“SU” DEYİP, GEÇMEYİN![*]

“Öfkelenin.
Kayıtsız kalmayın.
Mücadeleye katılın.”[1]
Doğanın metalaştırılıp, finansallaştırıldığı sürdürülemezlik güzergâhında kapitalizmin yarattığı ekolojik krizle doğrudan ilintili olarak devreye giren su sorunu dört yanımızı kuşatmışken; sakın ola “su” deyip, geçmeyin!
“Her şey sudan yaratıldı” derler; yani su hayattır.
Suyun yaşamsallığı, dünyadaki durum ya da kapitalizmin ekolojik sürdürülemezliğiyle daha da öne çıkmış, devasa bir önem kazanmıştır.
ÖNEMİ VE SORU(N)LARI SU
Yeryüzündeki sular, güneşin sağladığı enerji ile sürekli bir döngü içinde bulunur. İnsanlar, ihtiyaçları için, suyu bu döngüden alır ve kullandıktan sonra tekrar aynı döngüye iade ederler. Bu süreç sırasında suya karışan maddeler, suyun fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliklerini değiştirir ve “su kirliliği” olarak adlandırılan durum çıkar ortaya. Su kirlenmesi, su kaynağının fiziksel, kimyasal, bakteriyolojik, radyoaktif ve ekolojik özelliklerinin olumsuz yönde değişmesi olarak tanımlanabilir.
Çevre kirlenmesi denilince genellikle hava, su ve toprağın kirlenmesi düşünülür. Bunlardan en kolay ve çabuk kirlenen kuşkusuz sudur. Çünkü her kirlenen şey genelde su ile yıkanarak temizlenir, bu da kirliliğin son mekânının su olması anlamına gelir. Havanın ve toprağın kirlilik bakımından zamanla kendi kendilerini yenilemeleri bir bakıma kirliliklerini suya vermelerine neden olur.
Yaklaşık 150 milyon kilometrekarelik dünya toprağına, dengesiz biçimde dağılmış, en değerli doğal kaynak sudur. Çöl ve kutup bölgelerinin kapladığı 75 milyon kilometrekarelik kesimde hiç su yoktur. İçimlik suların olmadığı yerde yaşayan insan sayısı 1.8 milyar kişidir. 2.4 milyar kişi ise her türlü sağlıklı içme suyu donanımından yoksundur. Dünyada her yıl 20 milyon kişi pis su yüzünden ya da su yetmezliğinden kaynaklanan hastalıklardan ölüyor. Azalan su kaynakları ile gittikçe çoğalan insanları beslemek için tarım ürünlerini üretmek olanaksızdır. Yıllar ilerledikçe su tüketimi de artmaktadır. 1950’de yılda 1000 kilometreküp olan tüketim, 1991’de 4000 kilometreküpe ulaşmıştır. 40 yıllık aralıkta su tüketimindeki artış, dünya nüfus artışının 2 katı olmuştur.
Hayatın kaynağı su, dünyanın 4’te 3’ünü, insan vücudunun ise yüzde 70’ini oluşturuyor. Yaşamsal faaliyetlerimizden günlük ihtiyaçlarımıza kadar su, olmazsa olmazımız. Yüzde 97.5’i okyanuslarda ve denizlerde tuzlu su olarak, yüzde 2.5’i ise nehir ve göllerde tatlı su olarak bulunan dünyadaki toplam su miktarı 1 milyar km3’tür. Yararlanabileceğimiz elverişli tatlı su miktarı, bilinenin aksine oldukça yetersiz çünkü tatlı su kaynaklarının yüzde 90’ı kutuplarda ve yeraltına hapsedilmiş durumdadır.
Bu kapsamda 2010 yılı sonunda dünya nüfusunun yüzde 89’unu oluşturan 6.1 milyon insan, içilebilir temiz sudan yoksundur. Sorun, 2050’de 9 milyara ulaşması beklenen dünya nüfusunun sağlıklı içme suyuna, şimdiden önlem alınmazsa, nasıl ulaşacağıdır. Ülkelerin yüzde 15’inin kaynağının yüzde 50 oranında komşu ülkelerden gelen suya bağlı olması da ayrıca çözümü hayli zor bir sorundur.
‘Dünya Su Konseyi’ tarafından üç yılda bir düzenlenen ‘Dünya Su Forumu’nun ilki 1997’de Marakeş’te gerçekleştirilmişti. 1997 forumu öncesi BM’nin 26 birimi tarafından yayımlanan raporun giriş bölümünde UNESCO Direktörü Matssura şöyle demişti:
“Yaşamsal önemdeki su sorunuyla, politika ne yazık ki yeterince ilgilenmemektedir. Ayrıca su sorunu küresel ölçekte de kötü yönetilmektedir. Kriz kapıya dayanmadan harekete geçmenin zamanı çoktan gelmiştir.”[2]
Sözü edilen raporda şu noktalar da öne çıkıyordu: Her yıl 80 milyon artan dünya nüfusunun su ihtiyacı da 64 milyar metreküp artmıştır. Beslenme alışkanlıklarındaki gelişmelere koşut olarak su ihtiyacı da artmaktadır. Orta sınıf süt, et ve ekmek gibi gıdaları daha fazla tüketmektedir. Bu da daha fazla su tüketimi anlamına gelmektedir. Örneğin 1 kilo buğday üretmek için bölgesine göre 400 ila 2000 litre su gerekiyor. 1 kilo et için ise 1000 ila 2000 litre suya gereksinim vardır. Enerji üretimi ikinci büyük su tüketicisidir. Termik ve nükleer santralların soğutma işlemleri için büyük miktarda su gereklidir.
1 litre yeşil yakıt için 2500 litre su harcanmaktadır. Yeraltı suları da kötü yönetim yüzünden giderek azalmaktadır. Temiz su yoksunluğunun neden olduğu sağlık sorunları ise ürkünç boyutlardadır. Gelişmekte olan ülkelerdeki hastalıkların yüzde 80’i temiz içme suyunun yoksunluğundan kaynaklanmaktadır. 2008’de Zimbabwe’de ortaya çıkan ve dört bin insanın yaşamına malolan kolera salgınının temelinde suyla ilgili altyapının yetersizliği yer almaktaydı örneğin.
Su gereksinimi XX. yüzyılda en az 6 kat artmıştır. Bu ise, kişi başına tüketilen su miktarının giderek azalması demektir. 1950’de kişi başına 17 bin metreküp su gereksimi söz konusuydu. 2005’te 7 milyara yakın insan yılda 5 bin metreküp suyla yetinmek zorunda kalmıştır. Günümüzde 1.5 milyarı aşkın insan temiz içme suyundan yoksundur. Temiz içme suyundan yoksunluk, yılda çoğu çocuk 25 bin insanın ölüp gitmesine yol açmaktadır. Bir Fransız günde ortalama 150 litre su tüketirken Güneydoğu Etiyopya’da insanlar her türlü gereksinimleri için sadece 5 litre suyla yetinmek zorundadırlar.
Zengin ülkeler, ne yazık ki, yoksulların açlığı gibi susuzluğu konusunda da duyarsız davranmayı sürdürmektedirler. BM tarafından tıpkı beslenme gibi insan hakkı olarak kabul edilen temiz, sağlıklı içme suyunun dağıtım ve pazarlanmasından aslan payını, milyarlarca dolar kazanan dev finans şirketleri almaktadır.
Bu arada sağlıklı olmayan kirli suların, dünyada 1 numaralı halk düşmanı ilan edildiğini de unutmayalım. Sözü edilen sağlıksız sular her yıl 5 yaşın altında 1.5 milyon çocuğun ölümüne yol açıyor. Diyare, kolera söz konusu sağlıksız sulardan kaynaklanmakta, özellikle de yoksul ülkelerde kitlesel ölümlere neden olmaktadır. Gerçek şu ki, günümüzde 800 milyona yakın insan, temel hak sayılan sağlıklı, temiz, yeterli içme suyundan yoksun durumdadır. Dünya su konusunda ciddi anlamda hastadır ve acilen tedavi beklemektedir.
SU “GERÇEĞİ”
Dünyada tarım sektöründe yılda kullanılan 2.500 trilyon litre suyun yaklaşık yüzde 60’ı boşa harcanıyor. Belediyeler, limitli su kaynaklarının yüzde 15’ini su borularındaki sızıntılarla kaybediyorlar.
Sudan enerji üretiyor, su yoluyla insan ve eşya taşıyor, ekin yetiştiriyor, suyu ilaç hazırlamak, mal üretmek için kullanıyoruz. Aslında her ürün alınıp satıldığında bir sanal su alışverişi gerçekleşiyor. Örneğin 1 kilo patates üretilmesi için 246 litre, 1 kot pantolon için 10 bin 855 litre, 1 otomobil üretmek için ise 378 bin 500 litre su gerekiyor.
Her 5 kişiden biri güvenli içme suyuna erişemiyor.
İnsanlık sadece 200 bin kilometreküp tatlı suya erişebiliyorken, tatlı su talebi, arzdan çok daha fazladır. Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) 2025 yılına kadar 1.8 milyar insanın sudan tamamen yoksun bölgelerde yaşayacağını öngörüyor.
Burada bir parantez açıp ekleyelim: Dünyada 1800’de yaklaşık 1 milyar insan yaşıyormuş. Dünya nüfusu 130 yılda ikiye katlanarak, 1930’da 2 milyar olmuş. Ondan sonra, nüfus artış hızı giderek artmış, 44 yılda ikiye katlanarak 1974’te 4 milyar olmuş, 2011 yılına gelindiğinde de 7 milyara ulaşmış, 2050 civarında 10 milyara ulaşması bekleniyor. Bu artış hızı, yakın gelecekte dünya nüfusuna bir Çin ve bir Hindistan daha eklenmesi anlamına geliyor. Bu iyimser beklenti çünkü doğurganlık oranının 2.5’ten 2.1’e düşeceğini varsayıyor. Eğer bu oran düşmez de sabit kalırsa, insanlığı, 2050 civarında, 11 milyarlık bir dünya nüfusu bekliyor.[3]
Bu nüfusun su, gıda, et, süt, yumurta, endüstriyel ürünler, deterjan, elektrik aletleri otomobil hatta hamburger, kola, gazoz gibi gereksinimleri olacağını varsayalım. Bir hamburgerin (etinden ekmeğine kadar) masanıza gelmesi için 3 bin litre suyun kullanıldığını[4] biliyor muydunuz? Migros gibi bir yerden aldığınız bir poşet ayıklanmış salatanın rafa gelmesi için 50 litre su gerektiğini…
İngiltere’de bir yılda 10 milyar hamburger yeniyor. 10 milyar nüfuslu bir dünyanın gereksinimlerini karşılamak için, Çin’in en büyük barajı “üç vadi barajı” boyunda 960 yeni baraj ve 15 bin nükleer santral gerekecekmiş. Bu gereksinimlerin tüketeceği suyu, gıdayı, atmosfere salacağı sera gazlarını düşünelim. Sonra tüm bunları alıp, küresel ısınma, su ve gıda krizleri tartışmalarının yanına koyalım.[5]
Evet su, “küresel ısınma” ile de tehlikededir!
Çünkü Avrupa Çevre Ajansı (AÇA) Genel Müdürü Prof. Dr. Jacqueline McGlade’in, “İş suya gelince, imkânlarımızın ötesinde bir yaşam sürüyoruz. Su kıtlığına yönelik kısa vadeli çözüm, yüzey ve yeraltı suyu kaynaklarımızdan sürekli daha fazla miktarlarda su çıkarmak olmuştur. Bu kaynakların aşırı kullanımı sürdürülebilir değildir. Geri kalan suyun kalitesi ve miktarı üzerinde olduğu kadar, bu suya bağlı olan ekosistemler üzerinde de ağır etkileri olmaktadır. Talebi azaltmalı, çıkarttığımız su miktarını en aza indirmeli ve bu suyun verimli kullanımını arttırmalıyız,” derken; Avrupa genelinde, çıkarılan suyun yüzde 44’ü enerji üretimi, yüzde 24’ü tarım, yüzde 21’i şebeke suyu ve yüzde 11’i de sanayi için kullanılmaktadır.
Ancak bu rakamlar sektörel su kullanımına ilişkin olarak Avrupa çapındaki önemli farklılıkları gizlemektedir. Örneğin Güney Avrupa’da, çıkarılan suyun yüzde 60’ı tarımda kullanılmakta. Bu rakam bazı bölgelerde yüzde 80’lere kadar ulaşıyor.
Avrupa genelinde, göl ve nehir gibi yüzey suları, çıkarılan toplam tatlı suyun yüzde 81’ini temin etmekte olup, sanayi, enerji ve tarım için en yaygın kullanılan su kaynağını teşkil etmektedir.
Nihayet unutulmamalıdır ki: “Her insanı bilfiil ilgilendiren, ilgilendirmesi gereken bir sorun olarak “su”, en temel yaşam haklarından birisidir. Ama doğa ile ilgili her şeyde olduğu gibi, su da insanlığın har vurup harman savurduğu, yanlış politikalar, bilinçsiz kullanım yüzünden kirletip tükenme noktasına getirdiği bir kaynaktır da. Bunlara bir de küresel ısınma sonucu yaşanan ve yaşanacak olan kuraklıklar da eklenmelidir”!
KÜRESEL ISINMA VE SU
Ormanlık ve sulak alanların insan eliyle tahrip edilmesi sonucu başgösteren çölleşme ve kuraklık, dünyada 4 milyar hektardan fazla alanı, 110 ülkede ise 1.2 milyar insanın yaşamını doğrudan tehdit ediyor.
TEMA Vakfı’nın, ‘Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü’ dolayısıyla yayımladığı rapor, dünyada, Almanya ve Fransa’nın toplam nüfusu kadar (yaklaşık 135 milyon) insanın çölleşme nedeniyle göç etme tehlikesi altında olduğunu belirtti.
Raporda, 2020 yılına dek 60 milyon insanın Alt Sahra Afrikası’nın çölleşmiş bölgelerinden Kuzey Afrika ve Avrupa’ya göç etmesinin beklendiği, çölleşmenin ekonomik kaynaklar üzerinde de büyük bir yük olduğu vurgulanıyor.
Çölleşme gerçeğinin ardında susuzluk yani küresel ısınma (ile doğrudan ilintili “doğal” felaketler) dinamiği yatıyor.
Sera etkili gaz salımlarının tetiklediği küresel ısınmanın neden olduğu iklim değişikliklerinin doğal felaketleri de arttırdığı uzun zamandır bilinen bilimsel bir gerçek.
Uluslararası sigorta devi ‘Munich RE’ye göre, 2010 yılında 950 doğal felaket 295 bin insanın yaşamına malolmuştur. Maddi kayıplar ise 97 milyar dolardır.
6 Mayıs 2011’de ‘Science Dergisi’nde yayımlanan araştırmada, küresel ısınmanın otuz yıllık sürede buğday ve mısır üretiminin yüzde 5.5 ve yüzde 3.8 arasında azalmasına yol açtığı saptandı.
‘Le Monde’un 7 Mayıs 2011 tarihli nüshasında Stephane Foucart’ın yazdıklarına göre Kaliforniya Stanford Üniversitesi’nden David Lobell ve arkadaşları 1980-2008 döneminde iklim değişikliklerinin aralarında buğday, mısır, pirinç ve soyanın yer aldığı dört temel hububatın dünya üretimde düşüş yarattığını doğrulamışlardır. Açlık, susuzlukla devreye giren kuraklık gıda fiyatlarını uçurmuştur.
Tüm bunların ardında küresel ısınma gerçeği yatmaktadır.
Örneğin yüzde 98’i buzullarla kaplı Antarktika’nın 50 yılda 2.4 derece ısındığını ifade eden Dr. Barbaros Çetin, “Kutuplar yok olursa dünyanın iklimi kökünden değişir. Besin zinciri kopar. İnsanlık büyük bir felaketle karşılaşır” derken; küresel ısınma ve iklim değişikliğinin sonuçları her geçen gün daha çok ortaya çıkıyor. Bilim insanları Batı Antarktika’da erime hızının tahmin edilenden daha yüksek olduğunu açıkladı. ‘Nature Geoscience’ dergisindeki araştırmaya göre, Batı Antarktika’daki sıcaklık küresel ortalama sıcaklığın neredeyse iki katı fazla artarak, 1958-2010 yılları arasında 2.4 derece yükseldi.
Kuzey Buz Denizi’nde 3.41 kilometrekarelik bir alanı kaplayan buzullarda 16 Eylül itibarıyla 1979’dan beri yüzde 45’lik küçülme görüldü. ABD Ulusal Kar ve Buzul Verileri Merkezi, buzulların 1979’da kayıt tutulmaya başladığından beri en düşük seviyeye ulaştığını bildirdi.
Ve İngiliz bilim ekibi kara haber açıkladı: Kuzey Kutbu’ndaki içbuzul 20-30 yıl içinde yaz döneminde tamamen eriyecek, Kuzey Buz Denizi yaklaşık 10 yılda açık deniz hâlini alacak.
Ayrıca 26 bilim insanı tarafından Kopenhag’daki İklim Zirvesi için hazırlanan iklim raporu, dünyanın ikliminin bugüne kadar tahmin edilenden çok daha hızlı ve çok daha etkili değiştiğini ortaya koydu. Çalışmaya göre Antarktika’da üç yılın yaz mevsiminde yaşanan erime hızı, BM’nin 2007’de yayımladığı ‘Dünya İklim Raporu’nda belirtilen ortalama hızdan yaklaşık yüzde 40 daha fazla.
İklim çalışmalarıyla tanınan Michael Mann, Kuzey Buz Denizi’ndeki buzulların beklenenden daha hızlı eridiğini belirterek, Maldivler gibi adalarda su seviyesinin 10 ila 20 yıl arasında artacağını söyledi.
Nihayet Güney Amerika kıtasındaki And Dağları’ndaki buzullarda rekor seviyede bir erime yaşanıyor. Uzmanlar buzulların 1970’li yıllardan bu yana yüzde 30 ila yüzde 50 oranında eridiğini açıkladı. ‘Avrupa Jeoloji Birliği’ tarafından yayımlanan ‘Cryosphere’ dergisindeki araştırmaya göre, And Dağları’nın tropik kısımlarındaki buzullar son 300 yılın en hızlı erime sürecine girdi. And Dağları’ndaki buzulların erime nedeni olarak ise 1950 ila 1994 yılları arasında bölgedeki hava sıcaklığının 0.7 derece artmış olması gösterildi…
Tüm bunlar doğanın dengelerini alt üst ederken; su sorunu derinleştirerek, yaygınlaştırıyor…
DÜNYANIN SU GERÇEĞİ
‘Dünya Sağlık Örgütü’ (WHO), ‘Uluslararası Su Örgütü’ (IWA), ‘Uluslararası Su Kaynakları Birliği’ (IWRA), küresel ısınma, sanayileşme ve kentleşme nedeniyle; su kaynakları, nehirler ve göllerin hızla kuruduğuna dikkat çekerken; dünyada her 6 kişiden birinin yani 1.1 milyar insanın temiz içme suyu bulamadığını vurguladı.
WHO, IWA ve IWRA tarafından hazırlanan ortak raporda su kaynaklarının hızla tükendiği belirtildi. Küresel ısınma, sanayileşme ve kentleşme nedeniyle su kaynaklarının tükendiği dünyada ciddi bir su sorunu olduğunun altını çizdiler.
Yaklaşık 1.6 milyar insanın suyun kıt olduğu bölgelerde yaşadığına işaret edilen BM raporunda, bu soruna eğilinmemesi hâlinde kısa zamanda bu sayının 2 milyara çıkabileceği uyarısında bulunuldu. 2050’de dünya nüfusunun 9 milyara ulaşmasının beklendiği ifade edilen raporda, bu döneme kadar durumun giderek kötüleşeceği kaydedildi.
‘Doğal Hayatı Koruma Örgütü’nün araştırması, 201 nehir yatağı boyunca yaşayan yaklaşık 2 milyar 700 milyon kişinin yılda en az bir ay yeterli suya ulaşamadığı belirtildi.
Örneğin ‘XX. Uluslararası Stockholm Su Haftası’nda uzmanlar önümüzdeki 30-40 yıl içinde insanlığı tehdit edecek boyutlara ulaşacağı öngörülen su ve gıda güvenliği sorununu masaya yatırdı. 26-31 Ağustos 2012 tarihlerinde düzenlenen toplantıda konuşmacılar oldukça karamsar analizler yaptı. 900 milyonu açlık sınırında yaşayan, 2 milyarı yetersiz beslenen buna karşılık 1.5 milyarı da gereğinden çok fazla tüketen insanlığı, bu yaşam biçimi devam ettiği takdirde 2050’ye doğru su ve gıda sıkıntısının beklediği yolunda uyardı.
‘Stockholm Su Enstitüsü’ Müdürü Torgny Holmgren, her yıl 1.5 milyar kişinin aşırı tüketimi yüzünden, tatlı su kaynaklarının dörtte biri kullanılarak üretilen 1 milyar ton gıda maddesinin çöpe atıldığını hatırlattı.
Ayrıca 2005 yılı verilerine göre, dünya genelinde 2.5 milyardan fazla insanın da hijyen koşullarına uygun olmayan bir biçimde yaşamlarını sürdürdüğünü belirten Yrd. Doç. Dr. Elif Çolakoğlu’nun saptamalarının altını çizerek ekleyelim:
Dünyadaki su kaynakları bulunuş şekline göre yeraltı ve yerüstü suları olmak üzere iki ayrılır. Yeraltı suları yeraltı nehirleri, yeraltı gölleri ve pınarlar; yerüstü suları nehirler, göller ve denizler olmak üzere üç şekilde bulunur. Güney yarımkürenin yüzde 81’i, Kuzey yarımkürenin yüzde 61’i sulardan oluşmaktadır.
Deniz ve okyanus suları tuzlu olduğundan içme ve sulama amaçlı kullanılmazlar. Karalar üzerine yağan tatlı suların kaynağı deniz ve okyanuslardan buharlaşan sulardır. Ayrıca deniz ve okyanuslar milyonlarca farklı türde bitki ve hayvan türü için doğal yaşam alanı oluşturması açısından da önemlidir.
Deniz ve okyanuslardaki tuzluluk oranı enlemin etkisiyle ekvatordan kutuplara doğru gidildikçe azalır. Ekvator civarında sıcaklığın fazla olması buharlaşmayı arttırdığı için sulardaki tuz oranı daha fazladır. Dünyamızdaki okyanuslar içinde hareket hâlinde olan büyük akıntılar bulunmaktadır.
Gulf Stream akıntısı, Meksika Körfezi’nden Atlantik Okyanusu’nu geçerek İngiltere’ye doğru akan bir akıntı olup çok iyi bilinen bir sıcak su akıntısıdır. Gulf Stream günde 97 kilometre hızla dünyadaki bütün nehir sularının yaklaşık 100 katı civarında bir su kütlesini hareket ettirir.
Başta İngiltere’nin batısı olmak üzere bazı alanların hava durumunu etkileyen Gulf Stream akıntısı, sıcak iklimlerin sıcak sularını Kuzey Atlantik’e doğru hareket ettirir.
Atmosferde bulunan su miktarı yaklaşık olarak 13 bin km3’tür. Yüzey tatlı sularının en çok bulunduğu yerler 90 bin km3 ile göllerdir. Bu miktar nehirlerin 40 katı, sulak alanların ise yedi katıdır. Dünya içme sularının yüzde 25-40’lık bölümünü yeraltı suları sağlamaktadır.
Evet dünyanın su gerçeği böyleyken; ABD Genel Kurmayı’nın ‘Müşterek Faaliyet Ortamı 2010’ başlıklı raporda, “temiz su kaynaklarındaki kıtlığın ırk, kabile ve siyasi grup savaşlarına yol açabileceği” değerlendirmesine yer veriliyor; su güvenliği konusunda hazırlanan ‘ABD Ulusal İstihbarat Tahmini’ başlıklı rapora göre de, suyun gelecek 10 yıl içinde ulusal ve küresel gıda pazarlarında aksaklıklara ve ülkeler içinde veya devletler arasında gerilime neden olma potansiyeli taşıdığı bildiriliyor.
Su sorununun 2022 yılından sonra daha ciddi hâle geleceğine işaret edilen raporda, bu tarihten sonra başta Güney Asya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika olmak üzere “suyun bir savaş silahı olarak kullanılması ihtimalinin daha da güçleneceğinin” altı çizildi.
SU SAVAŞLARI (İHTİMALİ!)
Evet ‘The Telegraph’ın, “Suyun önemini, ancak fazlasıyla karşılaştığımızda ya da ondan yoksun kaldığımızda anlıyoruz. Fakat dünyanın birçok bölgesindeki insanlar, temiz su kaynaklarına ulaşamıyorlar. 1998’de 28 ülke su kıtlığı çekmişti. Bu sayının 2025’te 56’ya yükselmesi bekleniyor… 1990’la 2025 arasında yeterli suyu olmayan ülkelerde yaşayan nüfusunsa, 131 milyondan 817 milyona yükseleceği tahmin ediliyor,”[6] saptamasının yer aldığı “Gelecekteki Su Savaşları” başlıklı makalesinin altını çizdiği üzere “su savaşları (ihtimali!)”nin güçlendiği bir yerkürede yaşıyoruz…
Yukarıda da değindiğimiz gibi, ‘ABD Ulusal İstihbarat Ajansı’ tarafından, CIA ve diğer istihbarat ajanslarının da katkılarıyla hazırlanan bir rapora göre 10 yıl içinde su tedarikine ilişkin sorunlar artarak ABD’nin ulusal güvenliği açısından önemli devletlerde istikrarsızlıklara yol açacak…
Raporun aktardığı verilere bakınca, günümüzde su tedarikinde durumun ne kadar kritik ve patlayıcı olduğunu, ABD’nin kaygılarının arkasındakileri görebiliyoruz.
Bir kez daha gezegenin toplam su stoklarının ancak yüzde 1 kadarı hemen kullanılabilir durumdaki tatlı sulardan oluşuyor. Ancak bunun da önemli bir kısmı sağlık açısından hemen kullanmaya uygun değil. UNICEF’in saptadığına göre gelişmekte olan ülkelerin nüfusunun yüzde 37’si, dünya nüfusunun yüzde 20’si temiz (mikropsuz, zehirsiz) su kaynaklarından yoksun.
Gezegenin toplam su stoklarının yaklaşık yüzde 1’ini oluşturan tatlı su stoklarının kullanımına bakınca da, gıda tedarikiyle su tedariki arasında yaşamsal ilişki olduğunu görüyoruz. Nehirlerin, göllerin ve toprak altı sularının yüzde 68’i tarımda, yüzde 10’u enerji sektöründe, yalnızca yüzde 7’si sanayi ve hanehalkı tarafından kullanılıyor, yüzde 3 de rezervuarlardan kullanılamadan buhar olup gidiyor. Salt tüketime yönelik kullanım söz konusu olduğunda tarımın payı yüzde 93’e yükseliyor. Hanehalkı tarafından tüketilen suyun ise toplam tatlı su kaynakları içindeki payı yüzde 3’ün altında kalıyor.
Bir kilogram buğday ekmeği, bir kilogram sığır eti, bir litre süt üretebilmek için (yaratılan kirlenmeyi temizlemenin su kullanımı açısından maliyeti de göz ününe alınarak), sırasıyla 1600 litre, 15 bin 400 litre ve 1000 litre su gerektiğini,[7] gelişmekte olan ülkelerde ama başta Çin’de kentleşmenin baş döndürücü bir hızla ilerlediğini, hazır gıda tüketiminin, genelde tüketim kapasitesinin hızla arttığını göz önüne aldığımızda, tarımın ve hayvancılığın su stokları üzerindeki basıncını daha iyi görebiliriz.
Ayrıca su kaynaklarının dağılımındaki eşitsizliği de göz önüne almak gerekiyor. UNDP verilerine göre, kentsel yerleşim bölgelerinde kişi başına günlük su tüketimi ABD’de 350 litre, Avrupa’da 200 litre iken Sahraaltı ülkelerinde günde 10-20 litreye kadar düşüyor.
Dahası küresel ısınma, artan ısıya bağlı olarak kuraklık, buzulların eriyerek deniz sularına karışması, deniz sularının yükselerek alçak bölgelerde yeraltı sularını kirletmesi yoluyla tatlı su kıtlığı sorununu daha da ağırlaştırıyor. Daha fazla sayıda insan, giderek azalan su kaynakları üzerinde giderek daha yoğun rekabet etmek zorunda kalıyor.
Bu sırada, su kaynaklarının özelleştirilmesine bağlı olarak oluşan küresel özel su tekelleri, suyun tedarikini, yoksul bölgelerden zengin bölgelere, çoğu zaman suyun bulunduğu bölge halkını bu sudan yoksun bırakarak kaydırırken sorunun siyasi boyutunu daha da ağırlaştırıyor;[8] tüm bu koşullarda, dünyada uzun bir süredir gündemde olan su savaşları konusu, XXI. yüzyılın en önemli sorunu olarak gösteriliyor. Hâlihazırda su savaşlarının zaten küresel ve bölgesel ölçekte yaşandığını belirten, ‘Su’dan Savaşlar’[9] başlıklı kitabının yazarı Doç. Dr. Dursun Yıldız, emperyal güçlerin siyasal ve kültürel hegemonyasını sürdürmek için su savaşlarını bir araç olarak kullandığının altını çizerek, şunları diyor:
“XXI. yüzyılda da geçmişte olduğu gibi su konusunda gerginlikler olacak. Bu gerginlikler küçük çatışmalara da neden olabilir ancak mutlak bir su savaşını öngörmek çok kolay değil. Bu öngörü yapılırsa bu savaşın tanımının da yapılması gerek. Bu durumda bu savaşın bölgesel ölçekte mi, küresel ölçekte mi yoksa yerel ölçekte yoğunlaşan anlaşmazlık ya da çatışma şeklinde mi olacağı belirtilmelidir. Yine bunların yanısıra bu savaşın askeri hedefi ve somut kazanımlarının ne olacağı da açıklamaya muhtaçtır. Bu öngörülerin belirttiği şekilde gelecekte bir savaş çıkarsa bunun gerçekten sadece su nedeniyle mi çıktığı da incelenmelidir. Aslında dünyada uzun dönemdir suyun paylaşımı olarak yerel anlamda, silahlı çatışma olarak ülkesel anlamda, ekonomik olarak da küresel anlamda yaşanmakta olan su savaşları var.
Bu konu birçok uluslararası forum ve platformlarda ele alınıyor, programlar yapılıyor. BM’de bu konuda sözleşmeler kabul ediliyor. Ancak bu programlardan yeterli sonuçlar alınamıyor. Bunlar yapılırken bazı bölgelerdeki gerginlikler körükleniyor, aşırı silahlanmayla çatışma ortamına zemin yaratılıyor. Dünyada 10 yılda askeri harcamalar yüzde 45 arttı, 2008 yılında 1.5 trilyon dolar ile rekor kırdığı söyleniyor. Bu miktar dünya toplam gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 2.4’ü, askeri harcamalar su ve sanitasyona ayrılan bütçeden çok fazla. Bu oran Hindistan’da 8 kat, Pakistan’da 40 kat, Etiyopya’da 10 kat. Askeri harcamaların Yemen, Uganda, Kenya ve Meksika’da da yüksek olduğu açıklandı. Yani dünyada toplam 1 milyar 700 milyon insanın yaşadığı ülkelerde silahlanma harcaması su ve sanitasyon için yapılan harcamalardan çok çok fazla.
Su gibi yaşamsal bir kaynak savaşmak için çok uygun bir argüman… Bu alanda zaten bir trajedi yaşanıyor. Dünya Sağlık Örgütü günde 4000’i 5 yaşın altında çocuk olan yaklaşık 25 000 kişinin su ve suya bağlı hastalıklardan yaşamını kaybettiğini belirtiyor. Sıcak çatışma olmasa da bu trajedi zaten yaşanıyor. Şimdi bu trajediye su’dan bir savaşın katkısı olur mu; tabii ki olur. Ancak o savaş çıkana kadar geçecek sürede yaşamını su ve bağlı sorunlar nedeniyle kaybedecek olan insanların toplamının bir su savaşı sonucundan çok daha trajik olduğu görülür! Bu nedenle Su Savaşı -çok kolay akılda kalan ve bu alanda yaşanan diğer trajedileri gölgeleyen bir kavram olarak da ortaya çıkmaktadır.
Ortadoğu dünya nüfusunun yüzde 5’inin yaşadığı temiz su kaynaklarının ise yüzde 1’ine sahip bir coğrafya. Üstelik bu su kaynaklarının yüzde 90’ı da sınıraşan su kaynakları. Petrol ve diğer jeostratejik üstünlükleri ve İsrail de dikkate alındığında bu bölgede istikrarın sağlanması zor görünüyor.”
ORTADOĞU’NUN SU SORU(N)LARI
‘Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Araştırmaları Merkezi’ (NASA), Ortadoğu’da tatlı su kaybının alarm verici düzeyde olduğunu açıklayıp, ‘Water Resources Research’de 15 Şubat 2013’de yayımlanan araştırmada, Ortadoğu’da kötü yönetim, yeraltı suyuna artan talep ve 2007 yılındaki kuraklığın etkileri nedeniyle neredeyse Lut Gölü büyüklüğünde tatlı suyun kaybedildiğinin belirtildiği koordinatlarda su savaşları ihtimalinin reel bir imkâna dönüşmesinin en muhtemel olduğu coğrafyaların başında su soru(n)larıyla malûl Ortadoğu coğrafyası geliyor.
‘Middle East Economic Digest’ dergisinin yorumda Ortadoğu’da su konusunda çatışma çıkması en muhtemel coğrafya olarak Irak gösterilirken; James Denselow’un, “Irak’ta gündemi işkence skandalları, asker sayıları ve ‘köşe taşı’ olan seçimler belirlerken ülkenin içinde bulunduğu çevresel kriz unutuluyor. Oysa Türkiye ve Suriye’nin barajları nedeniyle yaşanan su krizi çölleşmeyi artırıyor,”[10] saptamasına Ala Allami ekliyor:
“Susuzluk nedeniyle çevre felaketi yaşayan Irak, Türkiye’nin su politikasına güçlü yanıt vermeli. Fakat petrolü silah olarak kullanmak yerine, Ankara’nın ilgili anlaşmalara uymaması nedeniyle meseleyi BM’ye taşımak en iyisi.”[11]
Gerçekten de Nejat Eslen’in, “Ortadoğu’nun en önemli su kaynaklarını elinde bulunduran Türkiye’nin, küresel ısınmanın bu coğrafyada neden olacağı değişimlerden etkilenmemesi mümkün değil. Türkiye, küresel ısınmanın Ortadoğu’da yol açacağı jeopolitik istikrarsızlıkların etkilerini şimdiden hesaplaması ve tedbirler geliştirmesi gerek,” dediği tabloda Robert D. Kaplan Fırat ve Dicle nehirlerini kontrol imkânının Türkiye’ye XXI. yüzyılda “müthiş” bir güç kazandıracağını belirtip, “Türkiye’nin en büyük siyasi kozu ‘su’dur,” diyor.
Evet, suyun bir siyasi koz olarak kullanılması, jeostratejik üstünlük aracına dönüştürülmesi, su savaşları ihtimalini Ortadoğu’da da tehlikeli biçimde güçlendirmektedir.
TÜRKİYE’DE SU (TÜKENİRKEN)!
Öncelikle Türkiye’de tükenen su gerçeğine ilişkin verileri sıralayalım: Türkiye’de yıllık ortalama yağış metrekareye 643 mm’dir. Bu da 501 milyar m3 suya denk düşer.
501 m3 suyun: i) 274 milyar m3’ü toprak, bitki ve su yüzeylerinden buharlaşarak geri atmosfere dönmektedir. ii) 69 milyar m3’lük kısmı yer altı sularını beslemektedir. iii) 158 milyar m3’lük kısmı ise yüzey akışa geçerek nehirleri ve gölleri beslemekte, denizlere gitmektedir.
Yeraltı suyunu besleyen 69 milyar m3’lük suyun 28 milyar m3’ü pınarlar vasıtasıyla yerüstü suyuna tekrar katılmaktadır. Ayrıca, komşu ülkelerden gelen yılda ortalama 7 milyar m3 su bulunmaktadır. Böylece Türkiye’nin brüt yerüstü su potansiyeli 193 milyar m3 olmaktadır.
Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 10.000 m3’ten fazla olan ülkeler su zengini, 1.000 m3’ten az olan ülkeler ise su fakiri olarak kabul edilmekteyken; Türkiye’de kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 1.500 m3 civarında olup, coğrafyamız su kısıtı bulunan ülkeler arasında yer almaktadır.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre nüfusumuzun 2030 yılında 100 milyona ulaşacağı ve bu durumda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarının 1.120 m3 civarına düşeceği öngörülmektedir.
Söz konusu veriler ışığında Türkiye’nin su ile ilgili rakamları ise ürperticidir. ‘Doğal Hayatı Koruma Derneği’ (WWF) verilerine göre Türkiye’de 40 yıl içinde 3 tane Van Gölü büyüklüğüne denk gelen sulak alan kaybedilirken; su potansiyeli 110 milyar metreküp, bunun sadece yüzde 16’sı içme ve kullanma amaçlı, büyük bölümü, yüzde 72’si tarım için kullanılıyor, tabii yüzde 12 de sanayiye gidiyor…
Bitmedi, Türkiye’de 50 yıl içinde yaklaşık 1 milyon 300 bin hektardan fazla sulak alan kurutma, doldurma ve su sistemine yapılan müdahaleler nedeniyle ekolojik ve ekonomik özelliğini yitirdi!
Evet, evet yaşanan kuraklık, çevre kirliliği ve kaynakların bilinçsiz kullanımı sebebiyle Türkiye’deki göller birer birer kuruyor. Şimdiye kadar 14 göl haritadan silindi. Devlet Su İşleri verilerine göre Kayseri Yay, Çöl, Engir Gölü, Hatay Amik, Konya Akşehir, Eber, Akgöl, Hotamış ve Yunak Gölü, Kütahya Simav Gölü, İzmir Gölcük Gölü, Çanakkale Ece Gölü, Trabzon Sera Gölü, Antalya Avlan Gölü artık suya hasret. Bazı göller tamamen kururken bazıları ise bataklık hâlini alarak göl vasfını kaybetti…
Örneğin yanlış politikalar yüzünden 35 yılda suyunun üçte birini kaybeden Burdur Gölü için harekete geçilmezse 2040 yılında haritalarda böyle bir yeryüzü şekli kalmayacakken; göl, ayrıca çevresindeki maden ocaklarının tehdidi altındadır.
194 kuş türüne ev sahipliği yapan Burdur Gölü’ndeki küçülmenin nedeni gölü besleyen akarsuların üzerine kurulan barajlardır; yanı sıra çevresinde açılan sondaj kuyuları da gölü zenginleştiren yeraltı sularının azalmasına neden oluyor. Böyle devam ederse göl dev bir çukura dönecek!
Bunların yanıbaşında “İstanbul’un suyunu karşılayan Melen Havzası alarm verirken; temizliği gösteren canlıların yok oluşu, suyun nasıl içilemez hâle geldiğini kanıtlıyor,” notunu düşüyor Prof. Alper H. Çolak, Prof. Kamil Şengönül ve Arş. Gör. Simay Kırca…
Kolay mı? İSKİ, İstanbul Hezarfen Havaalanı’nda yer alan 11 adet yapının ‘Mutlak Koruma Havzası’ sınırları içerisinde yer aldığı gerekçesiyle yıkılmasını isteyip, bu konuda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne 2009’da bir yazı yazmış olsa da, yapılar hâlen yerinde duruyor!
Türkiye’de suyun durumu, bunlarla da sınırlı değil; bir de HES saldırganlığı söz konusu…
HES SALDIRGANLIĞI (VE DİRENİŞ)
Suyun ticarileştirilerek tüketilmesi yanında çevre direnişleriyle hayatın da savunulması devreye sokan HES’ler, kapitalist AKP mamûlatı bir saldırganlık örneğidir!
Küresel ısınmaya karşı Türkiye’nin elindeki en önemli imkân olan Karadeniz, toplam 516 HES’le çöplük olacakken; AKP saldırganlığı ne yasaya ne kurala ne de doğaya zerrece saygı göstermemektedir.
Doğaya ve insan(lık)a bir düşmanlık ya da suyun ticarileştirilmesi örneği olarak HES’e ilişkin verilebilecek çarpıcı bir örnek şudur: Hidroelektrik santral yapımı tartışılırken, Munzur Vadisi’nde saptanan 1518 bitki türü, -bilim insanlarının ifadesiyle- “ölecek”!
Ama kapitalistlerin umurunda değil!
Mesela Rize’nin İkizdere Vadisi’nde hidroelektrik santralı (HES) yapılmasını engelleyen koruma kurulu kararını yargıya taşıyan Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, vadiyi sit alanı ilan eden Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’nun bazı kuruluşlardan görüş almamasının usulsüzlük olduğunu belirterek, HES’e karşı çıkanları, enerji pastasından pay almak isteyenlerden maddi yardım sağlamakla “suç”layabiliyor!
Sadece bu kadar da değil!
Örneğin doğayı tahrip eden HES ve baraj çılgınlığında sınır tanımayan AKP, Danıştay’ın daha önce yürütmeyi durdurma kararı vermesine rağmen Elazığ ve Dersim il sınırları içinde 19 köy hakkında Tatar HES ile Elazığ’a Peri Suyu üzerine yapılacak Pembelik Barajı ve HES yapımı amacıyla kamulaştırma kararı aldı.
Resmi Gazete’nin 3 Temmuz 2012 sayısında yer alan Bakanlar Kurulu kararına göre, Tatar HES’in yapımı amacıyla Bardaklı, Karasakal, Alayağmur, Tatar, Obuzbaşı, Elmalı, Sökücek, Kuşaklı, Doğucak köyleri ile yine Peri Suyu üzerinde yapılmak istenen Pembelik Barajı ve HES yapımı için Akkuş, Okçular, Akarbaşı, Alabal, Özlüce, Çalıkaya, Kalkanlı, Çayağzı, Aşağıdoluca ve Dallıbahçe köylerinin bazı ada ve parselleri Hazine adına tescil edilmek üzere Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) tarafından acele kamulaştırılması, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın talebi üzerine kararlaştırıldı.
AKP hükümetinin Pembelik Barajı ve Tatar HES için aldığı kamulaştırma kararı esas olarak savaş sırasında kullanılmak üzere 1939’da Bakanlar Kurulu’na verilen “el koyma” yetkisine dayandırdı!
Ayrıca Amasya’daki HES, mahkeme kararına karşın sürüyor, hem de eski ÇED raporuyla…
HES’i yapan şirket projeyi başka bir şirkete devretti. Projeyi değiştiren şirket hem yürütmeyi durdurma kararına rağmen çalışmalarını sürdürüyor hem eski projeye ait raporla yoluna devam ediyor.
Yeşilırmak üzerine yapımı planlanan 22 HES’den biri olan Amasya’nın Taşova ilçesindeki Umutlu Köyü HES inşaatı, Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararına rağmen devam ediyor.
Bu saldırgan keyfilik; ister istemez su için mücadele ve direnişleri devreye sokuyor…
Artvin’in Arhavi ilçesinde bağlı Kamilet Vadisi’nde yapımı planlanan Taşlıkaya HES projesi için Eyner Enerji şirketinin çalışma başlatması üzerine yöre halkı protesto gösterisi düzenliyor…
Tunceli-Elazığ sınırında yapımı devam eden Pembelik Barajı ve Hidroelektrik Santrali’nin inşaatı 500 kişilik protestocu grup tarafından basılıp, gösteriler sırasında iş makineleri ve bazı araçlar ateşe veriliyor…
Sivas’ın Divriği ilçesine bağlı Kayacık köyü sınırları içerisinde, yaklaşık altı yıldan beri demir madeni çıkaran bir şirket, demir madenini yıkayıp zenginleştirmek amacıyla köyün can suyu olan Venk Deresi’ni kullanmak için kazı çalışması başlatınca; Kayacık köyü sakinleri Venk Deresi’nin köyü ve vadiyi besleyen tek su kaynağı olduğunu belirtip, buna karşı çıkıyorlar…
Senoz Vadisi Koruma Platformu üyesi bir grup, Rize’nin Çayeli ilçesi Çataldere köyünde yapımı sürdürülen HES inşaatı ile yüksek gerilim hatlarını taşladılar…
Erzurum’un Tortum ilçesinde yapımı sürdürülen HES inşaatıyla ilgili olarak yöre sakinleri ile yüklenici firma çalışanları arasında çatışmalara yol açan olaylarla ilgili adli soruşturma başlatıldı…
Konuyla ilgili olarak HES protesto eylemlerine katıldığı için Tortum Sulh Ceza Mahkemesi tarafından “HES çalışma alanlarında bulunmama ve eylemlere katılanlara görüşmeme” cezası verilen ve o dönem 17 yaşında olan Leyla Yalçınkaya hakkında bu kez 3 ayrı suçlamayla 9 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. Yalçınkaya’nın avukatı Ercüment Şenol, Bağbaşı’nda vatandaşların HES yüzünden güvenlik kuvvetleriyle karşı karşıya geldiğini anımsatıp, çocuk mahkemesinde yargılanan bir kızın jandarma Abdullah Teke’yi dövdüğü, yaraladığı ve hakaret ettiğine “kargaların bile inanmayacağını” söyledi…
Bu direnişler karşısında özellikle Karadeniz Bölgesinde yapılması planlanan HES’lerle ilgili kendilerinin de hatası olduğunu açıklayan Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, “HES’leri halka iyi anlatamadık. Bunun için yeni ‘HES’leri anlatma kampanyası’ başlatacağız” derken; Karadeniz’deki direniş meyvesini verdi, iki firma HES yapımından vazgeçti.
HES projelerine karşı Karadeniz çapında yürüttükleri mücadelede önemli başarılar kazanan birçok projenin durdurulmasını sağlayan ‘Derelerin Kardeşliği Platformu’nun avukatı Yakup Şekip Okumuşoğlu, Artvin’in Borçka ilçesindeki Maçahel Vadisi’nde yapılması planlanan Sarnıç 1-2 Regülatörü ve HES projesi için yatırımcı firma Dağlar Enerji firmasının, bu yatırımdan vazgeçtiğini belirtti.
Ayrıca Hopa’da firma “halk tepkisi” nedeniyle HES projesinden vazgeçti. ‘Hopa Derelerini Koruma Platformu’, zaferi Metin Lokumcu’ya ithaf etti.
TÜCCARLARIN SU “TİCARETİ”
Kapitalizm tarafından bir insan hakkı olmaktan çıkarılan su, tüccarların “ticaret” metasına dönüştürülürken; su soyguncusu şirketlerin yağmasına maruz bırakıldı!
Tıpkı Karl Marx’ın, “Ekonomi senin yaşamından ve insanlığından aldığı şeylerin yerine sana para ve zenginlik verir”; Şafak Pavey’in, “Çevre, daha çok insana hizmet eden, insanın sömürebildiği bir meta kavramına dönüştü,” saptamasındaki üzere…
Örneğin Nihal Kemaloğlu’nun, “Halkın sağlıklı suya erişimi için yegâne yol olarak suyun ‘özelleştirilmesini’ dayatan küreselleşmeye derelerini HES yaparak ‘elektrik üreteceğiz’ diye 49 yıllığına içme suyu kullanma ve satış hakkını devreden Türkiye’de… artık hepimiz 74 milyon su tüketicisi olduk,” diye betimlediği tabloda su, kapitalist talan için önemli bir sanayi girdisine indirgeniyor…
Kapitalizm tarafından suyun ticarileştirilmesinin en önemli “gerekçe”lerinden birisi, sanayi üretimi için gerekli suyun garanti altına alınması, bu arada da yüksek kârlar elde edilmesidir!
Bu noktada Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun, suyun özelleştirilmesi yönündeki eleştirilerin anımsatılması üzerine, “Suyun satılması değil, değerlendirmesi söz konusu olacaktır,” demesini ciddiye almayın!
Kolay mı? “Daha düne kadar evimizdeki musluklardan içtiğimiz su, bugün kapitalizmin elinde az bulunan ve fahiş fiyata ve denetimsiz satılan bir metaya dönüşerek son derecede cazip bir para kazanma alanı hâline gelmiştir. Piyasacıların bu yeni ve kolay para kazanma alanına üşüşmelerinin yolunu ilk açan ise Uluslararası Para Fonu’nun eski başkanı Camdessus olmuştur.[12] Camdessus, IMF’den ayrılıp BM’nin resmi ve yarı resmi danışmanı olunca yaptığı ilk iş, küresel ölçekte yüzde 95 oranında kamunun elinde olan su ve dağıtımına özel girişimcileri de katmayı akıl etmesidir.
Böylece özel sektöre ilk ağızda yüzde 10 ila yüzde 15 pay verilmesi sağlanmıştır. Bu pay o sıralarda 600 milyon tüketici anlamına geliyordu. Bu ise yine o dönemde üçü Fransız olan (Veolia-environnement-eski Vivendi, Suez ve Saur ve Bouygues olmak üzere) beş dünya su devinin ‘ellerini ovuşturmasına’ yol açmıştı. Ne var ki bu alan için büyük yatırımlar gerekiyordu. Bay Camdessus buna da çare bulmakta gecikmeyecek, büyük yatırım handikapını kamu-özel sektör ortaklığı gibi ne at ne deve olan bir icatla piyasacıların yatırım yükünü kamuya yükleyecekti. Formül ilginçti. Ne ki, bu ortaklığın gerçekleştiği her yerde, ne hikmetse kârlı çıkan, kamunun zarar etmesine karşın, sürekli özel sektör oluyordu.
Üstelik özel sektör, suyu tüketiciye eskiye oranla yüzde 30 ila yüzde 40 daha pahalıya satıyordu”![13]
“ÇÖZÜM” İÇİN ÇERÇEVE
“İyi de ne yapmalı” mı?
Kanımca; “Sebzeleri elde yıkamak yerine su dolu bir kapta yıkayan 4 kişilik aile yılda 18 ton su kurtarabilir…
Otomobilinizi hortumla yıkamanız demek 250-500 litre su tüketimi demektir…
1.5 litrelik bir pet şişeyi su ile doldurup sifonunuzun içine yerleştirerek yılda 2 ton suyu kurtarabilirsiniz…
Bir çamaşır makinesi tek çalıştırmada 176 litre su harcar. Makinenizi haftada bir kez bile daha az çalıştırırsanız yılda 9 ton suyu kurtarırsınız…”[14] türünden palyatif tutumlarla su sorunu çözümlenemez…
Unutulmasın “Su Sorunu”, “sudan bir mesele” değildir!
“… ‘Sudan ucuz’, ‘sudan bahane’, ‘havadan sudan konuşmak’ vb deyimler suyun sınırsız, ucuz ve önemsiz bir kaynak olduğu izlenimini vermektedir. Ancak su sanıldığının aksine hiç de ‘sınırsız’ bir kaynak değil, hele ki bu coğrafyada; Türkiye su zengini bir ülke değildir. Kişi başına düşen yıllık su miktarına göre su azlığı yaşayan bir ülke konumunda olduğunu bir kez daha vurgulayalım.
TUİK 2030 yılı için nüfusumuzun 100 milyon olacağını öngörmüştür. Bu durumda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarının 1.120 m3yıl civarında olacağı söylenebilir.
Su fakirliğine doğru koşar adım gidişe ek olarak, ne yazık ki neo-liberal politikalar ile su kaynaklarının tüm dünyada olduğu gibi coğrafyamızda da özelleştirme furyası ile talan edilişi ile ‘ucuz’ ve ‘önemsiz’ bir kaynak olmadığını görüyoruz.
Su, dünyamız için yaşam kaynağıdır. Dünyanın ‘Küresel Isınma’ felaketinden dolayı, giderek daha fazla su sıkıntısı çekeceği gerçeğini de bilim insanları dile getirmekte. Buna ilaveten yakın bir gelecekte, dünyada su savaşlarının kaçınılmaz olacağı da belirtiliyor!
Dolayısıyla da stratejik bir kaynak olarak su, her geçen gün daha çok önem kazanmaktadır.
11 Eylül 1990’da ‘The Newyork Times’te çıkan bir habere göre su kaynaklarının iktisatlı kullanılmaması ve tedbir alınmaması durumunda 2025 yılında 37 ülkede ciddi kuraklık yaşanacağı tahmin edilmektedir.
Bilim insanlarına göre, ‘dünyanın yedek su deposu’ sayılan buzulların erimesi ve denizlere karışması, yakın gelecekte susuzluğa yol açacak. Bu erime, ‘Küresel Isınma’ ile açıklanıyor. Buna neden olan “karbondioksit” salımınının yüzde 31’ini ABD, yüzde 28’ini Avrupa, yüzde 13’ünü Rusya üretmekte, yani ‘karbondioksit’in yüzde 73’ünü, bu üç büyük kapitalist merkezi üretmekte.
Eko-Sosyalist Michael Löwy’nin de dediği gibi su giderek daha kıt ve kirletilmiş hâle geliyor. İnsanlar su içtiklerinde ve musluklarını açtıklarında bu sorunu yaşıyorlar. Kapitalizmin hayatın temel kaynaklarından birini, suyu tehdit ettiğine dair giderek büyüyen bir kavrayış var. Kentlerde su dağıtımının kamulaştırılması talebi çevresinde gelişmeye başlayan hareketler ortaya çıktı. Örneğin Fransa’da, yerel yönetimin suyu özel işletmelere satıldı ki bu da fiyatları yükseltti ve suyun kalitesini düşürdü.
İkisi aynı anda oldu. Dolayısıyla giderek daha fazla insan su dağıtımının yeniden kamulaştırılması için mücadeleye katılma ihtiyacı duyuyor. Fransa’da tartışma konusu olan sorunlardan biri de su dağıtımı özel şirketlerin elinde mi kalacak, yoksa yeniden bir kamu hizmeti mi olacak?
Su konusunda ayrıca kapitalist tarımın suyu fantastik biçimlerde israf ettiği gerçeği ile karşı karşıyayız. Suyu her zaman halka yönelik olmayan ürünler için, sınai ihtiyaçlar için kullanıyor. Dolayısıyla tarım modelini değiştirmeye, daha biyolojik yoğunluklu hâle getirmeye yönelik mücadeleler de var. Yani su gerçekten de politik bir sorun; ekolojik ve toplumsal sorunları birleştiriyor. Su ve arıtmanın ulus ötesi şirketlerin eline bırakılması kapitalizmin yıllardır yapısal krizini çözmek için kullandığı araçlardan biri. Sonuç: Öncelikle yoksulların yaşam hakkının ihlâli.
Her gün dünyada 3 bin 800 çocuk sağlıklı suya ve atık su sistemine erişimden yoksun olmakla bağlantılı hastalıklar nedeniyle ölüyor.
Ama mücadele edip kazananlar da var. Bolivya’da halk, suyuna el koyan büyük şirketleri korkuttu; buna izin veren hükümeti devirip attı; ardından da şirketleri kovdu. Güney Afrika’da yoksullaştırılan halk, örgütlenerek su hakkı için mücadele ediyor; ‘apertheid’ı en iyi bilenler olarak ‘Özelleştirme ayrımcılıktır’ diyor. Su hakkıyla ilgili olarak genelde üç temel talep sıralanmaktadır:
Su hakkı insan hakkıdır. Bu haktan kesinlikle vazgeçilmemelidir.
Su kaynaklarında ve kullanımında kamu mülkiyetinden vazgeçilmemelidir.
İnsanca yaşam için gerekli temiz su miktarı ücretsiz olarak verilmelidir. Su sorunu temelde Kapitalizm’in kaynakları yağmalanması, her şeyi metalaştırıp paraya çevirmesi ile ilgili bir sorun. Kapitalizm tasfiye edilmeden bu sorun tamamı ile çözümlenemeyecek. Zira Kapitalizm insanlığa karşı bütün suçların ana sorumlusudur.”[15]
“SONUÇ YERİNE”: ÖNEMLİ BİR NOT
Edgar Morin’in, “Bir sistem oluşan problemleri çözme kabiliyetini yitirmişse ya parçalanır, ya barbarlaşır ya da zorunlu bir dönüşüm geçirir,” saptaması sürdürülemez kapitalizmin doğa ve insan(lık)la ilişkisinin tanımlanmasında önemli bir formülüdür.
Doğanın (ve insan(lık)ın) kurtuluşunda anti-kapitalist duruş ve perspektiflerin “olmazsa olmaz”lığının altını defalarca çizmiştim.[16]
Diyalektik materyalizm dünyayı statik değil, dinamik olarak kavramamız gerektiğinin altını çizer; F. Engels’in ifade ettiği gibi: “Her şey hem kendisidir hem de değildir, çünkü sürekli oluş ve yok oluş hâlindedir.”
F. Engels devamla şunların altını çizer: “Doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek fazla övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır.”
Tam da bu noktada, “Doğaya iyi muamele et, onu çocuklarınızdan ödünç aldınız,” diyen Amerika yerlilerinin sözü anımsanmalıdır.
Çünkü Karl Marx’ın ifadesiyle, “Kapitalist üretim; büyük merkezlerde biriken şehir nüfusunun ağırlık kazanmasıyla bir yandan toplumun tarihsel hareket gücünü biriktiriyor, diğer yandan insan ve doğa arasındaki özümlemeyi (Stoffwechsel) bozuyor (…) O (para), bütün dünyanın, insan dünyasının ve doğanın kendi değerini yağmaladı…”
Bu hâlde “Ne olacak”ın yanıtını, “Madem ki insanın karakterini çevre yaratıyor o hâlde çevrenin de insana yaraşır bir hâle getirilmesi gerekir,” saptamasıyla yine Karl Marx veriyor.
Son sözde ‘Alman İdeolojisi’nden:
“Her bireyin ayrı ayrı kurtuluşu da tam olarak tarihin tümüyle dünya tarihi hâline dönüşmesi ölçüsünde gerçekleşecektir… Bireyin gerçek entelektüel zenginliğinin, tamamen, bireyin gerçek ilişkilerinin zenginliğine bağlı olduğu açıktır. İşte yalnız bu yolladır ki ayrı ayrı her birey, kendi çeşitli ulusal ve yöresel sınırlarından kurtulacak, bütün dünyanın üretimiyle (zihinsel üretimi de dahil olmak üzere) pratik ilişkiler içine girecek, ve (insanların yarattıkları) her alandaki bütün dünya üretiminden yararlanma yeteneğini edinecek duruma gelecektir. Evrensel bağımlılık, bireyin dünya tarihi ölçüsündeki elbirliğinin doğal biçimi komünist devrimle, insanların birbiri üzerindeki karşılıklı etkilerden doğan şimdiye kadar insanlara sanki köküne kadar yabancı güçlermiş gibi kabul ettirilen ve insanlara hükmeden bu güçler üzerindeki denetim ve bilinçli egemenlik hâline dönüşecektir…”[17]
10 Mart 2013 13:43:08, Ankara.
N O T L A R
[*] Su Hayattır Satılamaz, Derleyen: Yenikapı Tiyatrosu, Ceylan Yay., 2013… içinde…
[1] Stephane Hessel.
[2] Le Monde, 12 Mart 2009.
[3] Los Angeles Times, 22 Temmuz 2012.
[4] The Guardian, 3 Ağustos 2012.
[5] Ergin Yıldızoğlu, “‘Küresel Isınma’ Konusunda Yeni Mutabakat: (Çok Geç, Çok Yetersiz) -II-”, Cumhuriyet, 15 Ağustos 2012, s.4.
[6] “Gelecekteki Su Savaşları”, The Telegraph, 2 Ocak 2010.
[8] Ergin Yıldızoğlu, “Su Savaşlarına Doğru”, Cumhuriyet, 26 Mart 2012, s.11.
[9] Dursun Yıldız, Su’dan Savaşlar, Truva Yay., 2010.
[10] James Denselow, “Irak’taki Çevre Krizini Hafife Almayalım”, The Guardian, 18 Temmuz 2009.
[11] Ala Allami, “Irak Su Anlaşmalarına Uymayan Türkiye’yi BM’ye Şikâyet Etmeli”, Ahbar, 15 Temmuz 2009.
[12] Le Monde Diplomatique, Ocak 2005
[13] Hüseyin Baş, “Dünya Su Forumu ya da ‘Havanda Su Dövmek’…”, Cumhuriyet, 23 Mart 2009, s.10.
[14] “Dünyayı Kurtarmak Elinizde”, Cumhuriyet, 22 Aralık 2008, s.18.
[15] M. Utku Şentürk, “Suya Dair Birkaç Söz…”, Günlük, 23 Mart 2011, s.11.
[16] Bkz: Temel Demirer Kapitalizmin Ekolojik Sorunları, Kaldıraç Yay., 2012… Temel Demirer, Küreselleşmenin Ekolojik Sonuçları, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, 2000 (Kolektif)… Temel Demirer, Ekoloji Politik, Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, 2000 (Kolektif)… Temel Demirer, Marksizm ve Ekoloji, Öteki Yayınevi, 2000 (Kolektif)… Temel Demirer, İspanya’daki II. Kıtalararası Buluşma İçin “YDD”ye Karşı Tezler – II. Kıtalararası Buluşma İçin Ekolojik Kıyamet Tezleri, Özgür Üniversite Yayınları, 1996 (Kolektif)…
[17] K. Marx-F. Engels, Alman İdeolojisi, çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1999, s.68.
Reklamlar

“SU” DEYİP, GEÇMEYİN![*]” üzerine bir yorum

  1. Temel Hocam, kolay geldin. Sitenizin şalbon teması çok güzel. Bu şalbonun oldu site adresini yazabilirmisiniz. Nerden indirebilirim. Saygılar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s