BAŞKALDIRININ -ÖN- DEĞERLENDİRİLMESİ[*]

“Ve bizim bir haziranımız
Bir yıl kadar yetecektir dünyaya
Çünkü yoğun ve ateşle yaşanmış
Çünkü ellerimiz, başımız ve kanımız
Hayasız pençelerini kokuyla gizleyen
Bir olgu olmayacaktır sana
Ölülerimiz toplanacaktır
Doldurulan bir kıyı gibi.”[1]


Erdem Aksakal’ın, “2011 yapımı ‘Ya Sonra’ filmine, Özcan Deniz aşkını şu sözlerle anlatarak başlar. ‘Masallar neden en güzel yerinde biterler? Sonra ne olur bilinmez. Biz de masallara göre sona geldik. Peki ya sonra?’
Biz tam da aynı sözleri sorar olduk tarihin en güzel, 2013 yılının Haziran’ına?
Peki ya sonra? Hani, iktidarın kendisini ‘Bu Sevda bitmez’ diye palazlandırdığı mevcut tahakküm kurgusu var ya. Buna karşı başka bir dünya da var. 65’lisi, 98’lisi, sendikalısı, partili, flamalı, flamasızı, örgütsüzü yeni bir dünyanın ipuçlarını Gezi’de gördü.
Gezi’den yeni bir ülkenin define haritası bulunduysa, içinde sokak-ekonomi-vicdan-dayanışma ve akıl vardı. Bir çocuğa anlatır gibi anlatacaksak Gezi’yi, ben ilk harflerine baksana diyeceğim Sokak-Ekonomi-Vicdan-Dayanışma-Akıl’ın. O sevda bitmezse, biliniz ki bu sevda hiç bitmez. Sonrası bu,” diye betimlediği Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) başkaldırı gerçeği, elbette bir sevda.
Ancak bu kadarla sınırlı değil. Sevdayı da aşarak, gökyüzünü fethe çıkan cüretkârlık…
Ya da Taksim 1 Mayıs’larının vazgeçilmeyen/ geçirilemeyen radikal sosyalist ısrarı…
Veya “Taksim fetişizmi” üzerine yıllardır “teorik ahkâm kesen”lere, ukala liberallere aldırmadan vahşet karşısında sonsuz bedeller ödeyenlerin geleneğiydi…
Bilinir Taksim, 1 Mayıs 1977 katliamdı; sömürülenlerin, ezilenlerin, horlananların isyan çığlığıydı.
Taksim Meydanı herkese, hepimize boyun eğmemeyi, teslim olmamayı; dik durmayı ve diklenmeyi öğretti…
Ondan öğrenen Taksim/Gezi isyanı bir kez daha gösterdi: Sömürüye, zulme, toplumsal adaletsizliğe, doğa düşmanlığına karşı başkaldırı meşru bir haktır.
İşçi sınıfının Taksim mücadele geleneğinden öğrenerek, meşru başkaldırı hakkını kullanan kitlelerin devrimci enerjisiyle, Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) başkaldırı güzergâhında cin şişeden çıkmış ve rüzgâr ekenler fırtına biçmiştir.
Başkaldırı, özgürlükçü halk hareketidir. Sınırlı bir hareket değildi; başkaldırının 79 ile yayılmasında gerçeğe çarpıcı biçimde tanık olmaktayız.
Herkese Solon’un, “Şiddetin ürünü kalıcı değildir”; Gandhi’nin, “Güç fiziki kapasiteden değil, boyun eğmeyen iradeden gelir,” sözleri eşliğinde devrimin güncelliği gerçeği üzerinde düşünmeye çağıran etkileyici ve kapsayıcı hareketin anımsattığı ilk şey “Paris Komünü”dür.
“Paris Komünü” ise, hiç eskimeyen ama “yeni” de olmayan bir tarihtir.


“YENİ” (Mİ?)!


“Sivil Toplum”cular ile “yeni-sol” tarafından “tarihsiz” ve “öznesiz” olarak veya sosyolojik niyetlere göre sunulup, “Tüm Sorunlara Yeni Bakış Açısı”[2] başlığıyla ambalajlanıp, “Direnişin içini boşaltma”yla[3] özdeşleşen “yeni(lik) vurguları”na gelince…
Özellikle “yenilik” humması “Gezi direnişçileri bize, değişin ve yenilenin, diyor. Buradaki ‘yeni Türkiye’ beklentisi CHP’nin değişimini, yenilenmesini isteyenleri heyecanlandırdı. Gezi süreci CHP’yi değiştirdi bile. Artık sokakla buluşan, sivil toplumun yanında yer alan bir CHP var,” değerlendirmesi yapan CHP Parti Meclisi (PM) üyesi Gülseren Onanç’ı (bunların gerçekle hiçbir ilintisi olmasa da!) çok etkilemiş gözüküyor!
Yine Berkeley Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Cihan Tuğal da, “Yeni nesil, yeni dil, yeni örgütlenme”den söz ederken; Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu Direktörü Yönetim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Melsa Ararat da ‘Şirketlere Gezi Dersleri’ vererek ekliyor:
“Türkiye şirketleri de gelişmiş demokrasilerdeki gibi paydaş ilişkilerini yönetmek için yeni yetkinlikler edinmek durumunda kalacaklar… Olaylar yurtiçinde ve yurtdışında ekonomik, politik ve sosyolojik pek çok yoruma yol açtı. Ancak olayların şirketler için ne anlama geldiği konusunda pek bir şey söylenmedi. Gezi Parkı sürecinin şirketler açısından uzun vadeli sonuçlarını konuşmak için henüz erken olsa da yaşananlardan çıkarılması gereken üç temel ders var. Politik riskin önemi… Paydaş yönetimi… Holding yapılarını sorgulamak…”
“Yenilik” ne? Durmadan “yeni”den söz edip, “yeni bir şey” söylememek mi? Yoksa “Şirketlere Gezi Dersleri” vermek mi?
Hayır Faik Akçay gibi, “Hiçbir siyasal yapının, siyasal partinin Gezi Parkı eylemlerinin ruhunu tam anlamıyla kavrayamadığı kanısındayız,” gibi “kocaman kocaman” ama içi bomboş laflar etmek “yenilik” falan olamaz…
Ya da sosyal psikolog Aycan Esenergül’ün, “Gezi’nin özelliği, kitlesel eylemlerde, ‘sürecin’ tam da kendisinin, başlangıçtaki ‘naif’, örgütsüz, demokratik bir başkaldırıyı, güçlü bir ‘toplumsal değişim’ hedefine dönüştürme kapasitesi,” türünden hiçbir şey anlatmayan “parlak” lafları gibi…
Hayır, hayır “Pratikte Gezi Parkı’ndaki ana talep iyi yönetişim, katılımcı bir demokrasi… Gezi Direnişi’nin büyük çoğunluğu barışçıl nitelikte, maddiyata dayanmayan, bireysel katılım üzerinden hareket eden, son derece sivil toplumcu protesto eylemi olarak ortaya çıkmıştır. Protesto demokrasinin temel siyasal katılım yöntemlerinden bir tanesidir, tabii şiddete başvurulmadığı sürece. İktidar, şiddete başvuranları, ki İçişleri Bakanlığı’nın rakamlarına göre bu binde 1.8 oranında bir marjinal kitledir, ayırıp büyük çoğunlukla uzlaşma yöntemini denemedi, tersine bu binde 1.8’lik minik bir grubun vurup kırma eylemleri bahanesiyle katılımcılık ezilmeye çalışıldı,” türünden düzen içi/ devletçi tanım ve “tezler”le de sunulamaz Ersin Kalaycıoğlu’nun satırlarındaki üzere…
Veya Cengiz Çandar’ın, “Başta İstanbul halkı ve gençliği, Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesinin kahramanlarını sevgiyle selamlıyorum!”; Ufuk Aktaşlı’nın, “Taksim Gezi Parkındaki ağaçların kesilmesini ve yerine AVM yapılmasını engellemek amacıyla başlayan protestolar polisin sert müdahalesi sonucunda ülke tarihinin en önemli sivil eylemine dönüştü”; İlker Özdemir’in, “Gezi Parkı hareketini destekleyenlerin kahir ekseriyetinin ‘direniş’i benimsemesi ve şiddete karşı bir tavra sahip olması bu hareketliliğin temel nedeninin öfke olmadığını göstermektedir… Düşüncelerinin dikkate alınmamasından ve oldu bittilerle karşılaşmaktan dolayı incinen, sivil itirazlarını dile getirmek isterken ise doğrudan incitilen insanlar kendilerini görünür kılmış ve kendilerini duymayan hiç kimsenin kalmamasını sağlamışlardır”; Taner Akçam’ın, “Gezi ile Avrupa 68 hareketi arasında bir benzerlik var mı? Gezi yeni bir Türk 68’i sayılabilir mi? Ben Gezi’nin yeni ve gecikmiş bir Türk 68’i olduğuna inananlardanım. İki boyutuyla, birincisi kendi özellikleri itibarıyla, ikincisi çekirdek Gezi’nin 68’lilerin çocukları olmaları nedeniyle,” söylencelerine yaslanan: i) “Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesi”, ii) “Ülke tarihinin en önemli sivil eylemi”, iii) “Şiddete karşı bir tavra sahip olan sivil itiraz”, iv) “Gezi yeni Türk 68’i” saptamalarının gerçekle bir ilintisi söz konusu değildir…
Bunlara ek olarak: Ertuğrul Özkök gibilerin “sınıflarüstü” yani “sınıfsız” bir “hareket” gibi sunmaya kalkıştıkları başkaldırıyı Fredric Jameson’dan hareketle, “postmodernizmi geç kapitalizmin yani neo-liberal dönemin kültürel mantığı olarak kabul edip, halkların bu kültürel mantığa uygun yeni bir eylemlilik biçimi ürettiği” iddiasına yaslanarak irdelemeye kalkışanlar; “Bu yeni eylemlilik hemen her yönüyle postmodern özellikler gösteren bir karakter arz ediyor. Bir kere bu eylemler ortak bir ideolojiye dayanmayan, ortak bir iradesi olmayan, heterojen grupların ve onlarla birlikte hareket eden bireylerin oluşturduğu bir eylemlilik. Yani meydanları ortak bir amaçta birleşmiş, ortak bir hedefe kilitlenmiş homojen bir kitle değil; postmodern bir çoğulculuk dolduruyor,” diyorlar…
Ya da sosyolog Prof. Dr. Nilüfer Narlı gibi, “Şimdi eski hareketler, eski sosyal hareketler direkt iktidarı değiştirmeye, iktidara gelmeye, devrim yapmaya çalışıyordu. Fakat yeni sosyal hareketler belli meseleler üzerinden hareket ederler ve yeni sosyal hareketler insan hakları söylemini kesinlikle dillerinden düşürmüyorlar,” diyenler de devrimciği nötralize eden reformizme “teori” kotarıyorlar…
“Reformizm” dedik… Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) başkaldırı gerçeğiyle “reformizm” aynı cümle ya da kapsamda irdelenemez!
Ancak eşyanın doğasına aykırı bu hâl(sizlik) hakkında bakın Zülfü Dicleli ne “hikmetler” dile getiriyor:
“Zaman geçtikçe Gezi’nin alışılmış kitle eylemlerinden farklı yeni bir olgu olduğu iyice belirginleşiyor, onun merkezsiz, örgütsüz ve lidersiz bir hareket olduğu anlaşılıyor. Gezi’nin alışılmış muhalefet hareketlerinden son derece farklı olduğu da görülüyor…
Gezi elbette muhaliftir, ama onu bilinen iktidar-muhalefet ikileminin ötesinde bir olgu olarak ele almak gerekiyor. Çünkü Gezi alışılmış muhalefetten farklı olarak, sadece karşı olmakla, kendi değerlerine ters zihniyet ve uygulamalara karşı çıkmakla yetinmiyor, aynı zamanda kendi değerlerini yaşama geçiriyor.”[4]
“Gezi nedir? Direniş, protesto, isyan, kitlesel eylem, eleştiri, pasif direniş; bu terimlerin hiçbiri bu olayları kavramada yeterli olmuyor; tanık olduğumuz olgu bir bakıma bunların hepsini içeriyor, ama olay bunların çok daha fazlası; yeni bir kalite: Gezi! ‘Gezi’den yeni bir siyaset ortaya çıkar mı’ sorusu yanlış bir sorudur, çünkü Gezi zaten kendi başına yeni bir siyasettir…
Gezi’nin gücü yumuşak güçtür. Etkisini zor ve şiddet, dayatma yoluyla değil, diyalog ve müzakere yoluyla yaygınlaştırır. Tüm mücadelesi kendisinin dinlenmesi, kendisiyle konuşulması, kendisinin ciddiye alınması içindir.”[5]
“İddiaları” tekrarlıyorum: i) “Alışılmış kitle eylemlerinden farklı yeni bir olgu”; ii) “Merkezsiz, örgütsüz ve lidersiz bir hareket”; iii) “Alışılmış muhalefet hareketlerinden son derece farklı”; iv) “Direniş, protesto, isyan, kitlesel eylem, eleştiri, pasif direniş; bu terimlerin hiçbiri olayları kavramada yeterli olmuyor”; v) “Gezi kendi başına yeni bir siyasettir”; vi) “Gezi’nin gücü yumuşak güçtür. Etkisini zor ve şiddet, dayatma yoluyla değil, diyalog ve müzakere yoluyla yaygınlaştırır”…
Dikkat edin bunların hepsi öznel hüküm(ler)dir!
İyi de bunların yaşamdaki karşılığı ne? Tam bu noktada Zülfü Dicleli’nin söyleyecek sözü yoktur!
Toparlıyorum: Bu tür “yenilikçilik” vurguları, Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) başkaldırısını kendisi olmaktan çıkarıp, düzen içine çekmek istiyen suiniyetten malûldür.
Son tahlilde “… ‘Gezi İsyanı’ yerellik ve kısmîlikle belirlenmiş olmayan, tüm kentsel muhalefet dinamiklerini harekete geçiren ve kent merkezlerini kuşatan, Türkiye tarihinde bir başka örneği görülmemiş çoğulluğunun tek bir bileşenine indirgemeyi imkânsızlaştırdığı bir toplumsal başkaldırıydı. Ortak paydası onur ve özgürlük olan bir başkaldırı…
‘Gezi İsyanı’ geleceğin toplumsal mücadelelerin geçeceği yolların keşfedildiği bir öncü başkaldırıydı… ‘Gezi’, ne 1968 Türkiyesi’nin anıları ne de günümüz Tahrir’i veya ‘Occupy’ hareketlerinin izdüşümleriyle açıklanabilir.
İster istemez bugünün isyan ve özgürlük kavgalarından ve geçmişin devrimci mirasından esinlense de ‘Gezi’de kendisini açığa vuran, çoğunluğunu işçi, işsiz ve öğrencilerin oluşturduğu, geçmişle gelecek, batıyla doğu, gelenekle modernlik arasında sıkıştırılmış muazzam bir genç nüfusun, muhafazakârlık, kapitalizm ve din ve inanç dayatmasına karşı kendi varlık ve kimliğini ileri sürdüğü, söz konusu ‘modeller’in hiçbirine tam olarak uydurulamayacak, ayırt ediciliği kendine özgülüğünde olan bir XXI. yüzyıl isyanıydı.”[6]


BAŞKALDIRININ NİTELİĞİ


Özetle, sözü aşan Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) başkaldırı gerçeği, müthiş cüretkârlığı, cesareti, öfkesi, mizahı ve yaratıcılığıyla emekçilerin özgürlük ortak ekseninde katıldığı siyasal harekettir.
Nihai kertede sınıfsal bir ayaklanmadır. Siyasal konumlanışıyla, kentsel ranta, kamusalın özel mülkiyete dönüştürülmesine itirazdır. Devlete karşı meydan okuyan isyandır. Tekrar hatırlatmak gerekirse: Politik karakterini, toplumsal baskılara karşı özgürlük talebi oluşturmaktadır.
Çevrecilerden farklı cinsel yönelimlere sahip olanlara, Kemalistlerden komünistlere, devrimci-demokratlardan sosyal-demokratlara, parti ve hareketlerden dernek ve kuruluşlara, örgütsüz ama sol duyarlığı olan yurttaşlara varıncaya kadar, hareketin bileşimi geniş bir spektruma sahiptir.
“Ortada ulusalcı soldan devrimci sola, LBGTT’den çevrecilere, geleneksel siyasi duruşlara yüz vermeyen ama farklı bir siyasi bilince sahip olan gençlerden yeni sola ve hatta AKP’ye oy verenlerin oluşturduğu vicdan temelinde birleşen bir koalisyon vardı,” Baran Alp Uncu’nun ifadesiyle…
Başkaldırı kendiliğinden olsa da, örgütlü kesimlerin katılımı gerçekleşmiştir; iktidar karşıtıdır. “Genel direniş” karakterini taşırken; herkese V. İ. Lenin’in, “Marksizmin en değer verdiği şey, kitlelerin tarihsel inisiyatifidir,” saptamasını bir kere daha doğrulamıştır…
Evet başkaldırı, tarihsel, teorik, pratik gerçeğin çarpıcı bir doğrulanmasıyken; burjuva diktatörlüğün, hükümetin, polisin hasılı terörün ne demek olduğunu bir kere daha ortaya koymuştur. Buncasının ardından kim “demokratik devlet”ten, “yasal güvence”lerden söz edebilir ki artık!
Başkaldırı 12 Eylül defterinin, bütün sonuçlarıyla kapanmasına yol açtı. Yıllardan beri süregelen pasifikasyon zincirini parçaladı; korku duvarı aşıldı.
İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve psikoterapist Yrd. Doç. Dr. Murat Paker’in işaret ettiği gibi, başkaldırıyla yıllardır birikmiş öfkeyle hareketlenen kitle korku eşiğini aştı. Direnişe katılanların aktivizmi, toplumsal düzlemde doğal bir anti-depresan oldu.
Hayır, hayır hiçbir şey, “Hepimiz korkuyoruz ve endişeliyiz. O yüzden, direniyoruz,” diyen Ali Akay’ın “sosyolojik” hurafesindeki gibi değildi…
Evet, korkuyu aşmış bir silkinişten, uyanıştan, dirilişten söz etmek abartı olamaz. Bu bağlamda denilebilir ki, başkaldırı siyasal tarihimizde önemli bir moment oldu; bir dizi aktör ve yönelimi ortaya çıkardı.
Kitlelerin kendiliğinden ve doğrudan eylemi olarak biçimlenen; etkileyici bir yaygınlıkta ifadesini bulan; radikal kitle pratiklerinde somutlanan eylem; muazzam bir devrimci potansiyeli açığa çıkardı.
AKP patentli yalanın, manipülasyonun “Neo-Con Tezgâhı”, “İstihbarat örgütlerinin veya faiz lobisinin işi”, “Barış ve Kürt karşıtı Ergenekoncuları provokasyonu” lafazanlığıyla, nafile hezeyanıyla “sunma”ya kalkıştığı başkaldırı, heterojendi; önderlikten yoksundu; net bir programı yoktu. Ancak kendiliğinden hareketinin yaratıcı politik eylemiydi. Nihai kertede bir provaydı.
Hayır “Bu, bir gençlik hareketi değil. Gençlerin başını çektiği, dünyamızda uğranmadık yer bırakmayacak demokrasi kervanı,” diyen Gündüz Vassaf’ın meseleyi, demokrasiye kilitlemesi doğru bir tutum değildir.
Tıpkı Semih Gümüş’ün, “Gezi Direnişi antikapitalist bir hareket midir? Bir özgürlük ve demokrasi hareketi olduğu düşünülürse, topyekûn bir antikapitalist harekete dönüşmesi için bir adım atması yeterlidir,” tespitindeki “aşamacılık” gibi…
Şurası çok açık: Çağımızda başkaldırı ya devrimcidir ya da karikatür…
Bununla yanında “Temsili demokrasi aşıkları”nın ezberlerini, dengelerini bozan devrimci başkaldırı, sadece AKP politikalarına değil, sürdürülemez kapitalizmin “temsili demokrasi”ne, neo-liberal vahşete karşı isyandır; doğrudan demokrasidir; “düzen demokrasisi”ne itirazdır!
Tam da bu noktada, sanki Ernestro Che Guevara’nın şu uyarılarını anımsatmaktadır:
“Biz, ‘demokrasi’ sözcüğünün, sömürücü sınıfların diktatoryasını mazur göstermek için kullanmasına, kavramın derinliğini yitirmesine ve yurttaşlara verilen az ya da çok belirli özgürlüklerin kazanımı anlamına gelmesine izin vermemeliyiz. (…) Tüm tarihsel dönemlerde tüm gerici sınıflar, sömürenler ile sömürülenler arasındaki çelişkinin en üst düzeye ulaştığı, yeni toplumsal düzenin gelmekte olduğunun belirtilerinin ortaya çıktığı zamanlarda, kendi düşmanlarına karşı iftira ve baskı silahlarını devreye sokarlar. (…) Her tarihsel çağda ve her zaman egemen sınıflar, ezilen çoğunluk ile ayrıcalıklı azınlığın oluşturduğu ‘kendi’ toplumunu, düzenini, ülkesini savunma adı altında canice suçlar işler; ‘kendi’ sınıf düzenini mülksüzleştiricilerine karşı kan ve ateşle korur; meyvelerini sadece kendilerinin aldığı ve halkın geri kalan kesiminin bu meyvelerden yararlanmasının önlendiği ‘yurt’, yeni bir toplumu, adil bir düzeni ve yurdun herkesin yurdu olmasını hedefleyen devrimcilerin baskı altına alındığı yerdir…”[7]
Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu Direnişi, “Devlet babadır” türünden egemen palavralara ağır bir darbe olurken; Feyzan Erkip’in, “Otorite öyle diyorsa bir nedeni vardır. Böyle yetişiyor, çocuklarımızı böyle yetiştiriyor ve çimlere basmıyoruz, basarsak bekçinin düdüğü bizi hemen uyarıyor,” diye tarif ettiği ufukta köklü bir kamusal dönüşümün yaşanmasına tanık olduk.
“Yaşanan bir halk hareketiydi… Her şeyden önce, onurları kırılan insanların yükselişi”ydi.[8] Bununla bağıntılı olarak -kimsenin inkâr edemeyeceği üzere-, coğrafyamızda tabandan yükselen devrimci bir hareketti…
“Eylemler, …Türkiye’nin yeni bir sembolü oldu,” diyor ‘En Alttakiler’in yazarı Günter Wallraff demesine de “Hangi Türkiye’nin” sorusunu yanıtlamadan…
Ancak bu konuda bir “Cumhuriyetçi Kemalist”in, Tülay Bozkurt’un şöyle bir yanıtı var: “Polis müdahalesi, dezenformasyon, birtakım kanaat liderlerinin beyin damarlarını çatlatan zırvalarıyla hızla marjinalleştirmeye çalışılacak ve muhtemelen ‘solcu ya da komünist olan üç beş çapulcu’ diye adlandırdıkları bir avuç insana mal edilecek olan bu büyük başkaldırı, laik, modern, etik toplum ve etik siyaset arayışının yıllardır ilk defa yükselen sesidir.”
“Solcu ya da komünist olan üç beş çapulcuya, bir avuç insana mal edilecek” mi dediniz? Gözü kör, kulağı sağı olmayanlar veya sizin gibiler dışında herkes, mücadelenin en ön safındaki “bir avuç insan”ın kim olduğunu ya da sizinle de hiçbir alâkâsı olmadığını gayet iyi biliyor!
Bunların yanında Emre Kongar’a göre, “Gezi Parkı Ruhu yeşildir, doğadır, çevredir… özgürlüktür… demokrasidir… çoğulcudur… dayanışmadır… eşitliktir… bütünleşmedir… gençliktir… pırıl pırıl bir gelecektir…”
Ya da Hayri Kozanoğlu için de, “Yakın tarihin en devrimci döneminden geçiyoruz… Hepimizi şaşırtırcasına büyük bir hızla ön yargılar tuzla buz oluyor, köhnemiş zihniyetler yerle bir ediliyor, gerçek bir yurttaşlık bilinci yeşeriyor… Gezi ruhu “İşte yurtseverlik bu!..” dedirtircesine nerede bir haksızlık, adaletsizlik, zulüm, ayrımcılık varsa oradaki yurttaşına sahip çıkıyor… Paylaşma, dayanışma, empati gibi kavramlar tam anlamını buluyor…”
Bunlar böyle olmasına “böyle” de; unutulan bunların tümünün kapitalizmin reddiyle mümkün olduğudur. Çünkü XXI. yüzyıldaki mücadeleler konusunda önemli ipuçları veren başkaldırının toplumsal dinamikleri, genel olarak ezilenler, emekçiler, işsizler, gençler, kadınlar, varoşlarda yaşayan ötekileştirilmiş kitlelerdi.
Kitlelerin hedefi ise sadece AKP (veya Erdoğan) olmayıp, sürdürülemez kapitalist sistemdi. Hiçbir şeyi abarttığımız falan yok: Verili koordinatlarda doğal ve insanî taleplerin, kapitalizm çerçevesinde karşılanması mümkün değildir.
Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) başkaldırısının önemli eksiği, direnişi güçlendirecek, kent ve ülke sathına yayacak etkinliğin zayıflığıydı.
Bunun yanında “Yapılması gereken tespit, sosyalist hareketin bu başkaldırıya bir bütün olarak hazırlıksız yakalandığıdır… Bunu bir yana bırakırsak, gerçekte sosyalist hareket Taksim’in zapt edilmesinde üstlendiği rolle, Gezi eyleminin başkaldırıya dönüşmesinde önemli bir işlev görmüştür.”[9]


“Y KUŞAĞI GENÇLİĞİ Mİ?”


Söz konusu gerçekler göz ardı edilirken; öne iki vurgu çıkarılmak isteniyor: İlki “Y Kuşağı Gençlik”! İkincisi de “orta sınıf hareketi”!
“Y Kuşağı Gençlik” tanımının Amerikan reklam şirketlerince keşfedilip, pazarlandığının altını çizerek ilkiyle başlayalım.
Mesela Murat Menteş, “Artık ‘gençlik çağı’nda yaşıyoruz. ‘Ajda Pekkan yaşlı’ diyemezsin, ‘Tayyip Erdoğan yaşlı’ diyemezsin, dersen pot kırmış olursun. Hepimiz genç olmalı, genç kalmalı, genç gibi davranmalıyız. Fakat tabii ki 70 yaşındaki gençler ile 17 yaşındakiler arasında fark oluyor.
Y kuşağı sadece adalet, özgürlük, şeffaflık değil; bence merhamet, şefkat, güleçlik de talep ve teklif ediyor…
Y kuşağı; katı yürekliliğe, oradan da deliliğe varan türdeki ciddiyeti haklı olarak hafife alıyor,” derken Koray Çalışkan da şunların altını çiziyor:
“Bu pop sosyologların peydahladığı bir kavram. Pop sosyoloji devrinde yaşıyoruz. Pop sosyoloji bir durumu yanlış tasvir ederken gerçekliği de değiştiriyor. Tasvir insanın tabiatının parçası da olabiliyor.”
Dikkat edin: reklamcılardan esinlenip, “pop sosyologların peydahladığı kavram”la Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) başkaldırısını “tanımlamaya kalkışmak” ona yapılabilecek en büyük haksızlıktır.
Öznel gözlem ve seçici abartılara yaslanan tasvirlere çarpıcı bir örnek Ayça Örer’in, “Berfin, Ayşe, Kadir, Nebiye, Zişan… Bu beş gençten en büyüğü 25 yaşında. En küçüğü 18. Gezi eylemleri sırasında kimi tam içinden, kimi kıyısından sürece bulaşmış. Şimdiye kadar apolitik olmakla suçlanan, politikadan anlamadığı iddia edilen ve ‘Y kuşağı’ olarak tanımlanan gençler, ‘Politikanın şekli değişti, yaşlıların siyasetini artık biz beğenmiyoruz’ diyor,”[10] satırlarıdır!
Berfin, Ayşe, Kadir, Nebiye, Zişan… kimdir? Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) başkaldırısını bu dört isim üzerinden tanımlamaya kalkışmak, bundan “Y Kuşağı” gibi genel sonuçlar çıkarmak mümkün ve mantıki midir?
Aynı soruyu “Kim bu gençler, 90 kuşağı? Herkesin sorduğu soru bu… Korkuları yok, orası kesin. Konuştuğumuz kişilerden sıkça, ‘polis gelse de azcık gaz atsa, heyecan oluyor’ tarzı espriler duyuyoruz. Peki politika? 90 kuşağı çevresindeki büyükler tarafından ikiye ayrılıyor. Birincisi, apolitik olarak görülenler, bir diğer grupsa, sosyal medya üzerinden siyaset yapıp duyarlılık gösterdikleri için eleştirilen kesim…
Marx’ı filan sorduğumuzda ‘tabii önemli biri’ tarzında cevaplar alıyoruz ama isyanlarının esin kaynağının klasik sol söylem olmadığı çok açık. Tören gibi, Cumhuriyet Mitingi havasında bir miting de istemiyorlar. Çoğunda eylemleri ulusalcı kitlenin sahipleneceği yönünde bir endişe hâkim. İçlerinden biri ‘biz hayatımızı siyasete adamadık, siyaseti hayatımızın içine soktuk’ diyor,” satırlarının sahibi Deniz Ülkütekin’e de sormamız gerek…
Seçilmiş tekil örneklemelerden “genel sonuçlar” çıkarmak, kasıtlı bir öznellikle malûl olmaya mahkûmdur…
Doğrudur başkaldırıya gençliğin katılımı yoğun oldu… Ancak sadece “gençlik” demek yetmez. Onların toplumsal sosyo-ekonomik hâllerinden de söz edilmelidir.
Örneğin “Gezi Parkı Direnişi’nde yer alan gençlerin önemli bir kısmının üniversite öğrencisi/ mezunu. ‘TÜİK Hanehalkı İşgücü Anketi’ sonuçları üzerinden yapılan hesaplamalara göre, üniversite ve yüksekokul mezunu olan gençlerin yüzde 93’ü ücretli olarak çalışma hayatına dahil oluyor. Bu oran meslek okulu mezunlarında yüzde 87, düz lise mezunları için yüzde 81. Yani yaşamak için emeğini satmak zorunda olan işçi sınıfının bir parçası olmaya adaylar. Yüksekokul ve üniversite mezunlarında işveren olarak çalışma hayatına katılanların oranı ise yüzde 1.5 düzeyinde. Ancak çalışma hayatında olan gençlerin yüzde 60’ı lise altı eğitim düzeyine sahip. Toplamda söz konusu yaş kesitinde 12 milyon 685 bin genç var.
Çalışma hayatında istediği hâlde yer bulamayan gençlerin (işsizlerin) sayısı ve oranı da hiç de az değil. Genel olarak gençlerde resmi işsizlik oranı 1 yılda (Şubat 2012-Şubat 2013 dönemi) yüzde 2.1 puan artarak yüzde 20,4’e yükseldi. Umudu olmadığı için ya da diğer nedenle 3 aydır iş arama kanallarını kullanmayan ve bu nedenle işsiz sayılmayan gençler dahil edildiğinde bu oran yüzde 31’e ulaşıyor. 885 bin işsiz gence karşı 649 bin çalışmaya hazır ancak umutsuzluk başta olmak üzere çeşitli nedenlerle iş aramayan genç bulunuyor. Eksik ve yetersiz istihdam edilenlerle genç işsizliği yüzde 34’e ulaştı. Genç işsiz sayısındaki artış 142 bin ile toplam işsizlikteki artışın yüzde 87’sini oluşturdu. Ancak söz konusu tablo üniversite ve yüksekokul mezunu gençler için daha korkunç. Bu grup için işsizlik bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 3.4 puanlık artışla yüzde 26.8’e ulaştı. Umutsuz işsizler de dahil edildiğinde bu oran yüzde 32.
Yaş, ücret seviyeleri belirlenirken de önemli bir faktör durumundayken; ‘TÜİK Kazanç Yapısı Anketi’ sonuçlarından hareketle yapılan hesaplamaya göre, 2010’da 65 yaş üzeri bir işçi 20-24 yaş arasındaki işçinin yaklaşık 3 katı ücret alırken, 30-35 yaş gurubu genç işçilere göre yüzde 60 daha fazla ücret alıyor. Bunda yeni işe giren genç işçilerin ağırlıklı olarak asgari ücretle işe başlamasının önemli bir rolü bulunuyor. Taban ücretlerin işyerindeki ortalama ücret dikkate alınmadan belirlenmesi bunun önemli nedenlerinden biri. 20-24 yaş grubundaki gençler sadece 6 gün ücretli yıllık izin kullanabiliyor. Ücret seviyesinin düşüklüğü ve çalışma koşullarının ağırlığı gençleri çalışma hayatına katılmaktan alıkoyan mekanizmalar hâline geliyor.
‘Hanehalkı Bütçe Anketleri’ne göre de hanehalklarının eğitim bütçesinin, toplam bütçe içindeki payı 2002-2011 yılları arasında yüzde 1.3’ten yüzde 2’ye fırladı. Bu durum eğitimde ticarileşme süreci ile ilişkilendirilebilir. Ve bunun genç üzerinde yarattığı baskı son derece yüksektir. Üniversite mezunu gençlerin yüzde 6.5’i geçici, yüzde 8’i yarı zamanlı olarak çalışmakta, kayıtdışı oranı bu grup için yüzde 11 düzeyine ulaşmaktadır.”[11]
Bunların hepsini üst üste koyduğunuzda genç kent yoksullarından söz etmek durumundasınız!
O hâlde bu gerçekleri görmezden gelen sosyolog Prof. Dr. Nilüfer Narlı’nın saptamalarını ciddiye almak için bir neden söz konusu değildir:
“70’li yıllardaki eylemlerde insanlar bir örgüte üye olurlardı. Orada belli bir sosyalizasyondan geçer, belli bir teoriyle bilgilenir ve örgüt hiyerarşisi içerisinde hareket ederlerdi. Fakat burada insanlar hiçbir örgüt üyesi değil ve hayatlarında ilk defa birisi onlara ‘Sokağa çık’ demeden sokağa çıktılar. En büyük fark burada. Kuşaklar olarak bakarsak Z kuşağı dediğimiz kuşak çok hızlı öğreniyor. Onlar için hız çok önemli. Biz eleştiriyorduk ‘Kitap okumuyorlar’ diye. Fakat o kitaptaki bilgiyi çok hızlı almak istiyor. Onlar için zaman çok daha farklı. Kendilerine güvenin de çok daha fazla olduğunu düşünüyorum. Çok daha kentliler… Tabii bazı olumsuzluklar var dil açısından; Türkiye’deki gençler istenen düzeyde konuşamıyorlar. Ama en önemlisi şu; inisiyatif alabiliyorlar. O yüzden 70’li yıllarda olduğu gibi bir örgütün onları yönlendirmesi, sosyalize etmesi gerekmiyor. Ve öyle bir dönemde yaşıyoruz ki onlar zaten sosyal medya üzerinden gündemi takip ediyorlar. 70’lerin Türkiye’si çok kapalıydı. Artık herkes dünyayı takip ediyor. Ve kendisiyle ilgili bilgileri hızla dışarı aktarabiliyor. 70’li yılların Türkiye’si ile 2000’li yılların Türkiye’si iki farklı gezegen.”
Sözü uzatmadan tek bir şeyin altını çizeceğim: “70’li yılların Türkiye’si ile 2000’li yılların Türkiye’si iki farklı gezegen” mi dediniz? Hem de kapitalist devletin ücretli kölelik koşullarında? Hadi canım sen de!
Rosa Luxemburg’un ifadesiyle, “Açıktır ki, deney ve derslerin hazinesini eleştirici olmayan övgüler değil, yalnızca sorunun özüne inen ve akıllıca yapılmış eleştiriler ortaya çıkartabilir.” O hâlde unutulmasın: Gençlik çarpıtmalarının da, övgülerinin de bir anlamı yoktur…
Mesela Gezi Parkı eylemlerinin özgür ruhlu genç kuşağın başarısı olduğu vurgusuyla, “Gezi eylemleri gençlerin malıdır,” diyen Demir Özlü…
Ya da Gezi Parkı eylemlerini “Gençlik muhalefeti, sivil itaatsizlik” olarak değerlendiren Ufuk Uras…
Veya “Özel yaşama yönelik ahlâk zabıtası ruhu, en çok gençleri bunalttı… Gezi Parkı eylemleri muhafazakârlığa karşı başkaldırı” vurgusuyla CHP Genel Başkan Yardımcısı, toplumbilimci Prof. Dr. Sencer Ayata gibi…
Burada Bertolt Brecht’in, “Mizahın olmadığı bir yerde yaşamak çok zor ve sıkıcıdır. Her yerin mizaha dönüştüğü bir yerde yaşamak ise olanaksızdır,” sözünü aktarıp bir parantez açarak ekleyelim: Hayır başkaldırı sadece mizah, itiraz ve eleştiri değil, bunların çok ötesindeki bir özgürlükçü bir halk isyanıdır.
Mesela Gezi Parkı Direnişi’ndeki deyimler, deyişler, esprilerin gerçekten zeki bir gençlik olduğunu gösterdiğini vurgulayan ressam Mehmet Güleryüz’ün, “Eğer bu gençlik işi mizaha vuruyorsa, birinci derecede şiddete başvurmuyor demektir. Mizahın seviyesi, insanı şiddetten uzak kılar. O seviyede bir mizah gücün varsa taşa, silaha ihtiyacın yoktur…” ya da Metin Üstündağ’ın, “Klasik solcuya sor ‘Niye devrim yapıyoruz’ diye ‘Eşitlik, iş, emek, özgürlük olsun diye’ cevabını verecektir.. Bu gençler eğlence olsun diye devrim yapıyor sanki. Sevişelim, öpüşelim, içelim. En sahici olan bu galiba,” sözleri gerçeği kendi niyet ve duruşlarının projeksiyonlarından, Gezi direnişine yansıtılmasından başka bir şey değildir!
Tıpkı “orta sınıf” söylenceleri gibi…


“ORTA SINIF” SÖYLENCELERİ!


Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) başkaldırı gerçeğini “orta sınıf” terimleriyle yaftalamak yanlıştır.
“Yeni Sol”dan ve sosyologlarından ödünç alınan bu tür çarpıtmalardan özenle uzak durulmalıdır.
Ergin Yıldızoğlu’nun işaret ettiği üzere, “Gezi Parkı direnişi ‘olayı’ konuşulurken ‘gençler’, ‘orta sınıf’ gibi kavramlar kullanılıyor. Bu kavramlar, aslında ‘adı ağza alınamayan’, alındığı takdirde kapitalist gerçekçi bireyde gerginlik yarattığı için bastırılan ‘şey’in yerine kullanılıyor.
‘Gençlik’, demografik bir kategori olarak ekonomik, kültürel özelliklerinden soyutlamış olduğundan herhangi bir sosyal olayı açıklamakta kullanılamaz. ‘Gençlik’ kavramını bir yaşam tarzıyla ilişkilendirdiğimizdeyse esas olarak tüketilen mallara, toplumsal olaylara etkisi açısından çok sınırlı bir ‘pasif’ varoluşa gönderme yapmış oluruz. Dahası, böyle tanımlanan ‘Gençler’in, hemen tüketim kapasitesini belirleyen gelir durumuna göre ayrışmaya başladığı görülür. O zaman da toplumsal konumlarını tanımlayabilmek için ekonomik devreler içindeki yerlerine ilişkin başka kategorilere gereksinim olduğu ortaya çıkar. Kısacası ‘Gençlik’ aslında içi boş bir kavramdır. ‘Orta sınıf’ da öyle…
Kapitalist sınıf yükselirken köylülükle aristokrasi arasında bir ‘orta sınıf’ oluşturuyordu. Kapitalizm olgunlaştıktan sonra, işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasında kalan, az sayıda işçi çalıştırmakla birlikte kendi emeğine de dayanan işletmelerin sahipleri orta sınıf kategorisine girdiler. ‘Gezi Parkı Olayı’nın kitlesinin büyük çoğunluğunu bu iki tanıma sığdırmak olanaklı değil…
‘Gezi Olayı’nın kitlesi ‘orta sınıf’ olarak tanımlanırken öncelikle sosyal medyayı kullanma becerilerine, kültürel özelliklerine, olaylara bu araçlarla tepki verme eğilimlerine vurgu yapılıyor. Diğer bir deyişle bu ‘orta sınıf’ın varlığı ve tepkisi açıklanırken tüketim alışkanlıklarıyla, tüketim tarzları temel alınıyor.
Hâlbuki, ‘Gezi Olayı’nın kitlesi dikkatle izlendiğinde karşımıza toplumun işgücünü satarak yaşayan bir kesimi, bunun işsiz parçası, iş bulduğunda bu kesime katılmayı bekleyen bir genç kuşak çıkıyor…
Karşımızdaki kitleyi, gelir düzeyine, tüketim tarzına bağlı kalarak değil, bu ikisini de içeren ve belirleyen özelliğine, ekonominin içinde, maddi ve simgesel üretim süreçlerindeki yerine göre tanımlarsak karşımıza bir sınıf çıkar.
Bu, sanayi işçilerinin yanı sıra şekillenmekte olan yeni bir sınıf fraksiyonudur. İşçi sınıfının, en gelişkin kesimini, henüz bir azınlık olmasına karşın, XIX. yüzyılda en ileri teknolojiyle çalışan sanayi işçisi oluşturuyordu. Bugün, henüz bir azınlık olmasına karşın bu kesim oluşturuyor. Bu, şu anda siyasi arenada hareket hâlinde olmasına bakarak ‘proletarya’ kavramıyla tanımlayabileceğimiz bir sınıftır. ‘Adı ağza alınamayan, bastırılan şey’ de işte budur.”
Kaldı ki Mustafa Kemal Coşkun’un haklı olarak hatırlattığı gibi, “Marksist anlamda kullanılacaksa orta sınıflar, üretim araçlarının sahibi olan ve az sayıda ücretli emek istihdam edebilmelerine karşılık geçimini esas olarak aile emeğiyle kazanan köylü, zanaatkâr ve bağımsız çalışan profesyonel katmanlardan oluşur. Bu durumda bu eylemleri başlatanların ve daha sonra harekete katılan kitlelerin bütünüyle orta sınıflardan oluştuğunu söylemek, pek olanaklı değil. Avukat, mimar, mühendis gibi bağımsız çalışan profesyonellerin bu eylemlere katılımını vurgulamak gerek ama bu tek başına hareketi orta sınıf karakteriyle açıklamamız için yeterli değil. Kaldı ki eylemcilerin, son teknolojileri, diyelim bilgisayarı ve sosyal medyayı iyi kullanmaları, kültürel sermayelerinin yüksekliği ve farklı protesto yöntemleri geliştiriyor olmaları, onları orta sınıf yapan özellikler olamaz. Sınıf, üretim araçları karşısındaki konumla belirlenebilir, tüketim alışkanlıklarıyla değil.”
Başkaldırıyı “orta sınıf” hareketi olarak değerlendirenlerin unuttuğu isyanın ana gövdesini oluşturanların halkçı niteliğidir.
Unutulmamalıdır ki, kolektif eylem kitleleri değiştirir, dönüştürür…
Dövüşen kitlelerin, AKP hükümetin ve “büyük usta” Erdoğan’ın fütursuz saldırganlığı ve demogojik manipülasyonlarına karşın “çapulcular”, “marjinaller”, “ayyaşlar”, “ideolojikler”, “teröristler” söylemini allak bullak ederek, etkisizleştiren yaratıcı irade, halkın gücünden başka bir şey değildi…Yani yaşamını emeğiyle kazanan, sıradan insanlar…


KAPİTALİZMİN KURAL TANIMAZ DEVLET TERÖRÜ


Tam da bunun için hepimize bir kez daha William Wordsworth’ın, “İktidar yaratmak zorluğundan çok, yok etmek kolaycılığında rastlanan bir güçtür”; Howard Zinn’in, “Alayekê ew qas mezin tuneye ku ser rûyê şerma vekuştina mirovên bêsûc bê girtin/ Masum insanları öldürmenin utancını kapatacak büyüklükte bir bayrak yoktur”; Hannah Arendt’in, “Diktatörlük koşullarında, eylemek düşünmekten çok daha kolaydır,” uyarılarını hatırlatan terörist kapitalizmin kural tanımaz devlet terörüne maruz kaldı Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) başkaldırı gerçeği!
Örneğin Ayşe Arman’la röportaj yapan polislerin ortak kanısı, “Canavarlaştırıldık, insanlıktan çıktık”[12] merkezindeyken AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Gezi eylemlerinin müebbetlik suç kapsamında olduğu vurgusuyla, “Gezi parkı protestocularının hükümeti devirmeyi ve görevden uzaklaştırmayı amaçladıklarını düşünüyorum,” diyordu!
“Çanakkale’deki gibi destan yazdık” yaygaraları dört yanı kuşatırken; “Destan ne? Kahramanlık öyküsü. Başbakan’a göre polisin Gezi olayları sırasında Taksim’de sergilediği performans. Hatırlarsınız. Olan biteni anlatırken; ‘polis Taksim’de destan yazdı’ demişti.
Aslında Türkiye çapında gaz bombası destanı desek daha doğru olur. 130 bin fişek biber gazı sıkılarak iki yıllık stok bir ayda tüketildi. Bu bir dünya rekoru. Dünyada hiçbir polis teşkilâtı bu kadar kısa sürede bu kadar fazla biber gazı tüketememiştir.”[13]
Gezi Parkı’nda başlayan ve tüm Türkiye’ye yayılan direnişlerde, polisin biber gazı, cop ve tazyikli su ile müdahale etmesi sonucu 15 binden fazla insan sağlık kuruluşlarına ve gönüllü oluşturulan revirlere başvurarak tıbbı yardım aldı. TTB Merkez Konseyi üyesi Dr. Hüseyin Demirdizen, 20 günde Türkiye genelindeki Gezi Parkı direnişlerinde polisin müdahalesi sonucu on binlerce insanın yaralandığını, bu hastaların yalnızca yüzde 7 ile 10’unun sağlık kurum ve kuruluşlarına başvurduğunu söyledi.
Kolay mı? Yoğun bir şekilde kullanılan biber gazının Türkiye’ye ithal edilirken tanımlandığı tarife pozisyonu, “Yırtıcı hayvanlara karşı silahlar” grubuyken; AKP’nin iktidarda olduğu 2002-2012 yılları arasında toplamda 595 bin 86 ton ağırlığında biber gazı alımı yapıldı.
Detaylandırırsak: 12 yılda 62 tonluk biber gazı ve göz yaşartıcı sprey ithal eden Türkiye, 21 milyon 269 bin dolarlık ödeme yaptı. Gezi Parkı eylemlerinde yaklaşık 130 bin biber gazı fişeği kullanılırken Emniyet, planlama dışı 100 bin biber gazı alımı için harekete geçti.
AKP iktidarıyla birlikte biber gazı kullanımı da arttı. 2000 yılında 42 ton, 2001’de 13 ton olan biber gazı ithalatı, 2005’te 115 ton, 2006’da 90 ton, 2007’de 75 ton kullanıldı. Türkiye, 2005’te 1.2 milyon dolar, 2006’da 1.6 milyon dolar, 2007’de 2.9 milyon dolarlık biber gazı ithalatı yaptı.
Biber gazı ithalatı 2008’de 67 ton (2.5 milyon dolar), 2009’da 37 ton (1.6 milyon dolar), 2010’da 48 ton (2.5 milyon dolar), 2011’de 39 ton (1.9 milyon dolar) olarak gerçekleşti. Temmuz 2012’de açıklanan verilere göre; 2012 yılında 21 ton biber gazı ithal edilirken bunun için 1.3 milyon dolar ödendi.
Bu tablonun öne çıkan verilerini hızla sıralarsak:
i) Gezi eylemlerinin başladığı 31 Mayıs ile 11 Temmuz 2013 arasında İstanbul Barosu’na 34 bin 311 kişi başvuruyor, Türkçesi 34 bin 311 hak ihlâli, utanç rekoruydu…
ii) İstanbul’da polisin 16 Temmuz 2013’de sabah şafak baskını ile gözaltına aldığı öğrencilerden Hasret Deniz Özçelik’in babası Aydın Özçelik “Çocuğumun gösteriler sırasında elinde taş olan bir fotoğrafını göstererek gözaltına aldılar. Evdeki aramalarda Che Guevara ile çocuklarıma ait 2 poşuyu suç delili diye götürdüler” dedi. Ev arkadaşı gözaltına alınan Utku Çaybaşı da “İçerde kitaptan, bilgisayara kadar birçok şeye el koydular. Arama gerekçesinin ne olduğunu söylemediler” diye ekledi…
iii) 27 yaşındaki Umur Can Erşahin, Gezi Parkı eyleminde polisin 10 metreden attığı gaz fişeğiyle başından vurularak, beyin kanaması ve travması geçirdi…
iv) Toplumsal müdahale araçlarından (TOMA) sıkılan sıvının asit içeriği olduğunu belirten stanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Ali Çerkezoğlu, “Biber gazının bir versiyonu orada kullanılıyor, reaksiyon yaratıyor ancak bu seferki gözlemimiz suya maruz kalanlar elbiselerini çıkarmadıkları sürece müthiş bir ıstırap çekiyorlar,” diye ekledi…
v) İstanbul’un göbeğinde ellerinde pala ve satırlarla yurttaşlara yönelik saldırıyı gerçekleştirenlerin mahkeme tarafından serbest bırakılması hukukçuların tepkisini çekti ve skandal olarak nitelendi…
vi) Nihayet Pelin Batu ekliyor: “Gezi için 800’ün üzerinde gönüllü avukatın kurduğu kriz merkezinden öğrendiğim üzere işin başka bir çirkin boyutu var.
Mesela 18 yaşının altında 44 kişi gözaltına alınmış.
Çocuklar içeri alınıp pataklanmış. Olup biteni vücutlarındaki darp izlerinden okuyabiliyorsunuz. Camiye kondurulmuş bir bira kutusu gibi olmuyor bu mor kollar, bacaklar.
İnsanlar çırılçıplak soyulup aranmış. Tutuklananlar arasında bir kadın tacize uğramış.”
vii) Nihayet terörist kapitalizmin kural tanımaz devlet terörü 26 yaşındaki işçi Ethem Sarısülük’ü…19 yaşındaki öğrenci Ali İsmail Korkmaz’ı… 20 yaşındaki işçi Mehmet Ayvalıtaş’ı… 22 yaşındaki işçi Abdullah Cömert’i… Avcılar’da polis saldırısı sırasında kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden Zeynep Eryaşar’ı… katletti…
Toparlarsak, F. Nietzsche’nin ifadesiyle devletin iyinin ve kötünün bütün dilleriyle yalan söylediği herkesin malumuyken; devletin otoritesine boyun eğenler de, devletin şiddet aygıtlarını rasyonalize ederlerken; söz konusu zorbalık gerçekliği karşısında yeterince güçlü olamayacağını varsayan insan(cıklar) da, gerçeklikle savaşmaya kalkmak yerine daha kolayını seçer: Zulmün bir parçası olmak!
Devlet zorbalığı baskından “suskunlara” dek böyle var eder kendini; tıpkı Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) gerçeği karşısında olduğu gibi…
Başkaldırı kapitalist devlet zorbalığını açığa çıkarıp, görünür kıldı. Devlet ile AKP hükümetinin siyasal meşruiyeti tartışılır, sorgulanır hâle getirdi.


VERİLERLE -KISA BİR DÖKÜM- DÖKÜM


Ernestro Che Guevara’nın, “Yüzyıllar boyunca, politik iktidar önce köle sahiplerinin, daha sonra feodal derebeylerinin elinde kaldı; bunlar, düşmanlarına, kendilerine başkaldıranlara ve ezilenlere karşı savaşlarını kolaylaştırmak için gücü içlerinden birine, onları birleştiren birine, en kararlı, belki de en zalim olana devrediyorlardı. Bu kişi kral, ülke yöneticisi oluyor, despot kesiliyor, tarih dönemleri boyunca, baskısını yavaş yavaş arttırarak, iradesini mutlak kılana dek, zorla kabul ettirmeyi sürdürüyordu. (…) Bu gün taçsız krallar var, tekeller bunlar, tüm ülkelerin, bazen de tüm kıtaların gerçek efendileri,”[14] diye yıllar öncesinden betimlediği tabloda, İçişleri Bakanlığı (27 Haziran 2013) verilerine göre, Gezi Parkı gösterileri sürecinde 81 şehrin 79’unda eylem yapıldı. Sadece Bingöl ve Bayburt’ta gösteri düzenlenmedi.
Türk Tabipleri Birliği’nin 21 Haziran 2013 tarihli verilerine göre, 13 ildeki hastanelerin ve revirlerin kayıtlarına göre, en az 60’ı ağır 7832 yaralı vardı. 12 kişi biber gazı fişeğinin isabet etmesi sonucu gözünü kaybederken, 20 kişi kafa travması geçirdi, bir kişinin dalağı alındı. 600’e yakın polis yaralandı. İstanbul’da 40, Ankara’da 22, İzmir’de 14, Adana’da yedi, İzmit’te iki olmak üzere toplam 85 kişi tutuklandı.
Yine Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) verilerine göre, 8 Temmuz 2013 tarihi itibariyle, Gezi Direnişi eylemlerinde toplam 3 bin 482 kişi gözaltına alındı, 101 kişi tutuklandı. Tutuklamalara “yasadışı örgüt yöneticisi veya üyesi olmak”, “kamu malına zarar vermek”, “silah ve mermi bulundurmak”, “cami basmak” gibi gerekçeler gösterildi.
TİHV’nin açıklamasına göre, Gezi Parkı eylemlerine evlerinin balkonundan tencere ve tava ile ses çıkararak katılan 10 kişiye “Kabahatlar Kanunu’na muhalefet ettikleri” gerekçesiyle 88’er lira, dokuz öğrenciye ise aynı kanundan dolayı 1000’er lira para cezası verildi. Direnişe tencere-tava çalarak katılan 19 kişiye toplam 9 bin 880 TL para cezası kesilmiş oldu.
Ayrıca 16 Temmuz 2013 tarihi itibariyle Gezi Parkı Direnişi sırasında 34 bin 311 kişi telefonla İstanbul Barosu’nun kriz masasına hak ihlâli bildirimi yaptı. 44’ü çocuk 1042 kişi gözaltına alındı, 40 kişi tutuklandı.
Gezi Parkı Direnişi nedeniyle kurulan kriz masasının 31 Mayıs-11 Temmuz 2013 tarihleri arasındaki verileri açıklandı. İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Hasan Kılıç, gözaltına alınan göstericilerin 17-70 yaş aralığında olduğunu açıkladı.
Verilere göre gözaltına alınanlar ve tutuklananlar, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet, görevli memura mukavemet, çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve üye olmak gibi suçlamalarla karşı karşıya kaldı. 11 yabancı uyruklu kişi gözaltına alındı, 6’sı ülkesine gönderildi.
Kılıç’ın aktardığı verilere göre biber gazı kapsülleri nedeniyle meydana gelen yaralanmalarda 86 kişi rapor alıp suç duyurusunda bulundu, 11 kişi gözünü kaybetti.


EGEMEN YALAN/ MANİPÜLASYONUN KOMPLO TEORİLERİ


Evet, tüm bu tabloya tüy diken artı da egemen yalan/ manipülasyonun komplo teorileridir!
Mesela ‘Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Kredi ve Kefalet Kooperatifleri Birlikleri Merkez Birliği’ Genel Başkanı Kadir Akgül, Gezi Parkı eylemleri sırasında esnafın zarara uğratıldığı iddiasıyla Galatasaray Meydanı’nda basın açıklaması yaparken, çevredeki yurttaşlar yuhalayarak “Polise çağrınız yok mu?” diyerek tepkilerini ifade ederlerken; “Başörtülü bir kadın, bebeğiyle beraber saldırıya uğrar; hatta üzerine işenir. Mağdureye karşı herkes yargıç kesilip ‘Kanıtın nerde, MOBESE kaydını göster’ diye tutturur. Ama Gezi ruhu bu değil,” der Hilâl Kaplan… Yalanını gölgeleme çaresizliğiyle…
Veya “Gezi olaylarında gençleri aşan bir aklın devrede olduğu”na, “Darbeci yaşlı kuşakların gençliği kullandığına dikkat çeken Prof. Yasin Aktay, “TSK’dan kesilmiş olan umut şiddet potansiyeli ve ‘zinde’ özellikleri dolayısıyla gençliğe bağlanmış oluyor,” diyebilmektedir akademik etiği ayaklar altına alarak!
Hayır, bunlarla sınırlı değil! W. Shakespeare’ın, “İktidar dalkavukluktan hazzetmeye başladığı zaman, şeref daima ayaklar altında ezilmiştir,” sözünün altını çizerek birkaç şey daha sıralayalım:
Mevlüt Koç, “Her ne kadar protestoların sebebi olarak ağaç sevgisi, çevre hassasiyeti; protestocuları da saf-masum, ‘gözü açılmadık sığırcık yavrusu’ gibi pazarlama gayreti varsa da, asıl sebep, laiklik algısı-kılık-kıyafet-alkol-cinsel özgürlük serbestisi merkezli, modern hayat tarzını benimseyen kesimin, PKK’nın ve sol örgütlerin içine çöreklenmiş Alevi milliyetçiliğiyle birleşerek, İslâm düşmanlığı…”
Doç. Dr. Aliye Çınar Köysüren, “Eylemciler Kemalizm olarak isim bulan Batıcı duruşun canlı olduğunu göstermiş oldular. Otoriteryanizme direnç gösterirken de, zımnen İslâmcı dünya görüşüne karşı olduklarını beyan ettiler…”
Orhan Miroğlu, “Taksim-Gezi olayını 10 yılda AKP hükümetinin elde ettiği siyasi başarılara ve bu başarılarda belirleyici rol oynayan Başbakan’a duyulan yenilgi psikolojisinin dışa vurumu olarak görüyorum. Cumhuriyet mitinglerinden ya da 1 Mayıs hareketlerinden farklı olmadığını görüyoruz…” “Kutluğ Ataman… Gezi sosyolojisinin, romantizminin altını kazıdı ve dedi ki, bu yeni bir sosyoloji, yeni bir ideoloji filan değil, bu basbayağı Beyaz Türkler’in faşistleşmesidir…”
Ömer Lekesiz, “Gezi’de 60’lar yeniden yaşandı… Gezi kalkışmasıyla başlayan olaylarda ağaç sevgisinin duygusal bir dolgudan ibaret kaldığı, asıl maksadınsa Başbakan’ın yıpratılmasına hatta güç yetirilebilirse AKP’nin geriletilmesine mahsus son iki yıldır inceden inceye hazırlanan çok boyutlu ve (ulusalcılar, solcular, kemalistler, kapitalistler, malum medya, montajcılar, faizciler vb.) çok katılımlı bir planın ürünü olduğu tartışma götürmeyecek kadar aşikâr artık…”
Nihayet Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Gezi Parkı protestolarının “hükümeti devirmek amacıyla yapılmış olabileceği” vurgusuyla, “Önümüzdeki dönemden itibaren bu protestoların farklı amaçlarla ve farklı şekillerde gündeme gelebileceği yönünde istihbaratımız var. En azından eylülden sonra üniversitelerin açılmasını bahane edebilirler, spor gösterilerini bahane edebilirler. Bunları önlemeye çalışırız. Mutlaka başarılı oluruz” derken; neo-liberal baskı ve talan ile sarsılıp, savrulan Türkiye’de olup-bit(mey)enlere ilişkin olarak hâlâ komplo arayanlar var.
AKP’nin sesi ‘Yeni Şafak’ 2 Haziran 2013 tarihli manşetinde “Bu öfkeyi kim yönetiyor?” diye sormuş. Çok açık değil mi, Başbakan’da somutlanan neo-liberal saldırganlık yönetiyor.
Polislere ikramiye dağıtıldığı; Antalya’da üç gencin on yedi polis tarafından dövüldüğü; “Camide içki içildi” vb. yalan haberler yapıldığı; bir bakanın, “76 milyon Osmanlı tokadını twitter’a çakar,” dediği; Başbakan’ın halktan komşularını ihbar etmesini istediği; AKP Tokat milletvekilinin mecliste ağza alınmayacak küfürler ettiği, bunların daha sonra tutanaklardan silindiği veya vb’leriyle “taçlanan” patlama, kitleleri sokağa döktü. Halk, radikalleşti. İnsan biber gazıyla birlikte, direnişin tadını da öğrendi. Ayrıca başkaldırınca çok şeyin değiştini, değiştirilebileceğini de fark etti.
Kitleler bunu asla unutmayacaktır; bu dersi herkese hayat vermiştir; hayat ise bir komplo değil; gerçeğin bizatihi kendisidir…
İyi de “komplo iddiaları” mı? Tüm bunlar bana Hitler’in, “Cinayetler mi? Nasıl olur da cinayet diyebilirsiniz: SA’ların yaptıkları Almanya’yı Komünistler’den, Marksistler’den, Yahudiler’den, Liberaller’den temizlemektir. Bunun cinayetle bir ilgisi yoktur, meşru müdafaadır,” haykırışlarını hatırlatıyor…


AKP VE ÖTESİ (=OTORİTARYANİZM)


Neo-liberal kesitte kapitalist devletin otoriteryan özellikler kazanması küresel bir hâldir. Özellikle Türkiye’de 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Darbesi’yle açılan neo-liberalizmin karakteristik özelliği, devletin sınıf mücadelesine karşı yeniden yapılanması ve tahkim edilmesi yani yürütmenin güçlenmesi/parlamentonun zayıflaması, demokratik/sosyal hakların kaldırılması, toplumsal ilişkilerin düzenlenmesiydi ki, bu da AKP iktidarı döneminde iyice olgunlaşıp, belirginleşti.
Evet, ‘Demokrat Yargı Genel Sekreteri’ Yargıç Kemal Şahin’in ifadesiyle, “Her ne kadar liberal, sol ve muhafazakâr demokratlar bir türlü kabul etmek istemese de AKP iktidarı, geleneksel iktidara eklemlenmiş ve hızla devletleşmeye başlamıştı. Devletleşme sürecinin şahikası ise 12 Eylül 2010 referandumu ve sonrası oldu. Gezi Parkı direnişi, ‘yeni devlet ve yeni iktidar’ olan cari iktidarın, -neo Evren Paşa ve neo 12 Eylülcüler sıfatını hak edecek biçimde- halka karşı kurmaya çalıştığı ‘darbe düzenine’ karşı demokratik ve çoğulcu muhalefetin isyanıydı.
Ve bu yeni durum tüm o bıktırıcı ‘İttihatçı- Kemalist- Darbeci sisteme karşı aslanlar gibi mücadele eden AKP!’ hikâyesinin de çöpe gidişine vesile oldu.
Gezi direnişi, sadece bu masalın değil, onunla birlikte liberal-sol-muhafazakâr entelektüellerin, medya düzeninin, kısacası ülkedeki politik dil ve üslubun da boşa düşmesine vesile oldu. Artık karşımızda mahkemeleri, savcı ve hâkimleri, polisi, karakolları, -hatta- askeriyesi, üniversiteleri, medyası ve ekonomisiyle dağ gibi bir AKP Devleti vardı. ‘İsyan’ işte bu devlete idi…”
Neval Oğan Balkız’ın, “İçinde bulunduğumuz koşulların açıkça gösterdiği üzere, Türkiye’de AKP iktidarının iddia ettiğinin aksine, ‘ileri demokrasi’ değil, bir ‘post-demokrasi’ dönemi yaşanıyor. Rancière’in tanımıyla post-demokrasi, ‘demos’tan (‘halk’tan) sonraki bir demokrasiyi ifade eder. Bu tip demokrasilerde halkın görünmesi ve tartışması ortadan kaldırılmıştır,” diye tarif ettiği koordinatlarda Foucault’nun “disiplin toplumu” olarak tanımladığı, bireyi kurumlar içinde, bedene esas olarak dıştan dayatılan disiplin ve cezalandırma rejimiyle zapt eden “rejim”, siyasi partileri, kitle sendikaları, kamusal eğitim ve sağlık kurumlarıyla birlikte dağılıyor. Yeni şekillenmekte olan sınıfın bireylerinden artık disiplini içselleştirerek kendi kendini disiplin altına alması, sermayenin gereksinimlerine göre sürekli eğitmesi, yenilemesi, işgücünün tüm yeniden üretim sorumluluklarını bireysel düzeyde omuzlaması isteniyor, böylece Gille Deleuze’ün deyişiyle bir “kontrol toplumu” şekilleniyor.
Bu tarih sahnesine çıkan yeni işçi sınıfı, bu geçiş sürecinde hem “disiplin toplumu”nun hem de “kontrol toplumu”nun baskısı altına girmeye zorlanıyor. Bu baskının etkisiyle değişmeye, kendi başının çaresine bakmaya zorlanmanın gerginliğiyle, bu sınıfın bireyi, sorunlarını öncelikle “ekmek peynir sorunu” değil, özgürlük, özgünlük ve haklar sorunu olarak algılıyor. Bu birey, devletin ve uzmanların kendisini rahat bırakmasını, yaşamına karışmamasını istiyor, farklı ülkelerde, farklı iktidarlara karşı ama aynı taleplerle, aynı yöntemlerle, aynı örgütlenme biçimlerini ve teknolojileri kullanarak baş kaldırıyor.
Yani AKP’yi “çevreden merkeze” taşıyan, “merkez partisi” olarak yükselişine hazırlayan ve taşıyan süreç, özellikle “büyük ustalık” dönemiyle birlikte çözülmeye başlamıştır.
Evet, “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır!” Emperyalizmin, işbirlikçi sermayenin, AKP’nin en büyük avantajı Batı’da devrimci hareketin zayıf olmasıydı ve olmasıdır. Ama devrimci ve komünist hareketin yenilenmeyi başarması durumunda gelişip güçlenmesinin ve sıçramasının koşulları bugün daha güçlü mevcuttur.
Ki Batı’da ortaya çıkan devrimci imkânlar ve başlamış olan antifaşist yükseliş, ve birikmiş ve tasfiyeci çürüme yaratan tarihsel ve yapısal sorunlarını aşma gereğinin kendisini hızla dayatması bu bakımdan da önemli fırsatlar sunmaktadır devrimci harekete. Gerisi, ata binmesini bilmeye, kılıcı sallamaya kalmıştır…
‘The Independent’ta yer alan Joan Smith imzalı yazıda protestolara Erdoğan hükümetinin verdiği tepkinin, “Rejimin tüm çıplaklığıyla otoriter olduğunun görülmesini sağladığı” belirtilirken; devasa bir saldırganlıkla tahkim edilmiş taşra megalomanisi karşımızdadır ki, bu da ülke ölçeğinde “taşralıları” büyük ölçüde temsil eden AKP ve Erdoğan’dır.
“Erdoğan’ın götünün kılıyım,” hezeyanı işte bu toplumsal hâli (ve halet-i ruhiyeyi) yansıtan veciz bir sözdür.
Bu durumda “taşralı ayaklar” kendilerini temsil edecek bir “başa” yani Erdoğan megalomanisine bağımlıyken; bunun da totalitarizme kapı açtığı gözlerden kaçırılmamalıdır…
Geçerken anımsatalım: Kökeni antik Yunancadan gelir. “Megalo=büyük” demektir. Hani “megaloidea (büyük ülkü)” tamlamasının da başında gelen “megalo” sözcüğü “mania = delilik, çılgınlık” sözcüğü ile tümlenince “megalomani = büyüklük deliliği, büyük çılgınlığı” anlamına gelir ya…
“Psikiyatristler, psikologlar”, kısaca “ruh sağlığı” uzmanları “megalomani’yi” şöyle açıklıyorlar: “Megalomani ya da büyüklük hezeyanı ya da büyüklük kuruntusu, kişinin kendisine gerçekle uyuşmayan üstün nitelikler yakıştırmasıdır. Derin bir ruhsal sorunun belirtisidir. Büyüklük hezeyanları kişinin, yetenekleri, nitelikleri ve yaşantısı hakkındaki mantıksız inançlara dayanır…
Örneğin Şarlo’nun yaratıcısı, dünyanın en önemli yönetmenlerinden Charles Spencer Chaplin, 1940 yapımı “Büyük Diktatör” filminde Nazi lideri Adolf Hitler ile alay ederken şöyle der:
“Zalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiçbir zaman da tutmayacaklar! Diktatörler kendilerini özgürleştirirken halkı köleleştirirler!”
ABD Colorado Üniversitesi Psikoloji Profesörü Fred Coolidge’in yargısı ise şöyle:
“Diktatörler kolaylıkla kendileri ile ilgili yanlış fikirlere kapılıp ‘benim yaptığım her şey doğrudur’ diye düşünmeye başlarlar. Böyle liderler narsistlik (kendini beğenme), paranoya (kuruntulama) ve sadistlik (başkalarına eziyet verme) gibi birçok kişilik bozukluğuna sahip olabiliyorlar.”
Prof. Coolidge “Diktatörler kendi kişilikleri çevresinde yaratılmış bir kültün reklamını yapmak için milyonlarca dolar harcamaktan çekinmezler ve başkaları ile empati kurmayı başaramazlar, onlar için kayda değer tek şey kendi gereksinimleridir!” diye de ekliyor.
Nâzım Hikmet’in “Taranta Babu’ya Mektuplar”ının sekizincisini anımsayalım: “Tek başına/ yapayalnız karanlıklara/ bırakılmış bir çocuk gibi bağıra bağıra/ kendi sesiyle uyanarak, korkuyla tutuşup korkuyla yanarak/ durup dinlenmeden konuşuyor./ Mussolini çok konuşuyor TARANTA – BABU/ çok korktuğu için çok konuşuyor!”[15]


KENT SAVAŞLARI


Çok konuşanları, çok korkutan gerçeğin ardında kent savaşları (ve olası kent gerillası ve ayaklanması) gerçeği yatıyor.
Kolay mı? Bu sürdürülemez kapitalizmin neo-liberal versiyonunun kâbusudur.
Kapitalizmin gelişme dinamiğinin bir yansıması olan kent, kapitalizme varoluşsal bir zemin hazırlaması yanında, onun aşılmasında yıkıcı dinamikleri de oluşturur.
Kentle kapitalizm arasında organik bir ilişki söz konusuyken; kapitalizmin kalbi olan kent, aynı zamanda kalp krizinin yani sınıflar mücadelesinin de en keskin yaşanıp, mücadelenin en sert seyrettiği zemini oluşturur.
İşçi sınıfının emek cephesinin kalelerine dönüşen periferisiyle kentler, kapitalizmin en kırılgan olduğu alanlardır. Öncesiyle (1848 Devrimleri’nden sonra) Paris Komünü’nünden beri bu böyledir.
İşçi sınıfının, emek cephesi için kent, sokak savaşı, barikat ve başkaldırı demektir.
Burjuvazinin güçlü olduğu kadar, en büyük zafiyet alanı olarak kent savaşları denince Ekim Devrimi, Sovyet deneyimleri, 1968 küresel isyanı, Uruguay’da Tupamarolar, Brezilya’da Carlos Marighella, Almanya’da RAF vd’leri anımsanmalıdır…
Kitlelerin yaratıcı gücüyle direnişini ortaya çıkaran ve iktidarı “iktidarsızlaştıran” kent savaşları yıkıcı gücün kolektif kitle hareketidir. Hızla katlanarak çoğalan, büyüyen devrimci dinamiktir.
Örneğin 31 Mayıs-16 Haziran 2013 arasında Ankara’da Gezi eylemlerine katılanların profilinin çıkarıldığı fezlekede, “18-25 yaş grubunun çoğunlukla üniversite öğrencilerinden oluştuğu, 26-35 yaş grubuna ilişkin net bir genelleme yapılamamakla beraber çoğunlukla çalışanlardan oluştuğu, 36 yaş üstü grubun ise çoğunlukla parti, sendika ve meslek örgütleri mensupları oldukları müşahede edilmiştir” bilgisi verilip, Ankara’da 31 Mayıs-11 Haziran 2013 arasındaki eylemlere toplam 283 bin kişi katıldığı ve eylemlerin, daha çok Kızılay, Tunalı Hilmi Caddesi, Dikmen Caddesi, Eryaman, Batıkent, Tuzluçayır, Nato Yolu, Çukurambar, Keçiören İncirli, Balgat 100. Yıl Mahallesi, Çiğdem Mahallesi’nde yoğunlaştığı ifade edildiği üzere…


KÜRTLER’İN TUTUM(SUZLUĞ)U


“Çözüm süreci”yle meşgul olan Kürtler, başlangıçta Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) kent savaşı gerçeğini kavrayamadılar.
AKP ile ilişkilerinin “hassas”lığı nedeniyle sürecin dışında kalmaya özen gösteren Kürtler, Erdoğan’ı kızdırmak istemediler. Bu nedenle de bazı açıklamalar dışında politik-pratik olarak sürece müdahaleden uzak durdular.
Gezi eylemlerinin başlangıcında her ne kadar BDP’den milletvekili Sırrı Süreyya Önder ön plana çıkmış olsa da, genel olarak Kürt siyasetinin bu eylemlere ‘mesafeli’ durduğunu belirtmek gerekir.
Mesafeli duruşun, Abdullah Öcalan’ın Gezi Parkı’nı “selamlama”sından sonra kısmen değişmesine ve Gezi Park eylemlerinin Kürt siyasetinde daha çok konuşulmaya başlanmasına rağmen devam ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Nitekim “selamlama”nın sonrasında bile Sırrı Süreyya Önder’den gelen eleştiri bu tespiti doğrulamaktadır.
Söz konusu “mesafeli” duruş Sırrı Süreyya Önder’in rahatsız olmasına ve “Türkiye yanıyor, dünyanın en büyük isyanlarından biri… DTK tek cümleyle destek açıklaması yapmadı,” diyerek tepkisini ortaya koymasına neden olmuştur.
Bununla birlikte, bugünlerde yine içinde Sırrı Süreyya Önder’in ve BDP’lilerin de bulunduğu toplantılarda Gezi Parkı eylemlerinin sahiplenildiği görülüyor. Fakat kalkışmanın Kürdistan’da da aynı şekilde desteklediğini söylemek güçtür.
Ertuğrul Kürkçü’nün ifadesiyle, “BDP’nin güçlü bir tabanının bulunduğu Türkiye metropollerinde özgürlük hareketinin merkezi ve örgütlü bir toplumsal davranış sergilememiş olmasını, ‘ulusalcılar’ın varlığıyla ilişkilendirmek, doyurucu bir açıklama değil”ken; Tayyip Erdoğan’ın medyadaki hoparlörleri Gezi Parkından çıkarak bütün yurda yayılan direnişin “Çözüm”ü engellemek için çıkarıldığını -ya da öyle olmasa da çözümü geciktireceğini-söyleyip duruyorlardı. Örneğin Orhan Miroğlu, Yıldıray Oğur, Melih Altınok, Markar Eseyan vesaire…
Hızla ve unutulmasın diye birkaç örneği sıralayalım:
i) “[Gezi Eylemcileri-b.n.] Toplumu neye ikna etmeye çalışıyorlar? Erdoğan’ın barış gibi hayırlı bir süreci başlatacak kadar ‘iyi’ bir insan, lider olmadığına… Amaçları ne? Kürtleri savaş sürecindeki Erdoğan karşıtı çizgiye çekmek… Türklerin ise barış süreciyle birlikte Erdoğan’a verdiği desteği en aza indirmek…” diyordu Kurtuluş Tayiz…
ii) “Yaşadığımız günlerin Çözüm Süreci’ni tehdit eden potansiyelinin farkına varalım… Çözüm Süreci Gezi krizine kurban edilmemeli,” diyordu Bekir Berat Özipek…
iii) Taksim’den devrim devşirip Erdoğan’ı yıkamayanlar, hedef büyütüp gözlerini bölgeye dikiyorlar. Neyse ki provokasyon konusunda memleketteki en yetkin halk Kürtler de, bu sakil plan şimdiden suya düşmeye aday görünüyor,” diyordu Hilâl Kaplan…
iv) “Çözüm sürecine sıkı sıkıya sahip çıkmamız ve ‘inadına çözüm’ dememiz gereken günlerden geçiyoruz. Uluslararası konjonktürü, Suriye’deki durumu, Ortadoğu’da artık Kürtler olmadan bir hesap yapılamayacağı gerçeğini bir kenara bırakıyorum, tek başına Gezi kalkışması dahi bize çözüm sürecinin ne denli hayati olduğunu gösterdi.
Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlere zulmeden, Şeyh Said’i asıp, Seyit Rıza’yı ipe çeken, Dersim katliamının mimarı, faili meçhullerin müsebbibi olan zihniyet, Lice’deki olaylar sırasında birden bire Kürtlerin hamisi kesilmeye kalkıştı. (…) Birileri bize inatla, Gezi’deki çiçek çocukları göstermek istiyor ama PKK lideri, Gezi’de, Kürtleri inkâr ve imha siyasetinin mimarı olan paralel devleti görmüş,” diyordu Abdulkadir Selvi…
Evet, “Erdoğan ve medyadaki sözcülerinin ‘Gezi’yi ‘Süreç’e karşı göstermelerinin yanında BDP’lilerin kuşkucu ve ikircikli demeçleri de aynı yönde olurken; bunlardan en vazıhı Sırrı Sakık’ınki oldu:
‘Bazı kesimler sandıkta yenişemedikleri iktidar partisini acaba farklı alanlarda nasıl devirebiliriz ne yapabiliriz anlayışı içinde oldular. Askerlere davetiye çıkardılar.
Biz AKP ile çatışırız kavga ederiz ama bunun yolu yöntemi sandıkta hesap görülür. Gezi olayında çok masumane talepleri olan kesimi bunun dışında tutuyorum.
Bir taraftan bayraklarla bayrakların sopalarıyla linç operasyonu gerçekleştirenlerin art niyetli olduğunu düşünüyoruz. Özellikle ‘Mustafa Kemal’in Askerleriyiz’ diyerek sokakları tetikleyenlerin ulusalcı milliyetçi kesimlerin aslında niyetlerinin iyi olmadığını biz de biliyoruz.’
Bu laflar tıpı tıpına Tayyip Erdoğangilin diskurudur. Sırrı Sakık doğru konuşmuyor: Gezi eylemcilerinin askere davetiye çıkardığını söyleyerek onu karalamaya çalışıyor. Resmi açıklamaya göre eylemlere tam 2.5 milyon insan katılmış. Nerede, kim askere davetiye çıkarmış?
‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ diyenler Perinçek’çi İP mensuplarıdır. Onların kıymet-i harbiyesi nedir?
Meydanlara sık sık çıkan, forumlarda konuşan yüz binlerce aktif eylemci arasında onlar kaç kişidir. Geniş bir kite ve onca hareketlilik içinde miniskül dahi sayılamayacak bir grubu kendine tanık göstermek Sakık’ın zayıflığını gösterir. Kendisini haklı göstermek için Tayyip Erdoğan’la ortaklaşmaktadır…
Sırrı Sakık’ın İzmir’de bir sünnet düğününde o lafları ettiğinde yukarıdaki eylemler ekranlara ve gazete sayfalarına yansımıştı. Aynı gün ODTÜ’deki mezuniyet töreninde gördük ki Lice-Savak halkıyla dayanışma meydanlarda, açık hava forumlarında kalmamış.
3 bin öğrencinin mezuniyeti için düzenlenen tören ODTÜ Stadyumu’ndaki öğrencilerin geçişiyle başladı. Bazı öğrencilerin kortej yürüyüşü sırasında Gezi Parkı eylemlerine destek vermek için gaz maskeleri taktı, pankartlar taşıdı. Mezunlar, Gezi Parkı olaylarında yaşamını yitiren Ankara’da polis kurşunuyla öldüğü saptanan Ethem Sarısülük ile Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert ve Lice’de jandarma kurşunuyla ölen Medeni Yıldırım’ı da unutmadı. Yaşamlarını yitirenlerin fotoğraflarını taşıyan öğrenciler stadyumda karanfillerini fotoğrafların üzerine bıraktı.
Törende öğrenciler tarafından taşınan pankartlardan bazıları şöyleydi:
‘Her yer Lice her yer Taksim’, ’Acının dili yok, Bir yanım Taksim, Bir yanım Lice’, ‘Velev ki marjinalim bundan size ne?!’, ‘Herkese bizden su TOMA ‘ya yok’, ‘Yeraltında zor tuttuğumuz yüzde 50 petrol var’, ‘Sosyalizme kelepçe işlemez’, ‘Polis üniformanı at onurlu yaşa’, ‘Bu gazla mezun olduk’, ‘Kaç yıllık elektronikçiyiz böyle direnç görmedik’, ‘Yüzde 50’yi zor mezun ediyoruz’, ‘İrademiz çelikten, kim korkar çevikten!’, ‘Ankara’nın gurur duyduğu tek polis Behzat Ç.’, ’Helikopteri biber gazı atın diye mi yapıyoz la’, ‘Biz sana biber kullanma demedik, salça olarak yine kullan…’ ODTÜ öğretim üyeleri ise ‘ODTÜ Ayakta’ pankartı arkasında yürüyerek öğrencilerine destek verdiler.
ODTÜ’nün ayakta olduğunu söyleyen bir başka pankartta ise ’1956’dan beri Oturmadık, Hep Ayaktayız’ yazılıydı. Bu pankart ODTÜ’lü 1990’lar kuşağının okulun devrimci geleneğine sahip çıkması demekti…
1990 kuşağı Hüdai nabit (Tanrı yaratığı) olarak gökten mi düştü, Bugün dünün devamıdır, dün önceki günün. Sosyal gelişim gibi devrimci süreçler de birikim ve süreklilik demektir. ODTÜ’nün en son mezunları o pankartla bu sürekliliğin devamı olduklarını ortaya koydular. Özgürlük ve sosyalizm için canlarını vermiş Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Ulaş Bardakçı, Nurhaklı Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan gibi ODTÜ devrimciler…”[16]
Burada bir parantez açık hatırlatayım: DTK Başkanı Ahmet Türk, “Öcalan Gezi Direnişi sürecinde bizi eleştirdi” derken; Murat Karayılan da ekliyordu:
“Bakınız, Başbakan Gezi olaylarıyla ilgili konuşurken, konuyla ilgili ulusalcıları bile eleştiriyor; ‘Siz nasıl Atatürk’le teröristbaşının fotoğrafının yan yana olmasını kabul ettiniz’ diyor. Hâlen ‘teröristbaşı’ diyor, ulusalcı diye tanımladığı kişileri bile bu konuda tavır almadığı için eleştiriyor. Bu ne demek! Eğer sen Kürt sorununu çözeceksen, topluma ve ulusalcılara da kabul ettirmeye çalışman gerekmez mi? Eğer gerçekten o ulusalcı denilen çevreler Önder Apo’yu kabul etmişlerse bu iyi bir şey değil mi?”


VE LİBERAL(LERİN) ZIRVA(SI)…


“Gezi’nin siyasî felsefesi: totalitarizm,” diyen Atilla Yayla veya “Yaşananların karanlık yüzü, Erdoğan’a yönelik operasyon, ekonomik çıkar grupları ve diğer operasyonel bileşenler, hükümetin bundan sonrasını tayin edecek siyasi olgunluğu göstermesini engellememeli,” diye ekleyen Markar Eseyan gibi liberal(lerin) zırva(sı) bütünüyle AKP piyonluğuyla malûlken; “… ‘Star’da yazan Cemil Koçak’la, ‘Yeni Şafak’ta yazan Atilla Yayla gibi profesörlerin senaryolarına göre kötü adamlar CHP ya da ulusalcılar değil, sol/ sosyalist entelektüellerdi!”[17]
Liberal(lerin) zırva(sı) AKP yandaşlığını, “Toplum açısından da altı çizilmesi gereken dersler var. Kamu kurumlarını saygın ve güçlü kılmak zorundayız. Polis aşırı güç kullandığında, insan haklarına aykırı davrandığında elbette eleştireceğiz, ama toplum olarak güvenliğimizin polis gücüne bağlı olduğunu asla unutamayız,” diyen Şahin Alpay ile devletçi pozisyonlar alacak kadar abarttı!
AKP (ve Erdoğan) sevdasından vazgeçmeyenlerden birisi de, “2002’de, 2005’te tanıdığımız Tayyip Erdoğan “Aman yapmayıverelim o kışlayı” derdi” vurgusuyla şunları ifade eden Ayşe Çavdar:
“Kuşkusuz. Ne istediğini bu kadar iyi ifade eden bir kuşak var artık elimizde. Bu, daha önceki kuşakların siyasi yaralarından uzak bir kuşak. Aradaki apolitik kuşak, onları bütün o siyasi yaralardan uzak tuttu. Şu anda politika onlar için yeni bir oyun sahası. Çocuklar siyaset yapmak için evlerinden kaçtılar ve bir parkta ağaçlara sığındılar. Bunun ne kadar kıymetli bir şey olduğunu Tayyip Erdoğan bilir. Çünkü kendisi de zaten evinden sokaklara çıkıp, sokaklarda siyasete atılmış biri. O nasıl bırakamadıysa, bu çocuklar da bırakamayacaklar siyaseti. Üstelik bu çocukların bıçkınlıklarında Tayyip Erdoğan’ın izi var. Çünkü siyasetin hiç de öyle papyon takıp ağır ağır ortalıkta dolaşmak olmadığını ondan öğrendiler. Gerekiyorsa koşulları zorlamayı, gerekiyorsa dört ay içeride yatmak gerektiğini kimden öğrendiler? Mevcut başbakanlarından. Tayyip Erdoğan bu kuşağa çok büyük hizmetlerde bulundu, keşke tadını da çıkartabilseydi.”
“Büyük hizmetleri olan Erdoğan”; liberal belkemiksizliği özetleyen kilit cümle budur!
Özetle “Olaylar başladığı zaman bazı liberaller eylemsizlik çağrısı yaptılar ve liberallere kiminle saf tuttuğunuza dikkat edin uyarısında bulundular. Destek verdiğiniz eylem ulusalcıların, kemalistlerin ve mülkiyet düşmanı sosyalistlerin ekmeğine yağ sürebilir dediler. Bu cümle bana tanıdık geldi. 28 Şubat ve 27 Nisan döneminde askerî vesayete karşısında liberallerin sergilediği duruşu eleştirirken, ulusalcılar da aynen böyle diyordu: kiminle saf tuttuğunuza dikkat edin!
Hâlbuki eylemler sonuçlarına bakılmaksızın kategorik olarak doğru veya yanlıştır demiştik onlara. Eylemsizlik mevcut bir yanlışı meşrulaştırır demiştik. Şimdi ise halk, evet içinde sosyalistlerin ve ulusalcıların da bulunduğu ama onlardan ibaret olmayan halk, her akşam televizyonlarda kendisini azarlayan ve bütün ulusu kendi yetiştirdiği evlatlarına benzetmeye çalışan ve ‘artık daha çok paranız var neden beni eleştiriyorsunuz’ diyen bir başbakana isyan ediyor”dı! [18]


“SONUÇ”


Diyeceklerimi Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu’nun (vd’leri) başkaldırı gerçeğinin hepimize anımsattığı iki saptama ile tamamlıyorum.
“Kaplumbağaya dikkat et! Ancak kafasını çıkarıp risk aldığında ilerleyebilir,” diye haykıran James Bryant Conant’ı sözleri…
Karl Marx’ın, “Proletarya devrimleri, (…) durmadan kendi kendilerini eleştirirler, her an kendi akışlarını durdururlar, yeni baştan başlamak üzere, daha önce yerine getirilmiş gibi görünene geri dönerler, kendi ilk girişimlerinin kararsızlıkları ile zaafları ile ve zavallılığı ile alay ederler, hasımlarını, salt, topraktan yeniden güç almasına ve yeniden korkunç bir güçle karşılarına dikilmesine meydan vermek için yere serermiş gibi görünürler, kendi amaçlarının muazzam sonsuzluğu karşısında boyuna, daima yeniden gerilerler, ta ki, her türlü geri çekilişi olanaksız kılıncaya ve bizzat koşullar bağırıncaya kadar: İşte Rodos, haydi Atla!” uyarısı…
Tamamlıyorum: Mayıs-Haziran 2013 başlangıçtı…
Edip Cansever’in, “bütün iyi kitapların sonunda/ bütün gündüzlerin bütün gecelerin sonunda/ meltemi senden esen soluğu sende olan/ yeni bir başlangıç vardır
parmağını sürsen elmaya rengini anlarsın/ gözünle görsen elmayı sesini duyarsın/ onu işitsen yuvarlağı sende kalır/ her başlangıçta yeni bir anlam vardır
nedensiz bir çocuk ağlaması bile/ çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır,” dizelerindeki üzere mücadele sürüyor; sürecek de…


18 Ağustos 2013 15:44:00, Çeşme Köyü.


N O T L A R
[*] Kaldıraç, No:147, Eylül 2013…
[1] Turgut Uyar.
[2] Türey Köse, “Tüm Sorunlara Yeni Bakış Açısı”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 2013, s.7.
[3] Kemal İnal, “Taksim Direnişinin İçini Boşaltma”, Birgün, 14 Haziran 2013, s.10;
[4] Zülfü Dicleli, “Gezi’den Beslenmek Herkese İyi Gelecektir”, Milliyet, 25 Temmuz 2013, s.25.
[5] Zülfü Dicleli, “Siyasette Doğan Yeni Bir Dil: Gezi”, Milliyet, 6 Temmuz 2013, s.24.
[6] Ertuğrul Kürkçü, “Gezi’den Sonra…”, Radikal İki, 4 Ağustos 2013, s.1-12.
[7] Ernestro Che Guevara, İki, Üç, Daha Fazla Vietnam, Çev: İlker Erman, İlkeriş Yay., 2010.
[8] Özge Ayaz, “Doç. Dr. Yücel Demirer: Kırılan Onurların Yükselişi”, Evrensel Pazar, 9 Haziran 2013, s.4-5.
[9] “Başkaldırının Anatomisi”, Söz ve Eylem Dergi, No:26, Temmuz 2013.
[10] Ayça Örer, “Yaşlıların Siyasetini Beğenmiyoruz”, Radikal, 14 Temmuz 2013, s.6-7.
[11] F. Serkan Öngel, “Umudu Dürt, Umutsuzluğu Yatıştır”, Birgün, 9 Haziran 2013, s.4.
[12] Ayşe Arman, “Canavarlaştırıldık, İnsanlıktan Çıktık”, Hürriyet, 14 Temmuz 2013… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/23719788.asp
[13] Mehmet Tezkan, “… ‘Destan’ın Kara Lekeleri”, Milliyet, 24 Temmuz 2013, s.7.
[14] Ernestro Che Guevara, Politik Yazıları, Çev: Nadiye R. Çobanoğlu, Yar Yay., 2005.
[15] Özgen Acar, “Megalomani ve Narsisizm!”, Cumhuriyet, 18 Haziran 2013, s.14.
[16] Yalçın Yusufoğlu, “Gezi, Lice/Savat Dayanışması…”, 3 Temmuz 2013, Sesonline.net… http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?KartNo=57867&Yazar=Yalyüzde C3yüzde A7yüzde C4yüzde B1n+Yusufoyüzde C4yüzde 9Flu
[17] Umut Özkırımlı, “Akademi ve ‘Gezi-Fobi’…”, Radikal İki, 4 Ağustos 2013, s.5.
[18] Burak Bilgehan Özpek, “Eylemsizlik ve Liberalizm”, Taraf, 14 Haziran 2013, s.9.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s