YİNE VE HÂLÂ AŞK

“Kim demiş aşk uğruna ölmek zor? Uğruna ölünecek aşk bulmak zor.”[1]

  Fransız şair Pierre Reverdy, “Il n’y a pas d’amour, il n’y a que des preuves d’amour/ Aşk diye bir şey yoktur, sadece aşkın kanıtları vardır,” dermiş. Doğrudur. Yazılmışlar da dahil aşka dair yazılacak her şey, nihayetinde hiçbir şeydir. Yazılması gerekenler ise, hâlâ her şeydir. Evet, böyle düşünüyorum; “Cehennem/ sevginin bulunmadığı yerdir,”[2] diyorum; bunun için yazıyorum. Anlaşılacağı üzere, aşkı önemseyenlerdenim. Ancak benim önemsediğim aşk, ‘Feminist Politika’nın, “Pek Tabii Aşka Veda” dosyasında[3] zikredilenlere benzemez. O dosya, “Konu aşk olunca meğer çok sözümüz varmış asabi tonda; tarihsel nedenlerimiz dolayısıyla” denilerek eklenir: “Kapitalist patriyarkal sistemin yarattığı çölde bize bir vaha gibi sunulan aşk serabına karşı eleştirel feminist pusulayı elden bırakmadık. Aşkın bugünkü sistemde inşa edilişinin gerisindeki güç ve sömürü ilişkilerinin hayatımıza sızan biçimlerini deşifre etmeye çalıştık. Zira ‘inadına aşk’ dememek için çok nedenimiz var.” * * * * * Evet ben, “İnadına aşk” diyorum; diyenlerdenim… Hayır; “Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır/ yalnız senin aşkın ile ruhum solacaktır./ Son darbe-i kalbim yine ismin olacaktır/ yalnız senin aşkın ile ruhum solacaktır”… Veya “Ölürsem yazıktır sana kanmadan/ kollarım boynumda halkalanmadan/ bir günüm geçmiyor seni anmadan/ derdine katlandım hiç usanmadan/ diyorlar kül olmaz ateş yanmadan/ denizler durulmaz dalgalanmadan”… Ya da “Hançer-i aşkınla ey yar sinem üzre vurma hiç/ öyle bir derde giriftarım ki hâlim sorma hiç/ ağladıkça gözlerimden kan gelir yaş yerine/ öyle bir derde giriftarım ki hâlim sorma hiç”… şarkılarını terennüm ettiğimden falan değil… Bun(lar)dan çok farklı bir şey benim sözünü ettiğim. Mesela, “Kendini dile getirmeyi asla bırakmadı aşk; ne kadar poetik düşlenirse o kadar iyi dile getirir kendini… Büyük tutkuların hazırlığı, büyük düşlerle yapılır… Tüm gerçekdışılığından koparıldığında, aşkın gerçekliği sakat bırakılmış olur,” diyen Gaston Bachelard’ın satırlarındaki üzere… * * * * * Aşk… O; Cemal Süreya’nın şiirindeki tutkudur: “Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git./ Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler./ Oysa ben senin gözlerinsiz edemem. Bilirsin…” Evet tutkuyla bağlanılan; hayal edilendir. Kılıç yarası gibidir; yara kapansa da izi hep kalır. Avuçlarınızın terlemeye, kalbinizin deli gibi çarpmaya başlamasıdır bir yerde. Ama bunun da ötesinde her şeydir, ondan başka hiçbir şeyin önemi yoktur. Çünkü her şeyde, her yerde sevgiliyi görmektir O. Beklemektir, özlemektir, sevmektir, deliliktir, sarsılmaktır ve pişman olmamaktır. Sadece beklemek değil, beklemesini bilmek, öğrenmektir. Sevmek, insan sıcaklığını hissetmektir. Rezonanstır. Her gün tekrar öğrenmektir. İmkansızı mümkün kılmaktır. Yaşadığınız veya yaşayamadığınıdır. Geleceğe umutla bakabilmektir. Canın içi, fikrin ince gülüdür. Bir hâldir aşk; cesarettir. Çoğunlukla, “Kaf Dağı’nın ardındadır. Dünyanın dönüşmesi ve dönüştürülmesi ihtiyacının ortaya çıkmasıdır. Olmayınca insanlaşmadığımız ve paylaştıkça çoğalandır. Üzerine konuşulmaktan çok yaşanandır. Kolay mı? Yarımdır, hatta o bile değildir aşık ol(a)mamış insan(lık)! Çünkü “Güneşi giysi diye giyip, su diye ateş yalımları içmek/ kıvılcım taneleri ekip, paramparça kalpler biçmektir,” der Şeyh Galip… Sonra da ekler Marcel Proust: “Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir…” Tam da bunun için “Aşkta benim teorim şu; aşk doğuştan hormonlarla ilgilidir ama aynı zamanda kazanılması, edinilmesi gereken de bir şeydir. Emek ister… Aşık olduğum zaman aklıma şu gelmeli, aşığım, demek ki yapacak çok iş var… Bütün dünyayı düşman belleyip Leyla’yı sevmek değildir. Leyla’da bütün insanlığı sevmektir,” notunu düşer ODTÜ Felsefe Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ahmet İnam da. * * * * * Aşk, bizden önce ve sonra var olandır. Ne için varsan onu yaşamaktır. “Ol(a)mayacağı”nı bilsen de istemek, düşlemektir. Sarsılmaz inançtır. Tarif edilemez bir şeydir; “delilik”tir. Hayal gücünün her şeye galebe çalmasıdır aşk; gökkuşağıdır. Yaşanılan hiçbir şeyin yok edemeyeceğidir. Kuralsız bir doğaçlama ve ondan başka bir “b planı”nın olmamasıdır. Anlatamasan da, yaşatmaktır; aniden karşınıza çıkandır. Özgürlüğün çocuğudur; asi bir şeydir; sınırı, kanunu, kıyısı yoktur. Ucu bucağı görünmeyendir; heyecanlanmaktır. Vakitsiz öten horozdur; “suçlu” ilan edilendir! İnsanın hayal gücünü ve çocuksuluğunu öne çıkarandır. Her şeye rağmen inanmaktır; imkânsızı yaşam lûgatından silmenizdir. Aman vermeyendir; korkmamaktır. Birlikte öğrenmektir; geçmek bilmeyen tek heceli iletişimdir… Aşka inanmadıkça insan aşık olamazken; bir hâldir; anlatılmaktan çok yaşanan. Değiştirir aşk; deforme etmeden; genişletip, çoğaltarak. Yanmaktır, yakmaktır; kordan ateştir. “Sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?” diyebilmek yanında; “sen”in, ben; “ben”in de biz olmasıdır… Göğe bakma durağıdır; tekillikten çoğullaşmaya geçerken; her şeyi göze alabilmek yani işlevsizleştiren imkânsızın panzehiridir. Keşiftir, merakla bağlanmaktır. Özlemek; istemektir. Her zaman, yeni bir başlangıçtır. Uğruna göze alınanların toplamıdır. Saf beklentilerin adresidir; yürümektir; kesinliğin yol göstericisidir. “Tutku yoksa ben de yokum,” diyendir. Hayatımızı, hayatı ve insan(lık)ı kurtaracak olandır. Nihayet aşk gerçektir; aynı zamanda da “fazla bilimsel” izahlarla anlamsızlaştırılandır Mustafa Çetiner’in satırlarındaki üzere: “Bilim insanları aşkı karmaşık bir sinirbilimsel görüngü (fenomen) olarak kabul ediyorlar. Aşkı başımıza musallat eden beynimizin bir parçası olan limbik sistemimiz… Limbik sözcüğü Latince ‘sinir’ anlamına geliyor. Beynimizin içinde kıvrılmış duran bu sistem, işlevsel olarak dış dünyada yaşananlara verdiğimiz içsel yanıtların birleşimini ve ilişkisini düzenliyor. En önemli bileşeni hipotalamus olan Limbik sistem, öğrenme becerilerimizi bir anlamda belirliyor, aslında yönetiyor. Isı düzenlenmesi, açlık ve susuzluk gibi bedensel fonksiyonlarımız ve duygularımız da bu sistemin kontrolü altında. Limbik sistemin ani uyarılmaları duygularımızı allak bullak edebiliyor, ilk görüşte aşk bu yüzden belki de. Cinsel dürtülerimiz, korkularımız, öfke ve saldırganlıklarımız hep bu sistemin marifeti. Limbik sistem sayesinde heyecanlanıyoruz, acıkıyoruz, uyuyoruz. Sosyalleşmemizi, duygu ve düşüncelerimizi ifade edebilmemizi, moralimizin sağlam ve yerinde kalmasını sağlayan da aynı sistemimiz. Bu sistem sayesinde birilerine bağlanıyor, özlüyor, âşık oluyoruz. Yapılan çalışmalar, oksitosin, seratonin, vazopressin, dopamin, endorfin gibi hormon ve sitokinlerin ‘âşık olma’ hâlinde rol aldığını gösteriyor.”[4] * * * * * Kapitalizm tarafından tüketim aracı ve afyon olarak kullanılan çok işlevli bir halüsinasyon gibi pazarlanmaya kalkışılsa da; bu saçmalığa teslim olmadan Tahir ile Zühre olmaktır aşk… İnsan(lık)ın sen hâlidir; iyilik ve emektir. Şaşırtıcı naifliktir. Tüketilemeyen, bitmeyendir. Gidilmemiş denizdir, sonsuzluktur. “İmkânsız” denilen mucizedir; “bir”dir. Özlemle isyan arasında gidip gelen eylemdir, fiildir, öznedir, özlemdir, umuttur, sevgidir. “Yaşamak güzel şey,” dedirtendir; hayatın masal, destan hâlidir. Ateşe atlamayı, yanmayı göze almaktır; vazgeçmek eyleminin can düşmanı… Haykırmaktır. Tutkuyla, coşkuyla, cüretkârca bağlanma durumudur. Kökü kurutulamayandır; son nefese kadar mücadeledir… Değişmektir. Değiştirendir. Dönüm noktasıdır. Hep var olan ve “Başlangıçta aşk vardı,” dedirtendir. Her koşulda “Varım” demeye gerek kalmadan, varlığını hissedebilmektir. Yaşamı yaşanılır hâle getirmektir. Fark yaratandır. Karşı koymaktır. Kanatlandırıp, değiştirendir. Aramak, adanmaktır. İnsan(lık)ın tamamlanmasıdır. İnsana, “insan(lık)”ı tanıtan insan(lık)ın en çıplak hâlidir; cesarettir; bütün değillerin değillemesidir. Vermenin, almak hâlidir; almanın da vermek hâli olduğu gibi… Tutulmaktır, tutunmaktır… İnsan olmak ve kalmak filline “yardım ve yataklık” edendir mücbir sebeptir aşk. İnsan(lık)ın can suyudur. Bunun için de aşk, kesin bir ihtimaldir. Zamanı ve mekânı kucaklar. Yakar, yanar, yıkar, yaratır… İnanır ve bağlanır. Muhaliftir. Yaşamı sevdirir ve yaşama bağlar insanı. Dünyayı değiştirir. Yeniler, doğurur/ doğurtur. İnsanı “kiraz ağacı”na dönüştürür; bir damla güneş görünce hemen çiçek açmaya kalkan… Bu hâliyle rüzgârdır; yanmak ve yanmayı göze almaktır. Dört yanı(mızı) saran alevlere konulmuş addır. Kurulan düşler için verilen sözleri tutmaktır. O’nun için ölebilmektir. “Var olmayan”a inanma; “var oldurma”ya çalışma; var etme hâlidir. Sorumluluk alan ateşli bir huzur(suzluk)dur; vazgeçmemektir; bambaşka bir gözle bakmaktır; imkânsızı ümit etmektir. Aşkta umuda ve sebebe lüzum yoktur; o, umut ve sebeptir çünkü… * * * * * Nihayet “aşk” deyince; “Benimsin demeden önce, seninim demeyi bilmeli insan.” “Sevmek çiftleşmek değil, tekleşmektir.” “Gerçekten seven insan hiçbir şeyi mazeret etmemeli. Seviyorsa söyleyebilmeli, söyleyemiyorsa sevmiyordur bitti.” “Özledim. Söyleyeceklerim bu kadar, kısa ve derin.” “Bir isteğim var sadece senden, onun kokusunu al getir, onu saçlarını al getir, hatta mümkünse onu al getir bana rüzgâr.” “Parkta salıncak sırası bekleyen çocuk gibi bekledim seni. Biraz heyecan, biraz da salıncağı ‘başkası kapacak’ korkusu işte.” “Aşk’tın sen gidişinden bildim seni.” “Annesinden dayak yediği hâlde, yine ‘anne’ diye ağlayan bir çocuktur ‘aşk’…”  “Gitmekle gidilmiyor ki… Gitmekle gitmiş olamazsın; gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır.” “Aşklar da bakım istiyor, öğrenemedin gitti,” diyen Cemal Süreya’dan öğrenmek gerek elbette… “Aşk” deyince; “Bozuk bir saattir yüreğim hep sende durur.” “Dünyada başvurduğum bir şeydin, yalnızlığım gibi… yanında sonsuz durduğum.” “Biliyoruz neyi bölüştüğümüzü. Konuşmasak da.” “Yüz dilde seni seviyorum desen ne fayda. Bir dilde insan gibi sevmedikten sonra.” “Az sözle çok şey anlatacaksın. Seni seviyorum diyeceksin sadece ama öyle her zaman değil, yalnızca hissettiğinde,” diyen Turgut Uyar’dan da öğrenmek gerek elbette… “Aşk” deyince; “Mevsimin suçu yok, yokluğun soğuk.” “Kurşun sesi kadar hızlı geçer yaşamak: öyle zordur ki, kurşunu havada, sevgiyi de yürekte tutmak.” “Aşk, her mekâna kendi rengini verir.” “Birini insan gibi sevmek; aldanmayı, ağlamayı hatta yalnız kalmayı göze almak demektir.” “Aşk bağnazlıktır, her anlamda.”[5]  “Biliyorum bütün sözler yavan, bütün sözcüklerin içi boşaltılmış, bütün anlamlar kullanılmış, bütün anlar uçucu; kelimeye dökülen her duygu, kendiliğinden soğuk bir klişe oluveriyor; hiç bir sözcük duygularıma da yüreğime de yetmiyor; Anlatabildiklerimle değil, anlatamadıklarımla karşında durmak için kaçırdım seni, çaresizliğimi görmen için kaçırdım; yalnızlığımı anlaman için; beni yüreğinle anla, gözlerinle dinle diye… ‘Beni kendi kelimelerinle gör diye’. Seni aşk uğruna kaçırdım. Aşk uğruna. Hepsi bu işte,”[6] diyen Murathan Mungan’dan da öğrenmek gerek elbette… “Aşk” deyince; “Ve bazen hayattır sevmek;/ Birini çok uzaktayken bile, yüreğinde taşıyabilmek…” “Sevgi, aşkın geçmişidir,” diyen Özdemir Asaf’dan da öğrenmek gerek elbette… “Aşk” deyince; “Baka kalırım giden geminin ardından;/ Atamam kendimi denize, dünya güzel;/ Serde erkeklik var, ağlayamam.” “bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,/ kelimelerinse kifayetsiz olduğunu/ bu derde düşmeden önce./ bir yer var, biliyorum;/ her şeyi söylemek mümkün;/ epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;/ anlatamıyorum,” diyen Orhan Veli Kanık’tan da öğrenmek gerek elbette… “Aşk” deyince; “Bak yağıyor yağmur/ her damlada gözlerin/ bak esiyor rüzgâr/ rüzgâr dediğim de sensin/ bak sımsıcak güneş/ sevginle ısındı içim/ sen vazgeçemediğim/ yanımda bile hasretimsin/ güneş doğarken çiçek açarken/ ve hayat geçerken ben seninleyim/ bir gün olur ayrılık kapımı çalarsa/ senle yaşanan zaman yeter bana,” diyen Sezen Aksu’dan da öğrenmek gerek elbette… “Aşk” deyince; “Aşkın en acımasız yani; ağzından çıkmaya cesareti olmayan sözlerin, yürekte fırtınalar koparmasıdır.” “Gözlerini kaçırarak ‘Seni hiç sevmiyorum’ demekle gözlerinin içine bakarak ‘Seni çok seviyorum’ demek aynı şeylerdir.” “Kimse bilemez senin olmadığın bir pazar günü kalabalığın ne olduğunu.” “İnsan seviyorsa karşılık görmese bile her şeyden vazgeçip onunla uğraşır, uğraşmıyorsa sevmekten vazgeçmiş demektir.” “Beni sev ya da benden nefret et, ikisi de benim yararıma. Seversen hep kalbinde olurum. Nefret edersen hep aklında.” “Hayatı ne önemse, ne de hafife al. Onursuz birliktelikler yerine, onurlu bir yalnızlık yaşa sadece.” “Özlediğiniz tenin kokusu, başka vücutlara sindiği zaman yanar aslında canınız,” diyen Louis Aragon’dan da öğrenmek gerek elbette… Nihayet “Aşk ve şüphe bir arada bulunmaz,” diyen Halil Cibran gibi, “Aşk, ne kadar derin olduğunu ayrılık saati gelmeden hiçbir zaman anlayamaz,” gerçeğini kavramaktır. * * * * * Tamamlıyorum: “Aşk bir Pygmalion düşüdür,” Nazan Bekiroğlu’nun işaret ettiği üzere… Efsaneyi Ovidius anlatır. Kıbrıslı bir heykeltıraş olan Pygmalion, fildişinden bir heykel yontar, bir kadın heykelidir bu. Yontucu bütün kadınlardan nefret etmektedir aslında ve fakat kendi yonttuğu güzelliğe âşık olur kısa zamanda. Ama sevgilisinin küçük bir kusuru vardır, soğuk ve cansızdır. Düşlerinde Pygmalion, onun canlandığını görür hep. Durumu uzaktan izleyen aşk tanrıçası Venüs, “büyük bir iyilik” yaparak heykeli canlandırır. Malûm Ernesto Che Guevara’nın, “Sevgili dediğin güzelliğiyle seni kendine aşık eden değil, sana kendin olabilme şansını verendir,” demesidir aşk… İlhan Şeşen’in, “Hayatın anlamıdır”; Ece Ayhan’ın, “Aşk örgütlenmektir”; F. Nietzsche’nin, “Tenselliğin tinselleşmesidir”; W. Shakespeare’in, “Aşk gözle değil ruhla görülür,” diye betimlediği aşk konusunda nihayet altını çize çize aktaralım: Yunus Emre’ye göre, “Cür’etli nesnedir aşk”. Jean Paul Sartre, “Aşk iki insanın bilinçlerini birleştirme çabasıdır,” der. Ve ekler, “Aşk kendinden vazgeçme hâlidir, kendi benliğini ezmeden ‘biz’ olabilme hâlidir. İnsan egosu denetlenmesi en güç olan şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz,” diye Meral Okay da…   27 Ocak 2013 21:38:43, Ankara.   N O T L A R [*] Gelecek Dergisi (Kıbrıs), No:78, Mart 2013… [1] Cemal Süreya. [2] Santa Teresa de Jesus, Dünya Kadın Şairlerinden Kadının Hâlleri, Derleme ve çeviri: Selahattin Yıldırım, Agora Kitaplığı, 2012. [3] “Pek Tabii Aşka Veda”, Feminist Politika, No:16, Sonbahar 2012, s.18-52. [4] Mustafa Çetiner, “Aşk Gerçekten Var!”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, No:1325, 10 Ağustos 2012, s.17. [5] Murathan Mungan, Aşkın Cep Defteri, Metis Yay., 2012. [6] Murathan Mungan, Üç Aynalı Kırk Oda, Metis Yay., 2010.

YİNE VE HÂLÂ AŞK” üzerine bir yorum

  1. Hoş bir sentez ancak yoğun ve okunması zor bir metin olmuş. Yazarken araya boşluklar koysaydınız daha dinlendirici bir okuyuş olurdu.

    Müzik gibi yazıda da nefes noktaları olmalı öyle değil mi?
    Oysa bu haliyle yazı kütlesi gibi görünüyor ve gözümüzü yıldırıyor biraz.

    Yeniden düzenleyebilirseniz emeğiniz daha bir ışıldar.

    Sevgiler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s