KAPİTALİST EMPERYALİST İŞGAL(LER)

“Gava tu serê wî bibînî, li rêça piyê wî negere.”[1]

 1 Mayıs 2013’ün eşiğinde insan(lık), yine ve bir kez daha kapitalist sürdürülemezlik ve emperyalist işgal(ler)le yüzyüze… Dünya nüfusunun yüzde 14’ü yani 1 milyar insan açken; Fikret Başkaya’nın “Kalkınmanın sadece bir masal” olduğu kapitalizmin sürdürülebilir olmadığının[2] altını özenle defalarca çizmek, anlatmak, haykırmak gerek… “Nasıl” mı? ‘Forbes’in dolar milyarderleri listesi 2013’de 1.426 kişiyle rekor kırıp; 73 milyar dolarla yine en zengin isim olan Meksikalı Carlos Slim, 69 milyar dolardan 73 milyar dolara çıkardığı servetiyle listede birinci oldu. Microsoft’un kurucusu Bill Gates 67 milyar dolarla ikinci olurken; İspanyol Zara markasının da sahibi olan Inditex’in patronu Amancio Ortega 57 milyar dolarla 3. sıraya yerleşti. Ortega bir önceki yıla göre servetini 19.5 milyar dolar artırmış oldu. 5. sırada 53.5 milyar dolarla Warren Buffett yer aldı. Onu Oracle’ın patronu Larry Ellison 43 milyar dolarla takip etti… Forbes’un listesi 1.426 dolar milyarderiyle rekor kırdı. Bu da yüzde 16’lık bir artıya işaret ediyor. Ortalama servet 3.8 milyar dolar oldu. En çok dolar milyarderi 442 kişiyle ABD’den çıktı. Listedeki isimlerin toplam serveti ise 5.4 trilyon dolarken; kapitalist kriz, Avrupa’da önemli bir soruna yol açtı: Yoksulluk! Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Throbjorn Jagland, 27 AB ülkesinde 80 milyondan fazla kişinin “yoksul” olduğunu açıkladı! ‘BM Kalkınma Programı’nın 2013 ‘İnsanı Gelişme Raporu’na göre, dünya çapında aşırı yoksulların oranının 2008’de yüzde 22’yken; ‘Forbes’in yayınladığı ‘En Zenginler Listesi’nde yer alan 1.426 ismin toplam malvarlığı 5.432.8 trilyon dolar ile neler mi yapılabilirdi? Eğer bu milyarderler bir ülke kurmuş olsalardı dünyanın en büyük dördüncü ekonomisi olacaktı… Milyarderin malvarlığı dünyanın en büyük üçüncü ekonomisi Japonya’nın hemen altında yer alıyor. Japonya ekonomisinin büyüklüğü 5.984.38 trilyon dolar… Ancak, milyarderler topluluğu servetleriyle Avrupa’nın en büyük ekonomisi Almanya’nın oldukça önüne geçmiş durumda. Almanya ekonomisi toplamda 3.366.651 trilyon dolarlık büyüklüğe sahip… Milyarderler içinde ülkelerin ekonomik büyüklüklerini geride bırakan servetlere sahip isimler var. Örneğin, dünyanın en zengin adamı Carlos Slim’in 73 milyar dolarlık serveti Azerbaycan ekonomisinden büyüktür! Açlık ve servet bu denli büyük bir uçurumda, dikotomide ifadesini bulurken; Elias Canetti’nin, Avrupa’nın faşizmle tanıştığı, İkinci Dünya Savaşı başlamadan önce kaleme altığı, ‘Körleşme’ başlıklı romanında anlattığı şey(ler) bir kez daha realize oluyor… Evet, emperyalist çürümenin insan(lık)ı körleştirdiği, emperyalizmi “küreselleşme” diye ambalajlayıp, yutturmaya çalıştığı; hatta kapitalizmi “demokratikleştirdiği”ni iddia ettiği bir cinnetin orta yerinde körleşme, insanın insan olma onuruna aykırı düşen buyurganlıklarla hesaplaşmaktan kaçınması, gözlerini kapayarak görmezden gelmesi; düşünmeyi ve tanığı olduğu dünyayla hesaplaşmaktan yan çizmesi; yani boyun eğmesidir… Yabancılaş(tırıl)mış insan(lık), gerçeği bütünselliğinden kopartan yalanlar ile manipüle edilirken; küresel ve toplumsal gelişmeler karşısında körleş(tiril)iyor… Savaşın “barış”, tehdidin “olağan”, işgalin “demokrasi ihracı”, köleleştirilmenin “özgürlük”, emperyalizmin “küreselleşme” olarak sunulduğu bir ortamda, sessiz çoğunluk görmezden gelip, aldırmasa da, 1 Mayıs 2013’ün eşiğinde yerküre alt üst oluyor…

* * * * *

Kim “post” takıları ekleyip, ne derse desin! Emperyalist dünya sistemi, hâlâ kapitalist üretim tarzına dayanmaktadır; günceldir! “Geçenlerde bir ‘entelektüel’ liberal ‘Anti-emperyalizm, milliyetçiliğin kibarcasıdır’ demiş. Bu ilginç saptama iki yoruma açılıyor. Birinci yorum; artık kapitalizm değişti, emperyalist (bir ülkenin başka ülkelerin yönetimlerini, ekonomilerini, askeri müdahaleye gerek kalmadan, finansal-diplomatik şantajlarla, satın alınmış yerel işbirlikçilerle yönlendirme) eğilimlerini, devletler arası egemenlik bağımlılık ilişkilerini, eşitsiz gelişme dinamiklerini aştı; emperyalizm tarihe karıştı diyor. Öyleyse olmayan bir şeye karşı çıkmaya çalışmak ya bir tür deliliktir ya da milliyetçiliğin müstehcenliğini örtmeye çalışan bir incir yaprağı. İkinci olasılık; emperyalizm var, Lenin’in emperyalizme ilişkin, tekelcilikten, piyasa, kaynak rekabetinden kaynaklanan, yönlendirme, denetleme, ilhak eğilimi, sömürü saptamaları; Fanon’un deyimiyle ‘öteki’nin ulusal mekânda iktidarı’ olgusu hâlâ geçerlidir, ama bunlara karşı çıkmak müstehcendir, milliyetçilik olarak mahkûm edilmelidir; bugün esas olan emperyalizme işbirliği yapmaktır, diyor. Irak ve Afganistan işgalleri bir yana, finansal krizle birlikte gerek solda, gerekse de muhafazakâr kanatta yoğunlaşan tartışmalar, emperyalizmin ortadan kalkmış olması bir yana ‘jeopolitiğin’ geri geldiğine, diğer bir deyişle arazi, kaynak ve kaynaklara ulaşım yollarının, piyasa mekanizmalarının ötesinde, doğrudan denetimine verilen önemin arttığını, klasik sömürgecilik eğilimlerinin, yeni şekillenmeler sergileyerek geri gelmeye başladığını gösteriyor… Kimi aklının istikrarını kaybetmiş tipler, ‘emperyalizm geride kaldı’ savıyla, ‘işbirliği yapmak gerekir’ müstehcenliği arasında çürümeye devam ededursunlar, yalnızca son bir haftanın haberleri bile kapitalizmin kendini aşmak bir yana, geriye adeta XIX. yüzyılın sonunda sergilediği biçimlere dönmeye başladığını düşündürüyor.”[3] Tekrarlıyorum: Emperyalist dünya sistemi, hâlâ kapitalist üretim tarzına dayanmaktadır; günceldir. Dünya sistemini belirleyen, kapitalizmin ücretli kölelik ilişkileridir. “Ulus devlet” de içinde olmak üzere emperyalist dünya sisteminin üst yapısını belirleyip biçimlendiren kapitalist üretim işlerliğidir. Tekelci kapitalizmin daha yüksek bir içsel evresine denk düşen “küreselleşme” güzergâhında emperyalist tekelci kapitalizm, uluslararası tekellerin emperyalizmine dönüşmüştür. Bir kez daha belirtelim: “Küreselleşme” denen şey, emperyalizmdir, emperyalizm de küreselleşmenin ta kendisidir. Hatırlatalım: “Emperyalizmin kendine özgü siyasal özellikleri şunlardır: Mali oligarşinin baskısı ve serbest rekabetin ortadan kaldırılması yüzünden her alanda gericilik ve artan ulusal baskı,” diyen V. İ. Lenin ekler: “Emperyalizm, her yere, özgürlük değil, egemenlik eğilimi götüren mali sermayenin ve tekellerin çağıdır. Bu eğilimin sonucu ise şöyle olmaktadır: Siyasal rejim ne olursa olsun, her planda gericilik ve bu alanda mevcut uzlaşmaz karşıtlıkların aşırı derecede yoğunlaşması.”[4] Lenin’in tespiti, emperyalist siyasal gericilik eğilimiyle emperyalizmin ekonomik temeli arasındaki dolaysız bağa işaret eder. “Bu yeni ekonominin, tekelci kapitalizmin (emperyalizm tekelci kapitalizmdir) siyasal üstyapısı, demokrasiden siyasal gericiliğe değişimdir. Demokrasi serbest rekabete tekabül eder. Siyasal gericilik tekele tekabül eder,”[5] vurgusuyla; “Emperyalizm, banka sermayesi çağı, dev kapitalist tekeller çağı”nda, “… ‘devlet mekanizması’nın olağanüstü bir güçlenişini, gerek monarşist gerekse de en özgür, cumhuriyetçi ülkelerde proletaryaya karşı baskı önlemlerinin artırılmasıyla bağıntı içinde onun bürokratik ve askeri aygıtının görülmedik bir büyümesi”ne[6] tanık olunduğunun altını çizer. Lenin’in dedikleri, bugün de tümüyle geçerlidir. Dahası, bu gerçekler, bugün çok daha yoğunlaşmış, çok daha keskin biçimler almıştır. Emperyalist gelişmenin nesnel hareket yasaları temelinde yükselen, emperyalizmin kendi içsel evrimiyle ortaya çıkarak genelleşen tekelci kapitalist gelişme evresinde, emperyalizmin siyasal gericilik eğilimini; siyasal üstyapının aşırı gerici karakterini daha da yoğunlaştırmış, keskinleştirmiş ve yaygınlaştırmıştır. “Küreselleşme” ile (uluslararası tekelci kapitalizm!) emperyalist siyasal gericilik eğilimi de daha yüksek bir temelde ve düzeyde uluslararasılaşır. Böylece, emperyalizmin doğal karakteristiği olan siyasal gericilik eğilimi, bir tür “süper” siyasal gericilik ve emperyalist saldırganlık olarak insanlığın karşısına dikilir. Söz konusu tabloda siyasal duruşu şekillendiren sınıfların iktisadi çıkarlarıdır; kapışmadır; paylaşımdır… Emperyalist siyasal gericilik/ saldırganlık; “Terörizme karşı mücadele”, “küresel terörizmle sonsuza kadar savaş”, “önleyici savaş”, “özgürleştirme stratejileri” ile çok daha çıplak hâle gelmiştir. Fikret Başkaya’nın da ifade ettiği üzere, “Geride kalan yaklaşık iki on yılda emperyalistler tarafından çıkarılan savaşlar [saldırılar demek daha doğru] asla afişe edilen gerekçelerle ilgili değildi. Uyuşturucuyla savaş, terörle savaş, bir ülkeyi işgalden kurtarma, kitle imha silahlarına sahip olma, jenosidi önleme, demokrasi ve insan hakları götürme, ‘insânî yardım’ vb… Emperyalist kampın duruma göre dillendirdiği bu tür sözde gerekçelerin reel bir karşılığı yoktur. Olması da zaten mümkün değildir. Emperyalizmin çıkarı Asya’da, Afrika’da, Latin Amerika’daki rejimlerin demokratikleşmesinde değil, ne yapıp-edip muhtemel bir demokratikleşmeyi engellemektedir. Zira, gerçekten demokratik, kendi ayakları üstünde durabilen bir rejim demek, emperyalist sömürü ve dış müdahaleye kapalı bir rejim demektir. Bu yüzden en gerici, en bağnaz, en halk düşmanı ve karanlıkçı rejimler, olabildiğince desteklenir ve işe yaramaz hâle gelince de şeytanlaştırılıp bertaraf edilir… O hâlde sadede gelebiliriz: Kapitalizm var oldukça, emperyalizm kaçınılmaz, emperyalizm var oldukça da emperyalist savaşlar-çatışmalar kaçınılmaz. Her kim ki, gerçekten bu dünyada haysiyetiyle yaşamak, hayırlı bir şeyler yapmak istiyorsa, ikircikli olmayan bir tarzda kapitalizme karşı mücadele yürütmesi gerekir. Zira, öyle sanıldığı gibi emperyalizm ‘dışsal’ bir olgu değil. Emperyalizm yerli uzantıları sayesinde var olabiliyor, varlığını sürdürülebiliyor… Velhasıl emperyalizm içimizde… Dolayısıyla anti-emperyalist olmakla anti-kapitalist olmak bir ve aynı şey…”[7]

* * * *

Yerküre emperyalizmin, fiili işgali altındadır! Hayır “abarttığım” falan yok; işte Z. Brzezinski’nin, “Devletler açıkça savaş ilan etmeden, gittikçe artan oranda başvurdukları gizli şiddet eylemleriyle var oluyorlar,”[8] diye betimlediği gerçek(ler): ABD, dünyada en çok askeri üssü bulunan ülke konumunda; Avrupa’da da hâkimiyeti elinde bulunduran Pentagon, 150 farklı ülkede 350 bin asker konuşlandırmış durumda… En yoğun hareketlilik ise Çin’in etrafındaki bölgelerde yaşanıyor. Pekin yönetiminin denize çıkan tüm yollarında Amerikan askeri var…  ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, “Amerikan dış politikası sadece İHA’lar ve asker konuşlandırmalarla tanımlanamaz,” derken; ‘The New York Times’ın haberine göre, ABD Merkez Kuvvetler Komutanı David Petraeus, 2009 Eylül’ün de İran, Suudi Arabistan, Yemen ve Somali gibi ülkelerde izleme yapmaları için Özel Operasyon birliklerini yetkilendiren bir emri imzaladı. Belgede yer alan hedeflerin, “El Kaide gibi örgütlere sızılması, bu örgütlerin dağıtılması, bozguna uğratılması, yok edilmesi ve ayrıca gelecekteki saldırılar için ortamın hazırlanması” olduğu belirtildi. Gazete, belgede saldırı eylemleri için yetki verilmediğini yazdı. Tam da bu noktada Noam Chomsky’nin, “Eğer akıllı bir faşist diktatörlük var olsaydı, Amerikan sistemini seçerdi, diye düşündüğüm çok olmuştur,” saptaması yanında; Eduardo Galeano’nun şu sözleri anımsanmalı: “1943’te, İkinci Dünya Savaşı sırasında, General George Patton askerlerine şöyle nutuk çekerdi: ‘Siz buradasınız çünkü gerçek erkeklersiniz ve bütün gerçek erkekler savaşı sever! Biz Amerikalılar maço erkek olmaktan gurur duyarız ve biz maço erkekleriz! Amerika kazananları sever! Amerika kaybedenlere tolerans göstermez! Amerika ödlekleri aşağılar! Biz Amerikalılar her zaman kazanana oynarız! Bu yüzden Amerika hiçbir savaşı kaybetmedi ve asla kaybetmeyecek!’…”[9] Devamla: Dünya genelinde, yabancı ülkelerde en fazla askeri bulunan ülkeler arasında ABD ilk sırada yer alırken, bu ülkeyi İngiltere, Fransa ve Rusya izliyor. Orta Asya’da Rusya ve ABD, Afrika’da Fransa, ABD, İngiltere ve Japonya, Avrupa’da ABD ve İngiltere, Asya ve Ortadoğu ülkelerinde ise daha çok ABD ve İngiltere’nin askeri üsleri bulunuyor. ABD, Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Güney Asya’da 161 bin 88, Avrupa’da 79 bin 476, Asya’nın doğusu ve Pasifik bölgesinde 49 bin 121 ve Orta Asya’da 156 askeri konuşlandırılmış durumda. ABD’den sonra yurt dışında en fazla askeri birlik konuşlandıran ülke konumundaki İngiltere’nin 23 ülkede 31 bin 200, Fransa’nın da 14 bölgede 19 bine yakın askeri görev yapıyor. Yabancı askeri üslerin yüzde 95’ine sahip olan ABD, 150’nin üzerinde ülkede 350 bine yakın askeri görev yapıyor. Dünyanın 150’den fazla ülkesinde 820’yi aşkın askeri yapılanması olan ABD’nin, yabancı ülkelerde yüzölçümü hektarlarla ölçülen büyük askeri alanlara sahip. Bu askeri alanlar arasında hava üsleriyle birlikte koordinasyon ve analitik merkezleri de yer alıyor. ABD’nin en büyük askeri üsleri, İngiltere, İsrail, Güney Kore, Almanya ve Japonya’da, en fazla askeri personeli ise Afganistan’da yer alıyor. ABD’nin Türkiye’de de askeri üssü bulunuyor. Türkiye’de, 47’si kara, 20’si deniz, 1407’si hava gücü personeli olmak üzere toplam 1504 Amerikalı asker görev yapıyor. Kuveyt Savaşı sonrasında Bahreyn, Katar, Umman’da askeri üsler kuran ABD’nin, son yıllarda özellikle jeo-ekonomik merkezlere doğru yöneldiği gözleniyor. Dünyanın en zengin petrol yataklarının bulunduğu ve son yıllarda toplumsal hareketliliklerin yoğun olarak yaşandığı bölgelerden Ortadoğu’da, en fazla yabancı asker bulunduran ülkeler arasında ABD ilk sırada yer alıyor. ABD’nin Irak’ta 18 bin 400, Kuveyt’te 13 bin 500, Bahreyn’de 2 bin 174, Katar’da 600, Suudi Arabistan’da 261, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 177 askeri bulunuyor. İngiltere’nin Suudi Arabistan’da 120, Umman’da 90, Bahreyn’de 30, Kuveyt’te 40 askeri personeli görev yapıyor. Fransa’nın da Birleşik Arap Emirlikleri’nde 650 ve Lübnan’da 1100 askeri konuşlanmış durumdayken, Rusya’nın Suriye’de 166 askeri personeli bulunuyor. ABD’nin üsleriyle ilgili en önemli hareketlilik Çin’in çevresinde yaşanıyor. ABD, Çin’e yakın bölgelerde askeri varlığını artırırken, özellikle Çin’in denize tüm çıkış yollarında ABD’nin askeri üslerini yoğunlaştırması dikkati çekiyor. Avustralya ve Cocos Adalarında askeri üsler oluşturan ABD, Endonezya, Malezya ve Brunei’de de yeni askeri üsler kurmaya çalışıyor. ABD, bu üslerle birlikte Pekin’e yakın yaklaşık 200 noktada askeri varlığıyla ön plana çıkıyor. ABD, Avrupa’da da en fazla yabancı asker bulunduran ülke konumunda yer alıyor. 2. Dünya Savaşı’nda, İngiltere ve Fransa’da limanlardan yararlanma ve üs inşa etme hakkı elde eden ABD askeri birlikleri, savaş döneminde yerleştiği İngiltere, Almanya, İtalya, Fransa, Belçika, İzlanda, Norveç’teki varlığını sürdürüyor. ABD’nin, Avrupa’daki en büyük askeri üsleri, İngiltere ve Almanya’da yer alırken, en fazla ABD askeri ise Almanya topraklarında görev yapıyor. ABD’nin, Almanya’da 52 bin 405, İtalya’da 10 bin 864, İngiltere’de 9 bin 388, İspanya’da 1482, Belçika’da 1206, Portekiz’de 699, Yunanistan’da 378, Fransa’da 68 olmak üzere tüm Avrupa bölgesinde toplam 79 bin 476 askeri bulunuyor. Türkiye’nin de Avrupa ülkelerinden Saraybosna’da 292, Kosova’da da konuşlu 377 askeri personeli görev yapıyor. Orta Asya ise özellikle Rusya ile ABD arasında adeta askeri üs kapma mücadelesinin yaşandığı bölge olarak ön plana çıkıyor. ABD, bölgedeki enerji kaynaklarına ulaşma ve Afganistan’daki askeri operasyonları sırasında Orta Asya ülkelerini üs olarak kullanma yönünde adımlar atarken, Rusya ve Çin’in bölgedeki etkisini sınırlandırmaya çalıştığı gözleniyor. Rusya’nın, Ermenistan’daki hava üssünde 3 bin, Azerbaycan’da 900, Güney Osetya’da 3 bin, Tacikistan’da 5 bin 500, Kırgızistan’da 700’e yakın askeri personelinin görev yaptığı biliniyor. ABD’nin ise Ermenistan’da 8, Azerbaycan’da 11, Gürcistan’da 33, Kazakistan’da 11, Kırgızistan’da 8, Türkmenistan ve Tacikistan’da 6 askeri bulunuyor. Afrika ülkelerinde ABD, Fransa, Japonya ve İngiltere’nin askeri üsleri bulunuyor. ABD’nin, Afrika ülkelerinden Kenya, Cibuti, Etiyopya, Uganda, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Güney Sudan’da askeri üsleri, Cezayir, Nijer, Moritanya, Çad, Nijerya, Mali, Burkina Faso, Fildişi Sahili ve Senegal’de de askeri birlikleri bulunuyor. Fransa’nın da Kara Kıta’da en büyük askeri üssü Cibuti’de bulunuyor. Somali, Etiyopya ve Eritre ile sınırı olan Doğu Afrika ülkesi Cibuti’ye gösterilen uluslararası ilgi dikkati çekiyor. Kızıldeniz kıyısında Yemen’in hemen karşısındaki stratejik bir limanı bulunan 600 bin nüfuslu Cibuti’de, tarihte uzun dönem eski sömürgeci güç olarak varlığını sürdüren Fransa, ABD ve Japonya’nın askeri üsleri bulunuyor. Cibuti, ABD’nin Afrika’da en fazla asker bulundurduğu ülke konumunda; ABD’den sonra Fransa geliyor.[10] Velhasıl, emperyalist ülkeler, çıkarlarını askerî varlıklarıyla destekleme konusunda da dün ne yaptılarsa, bugün de benzerini yapmayı sürdürüyorlar…

* * * * *

Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Mustafa Durmuş’un, “Kapitalizmle savaş ikiz gibi” vurgusunu bir kez daha anımsatarak; konuya ilişkin birkaç veri daha aktaralım: Stockholm Uluslararası Barış Enstitüsü (SIPRI)’nün 2007-2011 raporuna göre, uluslararası silah piyasasının hacmi yüzde 24 büyüdü. Asya ve Pasifik ülkeleri silah piyasasında yüzde 44’lük ithalat payıyla başı çeken bölge oldu. Silah piyasasında ithalat paylarına göre yüzde 19’la Avrupa ikinci, Ortadoğu yüzde 17 ile üçüncü, Amerika kıtası yüzde 11 ile dördüncü ve Afrika da yüzde 9 ile beşinci sırada yer aldı. ‘Wired News’in, ABD Savunma Bakanlığı’nın en gizli projelerine ayırdığı bütçeyi tespit etmek için yaptığı araştırmalara göre; Pentagon’un internette yayımlanan bütçe raporlarının dışında kalan “karanlık bütçenin” büyüklüğü 51 milyar dolar. CIA’nın ise 2012 bütçesi ise 50 milyar dolar civarında… Rusya devlet silah ihracat firması Rosoboronektport’un, 2012’de imzaladığı silah ve askeri teknik malzemeleri ihracat anlaşmalarının parasal tutarı, 2011 yılına göre 2.5 kat artarak 17.6 milyar dolara yükseldi. Askeri harcamaları 1995’ten bu yana yüzde 500 artan Çin 2011’de 143 milyar dolar harcadı. Rusya da harcamalarda kısıntıya gitmiyor. 2011’de 71.9 milyar dolarlık harcama yapan Rusya, 2020’ye kadar Sovyetler Birliği döneminden kalan tüm silah, araç ve gerecini değiştirip ordusunu modernleştirmiş olacak. 2010’a göre 2011’de yüzde 8.6 daha fazla harcama yapan Afrika kıtasının toplam askeri gideri 34.3 milyar dolar. Türkiye de savaşa 18 milyar dolar ayırıyor. Yani hemen herkes, gücü yettiğince tepeden tırnağa silahlanıyor. Söz konusu militarizm ile emperyalistler arası kapışma ve dalaşma dozajının yükselmesi arasında doğrudan ilişki vardır!

* * * * *

  1 Mayıs 2013’ün eşiğinde yerküre emperyalist savaş tehlikesiyle yüz yüzdedir… Hegemonyası “tartışılan” ABD gerçeği karşısında Zbigniew Brzezinski bir makalesinde ABD’nin zayıflamasının dünyada ortaya çıkaracağı sorunları sıralayıp, “ABD’siz bir dünya kaosa sürüklenir” sonucuna vararak ekler: “Dünya ABD sonrasına hazır değildir. Dünyaya kargaşa hâkim olacaktır.”[11] Küresel ve bölgesel rekabetin derinleşerek yaygınlaşacağına işaret eden bu tespit, bugünkü dünya düzeninin alt üst olabileceğine dikkat çeker. Bunlar “afaki şeyler” olarak yorumlanamaz! Çünkü yerküre 1913’ünün eşiğindedir… Bir simge olarak “1913”, 1945’e kadar sürecek bir “güç transferi”, hesaplaşma döneminin, “hiç beklenmedik” bir anda başladığı yılın arifesi olarak anılır. Hegemonyacı güç, kendi, değerlerinin evrensel uygarlığı temsil ettiğini savunur. Oswald Spengler de I. Dünya Savaşı’nın ardından yayımlanan “Uygarlığın Çöküşü” yapıtında, yükselen komünist hareket, Bolşevik devrimi, kadın hareketi ve Asyalı güçlerin yükselişinin ışığında Batı uygarlığının çökmeye, totaliter eğilimlerin egemen olmaya başladığını düşünüyordu. 2013 yılının ilk haftasında medyada yoğunlaşan tartışmalarda, 2013’ün birçok açıdan “bir dönüm noktası” olacağına ilişkin yaygın bir beklenti görülüyordu; Spengler’i anımsayanlar da vardı… Dünyanın en büyük bono (borç piyasaları) yatırımcısı Pimco’nun CEO’su El-Erian, 2013 yılının ciddi siyasi istikrarsızlıklara aday olduğundan söz ediyorken; batı “uygarlığının” ve egemenliğinin kaynağı Akdeniz çevresini göz önüne aldığımızda Portekiz, İspanya, İtalya’dan Yunanistan’a, Kuzey Afrika’da Tunus ve Mısır’a, Ortadoğu’da Körfez ülkelerine kadar özellikle genç nüfus arasında işsizlik oranlarının çok yüksek olduğu görülüyor. Stratfor’un direktörü George Friedman’ın önemle vurguladığı gibi, siyasi istikrarın devamının verili yapı içinde çözüm üretilebileceğine ilişkin bir inanca dayandığını anımsarsak bu bölgelerde hükümetler, işsizlik ve yoksulluk konusunda çözüm üretebileceklerini gösteremedikleri takdirde, 2013 yılında kitleler bir sonraki seçimleri bekleyecek kadar sabırlı olamayabilecekler. ‘The National Interest’in editörü Robert Merry de depresyon, diktatörlük, devrim gibi kavramları çağrıştıran bu manzaraya bakarak Oswald Spengler’in, ünlü “Batının Çöküşü” (1918) başlıklı yapıtını anımsatıyordu… O hâlde verili hâle ilişkin olarak Immanuel Wallerstein’ı anımsamakta, anımsatmakta büyük yarar var: “İçinde yaşadığımız dünya-sistemi hakkında ne biliyoruz? Öncelikle bu sistemin temel prensibinin sürekli sermaye birikimine dayanan kapitalist dünya-ekonomisi olduğunu biliyoruz. İkinci olarak, onun tarihsel bir sistem olduğunu ve diğer bütün sistemler gibi (bir bütün olarak evrenden en küçük nano-sisteme kadar) bir ömrü olduğunu biliyoruz. Önce meydana gelir, kurallara ve yarattığı yapılara uygun olarak ‘normal’ ömrünü yaşar ve sonra bir noktada sistem dengeden çok uzaklaşır ve yapısal bir krize girer. Üçüncü olarak, devletler arasında ve içinde uçurumun sürekli arttığı günümüz dünya-sisteminin gittikçe kutuplaşan bir sistem olduğunu biliyoruz. Şimdi böylesi bir yapısal krizin içindeyiz ve kırk yıldır da bu böyleydi. Bir diğer yirmi ila kırk yıl krizde olmaya devam edeceğiz. Tarihsel toplumsal bir sistemin yapısal krizi için bu oldukça ortalama bir süre. Böyle bir yapısal krizde sistem çatallanır ki bu da şu anlama gelir: doğası gereği bu yapısal krizi sona erdirecek şekilde içlerinden biri kolektif olarak ‘seçilecek’ iki alternatif yol ortaya çıkar.”[12]

** * * *

Emperyalist işgal gerçeği ve savaş tehdidi karşısında iki yoldan birini seçmek zorunda olduğumuz bir yere gidiyoruz; bu yolun lokomotif gücü yine işçi sınıfı enternasyonalizmi… Şimdi soru(n); tüm dünyada genel protesto rüzgâr(lar)ı esip; dünya halkları, bir yerlerde sürekli bir şeyleri protesto ediyorken; “işlerin bugünkü hâlinden” hoşnutsuzluk yaygınlaşırken; ya da Alberto Toscano, “Günümüz şartları çok farklı. Yeni ‘68 benzetmesi/ beklentisi yerinde değil… Değişim arayışı ‘68’den radikal olmak zorunda,” notunu düşerken; tüm enerjileri anti-emperyalist cephede toparlamak gerekiyor… Anti-emperyalist cephe sistemden tüm hoşnutsuzları ve onların sisteme karşı itiraz ve “Hayır”larını işçi sınıfı enternasyonalizminin “Evet”i ekseninde, ezilenlerin tarihsel bloğunda toparlayabilme becerisinden geçmektedir! Bunun için tüm itirazların, “Hayır”ların muhalefetini emperyalizme karşı pratikleştirmesi gerekiyor! Çünkü çözüm ararken öncelikle “pratik”ten geçmek “olmazsa olmaz”dır. Bu noktada “V. İ. Lenin’in ‘Felsefe Defterleri’nde,[13] Hegel’i okurken yaptığı birkaç saptamayı anımsamak yararlı olabilir. ‘İnsan aklının objektif olanı idrak etmesinin kriteri, insanın, insanlığın pratiğidir.’ ‘İnsanın bilinci yalnızca objektif dünyayı yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda onu yaratır da.’ Subjektif ile objektif arasındaki ilişkiyi vurgularken ‘dünya insanı tatmin etmez ve insan onu değiştirmeye karar verir.’ Özetle: Tatminsizlik=> pratik => pratik üzerinde düşünme=> idrak=> objektif olanın iç çelişkilerini ortaya çıkaran aktif bir devrimci diyalektik pratik=> var olanı değiştirmek. İdrak, kavramlar ve yasalar (teori) mutlak değil tarihseldir. ‘Pratik (teorik) bilgiden üstündür. Çünkü yalnızca evrensel olma onuruna değil, aynı zamanda dolayımsız güncelliğe de sahiptir.’ Solun hem beğenmediği objektif durumu (toplumu) hem de bu objektif durumun parçası olan popülist hareketi değiştirmek için, hemen elindeki teoriyi bu objektif durum içinde pratiğin sınavına sokarak yeniden tarihselleştirmesi/ güncellemesi gerekir.”[14] Anti-emperyalist mücadele bu konuda devrimci pratiğe engin imkânlar sunmaktadır… Çünkü emperyalizmin köleleştirdikleri, ezdikleri, yoksullaştırdıkları kendi durumlarının bilincine varıp, yeni bir dünya istemi ve iktidar istenciyle, kendi güçlerini fark ettiklerinde ütopyalarını gerçekleştirebilirler; Mehmet Eroğlu’nun, “Umudun iki güzel kızı vardır: öfke ve cesaret. Öfke olanlara dayanabilmek, cesaretse onları değiştirebilmek için,” sözü eşliğinde…   25 Mart 2013 21:52:00, Ankara.  

N O T L A R [*] Kaldıraç, No:142, Nisan 2013…  [1] “Başını görürken, ayak izini arama.” (Çerkes Atasözü.) [2] Fikret Başkaya, “Kalkınma Masalı”, Komünist Zemin, No:19, Aralık/ Ocak/ Şubat 2013, s.31-32… ve Fikret Başkaya, “Kapitalizm Neden Sürdürülebilir Değil”, Dipnot Dergisi, No:8, 2012, s.31-50. [3] Ergin Yıldızoğlu, “Emperyalizmde Geçen Hafta”, Cumhuriyet, 25 Şubat 2013, s.11. [4] V. İ. Lenin, Emperyalizm, Çev: Cemal Süreya, Sol Yay., Ekim 2006. [5] V. İ. Lenin, Emperyalist Ekonomizm, Marksizmin Bir Karikatürü, Çev: Yurdakul Fincancı, Sol Yay., 1991. [6] V. İ. Lenin, Devlet ve Devrim, Agora Kitaplığı., 2009. [7] Fikret Başkaya, “Emperyalist Savaşları Anlama Kılavuzu”, Birgün, 12 Mart 2013. [8] Z. Brzezinski, The Financial Times, 24 Şubat 2013. [9] Eduardo Galeano, Ve Günler Yürümeye Başladı, Çev: Süleyman Doğru, Sel Yay., 2012. [10] “Dünyayı Saran Örümcek”, Yeni Şafak, 21 Şubat 2013, s.10. [11] Zbigniew Brzezinski, “After America”, Foreign Policy, Jan/Feb 2012. [12] Immanuel Wallerstein, “Orta Vadede Küresel Kargaşa”, Sendika.Org, 6 Ocak 2013. [13] V. İ. Lenin, Felsefe Defterleri, çev: Uluğ Nutku, Maya Yay., 1975. [14] Ergin Yıldızoğlu, “Bu Kez de İtalya Dersleri”, Cumhuriyet, 6 Mart 2013, s.4.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s