“AMA”LI, “FAKAT”LI, İNSAN(LIK) HÂL(SİZLİĞ)İ


“İnsanı öldürmeyen
şey onu güçlü kılar.”[1]
XXI. yüzyılın ilk on yılını geride bıraktığımız güzergâhta en büyük soru(nu)muzun insan(lık) hâline mündemiç paradokslar olduğu kanısındayım…
Evet insan olmak, kendini tanımak, gerçeklere yabancılaşmayıp, dünyayı değiştirmektir ya da şairin dediği gibi, “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka”; ama…
Bunun bir de “Ama”sı var! Çünkü insan olmak, sanıldığı kadar kolay değildir; hatta çoğunlukla unuttuğumuz şeydir…
Çözüm elbette insanda; ancak, “gerçekler”e sırt dönmemek, onları görmezden gelmemek kaydıyla.
Zaten “Umutsuzluğa ve düş kırıklığına kapılmamak için bunalım kaynaklarının derinliğini iyi bilmek gerekiyor. İnsan üzerinden atlayıverip bunalımdan kurtulamaz, ancak o bunalıma karşı kararlı bir savaş vererek ayakta kalabilir,” derken V. İ. Lenin’in de anımsattığı budur…
Giorgio Agamben’in, “An, geçmiş ve geleceği hem birleştiren hem bölen saf bir sınırdır”[2] tarifindeki üzere geçmiş ve geleceği birleştiren ve bölen anlarda sürekli olarak inşa edilen insan olmak hâli, bir karardır.
Hem de birçoğunun tüm yaşam(lar)ı boyunca üzerinde düşünmeye dahi çaba göstermediği bir karardır.
Tıpkı Fernando Pessoa’nun, “İnsan olmak kendini var etmesini bilmektir,” betimlemesindeki üzere…
Örneğin 2005 yılında gösterime girmiş ‘V for Vendetta’ başlıklı filmde, iktidara başkaldıran yüzü maskeli V, ahlâkını sorgulamaya kalkışanlara şu yanıtı verir: “… Bu maskenin altında etten daha fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var! Ve fikirler kurşungeçirmez. Bütün bunları insan olmak adına yapıyorum, daha fazlasını da yapabilirim…”
Bu böyle olmasına böyle de, bunu yapabilen kaç kişi var hâlâ yerkürede?
YERKÜREDEN BİR KAÇ ÖRNEK
Hâlâ; hem de en “ama”sız, “fakat”sızından KarlMarx’ın, “Demek ki, hatta işçi için en elverişli olan toplum durumunda bile, işçi için zorunlu sonuç, aşırı çalışma ve zamansız ölüm, makine düzeyine, kendi karşısında tehlikeli bir biçimde biriken sermayenin kölesi düzeyine düşürülme, rekabetin yeniden canlanması, işçilerden bir bölümünün açlıktan ölmesi ya da dilenciliğidir,”[3] diye betimlediği esaret koordinatlarında yaş(atıl)ıyoruz…
Bu da dev bir yabancılaşma hâlinin yatay ve dikey gelişmesi anlamına geliyor…
Basit bir örnek: İngiltere’deki ‘Future Foundation’ stratejik danışmanlık vakfının araştırmasına göre, 16-34 yaş grubundakilerin neredeyse yarısı mesajlarını akıllı telefon, dizüstü bilgisayar veya tablet bilgisayarları aracılığıyla yatakta okuyor ve yanıt veriyor.
Uzmanlar bu verileri, “Gençlerin çoğu sevişeceklerine veya dinlenip uyuyacaklarına e-postalarını okuyorlar, internette sörf yapıyorlar. Bu, yatak zamanının eskisi gibi dinlenilen bir zaman dilimi olmadığına işaret ediyor,” biçiminde yorumlarlarken hiçte haksız değiller…
Kolay mı? Bulgaristan Cumhurbaşkanı Rosen Plevneliev’in, ülkede giderek artan toplumsal huzursuzluğu ele almak amacıyla dini liderlerle bir araya gelip, dini liderden intihar olaylarının durdurulması için toplu dua edilmesini isteyerek, “İnanç ve dinlerimiz bizleri yüzyıllar boyunca millet olarak korumayı başardı. Bu zor günlerde yine bunu hatırlayıp dinimize sığınmalıyız. Olup bitenlerden ders alarak yalnız, umutsuz kalan insanlarımıza destek vermeliyiz,” diyebildiği bir dünyada yaş(atıl)ıyoruz…
Bunun müsebbibi, elbette daha çok sömürü ve kâr için şiddeti ve yıkımı örgütleyen sürdürülemez kapitalizmdir…
Bir örnek bile yeter: Çocuk suçlu sayısının hızla artış gösterdiği ABD’nin Oregon eyaletinde yedi ve 11 yaşlarındaki iki çocuk, kilisenin bahçesinde park hâlinde olan Amy Garrett adındaki 22 yaşındaki kadının aracına silah göstererek el koymaya çalıştı.
Portland şehrinde, Freedom Foursquare Kilisesi’nin bahçesinde anne-babasını beklerken, kendisine yaklaşan çocukların “ya aracını ver ya da beynini dağıtırız” dediğini belirten Garrett, silahın gerçek olduğuna başta inanamadığını söyledi. Aracı alamayacaklarını anlayan çocukların bu sefer cüzdanını ve cep telefonunu istedi.
ABD’de devletin yayımladığı istatistiki verilere göre aşağı yukarı 75 milyon çocuk suçlu var. 2000’de 72.5 milyon, 2009’da 74.5 milyon olan çocuk suçlu sayısının 2015’e kadar artış göstereceği öngörülüyor. Federal Kuruluşlararası Çocuk ve Aile İstatistikleri’nin raporuna göre, bu rakam 2050’ye kadar 101.6 milyona ulaşacak…
İşte kapitalizmin yarattığı tablo…
“DEĞİŞME”YİP, “DÖNÜŞTÜRÜLEN”LERİN TÜRKİYE’Sİ
12 Eylül 1980 darbesi ile konuşma ve yazı dilimizde, “değişim” ve “dönüşüm/ başkalaşım” sözcükleri birbirinin yerine kullanılmaya başlandı.
Örneğin epeydir görmediğiniz biriyle karşılaştığımızda, farklılaşmasından ötürü şaşkınlığınızı/ tedirginliğinizi belirttiğiniz zaman, “Ama ben değiştim…” yanıtını alır oldunuz…
Ancak onların “değişim” dedikleri şey vazgeçen/ boşveren bir başkalaşımdı…
Çünkü “değişim”, en geç Herakleitos’tan bu yana bilinegelen doğal bir süreç; ne aynı akarsuya iki kez girilebilir ne de oluşumunu tamamlamış bir karakter onu taşıyanın ölümüne kadar hiçbir koşuldan ve durumdan etkilenmeksizin aynı kalabilir.
Lakin değişim başka, asla başkalaşım/dönüşüm başkadır!
“Ama ben değiştim…” maskesini takıp gerçekte bütünüyle dönüşmenin, başka deyişle edinilmiş kimlikleri peş peşe terk edip bambaşka kimliklere bürünmenin ve eskilerini bütün geçmişleriyle birlikte yadsımanınsa kendini değişimlere açık tutmayla, erdemlilikle özdeş bir tutarlılığını koruma kaygısıyla hiçbir ilintisi yoktur.
Böylesi, ancak dönüşüm diye adlandırılabilir ve özgür iradeyle gerçekleştirilen böylesine köklü bir başkalaşım, ancak her devrin adamı olabilme tutkusuyla, ne pahasına olursa olsun hep vitrinlerde kalabilme çabasıyla, insan olmayı bir çırpıda feda etmeyle eşanlamlıdır.
“Değişme”yip, “dönüş(türül)en/ başkalaş(tırıl)an” Türk(iye) insan(sızlık)ının karşımıza diktiği vahim karelere gelince, işte bir kaçı!
i) Bursa’da “bu kadar da olmaz” dedirten bir olay yaşandı. Bir kişi, ördeğe tecavüz ettiği iddiasıyla gözaltına alındı. Uludağ Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’ne götürülen ördeğin deformasyona uğradığı belirtilirken, durumunun ağır olduğu öğrenildi![4]
ii) Vatandaşlara cennetten yer vereceklerini söyleyerek 6 milyon lira dolandıran 6 kişi gözaltına alındı. Antalya, Hatay, Kırıkkale, Çankırı ve Ankara’da vatandaşları cennetten yer vereceklerini söyleyerek dolandırdığı öne sürülen 3’ü kadın 6 kişi gözaltına alındı![5]
iii) Konya’da 25 yaşındaki Bilal İbiş, arkadaşıyla durakta otobüs beklerken “Neden küpe takıyorsun” diyerek kendisine sataşan 5 kişilik grup tarafından kulağından yaralandı![6]
Türk(iye) insan(sızlık)ı öylesine vahimdir ki kundaktaki bebeleri dahi katledebilir!
iv) Muğla’nın Milas İlçesi’nde, sancı şikâyetiyle hastaneye başvuran Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi 19 yaşındaki Ü.A. tuvalette dünyaya getirdiği erkek bebeği çöpe attı. Bebek çöpte ölü bulundu![7]
v) Kayseri’de üniversiteli iki gencin ilişkisinden doğan erkek bebek, bir çöp kutusunda öldürülmüş olarak bulundu. Yeni doğmuş erkek bebek cesedinin, üniversiteli iki gencin ilişkisinden dünyaya geldiği, bebeği baba 20 yaşındaki U.Ç.Ü.’nün boğarak öldürdüğü iddia edildi![8]
vi) Denizli’de 15 Mayıs 2012 gecesi evinde ölü bulunan 4 yaşındaki Kenan Durmaz’ın cesedine yapılan otopside, iple boğularak öldürüldüğü belirlendi. Polis, cinayet şüpheli olarak, ortadan kaybolan baba 32 yaşındaki Hasan Durmaz’ı gözaltına aldı![9]
vi) Samsun’un Vezirköprü ilçesinde sulama amaçlı kullanılan havuzda 1 haftalık bir kız bebeği cesedi bulundu. Bebeğin kadın çorabıyla boğularak öldürüldüğü belirtildi![10]
vii) Çorum’da 13 Şubat’ta eşi Yeşim B. ile tartışan baba Ahmet B. 8 aylık oğlu Ali B.’yi hırpalayarak annesinin üzerine fırlattı. Küçük çocuk bu sırada yere düştü. Hastaneye kaldırılan minik Ali kurtarılamadı![11]
‘Türkiye Çocuk ve Genç Sağlığı’ Genel sekreteri Doç. Dr. Senem Başgül, çocukların gün geçtikçe ruhsal sorunlarının arttığını belirterek, yapılan araştırmalara göre, 2011 yılında 85 bin çocuğun suç işlediğini, 25 bin çocuk hakkında adli işlem yapıldığını ve 18 bin çocuğun cinsel istismara uğradığının söylendiği[12]Türk(iye) insan(sızlık)ı, sadece bebelerini katletmekle kalmıyor, çocuklarını cinsel istismara maruz bırakıyor…
İşte örnekleri…
viii) Ankara’da 13 yaşındaki öz kızına defalarca “cinsel istismar”da bulunan baba, 30 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı![13]
ix) Fethiye’de Eşen beldesine bağlı Çaltıözü Köyü İlköğretim Okulu 6. sınıf öğrencisi K.T (14), babası C.T, amcası S.T, amcasının oğlu K.T. ve dayısı B.M’nin 2011’in şubat ayından beri kendisine tecavüz ettiğini iddia ederek durumu rehber öğretmenine anlattı![14]
x) Konya’da ailesiyle birlikte oturan 10 yaşındaki S.E’nin, Alanya Devlet Hastanesi’nde yapılan kontrollerde tecavüze uğradığı tespit edildi. Annesi ile birlikte ifadesi alınan S.E, amcası B.E’nin portakal bahçesinde kendisine tecavüz ettiğini söyledi![15]
xi) Antalya’nın Kepez ilçesindeki bir ortaokulda okuyan T.S, okulda rahatsızlanmasının ardından tedavi için gittiği doktorda dedesinin, 3 yıl önce kendisiyle amcasının kızı S.S’ye porno içerikli film izleterek taciz ettiğini öne sürdü![16]
Türk(iye) insan(sızlık)ı artık sınır tanımayan bir tecavüzde somutlanmaktadır…
xii) Afyonkarahisar’ın Sahipata Mahallesi’nde birlikte alkol alan Ramazan U., Gökhan A. ve Ahmet G., rastgele bir evin kapısını çaldı. Kapının açılmasıyla içeriye zorla giren şüpheliler, ev sahibi 50 yaşlarındaki S.A isimli kadın ile evde misafir olarak bulunan Z.D. ve Z.D.’nin 16 yaşındaki kızı Ş.D’ye tecavüz etti![17]
xiii) Tekirdağ’ın Çorlu İlçesi’nde görme ve zihinsel engelli 16 yaşındaki kız N.K. ile 20 yaşındaki ağabeyi S.K.’ya tecavüz ettikleri iddiasıyla 5 kişi gözaltına alındı. Sağlık kontrolünde tecavüz bulgusuna rastlanan küçük kız, savcılık talimatıyla koruma altına alındı![18]
xiv) Batman Engelsiz Yaşam Bakım Rehabilitasyon ve Aile Danışma Merkezi’nde kalan yüzde 30 zihinsel engelli Y.B (19) adlı genç kız, merkez yöneticilerine giderek, hizmetli S.Y’nin (35) kendisine tecavüz ettiğini anlattı. Bu arada merkezde G.E (18) adlı kızın da aynı kişinin cinsel tacizine uğradığı ortaya çıktı![19]
Türk(iye) insan(sızlık)ı, kaçınılmaz olarak da cinayet ve şiddetin “olağanlaş(tırıl)ması”dır…
xv) Ceyhan’da, vücudunda morluklar, sigara yanıkları ve kesikler bulunan 6 yaşlarında bir çocuk geceyarısı 02.00’de karakola sığındı. Hastaneye kaldırılarak tedavi altına alınan çocuk, İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü Adana Sevgi Evleri’ne yerleştirilecek. Yalnızca isminin “Ali” olduğunu söyleyebilen ve korktuğu anlaşılan çocuğun “seni kim dövdü?” sorusuna “ağabeyim” yanıtı verebildi![20]
xvi) Antalya’da emekli güvenlik görevlisi Aliseydi Aşan (50), kasiyerlik yapan eşi Hüsne Aşan’ı (44) döverken uyguladığı şiddeti, sevgilisi Z.İ.’ye (18) görüntülü 3G sistemiyle cep telefonundan izletti. Hüsne Aşan’ın avukatı, Aliseydi Aşan’ın sevgilisi olan Z.İ.’nin de cezalandırılmasını istediklerini belirterek, “Şiddeti canlı izleyip ‘Az dövüyorsun, daha çok vur’ diyerek tezahüratta bulunduğu için azmettiricidir” dedi![21]
xvii) Sakarya’da daha 16 yaşında teyzesinin oğlu ile evlendirilen S.B.’nin yaşadıkları kan dondurdu. Eşi tarafından pense ile işkenceye uğrayan S.B.’yi kayınvalidesi de kızgın demir parçasıyla dağladı. S.B. kayınpederi tarafından tecavüze uğradığını söyledi![22]
xviii) Ankara’da 5 kuzenden oluşan gasp çetesi bir eşcinsele tecavüz ettikten sonra parasını gasp etti. Kaçırdıkları bir kuyumcudan işkenceyle işyerinin anahtarını alıp soymaya kalktılar. Yine aynı çete, kaçırdıkları bir çifti eve kapatıp 4 gün tecavüz etti![23]
xix) Antalya’da borcunu ödemediği iddiasıyla ormana kaçırılıp dövülen ve şişeye oturtulan H.S.’nin (46), kendisini şişeye oturtanlara karşı açtığı 500 bin liralık tazminat davasında, sanıklardan Zeki A.’nın avukatı Güven Özata savunmasında, mağdur H.S.’yi ‘fırsatçılık ve onursuzluk’la suçladı![24]
SÜRDÜRÜLEMEZ KAPİTALİST EKONOMİ-POLİTİĞİN DİA’SI!
Milan Kundera’nın, “İnsana nereden vurursan, neyini yasaklarsan, o onun kimliği olur,” sözünün altını çizerek örnekleri noktalayalım. Ancak vurgulanması gereken şu: Varolan tablo sürdürülemez kapitalist ekonomi-politikle doğrudan ilintili olup, DİA’lar (Devletin İdeolojik Aygıtları) ile de ilişkilidir…
Okuldan, cami ve medyaya; DİA’lar deyip geçmeyin sakın ola!
Umberto Eco’nun, “İletiyi ve onun ideolojisini kim üretmiştir?”[25]sorusunun tüm hayatiyetiyle karşımıza dikildiği verili tabloda; hemen her şey V. İ. Lenin’in ifade etiği gibidir:
“Bütün dünyada, nerede kapitalist varsa orada basın özgürlüğü; gazete satın alma özgürlüğü, yazar satın alma özgürlüğü, rüşvet, halkın görüşünü satın alma ve burjuvazinin yararına saptırma özgürlüğü anlamına gelir…”
Gerçekten de bireysel, yerel ve küresel olaylar ve gelişmeler arasındaki etkileşimi bir bütün olarak tahlil etmediğimiz zaman hiçbir şey anlaşılmaz. Her şey boşlukta kalır…
Her gün televizyon kanallarında, gazete sayfalarında tartışılan gıda sorununun gerisinde sağlık sektörü ile sanayinin çıkar kavgaları vardır. İdealist bilim insanları ellerinden geleni yapmaya çalışsalar da “sistem kendi gücünü fiilen egemen kılar”. Sonuçta işler, iş işten geçtikten sonra anlaşılır hâle gelir.
Birey harcamalarında kendisini bağımsız sanır, bu tamamen yanlıştır, başkalarının çizdiği kulvarda koşmak zorundadır.
Reklamlarla, yaratılan biyolojik ve psikolojik bağımlılıklarla elleri ve ayakları değilse bile “kafası kelepçelenmiştir”. Birey yine de kendini bağımsız sanır ve avunur; Çünkü “mutluluk kriterleri bile belirlenmiştir”… Çikolata yemek ya da dizi seyretmek gibi!
Çevreyi, doğayı, atmosferi başkası kirletir ama biz “üretilen kirli ortamı soluyarak” zarar görürüz.
Birey kendisini özgür sanır ancak öyle değildir. Tüketim konusundaki bilinçaltı koşullandırmalar gibi, düşünce alanında da koşullandırmalar yaşanır hâle gelir. Birey aslında özgür değildir; farkında olmadan bir “özgürlük oyunu” oynamaya başlar; kendi dünyasında, kafasındadır bu…
Olayların bütüncül algılanarak değerlendirilmesi bilimsel ve teknik bir durumdur. Aynen hava kirliliğinin sağlığımız üzerindeki etkileri gibi. Küresel ve toplumsal gelişmelerin, birey olarak kendimiz üzerindeki etkilerini bir bütün olarak görmek zorundayız.
Ama nerede?
İnsan olmaktan uzaklaşan “insan(cık)lar”, edilgen depresif-melankoliklere tahvil ediliyorlar.
Bu noktada “Her koşula uyum sağlayabilen çalışanlar arayan kapitalizm, bu kriterleri doldurmayanı hasta olarak düzenin dışına itmekte bir beis görmüyor,” vurgusuyla ekliyor Alper Hasanoğlu:
“Bizim çağımızın hastalığıysa depresyondur… 60’lardan itibaren depresyon tanısı koymak için uzun uzun hastayla görüşmek de gereksiz olmaya başladı…12 saat çalıştıktan ve trafikte bir iki saat daha geçirdikten sonra evde eşinin bezgin suratını görüp çocuğuyla vakit geçirmeye kendini zorluyor, bundan bile keyif alamıyorsa; artık depresyon tanısı koymak için psikiyatr bile olmaya gerek yok…”
Evet sürdürülemez kapitalist ekonomi-politiğin ideolojik aygıtı, insan olmak fiilli/ duruşu yerine edilgen depresif-melankoliği ikame ediyor!
Soru(n) tam da buradadır! Gerçekler ile Jean-Paul Sartre’ın, “Sözcükler mermi sürülmüş tabanca gibidir,” diye tarif ettiği sözcükler önemini kaybediyor!
Tıpkı insan olmak sözü ve fiili gibi…
İNSAN OLMAK
İnsan olmak; ‘Cesur Yürek’ filminde William Wallece’ın haykırdığı üzeredir: “Herkes ölür ama herkes gerçekten yaşamaz!”
İnsan yaşadıkları, okudukları kadar değil, yaşadıklarından, okuduklarından öğrendikleri ve bunu fiili dönüştürdüğü kadar insandır!…
İnsan olmak, “Başkasının suratında patlayan tokadı, kendi yüzünde hissetmektir”
İnsan olmak, baktığını görmektir, duymak ve anlamaktır…
Yüreğinin sesini duyabilmektir, duyurabilmektir…
Hesaplı değil, vicdanlı ve dürüst olmaktır. Çünkü insan olmanın en başat özelliği vicdanken; vicdanını köreltmemektir…
Sevmektir… Gülebilmektir…
Çünkü insan olmak, fark etmekle başlar…
Vicdan sahibi olmak, aşkın kıymetini bilmektir; taraf olmaktır mutlaka.
Cesaret göstererek insan olunabilir…
Vicdan, önemli bir işe yarar: İnsanı insan yapar…
Gülümsemeyi unutmadan, “Bu dünyada insan olmak bana hüzün veriyor,” diyebilmektir.
Özlemektir; geçmişi, geleceği, geride bırakılanları, sevgiliyi, kaybedilenleri; onların özlemiyle kavrulmaktır.
Ölmeyecek gibi yaşamaktır, umut etmektir, beklemektir.
İçi içine sığmayan cüretkâr ütopyaları taşırken, taşmak, aşkınlaşmaktır…
Çoğalmaktır insan(lık)la, coşkulu birleşmelerle…
“Ben”le başlayan cümleler kurmadan konuşabilmektir.
Cana can katmaktır…
İnsan olmak gerçeği aramak, genelgeçer doğruları sorgulamak, dünyayı, varlıkları ve hayatı kavramsallaştırarak anlama çabasıdır.
Bu çabayı önce kendi üzerinde gösterir insan olma çabasındaki kişi. Bu ise oldukça zorlu bir mücadeledir.
Şair Özdemir Asaf bu mücadeleyi tek bir dörtlük sembolleştirir:
“dün sabaha karşı kendimle konuştum,/ ben hep kendime çıkan bir yokuştum./ yokuşun başında bir düşman vardı,/ onu vurmaya gittim kendimle vuruştum.”
Evet herkesin harcı değildir insan olabilmek. Sevdin mi kocaman seveceksin. Aşık oldun mu, hiç ama hiç öyle böyle demeden aşık olacaksın.
İnce fikirli, kendine, sevdiklerine, sevenlerine karşı sorumlu, komplekssiz, kadir kıymet bilen, iyiliği asla unutmayan, kötülüğe boyun eğmeyen, çatal yürek civan mert olacaksın.
Ki “zor zanaattır” denen hayatı, hakkını vererek, dibine kadar yaşayabilesin.
Özetin özeti: “İnsan doğmuş olmak, insan olmak için yeterli midir?” sorusuna “Hayır” yanıtını verip, “Ne mutlu insanım diyene,” haykırışını eklemektir…
Ya da en doğrusu, Georges Cogniot’nun ifadesiyle “Georges Politzer Gülüşü”yle kapitalist dünyaya medyan okumaktır:
“Sık sık şöyle denir: Georges Politzer her şeyden önce Gülüştür. Meydan okumanın Gülüşü; başkaldırmanın değil, devrimcinin Gülüşü; anarşistin değil, tarihin mahkûmiyet hükmünden kurtulmak için eski dünyanın güçleriyle açıkça alay eden Marksistin Gülüşü. Zincirler içinde, Pucheu’nün karşısında, Gestapo’nun işkenceleri içinde bile, galip gelenin Gülüşü; infaz mangasının karşısında, galip gelenin Gülüşü…”[26]
28 Mayıs 2013 11:31:02, Ankara.
N O T L A R
[*] Patika, Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi, No:82, Temmuz-Ağustos-Eylül 2013…
[1]Friedrich Nietzsche.
[2]Giorgio Agamben, Çocukluk ve Tarih, çev: Betül Parlak, Kanat Kitap, 2010.
[3] Karl Marx, 1844 Felsefe El Yazmaları-Ekonomi Politik ve Felsefe, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., Nisan 2011.
[4] Uğur Uslubaş, “Bursa’da ‘Bu Kadar da Olmaz’ Dedirten Bir Olay Yaşandı: Ördeğe Tecavüz!”, Habertürk, 13 Eylül 2012.
[5] “Cennetten Satılık Arsa!”, Habertürk, 5 Mart 2012.
[6] Barış Yaman, “Küpe Taktı Diye Kulağından Yaralandı”, Cumhuriyet, 18 Nisan 2012, s.3.
[7] “Doğurduğu Bebeği Çöpe Attı”, ntvmsnbc, 28 Şubat 2013.
[8] “Anne Doğurdu Babası Boğdu”, Milliyet, 29 Eylül 2012, s.6.
[9] “Canavar Baba”, Milliyet, 17 Mayıs 2012, s.3.
[10] Suat Pala, “1 Haftalık Bebeği Çorapla Boğdular”, Milliyet, 12 Mart 2012, s.3.
[11] “Babasının Yere Fırlattığı Küçük Ali Öldü”, Cumhuriyet, 23 Şubat 2012, s.3.
[12] “Devlet Öldürürse Birey de Öldürür”, Evrensel, 9 Ekim 2012, s.2.
[13] Alican Uludağ, “… ‘El Birliğiyle’ İstismar…”, Cumhuriyet, 25 Eylül 2012, s.3.
[14] Özcan Özgür, “Fethiye’de Tüyler Ürperten İddia”, Cumhuriyet, 23 Şubat 2012, s.3.
[15] “Erkek Yeğenine Tecavüz Etti”, Cumhuriyet, 6 Şubat 2012, s.3.
[16] “İki Utanç Haberi”, Cumhuriyet, 30 Kasım 2012, s.3.
[17] Ömer Mazi, “Afyon’da Tecavüz Dehşeti”, Hürriyet, 23 Ocak 2013.
[18] “Engelli Kız ve Ağabeyine Tecavüz”, Hürriyet, 24 Nisan 2013.
[19] Civan Değer, “Engellilere Tecavüz”, Cumhuriyet, 27 Nisan 2012, s.3.
[20]Savaş Kürklü, “Karakola Sığındı”, Cumhuriyet, 7 Nisan 2012, s.3.
[21]Teslime Tosun, “Evdeki Şiddeti, 3G’yle Sevgilisine İzletti”, Milliyet, 15 Nisan 2012, s.8.
[22] “16 Yaşındaki Geline Aile Boyu İşkence!”, Milliyet, 15 Mart 2012, s.7.
[23]Sertaç Koç, “Dehşet Çetesi”, Milliyet, 31 Mart 2012, s.3.
[24]Teslime Tosun, “Şişeli İşkenceye Vicdansız Savunma”, Milliyet, 14 Şubat 2012, s.5.
[25]Umberto Eco, Günlük Yaşamdan Sanata, Çev: Kemal Akatay, Can Yay., 2012.
[26]Georges Cogniot, “Georges Politzer: Marksistin Gülüşü”, elestirelpsikoloji.org
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s