‘KİRAZ ZAMANI’ YA DA “TESLİM OL TAYYİP!”

“Yelken ol, kürek ol… / Git gidebildiğin yere…”[1]
Şimdiler ‘Kiraz Mevsimi’dir; hatırlanırsa bu zamanlarda gerçekleşen Paris Komünü de ‘Kiraz Zamanı’ diye anılmıştı…
Kim ne derse desin, Anadolu ‘Kiraz Zamanı’nı yaşıyor.
Bu günleri en iyi betimleyen Ankara barikatlarından yükselen “Teslim Ol Tayyip!” haykırışıdır.
O haykırış, çok önceleri ilk tanıdığımda bıyıkları yeni terleyen, utangaç bakışlı bir DEV-LİS’liye ait; delikanlı büyüdü, saçlı sakallı bir delikanlı, üstüne üstlük aynı davadan yargılandığım rafığım oldu; şimdilerdeyse, Ankara’da 31 Mayıs ve 1 Haziran 2013 gecesi Başbakanlık önündeki eylemlerde, “Teslim Ol Tayyip!” diye haykıranlar arasında yer alıyordu!
Anadolu ‘Kiraz Zamanı’nda yaşananların en iyi tasviri, “Teslim Ol Tayyip!” diye haykıran cürettir…
Birçok dinamiğin iç içe geçtiği bir süreçte, kapımızı “hiç beklenmedik” bir anda gümbür gümbür çalan kendiliğinden, cüretkâr, kaotik, dayanışmacı, kararlı Gezi Parkı Direnişi her kesime moral ve can verdi.
Her isyan, öngörülemez bir toplumsal patlamadır. Devrim ve isyan geleneği son derece zayıf olan bu ülkede, Gezi Parkı “olayı”yla başlayan hâl, geri döndürülemez bir moment ve devrimci bir kırılmadır.
Ortalık, isyanın muhasebesine kafa yoran rasyonel ideologlardan, strateji ve taktik mekteplerinden gelen “uzman devrimciler”den geçilmezken; Gilles Deleuze’ün dediği gibi: “İnsanın tek umudu devrimci bir oluşta yatar: katlanılamaz olana karşılık vermesinin tek yolunda. Devrim oluştur ve oluş tarihe indirgenemez; tarih açısından bakarsak hep zamansızdır.”[2]
TAKSİM’DE OLAN
“Barışçıl Bastille”;[3] “Herkes farklı herkes eşit”;[4] “Kitlesel itirazın [“yenilenen”] miladı”[5] diye nitelenen Taksim’de olan(lar): Öncelikle kazanılmış bir hakkın, söylenmiş bir sözün yok edilmesi veya “cinin şişeye sokulması”nın mümkün olmadığıdır.
Korku duvarının parçalandığı Taksim Gezi Parkı’nda başlayan eylem(ler), kısa sürede başkaldırıya dönüştü. Binler hızla onbinlere, on binler yüzbinlere, milyonlara büyüdü. Taksim’de başlayan kavga, tıpkı hızla büyüyen bir yangın gibi bir anda bütün İstanbul’u, bütün ülkeyi kapladı.
Gezi Parkı’ndaki ağaçların sökülmesiyle fitillenen direnişin kitleselleşeceği düşünülmüyordu. Ancak direniş hem kararlılığı hem de kitleselliği açısından kendini aştı. Tarihin hızlandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu öyle bir dönem ki, on yıllardır gerçekleşmeyen şeyler şu beş güne sığıverdi. İsyan hareketine katılan insanlar nezdinde psikolojik bir eşik önemli ölçüde aşıldı.
İnsanlar belki de ilk defa “hikmetinden ve gücünden sual olunmayan” devletin karşısında kendilerini güçlü hissettiler. Bir şeyleri yapabilir, değiştirebilir hissettiler kendilerini.
Gezi Parkı’ndaki direnişin diyalektiği: “Pratik, bilince yansır ve bilinç pratiğe etki eder” ile doğrulanırken hatırlatmakta fayda var: Yaşananların tarih olacağı çoğu zaman yaşanırken fark edilmez. Ama tarihte bazı olaylar vardır ki içinde yaşarken, yaşadığın sürecin tarih oluğunu bilirsin. Gezi Parkı ile başlayıp tüm Türkiye’ye yayılan halk hareketi de yaşanılırken tarih olanlardan.
Gezi Parkı ile başlayan halk hareketi Türkiye tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir hareket. Bazı noktaları ve etki gücü ile 15-16 Haziran 1970 olaylarını da çağrıştırsa da hem ülke sathına yayılan etkisi hem de eyleme katılanların heterojen yapısından kaynaklı olarak 15-16 Haziran’dan olaylarından ayrılmaktadır.
Taksim direnişinin ardında uzun süredir kazanılmış bir tecrübe birikimi söz konusudur. 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması ısrarı, tüm kurum ve kuruluşların ısrarla Taksim’e sahip çıkma hedefi ve ‘Emek Sineması’ direnişinden elde edilen birikim vardır. Çünkü Taksim sadece Taksim değildir. Taksim’in tarihsel değeri ve önemi vardır. Taksim, özgürlüklerin ve direnişin sembolüdür. Bu yüzden birçok kesimde Taksim’e sahip çıkmak; demokrasiye, özgürlüklere ve adalete sahip çıkmak anlamına geliyor.
Taksim’de başlayıp tüm Türkiye’ye yayılan halk hareketi her ne kadar Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesini engellemek için başlamışsa da sonraki gelişmeler Gezi Parkı’nın boyutunu aşmıştır. Bu kadar kısa sürede halkın büyük bir kısmını saran bu alevin perde arkası Gezi Parkı ile sınırlanamayacak kadar geniş ve kapsamlıdır. Bu eylemin ardından bazılarına göre son on yılın, bana göre ise son otuz yılın öfkesinin patlaması söz konusudur. Bu öfkenin ardında, Roboskî’den Reyhanlı’ya, Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nden Topçu Kışlası’na, 12 Eylül uygulamalarından baskılara, işkencelere ve inançlara, yaşam alanlarına, yaşam biçimlerine müdahale eden ve onların özgürlüklerini kısıtlayan bir anlayışa duyulan tepki yatmaktadır.
Karl Marx’ın, “Komünistlerin vardıkları teorik sonuçlar, hiç bir biçimde, şu ya da bu sözde evrensel reformcu tarafından icat edilmiş ya da keşfedilmiş düşüncelere ya da ilkelere dayandırılmamıştır. Bunlar ancak, gözlerimizin önünde cereyan eden tarihsel bir hareketten, varolan sınıf mücadelesinden doğan gerçek ilişkilerin genel bir ifadesidir,” sözünün altını çizip, hatırlatalım: Toplumların tarihinde hızlı dönüşüm, sıçrama anları vardır. Bunlar birden bire ortaya çıkmış veya tekil bir olay tarafından tetiklenmiş gibi görünür. Gelişmenin doğru okunabilmesi için, neden-sonuç ilişkisinin kurulabilmesi gerekiyor.
Mesela Ayşe Hür’ün, “… ‘Gezi 2013’, ‘Paris 1968’in reenkarnasyonu mu?” sorusuna bu ayaklanmanın 68’den esinlenip/ öğrenendiği, ama asla bir “reenkarnasyon” olmadığı yanıtını verebiliriz Taksim (ve hareketlendirdiği) gerçek bir yanıyla neo-liberal kapitalizmin ve AKP’nin “eseri”dir!
Kim ne derse desin: “Direniş 10 yıllık birikimin sonucu.”[6] “Korkunun kırılma noktası.”[7]
Gençlere “İtiraz etmeyi öğrendik.”[8] “Korku imparatorluğunu bir haftada yıktık.”[9] “Her şey önce bir toz ve gaz bulutuydu sonra hayat başladı.”[10] “Hayatımızda ilk kez sesimizi duyurduk.”[11] “Artık benim de söyleyeceklerim var.”[12] “Hayatımıza karışma,”[13] dedirten bir gerçek!
“Taksim Gezi Parkı’ndaki kalabalığın büyük parçasını oluşturan gençler, ‘Özgürlüğümüz için sokaktayız’ diyorlar”ken;[14] “Direnişçilerin protestoya ilk katılma nedeni yüzde 92.4 ile Başbakan’ın otoriter tavrı”![15]
Evet “Bir gecede politikleşen gençler”,[16] “Özgürlük istiyorlar. Daha iyi yaşam istiyorlar. İş istiyorlar.”[17]Yani “Öfke otoriter tavra”[18] olduğu kadar onun neo-liberal ekonomik zeminine…
“DURUM” TESPİTİ
“Otoriter ve baskıcı baba Erdoğan”ın[19] Türkiye’sinde, ‘The New York Times’da yazan Prof. Daron Acemoğlu’nun ifadesiyle, “Cin şişeden çıktı.”, Hâl budur; ancak bununla da sınırlı değildir!
Örneğin Fethullah Gülen’in birinci kalemi Hüseyin Gülerce’nin, “Taksim’den başlayan protestolar evet bir sosyal patlamadır. Ama bunu çok iyi kullanıp AKP’ye karşı bütün hasımları, ortak hareket etme imkânı yakaladılar ve çok profesyonelce, bir isyanı organize ettiler. Önce sosyal patlamanın zemini oluştu. Defalarca yazdım. Türkiye için en büyük tehlike, gerilim ve kutuplaşmadır,” biçiminde betimlediği Gezi Parkı direnişi yeni başlayan bir süreç değildir, uzun süreli ve devamlılığı olan bir çalışmanın ürünüdür.
Erdoğan ise yaşanan sürecin “başkahramanı”dır. Onun despotizmi olmasaydı özgürlük direnişinin tüm ülkeye bu şekilde dağılma imkânı olmayacaktı. Onun sert ve anlamsız çıkışları, herkesi küçük görmesi, kendi arzularının tüm toplumun arzusu olarak görmesi bugün toplumda ülke çapında gelişen özgürlük meşalesinin ateşini yaktı ve büyütmeye devam ediyor.
Yaşanan süreç ile ilgili kesin tahminler de bulunmak zordur. Yaşanan romanın ve öykülerin satırları yaşanırken oluşur, olay bittikten sonra kâğıda dökülür.
Bugün her yaşadığımız an tarihin geçiş ve kırılma sürecidir.
Evet hâl budur; ancak bununla da sınırlı değildir!
Örneğin ‘Demokrat Yargı’ Derneği Eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin’in, “Taksim Direnişi Türkiye’de hukuk, adalet, darbe, darbecilik, demokrasi, özgürlük gibi meselelerdeki hakikâtin nasıl da tersine çevrildiğini ve despotların lehine kullanıldığını apaçık gösterdi,” diye formüle ettiği deşifrasyon süreci AKP (ve liberallerin de) maskesini alaşağı etti!
Kaldı ki niçin AKP böyle, Erdoğan şöyle diye şikâyet edilir, bilinmez! Kim değişti? AKP değil elbette! Onlar hep aynıydı…
AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu’nun, “10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Çünkü bu geçtiğimiz 10 yıl içinde, bir tasfiye süreci ve bir tanımlama, özgürlük, hukuk, adalet söylemi etrafında yaptıklarımıza paydaşlar vardı. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak. Dolayısıyla o paydaşlar bizimle beraber olmayacaklar. Yarın bizim karşımızda olan güçlerle bu sefer paydaş olacaklar. Çünkü inşa edilecek Türkiye ve ihya edilecek gelecek onların kabulleneceği bir gelecek ve bir dönem olmayacak,”[20] sözlerini bir kez daha hatırlatarak ekleyelim:
Çok uzağa gitmeye gerek yok, şu yürümekte olan, yaşamsal sonuçları dışında yürüyüp yürümediği dahi belli olmayan Kürt barışında da durum aynı değil mi? O tepeden dil, kibir, süreçte de hâkim değil mi?
Bu böyle de, birkaç gün önce çıkan alkol düzenlemesi farklı mı? Düzenlemeyi kime sordu? Böyle bir kanun için meslek örgütlerinden, uzmanlardan görüş mü aldı? Kamuoyunda mı tartışıldı? Hayır!
AKP ve Başbakanın bildiği bildik, çaldığı zurnadır! Kaldı ki AKP ta baştan beri devletin öz evladıydı! AKP aynı parti, Başbakan aynı Başbakandı! Cumhurbaşkanı da, aynı Abdullah Gül! Devlet de aynı devlet! Bunların tümü şiddetin ve zulmün eli, dili ve beyniydiler…
Başbakan, “Yüzde 50’yi evinde zor tutuyorum,” derken; İstanbul’daki karşılanmasında “Yol ver gidelim; Taksim’i ezelim” sloganı atıldığı koordinatlarda Erdoğan’ın gezi eylemine yorumu: “Tencere tava hep aynı hava” idi!
Özet Erdoğan’ın insanların soluk alma şekline bile karıştığı, tek tip insan yaratma eğilimi içinde “Ananı al da git”ten “Her kürtaj bir Uludere’dir”e kadarki despotik hezeyanlarında somutlanan durumda Abdullah Cömert ve Mehmet Ayvalıtaş katledilirken; 31 Mayıs-7 Haziran tarihleri arasında 15 ildeki olaylara ilişkin İHD verilerine göre: Yaralı sayısı: 4824… Hastanede yatanlar: 76… Gözaltı sayısı: 2423… Serbest bırakılanlar: 2008… Gözaltında kalan: 447… Ölen: 4’dür…
Bu tabloda “Soruyorlar: ‘Üç ağaç için mi?’ Başlangıçta evet. Üç ağaç içindi. Ama artık ‘üç fidan’ için, bütün fidanlar için…” diyen Ece Temelkuran ekliyor:
“Korku öldü! Yaşasın özgürlük! Ne olursa olsun, ne olacaksa olacak, ama Türkiye son üç gündür korkuyu öldürdü. Herkesin birbirinden öldüresiye nefret ettiğini düşündüğümüz bir ülke kardeşliğini alanda kanıtladı. Ve gördük ki insan olmaktan vazgeçmedik. Hepten ölmemişiz, gördük. Gördük ki kardeşlikten vazgeçmedik…
Evet en önemlisi bu; yani egemen(lerden) korkunun öl(dürül)mesi!
1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’na girmelerine izin verilmeyen işçiler 5 Haziran 2013’de meydana çıkıp, direnişe destek verirken; toplumsal muhalefeti, tepkisini, isyanını ve de devlet terörü gerçeğini iyi anlamak gerektiğini söylemeye gerek var mı?
DEVLET TERÖRÜ VE DAYANIŞMA
Edip Cansever’in, “Sen o karanfile eğilmişsin alıp sana veriyorum işte/ Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel/ O başkası yok mu bir yanındakine veriyor/ Derken karanfil elden ele./ Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle,” dizeleriyle betimlenmesi mümkün kendiliğinden isyan karşısında müthiş bir devlet terörü estirilmektedir.
Yaşar Kemal’e, “Bu baskı yeter artık,” dedirten kesitte “AKP postmodern otoriterliğe kayıyor”ken; “Taksim’deki devlet zıvanadan çıktı”;[21] “Direnen fişleniyor,”[22] haberleri medyada yer alırken; Ankara’daki eylemlerde de halka saldıran polisler kask numaralarını ya sticker ya da keçeli kalemlerle boyayarak kapatıyorlar…
Bu kadar da değil: “Ankara’daki Gezi protestolarında gözaltına alınanların bir kısmı, ‘Cebir ve şiddet kullanarak hükümeti yıkmaya teşebbüsle’ suçlandı”![23]
Bir de “Emniyet 30 TOMA için ihale yaptı… Emniyet ihaleyi kazanan şirkete ‘Acele edin’ mesajı iletti…”[24]
Abdulgaffar El Hayati’nin, “Şûr, her dem bona xwe îqna kirinê rastîyan dibîne/ Kılıç kendini ikna edecek gerekçeleri her zaman bulur,” saptaması eşliğinde vb’leri, vd’leri…
9 Haziran 2013’de Adana, Mersin ve Ankara’daki 4 noktada yaptığı konuşmalarda Erdoğan’ın, “Çapulcuların yaptığını yapmayacağız. Polisimizi bunlara yedirtmeyeceğiz” vurgusuyla, “(Eylemcilere ve destek veren sanatçılara) Yeniçeri ocakları gibi bir hareketin içine gireceksen kusura bakmayın. Sanatçı çevresinde destek verenlere de yazıklar olsun diyorum. Eğer siz şu ana kadar sanatınızı icra etmek için çalışıyordunuz da iktidarı size mani mi oldu? AKM’nin çatısına çıkıyorlar ‘yıktırmayız’ diyorlar. Ona gücün yetmez, yıkacağız. Sanatçılara söylüyorum, (yuuh sesleri) bundan sonraki süreç böyle çalışmayacak. Çünkü bu milletin iktidarına saygı duymayanlar bunun bedelini öder,” diye haykırdığı güzergâhta her şey daha da ağırlaşacağa benzerken; anımsanması gereken Stanislaw Jerzy Lee’in, “Despotlar terör estirmeye başladığında rahat uyuyabilirsiniz. Tünelin ucu görünmüştür,” uyarısıdır…
Türkiye’deki direnişe yönelik polis saldırısı hakkında ‘MonoKL Dergisi’nin “Polis Şiddetine Son Verilsin” başlıklı imza kampanyasına Slavoj Zizek, Jean-Luc Nancy, Antonio Negri, Jacques Ranciere, Jacques-Alain Miller, Gianni Vattimo, Bernard Stiegler, Etienne Balibar, Judith Butler, Wendy Brown, Sara Ahmed, Jacob Rogozinski, François David Sebbah, Rene Major, Jelica Sumic Riha, Frederic Neyrat, Simon Critchley, Jodi Dean, Peter Hallward, Marco Assennato, Ian James, Gerard Bensussan, Michael Taussig, Guillaume Sibertin Blanc gibi çok sayıda filozof destek verip; Noam Chomsky, “Biz de çapulcuyuz,” derken Brezilyalı yazar Paulo Coelho da ekliyordu: “Utanalım gaz Brezilya malı!”
SAĞ(CILARIN) TEZVİRAT(LARI) VE UYARI(LAR)
Sürece ilişkin sağ(cıların) tezvirat(ları) bana ister istemez; Romalı bir Generalin, kendini eleştiren birine, “-Ben bu Kutsal Roma’nın temsilcisiyim. Sen beni eleştirmekle Roma’nın yok olmasını istiyorsun. Cezan, ölümdür,” diyen tavrını anımsatıyor…
“Nasıl” mı?
Mesela “Tüm Mü’minlere Uyarılar”da (tamı tamına 19 uyarısında) Mehmet Şevket Eygi şunları dediği üzere: “Bu gürültücü vurup kırıcı kalabalıklar ne istiyor? Demokrasi ve laiklik mi? Bildikleri gibi yaşamak mı? Hürriyet mi? Bunların hepsi yok mu Türkiye de?
İçki yasaklanacakmış… Yalan yalan yalan… Türkiye şu anda kocaman bir meyhanedir sanki.
Zina mı istiyorlar? Türkiye şu anda M. Kemal devrinden bile ileridir zina konusunda, çünkü yeni Ceza Kanununda zina suç değildir artık…
Evet daha ne istiyorlar?
Evet tekrar açık açık soruyorum: Bu memlekette içki, fuhuş, zina, dinsizlik, densizlik, heykel, resmî ideoloji, açık saçıklık, bikini mayo, dans, bale, nikahsız karı koca hayatı, her şey varken, bunca hürriyet ve serbestlik içinde daha istiyorlar, niçin ortalığı velveleye veriyorlar?
Fazla arpa merkepleri azdırırmış. Fazla demokrasi ve hürriyet de birilerini azdırıyor”![25]
Sadece Eygi mi?
Hızını alamayan Nihal Bengisu Karaca da haykırıyor: “Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesiyle başlayan ve giderek son derece üzücü hadiseler yaşanmasına yol açan eylemlerin, spontane başlayan, ama hazırlanmış bir konsorsiyumun inisiyatifine geçerek ‘kelle alma’ hareketine dönüşen bir proje olduğunu düşünüyorum…
Bu parantezi açmak ne kadar elzem ise, ‘Bir gezi var geziden içerû’ kısmını görmemek o denli saflık olur. Tam da bu nedenle Gezi ile başlayan süreci ağaçtan ve Başbakan’ın üslubundan kaynaklı doğal bir rahatsızlık gibi göstermek halkı aptal yerine koymaktır.”[26]
Alın size, “mazlum ve demokrat” ilan edilenlerden kareler!
“ZIRVALAR” VE GERÇEK
Bu tabloda liberal Orhan Pamuk dahi, “Bu duyarsız siyasetin kaynağı da hükümetin gittikçe artan baskıcı ve otoriter tutumu hiç şüphesiz. İstanbulluların Taksim’de siyasi gösteri yapma hakkından ve hatıralarından kolay vazgeçmeyeceklerini görmek bana gelecek konusunda güven ve umut veriyor,” derken; Gezi Parkı’nda başlayan ve tüm Türkiye’yi saran halk hareketiyle âlâkalı düşüncelerini yazan Tarık Ali şunları diyor:
“Taksim Meydanı’nda patlak verenler Türkiye politikası için son derece önemli gelişmeler… Bu hareket diktatörlüğe meydan okuyor. Bu hareket ülkeye ve dünyaya körleşmiş, yıkıcı, neo-liberal ve artarak militerleşen hükumet politikalarına karşı bir muhalefet olduğunu gösteriyor.”
Tıpkı Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin efsanevi kadın gerillası Leyla Halid’in Gezi Direnişçileri’ne, “Alanı terketmeyin! Hükümet taleplerinizi kabul edene kadar meydanda kalmalısınız, Taksim’de kalmalısınız. Orayı terk etmeyin,” çağrısındaki gibi…
Bunlar böyleyken kimileri de kendiliğinden isyana güvenmemekle kalmıyor; onun karşısına dikiliyor!
Örneğin ‘Yüksekova Haber’de yayınlanan bir yazıda denilen şu:
“Taksim eylemcileri kazanırsa Kürtler kaybeder; Taksim eylemcileri yenilirse yine Kürdün anası ağlar. Onun için bize ne!”[27]
Yüz kızartıcı bu satırlara, aynı vahimlikte “Bu eylemlerin ana yönü AKP’ye balans ayarı yapılmasıdır,”[28] diyen Tayfun İşçi’nin şu utanç verici satırları ekleniyor:
“İçinde bulunduğumuz süreç ve eylemin gelişim seyri dikkate alındığında gelişmelerin tesadüfî bir gelişme olmadığı önceden planlanmış bir organizasyon olduğunun ipuçlarını veriyor. (…)
İktidarıyla muhalefetiyle yaşananlar çözüm sürecini olgunlaştırmaktan çok tıkamaya hizmet etmektedir.
Eylemci demokrat ve sosyalistler bu eylemlerden ne beklemektedir? Bu eylemler bu muhtevası ile ülkeye demokrasi mi getirecektir? Yoksa en önemli sorun olan Kürt sorununun çözümünü mü getirecektir. Soruyorum ne getirecektir? Getireceği açıktır Türkiye’de bir kaos ortamı, sürecin tıkanması, savaşın yeniden daha güçlü bir şekilde başlamasına hizmet edecektir.
Kuşkusuz AKP uygulamalarına karşı elbette mücadele edilmelidir. Ülkemizde demokrasi olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır. Ve demokrasi için kararlı bir direniş vazgeçilmezdir. Ama bu demokrasi mücadelesinin talepleri, yöntemi, ittifakları ve hedefi bu eylemlerin tarzı ile asla uyuşmamaktadır bu eylemlerden demokrasi çıkmaz. Faşistlerle yapılan ittifaktan çıksa çıksa ancak faşizm çıkar.
Gezi parkı eylemleri olarak tanımlanan bu eylemler demokrasi mücadelesi adı altında Kürt sorununda çözüm sürecinin önünü tıkamaya dönük devletsel bir eylemdir. Kuşkusuz bu eylem katılımcıları arasında demokrasi arayışında olanlar vardır ve bu oldukça geniş bir çevredir. Ancak eylemin gelişim seyri devletsel bir yönlendirme altında olunduğunu bize işaret etmektedir. Eylemlerde yer alan tüm demokrasi güçleri, eylemi gerçekten demokrasi ve Kürt sorununa çözüm için mücadeleye dönüştürmesi gerekmektedir.”[29]
Eğer “Gezi parkı eylemleri olarak tanımlanan bu eylemler demokrasi mücadelesi adı altında Kürt sorununda çözüm sürecinin önünü tıkamaya dönük devletsel bir eylemdir,” diyen kimilerinin zırvaladığı üzere “Bu eylem devletin organize ettiği şey” ise, en başta Gezi Parkı eylemlerinde göstericilere biber gazı ve tazyikli suyla müdahalede bulunulan kentlerin valilerinin görevden uzaklaştırılmasını isteyerek, “Bu pervasızlık, cezasız kalmamalı,” diyen BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, büyük bir suç işledi!
Yeri geldi belirtmeden geçmeyelim: ‘Russell-Einstein Manifestosu (1955)’daki “İnsan olduğunuzu hatırlayın; geriye kalan her şeyi unutsanız da olur,” ibarelerin altını çizerek, dışarıda TOMA’lara, gaza, copa karşı çıplak elle dövüşenler varken; okey oynayanların söylediği/ söyleyeceği her söz nafile hezeyan(lar)dır…
Tam da bu zırvaların orta yerinde “Taksim gezi parkı eylemi” postmodern bir darbedir!” vurgusuyla Rodi Baz da ekliyor:
“Kim ne derse desin ‘gezi parkı’ eylemleri konusunda aynı yerdeyim…
Bu işi kendisine eğlence edinen, her kafası estiğinde ‘hadi gidelim’ diyerek sokaklara dökülen, örgütsüz, kontrolsüz gruplarla demokrasi sağlanmaz.
Onlarla devrim olmaz…
Hangi demokratik talepleri var?
Başta Kürt sorunu olmak üzere, Türkiye’nin hangi temel sorunlarına vurgu var?
Al Türk bayrağını yürüüüüü…”[30]
Bu kalkışmada “Türk bayrağı” da var; Kızıl Bayraklar gibi… Önceden kimseye “garanti” ve “güvenlik” sertifikası falan da dağıtılmıyor…
1905’te de böyle olmuştu. 1905’in kendiliğindenliği Bolşevikler ile Kara Yüzleri, Japon ajanların, papaz Gapon’u, Okrahona kışkırtıcılarını, Kadet’leri aynı barikatta Çarlığa karşı buluşturmuştu!
Bu noktada Menşevikler’in “Bakın kimlerle berabersiniz!” sözlerine V. İ. Lenin, “Barikattayız. Çarlığa karşı özgürlük için dövüşüyoruz. Aslolan budur” yanıtını verip eklemişti:
“Liberaller, 9 Ocak olaylarının bütün sırrının Gapon’un şahsiyetinde yattığı kanısında uzun süre ısrar ettiler…
Gapon’un papaz cübbesi bu dramda yalnızca bir dekordu; asıl kahraman proletaryaydı…
Gapon, St. Petersburg işçilerinin devrimci enerjisini yaratmadı; o yalnızca bu enerjiyi, hiç beklemediği bir biçimde açığa çıkardı…”
Evet Moskova’da 1905’in Aralık’ında yaşanan başkaldırı yenilmiş olsa da, V. İ. Lenin bu kalkışmayı derinliğine inceleyip, bu deneyimden dersler çıkartmış, başarısız olsa da, “1905 provası olmasaydı 1917 Ekim Devrimini asla gerçekleştiremezdik,” deyip, bu harekete verdiği önemin altını çizmişti…
Bu arada “Çatışmasızlık ve sınır dışına çekilme gibi mühim kararların alındığı bu süreç, çok değerli. Kürtler bunun akamete uğramasını istemiyor,”[31] diyen Vahap Coşkun’a bu sefer de biz soralım: İyi de ne yapalım? AKP saldırısına karşı elimizi kolumuzu bağlayıp, teslim mi olalım?
Elbette “Hayır”!
Biliyoruz bunları “Aman AKP gitsin de gerisini boş ver mantığını güdenler, yeni yeni İttihak Terakki’cilerinin Türkçü yolunu açacaktır,”[32] kaygılarının basiretsizliğiyle kavrulanların anlaması mümkün değildir…
Bu konuda Gülseren Yoleri, “Taksim’e Kara Çalmadan Önce Bir Daha Düşünmelisiniz” başlıklı yazısında, şunların altını çizmekte sonuna kadar haklıdır:
“Ancak söylemek zorundayım ki; güzel olsa da çaba harcamadan sırf hayal kurarak, bu hareketi demokrasi ve Kürt hareketi ile buluşturamayız. Ancak, bu hareketin sürece zarar verdiğini ya da AKP giderse çözüm yolunun tıkanacağını söylemek ve bu nedenle AKP karşıtı bu hareketi zararlı ilan etmek, en hafifletilmiş söylemle katılanları, art niyetli ve ne yaptığını bilmez saflar yerine koymak da barışa vesile olmaz. Özgürlük mücadelesinde destanlaşan Kürtleri, halktan ayrıştırıp AKP’yi iktidarda tutmak gibi bir konumda bırakmaksa, aşağılamanın en âlâsı olur…”
KÜRTLERDEN -MUHTELİF- KARELER
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın, Gezi Parkı eylemlerinin “meşru isyan” olduğu, ancak sokağa inen bazı grupların gösterileri Kürt karşıtı hâline getirmeye çalıştığı vurgusuyla, “Biz bunlarla bir arada olmayacağımızı söyledik. Sizler ilk defa cop, biber gazı yediniz. Kürtler otuz yıldır bunu yaşıyor, şimdi Kürdü anlama zamanıdır,”[33] demesi; yukarıdan bir buyurganlık olması yanında yanlışlara da kapı açan bir tutumdur!
Bunun için de AKP hükümeti “Olayların dışında kaldığı, destek vermediği için BDP’ye teşekkür etmişti!
Hemen belirtelim: Kendiliğinden kalkışma “Darbeci”, “Ergenekoncu”, “Ulusalcı”, “Milliyetçi” değildir; ama kalkışmanın saflarında onlar da yer almaktadır.
Bu noktada “Küstüm oynamıyorum” diyemeyiz; teorisist elitizmin edilgenliğine teslim olamayız…
Cengiz Candar bile, “Rahatlıkla söyleyebilirim ki, ‘Ulusalcı, milliyetçi, darbeci çevreler’in bu ‘çok yeni ve büyük hareketi’ denetlemesi imkânsızdır,” derken; Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünden öğretim görevlisi Nazan Üstündağ da ekliyor:
“Son günlerdeki halk hareketlerini bir şehir hareketi olarak görüyorum. Evet ulusalcılar da var. Ancak biz alanda ne kadar olur ve orayı ne kadar demokratikleştirirsek, faşizm alandan o kadar çekilir. Bu ayaklanmaları çözüm sürecine karşı olarak okumak yapılabilecek en büyük hatadır… Kürtlerin bu eylemlerde olması gerek”!
Hızla sıralayarak ilerlersek: Milletvekilleri ile partisinin gençlik kolu yöneticilerine, Taksim Gezi Parkı eyleminin ardından Türkiye geneline yayılan gösterilere katılma yasağı getiren MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Gösterilere giderek destek vermek isteyen, meydanda eylemcilerle yanyana olmak isteyen varsa önce istifasını versin öyle gitsin” diyor! Haberiniz var mı?
Ahmet Hakan bile şunları diyor; okuyup, kafa yordunuz mu?
“Tam ‘Laikçi kafa yine sahnede’ diyecekler. Bir de bakıyorlar ki: Sokağa çıkan çocukların ‘laik/İslâmcı karşıtlığı’ adı verilen o köhne ve bayat gerilimden haberleri bile yok.
Tam ‘Bunlar askere davetiye çıkarıyorlar’ diyecekler. Bir de bakıyorlar ki: Sokağa çıkan çocuklar öyle rengârenk, öyle mavracı, öyle şakrak, öyle kafalarına göre takılıyorlar ki… Bu çocukların bırakın hakiyi, herhangi bir tek renge bürünmeyi arzulama ihtimalinin bile sıfır olduğunu fark ediyorlar…
Tam ‘Bunlar 27 Mayıs özlemcisi’ diyecekler… Bir de bakıyorlar ki: Sokağa çıkan çocukların babaları 27 Mayıs’ta dünyaya bile gelmemiş… 27 Mayıs’ın Türkiye’si, onların babalarının Türkiye’si bile değil…
Tam ‘Bunları CHP yönlendiriyor’ diyecekler… Bir de bakıyorlar ki: Sokağa çıkan çocuklar arasında CHP’yi ciddiye alan bile yok… Hakikâten aşk olsun size, aşk olsun…”
Kendiliğinden kalkışmada “komplo” arayanlar kendine baksın, bu aşağıdan bir halk hareketidir.
Direniş ilk günden itibaren aşağıdan bir siyasal hareket olarak örüldü. Daha öncesinde sıklıkla karşılaştığımız gibi egemen sınıflar arasında süren mücadelenin bir sokak versiyonu olarak şekillenmedi.
Bunlara bağıntılı olarak da asla unutulmasın: Direniş barışın dostudur!
AKP, Kürt sorununda çözümü başından bu yana teknik bir sorun olarak ele aldı. Bu ele alışa uygun bir biçimde de aşağıdan barış taleplerine kulaklarını tıkadı ve bunları provokasyon olarak ilan etti.
Mücadele daha yeni başlıyor. Sloganda da ifade edildiği üzere “daha başlangıç” olan bir eylem sürecinden geçiyoruz. Bundan sonrasını belirleyecek olan kuşkusuz güç dengeleridir. Direniş kendi hâline bırakıldığı koşullarda kazanım elde etmeden sönümlenebilir/sönümlendirilebilir. O nedenle yapılması gereken derhâl bu konuda adımlar atmak ve direnişi süreğenleştirmektir.
Korku duvarları yıkılırken; Gezi Parkı olayı, sağlıklı düşünmeye çalışıldığında, bir kibir, inatlaşma, iktidar şımarıklığının tezahürü olmasından çok daha ciddi bir şey…
Bu basit bir AVM yapma inadı, filan değildir! Totaliter bir dayatmaya itirazdır! AKP devletine karşıdır!
Söz konusu tabloda Hasan Bildirici’nin, “AKP faşizmi, Gezi Parkı’nda ağır bir yara aldı. Bu ağır yaranın etkisini AKP, iktidarı süresince ve seçimlerde daha ağır yaşayacaktır.
Bunun Kürtler açısından da sonuçları olacak. Ağır yaralı bir AKP’nin zaten sınırlı olan Kürt sorununu çözme kapasitesi iyice daralacak. PKK ve BDP, AKP ile ilgili bundan böyle fazla bir beklenti içinde olmasalar daha iyi olur. Zaten AKP’nin sistemini devam ettirmenin dışında yaptığı bir şey yoktu.
Hatırlarsanız Reyhanlı’daki patlamalarda BDP Eş Başkanı Demirtaş: ‘Hükümetin yanındayız!’ diye bir açıklama yapmıştı.
Bu çok talihsiz ve isabetsiz bir açıklamaydı… AKP faşizmine karşı muhalefetin içinde yer almak genel bir doğrudur,”[34] saptaması da sonuna kadar haklıdır.
Taksim direnişi ile başlayan halk hareketinin herkese öğrettiği ders şudur: Özgürleşme, mücadeleyi sahiplendiğimiz ölçüde gerçekleşecektir; “İsyan günlerinin eksik kareleri: Kürtler,” vurgusuyla Recep Maraşlı’nın -müthiş isabetli- analizindeki üzere:
“Gezi Parkı ve onun tetiklediği direnişler, Türkiye’nin en sivil ve demokratik toplumsal hareketleri olarak daha şimdiden tarihteki yerini aldı. Şuradan buradan manipüle edilmeye çalışılsa da direnişler esas olarak sivil-demokratik-muhtevasını korudu, totalitarizme iyi bir ders verdi…
Bu direnişlerin en genel anlamıyla küresel-antikapitalist eylemlerle akraba olduklarını söyleyebiliriz; Türkiye’nin laik-İslâmcı ve orducu-polisçi kavgasıyla değil!
Bu eylemler bir yanıyla neo-liberal politikaların yıkıcı etkilerine karşı bir başkaldırı olarak küresel anti-kapitalist tepkinin bir parçasıyken; özgün olarak da ‘ılımlı-İslâm’ modelini temsil eden AKP iktidarının dayanak noktalarını tahkim ettikçe seküler hayat alanlarını gittikçe daha fazla daraltması; otoriter-baskıcı yönelimlerin ağırlaşması karşısında kentli toplumsal tabakaların biriken tepkilerini ifade etme bağlamında Türkiye’ye özgü yapısal özellikler üzerinde yükseliyor.
Dolayısıyla bu direniş, onu değersizleştirmek, önemini küçümsemek isteyenlerin veya komplo teorisi severlerin iddialarının tersine; herhangi bir siyasi grubun uzun uzun planlar, strateji taktik hesapları yaparak giriştiği bir hareket değil, kendiliğinden gelişip büyüyen demokratik bir kitle hareketidir…”[35]
Evet, Kürtlerin başlangıçtaki ikircimli tutumu (en azından söylem olarak) değişirken; ‘Gündem’de “Faşizme karşı emekçi direnişi”![36] “Aşk olsun sana İstanbul, aşk olsun!”[37] manşetleri yer almış ve “Direnmek için kıvılcım yeter” diyen Bayram Balcı haykırmıştı:
“Uyanan halk kitlelerini durdurmak asla mümkün olmayacaktır”!
Gerçekten de “Taksim direnişi, Rojava’daki devrimin havası ile aynıdır,” diyen Baki Gül’den; “Gezi isyanının ruhudur. Darbenin değil,” notunu düşen Veysi Sarısözen’e ya da Abdullah Öcalan’ın, “Direnişi anlamlı buluyor ve selamlıyorum. Elbette ki bu duruş yeni bir siyasal kırılma yaratmıştır. Ancak hiç kimse ulusalcı, milliyetçi, darbeci çevrelere de kendini kullandırmamalı” uyarısında taşlar yerli yerine oturuyor.
“Kürtler inisiyatif almalı” vurgusuyla ekliyor KCK: “Kürt halkı, Türkiye demokrasi güçleriyle birlikte sürecin doğru yola ilerlemesi için üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmelidir”!
YUMUŞA(T)MA OPERASYONU
Diyanetin “olumluluğu”ndan(!)söz eden Tayfun Atay kadar; Gezi Parkı protestoları ile ilgili Cumhurbaşkanı Gül ile görüşen BDP milletvekilli Sırrı Süreyya Önder’in, “Direnişçi arkadaşlara selam ediyorum, kutluyorum. Herkesin kendine dersler çıkaracağı büyüklükte bir olay olmuştur. Bundan sonrası şölene dönüşmelidir,” demesi kabul edilemezdir.
Orta yerde Baskın Oran’ın, “Bu gençler ne Vandal ne de maceracı. Bunlar, fazla geç kalmış zor bir doğumun kaçınılmaz yaraları. Bu yaraları sakın devlet ellemesin; ancak azdırır. Bunları ancak DurDe’ciler ve İHD gibi STK’lar ikna ve tedavi edebilir”; TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz’ın, “Gençleri takdir ediyoruz” sözlerinde tecessüm eden bir “yumuşa(t)ma operasyonu” söz konusudur!
İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun, 9 Haziran 2013 sabahı 05.57’de Gezi Parkı’ndaki eylemcileri Twitter mesajıyla selamlayarak dediği üzere:
“İki saat uyudum ve uyuyamadım. Sıcak yatakları yerine Gezi Parkı’nda yatan bu ülkenin gençlerine selam vermek için ayaktayım. Kendilerini sadece özgür birey, partiler üstünde yurttaş, hiç kimsenin peşinde olmayan, kendi düşüncelerinin savunucusu görenleri selamlıyorum. Günlerdir Gezi Parkı’nda duran bizim ülkemizin insanları ve gençlerine gecikmiş selamlarlarımızı iletiyorum. Sabahınız huzurlu olsun, merhaba. Her türlü olumlu olumsuz değerlendirme dışında, bizim insanımızla, gencimizle konuşmanın ötesinde hiçbir şeyin önemli olmadığına inanıyorum. Anlaşsak da anlaşmasak da bizim birbirimizle dertleşmek, birbirimizin gözüne insanca ve adaletle bakmamız şarttır, her fert değerli ve özeldir. Her türlü eleştiriye açık bir sohbeti Gezi Parkı’nın kendini sadece özgür birey, yurttaş olarak tanımlayan gençleriyle yapmak istiyorum. Gençler, Gezi parkında kuş sesleri, ıhlamur kokusu ve arı vızıltısıyla huzurlu bir sabah varmış doğru mu? Aranızda olmak isterdim…”
Bunları diyen(lerin) “yumuşa(t)ma operasyonu”nun “ne yaptığı”na gelince; o da Ömer Erbil’in aktardığına göre şöyle:
“İstanbul İl Güvenlik Kurulu Vatan Caddesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü binasında Vali Hüseyin Avni Mutlu başkanlığında bir araya geldi. Toplantıya İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı, Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın, ilçe emniyet müdürleri, İl Jandarma Komutanı, MİT İstanbul Bölge Başkanlığı yetkilileri katıldı…
Gezi Parkı’nda asıl kaygı duyulan güvenlik sorunu. Her türlü provokasyona açık, sıfır güvenliğin olması emniyet görevlilerini düşündürüyor. Gerçi gerek sivil polisler gerekse MİT’e bağlı güvenlik personeli yasadışı örgütleri hem fiziki hem de teknik takibe aldı. Olağanüstü hareketlilik durumunda ani müdahale ekipleri de hazır durumda. Buna rağmen çıkacak kargaşa ortamından faydalanmak isteyecek çok fazla grubun olayı vahim hâle getirme ihtimali güvenlik kurulunu bir an önce Taksim’in güvenli hâle getirilmesi fikrine sevk ediyor. Her ne kadar Gezi Parkı içinde çıkan tartışma, kavga gibi olaylar sözü geçenlerce yatıştırılıyor olsa da zaman içinde yıpranan sinirlerin ileride büyük sorunlara neden olacağı öngörülüyor…
Kurulun kararlarında ağırlıklı tavrın şöyle olması bekleniyor:
Evvela Taksim Meydanı ve çevresinin barikatlardan temizlenmesi istenecek. Yaya ve araç trafiğinin sağlıklı bir şekilde akışının sağlanması birinci öncelik. Herhangi bir olumsuz durum karşısında oluşacak panik, yangın, kargaşa anında ambulans, itfaiye gibi araçların rahat işlemesi için trafiğin açılması şart. Her türlü provokasyon ya da güvenlik zafiyetine karşılık Taksim Meydanı’nda güvenlik güçlerinin duruma artık hâkim olması istenecek.
Gezi Parkı içine ve eylemcilerin parka giriş-çıkışlarına müdahale olmayacak ama Taksim Meydanı ve çevresi doğal akışına bırakılacak. Kısacası Güvenlik Kurulu Gezi Parkı’na müdahale etmeden Taksim’i eski hâline kavuşturarak esnafı da rahatlatmak istiyor. Başta AKM ve Taksim Anıtı olmak üzere tüm pankartların meydandan indirilmesi de taleplerden biri. Bu noktada bazı yasadışı gruplarla karşı karşıya gelmek istemeyen emniyet yetkilileri eylemcilerle bu durumu da diyalogla çözmek niyetinde…”[38]
Bu koordinatlarda radikal sosyalistlerin en önemli görevlerinden biri siyasi gerçekleri açıklamaktır. Söz konusu görev, yerine doğru biçimde getirilebildiği oranda, çözüme dönük olarak önerilecek araç ve yöntemlerde başarı oranı artar. Bu çerçevede, soru(n)ların doğru tanımı ve hedef gösterme işini, anlık çıkar hesaplarına feda etmek yanlış olduğu gibi, pragmatik-reformizmdir.
Sistemi yok sayıp, temel-tali ilişkisini “es” geçmemek gerektirir. “Tayyip”le başlayıp “Tayyip”le biten sloganlar, mizah ve propaganda öğeleri ilgi çekiyor çekmesine de ilerletmiyor, yol açmıyor.
Ayrıca “AKP hükümeti giderse ‘çözümsüzlük’ gelir” kaygısıyla “hükümet istifa” sloganına karşı çıkmak, nasıl bir sorunsa ve sokaktaki kitlenin genel duruşundan daha geri bir siyasal tavrı ifade ediyorsa; “Tayyip İstifa” ile sınırlı duruş da en az o kadar, geri ve ufuksuzdur.
Bugün sokaklara taşmış olan halk öfkesi belki yarın bir oranda sönecektir. Ancak yaşanan isyan(lar), ardında kül değil harlanmaya uygun önemli oranda bir köz bırakacaktır. Sürecin en önemli kazanımı bu olacaktır; tıpkı Ursala L. Guin’in, “Bir mum yakan bir gölge yaratır,”[39] saptamasındaki üzere…
İSYANIN NİTELİĞİ (NEDİR YA DA DEĞİLDİR)?
Evet, tüm bunların ardından isyanın niteliği ya da ne olup, olmadığını konuşabiliriz…
Öncelikle kendiliğinden isyanı “Örgütsüz örgütlülük”[40] veya “Kalabalıkların gücü” dar tanımlarına sıkıştırmanın ya da “Kalabalıklar çokluk olarak tanımlayabileceğimiz bir görünümle karşımıza çıkıyor. Bir halk ayaklanması olarak tarif etmek güç… Halk dediğimiz kavramın politik kimliği bizi önceden ortaklaşmış bir profile götürür,”[41] saptamasının büyük bir haksızlık olduğunu ifade etmeliyim…
İsyan bu değil!
James Petras’ın, “Otoriter Erdoğan’ın politikaları, Türkiye’nin laik geleneklerine ve çoğunluk kitleye dinci, emperyalizm yanlısı ve baskı devletini dayatma sürecidir. Bu nedenle muazzam gösteriler ortaya çıktı”; Latife Tekin’in, “Bütün ülkenin ruhsal durumunu değiştiren bir olay”; Murat Uyurkulak’ın, “Eskiye dönüş yok,” diye tanımladığı şarabi eşkıyaların isyanı, sokaklarda yeni bir hayata yol açmanın kolektif eylemidir…
Gezi Parkı’nın rant uğruna yıkılmasını engellemek amacıyla başlayan direniş, AKP hükümetinin kolluk kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen “olağan” zorba saldırılar neticesinde, tüm Türkiye’de bir isyana dönüşmüştür. İktidarın zulmüne ve zorbalığına karşı sokaklarda ve meydanlarda isyan ateşi yakılmıştır!
Bu isyana, ana akım medyanın ilk tepkisi üç maymunu oynamak olmuştur. AKP hükümetinin son 11 yılda uyguladığı basın sansürü, sonuç itibari ile otosansüre dönüşmüş, ana akım medya, herhangi bir emre gerek duymaksızın ya olayları görmezden gelmiş ya da hükümet yanlısı bir tavır takınmıştır.
“Benim tek silahım var: Çapulcu yüreğim!” diye haykıran direnişin icraatları “delice” bulunabilir!
Ancak unutulmasın ‘Deliliğe Övgü’nün yazarı Erasmus, “Ömrümüzde yaptığımız güzel ve hoş ne var ise bu deliliğe borçluyuz,” diye uyarır hepimizi…
Taksim Gezi eylemleri gösteriyor ki, Türkiye’nin ihtiyacı isyandı, başkaldırıydı.
Birikmiş öfke, çok çeşitliydi. O yüzden doğal olarak bu isyan, çeşitlilik içinde birlik formunda başladı. Gezi’de ortaya çıkan öfke, yıllardır birikmiş öfkenin çok küçük bir kısmıydı.
Dalga dalga Türkiye’nin bütün illerine yayılan direniş ve protesto eylemleri, AKP’nin otoriter yönetim zihniyetine, “Ben yaptım oldu” uygulamalarına, devlet terörüne karşı özgürlük isyanıdır.
‘Behzat Ç.’ Karakterini canlandıran Erdal Beşikçioğlu’nun ifadesiyle, “Ruhu olan bir hareket. Her şey değişecek…”
Ülkenin her tarafına yayılan eylemler sadece bir toplumsal öfkeyi göstermiyor. Aynı zamanda toplumunun değişim arzusuna da işaret ediyor.
Bu isyan “ayak takımının”, “çapulcunun”, ezilenin, yok sayılanın, horlananın ve görünmeyen herkesin tekçi otoriteye isyanıdır.
Özcesi özgürlük, barış ve demokrasi istemidir.
“İsyan, kendisinden olmayanı aşağılayan, buyurgan tavra isyandır. Başbakanın ben ne istersem o olur tavrına ve çoğunlukçu siyaset tarzına isyandır…
Bu bir halk isyanıdır. Bu isyan bir devrim hedefine ulaşamaz belki ama hedefine ulaşmış bir devrimin böyle başlayacağına kuşkunuz olmasın. O anlamda bu küçümsenecek, ‘İçinde Ergenekoncular var’ denilecek bir isyan değildir. Tarihin hızlandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu öyle bir dönem ki, on yıllardır gerçekleşmeyen şeyler şu on güne sığıverdi. İsyan hareketine katılan insanlar nezdinde psikolojik bir eşik aşıldı. İnsan belki ilk defa ‘hikmetinden sual olmayan’ devletin karşısında kendilerini güçlü hissettiler. bir şeyleri yapabilir, değiştirebilir hissettiler,”[42] Rıdvan Turan’ın belirttiği üzere…
Özetle kimi zaman biriken toplumsal enerjisi öyle bir noktaya gelir ki, yığınlar en beklenmedik bir anda pek de örgütlü olmadan önemsiz görünen bir olay üzerine -tıpkı bir yanardağın aniden patlaması gibi- ayağa kalkarlar ve muazzam bir devrimci enerji ortaya çıkar.
Türkiye günlerden beri hiç kimsenin öngöremediği, hatta olanaklı olabileceğini düşünemediği bir hareketlilik, daha doğrusu bir sosyal patlama yaşıyor. Farklı sosyal sınıf ve katmanlardan insanların ana gövdesini, 1990 kuşağının ise militan çekirdeğini oluşturduğu bu toplumsal dalgalanmanın daha ne kadar süreceği, nereye evrileceği henüz belli değil. Tek belli olan, üzerine ölü toprağı serilmiş bir toplumun kendine geldiği ve bundan sonra hiç bir şeyin eskisi gibi olamayacağıdır. Açıkçası böylesi bir gelişme karşısında vicdanı olup da, heyecanlanmamak olanaklı değil.
Sloven düşünür Slavoj Zizek’in de dediği gibi olaylar üç-beş ağacı kurtarmak için başlasa da aslında AKP’nin ve özellikle de Tayyip Erdoğan’ın 11 yıldır süren iktidarı boyunca her yıl biraz daha vites büyüterek artırdığı hak ve özgürlüklere saldırılarının, gasplarının bir sonucu olan öfke patlamasıydı.
Roboskî’de masum köylülerin katledilmesi, Reyhanlı’da bile isteye halkın Suriyeli İslâmcı örgütler tarafından öldürülmesi, Suriye İç Savaşı’na Türkiye’nin gereksiz müdahil olması, Kürt sorunu, Kürtaj yasağı, alkol yasakları, taşeronlaştırma, işsizlik, hayat pahalılığı, sendikalara saldırılar, gazetecilerin ve tüm düşünen, muhalefet eden aydınların Ergenekon yaftası ile içeriye atılması ve son olarak da Taksim meydanın rant alanına çevrilmesi halkta büyük bir öfke yaratmıştı. “Yetti artık” diyen kitleler “diktatör”e artık tahammülleri kalmadığını söyleyerek sokağa çıktı. Bir değil, iki değil artık iktidarın yaptıkları “arşa” ulaşmıştı. Bıçak kemiğe dayandı ve Taksim “Tahrir” oldu!
Bu eylem hedefine ulaşır mı? Ulaşmaz mı? Şimdiden bu soruların cevabını vermek güç, yaşayarak göreceğiz!
Ancak halkın itiraz edebileceğini görmesi, gücünün farkına varması çok olumlu gelişmedir.
Türkiye’de Devrimci Mücadele’nin tarihine ve hafızasına altın harflerle yazılacaktır. Tıpkı bundan 2 yıl önce yine bir 31 Mayıs günü Hopa’da ayaklanan “eşkıyalar” gibi, Metin Lokumcu gibi… Tıpkı 41 yıl önce yine bir 31 Mayıs’ta Nurhak Dağları’nda emekçi Türkiye halkları için canını gözlerini kırpmadan feda eden, Sinan, Alpaslan ve Kadir gibi unutulmayacak…[43]
Evet bu; “anti-otoriter” bir ayaklanma…
Büyük ölçüde kendiliğinden gelişen bir toplumsal patlama bu. Bu patlamanın, ayaklanmanın derindeki sosyal-siyasal nedenleri muhtemelen önümüzdeki günlerde uzun uzadıya tartışılacak. Fakat şimdiden kesin olan ayaklanmanın anti-otoriter, özgürlükçü karakteridir.
Bir ayaklanma beklenmedik bir hızla patlak verip yaygınlaşabileceği gibi hızla da sönümlenebilir. Bu hareketin nasıl evrilebileceğini şimdiden kestirmek zor. Önemli olan Blaise Pascal’ın, “Ji bo kesên ku bibînin bi qasî daxwaza wan ronahî û ji bo yên naxwazin jî bi têra xwe sîyên kor hene/ Görmek isteyenler için yeterince ışık, istemeyenler için yeterince karanlık vardır,” uyarısına kulak vermek…
Nihayet bir diğer önemli nokta; “Everything is for freedom/ Her şey özgürlük için” diye haykıran kendiliğinden isyanın hepimize Nâzım Hikmet Ran, “Hürriyet Kavgası” şiirini tekrar anımsatmasıdır:
“Yine kitapları, türküleri, bayraklarıyla geldiler,/ dalga dalga aydınlık oldular,/ yürüdüler karanlığın üstüne./ Meydanları zaptettiler yine.//
Daha gün o gün değil, derlenip dürülmesin bayraklar./ Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır./ Safları sıklaştırın çocuklar,/ bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.”
10 Haziran 2013 11:25:46, Ankara.
N O T L A R
[1] Orhan Veli Kanık.
[2] Gilles Deleuze, aktaran: Bülent Diken, İsyan, Devrim, Eleştiri, Metis Yay. 2013., s.89.
[3] Emre Kongar, “Taksim: Bilişim Devrimi’nin Barışçıl Bastille’i”, Cumhuriyet, 8 Haziran 2013, s.2.
[4] Özgür Mumcu, “Herkes farklı herkes eşit”, Radikal, 6 Haziran 2013, s.15.
[5] Mustafa Kemal Erdemol, “Kitlesel İtirazın Miladı”, Cumhuriyet, 7 Haziran 2013, s.8.
[6] Sevgim Denizaltı-Elçin Yıldıral, “Direniş 10 Yıllık Birikimin Sonucu”, Birgün, 6 Haziran 2013, s.2.
[7] Deniz Kavukçuoğlu, “Korkunun Kırılma Noktası”, Cumhuriyet, 2 Haziran 2013, s.19.
[8] Bahar Fatma Çandır, “İtiraz Etmeyi Öğrendik”, Birgün, 6 Haziran 2013, s.3.
[9] Meltem Yılmaz, “Korku İmparatorluğunu Bir Haftada Yıktık”, Cumhuriyet, 6 Haziran 2013, s.9.
[10] Devrim Acaroğlu, “Sonra Hayat Başladı”, Evrensel, 6 Haziran 2013, s.2.
[11] Ege Dündar, “Hayatımızda İlk Kez Sesimizi Duyurduk”, Milliyet, 6 Haziran 2013, s.20.
[12] Deniz Ersan, “Artık Benim de Söyleyeceklerim Var”, Milliyet, 6 Haziran 2013, s.20.
[13] İlhan Taşçı, “Hayatımıza Karışma”, Cumhuriyet, 6 Haziran 2013, s.9.
[14] Damla Yur, “Özgürlüğümüz İçin Sokaktayız”, Milliyet, 6 Haziran 2013, s.20.
[15] Kadri Gürsel, “… ‘90 Kuşağı’na Merhaba Deyin”, Milliyet, 6 Haziran 2013, s.21.
[16] Gülsin Harman, “Bir Gecede Politikleşen Gençler”, Milliyet, 6 Haziran 2013, s.20.
[17] Güngör Uras, “Kim Bu Gençler? Ne İstiyorlar?”, Milliyet, 6 Haziran 2013, s.9.
[18] Meltem Günay, “Öfke Otoriter Tavra”, Vatan, 6 Haziran 2013, s.18.
[19] Şebnem Sönmez, “Otoriter ve Baskıcı Baba”, Cumhuriyet, 9 Haziran 2013, s.23.
[20] Aziz Babuşçu, aktaran: Melih Aşık, “Useful İdiots/ Yararlı Salaklar…”, Milliyet, 12 Nisan 2013, s.17.
[21] “Taksim’deki Devlet Zıvanadan Çıktı” Taraf, 1 Haziran 2013, s.1.
[22] Sinan Tartanoğlu, “Direnen Fişleniyor”, Cumhuriyet, 9 Haziran 2013, s.5.
[23] “… ‘Gezi’ye Darbe Soruşturması”, Vatan, 6 Haziran 2013, s.1.
[24] Meltem Kara, “TOMA’lar Sokaklara Yetmedi 10 Milyonluk 30 Sipariş Geldi”, Vatan, 6 Haziran 2013, s.8.
[25] “Mehmet Sevket Eygi, “Tüm Müslümanlara Uyarılar!”, 8 Haziran 2013,http://www.timeturk.com/tr/2013/06/08/eygi-gezi-parki-ile-ilgili-tum-mu-minlere-esasli-uyarilarda-bulundu.html
[26] Nihal Bengisu Karaca, “Gezi’den Gayrı…”, Haber Türk, 9 Haziran 2013.
[27] “Antikürt Taksim Eylemlerinden Uzak Duralım”, Yüksekova Haber, 2 Haziran 2013 Pazar 13:54.
[28] Tayfun İşçi, “Gezi Parkı Eylemleri, Çelişkili Gelişmeler ve Sonuçları”, 5 Haziran 2013,http://www.gomanweb.org/index.php/yazarlar/resimli-yazarlar-sayfas/99-y-a-z-a-r-l-a-r/gomanweb-yazarlari/tayfun-isci
[29] Tayfun İşçi, “Gezi Parkı Eylemleri Devletin Eylemi mi?”, 3 Haziran 2013… http://www.gomanweb.org/index.php/tum-haberler/232-manset-haberleri/5608-tayfun-isci-gezi-park-eylemleri-devletin-eylemi-mi
[31] Vahap Coşkun, “Gezi ve Kürtler”, Radikal İki, 9 Haziran 2013, s.14.
[32] Erdal Boyoğlu, “Taksim Gezi Parkı Eylemleri ve Sonuçları”, https://www.facebook.com/pages/78liler-Avusturya/180352938682173
[33] “Demirtaş: Şimdi Kürdü Anlama Zamanı”, Gündem, 3 Haziran 2013.
[34] Hasan Bildirici, “Taksim Direnişi ve Kürtler”, 1 Haziran 2013… http://www.rojevakurdistan.com/index.php/component/content/article/44/9735
[35] Recep Maraşlı, “BDP Meydanları Kime Bıraktı?”, 4 Haziran 2013… http://www.gelawej.net/index.php/recep-marasli/10585-bdp-meydanlar-kime-brakt.html
[36] “Faşizme Karşı Emekçi Direnişi”, Gündem, 6 Haziran 2013, s.7.
[37] “Aşk Olsun Sana İstanbul, Aşk Olsun!”, Gündem, 1 Haziran 2013, s.16.
[38] Ömer Erbil, “Gezi Değil Meydan Boşaltılacak”, Radikal, 9 Haziran 2013, s.9.
[39] Ursala L. Guin, Yerdeniz Büyücüsü, Çev: Çiğdem Erkal İpekMetis Yay., 1994.
[40] Oğuz Işık-Ela Ataç, “Örgütsüz Örgütlülük”, Radikal İki, 9 Haziran 2013, s.1.
[41] Sezai Temelli, “Çokluk T@ksim’de”, Gündem, 5 Haziran 2013, s.4.
[42] Rıdvan Turan, “Röportaj”, Gelecek, No:54, 7 Haziran 2013, s.12-13.
[43] M. Utku Şentürk, “Türkiye’nin Miladı; 31 Mayıs 2013”, Radikal, 5 Haziran 2013.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s