AŞKIN “NE”LİĞİ

“Aşka vurgunum ben.”[1]

 “Aşkın binbir yüzü”nden söz eder Atilla Dorsay. Böyle midir acaba? Ya da “Aşk bir orospudan bir azize de yaratır, bir azizeden bir orospu da,” der Ahmet Altan. Mümkün mü? Bülent Ortaçgil’in söylediği gibi, “Aşk bir dengesizlik işi” midir acaba? Veya Aşık Veysel’in, “Kavuşamazsın, aşk olur,” diye altını çizdiği midir? Sorular çoğaltılabilir.
* * * * *
Yanıt(lar)a gelince: Çok uzun bir kelimedir aşk… Her şeyi geride bırakıp yeniden başlamak cüretidir. Yangınla(rla) başlayan, hünerli emek işidir. Her seferinde “Bu başka” dedirtendir. Siyah beyaz hayatın rengidir. Yani aşkın kadarsındır. Yaşanılası ve asla unutamayacağıdır. Sabırdır; hiç bitmeyecekmiş gibi sımsıkı sarılınandır. Sevmek ve sevilmenin en güzel hâlidir. Yani “Sen yoksan her şey ‘eksik’, sen varsan her şey ‘tamam’…” hâlidir tam olarak. Aşk hayatı anlayıp, değiştirmeyi mümkün kılarken; “her aşk, gerçekten aşk ise ilk aşktır”. Yollara düşmektir, gitmektir. Sarılmaktır sımsıkı, kenetlenircesine… Heyecan, tutku ve cürettir. Nâzım Hikmet Ran’ın dizelerindeki üzere, “Dünyanın en güzel sesinden, en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey”dir O… Veya Attila İlhan’a, “ne güzel bir yalansın sen!/ hep inandığım…”; Bedri Rahmi Eyüboglu’na, “Bir dilimi zehir zıkkım. Bir dilimi candan tatlı”; Yannis Ritsos’a, “Başka bir yurdum yok, bedeninde yaşıyorum”; Konfüçyüs’a, “Karşılıktan çok çabaya önem vermeye aşk denir”; Gonca Vuslateri’ye, “Aşk çok güzel yaşanmalı, delirmeli, bağırmalı” dedirtendir… Ya da “Aşık oluyoruz, çünkü beynimiz var; düşünüyor, hissediyor, tepki veriyor… Aşık olduğumuz şey, karşımızdaki insana beynimizin atfettiği değerlerin tümü. Kimine göre güzellik olabilir bu, kimine göre akıl, kimine göre uyum yeteneği. Ama sonuç olarak, beynimizin yarattığı bir hayale aşık oluyoruz. Aşkın gözünün kör olduğu önermesi bu nedenle doğru… Aşık, beyniyle görüyor çünkü, gözüyle değil, aşık olan kişi, beyninin görmesini emrettiği şeyi görüyor; normal insan gözünün görebileceğinin çok ötesinde bir görüş alanı bu,” sözleriyle Mehmet Y. Yılmaz’ın tanımladığı ve Alper Hasanoğlu’nun, “Plan dahilinde inşa edilen bir şey değildir,” dediği Londra Üniversitesi uzmanları; aşkın en heyecanlı günlerinde insan beyninin “muhakeme yeteneği” ile ilgili ön korteksinin devre dışı kaldığını belirledi. Tarama yöntemiyle beyindeki kimyasal değişimlerin haritasını çıkaran uzmanlar deneklere hayran olduğu birinin fotoğrafını gösterdi. Fotoğraftan sonra deneklerin ön korteksinde eleştiri ya da şüpheye yol açan mekanizmaların devre dışı kaldığı ortaya çıktı. Evet, evet olmadığında “hayatın da olmadığı”; yokluğunun ise, insanı, hareketsiz ve hissiz bırakırcasına “felç” ettiğidir aşk. İnsana yakışan; Anka Kuşu misali küllerinden hep yeniden doğandır. Sonsuz büyüklükteki anlam(lar)dır. Yaşamayanların inanmadığıdır. “Yoktur”, “Olamaz”, “Yalandır”, “Sıradandır”, “Gecicidir”, “Anlamsızdır”, “Sahtedir,” diyenlerin anlayamadığıdır… “Kıyamet değil, mucizedir”. Her zaman tutku ister, tutukluk yapmadan.
* * * * *

Aslı sorulursa, aşksız bir hayatın, kayda değer yanı yokken; “Aşk denilen mevzuat her şeyin tam tersini yaşatabilir”[2] de… Pınar Kür’ün, “Aşk, bir aynaya bakmaktır, kendini ne kadar güzel görürsen o kadar aşık olursun,” dediği mesele hakkında “Hayatın içimizde gülümseyen yüzü,” notunu düşer Ahmet Hamdi Tanpınar… Aslolanın yegâne sebeb-i hikmetidir. Kıvılcımla başlar önce; sonra da yakar kavurur. Yine, yeni, yenidendir; durmadan başkaldırıdır, rutine, dayatılmışa karşı. Mevlana’nın, “Aşk öyle bir alevdir ki parlayınca sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar” dediğidir. Umudu kesilmeyen ve asla umudunu yitirmeyen. Bitmeyen, tükenmeyendir O. Heyecandır, var olma hâlidir; yaşamla bütünleşmedir. “Olağan” denileni alt üst edendir; başkaldırıdır… En “Olmam”, “Olamam” dediğindir; tutkulu değişimdir. Kalbe düşen cemredir; ne zaman gelirse gelsin, hep baharı getiren. Üretme-çoğaltma-çoğullaşma hâlidir. Gülümsemektir; şarkıların anlam kazanmasıdır; kalbin hızlı atmasıdır. Ayakları yerden keser. Sıkıca tutunma gayretidir. Ölmeyen ama öldürebilendir; Ferhat ile Şirin… Kerem ile Aslı… Leyla ile Mecnun… Romeo ile Juliet… gibi… O’ndan değil; O’nu kaybetmekten korkmaktır. Etkilenerek, etkilemektir; içi içine sığmamaktır. Dört yapraklı yoncadır; karanlıkta ışıldayan ateş böceğidir. Aslı sorulursa görenin gözündedir O… “Nasıl” mı? Günlerden bir gün, padişah merak edip; Leyla’yı görmek için çağırmış… Leyla’yı gören padişah pek beğenmemiş. Sonra da Mecnun’u çağırıp, “Öyle büyük bir sevdaya tutulacak kadar da güzel değilmiş Leyla. Neden bu kadar çok sevdin?” demiş padişah… Mecnun’un yanıtı: “- Siz onu bir de benim gözümden görün” olmuş… Evet “büyülü” ve gerçek olan şeydir. O’nun için yaşamak ve yaşatmaktır. Bazen kırık plakları görünce hüzünlenmektir. Baş döndüren, ayağı yerden kesen, sürekli güldürten, muhteşem karşılıksızlık ve sonu olmayandır… Aşıksan, seviyorsan eğer, mesafeler anlamını yitirir. İnsanı ne kadar iyi yapan; kıyaslamanın son bulduğu an olarak aşk, kendisinde olmayan şeyleri başkasında aramaktır. “Birinde hayatım var” diyebilmektir. Gördüğünü değil, sevdiğini gören göz için aşklar ya sonsuzdur ya da onsuz. Karşılıksızdır. Sabırdır. Ama asla tahammül değildir; Gabriel García Márquez gibi, “Seni sen olduğun için değil, seninle birlikte olduğumda ben olduğum için seviyorum,” diyen aşk; Maeterlinc’in, “Dîtina bê hez kirin, nêrîna li tarîyê ye/ Sevmeden görmek, karanlığa bakmaktır”; H. de Balzac’ın, “Hez kirin, jiyîna jiyana yekî din e/ Sevmek, bir başkasının yaşamını yaşamaktır”; W. Goethe’nin, “Sabır, umut, inanç, sevgi, bütün bu erdemler faal akıldır, uygulamadır, aklın uygulanışıdır”;[3] Antoine de Saint Exupéry’nin, “Sevmek birbirine değil, birlikte aynı noktaya bakmaktır,” saptamalarıyla betimlenendir… Bu özelliğindedir ki aradan yıllar geçse bile hâlâ ilk günkü kadar heyecanı ve tutkuyu hissetmektir; onun için ölmeyi göze alabilmektedir. Her şeyin yaşandığı bir kelebek ömrü veya güzel huzursuzluktur. “Aşk imiş alemde ne varsa,” dedirtendir şaire… Güneşin ışığında bile rahatça görülen yıldızdır. Hayatı yoluna sokan, anlam katan bir şarkıdır. “Dengesizliklerin dengesidir aşk”; inadınadır hep! İhtiyacımız olan; olmadan yaşanamayan; korkusuz ve “kontrolsüz”; sade, anlaşılabilir, çok güzel bir şeydir. Ayrıca tehlikelidir. Sonra da “Aşık yolcu, maşuk ise yoldur,” diyen dokunabilmek ve değiştirmektir… Onun hiçbir arzusu yoktur, kendini insanca gerçekleştirmekten gayri.
* * * * *

Sakın, sakın ola “saçmaya kurban” etmeyin; insan(lık)ın başkaldırısı dışında aramayın, tahayyül ve tarif etmeyin aşkı… “Aşk, tek kişilik bir humma” mı diyorsunuz Arzu Şahin gibi… Ya da “Aşk birisine şiddetle sarılma, onunla ayni yerde olma özlemidir. Onu kucaklayarak, bütün dünyayı dışarıda bırakma arzusudur. İnsanın ruhuna güvenli bir sığınak bulma özlemidir,”[4] diyecek kadar bencil bir şey midir sizin için de aşk Orhan Pamuk’un tarifindeki üzere… Veya “Hâlden hâle girmesi aşkın doğasındandır. Cennet-mekân bir duygu olmasına rağmen değişken mizacı onun bir dünya bulaşığı taşıdığını da gösterir. Makamdan makama atlar aşk, hâlleri vardır.”[5] “Suret, İlâhi aşka götüren bir vasıtadır aynı zamanda. Leylî vü Mecnun mesnevisinin yaygın yorumuna göre Mecnun, Leylâ’nın suretini aşıp Mevlâ’ya varır. Absal’ın ölümünden sonra onun suretiyle oyalanan Salaman, sonunda İlâhi güzelliğe, ‘asıl’ aşka ulaşmayı başarır.”[6] “Aşk bize ölüm düşüncesini unutturduğu gibi zamansızlık hâlini de tecrübe ettirir. Âşık kalbinde zaman genel geçer anlamıyla işlemez. O, ebedi an’ın içindedir. Cennet zamanı,” diyen Nazan Bekiroğlu mistifikasyonundaki üzere aşkı da insan(lık)ın elinden alıp, yeni(den) bir iktidar üretme aracı olarak yukarıya mı havale/ ihale ediyorsunuz? Sonra “Aşk aşktır! Hatta biraz daha ileri gideyim; bütün aşklar aynıdır,”[7] toptancılığına mı sarılıyorsunuz Dilek Önder’in… Vb’leri, vd’leri… Bırakın bu saçmalıkları! Aşk insana ve isyana aittir…
* * * * *

Çok konuşulandır. Zamanın anlam kazanmasıdır. Nerede bıraktıysan oradadır. Aşkın en büyük gücü, insana özgü yalınlığından, basitliğinden, sadeliğinden, sıradanlığından gelir. Nihayetinde insana özgü, öylesine bir şeydir… İnsanı heyecanlandıran, zıplarcasına ayakuçlarına bastıran, kalp atışlarını hızlandırandır. Bazen hüzündür, fedakârlıktır. Bazen de içinin acımasıdır; boğazında takılıp kalan bir şeydir… Onsuz bir gelecek düşünememektir. Bağlayan, olmazı oldurtan, büyük yangınları körükleyen, yaraları onduran “birlik” hâlidir. Gözlere ışıltı verir; “Aşk, aşktır; gerisi teferruattır” dedirtendir… Ateş gibi yakan, bazen de buz kestirendir. Hesaba, kitaba gelmeyen bütünselliğiyle; “Aşk yoktur,” diyenlerin de suratına bir şamar gibi çarpandır. Varoluşu nedenleyendir. Aslolandır. Yürümektir. Metalaştırıldıkça, anlamı yitirtilendir. Ve bazen de çekip gitmeyi bilmektir. Yıllar geçse de, Onu her gün, yeniden, her yerde görmektir; karşılaştığın yabancı yüzlerde bile. İnsanı, sıradanlıktan, kötülüklerden koruyan; bitip tükenmeyen bir güç kaynağıdır. Dillere, gönüllere pelesenk olandır; ama asla “arabesk” değildir; “Yeter ki onursuz olmasın”dır.  “Yani sen elmayı seviyorsun diye/ elmanın da seni sevmesi şart mı?” deyip; “Yaşamak güzel şey be kardeşim” notunu düşürendir Nâzım’a… Ardından da haykırtandır: “tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da/ hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,/ bütün iş tahirle zühre olabilmekte/ yani yürekte. meselâ bir barikatta dövüşerek/ meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken/ meselâ denerken damarlarında bir serumu/ ölmek ayıp olur mu? tahir olmak da ayıp değil zühre olmak da/ hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. seversin dünyayı doludizgin/ ama o bunun farkında değildir/ ayrılmak istemezsin dünyadan/ ama o senden ayrılacak/ yani sen elmayı seviyorsun diye/ elmanın da seni sevmesi şart mı?/ yani tahiri zühre sevmeseydi artık/ yahut hiç sevmeseydi/ tahir ne kaybederdi tahirliğinden?”
* * * * *

O hâlde Chamfort’un, “Aşk hakkında her şey doğru, her şey yanlıştır. Hakkında söylenecek hiçbir şeyin saçma olmadığı tek şey aşktır,” uyarısın altını özenle çizerek toparlıyorum: “Aşk sevenin içindedir, sevilenin değil,” der Platon. Sonra da ekler Jorge Luis Borges: “Aşk, hata yapabilen tanrısı olan bir din yaratmaktır.” Aynı konuda Descartes da demiş ki, “Değişiklikle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir!” Ümit Yaşar Oğuzcan’a, “Gökyüzü güneş olsa, sensiz karanlıktayım,” dizesini yazdırandır. Schopenhauer’e göre, “Takıntılarımız içinde en gerekli, en anlaşılır olan şey”dir. Aşık Veysel de, “Saklarım gözümde güzelliğini her neye bakarsam sen varsın orda” der. Bülent Ortaçgil’in, “Kaf Dağı’na kaçsa bile aşk var,” dediğidir. Ayrıca “Aşk, her şeyin başlangıcıdır” mı derdi ne Albert Camus de. Sonra “Aşk bir davaya, cefa da şahide benzer. Şahit olmadan davayı kazanamazsın,” derdi Mevlana ‘Mesnevi’de… Elbette tüm bunlar betimler aşkın “ne”liğini…   3 Şubat 2013 11:08:54, Ankara.  

N O T L A R [*] Esmer, No:77, Mart-Nisan 2013…  [1] Sezen Aksu. [2] İpek İzci, “Aşk Denilen Mevzuat Her Şeyin Tam Tersini Yaşatabilir”, Radikal, 27 Mayıs 2012, s.42. [3] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.42. [4] Orhan Pamuk, Yeni Hayat, İletişim Yay., 75. baskı, 2012. [5] Nazan Bekiroğlu, “Aşkın Hâlleri”, Zaman, 20 Mayıs 2012, s.21. [6] Nazan Bekiroğlu, “Bir Hatırlama Olarak Surette Aşk”, Zaman, 11 Kasım 2012, s.20. [7] Dilek Önder, “Sadakat Aşk Belirtisi (midir?)”, Vatan, 6 Ağustos 2012, s.2.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s