ON’LARIN ÖĞRETTİĞİ[*]

birer birer, biner biner ölürüz

yana yana, döne döne geliriz
biz dostu da düşmanı da biliriz
vurulup düşenler darda kalmasın…//
çünkü isyan bayrağıdır böğrüme saplanan sancı
çünkü harcımı öfkeyle, imanla karıyorum…
sıkılmış bir yumruk gibi giriyoruz hayata…”[1


Yukarıdaki dizeler Orhan Kotan’ın, Diyarbakır Zindanı’nda kaleme aldığı “Gururla Bakıyorum Dünyaya”sındandır; yazmaya gayret edeceklerimin özetidir sanki…
On’lardan; kimilerine “irrasyonel”(!?) gelen On’ların, bizimkilerin Kızıldere’sinden söz edeceğim…
“İrrasyonel” deyince, “Her zaman akılcı davranan, her zaman doğru olanı yapan birinin, özgür iradesinden söz edebilir miyiz? Gerçekten bir seçim yaptığını söyleyebilir miyiz? Olsa olsa öngörülebilir bir hayat yaşadığını söyleyebiliriz. Her köşesi ve anı tahmin edilebilir bir hayat,” uyarısıyla Meltem Gürle’nin satırlarını aktarabiliriz.
“Kimileri” bunu anlamaz, anlayamaz!
Mesela ‘Zaman’a verdiği röportajında, “Solculuk hayatımda çok fazla hıyarlık oldu,”[2] diyen Halil Berktay…
Mesela Frankfurt Kitap Fuarı’nda İstanbul’la ilgili bir panelde söze “Gençliğimizde hayal ettiğimiz ve gerçekleştiremediğimiz şeyleri bugün AKP’nin gerçekleştirdiğini görüyorum ve ben bir komünist olarak bundan büyük bir sevinç duyuyorum,” diyerek başlayan Roni Margulies…[3]
Mesela, “Türkiye’de solun kendi içinde hastalıkları var. Onları tedavi etmek zorunda. Dünyada insanların ideolojilerinin peşine takılıp gittiklerini düşünmüyorum,” diyen Yavuz Bingöl…
Mesela, “12 Eylül’den bugüne bütün AB uyum yasaları çerçevesinde, demokratikleşme standartlarının yükseltilmesini destekledim. Bu, iktidara yönelik bir destek değil. İdam cezası kalksın dediğimizde nasıl AKP’yi desteklemiş olmadıysak. Siyasi iktidarın icraatını eleştirip demokrasi standartlarını yükseltmeyi savunmak doğru,” maruzatıyla Ufuk Uras…
John Neal’in, “Karşı düşünme ve karşı koyma insanlığın en büyük yardımcısıdır. Uçurtmalar rüzgârla değil, rüzgâra karşı yükselirler,” uyarısından bihaber olan “kimileri”ne ilişkin hatırlatılması gereken Mark Twain’in, “Aynı yolu beraber yürüdüğümüzü sandığımız insanlar, aslında bize sadece gidecekleri yere kadar eşlik ediyor”; Hazreti Ali’nin, “Bilmediğin bir şey hakkında konuşmayı terk et”; Kürt Atasözü’nün, “Su içtiğin kaynağa taş atma,” sözleridir; ama anlarlar mı?! Zannetmem…
On’ları anmaktan yargılanan birisi olarak[4] gayet iyi bilirim. On’ları “kimileri” gibi “lanetlemek” serbesttir; anmak, yaşatmak ise “suç”!
Mesela Recep Kaygusuz ve arkadaşları bir bildiri okudu. Savcılık bildiriyi okuyan Kaygusuz ve dinleyen 41 kişiye dava açtı. Dava dosyası Ankara Özel Yetkili Başsavcı Vekilliği’ne gitti. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, 32 kişiye 5’er yıl hapis verdi, 28 kişi için ise hükmün açıklanmasını erteledi.
Yargının verdiği kararda gerekçe ilginçti: “Terör örgütünün çalışması çerçevesinde suçu ve suçluyu övme…”
Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 2007’de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ı ve Mahir Çayan’ı anan 32 kişiden 4’üne verilen cezayı onadı…


TARİH(İMİZ) VE GERÇEK(LER)


“Kimileri”nin zırvalarına rağmen Kızıldere bizim tarihimizdir; tarihimizin kopuş notlarındandır…
Hayır, “Tarih insanların, düşlerin en aydınlık olanlarını gerçekleştirmek için giriştikleri umutsuz bir çabadan başka bir şey değildir,” diyen Albert Camus’nün tespitine katılmak mümkün değildir…
Murathan Mungan’ın, “Acı veriyorsa geçmiş; geçmemiş demektir,” notunu düştüğü tarih(imiz) babında Şems Tebrizi’nin işaret ettiği gibi, “Bazen arkasına dönüp bakması gerekir insanın; Nerden geldiğini unutmaması için…”
Unutulmasın 2013 yılı yani “bugün”, emperyalistlerin, egemenlerin soygun ve sömürüsünün sürdürülebilmesi için 12 Mart 1971 darbesi eliyle emekçilere, Kürtlere, devrimcilere yönelen saldırının 42. yılı.
Bu zulme karşı direnenleri, sosyalizmin önderlerini yani Deniz’leri idam sehpalarında, Mahir’leri Kızıldere’de, İbrahim’leri işkencede, Sinan’ları dağlarda, Ulaş’ları sokaklarda katlettiler…
Örneğin Ertuğrul Kürkçü’nün ifadesiyle, “1971 isyanı, Türkiye’nin toplumsal mücadeleler tarihinde, sonuncu Kürt isyanının bastırılmasından sonra uç veren, ufkunda sosyalist kurtuluş hedefi olan ilk çağdaş isyan… Kızıldere’ye bizi götüren işte bu isyanın verdiği itilimdi.”
Kolay mı? Kızıldere’ye Deniz’lerin idamı engellemek amacıyla giden Mahir Çayan’ın, ayaklanmayı sonuna kadar sürdürme yönündeki irade ve kararlığı vardır. Kızıldere böylesi bir kararlılığın izinde gelişen devrim ve devrimcilik manifestosudur. Ardında, savunduğu fikirler uğruna ölümü göze alarak yürümenin inancı vardır. Teslim olmayı reddetme vardır.
THKO’lu tutsakları kurtarmak için Kızıldere’de siper yoldaşlığının manifestosunu yazmış, feda geleneğinin tohumlarını atmıştır. Kızıldere devrimcilik çağrısıdır. Kızıldere, inandıkları uğruna ölüme göze alarak mücadele etmenin, devrimci dayanışmanın, yoldaşlığın manifestosu oldu.
42 yıl öncesinden 12 Eylül 1980’lere, olağanüstü hâl rejimlerine, yeni darbe girişimlerine, Susurluk, Şemdinli, Botaş’taki ölüm kuyuları ve Ergenekon’lara uzanan sürdürülemez kapitalist düzen ile emperyalizmin tahakkümü yeni katliamlarla, tutuklamalarla hâlâ sürüyor.
Radikal sosyalizm mücadelesinin açık kalmış hesabı, kapitalizm ile birlikte kapatılmadıkça, zulüm ve katliamlar sürecektir.
Kolay mı? 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’nden çıkan öğrencilerin üzerine bomba atarak, yedisinin ölümüne, onlarcasının yaralanmasına neden olan faşist katliamın kapanmayan hesabının da 35. yılındayız.
Bahçelievler, Piyangotepe, Maraş, Sivas, Çorum katliamları gibi, bu katliam da, faşist hareketin kitle imhasına yönelik karakterini açığa çıkaran en belirgin örneklerindendir. 
16 Mart Katliamı davaları zaman aşımına uğratıldı ve düşürüldü. Sistem, bir katliamı daha faili meçhullerin derin kuyularında gizlerken, katiller bir kez daha ödüllendirildiler.
13 Mart 1982’de İzmir’de idam edilen TKEP’in yiğit neferleri Seyit Konuk, İbrahim Ethem Coşkun, Necati Vardar’ın katledilmelerinin de 31. yılındayız.
Diyarbakır zindanında 21 Mart 1982 yılında Newroz ateşini kendi hücresinde yakarak ölümsüzlüğe giden Mazlum Doğan, 2 ve 5 Mart 1984’de ölüm orucunda ölümsüzleşen Cemal Arat ve Orhan Keskin’inin de 12 Eylül zulmüne karşı düştükleri unutulmasın…
12 Mart 1995 günü akşam saatlerinde, İstanbul’da Alevilerin yoğun olduğu Gazi Mahallesi’nde, Kontrgerilla timinin şoförünü öldürerek gasp ettiği ticari taksiden kahvehanelere kurşun yağdırdığı, Halil Kaya adlı Alevi dedesinin hayatını kaybettiği, 5’i ağır 25 kişinin yaralandığı devlet destekli katliamın da 18. yılındayız.
Olaylar Ümraniye’ye de sıçramış, tepki göstermek isteyen insanlar üzerine katliamın bir parçası ve devamı olarak polislerce kurşun yağdırılmıştı. Olayların sonunda Gazi’de 12, Ümraniye’de 5 kişi yaşamını kaybetti, yüzlercesi yaralandı. Gazi katliamının sorumluları da devletin şefkatli kolları arasında ödüllendirildiler. Gazi katliamının sorumlularından hesap sorulmalıdır.
16 Mart 1988’de Irak’ta, artık kendisi de tarihin çöp tenekesine atılan Saddam’ın emriyle, 5000 Kürdün kimyasal bombalarla yok edildiği Halepçe katliamının da 25. yılındayız.
12 Mart’lardan, 12 Eylül’lerden idamlardan, katliamlardan süzülerek gelen sosyalist mücadele tarihimizin özveri dolu sayfaları, bize, herkese umudun, direnişin, haklılığın ölümsüz ölümlerimizle kazanacağını muştuluyor.
Burada bir parantez açmak gerek: James Thurber’in, “İnsanlık bugünlerde gürültülü bir çaresizlik içinde yaşıyor”; Arthur Miller’in, “Eskiden insanlar hayatlarından memnun olmadıklarında devrim yaparlardı, şimdi alışveriş yapıyorlar,” diye betimlediği koordinatlarda Chuck Palahniuk da ekliyor: “İstediğim şeyler gün geçtikçe istemeye eğitilmiş olduğum şeylermiş gibi görünmeye başladı…”
Sürdürülemez kapitalist dizaynda Jean Paul Sartre’ın, “Umutsuzluk insanın kendine karşı hazırlayabileceği suikastların en korkuncudur. Umutsuzluk manevi bir intihardır”; Charles Bukowski’nin, “Dört duvarınız varsa, umudunuz vardır,” saptamaları kulağa küpe edilirken; F. Dostoyevski’nin, ‘Yeraltından Notlar’ındaki, “Çılgınca hayallerini, en beter aptallıklarını bırakmak istemez; çünkü bir piyano tuşu değil de insan olduğunu ispat etmek derdindedir,”[5] satırlarının altı özenle çizilmelidir!
Unutulmasın tarih(imiz) hepimize, sürdürülemez kapitalist vahşet karşısında, “Ölçülü olmak ölümcüldür… Aşırılık kadar hiçbir şey başarılı olmaz,”[6] der Oscar Wilde…
Gerçekten de “Bedelini ödemiyorsak, yaptığımız işe ne denir? Ya, bizim yüzümüzden başka insanlar, hatta tüm doğa ağır bedeller ödüyorsa, bize ne denir?”[7]
“Göz yumma güneşten ne kadar nuru kararsa/ Sönmez ebedi, her gecenin bir gündüzü vardır” diye seslenen Tevfik Fikret ile “O duvar o duvarınız/ vız gelir bize vız/ bizim kuvvetimizdeki hız/ ne bir din adamının dumanlı vaadinden/ ne de bir hülyanın gönlü yakışındandır/ O/ tarihin o durdurulmaz akışındandır” diye haykıran Nâzım Hikmet veriyor tarih(imiz)den bunun yanıtını ölümsüz, gidenlerimizle…


ÖLÜMSÜZ GİDENLERİMİZ


Puşkin’in “Rus yazarları Gogol’un paltosundan çıkmıştır” sözünü uyarlarsak Türkiye’deki devrimcilerin 1971 silahlı direnişinin, ölümsüz gidenlerimizin parkası altından çıktığını söyleyebiliriz…
Tam da bunun için “1968 kuşağını ve kurban verdiğimiz önderleri mistik bir anlayışla yüceltip insanüstü bir azize dönüştüren – ve böylece onların yarattığı birikimi günümüzün devrimci pratiğinden koparıp uzaklaştıran-yazıp söylediklerini birer dogma hâline getirip bunlara hiçbir şey eklemeyen kimi eski ve yeni devrimci(!)ler -tıpkı burjuva kesimler gibi – onların devrimci yaşayan özlerini boşaltıyorlar.
Hele bir de kırk yıldır kendine hiçbir yeni bir düşünce eklemeyip tersine daha yoğun bir Kemalizm’e saplanarak, o günleri yad ederken çektiği çileleri öne sürüp “Biz neler neler yaptık, nelere tanık olduk, neler çektik.” edebiyatı yaparak, kahramanca ölümleri sürekli destanlaştırarak ve küçük dernek ortamlarında kahramanlarımızı erişilmez kılarak varılacak bir yer yoktur, bu kesinlikle devrimci bir tutum olamaz.
Ölümsüz ölülerimizin devrimci geleneğini sürdürmek için yapılması gereken; onların bıraktıkları devrimci başkaldırı ruhunu devralmak; bıraktıkları mirası teorik, ideolojik, örgütsel ve politik olarak devrimci bir eleştiriye tabi tutarak bu alanda ulaştıkları düzeyi daha da yükseltmek ve aşmak gerekir.”[8]
Devrimci geleneğimizin, yol gösterici bir pratiği, Kızıldere’dir…


KIZILDERE


Sadece Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı bir köy değildir; tarihten silinmeyenlerin güneşe akın ettikleri yerdir; bir tarihin kıpkırmızı adıdır; “Biz buraya teslim olmaya değil, ölmeye geldik…” diyenlerin teslim olmadığı, teslim alınamadığı ve On’ların bayrak olduğu yerdir Kızıldere…
30 Mart 1972’de Mahir Çayan ile dokuz yoldaşının katledildiği; ismini de değiştirseler, yeryüzünden kazısalar da unutturamayacakları yerin adıdır Kızıldere…
12 Mart askerî müdahalesi sonrası yakalanan THKO militanları Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmesine engel olmak için yola çıkmışlardı. 11 devrimciydiler. 26 Mart 1972’de Ordu’nun Ünye ilçesindeki NATO üssünde görevli iki Kanadalı bir İngiliz teknisyeni rehin aldılar.
Tokat’ın Niksar ilçesi, Kızıldere Köyü’nde yerleştikleri evde güvenlik güçlerince sarılan Mahir Çayan ve arkadaşları teslim olmayı reddettiler.
Makineli tüfekler, havan topları ve bombalarla yapılan saldırı sona erdiğinde Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) kurucularından Mahir Çayan, Dev-Genç Merkez Yürütme Kurulu üyesi Hüdai Arıkan, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) militanı Cihan Alptekin, Fatsalı şoför Nihat Yılmaz, Fatsalı öğretmen Ertan Saruhan, Ünyeli çiftçi Ahmet Atasoy, Dev-Genç Genel Sekreteri Sinan Kazım Özüdoğru, Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrenci Derneği Yönetim Kurulu üyesi Sabahattin Kurt, THKO militanı Ömer Ayna ve “Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü”nün kurucusu üsteğmen Saffet Alp ve üç teknisyen hayatlarını kaybetti.
Ertuğrul Kürkçü ertesi gün yapılan aramada yerel jandarma tarafından sağ olarak bulundu.
Deniz ve arkadaşları, cumhurbaşkanı Sunay’ın da onayıyla 6 Mayıs 1972’de idam edildi.
Nihat Erim, başbakanlığı sırasında, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan’ın idam edilmesine kadar varacak Balyoz Harekâtı olarak bilinen uygulamaları başlatması nedeniyle Balyoz lakabıyla anılageldi. “Gerekirse demokrasilerin üstüne şal örtmeli” sözü nedeniyle de Aziz Nesin kendisinden “Şalcı Nihat” diye söz etmiştir.
19 Temmuz 1980’de İstanbul Dragos’taki evinin yakınında Mahir Çayan ve yoldaşları için Dev-Sol militanları tarafından öldürüldü.
Nihat Erim’in 2005’de yayımlanan anı kitabı ‘Günlükler’de Kızıldere’de jandarmanın eve girdikten sonra sağ kalan devrimcileri de öldürdüğünü itiraf ediyordu.
İçlerinden biri; Yıldırım Türker’in, “Bende şefkatli tebessümü kalmış. Hep biraz mahcup, hep sevgi dolu” dediği Sinan Kazım Özüdoğru’ydu..
Kızıldere’de katledilen devrimcilerin anısı yıllardır bütün direnenlere ilham, cesaret veriyor. O hâlde soralım: “Ölü mü denir şimdi onlara”?!
Yeri gelmişken eklemeden geçmeyelim: “Bir zihniyete karşı çıkmanın yolu hatırlamaktır,”[9] saptamasının altını özenle çizmeyi gerektirir Kızıldere…
Metin Kaplan’ın, “Kızıldere Özel Harp Dairesi’nin 1970’li yıllarda CIA damgalı operasyonudur,”[10] dediği katliam hakkında 68’liler Birliği Vakfı Başkanı Sönmez Targan ekliyor:
“Kolluk kuvvetleri bu insanları sağ salim alma imkânına sahipken katletmişlerdir. Kızıldere’deki baskından sonra bazı arkadaşlar içeride yaralı olarak sağ kalmışlardır. Bu insanların kafalarına da kurşun sıkılmıştır. Bu bir katliamdır.”
Ölüm onları apansız yakalamadı; uçsuz bucaksız sıradağlarında ve ovalarında kentlerin yoksul mahallerinde ve uğuldayan meydanlarında kuşatmalar altında ve barikatlar arkasından sömürüye zulme boyun eğmemenin onuruyla ölümün üstüne yürüdü onlar…
Tereddüt etmediler; “Buraya dönmeye değil ölmeye geldik” haykırışıyla türkülerle, marşlarla karşıladılar ölümü; özgür ve eşit bir gelecek için…
Canımızdan bir parça koparırcasına en iyilerimizi verdik toprağa. Hayatlarımızda yaşıyorlar hâlâ.
Kimileri sancaklarını yere düşürüp, evlerine kaçarlarken kimileri de Onlar gibi, bir şafak vakti karanlığın kenarından ağır ellerini toprağa basıp doğrulurlar, en bilgin aynalara en renkli şekilleri aksettirirler…
Kızıldere Onlar’dır; Onlar’ın hikâyesidir.
Nâzım Hikmet’in, “düşmesin bizimle yola:/ evinde ağlayanların/ gözyaşlarını/ boynunda ağır bir/ zincir/ gibi taşıyanlar!/ bıraksın peşimizi/ kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!” dizelerini tereddütsüzce terennüm eden radikal sosyalist kesinliğiyle Kızıldere son değildir, savaşın sürdürüldüğüne dair manifestodur.
Oktay Etiman’ın, “1970’li yıllara yaklaştığımız dönemde parlamenter sistemle çözümün mümkün olmayacağı, barışçıl bir çözümün artık imkânsızlaştığı kafamızda oluşmaya başladı. Benim içinde bulunduğum THKP-C grubu o dönemde silahlı mücadeleye başlamadan legal mücadele verme potansiyelini içinde taşıyordu. Böyle bir yaygınlığa sahipti. Bizim düelloya girmemiz delikanlı olmaktan, genç olmaktan kaynaklı değil. Türkiye’deki konjonktüre bakmak lazım. O dönem 1971’le birlikte faaliyette olan örgütler THKP-C, THKO ve hatta TİKKO devlete karşı küçük çaplı bir başkaldırı gerçekleştirdik. Fiziksel olarak yenilmiş olabiliriz ama tarihsel olarak baktığımızda orada yenilgiyi göremezsiniz. Düşündüğümüz gibi davrandık,” diye betimlediği tarihsel kesitte “Kızıldere, 60’lı yıllarda yükselen toplumsal uyanışın içinde gelişen başkaldırının en uç noktasıydı. Çıkılan yolda sonuna kadar gitme kararlılığı Kızıldere’nin sonrasına da kaynaklık ederek bugüne uzanacak bir gücü yaratabildi. O yüzden Kızıldere bugün de hâle yeni başkaldırılara ilham vererek ilerlemeye devam eder.”[11]
“Kızıldere’de yaşanan kopuş, sadece teorik değil eylemsel olarak da yaşanmıştır. Kızıldere, iktidarla mücadeleye cepheden yaklaşan bir direniş hattını ortaya koymuştur.”[12]
Ve kavga büyüyor yoldaşların açtığı devrim yolunda, direnişin, umudun, ateşin ve isyanın güzel gözlü yürek yüzlü çocuklarının bitmeyen kavgasında büyüyor.
O hâlde şimdi devrimi öğrenmiş yaramaz çocukların, ilan-ı aşk zamanıdır ve erdemin tarihini geleceğe taşıma anıdır.
Öncesinde Pir Sultan’lar, Şeyh Bedrettin’ler, Kawa’ların olduğu Kızıldere, “zulüm sığmaz iken köye şehire,/ bize mezar oldu, kan Kızıldere;/ yavuklu yerine çıplak mavzere,/ sarıldık ey halkım unutma bizi!/
her seher vaktinde, tan atışında/ kızıl güller açar dağlar başında./ faşist namluların her kurşununda,/ dirildik ey halkım, unutma bizi!” diye haykıran bir savaş çağrısıdır.


MAHİR ÇAYAN


Siz aldırmayın, “Mahir adam öldürdü, soğuk bir insandı, gaddardı, hiç romantik değildi,”[13] diyen Ertuğrul Özkök döneğinin zırvasına!
Mahir Çayan, yüreğimizi her daim titreten duruşuyla hep yakışıklıdır. Fotoğraflarına bakıldığında inancı, kararlığı, insan sevgisi gözlerinden okunur…
Nâzım Hikmet’in, “ölenler/ dövüşerek öldüler;/ güneşe gömüldüler./ vaktimiz yok onların matemini tutmaya!/ akın var/ güneşe akın/ güneşi zaptedeceğiz/ güneşin zaptı yakın!” dizelerini büyük bir içtenlikle terennüm eden O; 27 yaşındayken “Dönmeye değil ölmeye geldik” diyendi…
Kolay mı? Tam da bunlardan ötürü O; her 30 Mart’ta hepimize uzaklardan gülümseyerek el sallayan devrimcidir.
14 Ağustos 1945 Samsun doğumludur. 1967 yılında Fransa’ya gidip, gelmekte olan 68’in ayak seslerini hissetmişti.
8 Kasım 1965’te SBF Fikir Kulübü’ne üye olarak devrimci faaliyetlere katılıp, 13 Ocak 1966’da Fikir Kulübü’nün başkanlığına getirilerek bu görevini 10 Nisan 1967’ye kadar sürdürmüştür.
1968’den itibaren kız arkadaşı olan Gülten Savaşçı’nın hayatında önemli bir yeri olduğu bilinir.
Mahir Çayan, çok yönlü bir şahıstı: Şiir yazar, kitap okur, dans eder futbol oynardı; insan ilişkileri zengindi…
Okumuş/ yazmış bir gerillaydı.
Onun hayatını okumak, hayatı okumaktı.
Leninist parti örgütlenmesine odaklanan THKP-C kurucularındandı.
29 Kasım 1971 tarihinde Kartal-Maltepe’deki ikinci zırhlı tugay içindeki askeri cezaevinden tünel kazarak kaçışı, T.“C” tarihindeki ilk büyük firar eylemidir. Yakalandığında kendisine “Kazıdan çıkan toprağı ne yaptınız,” sorusuna gülümseyerek, “Topraksız köylüye dağıttık,” yanıtını verendi…
İnandıkları uğrunda ölümü göze alandı.
Hayatını devrime adamış önder, ideolog/militandı…
Halka hiç yalan söylemedi; halkın kurtuluşu yolunda düştü…
Nâzım Hikmet’in, “hudutsuz ve allahsız bir baştı o, yoldaştı o…” dediklerindendi…
Marksizm-Leninizm’i, trafik polisliğini yapmak için değil, Türkiye’de devrim yapmak için öğrendiklerini söyleyendi; “Kesintisiz Devrim”ciydi…
‘Kesintisiz Devrim’ serisinin ilk yazısının ‘Giriş’inde Marksist devrim anlayışını şöyle tanımlamıştı:
“Marksist devrim anlayışı, sürekli ve kesintisiz bir ihtilâl sürecini öngörmektedir. Devrim, halkın devrimci girişimiyle -aşağıdan yukarı- mevcut devlet cihazının parçalanarak, politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığıyla -yukarıdan aşağıya- daha ileri bir üretim düzeninin örgütlenmesidir.
İşçi sınıfının tarih sahnesine bağımsız bir güç olarak çıkmasından itibaren, sosyalist harekette sapmalar daima devrim teorisinin bu ikili niteliğinden birisini abartmak veya ihmal etmek şeklinde ortaya çıkmıştır.”
Oportünistlere karşı bakış açısını “Aynılar aynı, gayrılar gayrı kalmalı” sözüyle özetleyen Mahir Çayan’ın silahlı eylem kronolojisi de şöyleydi:
– 12 Şubat 1971’de Ankara’da Ziraat Bankası Küçükesat şubesi soygununa katıldı.
– 15 Mart 1971’de Türk Ticaret Bankası Erenköy şubesi soygununa katıldı.
– 4 Nisan 1971’de işadamları Mete Has ve Talip Aksoy’un kaçırılıp 400 bin liralık fidye alınması eylemini arkadaşlarıyla birlikte gerçekleştirdi.
– 17 Mayıs 1971 günü İsrail’in İstanbul başkonsolosu Ephrahim Elrom’un kaçırılması eylemini Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir ile birlikte gerçekleştirdi.
– 1 Haziran 1971’de polisin açtığı ateş sonunda Hüseyin Cevahir öldü. Mahir Çayan yaralı olarak ele geçti.
– 26 Mart 1972’de Ünye’deki radar üssünde çalışan üç İngiliz teknisyenin kaçırılması eyleminin planlama ve gerçekleştirilme aşamalarında yer aldı.
– 30 Mart 1972’de Tokat’ın Kızıldere köyündeki çatışmada katledildi.
“Bütün ideolojik ayrılıkların temeli… devrim isteyip istememeye değil, (çünkü sosyalist geçinen herkesin subjektif niyeti genellikle devrimin olması doğrultusundadır) devrim yapmak için yola çıkmaya, savaşmaya cesaret edip edememeye dayanır. İşte bu yüzden, devrim için savaşmayana sosyalist denmez,” sözlerinin sahibi olan O; Kasım 1971’deki THKP-C Savunması’nda şöyle haykırmıştı:
“Bizim kellelerimiz alınır ama yüreklerimiz alınamaz. Bizim elimizde gül yerine otomatik silahlar varsa ve ağır yaralanarak yakalanmışsak, halkımızın günden güne artan sefaletine sırt çevirememizdendir!”
Yeri geldi aktaralım: İsmet Öztürk, 9 Mart 1971 cuntasına karşı silahlı direniş mücadelesi kararını veren Mahir Çayan’ın, Çarşamba’ya geldiğini ve kendisiyle yalnız görüştüğünü, bu görüşmede kendisine, ilericilik adı altında gelecek olan 9 Mart cuntasının ilk anda devrimcileri yok etmek için saldıracağını ve faşist bir cunta olacağını söylediğini aktarır.
Çayan’ın “Bugüne kadar böylesi faşist saldırılara karşı silahlı direniş geleneği yaratılamamıştır, biz bunu başlatmalıyız, bu direnişte birçoğumuz, belki hepimiz ölebiliriz, ama kararlı ve tutarlı bir direniş yaratmanın tarihi görevimiz olduğunu düşünüyorum” dediğini belirten Öztürk, daha sonra yaşananların da bu söylenenlerle uygun olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Bu konuşmanın benim dışımda masa ve çay bardaklarından başka tanığı yoktur. İnanıp inanmamak herkesin arzusuna kalmıştır. Ben sadece borcumu ödüyorum. Mahir’in başkaları ile de benimle yaptığı türden konuşmalar yapıp yapmadığı hakkında bir bilgim de yok.”
Orhan Savaşçı’nın İsmet Öztürk’e gönderdiği bir mektupta, Savaşçı, THKP-C’nin 9 Mart’ta darbe hazırlığı yapan örgütlenmelerin içinde yer aldığı ya da darbenin siyasal koşullarının oluşmasında, onlara yardımcı olduğu şeklindeki spekülatif yorum ve açıklamaları dedikodu olarak nitelendiriyor ve kendilerinin ilgilerinin daha çok bu örgütlenmenin tabanını teşkil eden, ‘Anti-emperyalist ve yurtsever’ diye tanımladıkları genç insanlara yönelik olduğunu söylüyor. Onları uyarmayı ve bilinçlendirmeyi devrimci bir görev bildiklerini, özellikle darbenin başındakilerin, sermaye ve NATO ile olan ilişkilerini vurgulayarak, onları kendi saflarına çekmeye çalıştıklarını belirten Savaşçı, darbe girişiminin başarıya ulaşması hâlinde, darbecilerin kendilerini derhâl tutuklayacaklarının bilincinde olduklarını yazıyor.[14]
Özetin özeti: “Biz mutlak barış ve birlik aracı değiliz, görüş ayrılıklarını asla saklamamaya ve bütün çıplaklığı ile ortaya koymaya mecburuz. Biz mutlaka ayrılıkçı ve nifakçı da değiliz. Sapıtmaları yola getirmek, doğrultmak için, kullandığımız bütün imkânlar tükenirse, dünyanın en uzlaşmazlarıyız… Düşenler devrim için devrim yolunda vuruşarak düştüler, kalbimize, ruhumuza ve bilincimize gömüldüler; onlar, kurtuluşa kadar savaş şiarını devrim yoluna kanlarıyla yazdılar. Yolumuz, devrim yolunda düşenlerin yoludur kurtuluşa kadar savaş!” diyen Mahir Çayan’dan hâlâ korkuyorlar…
Çünkü “Bu mücadele sınıflar mücadelesidir. Burada el titremesine, tereddüde ve kararsızlığa yer yoktur,” diyen Türküsü dillerden düşmeyecek olandır; filizleri bire bin verendir.
‘Grup Yorum’un, “ey sevda kuşanıp yollara düşen/ bilesin bu yollar dağlar dolanır/ yare ulaşmadan düşersen eğer/ yarına sesinin yankısı kalır,” diye betimlediği On’lar radikal sosyalist hareketinin yüz akıdır.


ULAŞ BARDAKÇI


1947 yılında Hacıbektaş’da doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra ODTÜ’ye girdi; burada devrimci düşüncelerle tanıştı. DEV-GENÇ’in oluşumunda etkin bir biçimde yer aldı. FKF ve TİP içinde çalıştı.
1970 sonlarında Mahir Çayan ile birlikte THKP-C’nin kurulması çalışmalarında yer aldı. THKP-C’nin ilk silahlı eylemlerinde yer aldı.
Mayıs 1971 yılında Denizler’in idamını engellemek için İsrail başkonsolosu Elrom’un kaçırılmasında görev aldı. İdamı engellemek için öne sürülen talepler kabul edilmeyince Elrom öldürüldü. (Kamil Dede’nin tanıklığına göre Elrom’u öldüren kişi Mahir Çayan değil Ulaş Bardakçı’dır…)
1971’de silahlı eylemlerde yer aldı ve hapse girdi. Aynı yıl hapisten kaçtı.
“Balyoz Harekâtı” sırasında esir düşen Bardakçı, Kasım 1971’de askeri hapishanesinden Mahir Çayan, Ziya Yılmaz, Cihan Alptekin ve Ömer Manga ile beraber firar eden beş devrimciden biriydi. (Maltepe Cezaevi’nden kaçtığı gece kendisini polise ihbar ederek Kalyoncu Kulluğu’ndaki bir eve baskın yaptırmıştır. Ev dediysem genelev…)
Arnavutköy Üvez sokak no. 8/1’deki evde gizlendiğinin ihbar edilmesi üzerine, 19 Şubat 1972 günü Arnavutköy’de kaldığı evde devlet güçleriyle girdiği çatışmada katledildi.
O günden bize kalan Ulaş Bardakçı’nın “Bize ölüm yok!” “Hadi, cesaretiniz varsa gelin!” “Asıl siz halkın savaşçılarına teslim olun!” sesiydi…
Dört bir yanda dalga dalga yayılan umudun adını kanla yazan yiğit, gözüpek Ulaş, bunun için bir kuşağın isim babası oldu…
Candır, cana can katandır, canından çok sevdiği halkı için canından olan Ulaş için bakın Oral Çalışlar ne anlatıyor:
“Ulaş’la iki ayı aşkın bir süre aynı evde kaldık. Her şeyde eğlenceli bir yan bulabiliyordu. Kardan ve düşmekten ödü kopan, bu nedenle koluna sımsıkı yapışan bana, eğer kayıp düşersek patlayacak el bombalarıyla (ceplerinde en az iki tane vardı) ne hâle geleceğimizi anlatırken bile sokağı çınlatan kahkahalar atmama (hiç dikkat çekmememiz gerektiğini belirtmeliyim) yol açan ve bundan hiç rahatsız olmayan bir Ulaş anımsadığım.
Yere serdiğimiz şilte benzeri nesnelerde uykuya hazırlanırken açıkta kalan sırtını örttüğümde, bu kez benim sırtım açık diye kalkıp beni örten ve bu karşılıklı örtme eylemini komedi hâline getirip evdeki diğer kişileri çileden çıkaran bir Ulaş. Blöflü pişti oynarken, polislerin evde en az 7 kişi olduğuna inanmasına yol açacak kadar gürültü yaptığımız ve güldüğümüz bir Ulaş.
Kişiliğini başka hiçbir söze gerek kalmaksızın anlatabileceğine inandığım bir anekdot da şu olsa gerek: Polisle çatışıyoruz. Hedef falan gördüğümüz yok. Öylesine ateş ediyoruz. Benim küçük bir silahım var. Birkaç ateşten sonra tutukluk yapıyor, hemen Ulaş’a koşuyorum, gayet sakin alıp düzeltiyor. Bu birkaç kez tekrarlanıyor. Hiçbirinde en ufak bir sabırsızlık ya da bıkkınlık belirtisi göstermiyor. Bir ara dışarıya atılan el bombası kapalı olan panjura çarpıp odaya düşüyor. Ulaş yerinden fırlayıp bana doğru koşuyor ve üzerime kapanıp beni korumaya çalışıyor.”[15]
Kolay mı? O Mahir Çayan’ın yoldaşıydı; “adalının türküsü düşmeyecek dillerden/ geliyor adalılar sarp yamaçlı yollardan” denilenlerdendi…
Hakkında “hele ulaş’a ulaş’a/ ulaş benzerdi güneşe,/ ulaş kardaş can veriyor,/ yüreğim düştü ateşe…” türküsü yakılan; insana sorular sordurtan yaşamıyla; 68 kuşağının çalışma ve örgütlülük azmi ile önde gelen liderlerindendi.
O zamanlar polisler tarafından tek başına örgüt olarak adlandırılmaktaydı.
Bunun sebebi, çalışkan olması ve mücadele içersinde değişik stratejiler izleyerek herkesi hayran bırakmasıydı.
THKP-C’nin ilk çekirdek oluşumundaydı; çalışkan kimliğinin yanında esprili, güler yüzlü tavrıyla her ortamda ön plana çıkmıştı.
En unutulmaz fotoğrafında arkadaşı Mahir’in elini tutmaktadır…


HÜSEYİN CEVAHİR


O da; Mahir Çayan’ın yoldaşıydı; Dev-Genç ve THKP-C üyesiydi.
“mayısın kanlı günü/ hazirana dönüyor/ dağda isyan ateşi/ alev alev yanıyor/ adalılar türkü söyler/ susar bütün namlular/ cevahirim vurulmuş/ çarpışır gerillalar” dedirtenlerdi…
1947’de Dersim’de doğdu.
21 yaşındayken, 1968’de Türk edebiyatıyla ilgili yazdığı, ilginç ve doğru tespitlerle dolu yazısı Notos’un 19. sayısında okunabilir. Ayrıca Nisan 1968’de yayın hayatına başlayan ‘Yeni Eylem’ isimli edebiyat dergisinin çekirdek kadrosunun içinde yer almıştı.
Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Devrimci Gençlik hareketlerine katıldı.
THKP-C’nin oluşum sürecinde yer aldı; kurucularından oldu. İlk Genel Komite’de yer alıp, Doğu Anadolu (Kürdistan) bölge sorumluluğunu üstlendi.
1971’de başlattığı öncü savaşının merkezi eylemlerin içinde yer aldı.
Türkiye’nin sayılı zenginlerinden Has’ların oğlunun kaçırılması, kamulaştırma ve İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom’un tutsak alınması eylemlerine katıldı.
29 Mayıs 1971’de Mahir Çayan’la İstanbul-Maltepe’de kuşatıldılar. 1 Haziran 1971’de hunharca katledildi. Mahir Çayan da ağır yaralı olarak tutsak edildi.
Onu vuran deniz binbaşı Cihangir Erdeniz 7 yıl sonra, 1978 Haziran’ında MLSPB tarafından cezalandırıldı!


ON’LARIN ÖĞRETTİĞİ


On’ların hepimize bir kez daha öğretti:
N. Kazancakis’in, “İnsan uçurumun kenarına varmadan, kanatlanmaz,” diye ifade ettiği devrimci cüret…
Özdemir Asaf’ın, “Uçmak bilmeyenler, yükselenleri küçülür görür,” dizelerindeki “olağandışılık”…
Can Yücel’in, “bir denizanasıdır umut/ ta suların ortasında/ açılır/ kapanır/ açılır/ kapanır/ kapanır/ açılır” dizelerindeki umutvar ütopya ufku…
Ömer Hayyam’ın, “Biz gelmeden önce eksik değildi dünya, biz gittikten sonra da eksilmeyecek,” sözlerindeki fedakâr gözüpeklik…
Che Guevara’nın, “Marx (…) devrimci bir düşünce de ortaya atar: Dünyayı yorumlamak yetmez, değiştirmek de gereklidir. Ancak o zaman, insan kölelikten, çevresinin aleti olmaktan kurtulup kaderinin mimarı hâline gelir…”[16] muştusu…
Nâzım Hikmet’in, “onlar ki toprakta karınca,/ suda balık,/ havada kuş kadar/ çokturlar;
korkak,/ cesur,/ cahil/ hâkim/ ve çocukturlar
ve kahreden/ yaratan ki onlardır,/ destanımızda yalnız onların maceraları vardır./ /
aslında onlar yendi, onlar yenildi./ çok sözler edildi onlara dair/ ve onlar için:/ zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,/ denildi,” dizeleriyle ölümsüzleştirdiği Büyük İnsanlığın hikâyesi…
Joseph Pulitzer’in, “Önlerine sözün özünü koyun ki okusunlar, anlaşılır biçimde koyun ki takdir etsinler, canlı biçimde koyun ki hatırlayabilsinler ve hepsinden önemlisi doğru olarak koyun ki ışığını takip etsinler,” diye betimlediği yol göstericilik…
Ve nihayet “Anılar dedi ihtiyar, bugün düş değeri kazanıyor,” dizelerinde Cemal Süreya’nın hepimize anımsattığıdır…


8 Ağustos 2013 13:00:26, Çeşme Köyü.


N O T L A R
[*] Kaldıraç, No:147, Eylül 2013…
[1] Orhan Kotan, “Gururla Bakıyorum Dünyaya”.
[2] Bünyamin Köseli ile röportaj, “Halil Berktay: Solculuk Hayatımda Çok Fazla Hıyarlık Oldu”, Zaman, 10 Mart 2013… http://www.zaman.com.tr/pazar_solculuk-hayatimda-cok-fazla-hiyarliklarim-oldu_2063144.html
[3] Mine Söğüt, “Ihlamur Mahkemeleri”, Cumhuriyet, 25 Haziran 2013, s.16.
[5] F. Dostoyevski, Yeraltından Notlar, Çev: Mehmet Özgül, İletişim Yay., İst. 2004.
[6] Oscar Wilde, Hiçbir Şey Eskimez Mutluluk Kadar (Aforizmalar), Çev: Burcu Yalçınkaya, Alakarga Sanat Yay., 2013.
[7] Hayrettin Ökçesiz, “Gezi Parklı’ma Düşündüşler – II”,Cumhuriyet Bilim Teknoloji, No:1372, 5 Temmuz 2013, s.13.
[8] Yusuf Erdem, “Ölümsüz Ölülerimiz”, http://www.sozveeylem.org.
[9] Halil İbrahim İzmirli, “Sivas’ı Hatırlamak Neden Önemli?”, Radikal Kitap, Yıl:11, No:642, 5 Temmuz 2013, s.17.
[11] Önder İşleyen, “ON’lara Sözümüz Var, Sonsuza Kadar…”, Birgün, 30 Mart 2013, s.7.
[12] Barış İnce, “Kızıldere’nin Manifestosu”, Birgün Pazar, 31 Mart 2013, s.1-2.
[14] İsmet Öztürk’ün, THKP-C’den Kurtuluş’a Mücadele Hayatım, Dipnot Yay., 2010.
[15] Oral Çalışlar, “Arkadaşları Anlatıyor”, Cumhuriyet, 7 Mayıs 2002.
[16] Ernestro Che Guevara, İki, Üç, Daha Fazla Vietnam, Çev: İlker Erman, İlkeriş Yay., 2010.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s