“BARIŞ” (MI?), “SÜREÇ” (Mİ?), “MÜZAKERE” (Mİ?)[1]

“Şeytan’la konuşmaya kalkışmak
her zaman yanlıştır;
konuşmasına konuşur,
ama her zaman son sözü
kendisi söylesin ister.”[2]
Yine ve yeniden “ulusal sorun”(umuz)u tartışıyoruz.
Geniş kapsama alanı ve dinamik yapısıyla gündemi(mizi)n ana maddesi olan “ulusal sorun” dallanıp budaklanarak, bir Ortadoğu meselesine dönüşürken Türkiye’deki demokrasi güçleri “müzakere” diye adlandırılan bu “yeni süreç”i, adeta bir “tenis maçı” gibi izleme pozisyonuna düşürüldü.
Ne olup-bittiğini egemenlerden öğrendiğimiz “müzakere” süreci ile gündemimizin tamamını kapsayacak kadar büyük bir soru(n) olan Kürt Ulusal Sorunu; an be an, yeni gelişmelerle karşımıza çıkmaktadır.
Emperyalizme uşaklık noktasında sağlam bir karneye sahip olan AKP hükümetinin; özellikle emperyalizmin güncel ihtiyaçları çerçevesinde Ortadoğu’ya “ayar çekme” pratiklerine hız verdiği bir süreçte böylesi bir gelişme ile karşı karşıya kalmak, radikal sosyalistler açısından şaşırtıcı değildir.
Zira emperyalizm küresel düzlemde ciddi bir krizle sarsılırken; Ortadoğu’da taşlar yerinden oynamıştır…
Böylesi bir güzergâhta taşeron güçler, uşaklar devreye sokulur ve soru(n)ların çözümü yerine “düzenlenmesi” ikame edilmeye çalışılırken; bir an dahi unutulmaması gereken, V. İ. Lenin’in şu uyarısıdır:
“Emperyalizm çağında yalnız UKKTH değil, ama siyasal demokrasinin bütün temel istemleri, ancak yarım yamalak, kolu kanadı kırpılmış biçimde ve tamamen ‘istisnai’ biçimde ‘gerçekleştirilebilir’ bir nitelik taşıyor”![3]
Altı özenle çizilmesi gereken bu uyarı XXI. yüzyılın başındaki Ortadoğu’da daha bir önem kazanıyor. Tabii Goran hareketi çizgisinde yayın yapan televizyonun yönetmeni Mesut Ziln’in, “Kürtler tarihlerinde hiç olmadıkları kadar olumlu bir noktada bulunuyorlar. Tarihî bir fırsat var. Ama Kürtler hazır mı, maalesef onun sinyallerini göremiyorum,” notu eşliğinde…
Belirtmeden geçmeyeyim: Kürt Ulusal Sorunu açısından olanak ve tehlikeler ile çözüm ve çözümsüzlüğün iç içe geçtiği bir mayın tarlasındayız…
Kürt Ulusal Sorunu’nun; Cengiz Çandar’ın, “… ‘Ortadoğu’nun yeni jeopolitiği’ni kavramadan, ne bu ‘Süreç’ selametle yol alabilir ne Kürt sorunu çözülebilir”; Arzu Yılmaz’ın, “Kürtlerin ‘bağımsızlık, özerklik, eşit vatandaşlık’ sarkacında bir uçtan öbür uca gelgitler yaşamalarını doğal karşılamak gerekiyor. Çünkü Ortadoğu’da işler hak ve sorumluluklar üzerinden değil, hibe ve sadakat üzerinden yürüyor,” saptamalarına dayanak oluşturan emperyal planlamalara eklemlenmemesi gereken güzergâhta AKP’nin manevraları üzerine kafa yorulmalıdır…
Örneğin Merve İdil, “İsrail-Ceyhan boru hattı’nın önü açıldı,” diye haykırırken; Ehmed Pelda’nın, “Türkiye PKK ile çatışmayı artık uygun görmüyor. Ayrıca PKK ile varılacak ortak bir zemin Batı ve Doğu Kürtistan üzerinden de Türkiye’ye bölgesel bağlamda politik avantajlar sağlayacak”; Erdal Sağlam’ın, “İsrail’le barış, Kuzey Irak enerjisinin yolunu da açıyor… Gerçekten de, Ortadoğu’da ve Türkiye’de önemli kırılmaların yaşandığı bir dönemden geçiyoruz… Türkiye’nin bölgedeki yeni politikayı iyi okuyup, ona göre adım atması gerekiyor. İsrail’le barış yaparak Başbakan iyi okuduğunu gösterdi… Büyük fırsat yaklaştı ama hâlâ çok dikkatli olunmak zorunda,” saptamalarındaki vurgular iyi okunmalı ve yerli yerine oturtulmalıdır…
Çünkü “Türkiye, Irak Kürtleriyle, 2023’e doğru ekonomik hedeflerinden ötürü nasıl doludizgin ise ‘Süreç’ de bunun kaçınılmaz izdüşümü,” vurgusuyla ekleyen Cengiz Çandar’ın, “Irak Kürt hükümeti ile sıkı ilişkiler kuran Başbakan Erdoğan, PKK ile bir barış müzakeresi yapıyor… Ortadoğu jeopolitiği, şimdi Kürtler lehine çalışıyor,” saptaması hedeflenenin (tehlikenin!) ne olduğunu yeterince net biçimde açıklıyor…
Evet, yaşanan oncasına rağmen “düzenleme”ye yakın bir manzaradan veya “düzenleme”ye temel oluşturabilecek dönüşüm işaretlerinden söz etmek, çekilme stratejisinin de devreye sokulduğu verili koordinatlarda zordur…
Siz bakmayın Eyüp Can’ın, “Çekilmenin stratejisi: Yeni bir Türkiye, yeni bir Ortadoğu ve yeni bir geleceği birlikte inşa etmek”ten söz etmesine!
O bundan söz ederken; “Aynı esnada başka bir karede Kürt işçiler taşlanıyor,” notunu düşüyor Pınar Öğünç…
Ya da Urfa’nın Viranşehir Belediyesi’ne ait araçların üzerine “Şaredariya Weranşar” yazan eski Belediye Başkan Yardımcısı Kemal Kodin hakkında 2010 yılında Viranşehir Asliye Ceza Mahkemesi’nde “Harf kanununa muhalefet” etmekten açılan davada verilen 2 buçuk ay hapis cezası temyiz edilmediği için kesinleştiğinden, Kodin, tutuklanarak Akçakale Cezaevi’ne konuluyor…
Bir şey daha: Diyarbakır’ın Newroz Meydanı’nda hem “Savaşa da hazırız, barışa da” pankartı açılmıştı hem de “Heta ku serok azad nebe aşiti şaşitiye/ Başkanın özgür olmadığı bir barış yanlıştır,” pankartı. BDP vekilleri henüz alana gelmeden Amed Halk İnisiyatifi’nden şehir gerillaları sahneye çıktı ve uzun bir konuşma yaptı. Konuşmanın çarpıcı cümlesi şuydu: “Kürtistan’dan çekilmek diye bir şey yoktur. Kürtistan bizim toprağımızdır”![4]
Vd’leri, vd’leri…
Bunlar böyleyken; İçişleri Bakanı Muammer Güler’in, “Hesaplaşma değil, helalleşme zamanı”; Ufuk Uras’ın, “Barış sürecine yönelik kulp bulma, mazeret üretme siyasetlerinin anlaşılır bir yanı yok. Yeni ölümlerin olmaması başlı başına bir kazanımdır. Bu süreçte karalar bağlayıp kendilerini deşifre edenlerin acemiliği de şaşırtıcı. ‘Yaşasın hayat’ diyenlerle, ‘Yaşasın ölüm’ diyenleri bu süreç ayrıştırıyor,” lafolojilerini ciddiye almak mümkün değildir…
Öncelikle ve kesinlikle: Hesaplaşılmadan, “helalleşme” denilen şeyin mümkün olmadığının altı çizilerek, Uras’ın ucuz ve asılsız ikilemleriyle gerçeklerin üzerinin örtülemeyeceğini belirtmeliyiz…
Hayır, kimse barışa karşı değil. Ama ya barış diye allanıp, pullanmak istenen şey barış değilse?! Egemenlerin manipülasyonu ise?!
Hatırlatayım: “Mefkureler gerçekleşmeyince, gerçekleri mefkureleştirmek gerekir,” diyen, pragmatist İttihat ve Terakki’ci Enver Paşa’ydı…
“Zamanın Ruhu” söylencelerine sarılarak, egemen söylemin gerçeklerini “mefkure” gibi sunamayız; “barış dili” alt başlığında sunulan “her şeye rağmen”ci ehven-i şer politikalarına sarılamayız!
“BARIŞ DİLİ”(YMİŞ)?!
Herkes “Barışı konuşuyor(muş)”; Erdoğan, patronlar, liberaller, MİT’çiler…
Bunun adı “barış dili(ymiş)”…
Ve birileri de “Sosyalistler bizi anlamıyor” diyor!
Radikal sosyalistler ise, onlara “Kendinizden başka kimse size barış getiremez,” diyen Emerson’un sözünü anımsatıyorlar…
Hayır, kimseye “akıl” veriyor falan değiliz. Bu ne haddimize? Biz “Âkîl İnsan” falan da değiliz. Ancak biz her Devrimci Marksist’in yaptığını yaparak, 11. Teze yaslanan eleştiri hakkımızı kullanıp, Metin Çulhaoğlu’nun, “Kimse, bu arada BDP’liler de kusura bakmasınlar. Belge, Mahçupyan, Dilipak, Karakaya ve başkaları habire konuşacak da biz susacak mıyız?” sözüne katılıyoruz…
Ortada bir “barış”tan çok “düzen içi düzenleme” söz konusuyken; kimileri huzursuz olsa da tartışacağız…
Murat Belge, “Devamlı karşındaki muhataba ‘Ben sana inanmıyorum, güvenmiyorum. Zaten seni hiç sevmiyorum’ diyerek bir ‘barış diyalogu’ kurmak ya da sürdürmek mümkün değil. Bir barış konuşmasının ve herhangi bir çatışmanın, uyuşmazlığın en az iki tarafı vardır. Uyuşmak ve anlaşmak da, bir tarafın kendi düşündüklerini öbür tarafa empoze etmesi demek değildir,” dese de; AKP’ye ve herhangi bir burjuva kliğe güvenmeyeceğiz; açık çek vermeyeceğiz!
Kadir Cangızbay’ın, “Sahtekâr, sahtekâr olduğunu bilir; ama ebleh, ebleh olduğunu bilmez,” notunu düştüğü Kürt meselesinin düzen sınırları içinde ele alınması, herhangi bir siyasal ve tarihsel yüzleşmeye uğramadan yürürlükteki rejimin devamı anlamına gelecektir. 
Kürt meselesinin -şimdilik de dense- siyasal temsilcilerinin uygun gördüğü bir biçimde “çözülmesi/düzenlenmesi,” hemen ertesi gün sorunların gündemden kalkacağı anlamına gelmez.
“Barış” ya da siyaset bağlamında “barış kavramı altında neler olmalı”dan hareket etmek önemlidir.
Mevcut “Barış süreci”, Kürt halkının uğrunda yıllardır mücadele ettiği amaçların hangisini, hangi bağlamda yanıtlamaktadır?
Örneğin Aysel Tuğluk haklı olarak, “Peki ya çekilmeden sonrası? Sormalıyız; bu süreç tek taraflı adımlarla gidebilir mi?” sorusunu dillendirirken; “Silahlar sussun, fikirler konuşsun”, AKP patentli bu sürdürülemez kapitalist şiddet ortamında nasıl olacak?
Zarfa değil mazrufa bakacak olanların ihtiyat kaydını yüksek tutacakları bir “sürece” girmiş bulunuyoruz. AKP’nin oyunun kurallarını şekillendirdiği bir ortamda Abdullah Öcalan ile başlatılmış olan görüşmelerin muhteviyatı hakkında “kamuoyu” bir yana, aktörlerin de tam olarak bilgi sahibi olmadığı belirtilmekteydi. Meclis Başkanı Cemil Çiçek “Süreci ayrıntılarıyla bilen beş kişiyi geçmez,”[5] demiş. Bu muhtemel beş kişinin ikisi -Erdoğan ve Öcalan- oyun kurucuları. Ya ötesi?!
Kaldı ki buna rağmen “taraflar” oyunun adını ortak koymuş durumda değiller. Biri, “terörün kökünün kazınması”ndan; diğeri de, “Kürt sorunun çözümü”nden söz ediyor…
Sonra Erdoğan, “müzakere” etmediklerini, devletin kurumlarının görüştüğünü belirtirken, -Türkçe sözlüğe göre müzakere ve görüşme aynı anlama gelse de- Kürtleri temsilen söz alanlar, daha kapsamlı bir işe sıvanıldığını iddia ediyorlar…
Bu süreçle örtük olarak iki taraf da Türkiye’nin daha güçleneceğinde hemfikir…
Abdullah Öcalan’ın başlattığı bu birlikte daha güçlü olma stratejisi, Ahmet Türk’ün sözüyle şöyle özetleniyor: “Ortadoğu’da çok güçlü, çok saygın bir devlet olur.”[6] Devleti güçlendirmenin demokrasi açısından ne kadar hayırlı olduğu kesin değil ama bir tür hegemonyadan söz edildiği kesindir. Şerafettin Elçi ise, “Eğer Kürt sorunu çözülürse Türkiye yalnızca bölgenin değil, Avrupa’nın da bir numaralı devleti olur,” demişti![7]
Avrupa’yı araya katmasak da Türkiye’nin Ortadoğu’daki bölgesel hegemonya mücadelesinde Kürt meselesini bir şekilde düzenlemesi, düzen güçleri tarafından hayli zamandır vazgeçilmez bir koşul olarak kabul edilmekteyken; bu mu “barış dili” oluyor?
“BARIŞ SÜRECİ”
“Barış süreci” denilen şeyi egemenlerin kalemşörlerinden İbrahim Karagül, “Barış süreci ile bölgenin yeniden şekillenmesi arasında inanılmaz bir bütünlük var,” diye tanımlarken; buna “Olmaz”, “Hayır” diyenler “barış karşıtı” diye sunulmaya kalkışılıyor!
Evet, evet “Dünyanın en ahlâksız sorusunu soruyorlar: ‘Barışa karşı mısın?’ Arkasından dünyanın en büyük iftirasını atıyorlar: ‘Barışı torpilliyorsunuz’…”[8]
Tam da bunun için “Barış karşıtı” ilan edilmesine yol açan çekincelerini anlatırken AB’ci Cengiz Aktar, “Demokrasisiz de barış olur ama Kürtlerin istediği gerçekten bu mu?” diye uyarıp ekliyor: “Kürt meselesinin çözümünü kalıcı hâle getirecek hiçbir çalışma yok. Dolayısıyla diyorum ki dikkat tehlike!”
Hayır, Haluk Gerger gibi “Çözüm” ile “Barış”ı birbirinden ayıramayız![9] Bu olsa olsa “ateşkes”ten söz etmek olur. Ateşkes ise, hem koşullu hem de geçicidir.
Çünkü Mustafa Yalçıner’in ifadesiyle, “Barışın hakçası ve Kürtçesi sadece ve sadece hak eşitliğidir, insanlıktır, insanca yaşamdır”!
Çünkü Kadir Cangızbay’ın ifadesiyle, “Devlet terörü varken barış olmaz”!
Çünkü “Gerçek barış için”, “Önce 90’lardan başlayarak sonrasında da 12 Eylül öncesine uzanarak Türkiye’nin Condor Planları yargılanmalıdır” diyor ve ekliyor Özgür Mumcu: “1970’lerden bu yana uzanan Kontrgerilla’nın darbe öncesi ve sonrası faaliyetleriyle bunun dış bağlantıları hâlâ kasabanın sırrı statüsünde. Daha sonra bu Kontrgerilla faaliyetlerinin 90’larda tekrar nasıl işlediği de malum. Bu da herkesin bildiği ve hakkında bir şey yapmamayı seçtiği bir sır hâlinde.
Ergenekon davasının ilk günlerinde doğan Kontrgerilla’nın tasfiye edileceği umudu ise davanın başka bir tasfiye operasyonuna dönüşmesiyle söndü. Ne cumhuriyetçi fikir önderlerinin ne Madımak’takilerin ne Kürt siyasi hareketinin ne de misyonerler ve Hrant Dink’in öldürülmesinin devlet içindeki ya da uluslararası bağlantıları ortaya kondu. Uludere konusundaki ısrarlı suskunluk da anlayışın çok değişmediğini gösteriyor”!
Özetle ‘Sabancı Vakfı’ Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı, “Ülkemizin Sayın Başbakanın liderliğinde girdiği bu son dönemdeki Kürt meselesine, barış ve kardeşlik sürecine çok umut duyuyorum ve çok desteklenmesi gerektiğine inanıyorum,” dese de; verili hâliyle bu pek de mümkün görünmüyor!
Öncelikle “… ‘Barış sürecinin’ dokusuna İslâmi-Sünni retorik damgasını vuruyor…
Hâl böyle iken, ‘barış’ denilen şey eğer ‘burjuva toplumun bir yeniden kuruluşundan daha’ ibaret değilse, ya da en azından bundan biraz fazlasıysa bile, ‘Osmanlı kıyafetlerini’ kuşanıp, bin yıllık İslâm hukukunun ‘ruhunu yardıma çağırmakla’ mümkün olamaz.”[10]
Ayrıca “Evet, barışın sadece telaffuz edilmesi bile heyecan verici olsa da, ABD ve stratejik ortağı AKP’nin barış kavramının içinde ne adalet var, ne özgürlük, ne demokrasi, ne de eşitliğin zerresi.”[11]
O hâlde “barış/ çözüm” ile düzen içi “düzenleme”yi birbirine karıştırmamak gerek…
Kimse inkâr edemez: Yukarıdan aşağıya… Devlet katından ezilen yığınlara… Liberal, Müslüman, ilerici, demokrat, barışsever vd’lerine… “Barış” zihni, vicdani, ahlâki dönüşüm üzerinde yükselmeyen bir laf kalabalığı…
Yapısal dönüşüm nerede? Görünürde yok…
Kerhen “destek”ler… Uyuşturmaya yönelik yapış yapış riyakâr tavırlar… “Sol gösterip sağ vurma”lar… Sahtelikler… “Suya götürüp susuz getirme”ler… Sülün Osman taktikleri… Bukalemun türünden tedbil-i kıyafetler…
Duyarsızlıklar… Aldırmazlıklar… Teslim ve tasfiye amacını gizlemeyen buyurganlıklar… “Burnundan kıl aldırmayan” nobranlıklar… “Burnu büyük” aşağılamalar… Afra, tafralar…
Bu ve benzerlerini, başta Erdoğan olmak üzere, “çözüm yandaşları”nda, “mimarları”nda görebilirsiniz!
SOLUN GÖREVİ/ KONUMU
Bu koordinatlarda devrimci solun görevi/ konumu eleştirel destek/ dayanışmadır.
Tam da bunun için Zübeyir Aydar’ın, “Türkiye sosyalistleri anlamıyor”; Kasım Birtek’in, “Sosyalistler barışa karşı olmamalıdır,” türünde anlamsız genellemelerinin bir değeri yoktur.
Önemli olan neye “barış” denilebileceği ve bu konuda birbirimizi karşılıklı anlamaktır; Aydın Çubukçu, “Soldan gelen eleştiriler sürecin karakterini anlamaktan uzak,” dese de…
Anlamak eleştirmek, itiraz etmek ve değerlendirmekle mümkündür…
Kimse, tartışmasız, itirazsız bir ön kabulle “Türkiye solu endişelenmeyi ve kuruntuları bir yana bırakıp şimdi yeni Türk-Kürt ittifakını nasıl geliştireceğini tartışmalıdır,” diyen Seyfi Öngider’in “tutumu”nu bizden talep etmemeli, ummamalıdır…
Her şeyi desteklemek, devrimci solun görevi olmadığı gibi, devrimci soldan da bu beklenmemelidir. Biz UKKTH’nı destekle mükellefiz; UKKTH “adına” devreye sokulan her şeyi değil…
‘Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’ndan İstanbul milletvekili Levent Tüzel’in, “Kürtlerin mağduriyet kavgası ile emeğin mücadelesi birleşmeli” notuna Mustafa Sönmez’in şu saptamaları da eklenmelidir:
“AKP ve CHP seçeneklerinden geriye, sosyalist solun Kürt siyasetiyle birleşik muhalefeti seçeneği kalıyor. Aslında, böyle bir etkili bütünleşme, sadece Kürt sorununa çözüm değil, Türkiye’nin bütün sosyal, siyasal, ekonomik açmazlarına yeni ufuklar açabilecek, çürümüş, adaletsiz, köhne yapıları tersyüz edip yeni bir Türkiye kurmanın muazzam dinamizmini harekete geçirecek potansiyel demek. Böyle bir güçlü bütünleşme, toplumu değiştirecek cesareti ve özgüveni tüm kesimlere taşıyabilir…
Ne yazık ki hem Türkiye solunun hem de Kürt siyasetinin içinde bu potansiyeli görememe, ütopyaları küçümseme, büyük hedefleri göze alamama zafiyeti, güvensizlik var. Hem Türkiye solunun hem de Kürt siyasetinin kendini ‘iç AKP’lilerden’, milliyetçi-muhafazakâr, liberal, sermaye kuyrukçusu çapaklardan arındırması, emeğin programına daha yakın yapılandırması gerekiyor.”[12]
Evet devrimci sol, UKKTH’nı destekle mükelleftir; ama her şeyi değil!
Bakın bu konuda Tarık Ali ne diye uyarıyor:
“Ben Türkiye’de savaşın durması taraftarıyım. Ancak müzakerelerin başarılı olması için anayasallaşması lazım. Öbür türlü olmaz. Sadece Kürtlere değil bütün azınlıklara bölgesel, kültürel haklar verilmeli. Hükümetin başlangıç noktası olarak Kürtlerden, bugüne kadar yapılanlardan dolayı özür dilemesi süreci kolaylaştırır…”
“Türkiye’nin PKK’yla görüşmesinin, görüşme niyetinin diyelim, arkasını okumak mümkün. Türkiye Kuzey Irak’ı inşa ediyor, Türk şirketleri bölgeye üşüşmüş. Aynısını Suriye’nin otonomi kazanmış yeni Kürt bölgesinde yapma imkânı var. Devletin ilkesel adımlar atmadığını, sadece çıkar ilişkisiyle hareket ettiğini düşünüyorum. Madem özürler çağındayız, madem İsrail’in özrü çok önemli, o zaman Türkiye Cumhuriyeti Kürtlerden özür dilesin. Bunca yıldır Kürt vatandaşlarına uyguladığı baskı ve bütün ölümler için… Basit bir özür. Görüşmelere ancak böyle başlarsanız yolunda gider.”
“Erdoğan çok zeki bir siyasetçi… Kitlelerle nasıl iletişim kurulacağını çok iyi biliyor, içeriği olmayan şovlar yapıyor. ‘One minute’ deyip masadan kalkması, sonrasında Obama’nın zorlamasıyla gelen özrü büyük zafer gibi gösteriliyor. Ama içerik olarak baktığınızda bunların hepsi boş…”
Ayrıca ÖDP Eşgenel Başkanı Alper Taş da, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Newruz mesajlarıyla ilgili olarak “Tereddütsüz barışa ‘evet’ diyoruz. Ama bu barışın bir başkanlık sistemine dönüştürülmesi, emperyal vizyonla, hesaplarla yürütülmesi, bölgenin ve Türkiye’nin daha da muhafazakârlaştırılmasına dönük yaklaşımlarla gelişmesinin de karşısındayız. Kürtler, AKP’nin yedek oyuncusu olmamalı, barışın bedeli sivil diktatörlük olmamalı,” diye ekliyor…
PKK’NİN TAVRI
Öncelikle hatırlatalım:
Irak’ın kuzeyinde Bağımsız Kürt Devleti ilan edilmesi hâlinde bir şey söylemeyeceklerini, ancak “ulus devlete” karşı oldukları için de desteklemeyeceklerini belirten KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, “Biz bu sürecin samimiyetine dair çok büyük bir kuşku taşımaktayız.”[13]
“Ya süreci geriye çekmek ya da kendi isteklerini dayatmak istiyorlar.”[14]
“Türkiye, sorunu yüzeysel bir şekilde ele alıyor. Kendilerinin geri çekilmesi için bizim çekilmemizi istiyorlar. Çekilmeyeceğiz, demiyoruz. Konunun bir yasal düzenlemeye ihtiyacı olduğunu ve hükümetin üzerine düşeni yapması gerektiğini söylüyoruz,”[15]deyip, “Silahsızlanmanın koşulu Öcalan’a özgürlüktür” vurgusuyla ekliyor:
“Yeni anayasanın yapılması, koruculuk ve özel kuvvetler sistemine son verilmesi, cezaevindeki PKK’lerin serbest bırakılması gerek.”[16]
Ayrıca sürecin başarıyla sonuçlanmamasının ciddi tehlikeler yaratabileceğini söyleyen PKK’nin önemli isimlerinden Cemil Bayık, çözüm süreci tartışmalarının sadece geri çekilmeye indirgenmesini eleştirerek, “Gerillanın geri çekilmesi demokratik çözümün bir parçasıdır. Yasal güvence olmazsa gerilla çekilmez,” dedi…[17]
Sonra KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, “AKP çözüm yaklaşımı geliştirmeli,”[18] dedi…
PKK ANF’nin yer verdiği açıklamasında devletin karakol ve baraj inşaatlarını provokatif olarak tanımladı ve derhâl durdurulmasını istedi. Açıklamada “Ateşkes sürecinin” başlamasıyla birlikte “Kuzey Kürtistan”da hız verilen karakol ve baraj inşaatlarının provokatif bir nitelik taşıdığı, engelleyici bir rol oynadığı ileri sürülerek, “İnsansız hava araçlarının sürekli keşif faaliyetinde bulunması geri çekilme sürecini geciktirmekte, Kürtistan’da yoğunlaşan askeri sevkıyat ve hareketlilik ise geri çekilme sürecini olumsuz etkilemekle kalmayıp provokasyon ve çatışmalara zemin sunmaktadır. Gerilla güçlerimizin Önderliğimizin verdiği perspektif ve hareketimizin aldığı karar temelinde hızlı bir tempoyla geri çekilebilmesi için dile getirilen bu tür faaliyetlerin durdurulması hayati önem taşımaktadır” denildi…[19]
Bir de gözlem: “Yolu kapatan bariyerin yanında ise içinde birkaç güvercin olan bir de kuş yuvası. O yuvayı görüntülemek isteyen gazetecilere buradaki PKK’linin söylediği ‘Eğer AKP ve TC samimi değilse onlar güvercin değil, yakında şahin olacaklar’ sözü, alt kadroların sürece bakışında ‘temkin’ olduğunu hissettirdi.
Gazeteciler zaman zaman isimlerini sorduğu PKK’lilerden yanıt alamasalar da kısa sohbetler edildi. İçlerinden biri, kendisinin Rusya Kürtlerinden olduğunu, Kürtçeyi de örgüt saflarında öğrendiğini ifade etti. Bir başkası ise kontrol noktasında konuşan PKK’linin söylediğini teyit eder gibi ‘Ne silah bırakması, biz silah bırakmıyoruz, sadece taktik olarak geri çekiliyoruz. Biz Ortadoğu hareketiyiz ve silah bırakmayız. AKP’ye ve TC’ye güvenmiyoruz ama Önderliğe (Abdullah Öcalan) inanıyoruz’ diyordu,”[20] Mahmut Oral Kandil’deki gözlemlerinde…
Barışın bir yanı PKK cephesi, çeşitli farklılıkları yanında böyle…
Söz konusu tabloda “Kürt hareketi bir ulusal hareket olduğundan bu pazarlıklar, alışverişler de onun doğasına uygun olarak ilerleyecek. Bu da anlaşılır bir durum.
Ancak, Kürt hareketi yalnızca bir ulusal hareket olarak görülmek istemiyor. 250 yıllık sosyalist hareketin, 2500 yıllık ‘komünist hipotezi’ yaşama geçirme mücadelesi geleneğinin buradaki, andaki temsilcisi olarak da görülmek istiyor. Bunu istemek de onun, hegemonya oluşturma taktikleri açısından hakkıdır, Gülen hareketine selam göndermek de…
Ancak bu isteğin, geleneğin pratik ve teorik mirası açısından kaygı uyandıran, kimi teorik kazanımları tehdit eden yanları var; dolayısıyla geleneğe ilişkin kimi teorik hesaplaşmaları da zorunlu kılıyor.
Şimdilik tek bir örnekle, bu hesaplaşmanın, ‘demokratik modernite’ kavramıyla yapılamayacağını söyleyelim. Kapitalizmin kültürünün ürettiği muğlak bir kavram olan ‘modernite’ hele Marksizm, komünizm, anarşizm yerine ‘demokrasi’ kavramıyla birlikte kullanıldığında kapitalizmin ufku içinde kalmaya mahkûm bir duruma işaret eder.
Demokrasi haklar ve özgürlükler anlamında kullanılıyorsa, kapitalist devletin sınırları içinde bir iyileşmeye işaret eder. Yok bir devlet biçimi olarak kullanılıyorsa, önce bir sınıf iktidarına, sonra da bunun aşılmasına, demokrasi ‘gerçekleşirken’ devletin de sönmesine işaret eder.
Bu konular üzerinde düşünürken, ulusal sorunun ne kadar kültür, dil ve bireysel özgürlükler parantezine alınırsa alınsın, özünde toprak, su, doğal kaynak mülkiyeti ve bunun alacağı biçimlere, üreteceği sınıf iktidarlarına ilişkin olduğunu da anımsamakta yarar var.”[21]
ÖCALAN’IN “GİRİŞİM”(LER)İ
Buradan Öcalan’ın “girişim(ler)”ine göz atmak gerekiyor.
Emekli MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in, “Demokratik çözüm paradigmasıyla uyumlu, uzlaşma arayan ve Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde meseleyi çözmek isteyen bir iradeyi görebiliyoruz. Tabii ki bunun somut örneklerini gelişmeler gösterecek. Öcalan’ın bu talepleri ortak evrensel kriterlere yaklaşımı sağlayan bir uzlaşma ortamı yaratabilir,” diye takdim ettiği “girişim”e ilişkin sosyolog Dr. Sebahattin Topçuoğlu da ekliyor:
“Kürtlerle Osmanlı arasındaki simbiyotik ilişkinin temel taşlarından biri din, diğeri de özerklik olgusudur…
Öcalan’ın vizyonuna bakıldığında, gelinen bu aşamada yitirilen simbiyotik ilişkiyi ve armoniyi yeniden inşaa etme projesi var. Yani bir nevi İdris-i Bitlisi’nin XVI. yüzyılda yaptığını günümüze uyarlama projesidir bu.
‘Ortadoğu’nun iki temel stratejik gücünden’ kastı budur Öcalan’ın. Türk-Kürt ittifakı ile Ortadoğu’da yaşanan altüst oluşlarda yeniden konumlanmak…”
Söz konusu “girişim” yani “İmralı Mektubu ile… Öcalan’ın Kandil’e, Kürtlere, Türklere, İslâmcılara, Milliyetçilere, Kemalistlere, Osmanlıcılara, Batı’ya, Ortadoğu’ya, kadınlara, RTE’ye birer mavi boncuk gönderdiği görülmüştür…
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Victoria Nuland’ın yaptığı açıklamada PKK’nin attığı adımı olumlu bulduğu ve cesaretinden ötürü Türk hükümetini alkışladığı görülmüştür.
Ve bu sürece Obama tarafından İsrail ‘özürü’nün denk düşürüldüğü dahi görülmüştür.
Cemaatin tepkisinin, Öcalan’ın F. Gülen’e gönderdiği mesajdan çok ABD Dışişleri Sözcüsünün açıklamasına endeksli olduğu görülmüştür…
Öcalan işçi sınıfından bir kez söz etmiş olsa bile, Kürt siyasi hareketinin, ‘en kestirme tabirle’ sosyalizmle bağının giderek zayıfladığı da görülmüştür.
‘Somut koşulların somut tahlili’ şeklindeki mottomuzun yerine, artık zamana uyarak post modern ‘zamanın ruhu’ (zeitgeist) sözünün tercih edildiği görülmüştür…
Ahmet Türk’ün ‘Sosyalist dostlarımız ‘Kürtler bizi satıyor’ demesin. Biz çok acılar çektik. Bizi de anlayın. Bu fırsatı kaçıramayız’ yaklaşımının iç acıtıcı haklılığı da görülmüştür…
Peki ama, mesela RTE gibi bir figürden barış kahramanı çıkabildiği hiç görülmüş müdür? Böyle bir şey görülmemiştir!” [22]
Ancak Tayfun İşçi, “konverjans teorisi”ni anımsatırcasına şunları diyerek, RTE’den “barış kahramanı” çıkarmaya kalkışmaktadır:
“Karşıtının yokluğu üzerine inşa edilmiş olguların uzlaşma zemini yoktur. Bu tür çelişkiler yok etme üzerine oluşmuş çelişkilerdir. Diğer bir tanımlamayla antagonist (düşman) çelişkilerdir. Kaçınılmaz olarak çelişkinin çözümü, yok etme temelinde şiddete dayalı çatışmalı çözümdür. Karşıtlar, karşıtını yok etme veya yok sayma özelliğini koruduğu sürece de çelişkinin barışçıl çözümü mümkün değildir…
Sayın Öcalan’ın Newroz mektubu şiddetin sonlandırılıp iknanın devreye girmesi çağrısıdır. Ve görünen o ki devlet tarafından da kabul edilmiştir. 30 yıldır sürmekte olan silahlı şiddetin temeli de hiç kuşku yok ki, sözün susturulup bastırılmasından kaynaklanmıştır. Nasıl ki şiddet düşmanlık argümanıysa söz, uzlaşı ve barış argümanıdır.
Sayın Öcalan mektubunda bu durumu açık bir şekilde şu sözlerle ifade etmektedir.
Zaman ihtilafın, çatışmanın, birbirlerini horlamanın değil, ittifakın, birlikteliğin, kucaklaşma ve helalleşmenin zamanıdır.”[23]
Tekrarlıyorum: Hesaplaşmadan helalleşemeyiz, bu mümkün değildir! Çünkü Sömürgeci rejim ve temsilcisi RTE ve AKP’siyle aramızdaki çelişki uzlaşabilir değil, antagonistiktir…
“MİSAK-I MİLLΔ VURGUSU!
Öcalan’ın mektubuna bağıntılı olarak “girişim(ler)”inden söz ediyorduk değil mi? Devam edelim…
Abdullah Öcalan mektubunda, “Tıpkı yakın tarihte ‘Mısak-ı Millî’ çerçevesinde Türklerin ve Kürtlerin öncülüğünde gerçekleşen Milli Kurtuluş Savaşı’nın daha güncel, karmaşık ve derinleşmiş bir türevini yaşıyoruz.
‘Mısak-ı Millî’ye aykırı olarak parçalanmış ve bugün Suriye ve Irak Arap Cumhuriyeti’nde ağır sorunlar ve çatışmalar içinde yaşamaya mahkûm edilen Kürtleri, Türkmenleri, Asurileri ve Arapları birleşik bir ‘Milli Dayanışma ve Barış Konferansı’ temelinde kendi gerçeklerini tartışmaya, bilinçlenmeye ve kararlaşmaya çağırıyorum,” diyor…
ÖDP Eş Genel Başkanı Alper Taş’ın ifadesindeki üzere, “Öcalan’ın mektupta dile getirdiği ‘Mısak-ı Millî’ konusunda Musul, Kerkük gibi yerlerin de dahil edilmesi ve buna paralel fikirlerin çeşitli kesimler tarafından ifade edilmesi sorunu var. Hatta bugünkü AKP’nin dış politikasını oluşturan Davutoğlu çizgisinden de hareketle kafalarda oluşan fikirler söz konusu. Bunu zaman zaman Kürt siyasi hareketinden bazı insanlar da dile getiriyor. Türkiye Cumhuriyeti bölgesel bir güç olmak istiyorsa Kürtleri yanına almalı ve Kürtlerle beraber, tıpkı 1071’lerdeki gibi bir bölgesel güç olsun yaklaşımı ve çağrıları var.
Bunlar emperyal çağrılardır. Bu çağrı, Kürtlerle Türklerin barışının bir bölgesel seferberliğe dönüşerek, Ortadoğu halklarının, özellikle İran’ın kuşatılması ve savaşa dönüştürülmesine dönük yaklaşımları içermektedir.”
Bu işin bir yanı… Ötekine yani Öcalan’ın çatışmasızlık kararının açıklandığı bildirisinde yer alan Türk-Kürt “bin yıllık İslâm milleti” sözlerine vurgu yapmış, bölgenin “kadim halkları” olan Ermenilerin, Süryanilerin, Keldanilerin, Nasturilerin ve Ezidilerin yok sayılmasının ardındaki anlamına gelince:
“Başbakan da sıkça yaptığı kardeşlik çağrılarında Türkleri, Kürtleri, Lazları, Çerkezleri, Boşnakları, Romanları ‘kardeş’ olarak sayarken bu topraklarda yaşayan Musevilerden, Ortodoks, Gregoryen, Katolik ve Protestan Hıristiyanlardan ve inançsızlardan söz etmemekte, ‘kardeşlik projesi’ bağlamında Müslüman olmayan etnik grupları yok saymaktadır. Bir etnik grubun sayıca azlığı onun yok sayılmasının gerekçesi olabilir mi? ‘Halkların kardeşliği’ özü itibarıyla niceliksel değil, niteliksel bir kavramdır. Demokrasi de her şeyden önce sayıca az olanın, toplumda azınlıkta olanın haklarının güvence altına alındığı bir rejimin adıdır.”[24]
“Mısak-ı Millî”nin kapsadığı alandaki gayrı Müslim’leri tasfiye/ likide etmiştir. Bu tevil götürmez bir gerçektir.
Bu bağlamda “Feroz Ahmad, ‘Bir kimlik peşinde Türkiye’ adlı kitabında şöyle diyor: ‘Milli Misak’ı 17 Şubat 1920’de tamamıyla kabul eden son Osmanlı Meclisi’nde, bundan iki gün sonra Türk ve millet kavramları tartışılmış ve Türk kavramının tüm farklı Müslüman unsurları içine kattığına karar verilmişti. Hatta bazı mebuslar Osmanlı Yahudileri’ni de Türk kavramı içine katmışlardı.’
Hıristiyanlar Anadolu’da olmadıkları için değil, Balkan Savaşları ve ‘Ermeni tehciri’ni de içeren I. Dünya Savaşı boyunca Osmanlı Hıristiyanlarıyla Müslümanların arasına büyük mesafeler girdiği için özel olarak ayrı tutuluyordu.
Mustafa Kemal 24 Nisan 1920 tarihli konuşmasında şöyle diyordu: ‘Bu hudut sırf askeri mülahazat ile çizilmiş bir hudut değildir, hudud-ı millidir. Fakat bu hudut dahilinde tasavvur edilmesin ki, anasır-ı İslâmiye’den yalnız bir cins millet vardır. Bu hudut dahilinde Türk vardır, Çerkez vardır ve anasır-ı saire-i İslâmiye vardır.’
Mustafa Kemal bu fikirleri 1 Mayıs 1920’de tekrarlıyordu: ‘Burada maksut olan… yalnız Türk değildir. Yalnız Çerkez değildir. Yalnız Kürt değildir. Yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiye’dir, samimi bir mecmuadır.’
Yani Abdullah Öcalan, ‘Bugün kadim Anadolu’yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslâm bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır’ derken yalnızca AKP’yle değil Türkiye’nin kurucu siyasi iradesiyle de ortak bir frekans tutturuyor.”[25]
İşte tam da bunun için Dr. Akın Ünver, Öcalan’ın 21 Mart 2013’de yayımladığı mesajında Kemalist vurgular olduğunu söyleyip, Öcalan’ın Kemalizm’in metodolojisini kullandığını anlatarak, “Türk’ü çıkarıp yerine Kürt’ü koyuyor,” dedi. Öcalan’ın mesajındaki din vurgusunu ise “Milli Görüş”ün söylemi olarak niteleyen Dr. Ünver, “Bu meselenin İslâm ekseninde çözülmesi, Türk-Kürt ayrımının olmaması anlamına gelir,” diye konuştu.
T.“C” İLE STRATEJİK İTTİFAK VE İSLÂM BAYRAĞI
Altını çizme gereksinimi duyduğum sorunun güncel-politik bağlamı “T.‘C’ ile stratejik ittifak”tır…
Evet, Öcalan’ın “barış ve demokratik çözüm süreci”nin en önemli vurgusu hiç kuşku yok ki “Kürtistan ve Türkiye’nin stratejik ittifakı” konusuyken; “Erdoğan, bölgesel güç olmak için Kürtler’e mecbur” diyen ‘Barış Meclisi’nden Seydi Fırat, Erdoğan’ın Ortadoğu’da güçlenmesi için Kürtler’e ihtiyacı olduğunu söylemektedir.
Bu hiçbir “gerekçe” ile kabul edilmez bir pozisyonudur.
Buna bir de “İslâm Bayrağı” vurgusu eklendi mi? Soru(n), içinden çıkılmazcasına çok daha karmaşıklaşmaktadır!
Bir sağcının, Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Osman Gazi Özgüdenli’nin, “Çözüm: İslâm birlikteliği… Milliyetçilik nedir bilmezdik biz… Geçmişten ilham almamız gerek… Selçuklu’nun büyük bir coğrafyada pek çok etnik grubu tek bir çatı altında buluşturması çözüme ilham olmalı”[26] dediğini hatırlatarak ekleyelim:
İslâm bayrağı, savaşın, kan dökmenin, geniş kitleleri sömürüp ezmenin bayrağıdır.
Ortadoğu’dan Kafkas ve Balkan’lara, Afrika’dan Filipinler’e kadar, 1400 yıldan beri dökülen mazlumların kanı bu bayrak altında akıyor! Şimdi Suriye ve Irak’ta İslâm bayrağı altında süren mezhep savaşları, Mısır, Yemen, Pakistan, Sudan, Afganistan ve Libya’daki mezhep ve İslâmcı aşiretlerin birbirlerini yemeleri ortada duruyorken, Türkiye’de de bu bayrağı geniş kitlelere dayatmak, milyonların gözleri önüne bu kör edici perdeyi yeniden çekmeye çalışmak ne anlama geliyor?
Tam da bunun için “İslâm kardeşliği adı altında barıştan söz edemeyiz,” vurgusuyla Hüseyin Habip Taşkın da ekliyor:
İslâm kardeşliği yanlış tanımlamadır. Din olgusuyla silahların susması, barışın sağlanması olamaz. Burada asıl dayatılan Türk- İslâm sentezidir. Kürtlerin ağzına bir parmak bal vermektir.
Nihayet İsmail Beşikçi’nin satırlarıyla özetlersek: “… ‘Bin yıllık İslâm kardeşliği’, ‘Çanakkale’de birlikte savaştık’, ‘Cumhuriyeti omuz omuza mücadele ederek kurduk’ ‘Alevi-Sünni İslâm kardeştir’ ‘İslâm Birliği’, ‘Misakımilli’ gibi sloganlar, inkârcı, asimilasyoncu, ırkçı, sömürgeci, Türk devletinin, Türk-İslâm Sentezi anlayışının sloganlarıdır. Öcalan’ın bu sloganlara sarılması devleti rahatlatabilir ama Kürtlere bir hak, özgürlük getirmez. ‘İslâm kardeşliği’, Kürtleri kandıran, oyalayan bir slogandır. İttihat ve Terakki’den beri Türk egemenleri Kürtlere karşı hep bu sloganı kullanmışlardır. Cumhuriyet dönemi bunu daha ince politikalarla uygulamıştır. Öcalan, Kürtlerin haklarını ve özgürlüklerini hiç gündeme getirmeden, ‘Misak-ı Millî’den söz etmektedir. Bu, devletin gizlemeye çalıştığı bir arzudur. Devletin, Türk egemenlerinin bu arzusunu Öcalan ifade etmektedir. Ama yaşama geçmesi artık mümkün değildir. Siyasal bakımdan eşitlik olmadan kardeşlik olmaz. ‘İslâm kardeşliği’ Kürtleri her zaman kandırmıştır.”
Tüm bunlar böyleyken toparlarsak: “Ulusların eşitlik temelinde birleşmeleri serbest rızaya dayandığı müddetçe yadsınamaz, böyle bir birliktelik bir Türkiye-Kürtistan ortak kapitalizmini hedefliyorsa, Türk sermayesinin Kürtistan’ın tamamına dönük neo-liberal niyetlerini ve hegemonya amacını taşıyorsa, bunun mücadelesi o çok uluslu yapının sosyalizm ve demokrasi güçlerine düşer. ‘Nasıl olsa niyet bu’ diye, bugünden ulusların gönüllü birliğini reddetmek bize düşmez. 
Ama öyle bir birliktelik hedefinin olumsuzluklarına şimdiden parmak basmak gerekir: Birincisi, amaçlanan düş müdür, olası mıdır, sorusunun yanıtı henüz çok belirsizdir. 
Bu perspektifin şimdiki somutu ABD’nin ve İsrail’in politikalarıyla çakıştığıdır. Ortadoğu’da Sünnilerle Batıniler arasındaki fayın derinleşmekte olduğu açıktır. Türkiye ile Büyük Kürtistan beraberliği ‘İran, Şii ağırlıklı Irak, Hizbullah ağırlıklı Lübnan ve Nusayri ağırlıklı Suriye’yi düşman seçmiş Sünni cephede yer tutacaktır. Bu cephenin arkasındaki güçler ABD-İsrail ile işbirlikçi Suudi ve Kuveyt rejimleridir. İsrail’in son Suriye saldırısı ortadadır.
Yani Türkiye-Kürtistan müşterek hedefi maceralara açıktır. Hegemonya emelleri için badireler, çatışmalar göze alınmadan adım atılamaz. Gerginlikler ABD’yi olayların içine daha fazla çekmeyi getirir. İncirlik ve Kürecik üslerinin tehditkâr niteliği zaten çıban başıdır.
Türk tarafı ile Kürt tarafı bahsettiğimiz tehlikeyi ne kadar göze almışlardır, bilmiyoruz. Ama vurgulanan ‘İslâm kardeşliği’nin (Gayrı Müslimleri dikkate almama dikkatsizliği bir yana) Tayyip Erdoğan’ın meşrebinde ve mezhebinde ‘Sünni kardeşliği’ olarak tecelli edeceği bellidir.”[27]
HAKLI SORULAR, TEPKİLER
Bu “çözümlemeler” kaçınılmaz olarak haklı sorular ile tepkileri de devreye sokmaktadır.
Örneğin BDP eski Dersim Milletvekili olan ve açıklamalar ardından BDP Dersim İl Başkanlığı’ndan istifa eden Şerafettin Halis, BDP yönetimine sert tepki gösterip, türban ve 4+4+4 gibi konularda AKP’ye verilen desteği eleştirdi.
Dersim Dernekleri Federasyonu Başkanı Hikmet Erdoğan, “Çözüm süreci olarak adlandırılan yeni süreç, eğer bu ülkede yaşayan herkesin, kendi farklılıkları ile yaşamalarının yolunu açacak ise inandırıcılığı söz konusu olabilir. Türk-İslâm da Kürt-İslâm da bize uymaz”; ‘Alevi Bektaşi Federasyonu’ Genel Başkanı Selahattin Özel, “İslâm birliği söylemini benimseyemeyiz,” derlerken ‘Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı’ Başkanı Ercan Geçmez de ekledi: “Kalıcı barışın önkoşulu laisizmdir… Bu devletli bir barış, toplumsal barış değil…”
Nihayet KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, Alevilere karşı Şialaştırma ve bunun üzerinden Sünnileştirme politikası yürütülmek istendiği vurgusuyla, “Her yönüyle kültürel soykırım yürütülmektedir. Alevi toplumu Kürtlerin özgürlük mücadelesine kesinlikle destek vermeli. Bu olmadığı takdir de Türkiye’nin demokratikleşmesi her zaman sancılı ve sıkıntılı olur,” deyip, Alevilerin Kürtlerden uzak durarak özgürlüklerini kazanamayacakları vurgusuyla, ortak mücadele çağrısında bulundu.
Bunlarla bağıntılı olarak “Kürtlerle dindarların ittifakı”ndan söz eden Oral Çalışlar, “Kürtler de, tıpkı ‘dindarlar’ gibi, bölgenin temel ‘değişim anahtarları’ndan birini oluşturuyor…
Türkiye’de ‘değişim ibresi’nin hızını belirleyen/ belirlemeye devam edecek olan iki ‘ana blok’un Kürtler ve dindarlar olduğu açık,”[28] derken gidişatı yeterince net olarak betimlemektedir…
Ayrıca ‘CNN Türk’te yayınlanan ‘Aykırı Sorular’ programına konuk olan Altan Tan’ın, “Kürtlerin Ulus Devlet istemediği” vurgusuyla “Müslüman” olduğunun altını çizerek, “Ben şeriatçıyım. Her Müslüman şeriatçıdır. Ben Müslümanım ve İslâm Şeriatına inanıyorum,”[29] dediği tabloda DTK ‘İnanç ve Azınlıklar Komisyonu’, “Kutlu Doğum Mesajı” yayınlayarak şöyle diyordu:
“Günümüzde savaş çatışma ve kargaşanın eksik olmadığı coğrafyamızda yüzlerce yıl önce de durum benzerdi. İnsanlık yol gösteren bir müjdeci beklentisi içerisindeydi. Ezilen, sömürülen, köle olarak alınıp satılan insanlara; yozlaştırılan, darmadağın edilen toplumsal gerçekliğe, savaşlarla, kıyımlarla birbirine düşmanlaştırılan halklara barış ve çözüm olarak müjdeyi taşıyan İslâm peygamberi Hazreti Muhammed (S.A.V) böylesi bir dünyada doğdu. Ve doğumu tüm insanlığa müjde oldu. Bu vesile ile kutlu doğum gününü kutluyor, tüm İslâm âlemine ve Müslüman halkımıza hayırlar getirsin dileğinde bulunuyoruz.”
Bu tür keyfilikler karşısında tepkiler, itirazlar, karşı duruşlar da kaçınılmaz oluyordu. Örneğin ‘Info-Türk’ Yönetmeni Doğan Özgüden’in dediği gibi:
“Sayın DTK ve DTP Yöneticileri,
Belçika’ya gelen yöneticileriniz Türkiye’nin demokratikleşme süreci, tüm ezilen halkların ve kesimlerin özgürlüğü konusunda umut verici konuşmalar yapmıştı. http://www.demokratiktoplumkongresi.com/tr/i/KUTLU_DOĞUM_MESAJI link’inde yer alan mesaj gerçek mi?
Geleneksel bayram kutlamalarını anlıyorum da, AKP’nin Suudi direktifiyle kitleleri uyutmak üzere icad ettiği bu ‘kutlu doğum’ gözbağcılığına hizmeti anlamam mümkün değil.
Kaldı ki Suudi kaynaklarında dahi doğum yıldönümü miladi takvimde 24 Ocak olarak belirtiliyor. Gelecek yıl [2014-y.n] 14 Ocak, daha sonraki yıl [2015-y.n] da 3 Ocak olacakmış![30]
Nisan ortasında bu kutlu doğum haftası nereden çıktı?
Çıktıysa, Türkiye’nin Kürt ve sol hareketlerini birleştirme iddiasındaki bir kuruluş Tayyip’in dayattığı tarihi neye dayanarak benimser ve kutlama mesajı yayınlar?
Özgürlükler ve halkların hakları uğruna mı, yoksa Tayyip’in kurmaya çalıştığı İslâmi koşullandırmalara destek için mi onyıllardır mücadele verdik?
‘Beton Mustafa’lar döneminin ardından başka kültler dönemine mi geçiyoruz?
Hiçbir kişi kültüne hizmet etmeyi düşünmediğimden, tepkimi siz dostlarımla paylaşmayı görev biliyorum. Sevgiler.”[31]
AKP GERÇEĞİ
“Kürt sorununun çözümü dediğimiz şey, etnik kimlik olarak Kürtlerin Türkiye’de tüm farklı kimliklerle eşit olma durumudur,” diyen Birikim Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ömer Laçiner, “AKP bu sorunu çözerse korkusu”ndan söz ededursun; AKP’nin nasıl bir despot rejimi olduğu defalarca kanıtlanmadı mı? Bu neo-liberal despotizmden halklara özgürce yaşama imkânı çıkabilir mi?
Özgür Müftüoğlu’nun ifadesiyle, “AKP Hükümeti, bir taraftan Kürt sorununu barışçıl yollardan çözeceğini söylerken diğer taraftan suyuna, toprağına, üniversitesine, sinemasına, sosyal haklarına, emeğine ve ekmeğine sahip çıkmak isteyen toplum kesimlerini en şiddetli biçimde baskılamakta”yken; “Bugüne kadarki pratik gösterdi ki, AKP için bir Kürt sorunu yok, AKP’nin hedefleri var, rejimini iyice tesis etme hedefleri. Onu inşada önüne böyle bir sorun çıktığı için, bu sorunla muhatap. Kürtlerin demokratik haklarının teslimi, buna uygun bir düzenlemenin Türkiye’yi daha çok barışa ve demokrasiye götüreceği AKP’nin niye umuru olsun? Nitekim, diyalog için oluşturulan ‘Zarf’ı ortaya çıkaran nedenler de bunu doğrular. (…)
Konu, demokratikleşme olunca, bunu otoriterleşmede ve anti-demokratikleşmede hamle üstüne hamle yapan AKP mi yapacak? İşte olmayacak duaya amin budur. Kürt hareketinin beklentilerinin önşartı, demokratikleşme ile derdi olan bir partnerle birlikte hareket etmektir.
Bu, AKP olamaz. AKP, Başkanlık sistemi ile faşizan bir devlet biçimine yürüyen, bölgede alt-emperyal bir güç olma hayalleri kuran serüvenci bir koalisyon. Çokkültürlülüğe, çoksesliliğe, çok renkliliğe tahammülü olan bir siyaset midir ki AKP, bu problemi çözüme taşısın? Bunu Kürt siyaseti bilmiyor mu? Öğrendi elbette, sınaya yanıla. Ya da umalım, öğrenmiş olsun. O zaman kim ile, kimler ile çözüme gitmek mümkün?”[32]
AKP, etnik düşmanlık ve nefret söyleminden malûl bir Sünni burjuva partisidir!
Hatırlayın Başbakan Erdoğan ve AKP’lilerin Ermenileri hedef aldığı sayısız açıklaması bulunuyor. Irkçılıkları su götürmeyen AKP’liler arasında Cumhurbaşkanı Gül’ün kendisine “Ermeni” dediği için CHP Milletvekili Canan Arıtman’a açtığı hakaret davası hâlâ hafızalarda.
Ermeni olmak, AKP’liler için her zaman “hakaret” anlamı taşıdı. AKP’nin desteğiyle düzenlenen Hocalı Katliamı’nı anma mitinginde “hepiniz Ermenisiniz, hepiniz p…siniz”, “Hrant’ın p…’leri yıldıramaz bizleri” gibi pankart ve dövizler taşınmıştı. Eyleme İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin de katılarak bir konuşma yapmıştı. Bizzat Erdoğan, 2010 yılında da Türkiye’deki Ermeni göçmenleri sınır dışı etmekle tehdit etmişti.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, kendisini “Ermeni olmak” ile suçlayan CHP’li Canan Arıtman’a, aynı ırkçı zihniyetle yanıt vererek “ailemizin yüzyıllara uzanan kayıtlı geçmişi Müslüman ve Türk’tür” demişti. Gül, Arıtman’a bu nedenle “hakaret” davası da açmış, tazminat istemişti. Hrant Dink hakkında yaptığı bir açıklamada Dink’i Türkiye vatandaşı değil bir yabancı gibi gördüğünü de söyleyen Gül, “Türkiye’de hukukun karşısında herkesin eşit olduğunu, yabancı şirketlere karşı da yabancı uyruklu insanlara da hep eşit davranmış bir ülke olduğumuzu göstermemiz lazım” dedi.
En çarpıcı örneklerden biri ise, Şirin Ünal oldu. Malatya’daki Zirve Yayınevi’nde misyonerlerin katledildiği dönemde kentte Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde “Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetleri” başlığıyla bir konferans düzenlenmişti. Konferansta konuşan Sevgi Erenerol, “UNESCO Yahudi işidir”, “Soykırım İsrail içindi”, “Ayasofya’yı Türkler yaptı”, “Mantar gibi kilise bitiyor” gibi ifadeler kullanmış, konferansın sonunda Hava Pilot Tümgeneral Şirin Ünal, Erenerol’a plaket vermişti. Erenerol daha sonra Ergenekon davası kapsamında tutuklandı, Şirin Ünal ise AKP’den milletvekili seçildi.
BİR KAÇ VERİ[33]
Başbakan   Recep Tayyip Erdoğan
“Ne   Yahudilik, Ermenilik, afedersiniz Rumluğumuz kaldı.”
Başbakan   Recep Tayyip Erdoğan
“4   kırmızı çizgimiz var: Tek millet, tek bayrak, tek din, tek devlet.”
Başbakan   Recep Tayyip Erdoğan (AKP grup toplantısında okuduğu mektuptan):
“Türkiye   artık ne askerin sivilin kulağını çektiği ne de sivilin askerin ensesine   vurduğu, ne de BDP’li, PKK’ kalleşlerin benim subayımı, askerimi gelip   arkadan şehit ettiği bir ülke değil.”
Başbakan   Recep Tayyip Erdoğan
“Ateist   bir nesil yetiştirmemizi mi istiyorsunuz?”
Başbakan   Yardımcısı Bülent Arınç:
“Kürtçe   bir medeniyet dili midir? Türkçe medeniyet dilidir.”
Başbakan   Yardımcısı Cemil Çiçek (DTP’nin seçimlerde Iğdır’ı kazanması üzerine):
“Iğdır’ı   da aldılar, Ermenistan sınırına dayandılar. Türkiye’nin güvenliği açısından   oraya dikkatle bakmak gerekir.”
Eski   Savunma Bakanı Vecdi Gönül:
“Bugün   eğer Ege’de Rumlar devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermenileri   devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?”
Eski   İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin:
“Kürt   sorunu nedir? Arıyorum, bulamıyorum.”
Anayasa   Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu:
“Eşcinseller   de eşitlik istiyor, verecek miyiz?”
AKP   Çorum Milletvekili Ahmet Aydoğmuş:
“İktidar   karşıtlarının kanı bozuk”
AKP   Kocaeli Milletvekili Fikri Işık:
“İmam   Hatipler’in ortaokulu açılsa ne olacak? Ortaokul kısmında kaç terörist   yetişmiş Allah aşkına? Terörist miyiz biz? Biz Marksist miyiz, Leninist   miyiz?”
AKP   Zonguldak Milletvekili Özcan Ulupınar:
“Ateist,   dinsiz bir gençten kimseye tayda gelmez.”
AKP   Erzurum Milletvekili Muhyettin Aksak (“Gebertildiler” dediği, Hakkâri’de   öldürülen PKK’liler hakkında):
“Bunlar   ya satılmış beyinler ya Ermeni dönmesi çocuklar ya da Suriye’den İran’dan   ülkemize sızan alçaklardan başka bir şey değil.”
Ankara   Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek:
“Ben   İskender Çolak’ın düğününe CHP’li ve Alevi olduğunu bildiğim hâlde gidip   nikah kıydım.”
Bir şey daha: Hükümet, Hüseyin Aygün’ün Meclis’e cemevi yapılması talebini reddetmiş, kendini katliam çağrıları yapan Osmanlı fetvalarıyla savunmuştu. Alevilere yönelik ırkçı yaklaşım yalnızca AKP’lilerin konuşmalarında “ağzından kaçırdığı” sözlerde değil, üzerinde çalışılmış mahkeme savunmalarında da ortaya çıkıyor.
CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, TBMM’ye cemevi yapılması başvurusunda bulunmuş, bu başvuru reddedilmişti, Aygün konuyu mahkemeye taşımış, hükümetse savunmasını, Cumhuriyet açısından hiçbir hukuki geçerliliği olmamasına rağmen Osmanlı fetvaları üzerine kurmuştu.
AKP’nin “cemevinin ibadet yeri olmadığını” kanıtlamak için kullandığı o dönemki fetvalarda, “Kızılbaş topluluğunun kafir ve dinsiz olduğu, Kızılbaşları öldürenlerin cennete gideceği Kızılbaşların ise cehenneme gideceği, Kızılbaşlara ait olan köy-kasaba şehirlerin içindeki insanlarla birlik yok edilmesi gerektiği, Kızılbaşların mallarına el konulması gerektiği, Kızılbaşların evlenmelerinin geçersiz olduğu, miras haklarının olmadığı” savunuluyordu.
Fetvalarda “Kızılbaş topluluğuna karşı yapılan savaşın cihat olduğu, Kızılbaşları öldürenlerin cennet müjdelendiği, Kızılbaşları öldürenlerin gazi, Kızılbaşları öldürürken ölenlerin ise şehit olduğu, Kızılbaşların kadınların evlatlarına, mallarına ganimet olarak konulabileceği” söyleniyordu.
Ebu Suud’cu AKP’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Mardin’de, Kürtçe hutbe açıklaması yapması ya da Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in, “Kürtistan Osmanlı’da da vardı,” demesi işin reklamlar faslıydı… Aslına gelince!
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın, “Kürtlere statü, Öcalan’a af” diyen BDP’ye yanıtı: “Öcalan’a af yok, siyasete giremeyecek. Kürtler eşittir, statü diye bir şey olmaz”ken; Adalet Bakanı Sadullah Ergin de, sürece TBMM’nin de dahil edilmesini isteyen BDP’ye, “öngörülmemiş adımları ileri sürme” diyerek mesaj veriyordu.
Ayrıca beyaz Kürt Mehmet Metiner, “Başbakan ‘pazarlık yok, taviz yok!’ dedikçe daha bir saldırganlaşıyorlar”; AKP Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı ise, 20 Nisan 2013 tarihinde Rize’de “Biz etnik, bölgesel ve dinsel milliyetçiliğe karşıyız,” diye eklemeden geçmiyordu…
Bunlara ek olarak: Başbakan Erdoğan’ın Siyasi Başdanışmanı ve AKP Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan, çözüm süreci başarıyla sonuçlansa da PKK’nın “terör” vasfının ortadan kalkmayacağını ve örgütün sisteme eklemlenmesinin söz konusu olmayacağını vurgulayıp, “Kandil’in işi yokuşa sürme, sabote etme vesaire potansiyeli var. Ama açıktan Öcalan’a oluşturdukları bir mitoloji var, Öcalan figürü var. Bunu tamamen yitirecek bir hamle yapabilecekleri kanaatinde değilim” diyordu.
Özetle “AKP süreci yokuşa sürüyor”ken;[34] 11 yıl hiç yaşanmamış gibi davranan AKP sözcülerinin konuşmalarında bir acaiplik yok mu acaba?
Yıllarca çeşitli halklara ve inançlara sayısız kez hakaret eden iktidar sözcüleri, “çözüm” söylemiyle birlikte, bu sözlerin unutulacağını mı sanıyor acaba?
Ama yine de hatırlatmakta yarar var: AKP’nin tavrı budur!
AKP’NİN DEDİĞİ NEDİR?
Hasan Celal Güzel’in, “Başbakan Erdoğan’ın ünlü sloganındaki ‘Tek Devlet’, hiç tartışmasız ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Türk Milleti, bin yıldan beri bu vatan topraklarında çok çeşitli büyük devletler kurmuş; bu devletler ayyıldızlı Türk Bayrağı’nın altında asırlar boyunca şan ve şeref içinde yaşamışlardır. ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ‘tebaası’, devlet sınırları içindeki Türk Vatanı’nda yaşayan, aralarında hiçbir din, dil, ırk, mezhep, cinsiyet ve siyasî düşünce ayrımı gözetilmeyen ‘Türk Vatandaşları’dır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bağımsız, egemen, millî ve üniter bir devlettir. Özerk Yönetim, Federasyon gibi ayrılıklara gidilemez ve aslâ bölünemez. Türk Milleti, devletine her zaman çok önem vermiş ve emîrine bağlı olmuştur. Devleti vasıflandırmak için bazen mübalağa edilerek ‘Kerîm Devlet’, ‘Rahîm Devlet’ dahi denildiği olmuştur. Millet, yüzyıllar boyunca ‘Devlet’e de Millet, Vatan, Bayrak gibi mukaddes bir kavram olarak bakmıştır,” ifadesi eşliğinde AKP açısından görülmesi gerekiyor: “AKP, Kürt sorununun çözümü sürecini, ABD-AB-NATO desteği ve güdümündeki bir ‘Barış Süreci’ne endeksleyerek, hem Suriye çıkmazından kurtulmaya hem de güçlü tıkanma emareleri taşıyan siyasi projesinin önünü açmaya çalışmaktadır.”[35]
Mustafa Yalçıner’in, “AKP’de ne çözüm için gerekli irade… Ne bunun için atılması gereken adımları atacak birazcık demokrasi ‘barutu’ vardır,” diye tarif ettiği düzlemde, “Açılım” sahtekârlığının ardından “süreç” başlatıldı…
Böylelikle “Emperyalist politikalar çerçevesinde Ortadoğu’nun yeniden dizaynının bir parçası olarak işleyen ‘süreç’, AKP tarafından ‘terörü bitirme’ olarak tanımlanıyor. AKP silahlı Kürt hareketini tasfiye etmeyi amaçlayan politikasını bir bir hayata geçiriyor. ‘Âkîl İnsanlar komisyonu’ ve mecliste kurulan ‘çözüm sürecini değerlendirme komisyonu’ adımları, bu politikanın bir parçası göstermelik manevralar. Bu sürece Dersim’de askeri operasyon, KCK tutsaklarının durumunu değiştirmeyen 4. Yargı Paketi aldatmacası, Dicle Üniversitesi’nde yaşandığı gibi Hizbullah eliyle dinci-gericiliğin Kürtistan’da denetim kurma girişimleri, Roboskî katliamının mecliste aklanması ve AKP’nin gerici anayasa taslağı eşlik ediyor.”[36]
Tamamlıyorum: ‘Türkiye Barış Meclisi’ Dönem Sözcüsü Hakan Tahmaz, Kürt sorununun çözümünde kritik günler yaşandığını belirtip, “Her şeyden önce hükümet çevresinin kibirli dili ve ‘salt parlamentodaki aritmetik çoğunlukla sorun hâlletmeye çalışması’ ciddi sorunlara yol açma potansiyeli taşıyor. ‘İki kişiden birinin oyunu ben alıyorum, ben yaparım’ anlayışıyla davranılması çözümü zora sokuyor, toplumsal katılımı engelliyor. Bu tavır terk edilmelidir,” derken; Davut Bağıstani de, Ankara’nın “barış istediğinde ciddi olduğuna inanmadığını, Erdoğan’ın halkı kandırmaya çalıştığı” vurgusuyla, bölgeye hâkim olma hedefini güdüldüğünü kaydediyor…[37]
BDP CEPHESİNDEN KARELER
BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak’ın, “Bizi anlaşılması zor bir yolumuz yok. Düm düz bir yolumuz var. O da demokratik cumhuriyet, özerk Kürtistan’dır,” dediği;[38] “Kürtlerin demokrasi bilincinin küçümsenmesi kırıcı oluyor” notuyla Fırat Anlı’nın, “Kürtler ‘Biz alacağımızı aldık’ deyip sırtını dönmeyecektir. AKP’yle rekabeti en üst seviyeye çıkaracağız,”[39] diye eklediği tabloda Ahmet Türk diyor ki: “Kürt siyasi hareketinin üstüne yapışan terörist damgasını artık kaldırıyoruz. Bundan sonra sivil itaatsizlik başta olmak üzere haklarımız için çok etkili siyaset yöntemlerine başvuracağız. Sosyalist dostlarımız ‘Kürtler bizi satıyor’ demesin. Biz çok acılar çektik. Bizi de anlayın. Bu fırsatı kaçıramayız…”[40]
Bu “Neyin fırsatı” diye sormaya kalmadan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Zübeyir Aydar diyor ki: “Sosyalist arkadaşlarımız şunu bilmeliler: Bugüne kadar ne söylediysek aynı fikirlere sahibiz.”
“Biz bu çözüm sürecine destek veriyoruz diye bazıları tarafından eleştiriliyoruz. Şunu bilmeliler: Bugüne kadar ne söylediysek aynı fikirlere sahibiz. Sosyalistleri nasıl müttefik gördüysek, öyle görmeye devam edeceğiz. Devleti yöneten kesimle barış yapıyoruz diye merkezi hükümetçi, devletçi, orducu yahut AKP’li olduğumuz anlamını çıkarmamak lazım. Hâlbuki konuya geniş baksalar çok farklı bir şey görebilirler.”
“Bakın, AKP muhafazakâr bir hareket. Diğer tarafta milliyetçi ve ulusal bir kesim var. Ee? Bunların arasında ise dünya kadar Türkiyeli var. Sol ve sosyalist değerlere adını koymasa da bağlı olan. Barışın gelmesiyle sosyalistlere ciddi bir iktidar perspektifi gelecek. ‘Geniş düşünmek’ dediğim budur. Bunu görmüyorlar, sanki biz fikirlerimizden ödün vermişiz, yolumuzdan sapmışız gibi eleştiriyorlar.”
“Kürt sorununun çözülmesi için yüzde 10 barajının düşürülmesi (en az yüzde 5 olmalı diyor), siyasi partiler kanununun değiştirilmesi gerekiyor. Bunlar olduktan sonra seçim sırasında partiler arası ittifak mümkün olacak. Avrupa’da bu hep yapılıyor. İşte bu şekilde irili ufaklı tüm sol sosyalist partilerin temsilcilerini barındıran bir iktidar kuvvetle muhtemeldir.”[41]
Böylesine karşılıksız iyimserlikler arasında Öcalan’la görüşmek için İmralı’ya giden Selahattin Demirtaş, hükümetten gelen açıklamaları överken;[42] BDP Milletvekili Nursel Aydoğan, “Eğer Türk bayrağı devletin kuruluşunda şehit kanını temsil ediyorsa Türk bayrağında on binlerce Türk’ün ve Kürt’ün de kanı vardır” dedi.
KKTC’nin Derince beldesinde düzenlenen Nevruz kutlamalarına KKTC Başbakanı İrsen Küçük, KKTC İçişleri ve Yerel Yönetimler Bakanı Nâzım Çavuşoğlu, BDP Milletvekili İbrahim Binici, BDP’li Aydoğan ve vatandaşlar katıldı. Aydoğan, güvenlik güçlerinin alanda Türk ve KKTC bayraklarının sökülmemesi için nöbet tuttuğunu belirterek Kürt halkının ve hiçbir Kürt’ün asla ve asla bayrağa yaklaşımında bir saygısızlığı, memnuniyetsizliğinin olamayacağına dikkati çekti.[43]
Ayrıca Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ile birlikte Suudi Arabistan’a giden heyette yer alan BDP Hakkâri Milletvekili Esat Canan, konakladığı otele Türk bayrağı astırdı.[44]
Bu abartılara ne demeli?
Hem de Başbakan Erdoğan 15 Şubat 2013’de Çek Cumhuriyeti’nden yaptığı İmralı açıklamasında “Dağdaki teröristle kucaklaşanları İmralı’ya göndermeyiz,” diyerek BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak ve Aysel Tuğluk’un İmralı’ya gidecek ikinci heyette olmayacağını açıklaması ya da BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Âkîl İnsan(lar)” heyetlerinin görevinin Başbakan Erdoğan tarafından çizilen “toplumsal algıyı yönetme” misyonuyla sınırlı kalmaması gerektiğini belirtmesine rağmen bunun böyle olmamasına karşın gibi…
“ÂKÎL İNSAN(LAR)” FARSI!
Erdal Yıldırım’ın ifadesiyle, “Sözde barış görüşmelerinin hemen ardından Başbakan R. T. Erdoğan 63 kişiden oluşan, adına da ‘Âkîl İnsanlar’ dediği bir komisyon belirledi. Bu ‘Âkîl İnsanlar’ topluluğuna bakıldığında görülecektir ki, bu komisyon özellikle ve bilinçli bir şekilde İslâmcı ideologlar, teologlar, liberaller ve bir kısım ‘Yetmez, Ama Evetçi’ eski solculardan (bir iki isim hariç) oluşturuldu.”[45]
Bu, KESK Genel Başkanı Lami Özgen’in, “Âkîller listesinde olmam trajikomik” notunu düştüğü bu öyle bir alaşımdı ki, âkîller arasında yer alan bir isim özellikle dikkat çekiciydi. O isim, özel harp eğitimi veren ‘Uluslararası Savunma Danışmanlığı’ (SADAT) şirketinin sahibi Adnan Tanrıverdi’ydi…[46]
“İyi de ‘Âkîl İnsanlar’ ne yapıyorlar” mı?
“Âkîl İnsanlar” komisyonlarının Ege Bölgesi için oluşturulan heyetinde yer alan Fadime Özkan, Fehmi Koru ve Prof. Dr. Baskın Oran, sürecin ne olduğunu bilmediklerini[47] söylüyorlardı.
Özetle “Türkçeye yeni bir kelime daha kazandırıldı, ‘Âkîl İnsanlar’! Gerçek anlamı nedir kimse bilmez ama ne anlatılmak istendiğini hepimiz biliriz. Birçok kelime asıl anlamları dışında kullanılır ve o yüzden o anlamları yaşadığı zaman dilimine göre yorumlamak önemlidir. ‘Âkîl İnsanlar’ bölgelere ayrılarak her bölgenin Âkîl başkanı, yardımcısı ve üyeleri ile birlikte bölgelerinde hükümetin belirlediği konu üzerinde gönüllü olarak(!) konuştuklarını ikna etme ve onları dinlemek üzere yola çıkmış bulunuyorlar.
‘Âkîl İnsanlar’ kendilerinini gerçekten akıllı olduğunu sanmışlar… ‘Biz direktif ile bu işe girmedik’ demişler… Kendilerini akıllı sanıp karşısındakini aptal gören ancak buna benzer cümle kurabilir…
O kadar âkîl olduklarına inanmışlar ki, bir anda Kürt sorunu ve bu sorunun barış süreci için bilmedikleri görüşmelerin sonucunu karşısındakine anlatmaya çalışıyorlar. Bu ancak akıllı biri yapabilir, çünkü bilmedikleri müzakerenin sonucunu fala bakar gibi bilmiş oluyorlar. Müzakerelerin saydam ve herkese açık şekilde olmadığını yayınlanan görüşme notlarına duyulan tepki ile öğrenmiş olduk. ‘Bu müzakerede samimiyse taraflar görüşmeyi gizli tutun’ dediler ‘akıllı adamlar’. (…)
Barış, barış istiyorum demek ile gelmez, barış için mücadele çizgisi uzun ve zorlu bir tarih çizgisidir. O zor çizgiden her birimiz üzerimize düşen görevi yerine getirebildiğimiz sürece barış hayatta karşılığını bulacaktır.”[48]
NİHAYET: BEŞİKÇİ UYARIYOR!
“Kürtlerin toplum olmaktan doğan hakları, siyasal eşitlik prensibiyle sağlanmalıdır,” diyen İsmail Beşikçi, Abdullah Öcalan’ın söyleminin iktidarla örtüştüğünü savundu ve “İslâm kardeşliği, Kürtleri kandırma sloganı“ dedi. Beşikçi ‘akil insanlar komisyonu’nun ‘tıkaç’ olacağını öne sürdü.
Beşikçi, “görüşmeleri Öcalan’ın yapmasının yanlış olduğunu, BDP’nin sürecin aktörü olması, mektup getirip götürmekle yetinmemesi gerektiğini” söyledi.
Öcalan’ın söyleminin iktidarla örtüştüğünü vurgulayan Beşikçi, “Öcalan’ın inkârcı, asimilasyoncu, ırkçı, sömürgeci, Türk-İslâm sentezi anlayışı sloganlarına sarılması devleti rahatlatabilir ama Kürtlere bir hak, özgürlük getirmez. İslâm kardeşliği Kürtleri oyalama, kandırma sloganıdır” eleştirilerini dile getirdi.
“Müzakere süreci” hakkında Beşikçi, “Ortak tarih”, “misak-ı milli, “Çanakkale ruhu”, “İslâm kardeşliği” gibi kavramlar, Öcalan’ın görüşlerinin resmi ideolojiye, AKP’ye ne kadar yakın olduğunu göstermektedir. “İslâm kardeşliği”, “Ezidi Kürtleri, Alevi Kürtleri Kürt birliğinin dışında bıraktığı için yanlıştır” vurgusuyla devletin Kürtlere hiçbir şey vermeden, veriyormuş gibi yaparak, ama Kürtleri de hiçbir zaman muhatap kabul etmeyerek, yeni bir süreç başlattığını ifade ediyor.
Barış konusunda Kürtlerin Türk yöneticileri gibi düşünmediğini, Kürtlerin barışı haklarını ve özgürlüklerini garanti altına alan bir sistem olarak düşündüklerini belirtiyor.
Devletin Kürtleri hâlâ bir halk olarak tanımadığını söyleyen Beşikçi, Abdullah Öcalan’ı tanıması, onunla konuşması, Kürtleri tanıdığı anlamına gelmediğini, PKK, BDP, Kandil ve KCK’nin bu durumun bilincine varmaları gerektiğinin altını çiziyor.
Resmi ideolojinin ürettiği bilgiler eleştirilmelidir diyen Beşikçi, “ortak tarih”, “misak-ı milli, “Çanakkale ruhu”, “İslâm kardeşliği” gibi kavramların, Öcalan’ın görüşleri bağlamında PKK, BDP’nin resmi ideolojiye ve AKP’ye ne kadar yakın olduğu tespitinde bulunuyor. İsmail Beşikçi, Öcalan’ın, Rum, Ermeni, Yahudi lobilerinden şikâyet etmesini ise, devleti kollayan Ermeni, Rum-Pontus, Süryani soykırımını gizleyen bir görüş olarak değerlendiriyor.
Barış konusunda Kürtlerin Türk yöneticileri gibi düşünmediğini, Kürtlerin barışı haklarını ve özgürlüklerini garanti altına alan bir sistem olarak düşündüklerini belirten Beşikçi, devletin Abdullah Öcalan’ı tanıması, onunla konuşmasının, Kürtleri tanıdığı anlamına gelmediğini, PKK, BDP, Kandil ve KCK’nin bu durumun bilincine varmaları gerektiğinin altını çiziyor.
Kürtlerin talepleri UKKTH çerçevesi dışına çıkıp da AKP’nin, ABD’nin bölgesel hedefleriyle uyumlu alt-emperyalist hayallerine eklemlenirse eğer, Beşikçi’nin yanıldığından kim söz edebilir?
10 Mayıs 201314:25:47, Ankara.
N O T L A R
[1] Sınıf Teorisi Dergisi yurtdışı temsilciliği’nin 12 Mayıs 2013’de Berlin’de düzenlediği Türkiye-Kuzey Kürtistan’da Güncel Siyasal Gelişmeler ve Görevlerimiz” başlıklı panelde yapılan konuşma… Newroz, Yıl:7, No: 239, 19 Ağustos 2013…
[2] André Gide.
[3] V. İ. Lenin, Ulusal Siyaset ve Proleter Enternasyonalizm Sorunları, Bilim ve Sosyalizm Yay., s.116.
[4] Ezgi Başaran, “Öcalan’ınki Gerçekten Şartsız Bir Barış mı?”, Radikal, 22 Mart 2013, s.6.
[5] Radikal, 19 Şubat 2013.
[6] Milliyet, 10 Şubat 2013.
[7] Taraf, 23 Nisan 2012.
[8] Ertuğrul Özkök, “Şerefli Bir Barış İstiyorum”, Hürriyet, 19 Nisan 2013, s.23.
[9] “… ‘Çözüm’ ile ‘Barış’ı birbirinden ayırmak, bugünü daha iyi değerlendirmek bakımından gerekli. ‘Barış’, her zaman ‘çözüm’ içermeyebilir. Öyle durumlar olabilir ki, taraflar, sorunu bütünüyle çözemeseler de, silahlı çatışmaya son verebilir, mücadelelerini başka araçlarla sürdürmeyi yeğleyebilirler. Böyle durumlarda, mücadele ve çözüm arayışları bitmez; sadece araçlar, yöntemler değişir. ‘Çözüm’ içermeyen ama savaşla da sürdürülmeyen mücadele evrelerine, ‘negatif’ barış dönemleri diyebiliriz.” (Haluk Gerger, “Barış ve Çözüm”, 5 Nisan 2013… http://www.atik-online.net/2013/04/baris-ve-cozum/#.UV-ci6KSLSg)
[10] Yasin Durak, “Önce Trajedi Sonra Komedi”, 15 Nisan 2013… http://muhalefet.org/haber-once-trajedi-sonra-komedi-yasin-durak-14-5859.aspx
[11] Ertuğrul Mavioğlu, “Bedelsiz Barış”, Birgün, 10 Nisan 2013, s.9.
[12] Mustafa Sönmez, “Kürt Düğümü: Kim Çözer, Kim Çözemez (2)”, Cumhuriyet, 22 Şubat 2013, s.11.
[13] Mahmut Oral, “Samimiyet Kuşkusu Var”, Cumhuriyet, 19 Şubat 2013, s.4.
[14] “Süreci Geri Çekmek İstiyorlar”, Taraf, 1 Mayıs 2013, s.10.
[15] “Karayılan: Silah Bırakmak Son Aşamada”, Cumhuriyet, 10 Nisan 2013, s.4.
[16] Namık Durukan, “Silahsızlanmanın Koşulu Öcalan’a Özgürlüktür”, Milliyet, 1 Mayıs 2013, s.16.
[17] “Bayık: Yasal Güvence Olmazsa Çekilmeyiz”, Evrensel, 3 Nisan 2013, s.8.
[18] “AKP Çözüm Yaklaşımı Geliştirmeli”, Gündem, 25 Nisan 2013, s.10.
[19] “PKK’dan Flaş Açıklama”, Milliyet, 7 Mayıs 2013.
[20] Mahmut Oral, “Baktığınız Güvercin Şahin Olabilir”, Cumhuriyet, 26 Nisan 2013, s.4.
[21] Ergin Yıldızoğlu, “Bölgemizde Tarih Giderek Hızlanıyor”, Cumhuriyet, 27 Mart 2013, s.4.
[22] Melih Pekdemir, “İmralı Mektubu/ ‘Görülmüştür’…”, Birgün, 25 Mart 2013, s.9.
[23] Tayfun İşçi, “Şiddet’ten İkna’ya Geçiş ve Stratejik İttifak”, dbh, 9 Nisan 2013.
[24] Deniz Kavukçuoğlu, “Müslüman Olmayanı Yok Saymak”, Cumhuriyet, 25 Mart 2013, s.13.
[25] Ali Ergin Demirhan, “Öcalan’ın ‘Mısak-ı Millî’si, Atatürk’ün İslâm Bayrağı”, 20 Nisan 2013…http://www.sendika.org/2013/04/ocalanin-misak-i-millisi-ataturkun-İslâm-bayragi-ali-ergin-demirhan/
[26] Burcu Bulut, “Çözüme Selçuklu Modeli”, Yeni Şafak, 3 Nisan 2013, s.12.
[27] Yalçın Yusufoğlu, “HPG Kuzey’den Çekilirken”, baris_icin_vic, 7 Mayıs 2013.

[28] Oral Çalışlar, “Kürtlerle Dindarların İttifakı”, Taraf, 21 Nisan 2013, s.11.

[29] “Altan Tan: İslâm Şeriatına İnanıyorum”, 23 Nisan 2013… http://www.ilkehaber.com/haber/altan-tan-İslâm-seriatina-inaniyorum-25980.htm
[31] From:  dogan@ozguden.be, Date: April 20, 2013, http://www.info-turk.be
[32] Mustafa Sönmez, “Kürt Düğümü: Kim Çözer, Kim Çözemez (1)”, Cumhuriyet, 20 Şubat 2013, s.10.
[33] Alper Birdal-Yiğit Günay, “Halk Bunları Unutmaz”, Sol, 21 Nisan 2013, s.2.
[34] “AKP Süreci Yokuşa Sürüyor”, Atılım, Yıl:2, No:58, 5 Nisan 2013, s.1.
[35] “Seyirci Değil Tarafız; Kürt Halkının Yanında, AKP’nin Karşısındayız”, Aktüel Gündem, 6 Mart 2013…http://www.sendika.org/2013/03/seyirci-degil-tarafiz-kurt-halkinin-yaninda-akpnin-karsisindayiz-aktuel-gundem/
[36] Kaya Karan, “Laf Salatalığına Bir Son Vermek Gerekir: HDK ve ‘Barış’ Süreci…”, kuyerel@googlegroups.com, 25 Nisan 2013.
[37] Özgür Ulusoy, “AKP Kürtleri Kandırıyor”, Cumhuriyet, 5 Mart 2013, s.5.
[38] “Kışanak: Hedef Özerk Kürtistan”, Cumhuriyet, 11 Şubat 2013, s.5.
[39] Ezgi Başaran, “Gerçek 2. Cumhuriyet Dönemi Şimdi Başladı”, Radikal, 25 Mart 2013, s.8-9.
[40] Ezgi Başaran, “Öcalan’ınki Gerçekten Şartsız Bir Barış mı?”, Radikal, 22 Mart 2013, s.6.
[41] Ezgi Başaran, “Zübeyir Aydar: Türkiye Sosyalistleri Anlamıyor, Bir İktidar Şansı Var”, Radikal, 17 Nisan 2013, s.6.
[42] Deniz Zeyrek, “Süreci İlerletmek İçin Gideceğiz”, Radikal, 20 Ocak 2013, s.12-13.
[43] “BDP’li Aydoğan: Bayrak Hepimizin”, Cumhuriyet, 25 Mart 2013, s.5.
[44] “BDP’li Vekil Otele Türk Bayrağı Astırdı, Bakan Alkışlattı”, Milliyet, 4 Mart 2013.
[45] Erdal Yıldırım, “Âkîl’ler Neye Hizmet Edecek?”, Alevizyon, 7 Nisan 2013.
[46] “… ‘Çözüm Koalisyonu’nda Bir Özel Ordu Kurucusu”, Sol, 11 Nisan 2013, s.2.
[47] Emre Döker, “Âkîller de Bilmiyor”, Cumhuriyet, 15 Nisan 2013, s.5.
[48] İsmail Cem Özkan, “Âkîl İnsanlar…”, Galata Gazete, 15 Nisan 2013.
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s