kulları”na, kendisi ve kendisiyle aynı kaderi paylaşan binlerce tutuklu ve hükümlüye hapishanelerde yapılanlara da zulüm.
Gerçekten de Metris’te zulmün her türlüsüne tanık oldu. Zaten zulmü uygulayanlar “Siz tutsaksınız” diyorlardı alenen. O zaman da sormak zorunda kalmıştı mahkemede, “Eğer biz tutsaksak o zaman Cenevre Sözleşmesi’nin tutsaklara ilişkin hükümleri bize neden uygulanmıyor?” diye…
O; dik durmanın ve isyanın özetiydi sanki…


VE RACHEL CORRIE İLE HANA SHALABİ…


Nihayet Rachel Corrie…
Rachel Corrie, 23 yaşında Amerikalı bir insan hakları eylemcisiydi. 16 Mart 2003 tarihinde, Filistinli bir eczacının evini yıkmak üzere yola çıkan buldozerin şoförü tarafından Rafah göçmen kampı ve Mısır sınırı arasında ezilerek öldürüldü. Rachel’in meslektaşları İsrailli askerin Rachel’i nasıl da kasten ezdiğini anlatıyor.
Tanıklardan birinin ifadesine göre, “Buldozer Rachel’in durduğu yere ulaştığında, Rachel da pek çoğumuz gibi toprak yığınının üzerine tırmanmaya başladı. Tepeye tırmandığında, buldozer şoförü tarafından görülmemesi imkânsızdı. Üstüne üstlük üzerinde reflektörlü ceketi (“üzerinde ışığı yansıtan şeritleri olan turuncu renkli florasan bir ceket)de vardı. Sonra benim tarafıma döndü ve toprak yığınından aşağı koşmaya başladı. Buldozer ilerlemeye devam etti [5-6 mil/saat]. Ayakları yere değer değmez suratında panik ifadesi yakaladım. Toprak yığını üzerine çöktü ve Rachel görüş alanımdan çıktı.”
Yine olayın tanıklarından diğer bir aktivist Tom Dale ise sürücünün genç kızı görmemesinin mümkün olmadığını kaydederek “sürücü doğrudan Corrie’yi hedef almıştı” dedi.
Ölümünden birkaç gün önce, Rachel Ortadoğu Yayın Ağı’na bir röportaj vermiş ve şunları söylemiş: “Bir halkın hayatta kalma kabiliyetinin sistematik olarak yok edildiğine tanıklık ediyorum… Bazen insanlarla yemeğe oturduğumda etrafımızı saran muazzam askeri makinenin farkına varıyorum. Bu makine birlikte yemek yediğim insanları öldürmek istiyor.”
Gerry Adams’in ifadesiyle, “Bir İsrail mahkemesi 2003 yılında Rachel Corrie’nin ölümünden İsrail devletinin sorumlu olmadığına hükmetti. Hayfa bölge mahkemesi hâkimi Oded Gershon’a göre bu olay ‘acı bir kazadan’ ibaretmiş.
Hâkime göre, ‘Rachel kasten başını belaya sokmuş. Aklı başında herkes gibi pekâlâ beladan uzak durabilirmiş.’
İşte yine kurban suçlanıyor.
Bu hükmün, kararı ‘temize çıkarma’ olarak adlandıran İsrail hükümetinin çok hoşuna gittiğini söylemeye gerek yok.
Ancak, Filistin Özgürlük Örgütü yönetim kurulundan Hanan Ashrawi, Filistinliler ve onlar gibi düşünen pek çok kişi adına konuşarak kararın, ‘Rachel’in kasten öldürüldüğünü kanıtladığını’ söyledi ve ekledi: ‘Filistinliler olarak Rachel’i sevmeyi ve hatırasını canlı tutmayı sürdüreceğiz’…”
Evet Filistin direnişinin sembollerinden Rachel Corrie gibi birçok Batılı eylemci İsrail askerleri tarafından öldürüldü ya da yaralandı.
Burada önemli olan vazgeçmeyen direniş ve enternasyonalizmdi…
Tıpkı Filistinli kadınların mücadele ve direnişinin en önemli sembolü olan Hana Shalabi gibi…
16 Şubat 2012’de açlık grevine başlayan Hana’nın öyküsü çok tipik: 25 ayını İsrail’in “idari alıkoyma” dediği ve Filistinli aktivistleri herhangi bir yargılama ve suçlama olmaksızın süresiz tutabildiği tuhaf bir sistem altında geçirdi.
‘Filistin İnsan Hakları Organizasyonu Konseyi’nin, “Bir İsrail askeri tarafından dövüldüğünü, gözlerinin bağlandığını ve zorla kıyafetleri çıkarılarak arandığını” açıkladığı Hana, Filistinli bir tutsak tarafından gerçekleştirilen en uzun açlık grevinin sürdürücüsü Khader Adnan’ı takip edenlerdendi…
Ya da Gazze’nin Kadın İşleri Bakanı Jamila Al Shanti’nin, Reuters TV’ye, “Ev kadını, çalışan bir anne, tutuklu, şehit eşi veya bir şehidin annesi. Hepsi cesur ve hepsi kahraman,”[11] dediklerindendi…


24 Ağustos 2013 11:56:50, Çeşme Köyü.


N O T L A R
[1] Gülten Akın, “Kadın Olanın Türküsü”.
[2] Oscar Wilde, Hiçbir Şey Eskimez Mutluluk Kadar (Aforizmalar), Çev: Burcu Yalçınkaya, Alakarga Sanat Yay., 2013.
[3] “Türkiye’de En Güçlü İlk 10 Kadın”: 1- Güler Sabancı Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve Murahhas Üyesi; 2- Ümran Beba PepsiCo Asya Pasifik Bölge Başkanı; 3- Ümit Boyner Boyner Holding Yönetim Kurulu Üyesi ve TÜSİAD Başkanı; 4- Suzan Sabancı Dinçer Akbank Yönetim Kurulu Başkanı ve Murahhas Üyesi; 5- Yaşar Begümhan Doğan Faralyalı Doğan Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı; 6- Emine Sabancı Kamışlı Esas Holding Kurucu Ortağı ve Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı; 7- İdil Yiğitbaşı Yaşar Holding Yönetim Kurulu Bşk.; 8- Serpil Timuray Vodafone Türkiye İcra Kurulu Bşk.; 9- Zeynep Bodur Okyay Kale Grubu Şirketleri Bşk.; 10- Galya Frayman Molinas Coca-Cola Türkiye, Kafkasya ve Orta Asya Bölge Bşk. (“Türkiye’nin En Güçlü İş Kadını Güler Sabancı”, Milliyet, 31 Mart 2012, s.13.)
[4] Laurie Penny, “Bu Kadar Edep Yeter Kadınlar Ayaklanmalı”, The Independent, 8 Mart 2012.
[5] Doğan Hızlan, “Kırk Yaşında Bir Modern Klasik”, Hürriyet, 21 Eylül 2011, s.22.
[6] Kitap-lık (aylık edebiyat dergisi), No:152, Eylül 2011, YKY.
[7] Ahmet Cemal, “Aynaları Kıran Felsefeci”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2013, s.17.
[8] Handan İnci, “Öykünün Saf İpeği”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2013, s.17.
[9] Zeynep Avcı, “Hep Türkiye’de Yaşadı”, Cumhuriyet, 1 Haziran 2013, s.16.
[10] Uğur Hüküm, “… ‘Küçük Dev Kadın’ Artık Yok”, Cumhuriyet, 1 Haziran 2013, s.16.
[11] Ramzy Baroud, “Filistinin Sessiz Savaşçıları”, Gulf News, 14 Mart 2012.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s