ESASA MÜTEALLİK DÖRT İTİRAZ(IM)

“De omnibus dubitandum!”[1]
TMK’nın 10. maddesi ile görevli Adana 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2012/ 490 esas ve 2012/411 no iddianamesindeki “Terör Örgütü Propagandası Yapmak” isnadıyla bir kez daha karşınızdayım.
“Bir kez daha” dedim…
TCK 141, 142… Terörle Mücadele Kanunu 8. madde… TCK 159. ve 312… TCK 301’den defalarca yargılanmış birisi olarak, o kadar çok yargılandım ki, sırf 1990 sonrasındaki davalarım 3 kitap oldu![2]
Bir kez daha karşınızda iddianamedeki suçlamalara ilişkin, esasa müteallik dört itiraz(ım)ı sıralayacağım; hem de Aiskhylos’un, “Dizginsiz dil bela getirir,” uyarısına rağmen…
Eylül 2012’de Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın, “Biz yargıya zaten gerekeni söyledik, gereğini yapıyor,” diye haykırabildiği coğrafyamızda kanaatim odur ki, eğer birisi biliyorsa, gerçeğe bağlanmışsa; bildiklerine ve gerçeğe karşı yükümlülükleri onun vazgeçmesi mümkün olmayan sorumluluklarıdır.
Yurttaş olmaktan kaynaklanan hak ve özgürlüklerimiz kimsenin tasarrufu ve uhdesinde değildir; onlar bizimdir; çünkü biz vazgeçmemiz mümkün olmayan onlar için yaşamaktayız; hem de bu Charles Bukowski’nin, “Hayat öyle lanet bir şey ki; sustuğunda konuşmadın diye pişman eder, konuştuğunda ise susmadığın için kahreder,” sözlerindeki güçlüklerle karşı karşıya olsa da!
I.) İLK İTİRAZ(IM): “ÖZEL YETKİLİ” MAHKEME(LER) VE TERÖR TANIMI
“Özel yetkili” mahkemelerin, hukuk açısından olağanüstünü olağanlaştıran anti-demokratik bir uygulama olarak gördüğüm için kabullenmediğim gibi, yaslandığı “terör tanımı”nı da, bu konuda bir hayli kitap yazmış[3], birisi olarak irrasyonel ve absürd buluyorum.
‘Demokrat Yargı Genel Sekreteri’ Yargıç Kemal Şahin’in, “Özel yetkili ağır ceza mahkemeleri ile Terörle Mücadele Yasası kapsamında kurulan bölge ağır ceza mahkemelerinin başlarına her konuda yetkili birer emniyet müdürü atanmasını sağlayacak bir yasa çıkarılsın,” diye betimlediği hâle ilişkin olarak; Fikret Bila, “Terör tanımı muğlak,” notunu düşerken; Yalçın Doğan, da ekliyor: “Herkes terör örgütü üyesi… Meğer toplum baştan sona terör örgütüne dönüşmüş…”
Önüne gelen herkesi polis müzekkerleriyle “terörist” ve “terör propagandası yapan” ilan edebilen mekanizma “kanuni” olsa da hukuki bir meşruiyete sahip değildir…
Biraz geriye dönüp bakarsak İstiklal Mahkemeleri’nden beri “özel yetkili” hukuk(suzluk)la yargılandığımızı görürüz.
ÇHD’nin, “Özel yargılama terörü!” diye betimlediği tarih içerisinde Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nden (DGM’ler), özel yetkili ağır ceza mahkemeleri’ne (ÖYM) yönelen sergüzeşti yaşadık… (Sıkıyönetim Mahkemeleri de işin cabasıydı!)
Şimdi ise yeni bir döneme girdik. ÖYM’ler yine tantanalı bir şekilde, yine “demokratikleşme” nutukları arasında terörle mücadele mahkemelerine; TMM’lere dönüştü…
Peki, TMM’ler ne yapacak? ÖYM’ler ve ondan önceki DGM’ler ne yaptıysa onu kuşkusuz! TMM’ler ÖYM’leri aratmayacaktır…
Şöyle geriye dönüp bakarsak: Kültür ve Turizm Bakanı eski Ertuğrul Günay’ın, “Yetkilerini acımasızca kullanıyorlar,” vurgusuyla betimlediği özel yetkili mahkemeleri, avukat Turgut Kazan, “Frankeştayn” olarak niteleyerek, “Yargılamada, geniş, istisnai, olağanüstü yetki olmaz, olmamalıdır” der.
Burası çok önemlidir: Yargılamada, geniş, istisnai, olağanüstü yetki olmaz, olmamalıdır”! Çünkü Sedat Ergin’in belirttiği gibi, “Evrensel hukuk özel yetkili mahkemeleri taşıyamaz…”
Yeri gelmişken aktaralım: Özel Görevli Mahkemeler’e (ÖGM) İlişkin Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü resmi istatistiklerine bakmak, bu mahkemelerin niteliği hakkında yeterli fikri verir.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM), 1973’te TC Anayasası’nın 136. maddesinde yapılan değişiklikle ortaya çıktı ve 1773 sayılı kanunla faaliyete geçti. Ancak 1975’te Anayasa Mahkemesi, bu kanunu biçim yönünden anayasaya aykırı bularak iptal etti. Mahkemenin tanıdığı sürenin sonunda (4 Ağustos 1976) yeni bir kanun yapılmadığı için bütünüyle yürürlükten kalktı. DGM’ler ikinci kez, yeni bir kanunla 1985’te faaliyete geçti. 2004’e kadar faaliyet gösterdi ve 5190 sayılı kanunla, esasen sadece isim değiştirerek, yerlerini ÖGM’ye bıraktı.
DGM’ler ya da bugün bilinen ismiyle ÖGM’ler, Türk hukukuna Fransa’dan esinlenilerek getirildi. Ancak Fransa’da 1963’te faaliyete geçirilen DGM’ler, 1981’de tümüyle kaldırılmıştı. Ayrıca Fransa ile Türkiye arasında önemli bir nitelik farkı da vardı. Fransa’da bu mahkemelerin işleyişi bakımından, Türkiye’de olduğu gibi, ayrı ve özel bir kanunu yoktu. Yargılamalar, genel yargılama usul ve kurallarına göre yürütülmüştü…
Türkiye’de ÖGM’lere ilişkin Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nce yayımlanan resmi istatistiklere bakmak, bu mahkemelerin niteliği hakkında yeterli fikri veriyor.
Özel yetkili cumhuriyet başsavcılıklarınca yürütülen soruşturmalar:
1- Türkiye’de hâlen yargı çevresi itibariyle kurulmuş sekiz özel görevli cumhuriyet başsavcılığının, 2010 yılı içerisinde bir şekilde karar vererek sonuçlandırdığı soruşturmalardaki şüpheli kişi sayısı 68.108. Bu sayıya, soruşturması süren şüpheliler dahil değil. 68.108 kişiden 36.364’ü hakkında dava açılmış. Soruşturma aşamasında, diğer suç şüphelilerine nazaran daha ağır hak ve özgürlük kısıtlamalarına maruz kalan bu şüphelilerin yüzde 47’si hakkında dava dahi açılmıyor.
2- Sonuçlandırılan soruşturmalara yıllar bazında ve şüpheli kişi sayısı açısından bakıldığında ise şu tabloyla karşılaşıyoruz: 2001-2007 arasında yılda 7 ila 9 bin arasında seyreden şüpheli sayısı, 2008’de 12.564 kişiye, 2009 ve 2010 yıllarında ise birdenbire 69 bin kişiye ulaşmış.
3- 2010 sonu itibariyle, önceki yıllardan devredenler de dahil olmak üzere, özel görevli savcılıklar nezdinde bulunan faili meçhul dosya sayısı 15.460. Bu dosyaların yüzde 58’i Diyarbakır, yüzde 20’si de Van özel yetkili cumhuriyet başsavcılıklarında bulunuyor. Faili meçhul dosyaların ortalama bekleme süresi, Ankara’da 356, İstanbul’da 739, İzmir’de 726 gün olmasına karşın, Diyarbakır’da 11.257, Erzurum’da 6.949, Van’da ise 3.014 gün.
4- 2001’de 17.165 olan faili meçhul dosya sayısının, 2010 sonunda 15.460’a kadar düşmesinin esas nedeni, bu süreçte verilen zamanaşımı kararları. 10 yıllık süreçte toplam 7.468 dosya, zamanaşımı nedeniyle işlemden kaldırılmış.
Özel yetkili mahkemelerce yürütülen davalar:
1- ÖGM’ler tarafından 2010’da sonuçlandırılan davalarda, toplam olarak 86.800 sanık hakkında karar verilmiş. Bu sayıya, davaları devam eden sanıklar dahil değil. Bu 86.800 sanıktan mahkûmiyet kararı verilenlerin sayısı 33.405 (yüzde 38.5), beraat kararı verilenlerin sayısı 16.240 (yüzde 19), yetkisizlik, görevsizlik ve birleştirme kararı verilenlerin sayısı 29.622 (yüzde 34), davanın düşmesi ve reddi vesair diğer karar verilenlerin sayısı da 7.533 (yüzde 8.5). Buna göre ÖGM’lerde, haklarında dava açılanlardan ancak yüzde 38.5’i hakkında mahkûmiyet kararı çıkıyor. Ayrıca mahkûmiyet kararı verilen sanıklardan yüzde 43’ünün mahkûmiyet kararı, hapis cezası niteliğinde. Diğer mahkûmiyet kararları, güvenlik tedbiri ya da para cezası niteliğinde… Demek oluyor ki özellikle soruşturma aşamasında diğer suçlardan soruşturulan kişilere göre daha ağır ve farklı usullere tabi tutulan 100 kişiden yaklaşık 18’i, yargılama sonucunda hapis cezasına mahkûm oluyor. Bu durum, soruşturmanın kalitesi açısından gerçeği bariz biçimde gösteriyor. Özel görevli savcıların açtıkları her 100 davadan 61.5’i hakkında ise herhangi bir mahkûmiyet kararı çıkmamış.
Yargı çevresine göre de önemli farklar göze çarpıyor. Hakkında dava açılan sanık sayısının mahkûmiyet kararı verilen sanık sayısıyla oranı, Ankara için yüzde 26, Adana için yüzde 26.5, İzmir için yüzde 34 iken, bu oran Van’da yüzde 40.5, İstanbul’da yüzde 45.5, Diyarbakır’da yüzde 51.5 ve Malatya’da yüzde 54.5’e yükseliyor. Bu da “özel yetkili1nin mahiyeti ve gerisindeki “devlet aklı” hakkında yeterli fikir veriyor.
2- Bu mahkemelerde karar verilen sanık sayısının yıllar itibariyle dağılımı, dikkat çekici bir artış gösteriyor. Buna göre 2001’de hakkında karar verilen sanıkların toplam sayısı 25.132, 2002 yılında 20.536, 2003’te 15.631, 2004’te 12.547, 2005’te 14.685, 2006’da 14.527, 2007’de 20.941 ve 2008’de 23.316 iken, olağanüstü bir artışla önce 2009’da 66.183’e ve 2010’da ise 86.800’e yükselmiş.
Tüm bu veriler, “özel yetkili” mahkemelerin neden tartışma konusu hâline geldiğini net biçimde ortaya koyuyor değil mi?
II.) İKİNCİ İTİRAZ(IM): DÜŞÜNCEYİ İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ
İkinci itirazım da 7 sayfalık iddianamede hakkında “Şüpheli Temel DEMİRER grubun önünde megafonla bir konuşma yapmış, yapılan konuşma sonrası grup tarafından, Dev-Genç marşı olarak bilinen Ey Dev-Gençli, Ey Dev-Gençli, Savaş Vakti Yaklaştı’ Al Silahı Vur Beline, Emperyalizme Karsı, Deniz GEZMİŞ, Mahir ÇAYAN, Devrim İçin öldüler, Devrimciler Ölür Ama Devrimler Durmaz Sürer, Yolumuzun Önderleri, Mahir, Hüseyin, Ulaş Haykırıyor Gerillalar, Kurtuluşa Kadar Savaş, Mahir, Hüseyin, Ulaş, Kurtuluşa Kadar Savaş’ seklindeki marşın okunmasına müteakip saat: 13.05’de dağılmalardır…
Şüphelilerin olay sonrası alınan savunmalarında susma hakkını kullanacaklarını belirttikleri, şüphelilerin taşıdıkları pankartlar, fotoğraflar, okudukları basın bildirisi ve attıkları sloganlar ile THKP-C terör örgütü ve mensuplarını övdükleri, terör örgütünün amacını ve faaliyetlerini desteklediklerini açıkladıkları, dosyaya yansıyan slogan ve pankart içeriklerinin terör yöntemlerini kışkırttığı, cebir ve şiddete tehdit ettiği, toplumun terör örgütünün prensiplerini benimsemeyen kesimini hedef gösterici ve yok sayıcı söylemlerin deklare edildiği, eylemlerinin bir bütün olarak THKP-C terör Örgütünün propagandasını yapmak suçunu oluşturduğu,” ibareleriyle ilintili bölümdür…
Yazılar bu kadar!
“Ne yapmışım”?
İddianame sadece i) “Konuştu” diyor!
Ardından da ii) “Dev-Genç marşı söylediler”… “Slogan attılar”… deniyor…
Sonra da iii) “Dosyaya yansıyan slogan ve pankart içeriklerinin terör yöntemlerini kışkırttığı, cebir ve şiddete tehdit ettiği, toplumun terör örgütünün prensiplerini benimsemeyen kesimini hedef gösterici ve yok sayıcı söylemlerin deklare edildiği…” diye ekleniyor!
Her üç iddia da düşünceyi ifade özgürlüğüne düşman bir tutumu sergilemektedir!
i) Ne yani? Bu ülkede konuşmak yasak mı? Ben konuştum. “Kızıldere bir özel harekât katliamıdır” dedim! Yalan mı? Yasak mı?
ii) “Dev-Genç marşı söylemişim! Neden söylemeyeceğim? Ben Ertuğrul Kürkçü’nün Genel Başkanı olduğu ilk Dev-Genç’in üyesiydim. Bu böyle ola ola neden “Hey Dev Genç’li/ Hey Dev Genç’li/ Savaş vakti yaklaştı/ Al silahı vur beline/ Emperyalizme karşı/ Deniz Gezmiş, Mahir Çayan/ Devrim için öldüler/ Devrimciler ölür ama/ Devrimler durmaz sürer, diye haykıran Dev-Genç marşı söylemeyeceğim ki?! (Bundan emperyalistler ve işbirlikçileri dışında kim rahatsız olabilir ki?)
iii) Ve nihayet iddianame, (olaya bir “şiddet” boyutu katma kaygısından olacak) “Dosyaya yansıyan slogan ve pankart içeriklerinin terör yöntemlerini kışkırttığı, cebir ve şiddete tehdit ettiği, toplumun terör örgütünün prensiplerini benimsemeyen kesimini hedef gösterici ve yok sayıcı söylemlerin deklare edildiği”nden söz ederken düşünce özgürlüğünün ana ilkesinden habersiz olduğunu ortaya koyuyor.
Rosa Luxemburg tarafından, “Özgürlük her zaman ve yalnızca, farklı düşünene tanınandır,” formülasyonuyla hükme bağlanan düşünce özgürlüğü Sokrates’in ifadesindeki üzere, “Size ne yapacağınızı söyleyebilirler, ama ne düşüneceğinizi asla” diyebilen eleştiri (ve ifade) özgürlüğü temel insan(lık) hakkıdır; insan olmanın ve kalmanın vazgeçilmezidir…
Kanımca özgür düşünceye gem vurmak, rüzgârı zapt etmeye kalkışmaya benzediği için nihai kertede imkânsızdır. Çünkü eleştiri (ve ifade) özgürlüğü toplumsal yaşam için nefes alıp, vermek gibi “olmazsa olmaz”dır…
Eklemeden geçmeyeyim: Evrensel ölçekte ifade ve basın özgürlüğü dendiğinde aklımıza ilk gelen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 1976 tarihli ‘Handyside kararı’dır.
Karara göre, “İfade özgürlüğü sadece hoşa giden düşünceler için değil, ‘devleti ve toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden ya da rahatsız eden’ görüşler için de geçerlidir. Bu durum çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülük temelinde söz konusudur…
Bu değerlendirmeler, toplumun bir bölümünü rahatsız edici nitelikte olabilir. Ancak unutulmaması gerekir ki ifade özgürlüğü, çoğunluk gibi düşünmeme, kurulu düzeni sorgulama, hatta eleştirme hakkını da kapsar. Dahası, sarsıcı nitelik taşıyan, toplumun çoğunluğunu kızdıran ve tartışmaya yönelten fikirler de ifade özgürlüğünün koruması altındadır.”
Ancak düşünceyi ifade özgürlüğüne düşman bir tutum o denli yaygındır ki; Tarhan Erdem, “Yapılması gereken, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün tanımlanması ve serbestleştirilmesidir,” derken; Umut Yayıncılık tarafından basılan ‘Umut 30 Yaşında, Parti ve Devrim Şehitleri Albümü’, ‘İşkencehanelerde Kızıl Direnme Ruhunu Yaşatmaya Hazır Ol’ ve ‘Belgelerle TKP/ML- 2 Fırtınalar İçinde Bıçak Sırtında’ başlıklı kitaplara İstanbul 3 No’lu Hâkimlik tarafından toplatma kararı çıkarılmaktadır!
Hem de “3. Yargı Paketi”ne karşın ve ‘İnsan Hakları İzleme Örgütü’ Raporu’nun Emma Sinclair-Webb tarafından kaleme alınan Türkiye bölümünde, insan hakları ve ifade özgürlüğü konusunda yasalardan ve uygulamalardan kaynaklanan sorunlara dikkat çekilirken!
Geçerken belirtmeliyim: Düşünceyi ifade özgürlüğüne düşmanlık, doğası gereği farklılıktan korkan, onu bastıran totaliterliktir. Curzio Malaparte’in, “Totaliter rejim yasak olmayan her şeyin mecburi olduğu rejimdir”; Bernard Henri Lévy’nin, “Totaliter devlet zincirlerinden boşanmış güç değildir, zincirlenmiş hakikâttir,” diye tanımladıkları düzenlemenin Aşil Topuğu, sadece güce inanma açmazıdır.
Oysa Hannah Arendt’in işaret ettiği üzere, “Güç kullanılan yerde, otorite gerçek anlamıyla başarısızlığa uğramıştır.” Çünkü totaliter zorbalığın sınırı, ezip baskı altına tuttuğu insanların sabrının sınırıdır.
O sınır da Ignazio Silone’nin, “Özgürlük başkalarından dilenilmez. Özgürlük, alınmalıdır”; Abraham Lincoln’ün, “Koyun ile kurdun özgürlük anlayışı birbirinin zıddıdır”; Maximilien Robespierre’in, “Özgürlük verilmez, alınır”; William Allen White’in, “Hürriyet, başkalarına vermedikçe alamayacağınız tek şeydir,” diye tanımladıkları şey, yani özgürlüktür…
II.1) ANMAK SUÇ MU? DEĞİL ELBET!
Anmak “suç” mu? “Suç” olabilir mi? “Suçlanabilir” mi? Elbette “Hayır”!
Yeri gelmişken sorayım?
İskilipli Atıf Hoca’yı, Adnan Menderes’i haklarında kesinleşmiş ceza olduğu hâlde ananları yargılayıp, cezalandırıyor musunuz?
Hayır, sakın ola onları anmanın bir “suç” olduğundan söz ettiğimi sanmayın; burada sadece “tarafsız” olması gereken hukukun, iddianamenin çifte standardına dikkat çekiyorum.
Gerçekten de orta yerde trajikomik bir çifte standart söz konusudur. Mesela oğlunun mezarını ziyaret eden İbrahim Kaypakkaya’nın annesi “şüpheli” sıfatıyla ifade vermeye çağrılır.
Duymamış olamazsınız: 68 kuşağının devrimci önderlerinden İbrahim Kaypakkaya’nın annesi Şükran Kaypakkaya’nın, oğlunun Çorum’da mezarı başında düzenlenen anmaya katıldığı gerekçiyle “şüpheli” sıfatıyla ifadesi alındı!
“Terör örgütü propagandası yapmak, suçu ve suçluyu övmekle” suçlanan anne Kaypakkaya, ifadesinin alınmasına tepki gösterirken savcıya “Sizin hiç yakınınız ölmedi mi? Sizin hiç oğlunuz öldü mü? Ciğer acısı nedir bilir misiniz” diye sordu.
“Övmek suçu mu?” sorusuna Orhan Kemal Cengiz’in, “Yargıçlarını yürütmenin atadığı, baştan sona bütün adil yargılama kriterlerinin ayaklar altına alındığı bu yargılamalar sonucunda verilen kararlara biz hâlâ daha saygı duymak zorunda mıyız? Bugün idam cezasını ortadan kaldırmış bir Türkiye’de bu kadar uyduruk yargılamalar sonucu verilen ölüm cezaları hâlâ savunulabilir mi? Denizler idam edildikten sonra çıkan ‘aflar’ bütün tecavüzcülerin, canilerin suçlarını sildi de bir tek bu çocukların ‘sabıka kayıtları’ silinmedi, öyle mi? Yaptıkları hataların bedellerini hayatlarıyla ödemiş bu çocukların hâlâ ödenmemiş kefaretlerinin olduğunu mu söylüyor hukuk sistemimiz?,” diye yanıtladığı tabloda konuya ilişkin hukuki birkaç örneği hızla sıralayayım:
i) Emek Partisi Tunceli İl Başkanı Hüseyin Tunç hakkında Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını anmaktan açan dava beraat ile sonuçlandı
Savcılık, “Gezmiş Türkiye çapında birçok suça karışmış bir teröristtir ve suçludur; anılması da suçtur” diyerek Yargıtay’a itiraz etti. Fakat 8. Ceza Dairesi, itirazı reddedip beraat kararını onadı. 8. Ceza Dairesi, yine Tunceli’de beraatle biten iki ayrı davada daha aynı yönde karar vererek, Gezmiş ve arkadaşlarını anmayı suç olmaktan çıkardı.
Bu arada, yine Hüseyin Tunç’un bir başka etkinlikte sarf ettiği, “Deniz Gezmiş’ler, İbrahim’ler… ya cezaevlerinde çürütülmüş ya işkencelerde sakat bırakılmıştır” sözleri üzerine verilen beraat kararı da 7 Mart 2012’de 8. Ceza Dairesi’nce onandı. Bir diğer onama kararı da Gezmiş, İnan ve Aslan’ın ölüm yıldönümü olan 6 Mayıs 2007’de Tunceli’de açıklama yapan Emek Gençliği üyesi üç genç hakkında verildi. 8. Ceza Dairesi, 25 Ocak 2012’de kararı kesinleştirdi…[4]
ii) Özgür Gençlik dergisinin 22 Mayıs tarihli sayısında 18 Mayıs 1973’de Diyarbakır Cezaevi’nde öldürülen İbrahim Kaypakkaya’yı anlatan yazı için “Kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verildi. Karar, emsal nitelikte.
Derginin 22 Mayıs 2010 tarihli sayısında “Mirasçı Olduğumuz Tarih: Kaypakkaya” başlıkla yazı hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Hakan Karaali, derginin yazı işleri müdürü Şenol Sağaltıcı hakkında “suç ve suçluyu övmek” iddialarıyla soruşturma açtı.
Sağaltıcı, 31 Mayıs 2010’da Cumhuriyet Savcısı Hakan Karaali’ye verdiği ifadede “Mirasçısı olduğumuz tarih Kaypakkaya başlıklı yazıyla ilgili herhangi bir suç unsuru bulunmadığını, yazının bir biyografi yazısı olduğunu belirtti.
Karar yazısında, “Terör örgütü propagandasının yapıldığı düşüncesiyle Cumhuriyet Başsavcılığımızca başlatılan soruşturmada 27.05.2010 tarih ve 2010/476 esas sayılı iddianameyle şüpheli hakkında kamu davası açıldığı, kamu davasına konu gazetenin eki olarak yayınlanan Özgür Gençlik dergisinde de terör örgütü propagandasının yapıldığı düşüncesiyle Cumhiriyet Başsavcılığımızın 2010/1141 sırasında soruşturma başlatılmışsa da; Cumhuriyet Başsavcılığı yaptığı soruşturmada “Kovuşturmaya yer olmadığına” dair karar yer alıyordu…[5]
III.2) KISA ANIMSATMALAR (VEYA DENİLENLER)
Şu “anma”/ “övme” dediğiniz, ifadeyi özgürlüğü konusunda size dört önemli örneği ya da konu hakkındaki haberleri anımsatmadan geçmemeliyim:
i) Dev-Genç’in son genel başkanı, Kızıldere’den sağ kurtulan tek kişi olan ve 14 yıl cezaevinde yatan Ertuğrul Kürkçü, TBMM’de yemin ederken; Kızıldere’de 1972’de öldürülen 10 arkadaşının anısına; Mahir Çayan ve diğer arkadaşlarını yakasındaki on karanfilli broşla selamladı…[6]
ii) CHP Tokat Milletvekili Orhan Düzgün, 30 Mart 1972 yılında öldürülen Mahir Çayan ve arkadaşlarını, katledişlerinin 40. yılında bir önergeyle TBMM gündeme taşıdı. Düzgün, “Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin, Ömer Ayna” isimlerinin Bakanlar Kurulunun uygun göreceği bazı kamusal alanlara verilmesi için kanun teklifi verdi…[7]
iii) CHP Antalya Milletvekili Deniz Baykal, “Türkiye’de 36 yıl önce kurulu düzen, statüko, egemen güçler, bütün acımasızlıklarıyla 3 genç insanı, bir tek kişinin bile canına kastetmedikleri, hiç kimsenin ölümünün sorumluluğunu üzerlerinde taşımadıkları hâlde bu 3 genç insanı, Deniz Gezmiş’i, Yusuf Aslan’ı ve Hüseyin İnan’ı idam etti. Bu, bütün toplumumuz için hâlâ derinleşen bir pişmanlık duygusudur. Bütün toplumumuz adına, bu 3 yiğit genç insanı, 36 yıl sonra, sevgiyle, dostlukla anmayı görev biliyorum,”[8] dedi…
iv) CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da, Can Dündar’ın belgeselinde der ki: “Çocuklarınıza daha güzel bir Türkiye bırakmak istiyorsanız, onlara ‘Bu ülkede Deniz Gezmiş ve arkadaşları bağımsız, özgür bir Türkiye için mücadele ettiler, sen de örnek al ve sen de bağımsız Türkiye için mücadele et’ deyin ki, yeni nesil Deniz Gezmişler’in yolunu açalım…”[9]
İddianameyi kaleme alıp, beni “suçlayan” savcının bu dört haber konusundaki kanaati nedir acaba?
Ya da iddia makamı, 12 Eylül mahkemelerinde yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren’in son mektubunu TBMM’de okurken “gözyaşlarını tutamayan”(?!)  Başbakan’ın da “suçu-suçluyu övdüğü, propaganda yaptığı” kanaatinde midir acaba?
III.) ÜÇÜNCÜ İTİRAZ(IM): KIZILDERE GERÇEĞİ
Kızıldere katliamı konusunda savcının “iddianame”deki saptamaları afaki, öznel ve yanlı… Yani objektif değil!
Öncelikle Kızıldere’de “Ne olduğu”na ilişkin en önemli tanık olan BDP Mersin Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi Ertuğrul Kürkçü’nün mahkemenizce tanık olarak dinlenmesini istiyorum.
Bu olay hakkında polis fezleke ve raporlarından bir hayli faydalanan iddianamenin, olayın tanığı (ve sanığı) milletvekili Ertuğrul Kürkçü’yü görmezden gelmesi bir hayli manidardır…
Kızıldere gerçeği konusundaki görüşlerimi çok önceleri çeşitli makalelerim[10] yanında bir kitabımda[11] da ifade etmiştim…
Tarihe Kızıldere katliamı olarak geçen olay, Türkiye’nin yakın politik geçmişinin en önemli sayfalarından birisi olması yanında; devrimci, sosyalist hareket tarihinin bir dönüm noktasıdır da.
12 Mart askeri müdahalesi, sonrasında diktatörlüğe karşı silahlı mücadele açan devrimcilerden THKO militanları Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmesine engel olmak üzere THKP-C ve THKO militanları ortak eyleme geçerek 26 Mart 1972’de Ordu’nun Ünye ilçesindeki NATO üssünde görevli 2 Kanadalı 1 İngiliz teknisyeni rehin aldılar. Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Ertan Saruhan, Nihat Yılmaz ve Ahmet Atasoy 30 Mart 1972’de Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde kıstırıldılar. Gün sona ererken 10 devrimci ve rehineler hayatlarını kaybetmişti.
Kızıldere katliamı bir kontgerilla harekâtıydı.
Hızla sıralayayım: Nihat Erim, yayımlanan anılarında, telefonda konuştuğu dönemin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’tan jandarmanın eve girdiğinde sağ kalanları öldürdüğünü öğrendiğini yazıyor.
Ertuğrul Kürkçü de bu bilginin kendisi için yeni olmadığını gazetecilere açıklamıştı. Kürkçü, kendisini yakalayan astsubay ve erlerin Saffet Alp’i dışarıya canlı çıkardıklarını, kafasına kurşun sıktıklarını söylediğini aktarıyor.
Evet dönemin Başbakanı Nihat Erim’in “İngilizleri ölü bulmuşlar, ötekilerden sağ kalanları öldürmüşler…” kaydını düştüğü günlüklerinde Kızıldere’ye (31 Mart 1972) ilişkin şu notlar da yer alıyordu: 
Dün sabah MİT müsteşarı ve İçişleri bakanı telefon ettiler. İngilizleri kaçıranlar Niksar’ın Kızıldere köyünde muhtarın evinde imişler. Jandarma köyü çevirmiş, İngilizlerin diri kurtarılması için pazarlık yapılıyormuş. Ben de talimat verdim, ‘Diri kurtarmak için her gayret gösterilsin’ diye. İçişleri bakanı Ünye’de anarşistlerle işbirliği yapan Avukat Sadi Şener’i yanına alıp olay yerine gidiyor. Avukat ‘Ben onları teslim olmaya razı ederim’ demiş.
Öğleye kadar teslim olmamışlar. Ateş etmişler. Öğleden sonra Tağmaç telefon etti. Jandarma Genel Komutanı, ‘Geceye bırakmak tehlikelidir’ diyormuş. Tünel kazıp kaçabilirler. İçlerinde askeri üniformalılar da var. Gece evden çıkıp askeri şaşırtılabilir, aralarına karışabilirler’ diyormuş. ‘Onlar olay yerinde durumun gereğini daha iyi takdir ederler’ dedim.
Akşam saat 18’de Tağmaç telefon etti. Hepsi ölü olarak ele geçmiş. Saat 16.30’da nasihatin etkisi olmadığını ve devamlı bomba ve silah attıklarını görünce, jandarma da ateş açmış. Eve sokulup girmişler, İngilizleri ölü bulmuşlar, ötekilerden sağ kalanları öldürmüşler. 
Gece A. İ. Göğüş telefon etti. Sıkıyönetim resmi tebliğ dışında haber ve resim yayınını yasak etmiş. Tağmaç’ı buldum. ‘Resim yasağı doğru değil. Gerçeğin gizlendiği sanılır’ dedim. Soruşturdu, yanlışlık olmuş. Resim yayınlanacak.[12]
Her şey çok net değil mi?
1972 yılında 5 yılı hücrede olmak üzere 14 yıl sürecek hapis hayatına başlayan Ertuğrul Kürkçü, 1978 yılında Niğde Cezaevi’nde iken Uğur Mumcu ile yaptığı görüşmede Kızıldere olayını detaylı olarak anlatmıştı. Önce ‘Cumhuriyet’ gazetesinde tefrika olarak çıkan Niğde Cezaevi’ndeki diğer tutuklular ile de yapılan görüşme ‘Çıkmaz Sokak’ başlığıyla kitap olarak da yayımlandı.
Buradan da hem Ertuğrul Kürkçü’nün, hem de muhtarın beyanlarından bir şeyler aktaralım:
Muhtar Aslan, aynı yerde, gördüklerini şöyle anlatıyor:
“Her taraf yıkıktı. Kurşun deliği, roket bütün duvarları almıştı… Samanlığa roket attılar. Ama yıktı geçti öbür tarafa… ne bir roketi, ne iki roketi… Bütün roket. Öbür odada görmüşsündür şarapnel parçalarını. Bu iki odanın arasında beton duvar var. Bu betonu öylece indirmişler aşağı. Evde hiçbir oturacak hâl filan yoktu.”
“Görevli erlerce evin saçak kısmına 3-4 el ateş edilmesi üzerine operasyonu yöneten komutanın (rehine) İngiliz’leri sağ kurtarma amacı güdüldüğünden, ateş kesilmesini emrettiği” de doğru değildir. İlk atış ve makineli tüfek seri taramaları sırasında evde ilkin çatıda bulunan Mahir Çayan vurulur. Ateşin kesilmesi ise posta erlerin yakın dinleme sırasında Çayan’ın vurulduğunu koşarak komutanlarına bildirmesi üzerine olmuştur. Çünkü Çayan’ın düşürülmesinden sonra grubun başsız kalıp, kaos yaşayacakları ve birbirlerine düşüp eylemin sonunun getirileceğinin düşünüldüğü savı çok yerinde ve isabetlidir. İlk andan itibaren sürekli Mahir Çayan’ın kollandığı, özellikle Mahir’e yönelik kışkırtıcı laflar atıldığı ve hep menzilde, hedefte tutulmasının hesaplandığı biliniyor. Hesap ilkin tuttu, en önce Mahir Çayan öldürüldü, ama hesabın ikinci faslı tutmadı, THKP-C’liler, teslim olmayıp sonuna kadar direnme kararı aldılar. Hem iddianame, hem de Ertuğrul Kürkçü’nün açıklamaları bu yöndedir.
“Harekât komutanlığınca teşkil edilen tim, göz yaşartıcı ve sis bombası kullanarak eve girmeğe muvaffak olduğunda evde bulunan Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Saffet Alp, Sinan Kazım Özüdoğru, Mahir Çayan, Hüdai Arıkan, Ahmet Atasoy, Ertan Saruhan, Sabahattin Kurt ve Nihat Yılmaz’ın ölmüş oldukları; İngiliz teknisyen Charles Burner, Gordon Banner ve (Kanadalı) John Stuart Law’un ise eylemcilerce öldürüldüğü” ifadeside yanlıştır ki; Nihat Erim’in anılarındaki ikrarı ve aşağıda okuyacağınız hükümet tabibinin belirttiği gibi Saffet Alp, tim eve girdiğinde ölü vaziyette değildir. Yaralanmıştır, ama sağdır. Evin kapısından dışarı çık(artıl)mış, bir subay tarafından alnına sıkılan tek kurşunla öldürülmüştür. Bu olaya yakından tanık olan bir er çıldırarak akli dengesini yitirince apar topar terhis edilerek memleketi Kayseri Bünyan’a yollanmıştır. Bu olayın bugüne kadar üstüne gidilmemiş olması ve o erin bulunup görüşülmemiş olması ise, gazetecilik açısından manidardır. Anlatacağı çok önemli bir tanıklığa dayalı enstantaneler, Kızıldere’nin puslu kalan yanlarından birinin netleşmesini sağlayacaktır. Hükümet tabibi Dr. Şehsuvar Savuran, şunları söylüyor.[13]
“Damın üzerinde bir kapı var dikkat ettiyseniz. Altında hayvanlar filan var. İşte orada, damın üzerinde bir ceset vardı. Dışarıda kapının dışında… Kapı parçalanmış. İçeri girdik ve hemen dışarı çıktık. İçeri sis bombası mı, göz yaşartıcı bomba mı atmışlar, neyse, çok duman var.
Şimdi konu şu: İçeride o kapının arkasına yığılmış o şeyler, kepek gibi bir şeyler vardı orada. Alabildiğine bir toz. Neden olduğunu bilemeyeceğim ama orda bir şeyin patlamış olması lazım ki ortalığı öyle darmadağın etsin. Balistik bir tecrübemiz yok ama mesela bir İngiliz’in ayağı kırılmış. Bacağından bir parçayı olduğu gibi almış götürmüş. Bu küçük bir merminin yapacağı iş değildir. Birisinin beyni parçalanmıştı. Onu tanımak mümkün değildi.
Koray Düzgören: Kapının önünde bir cesetten söz ettiniz de… O oraya kendi mi çıkmıştı?
Dr. Savuran: Kendisi çıkmış. Yaralandıktan sonra kendini dışarı atmış. Adı da şeydi. Hani harp okulundan… Saffet
Bunun dışında Ertuğrul Kürkçü de, kendisini yakalayan başçavuşun Saffet Alp’in yaralı ama sağ ele geçtiğini ve evin dışında alnına sıkılan kurşunla infaz edildiğini söylediğini birkaç kez anlatmıştır.
Ünye’deki ABD’nin radar üssünden kaçırılan iki İngiliz, bir Kanadalı rehineyi sağ kurtarma diye bir düşüncenin olduğu da inandırıcı değil. Çünkü biliyoruz ki, İngiliz hükümeti, yaptığı açıklamada, rehine durumundaki vatandaşları için özel bir isteklerinin bulunmadığını deklare etmiştir. Bu durum, timin, hedef gözetmeksizin pencerelerden, kapıdan içeriye kurşun yağdırarak eve girmesine dayanak teşkil etmiştir. İngiliz hükümetinin ‘vatandaşlarımızı sağ istiyoruz’ şeklinde bir talebi olsa idi, bu olay, biliyoruz ki böylesine kanlı sonuçlanmazdı. Ayrıca rehinelerin vücutlarında G3 piyade makineli tüfek mermilerinin çıktığı otopsi kayıtlarına geçmiştir. Bunun dışında, operasyonun hemen bir saat sonrasında eve gelen hükümet tabibi Dr. Şehsuvar Savuran, Koray Düzgören’e verdiği ve aynı kitapta yer alan mülakatında şu gözlemlerini aktarmıştır:
Düzgören: Şimdi İngilizleri buldunuz. Üçü yan yanaydı ve anlaşıldığı kadarı ile dışardan gelen ateşten korunmak için oraya konulmuştu. Ötekilerse zaten odaları terk etmişlerdi. Koridordaydılar sanıyorum. Peki İngilizleri o zayıf ışıkta da olsa bir incelediniz mi?
Dr. Savuran: İngilizlerin bütün mermi giriş çıkışlarının hepsini tespit ettik tabii tutanakta… Orda otopsi yapamayacağımız için sabah saat dörtte cesetlerin hepsini aldık geldik. Kağnı arabalarına koyduk. Aşağıdaki araçlara kadar kağnı arabasıyla getirildi… İngilizlerin orada gördüğüm zaman birisinin bacağının bir bölümünü 5’e 6 ya da 6’ya 6 ebadında bir bölümünü şarapnelin alıp götürdüğünü anladım. Fakat hiçbir kanama yok. Eğer canlıyken o şarapnel isabet etmiş olsa kanama yapar. Onun dışında bazı mermi delikleri de vardı. O mermi girişlerinden bazılarında da kanama yoktu. Ama kanama özellikle yukarıdan atılan mermi girişlerinde olmuş. Bu yukarıdan atılan mermilerin deliklerinde kanama vardı.
Düzgören: Nereden atılmış olabilir bu mermiler?
Dr. Savuran: Ya yukarıdaki delikten ya da merdivenden atılmıştır… Şimdi İngilizlerdeki ölü katılığı diğerlerinden daha fazlaydı. Kollarını oynatamaz olmuştuk. Oysa diğerleri daha yumuşaktı. Tahminen aralarında bir saat filan zaman farkı olabilir. İngilizlerin daha önce öldüğü kanaati var. Ama onlar öldürdü, ama başkaları…
Bu son cümle üzerinde uzun uzun düşünmeye değer.
Sağ kurtulan tek kişi Kürkçü değildi
Görülmektedir ki o evden sağ çıkan sadece Ertuğrul Kürkçü değil; Saffet Alp de yaralı ama sağ çıkabilmiştir. Savaş koşullarında bile yapılmayacak bir şekilde 23 yaşındaki bu gencecik insan alnına sıkılan kurşunla infaz edildi.
Operasyon Özel Harp Kuvvetleri-MİT ve CIA ajanlarıyla birlikte yapıldı, ama Kenan Evren yıllar sonra yayımlanan hatıralarında Kızıldere oprasyonunu Özel Harp Dairesi tarafından yapıldığını yazmıştır. Bunun terminolojideki bilinen karşılığı kontr-gerilla. MİT, Jandarma, hatta kontr-gerilla tamam da…CIA ajanlarının Kızıldere’de ne işlerinin olduğu, ne zaman ülkeye geldikleri, nasıl geldikleri, hangi kimliklerle ülkeye giriş yaptıkları, kimlerle görüşüp istişarelerde bulundukları, nasıl çekip gittikleri, Kızıldere olayındaki rol ve fonksiyonları bir sır olarak durmaktadır.”[14]
Evet Kızıldere katliamı Özel Kuvvetler, MİT, CIA harekâtıydı.
Tekrarlıyorum Kızıldere konusunda iki anlatım var: Biri resmî ve savcı Naci Gür tarafından hazırlanan iddianamedeki anlatım… Diğeri de 13 kişinin ölümüyle biten operasyondan sağ kurtulan Ertuğrul Kürkçü’nün anlattıkları.
Kızıldere’den sağ kurtulan tek isim olan Ertuğrul Kürkçü, Aydın Çubukçu’nun ‘Bizim ‘68’ başlıklı yapıtında anlattı her şeyi:[15]
“Evin makineli tüfek ateşinden etkilenmeyen tek bölümü, ortasındaki dış duvarların arasında bulunan koridordu. Onun önüne toplandık bir U şeklinde orada oturuldu. Ve sonra ne yapacağımızı tekrar konuştuk. Kimse teslim olmak istiyor mu? Hayır istenmiyordu. Bu durumda yapılabilecek tek şey; bize yönelecek, eve yönelecek saldırıyı beklemekti. Bunun da çok büyük bir olasılıkla doğrudan doğruya fiziki olarak eve girme teşebbüsü olacağını düşündük. O durumda da kendimizi savunmak için el bombalarımızı hazır hâle getirdik. Ben de arkadaşların oturduğu koridorun öbür ucundaki, eve girilebilecek ikinci girişi zahire çuvallarının gerisinde siper alarak beklemeye başladım. Ama bizim beklediğimiz gibi olmadı. Ev, uzaktan roket, yani tüfek bombaları ve havan ateşi altına alındı. Bunların bir bölümü evin bir tarafını deldi geçti, bir bölümü çatıyı yıktı. Sanıyorum dört beş atıştan sonra bizim arkadaşların bulunduğu yer isabet aldı ve birbiri peşi sıra üç ya da dört el bombasının patladığını işittim, patlamalar bittiği anda dönüp baktığımda arkadaşların büyük bir bölümünün gerek dışarıdan gelen ateşle, gerek ellerindeki bombaların ateş alıp patlamasıyla öldüğünü gördüm.”
“Ve ben eve yapılan atışlar devam ettiği için evin hemen bitişiğindeki samanlığa geçtim ve samanlığı ayakta tutan ağaç direğin berisine siper alarak beklemeye başladım. İşte aşağı yukarı yarım saat kadar daha bu atışlar devam etti. Samanlığın bir bölümüne de bomba isabet etti. Direğin arkasından, evde samanlığın birbirine açılan kapılardan sivil giysili insanların ateş ederek girdiklerini gördüm… ‘Teslim olacak kimse var mı lan?’ diye bağırdıktan sonra evin içerisini tarıyorlardı. Benim bulunduğum yöne doğrudan ateş ettiler ve ondan sonra içeriye döndüler, fakat bir çatışma söz konusu değildir. Daha sonra, ben ertesi gün yakalandıktan sonra bir uzatmalı çavuşun bana söylediğine göre, bir tek Saffet Alp’i sağ olarak almışlar ve onu da kapının önünde bir subayın başına tabanca ile ateş ederek öldürmesi ile ortadan kaldırmışlar.”
Kimse üstünü örtmeye kalkışmasın: Kızıldere’de Saffet Alp’i yaralı hâlde dışarı çıkartıp alnından vurdular!
2005’te, ‘Milliyet’ gazetesi, 12 Mart 1971 darbesinden sonra başbakanlığa getirilen Nihat Erim’in, anılarında, Kızıldere’yle ilgili şunları söylediğini yazmış:
“Akşam saat 18:00’de Memduh Tağmaç (Dönemin Genelkurmay Başkanı) telefon etti. Hepsi ölü olarak ele geçmiş. Saat 16:30’da nasihatin etkisi olmadığını, devamlı bomba ve silah attıklarını görünce, jandarma da ateş açmış. Eve sokulup girmişler, İngilizleri ölü bulmuşlar, ötekilerden sağ kalanları öldürmüşler.”
Beyan meydanda! Sefa Feza Arslan’ın ifadesiyle, “Zamanın Başbakanı Nihat Erim böyle yazmış günlüklerine Kızıldere katliamını… Yargısız infazın bundan daha güçlü tarihsel kanıtı olur mu?”
Konuya ilişkin olarak ‘Milliyet’in görüşünü aldığı, Ertuğrul Kürkçü de şunları söylemişti:
“Bu benim için yeni bir bilgi değil. Beni yakalayan astsubay ve erler Saffet Alp’in dışarıya canlı çıkarıldığını, orada kafasına kurşun sıkıldığını söylediler. Diğerlerini gözümle görmedim ama evde bir çatışma olmadığını biliyorum. Yanlış hatırlamıyorsam mahkemede de bu konuyu kayıtlara geçirtmiştim. Yargısız infaz vardı… Kontrgerilla elemanları olduklarını daha sonra öğrendik. Mehmet Eymür anılarında orada olduğunu yazdı.”
Eski MİT Kontr-Terör Daire Başkanı Mehmet Eymür’ün 4 Şubat 1997’de TBMM Susurluk Komisyonu’nda verdiği ifadeler kapsamında, ‘Kızıldere’den yaralı kurtulan BDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, “Mehmet Eymür’ün de katıldığı, Kızıldere’deki rolünü kendi anılarında açıkça anlattı”ğına dikkat çeker…
Saffet Alp’in cenazesini almaya gelen ailesi, kanlı elbiseler içindeki oğullarının bedenindeki kurşun deliklerinin çokluğu karşısında derin bir acı yaşar.
Niksar Devlet Hastanesi’nin koridorlarına atılmış bir hâlde tutulan cenazelerden, Alp’in cenazesini almaya giden Baba Hamit Alp, oğlunun göğüs ortasından kasıklarına kadar uzanan taze bir dikişi görür. “Bu nedir?” diye sorar, hükümet görevlisi doktorun verdiği yanıt manidardır:
“Aslında oğlunuz sağdı, ameliyat ettik ama kurtaramadık.”
Ölü bedenleri bile kurşunlanan gençlerden Alp’in kurtarılmaya çalışılmış olması elbette inandırıcı değildir. Bir defa Niksar’a at arabaları üzerinde götürülürken zaten ölüdürler. Otopsi de söz konusu olamaz. Zira otopsi yapılmış olsaydı dikiş yeri için “otopsi izi” açıklaması yapılırdı. Bu durum dikkat çekicidir, çünkü, Saffet Alp’in arkadaşlarının cenazelerini alan aileler, çok vahşice bir katliamın unutulmayacak izlerini görürler, ama böylesi dikişli bir yaraya hiçbirinde tanık olunmaz. Alp’in bedeni adeta süngü ile yarılmıştır.
Cenaze yıkanırken fark edilen bir görüntü hafızalardan silinecek gibi değildir; Alp’in vücudunun bir yanında hiçbir kurşun yarası yokken diğer yarısı ise kalbura çevrilmiştir. Alnındaki tek kurşunun sıkılma anı, 23 yaşındaki Saffet’in hayatta gördüğü son şey olur.
Evet Kızıldere olayı otorite maniası içinde olanların gerçekleştirdikleri bir katliamdı. Oysa o gençlerin ellerindeki basit silahlar ile karşılarındaki koskoca ordunun sahip olduğu silah, mühimmat ve asker imkânları mukayese edilemezdi. Ancak devlet için aslolan otoriteydi!
Bir köy evindeki 11 kişiye karşı harekâtı Ankara Mrk. K. lığından bir tümgeneralin (1. Or. K. Faik Türün’ün kardeşi Tevfik’in) yönettiğini söylersek, devletin otorite düşkünlüğünün derecesi daha iyi anlaşılmış olur.
10 kişiyi katlettiler. THKP-C’den Samsunlu Mahir Çayan, Dev-Genç Genel Sekreteri Şarkışlalı Sinan Kâzım Özüdoğru, Dev-Genç MYK üyesi Denizli Çivrilli Hüdai Arıkan, Fatsalı Nihat Yılmaz, Fatsalı öğretmen Ertan Sarıhan, Ünyeli Ahmet Atasoy, SBF Öğrenci Derneği yöneticisi Gevaşlı Sabahattin Kurt, Hava Kuvvetlerinde Proleter Devrimci Örgütü’ nün kurucusu Kayserili Ütgm. Saffet Alp, THKO’dan Ardeşenli Cihan Alptekin ve gene THKO’dan Piranlı (Dicle) Ömer Ayna; hepsi o gün öldürüldüler.
Katliamdan 1.5 ay kadar önce THKP-C kurucularından Hacıbektaş’lı Ulaş Bardakçı katledilmişti… Kızıldere’den 1.5 ay geçmeden Erzurumlu Deniz Gezmiş, Sarızlı Hüseyin İnan ve Yozgat’lı Yusuf Aslan asılarak idam edildiler…
Bu gerçekler ışığında belirtmeliyim, Kızıldere’ye ilişkin 31 Mart 2012 tarihinde Antakya’da yaptığım konuşmada katliamı lanetlememden daha doğal ne olabilir ki?
Yeri geldi ifade etmeden geçmemeliyim: Kızıldere gerçeğine resmî önyargılarla bakılarak hiçbir şey kavranamaz.
Kolay mı? William Hazlitt, “Önyargılar cehaletin çocuklarıdır,” derken; Emil Cioran da ekler: “Sadece hiçbir şeyi derinlemesine düşünmemiş olanların kesin inançları vardır…”
IV.) DÖRDÜNCÜ İTİRAZ(IM): HUKUK(SUZLUK)UN TÜRKÇESİ
Dördüncü itiraz(ım) da yaşa(tıl)dığımız hukuk(suzluk)un Türkçesine dairdir.
Elbette hukuk(suzluk), doğası gereği sınıfsaldır; ancak burada değineceğim, “hukuk devleti iddiaları” ile gerçek(ler) arasındaki uçurumun derinliğidir!
Bu çerçevede Ahmet Cemal’in, “Adalet düşüncesi, hukuktan da önce gelir. Hukuk, adalet düşüncesinin örgütlenmiş hâlidir,” saptamasına büyük değer veren birisi olarak; ‘Demokrat Yargı Derneği’ Başkan Yardımcısı hâkim Faruk Özsu’nun “Türkiye’de yargı, son 150 yıldır adaletin mercii değil,” sözlerini aktarmama izin verin…
Sadece Faruk Özsu mu? Hayır! Dahası var…
Danıştay Başkanı Hüseyin Karakullukçu da, “Şu memlekete baktığım zaman, affınıza sığınıyorum, işte polis, Emniyet teşkilâtımız savcı olmuş, bilirkişi de hâkim olmuş, mübaşir de yazıişleri müdürü olmuş, ondan sonra ‘adalet’ diye bağırıyoruz. Yok ya. Böyle bir şey olmaz. Mümkünatı yok,” diye haykırıyor…
Sadece Hüseyin Karakullukçu mu? Hayır! Dahası var…
“Köklü bir hukuk reformuna muhtacız. Mevcut mekanizmalar hem sanık haklarını çiğniyor hem ‘hakikâte’ ulaşmamızı engelliyor,” diyor Orhan Kemal Cengiz…
Söz daha fazla uzatmadan, “AKP’nin Yargı Modeli”nden söz eden Taha Akyol’un bile, Siyasi gücün yargı üzerinde hayli etkili hâle gelmesine yol açacak olan bu modeli çok yanlış buluyorum,” dediğinin altını çizeyim!
Hayır bunlardan durduk yere söz etmiyorum; üç somut veriyi aktarıyorum:
Birincisi: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Türkiye ile ilgili verdiği 2 bin 404 ihlâl kararı söz konusu… AİHM ve Adalet Bakanlığı verilerine göre Türkiye 2004-2011 yılları arasında mahkûm olduğu davalar sonucu toplam 207 milyon 942 bin 904 Avro ödedi…
Türkiye, AİHM’nin verdiği kararlarda 2012 yılında sadece yargılamanın uzunluğu alanında Avrupa Konseyi’ne 47 ülke arasında 51 mahkûmiyetle birinci oldu… AİHM’de bekleyen yaklaşık 128 bin dava arasında Türkiye yine 2012 yılında, 16 bin 879 dosya ile ikinci sırada yer aldı… Üç yıla bakıldığında, 2009 yılında AİHM’ye Türkiye’den 4 bin 474 başvuru yapılırken bu rakam 2010’da 5 bin 821’e, 2011’de ise 8 bin 668’e çıktı. 2012’de ise AİHM’ye Türkiye’den 9 bin 98 başvuru yapıldı…
İkincisi: Türkiye’de 2006-2011 yılları arasında ceza mahkemelerinde zamanaşımına uğrayan dosya sayısı 279 bin 399 olarak belirlendi. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda 2002-2011 arasında 132; Yargıtay ceza dairelerinde ise aynı dönemde 127 bin 694 dava dosyası zamanaşımına uğradı.
Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, ceza mahkemelerinde zamanaşımına uğrayan dosya sayısına ilişkin 2006 yılı öncesine ait herhangi bir kayıt bulunmuyor. 2006 yılında 58 bin 267, 2007 yılında 58 bin 159, 2008 yılında 48 bin 231, 2009 yılında 43 bin 461, 2010 yılında 37 bin 41, 2011 yılında 34 bin 250 dava dosyası zamanaşımına uğradı. Buna göre 2006-2011 arasında ceza mahkemelerinde zamanaşımına uğrayıp düşen dava sayısı 279 bin 399 oldu. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda zamanaşımına uğrayan dava dosya sayısı 2002 yılında 17, 2003 yılında 9, 2004 yılında 4, 2005 yılında 14, 2006 yılında 3, 2007 yılında 6, 2008 yılında 6, 2009 yılında 18, 2010 yılında 33 ve 2011 yılında 22 olmak üzere 132 dava zamanaşımına uğradı.
Yargıtay ceza dairelerinde zamanaşımına takılan dava sayısı ise yıllar içinde artarak 2002 yılında 3 bin 556, 2003 yılında 4 bin 808, 2004 yılında 7 bin 772, 2005 yılında 10 bin 473, 2006 yılında 7 bin 615, 2007 yılında 9 bin 105, 2008 yılında 12 bin 348, 2009 yılında 14 bin 791, 2010 yılında 18 bin 553, 2011 yılında da 38 bin 674 olmak üzere toplam 127 bin 694’e ulaştı. Bakanlık verilerine göre, ceza mahkemeleri, Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile Yargıtay ceza dairelerinde AKP döneminde zamanaşımına uğrayan dosya sayısı toplamda 407 bin 225 oldu…
Üçüncü: İHD İstanbul Şubesi’nde 6 Mart 2013 tarihinde basın toplantısı düzenleyen hukukçular tutuklu sayısının özellikle AKP iktidarı döneminde üç kat artarak 59 binden 139 bine çıktığı belirtildi…
IV.1) ÇARPICI ÖRNEKLER
Evet, dördüncü itiraz(ım) da bu! Ancak yaşa(tıl)dığımız hukuk(suzluk)un Türkçesi dair birkaç çarpıcı örneği de aktarmadan geçmeyeyim; hem de Albert Camus’nün, “Kendimi yargılamadan, kimseyi yargılamadım,” sözlerini anımsatarak!
i) Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi, “Gizli tanık olduğumu mahkemede öğrendim”, “Emniyetteki ifademi polis baskısıyla verdim” diyen, gizli tanık olduğundan habersiz “gizli tanığın” beyanlarına rağmen, BDP’li Muhammed Bazancir’e 21 yıl hapis cezası verdi…[16]
ii) Polis zorla ifade aldı, okutmadan imzalattı, “gizli tanık” yaptı: BDP Bingöl İl Örgütünün 2010 yılı seçim çalışmaları sırasında çıkan bir olayda gözaltına alınarak tutuklanan M.B.’nin yargılandığı davada polisin ‘Duman’ ismiyle gizli tanık olarak gösterdiği kişi ifadesinin emniyette baskı altında alındığını, tutanağın okutulmadan imzalatıldığını ve polis tarafından tehdit edildiğini söyledi…[17]
iii) Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada, ‘Atılım’ gazetesi muhabiri Şenol Gürkan’a, gözaltına alındığı 2001’de işkence yapmaktan yargılanan Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde görevli 4 polis memuru 10’ar ay hapse çarptırılıp; hükmün açıklanmasını geri bırakıldı…[18]
iv) İstanbul’da, 5 Mart 2009’da Sosyalist Demokrasi Partisi üyesi üç genci döven ve “işkence” savıyla yargılanan sekiz polis memuru hakkında beraate hükmeden İstanbul 20. Ağır Ceza Mahkemesi, gerekçeli kararını açıkladı: Burun kırıldı, kafa çatladı ama “sistematik” değil! Ufuk Göllü’nün burnu ve Ufuk Özgür Erhan’ın bileği kırıldığı ve kafasında çatlak olduğu, üç gencin tüm vücudunda darp izleri görüldüğü hâlde mahkeme, polislerin de “hafif şekilde” yaralandığını gerekçe gösterdi…[19]
v) Biber gazlı müdahaleye kartopu ile karşılık veren 47 sendikacıya dava açıldı: TBMM’deki görüşmeleri sırasında Kamu Görevlileri Sendikaları Yasa Tasarısı’nı protesto etmek için yürüyüş yapmak isteyen aralarında KESK Genel Başkanı Lami Özgen ile Genel Sekreter İsmail Hakkı Tombul’un da bulunduğu 47 yönetici ve üyesi hakkında dava açıldı. Sendikacıların güvenlik görevlilerince sıkılan gaza karşılık, “kartopu” attıkları, bazı şüphelilerin “çıplak elle polisin kasklarına vurdukları” belirtildi…[20]
vi) Bursa’da 6 Eylül 2012’de başlayan ve 24-29 Kasım tarihleri arasında da devam eden Kürtlere yönelik linçin üzerinden aylar geçti. 5 gün boyunca Kürtlere yönelik linç girişiminde bulunan binlerce kişilik faşist gruptan hiç kimse hakkında kovuşturma açılmazken, BDP’li yöneticiler ifade vermeye çağrıldı…[21]
vii) Üşüdüğü için bir büfenin penceresinden giren ve dolaptaki salam ve kaşarı yiyip gazoz içen 17 yaşındaki çocuk için 9 yıl ceza istendi… Adana’da 2012 Ocak’ının gece yarısı penceresi açık kafeye ısınmak için giren ve burada kaşar peyniri ile salam yedikten sonra gazoz içen 17 yaşındaki B.A. hakkında “nitelikli hırsızlık ve işyeri dokunulmazlığını ihlâl etme” suçundan dava açıldı…[22]
viii) İzmir’de bir karakolda iki sivil polisin, çok sayıda resmi polisin gözleri önünde bir kadına işkence ederken güvenlik kamerasınca kaydedilen ve 2011’in Temmuz ayında çekilen görüntüler üzerine dayakçı polislere 1.5 yıl, işkenceye maruz kalan kadına ise 6.5 yıl hapis istemiyle dava açıldı…[23]
ix) Antalya’da “dur” ihtarına uymadığı gerekçesiyle 18 yaşındaki Çağdaş Gemik’i ensesinden tek kurşunla vurarak öldüren polis memuru Mehmet Ergin, 4 Aralık 2012 tarihli duruşmada tahliye edildi. Ergin önce ömür boyu hapse mahkûm olmuş, ardından cezası 16 yıl 8 aya indirilmişti. Ancak ceza, Yargıtay tarafından “Suç niteliğinde yanılgıya düşüldüğü” gerekçesiyle bozuldu ve sanığın “Yaralama sonucunda ölüme neden olmak” suçundan yargılanması istendi…[24]
x) Ankara’da yan yana iki özel yetkili mahkeme (Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi ile Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi), benzer iki eylemi yargıladı. Birinden 10 ay, diğerinden 10 yıl 10 ay ceza çıktı: Ankara’daki iki kapı komşusu mahkeme benzer suçlamalarla önüne gelen benzer davalarda farklı kararlara imza attı. “Örgüt üyeliği ve örgüt propagandası yapmak” suçundan açılan davalarda mahkemenin biri sanıklara 10 ay hapis cezası verirken, komşu mahkeme ise 10’ar yıl 10 ay hapis cezasına hükmetti… [25]
xi) Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası Öğrenci Komisyonu üyesi de olan Gazi ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri, tıp fakültelerinin “yarıyıl bitirme sınavı” türü olarak uyguladığı “komite sınavı” ile “halk sağlığı stajı”nın “örgütsel faaliyet” kapsamına sokulduğunu anlattılar…[26]
xii) Şırnak’ın Cizre ilçesinde 15 Şubat 2008’de Abdullah Öcalan’ın yakalanışının yıldönümünde çıkan olaylarda 16 yaşındaki Yahya Menekşe’yi ezen panzeri kullanan polis O.Y. beraat etti. Yargıtay’a temyiz dilekçesi veren avukat Rojhat Dilsiz, “Yahya Menekşe panzer altında ezildi. Ancak mahkeme esas olarak öldüreni değil ölen çocuğu suçlu gördü. Karara göre Yahya Menekşe kendisini panzer altına atmış,” dedi… [27]
xiii) JİTEM davasında yedi köylüyü öldürtmekle suçlanan eski Cizre Belediye Başkanı Kamil Atağ’ın tahliye edilmesini değerlendiren davanın müdahil avukatlarından Mehmet Emin Aktar, “Bundan sonra hiç kimse faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasını beklemesin” dedi…[28]
xiv) Ders çalışırken gözaltına alınan liseli kıza, sadece bir gizli tanığın “teşhisi” üzerine “polise silahlı saldırı”dan müebbet verildi: Bingöl’de polise silahlı saldırıyla ilgili yargılanan ve hakkında gizli tanık ifadesi dışında delil bulunmayan lise öğrencisi 21 yaşındaki Gülsüm Koç’a ömürboyu ve 26 yıl 8 ay hapis cezası verildi. Mahkeme, Koç’un eylemde kullandığı iddia edilen silahla ilgili ise beraat verdi…[29]
xv) Erzincan’da askerlik görevini yapan er Orhan Abravcı bölük komutanı Astsubay Mehmet Ersoy tarafından öldüresiye dövüldü. Komutanından yediği dayak sonrasında kalça kemiği kırılan Abravcı apar topar kaldırıldığı GATA’da iki kez ameliyat edildi. Ölümden dönen askere GATA’da “Askerliğe elverişli değildir” raporu verildi. Orhan Abravcı’yı döven Astsubay Ersoy mahkemede “Uzaktan görenler darp sanmış olabilir, Orhanı sadece ince bir çubukla dürttüm” dedi. Askeri Mahkeme dayakçı astsubay başçavuş hakkında 1500 TL para cezasına hükmetti, bu parayı da 24 taksit yaptı…[30]
xxvi) Susurluk hükümlüsü Ayhan Çarkın ile Şefik Kul, Baki Avcı’nın da aralarında bulunduğu tutuksuz 14 şüpheli hakkında, faili meçhul cinayetlere ilişkin İstanbul’da yürütülen soruşturma görevsizlik kararıyla özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi. Özel yetkili savcılık yıllar önce gözaltında kaybedilen Ayhan Efeoğlu, Ali Efeoğlu, Hüsamettin Yaman ve Soner Gül’ün ölümünden sorumlu kamu görevlileri hakkındaki dosyayı Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’na göndermişti. Cumhuriyet Savcısı Ayhan Bedirhan, 14 polis hakkında “kasten adam öldürme” suçundan yürütülen soruşturmayla ilgili 10 Şubat’ta görevsizlik kararı verdi…[31]
xvii) Başbakan Erdoğan’ın Roman vatandaşlarla Abdi İpekçi Spor Salonu’nda gerçekleştirdiği buluşmada “Parasız eğitim istiyoruz, alacağız” yazılı pankart açan üniversite öğrencileri Ferhat Tüzel ile Berna Yılmaz “terör örgütü üyesi olmak” ve “örgüt propagandası yapmak” suçundan 8 yıl 5 ay 20’şer gün hapis cezasına mahkûm edildi.[32] İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın beşinci oturumunda, öğrencilerin beraatlarını talep eden Cumhuriyet Savcısı Kasım İlimoğlu’nun yerine atanan Cumhuriyet Savcısı Adem Özcan, esas hakkındaki mütalaasında gençleri ‘DHKP’ örgütüne üye olmakla suçladı. Özcan, “Dosyayı yeniden inceledik. Eylemlerin, örgütün çağrıları doğrultusunda, örgüt adına yapıldığını gördük” dedi…[33]
xviii) Bağcılar’da 2012’nin Eylül ayında aile kavgası üzerine götürüldüğü polis merkezinde 52 santimetrelik masaya kemerini takıp intihar ettiği öne sürülen Hasan Latif Kaplan’ın dosyası beş ayda kapatıldı. Savcılık, Kaplan’ın intihar ettiği sonucuna vararak şüpheliler hakkında “adam öldürme, intihara sürükleme, taksirle ölüme sebebiyet verme” suçlarından kovuşturmaya yer olmadığına hükmetti…[34]
xix) Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Cem Aygün’ü öldürmekle suçlanan polisler hakkında sürdürdüğü soruşturmayı tamamladı. Savcılık şüpheli polislerden Olcay H. hakkında takipsizlik kararı verirken diğer şüpheli polis Fatih Yılmaz hakkında “ödül” gibi bir ceza istedi. İddianamede Cem Aygün’ün, polisin dengesini yitirip düşerken ateşlenen silahından çıkan kurşunla hayatını kaybettiği ileri sürüldü. Kanuni görevini yerine getirdiği belirtilen polise 2-2.5 yıl ceza istendi…[35] Ayrıca Ankara Emniyeti önünde polis cinayetini protesto eden Cem Aygün’ün kardeşlerine ise “adam öldürmeye teşebbüs”ün de arasında bulunduğu 6 suçtan, 58 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı…[36]
xx) Savcı Hopa olaylarıyla ilgili yeni bir dava açtı, atılan taşların “faile verdiği avantaj nedeniyle” silah olarak kabul edilmesini istedi…[37]
xxi) Ankara 9. Ağır Ceza’daki davada savcı Halis Özmen, 21 Şubat 2012’de esasa ilişkin mütalaasında, Muş’un Bulanık ilçesinde çıkan olaylarda iki kişiyi öldüren köy korucusu Turan Bilen ve kardeşinin yargılandığı davada görüşünü açıklayan savcı, sanıkların “meşru savunma hakkını” kullandığını savunarak, “beraatını ve silahının iadesini” istedi…[38]
xxii) Diyarbakır’da merkez Kayapınar ilçesinde Belediye Meclisi’nce Kültür Merkezi’ne verilen Kürt şair ‘Cegerxwîn’ adı ile 19 parka verilen Kürtçe isimler İdare Mahkemesi tarafından iptal edildi. Mahkeme, Diyarbakır’da 19 parkın Kürtçe isimlerini, “ahlâka aykırı, bölücü, yabancı isim verilemez” yönetmeliğini referans göstererek kaldırdı…[39]
xxiii) Baran Tursun’un polis kurşunuyla öldürülmesine ilişkin davanın ilk duruşmasında, sanık polise attığı yumurtanın avukata gelmesi nedeniyle yargılanıp beraat eden abla Şelale Tursun’a Yargıtay’dan kötü haber geldi. 9. Ceza Dairesi, “O yumurtayı atarken avukata değebileceğini düşünmeliydi” diyerek, abla Tursun’un “olası kasıtla mala zarar”dan cezalandırılmasını savunarak, kararı bozdu. Buna karşın yargı, Tursun’u vuran polise “Öldürme kastı yoktur” diyerek, iki yıl bir aylık cezayı yeterli görmüştü…[40]
xxiv) Bir çocuk yuvasında kalan ilköğretim okulu öğrencisi 2 kız çocuğuna para verip kandırarak cinsel istismarda bulunduğu ve cinsel içerikli görüntüler izlettiği gerekçesiyle yargılanan sanık, 16 yıl 3 ay hapse çarptırıldı. Ancak ceza verilirken iki çocuğun mağduriyetine yönelik mütaala şaşkınlık yarattı. Trabzon 1. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada esas hakkındaki mütalaasını açıklayan mahkeme heyeti de sanık H.Ç’ye mağdur G.G’ye yönelik cinsel istismarı yüzünden G.G’nin ruh sağlığının bozulmasını da dikkate alarak 13 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası, ruh sağlığı bozulmadığı belirtilen R.O’ya cinsel istismarda bulunduğu gerekçesiyle de 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası verdi…[41]
xxv) Siirt’te 4 genç kıza tecavüz etmekten yargılanan 36 kişiden davası sonuçlanan 10 sanık hakkındaki kararın gerekçesi açıklandı Ancak, mahkemenin gerekçeli kararı “en az N.Ç. davası kadar tartışılacak” yorumlarına neden oldu. Mahkeme, “Alt sınırdan ceza verilmesi uygun gördü, sanıklara iyi hâl indirimi uyguladı, genç kızların ‘rızası olduğu’ kabul edildi ve sanıklara ağırlaştırılmış hükümler uygulanmadı…[42]
xxvi) 14 yaşındaki gencin ölümüne neden olan kuyunun açık bırakılmasından sorumlu iki sanığa 20 taksitle ve birer ay atlayarak ödenmek üzere adli para cezası verildi…[43]
xxvii) Konya’da cinayet suçlamasıyla 3 yıl 2 ay tutuklu kalan Şakir Akça gerçek katillerin ortaya çıkmasıyla beraat etti. 100 bin liralık tazminat davası açan Akça’ya mahkeme 6 bin lirası maddi, 5 bin lirası manevi tazminat ödenmesine karar verdi…[44]
xxviii) Antalya’daki 46 daireli Çamaltı Apartmanı’nda, arazi için 1948 yılında açılan ve 2006’da sonuçlanan dava ile 34 dairenin bulunduğu bölüm orman arazisi olduğu gerekçesiyle 2008’de tahliye ettirilirken; binanın batı kısmındaki 12 dairede ise ev sahiplerive kiracılar oturmaya devam ediyor…[45]
xxix) Danıştay, bir televizyon dizisindeki 5 dakika 30 saniyelik sevişme sahnesini “uzun ve ahlâka aykırı” bulan RTÜK’ü onayladı…[46]
İş bu nedenlerle beni “yargılayan” mekanizmaya güvenmiyorum.
V.) “SONUÇ YERİNE”
Yargılamanıza konu olacak, “suç” olarak hiçbir şey söz konusu değilken; esasa müteallik dört itiraz(ım)la karşınızdayım.
Beraat talebim yok; çünkü düşünceyi ifade özgürlüğü “yargılanma”ya kalkışılsa da, asla suç değildir.
‘THKP-C/ Dev Genç’ diye bir örgüt var mı? Bilmiyorum…
Ama belirtmeden geçmeyeyim: Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’dan yargılandım; bundan da her zaman onur duydum; THKO’lu olduğumu da, inançlarımın gerektirdiği gibi mahkeme önünde göğsümü gere gere ifade ettim.
İddianameyi, Türkçe dilbilgisi kurallarından bihaber olarak kaleme alıp, “arap halkının” ibaresindeki “Arap”ı küçük harfle yazan; “Niksar’da Dikene Dövüşene Bin Selam” ibaresindeki “Dikene”nin doğrusunun “Direnene” olduğuna bile dikkat etmeyen savcının iddianamesi “polis fezlekesi”ni andırmaktadır; yalan-yanlış istihbarî malûmata dayandırılmıştır; makamının gerektirdiği üzere hukukla uzaktan yakından ilgili olmadığı gibi, gerçeklikle de en küçük bir bağlantısı yoktur. Ve ekleyeyim; adil değildir!
Mahkemenizin, Türk(iye) hukuk sisteminin uzun süredir dûçar olduğu bir hatayı düzeltmeye vesile olabileceğine inanmak istiyorum: Savcıların, polis fezlekelerini, istihbarat raporlarını olduğu gibi iddianameye geçirmesi, yargıçların ise hüküm verirken savunmanın sunduğu kanıtlardan ve argümanlardan çok bu raporlara rağbet etme yolundaki alışkanlıktan söz ediyorum.
Gerçekleri görmezden gelmenin, alt üst etmenin adalete bir yararı yoktur. Olmaz da!
Bu noktada “Hakikât, ona muhalefet edeni hızla yerle bir eder,” diyen Ali İbn Abu Talib’in uyarısı ile Wole Soyinka’nın,“Adalet, benim gözümde, insanlığın ilk koşuludur,” sözleri anımsanmalıdır…
Diyeceklerim bunlar.
Gereğini bilgilerinize sunuyorum.
9 Mart 2013 15:03:57
N O T L A R
[*] TMK’nın 10. maddesi ile görevli Adana 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2012/ 490 esas ve 2012/411 no iddianamesindeki “Terör Örgütü Propagandası Yapmak” isnadına karşı 12 Nisan 2013 tarihinde yapılan savunma… Kaldıraç, No:143, Mayıs 2013…
 [1] “Her şeyden şüphe duyulmalıdır!”
[2] Bkz: Temel Demirer, Hak(sızlık), Hukuk(suzluk) mu? “Suçumuz İnsan Olmak”!, (Sibel Özbudun’un önsözüyle), Kardelen Yay., Nisan 2009, 365 sayfa… Temel Demirer, Hrant’ın Katil(ler)i… (Sait Çetinoğlu’nun Önsözüyle), Pêrî Yayınları, Şubat 2009, 336 sayfa… Temel Demirer, “Hayır, Evet’ten Önce Gelir”! Hukuk(suzluk) Yazıları, Ütopya Yay., Mayıs 2008, 496 Sayfa, (Kolektif)…
[3] Bkz: Temel Demirer, Kavram Sözlüğü-Söylem ve Gerçek (1), Özgür Üniversite Kitaplığı, Maki Yayınevi, Ankara 2005, 709 sayfa, (Kolektif)… Temel Demirer, Terör Ne? Terörist Kim? (ABD Emperyalizmi ve Latin Amerika), Cilt:1, Ütopya Yayınevi, Ankara 2000, 284 sayfa, (Kolektif)… Temel Demirer, Terör Ne? Terörist Kim? (Avrupa Asya ve Ortadoğu), Cilt:2, Ütopya Yayınevi, Ankara 2000, 384 sayfa, (Kolektif)… Temel Demirer, Küreselleşme ve Terör (Terör Kavramı ve Gerçeği) I. Kitap, Ütopya Yayınevi, Ankara 2001, 364 sayfa, (Kolektif)… Temel Demirer, Küreselleşme ve Terör (Terörizm, Saldırganlık, Savaş) II. Kitap, Ütopya Yayınevi, Ankara 2001, 334 sayfa, (Kolektif)… Temel Demirer, Yeni Muhafazakârlık Yoğunlaşırken Küresel Vahşet-I. Kitap, Tohum Yayınevi, İstanbul 2004, 334 sayfa, (Kolektif)… Temel Demirer, Küreselleşmenin Tiranlığı: Ne, Niçin, Nasıl?-II. Kitap, Tohum Yayınevi, İstanbul 2004, 384 sayfa, (Kolektif)… Temel Demirer, Küreselleşme ve İmparatorluk: “Yeni Ekonomi”den Önleyici Savaşa…- III. Kitap, Tohum Yayınevi, İstanbul 2004, 382 sayfa, (Kolektif)… Temel Demirer, Yeni Roma: Terörist ABD-IV. Kitap, Tohum Yayınevi, İstanbul 2004, 270 sayfa, (Kolektif)… Temel Demirer, Kovboyun Sömürge İmparatorluğu-I. Kitap, Ütopya Yayınevi, Ankara 2004, 346 sayfa, (Kolektif)… Temel Demirer, 11 Eylül’den Afganistan’a ABD İmparatorluğu-II. Kitap, Ütopya Yayınevi, Ankara 2004, 287 sayfa, (Kolektif)… Temel Demirer, ABD Saldırganlığı: Irak ve Ötesi-III. Kitap, Ütopya Yayınevi, Ankara 2004, 304 sayfa, (Kolektif)…
[4] İsmail Saymaz, “Yargıtay: Deniz’i Anmak Suç Değil!”, Radikal, 22 Aralık 2012, s.15.
[6] Türey Köse, “Kürkçü’den Kızıldere’ye Selam”, Cumhuriyet, 2 Ekim 2011, s.7.
[7] “CHP’den Mahir Çayan Teklifi”, Radikal, 30 Mart 2012.
[8] “Baykal’ın 6 Mayıs 2008 Tarihindeki Konuşması”, Cumhuriyet, 27 Ekim 2009, s.8.
[9] Nazlı Ilıcak, “Kılıçdaroğlu ve Deniz Gezmiş”, Sabah, 10 Mayıs 2012, s.27.
[10] Bkz: Temel Demirer, “Atayurt Değil; Hâlâ -Bizim- Kızıldere!”, Kaldıraç Dergisi, No:89, Mayıs 2008… Temel Demirer, “70’lerden Kalan”, Kaldıraç, No:102, Temmuz-Ağustos 2009… Temel Demirer, “Kızıldere “Son” Değil; Her Daim Başlangıç!”, Kaldıraç, No:110, Mayıs 2010…
[11] Bkz: Temel Demirer, Sokakta ve Duvarda 1968, Özgür Üniversite Kitaplığı, Öteki Yayınevi, Ankara 1998, 207 Sayfa, (Kolektif)…
[12] Nihat Erim, Günlükler, 1925-1979, II. Cilt, Yapı Kredi Yay., 2005.
[13] Koray Düzgören, THKP-C ve Kızıldere, BDS Yay., 1988, s.138- 140.
[14] “Tanık Anlatımlarıyla Kızıldere İddianamesindeki Yalanlar…”, 4 Nisan 2012… http://t24.com.tr/yazi/tanik-anlatimlariyla-kizildere-iddianamesindeki-y…
[15] Aydın Çubukçu, Bizim ‘68, Evrensel Basım Yayın, 10. baskı, 2008, 1988.
[16] “Bir Yargı Skandalı Daha”, Evrensel, 4 Mayıs 2012, s.6.
[17] Metin İnan, “Gizli Tanık O Kadar Gizli ki Kendisinin de Haberi Yok!”, Evrensel, 8 Mart 2012, s.6.
[18] “Savcı ‘İşkence Sabit’ Dedi Mahkeme İndirim Yaptı”, Radikal, 7 Şubat 2013, s.10.
[19] İsmail Saymaz, “İşkenceye Beraata Tutanak Delil”, Radikal, 7 Şubat 2013, s.10.
[20] Mustafa Çakır, “Gaz Serbest Kartopu Suç”, Cumhuriyet, 4 Şubat 2013, s.8.
[21] “Linç Edenlere Değil, Edilenlere Soruşturma”, Birgün, 17 Aralık 2012, s.12.
[22] “Salam ve Gazozun Bedeli 9 Yıl Hapis”, Milliyet, 31 Mart 2012, s.3.
[23] Serkan Ocak, “İşkenceye Suçüstü”, Radikal, 10 Aralık 2011, s.8.
[24] Faruk Keskin, “Bu Adalet Değil”, Cumhuriyet, 5 Aralık 2012, s.3.
[25] Mesut Hasan Benli, “Adalette Komşu Farkı: 10 Yıl”, Radikal, 15 Haziran 2012, s.16-17.
[26] Ayşe Sayın, “Sınav Örgütsel Faaliyet”, Cumhuriyet, 21 Ekim 2012, s.6.
[27] “Panzer Davasında Sürücü Polise Beraat”, Cumhuriyet, 9 Şubat 2013, s.5.
[28] Ertan Altan, “JİTEM Davası Çöktü”, Taraf, 24 Aralık 2012, s.11.
[29] Felat Bozarslan, “Üniversite Yerine Müebbete!”, Radikal, 22 Şubat 2013, s.5.
[30] Şükrü Oktay Kılıç, “Komutan ‘Dürtüğü’ Sakat Bıraktı”, Radikal, 4 Ocak 2012, s.6-7.
[31] Hilal Köse, “Faili Meçhulde Yine Görevsizlik”, Cumhuriyet, 23 Şubat 2012, s.6.
[32] Hilal Köse, “Parasız Eğitim Pankartına 8.5 Yıl”, Cumhuriyet, 8 Haziran 2012, s.8.
[33] Hilal Köse, “Savcı Değişti Örgüt Bulundu!”, Cumhuriyet, 9 Mart 2012, s.5.
[34] İsmail Saymaz, “… ‘52 Santimden İntihar’ Kapatıldı”, Radikal, 22 Şubat 2013, s.5.
[35] Mesut Hasan Benli, “Cem’i Vuran Kurşuna ‘Kanuni Kılıf’…”, Radikal, 21 Şubat 2013, s.8-9.
[36] Alican Uludağ, “Polis Söyledi Savcı İnandı”, Cumhuriyet, 21 Şubat 2013, s.7.
[37] “Hopa’da Atılan Taşlar Silahmış”, Radikal, 19 Ocak 2012, s.10.
[38] Mesut Hasan Benli, “Savcı, Rastgele Ateşe ‘Meşru Müdafaa’ Dedi”, Radikal, 22 Şubat 2012, s.9.
[39] “Kürtçe Park İsimlerine İptal”, Radikal, 22 Temmuz 2012, s.6-7.
[40] İsmail Saymaz, “… ‘Tursun’da Garip Kasıt”, Radikal, 14 Eylül 2012, s.14-15.
[41] “İki Cinsel Taciz, Tek Mağdur”, ntvmsnbc.com, 21 Aralık 2011.
[42] Gökçer Tahincioğlu, “İşte Utanç Dosyası”, Milliyet, 18 Mayıs 2012, s.24.
[43] Ali Eyce, “Ağzı Açık Kuyuda Ölüme 20 Taksitle Para Cezası”, Sabah, 3 Temmuz 2012, s.3.
[44] Mehmet Kayhan Yıldız, “Hapiste Boşa Geçen 3 Yıla 11 Bin Lira”, Milliyet, 8 Mart 2012, s.3.
[45] “… ‘Fıkra’ Gibi Bir Tahliye Kararı”, Milliyet, 1 Temmuz 2012, s.3.
[46] Fırat Kozok, “Sevişmek 5 Dakika”, Cumhuriyet, 11 Ocak 2013, s.3.
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s