BERAAT YA DA MAHKUMİYET; AMA “ERTELENME” DEĞİL[1]

2. Asliye Ceza Mahkemesi’ne hitaben kaleme aldığım “BERAAT YA DA MAHKÛMİYET; AMA “ERTELENME” DEĞİL!” başlıklı belge

  “Hiç düşmanın yok mu? Bu nasıl mümkün oldu? Her hâlde ya gerçeği hiç söylemedin, ya da adaleti hiç sevmedin!”[2]
 Dostum, kardeşim Hrant Dink’in İstanbul’da katledilmesi üzerine 20 Ocak 2007 tarihinde Ankara’da Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı önünde düzenlenen protesto gösterisin
de yaptığım irticalî konuşma ile ilgili olarak hakkımda TCK 301/2. ve 216. maddeye istinaden açılan davadan yargılanmamın, “3’üncü yargı paketi” kapsamında ertelenme ihtimaline ilişkin olarak itirazımı yazılı olarak makamınıza sunmak istiyorum. Mahkemenize sürülen davamın neticelendirilmesini; yani ya beraatimin ya da mahkûmiyetimin kesinleştirilmesini talep ediyorum. Davamın “3’üncü yargı paketi” kapsamında ertelenmesini şiddetle reddediyorum! “Neden” mi? Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği temsilcisi Eva Aksoy’a e-posta aracılığıyla, “Benim ülkem sana dar gelir, sen Erivan’a git”, “Senin sonun darağacı”, “Taşnak kırıntısı” gibi sözlerle hakaret ve tacizde bulunduğu için yargılanan Mehmet Ali Özçarıkça da 3. Yargı Paketi sayesinde kurtulduğu[3] için ben bu “düzenlemeden” faydalanmak istemiyorum! Ayrıca kesinlikle bir suç işlemediğimden eminim ve Hrant’ın katline ilişkin dediklerimin hâlâ, satır satır arkasındayım. “Ya ben tehlikeyi çok sevdim ya tehlike beni. Ama inanılmaz derecede de masumdum…” Hikâyesini böyle özetleyen Hrant’ın adı Ermenice hur (ateş), yerant (canlılık) sözcüklerinden geliyor. ‘Ateş’ ve ‘can’ı isminde buluşturan; Sivaslı Gülvart ile Malatyalı Serkis’in ilk oğlu; Malatya’nın dışına doğru mahallerden birinde, Çavuşoğlu’nda doğan Hrant’ı kimin katlettiği ayan beyan ortadadır: “Ermeniler soykırıma uğramıştır,” dediği için katledilen Hrant cinayetinin failinin tetikçilerin ötesinde, devlet olduğundan zerrece şüphe duymuyorum. Bundan kimsenin kuşkusu olmadığından da eminim…   HRANT’IN KATİL(LER)İ   Gazeteci Nedim Şener’in deyimiyle “Tek kişilik soykırım”ının üzerinden uzun yıllar geçen Hrant Dink şunları diyen birisiydi: “… ‘Ermeni Soykırımı’ konusunda Türkiye’nin bugün önündeki problem ne ‘inkâr’ ne de ‘ikrar’ sorunudur. Türkiye’nin temel sorunu ‘idrak’tir. Aslolan, Türk toplumunun tarihsel gerçekliğinin farkına varmasıdır. Bu da ancak Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin gelişmesiyle mümkün olur, çünkü idrak sürecinde Türkiye’nin ciddi bir şekilde alternatif tarih etüdüne ihtiyacı var. Ve bunun için de demokratik bir ortam gerekli. Türk toplumunun tarihsel gerçekliği kabul etmesi, olanı ‘soykırım’ olarak adlandırılması ve ikrar etmesine yönelik dış dayatmalar ise süreci kısaltacağı yerde uzatıyor. Sonuçta Türk toplumu gerçeği biliyor da inkâr ediyor değil, bildiği gerçeği savunuyor. ‘Soykırım’ tanımına gelince… Bir devlet kendi yurttaşlarını, hem de savunmasızlarını, çoluk çocuk, kadın yaşlı demeden, kök saldığı ortamlardan söküp bilinmez ve bitmez yollara salıyorsa, bunun sonucunda da bir halk büyük bir bölümüyle yok oluyorsa, bugün bizlerin bu durumu izah edecek kelimeleri tercih etme kıvranışımız, insan olma özelliğimizin hangi vasfıyla izah edilebilir? ‘Buna soykırım mı desek, göç mü desek’ diye cambazlıklar yapacaksak, her ikisini de aynı ölçüde mahkûm edemeyeceksek ‘soykırım’ı tercih etmekle insan oluşumuzun hangi onurunun parçasını kurtarmış olacağız?”[4] Bunları diyen Hrant’ın katli resmî ideolojik korkulara dayanır. “O korkular ki geçmişi yüzyıllıktır, 1915’e dayanır, ilk inkâra, o büyük kıyıma…”[5] Kolay mı? Hem cinayetten önce hem de sonra Hrant’ın en yakınlarından biri olan avukat Fethiye Çetin, tetiği çeken Ogün Samast’ın ilişkilerine, onu yönlendirenlere, organizasyonu yapanlara gidilmesi gerektiğini belirtirken; ‘Posta’ gazetesi yazarı gazeteci Nedim Şener’in, “Devletin eliyle işlenen cinayet hukuk eliyle bir kez daha işlenmiş oldu,” notunu düştüğü hâlin ardında; tekrarlıyorum devletin resmî ideolojik korkuları yatar… Hrant’ın TCK Md. 301’e göre, “Türklüğe hakaret” ettiğini 1 Mayıs 2006’da onayan Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararına; bir de Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 11 Temmuz 2006’da katılması üzerine, “Bu benim idam kararım,” demiş ve aradan altı ay geçmeden öldürülmüştü! Özetle Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin, ‘Avrupa’da Medya Özgürlüğünün Durumu’ başlıklı raporunda, Dink davasına ilişkin olarak da milliyetçi görüşlere sahip bir gencin 20 yıla mahkûm edildiğini ancak cinayetin arkasındaki isimlerin mahkûm edilmemiş olduğuna dikkat çekerek, bazı polis ile güvenlik görevlilerinin çeşitli derecelerde cinayete karışmaktan kınama gibi hafif cezalara çarptırıldığı ve bazılarının da kaçarak cezadan kurtulduğunun altını çizmesi de cinayetin fail(ler)ine dikkat çekmektedir. Kolay mı? Pınar Selek hakkında daha önce beraat kararı veren mahkeme, bu defa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi. 12. Ağır Ceza Mahkemesi bir önceki beraat kararında direnmeyerek, tüm teamülleri altüst etti. Hukuk normlarını ve yargılamanın asgari gereklerini bile yok sayan mahkeme verdiği bu kararla, Türkiye’de hukukun geldiği aşamayı da dünya âleme ilan etmiş oldu. Bu kararla hukukun hikâye olduğu ilan edilmiştir. Dink davasını birkaç tetikçi ile sınırlayan, Sevag Balıkçı davasını adli bir vaka ve kaza olarak geçiştirmenin hesabında olanların; hukukçuları, müzisyenleri ucuz senaryolarla cezaevlerine tıkanların, gazetecileri, akademisyenleri hedefe koyanların, “Savaş sadece silahla yapılmaz fırçayla, kalemle, enstrümanla da yapılır,” gibi sözler sarf eden, yasak ve sansürde sınır tanımayanların iktidarında, mahkemelerin başka türlü davranmalarını beklemek zaten mümkün değil. Dink cinayetinin, Rahip Santoro cinayetinin ve Zirve Yayınevi katliamının arkasındaki güçleri açığa çıkarmamakta direnen AKP Hükümeti döneminde Samatya’da da bir buçuk ayda 3 Ermeni kadına saldırı düzenlendi. Biri hayatını kaybetti. Bu konudaki tüm çağrılara ve uyarılara kulaklarını ve gözlerini kapattı. Ayrıca yeni kabinede İçişleri Bakanı olarak Muammer Güler’in atanması da, tüm bu gelişmelerin vardığı noktayı gösteriyor. AKP Hükümeti, adeta tüm yaşananların anlam kazanması için Güler’i İçişleri Bakanı olarak atıyor. İdris Naim Şahin gidiyor, yerine kamuoyunun İstanbul Valiliği görevindeki icraatlarıyla tanıdığı, Dink cinayeti döneminde hakkındaki soru işaretleri açıklığa kavuşturulmayan Güler İçişleri Bakanı olarak atanıyor. Hukuksuz Dink kararına imza atan Yargıtay hâkiminin ombudsman yapılması gibi… Bu çerçevede Hrant cinayetine bulaşanların terfi ettirildiği coğrafyada O, devletin bilgisi dahilinde katledildi. Bu çok açık değil mi? Şimdi bu gerçekliği olduğu gibi yani eğip bükmeden veya yutkunmadan telaffuz edildiğim için yargılanıyorum. “Ne yapmışım?” Hrant’ın katline ilişkin düşüncelerimi sansürsüzce, olduğu gibi ifade etmişim. Bunun adı düşünce ve ifade özgürlüğüdür. İyi de özgürlüğümü kullanmamdan yargı niye rahatsız olur? Bu konuda ‘Uluslararası Af Örgütü’nün 2009 yılı raporunun ‘İfade Özgürlüğü’ bölümünde “ifade özgürlüğünün haksız sınırlanması”na ilişkin olarak TCK 301’den Temel Demirer’in yargılanması notu düşülürken;[6] bu örnek yargının ne ile uğraştığının da yanıtı anlamını taşıyor. Davama ilişkin olarak birçok platformda konuşuldu,[7] ben de birçok defa meseleyi izaha gayret ettim. Düşüncelerimi ifade ettiği için yargılanan birisi olarak şunları dedim: “Ben, Hrant’ın katili devlettir, dediğim için yargılanıyorum… Hrant’ın katilinin devlet olduğuna itiraz eden hiç kimse yok. Sıradan bir bildiriyi, ya da Hrant’ın katledilmesine ilişkin sıradan bir konuşmayı izlediğinizde, herkesin Hrant’ın katilinin devlet olduğunu çok açık bir biçimde ifade ettiğini görürsünüz. Çünkü bu gerçeğin bizzat kendisidir. Hrant’ın katilinin devlet olduğunu bu ülkede bilmeyen kimse var mı? Hiç kimse yok. Ama devlet gerçeğe karşı her zaman gözlerini kapatarak, üç maymunu oynamamızı istiyor bizden. Zannediyorum ki üç maymunun ve devlet politikalarının hiçbir inandırıcılığı kalmadı. Bu anlamda devlet deşifre oldu. Şimdi Türkiye toplumu bununla yüzleşme sancılarını çekiyor.”[8] Bu bir yüzleşme davasıdır; merkezinde de Ermeni Soykırımı Meselesi vardır. Her ne kadar T.“C” Dışişleri Bakanlığı resmi internet sitesinde ‘Sorularla Dış Politika’ başlığı altında yeni bir bilgilendirme bölümü açıp, Ermeni tehciri için “1915 olaylarının yegâne serbestçe ve özgürce tartışıldığı ülkenin Türkiye olduğunu söylemek mümkündür,” diye yazarak; Türkiye’nin birçok AB üyesi ülkeden daha özgür olduğunu belirtse de kazın ayağı hiç de böyle değildir… Bakanlık, “Türkiye’de, 1915 olaylarını soykırım diye nitelendirmek suç mudur ve yasal takibata maruz kalınır mı?” şeklindeki bir soruya, “Türk Ceza Kanunu’nun ne 301. maddesinde ne de başka bir bölümünde ‘Ermeni soykırımı’nın inkârı gibi bir hüküm bulunmadığı gibi, hâlihazırda 1915 olaylarının ‘soykırım’ olduğunu ileri sürmesi nedeniyle adli kovuşturmaya maruz kalmış herhangi bir kimse bulunmamaktadır. ‘Soykırımın inkârı yasası’ bulunan pek çok ülkenin aksine, Türkiye’de 1915 olaylarının ‘soykırım’ olduğunu ileri süren kitap, makale ve benzer yayınlar gerek orijinal olarak yazıldıkları dillerde, gerek Türkçe çevirileriyle satılmaktadır. Bu kitapların arasında, bilimsel araştırmadan çok ateşli propaganda malzemesi olarak nitelendirilebilecek eserler de mevcuttur” yanıtını verdi. Oysa bakanlığın iddialarının aksine yargılaması süren benim. Bakanlığın iddialarına ilişkin olarak yaptığım açıklamada, “Yalan söylüyor bunlar. Benim hakkımda açılan TCK 301 ve 216 ihlâl iddianamesinde aynen şu ibare var: ‘Resmi Türk görüşüne aykırı olarak Ermeni soykırımından söz ettiği…’ Aynen ibare bu! Resmi Türk görüşüne, resmi devlet görüşüne aykırı Ermeni soykırımı iddiası diye bir beyan geçiyor,” dedim ve ekledim: “O hâlde ben niye yargılanıyorum? Yani bunlar çok net biçimde tartışılıyorsa ve bu tartışmalar özgür bir tartışma ise beni niye yargılıyorlar TCK 301’den? Ben ‘Türklüğe hakaret’ davasından yargılanıyorum. Gerekçe Ermeni soykırımından söz etmem. Ermeni soykırımından bahsettiğim için Türklüğe hakaret etmiş oluyorum ve bu özgür bir tartışma ortamı oluyor. Böyle saçma iş mi olur? Bütünüyle benim yargılandığım davayla bu iddia ters. Bu Dışişleri Bakını gelsin benimle konuşsun ya, ben onunla konuşmaya hazırım…”[9] Evet, bu dava bir yüzleşme davasıdır; hem Ermeni Soykırımı Meselesi ve hem de Türk(iye) Hukuk(suzluk)u bağlamında… Düşünebiliyor musunuz? “Ben devletime katil dedirtmem,” diye haykırarak, yargılanmama “OLUR” veren bir Adalet Bakanı’nın “tarafsızlığı”nın mümkün olduğu “iddia” edilebilir mi? Dahası da var: İşte somut bir belge… HSYK 23 Temmuz 2009’da 87 kişilik kararnameyi karara bağladı. Tartışılan isimlerin farklı yerlere atanmasına ilişkin önerilerin görüşülmesi bugüne kaldı. Kritik davalara bakan hâkimler için sürgün gibi atamalar yapıldı Ankara 4. İdare Mahkemesi’nin Başkanı Kasım Davas, Kırıkkale Bölge İdare Mahkemesi’ne üye olarak atandı. Bölge İdare Mahkemesi üyeliği, idare mahkemesi başkanları için “terfi” sayılsa da Davas’ın Kırıkkale’ye atanması dikkati çekti. Davas, baktığı yazar Temel Demirer’in davasındaki “Yargı etki altında” sözlerine, “Cumhurbaşkanı, başbakanın açıklamaları yargıyı etki altına almaz. Ağababaları bile söylese yargı etki altında kalmaz. Biz geçerli mevzuatı uygularız. Yapılan açıklamalar bizi etkilemez. Her ne kadar Anayasa Mahkemesi’nin önündeki adalet tanrıçasının yerine yapılan kızın gözleri açılmış olsa da bizim önümüzdeki kızın gözleri hâlâ bağlı. Elinde terazi, adalet dağıtıyor, adalet dağıtıyoruz” yanıtını vererek, örtülü biçimde Anayasa Mahkemesi’ni eleştirmişti.[10] Evet bu örnek bile davamın soru(n)larının altını çizer…   HUKUKA UYGUNLUKTAN İBARET DEĞİL ADALET   “Hukuk” diye nitelenen şeyin, sınıfsal olduğundan şüphe duymasam da; kimi “evrensel” özelikleri olabileceğini de düşünüyorum. Server Tanilli’nin deyimiyle “hukuk; bir yandan iktidarı örgütler, kurumlaştırır, yönetilenler gözünde meşru göstermeye yarar.”[11] F. Pollock, iktidar açısından hukukun bu oluşturucu/kurucu ve sürdürücü özelliğini; “Vücut için kemikler neyse, siyasal kurumlar için de hukukun önemi odur,”[12] şeklinde tanımlar. Pollock, hukukun siyasal, ekonomi-politik özelliğini açıklarken de; “hukuk, bir bakıma toplumun egemen ideolojisini hem yansıtır; hem de bekçiliğini yapar. Birey, grup ve sınıflararası ekonomik, sosyal ve siyasal çıkar çatışmalarının bir sonucu, daha doğrusu geçici dengesidir,” der. K. Marx’a göre de; “Hukuksal ilişki, kendisinde ekonomik ilişkilerin yansıdığı bir iradeler ilişkisinden başka bir şey değil”dir.[13] Evet, hukuk, sınıflar arasındaki ilişkiler konjonktürünün biçimlendirdiği geçici bir denge hâlidir. Ancak verili bir momentte söz kon usu olduğunda, Çetin Altan’ın, “Hukuk insanlığın ortak huzurunu güvence altına alamaya dönük, evrensel ilkeler matematiğidir,” diye tarif ettiği şey en geneliyle, “Hukuk idesi; ‘eşitlik’, ‘amaca uygunluk’ ve ‘hukuk güvenliği’ öğelerini barındırır.” Bu öğeler, ‘insanın birey ve kişi olarak özgürlük, güvenlik ve eşitlik gereksinimlerinden’ doğuyor. Bu gereksinimlerin gerçekleştirilmesini nihai amacı olarak belirleyen ve temel değerler olarak yüklenen devlet de ‘hukuk devleti’ diye tanımlanıyor.”[14] Bu kapsamda “hukuk devleti” denilen şeyse; “En genel anlamıyla yönetilenlere hukuk güvenliği sağlayan ve polis devleti denen, yönetilenlere böyle bir güven vermeyen, zorbalığa başvuran bir rejim anlayışının zıddını ifade eder.”[15] Ancak, hukuk devletinin “hukuk güvenliğini” sağlayıcı bu mekanizmaları işletilmez, ihlâl edilir ve hukuk/ yasalar iktidar tarafından politik amaçlarla araçsallaştırılır ise, bu koşullarda hukuk devleti değil, “kanun devletinin” varlığı söz konusu olacaktır. “Kanun Devleti” karşısında, kendi hesabıma “Haksız yasalara karşı çıkmalıyız,” diyen Sokrates veya “Ağır bir haksızlık içeren yasalara itaat borcumuzun bulunmadığını; aksine, uymamak yükümlülüğümüzün bulunduğunu” söyleyen XX. Yüzyıl’da Weimar Cumhuriyeti’nin Adalet Bakanları’ndan, hukuk filozofu Gustav Radbruch’ın uyarılarını müthiş önemserim. J. Derrida’nın “hukuk” ve “adalet” arasında yaptığı temel ayrımı açıklarken şunların altını çizen Kevin Hart’ın, “Hukuk bir programdır. O bireyseli genel yasaların huzuruna çıkarır. (‘Yasayı çiğnediniz, cezası -istisnasız- beş yıl hapis’). Buna karşılık adalet asla programlanamaz; bireysel durum daima yasanın genelini aşar (‘Yasayı çiğnediniz, ancak yanlış bir şey yapma niyetiniz yoktu, siz dürüst bir yurttaşsınız, sizden eve para getirmenizi bekleyen insanlar var, sizi hapse göndermek faydadan çok zarara yol açacak’). Adalet, eğer öyle bir şey varsa, program ile programlanamayan şey arasındaki aporia (çıkmaz) deneyiminde ortaya çıkar,”[16] saptamasının altını da özenle çizerim. “Neden” derseniz; tam da burada Amartya Sen’in, “Hak, hukukun çocuğu değil, ebeveynidir,” uyarısını anımsatırım… Adalet dediğimiz şeyin püf noktası da buradadır… Yani hukuka uygunluktan ibaret değildir adalet…   SOMUTU İLE TÜRK(İYE) HUKUK(SUZLUĞ)U   Beccaria, 1764 yılında yazdığı eserinde bir tehlikeyi tanımlarken şöyle der: “Eğer bir kral buyurtularla yargıçlara (ve savcılara) görkemli ve şatafatlı bir yaşamla birlikte, vazgeçilmez törenleri ve katı yöntemleri cömertçe tanıdığı hâlde; baskı gördüğüne inanan bir kimsenin, ister haklı ister haksız olsun yasal yakınma ve karşı çıkma haklarına izin vermezse, yurttaşlarını yasalardan çok yargıçlardan ve savcılardan korkmaya sürükler ve alıştırır. O zaman yargıçlar ve savcılar, bireysel ve kamusal güvenliğin kazandırdıkları sonuçtan çok, bu korkudan yararlandıkları için, söz konusu güvenlik kolayca çöker.” Beccaria’nın satırlarında anlatılan sanki Türkiye’dir… Kolay mı? Neval Oğan Balkız, “Ülkemizde, toplumsal adalet bilincini ve algısını parçalayan bir süreç yaşanıyor,” derken; “Yargı ‘siyaset’ten arınamıyor,” vurgusuyla İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Adem Sözüer de ekliyor: “Önce İstiklal Mahkemeleri ve Tunceli Mahkemesi vardı. Sonra Yassıada Mahkemelerini kurduk. Ve bir linç yargılaması yapıldı. Bir nesil, ‘Böyle de yargılama yapılırmış’ diye yetişti. Sonra 12 Mart mahkemeleri geldi. Bir nesil bu mahkemeyle, son nesil de 12 Eylül yargılamalarıyla yetişti. Yani Türkiye’deki hiçbir hâkim ve savcı normal ortamda yetişmedi.” Bunların altını özenle çizerek; Ahmet Şık’ın, “Yargı baskı aracına dönüştü”; ‘Demokrat Yargı’ Eşbaşkanı Yargıç Orhan Gazi Ertekin’in de, “Türkiye’de yargı çöküyor,” notunu düştüğü Türk(iye) hukuk(suzluğ)una ilişkin kimi gözlemler ile saptamaları aktarırsam… Yalçın Doğan’ın, “Adalet dağıtmakla, yasalara ve vicdanına göre karar vermekle yükümlü yargıçlar verecekleri karardan korkuyorsa, koca bir ülke nereye sığınacak?” sorusuna; yargının çökmek üzere sallandığını belirterek, istifa eden 21 yıllık yargıç Ayşegül Aksu’nun, “Kritik bir davada yargıç aklından hiçbir korku, endişe geçmeden karar verebilmeli. Şu anda arkadaşlarımız ‘Hoşa gitmeyecek karar verirsem başıma ne gelir!’ endişesini taşıyor,” yanıtını verdiği coğrafyamızda “Köklü bir hukuk reformuna muhtacız. Mevcut mekanizmalar hem sanık haklarını çiğniyor hem ‘hakikâte’ ulaşmamızı engelliyor,” diye haykırıyor Orhan Kemal Cengiz… Haksız da değil! Çünkü soruna ilişkin olarak Baskın Oran, “Türk yargısının mevziini mükemmelen korumasının sebebi, bireyi devletin kulu yapmaya yönelik tekçi ideolojiyi aynen sürdürüyor olması. Yargı asla ‘bağımsız’ ve ‘tarafsız’ olmadı”; ‘Demokrat Yargı Yönetim Kurulu Üyesi’ ve Diyarbakır Hâkimi Faruk Özsu, “Ergenekon’dan Balyoz’a, oradan KCK’ya tüm ‘adli süreç’ler, yeni iktidar kompleksinin siyasal analiz ve stratejisi üzerinde yükseliyor,” derlerken; İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan da, iktidarın Anayasa Mahkemesi’ni değiştirerek artık kendini daha güvende hissettiğine işaret edip, “HSYK’yi de değiştirerek artık yargıyı denetim altına almış gözüküyor. İki yıldaki uygulamalar şunu gösterdi: İktidarın sürekli karşı karşıya geldiği yargı yerine, artık ‘yargıya gerekenleri söyledim, yapılacak’ noktasına gelindi. Bu açıdan baktığınızda daha kötü bir noktadayız. Yargıyı da denetim altına alan iktidar giderek otoriterleşti. Artık çekineceği, korkacağı, sakınacağı bir güç kalmadı. Böyle olunca da iktidar (…) 82 Anayasası’nın o antidemokratik hükümlerinin de kendisine verdiği gücü ve yetkiyi arkasına aldı” değerlendirmesini yapıyor! Gerçekten de avukat Ercan Kanar’ın, “Düşman hukuku uygulanıyor,” saptamasıyla betimlenen Türkiye’de ‘Demokrat Yargı’ Genel Sekreteri Yargıç Kemal Şahin, “Her daim ‘iktidar’ların emirleriyle iş yapan, ‘iktidar’ların politik gözlemlerini takip eden ve o politik gözlemler çerçevesinde işlevselleşen bir araç olan ve hâlen de bu özelliğini koruyan yargıyı… ‘Devlet Adalet Müdürlüğü’ olarak tarif edebileceğimiz bu aygıtı” adil bulmuyor… Elbette tüm bu saptamalar boşuna değil! Türkiye, hükümetin yargının en çok etkilediği ülkeler sıralamasında 66 ülke arasında 52’incidir. AİHM istatistiklerinden çıkan sonuca göre Türkiye yargısı sınıfta kalmıştır.[17] “Buna göre, AİHM, 1959-2011 yıllarında Türkiye ile ilgili 2747 karar vermiştir. Bu kararların 2404’ü yani yüzde 87.5’i ihlâl kararıdır. Sadece 57 karar yani yüzde 2.1 oranında ihlâl söz konusu değil. Yüzde 2.1 gibi bir isabetlilik oranına sahip bir yargının adalet dağıttığını kim söyleyebilir?” Hüsnü Öndül’ün deyişiyle… Kolay mı? Türkiye Aralık 2012 itibariyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde aleyhine açılmış olan 18 bin 500 dava ile Rusya’dan sonra ikinci sıradadır. Coğrafyamızda gerçekten de adalete parmak ısırtan bir hukuk(suzluk) söz konusudur! Mesela… Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 30 Kasım 2012’de görülen karar duruşmada, 2009 yılında öldürülen öğrenci Aydın Erdem’i anmak isteyen beş arkadaşı toplam 54 yıl hapis aldı… Diyarbakır’da bir gösteri sırasında açılan ateşle hayatını kaybeden üniversite öğrencisi Aydın Erdem’i andıkları ve anadilde eğitim hakkı için protesto gösterisi yaptıkları gerekçesiyle yargılanan üniversite öğrencilerine ceza yağdı. Üç yıldır tutuklu yargılanan beş üniversite öğrencisine 7 ile 17 yıl arasında değişen hapis cezaları verildi. Aydın Erdem’i öldürdüğü iddia edilen şüpheli polisler hakkında ise takipsizlik kararı çıktı. İçişleri Bakanlığı, Erdem ailesinin açtığı tazminat davasına gönderdiği savunmada da Erdem’in “ağır kusurlu” olduğunu iddia etti! Mesela… BDP il binasında Kürt sorununun çözümüne yönelik yapılan açıklama nedeniyle haklarında 17 yıl hapis istemiyle dava açılan Çağdaş Hukukçular Derneği Adana Şubesi Yönetim Kurulu üyeleri Tugay Bek ve eşi Sevil Aracı Bek 3 yıl 1 ay 15’er gün hapis cezasına çarptırıldı! Mesela… Antep’te Deniz Gezmiş’i anma etkinliğine katılan 12 kişi hakkında dava açıldı. Adana 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nce açılan davanın iddianamesinde, halay çekme, protesto amaçlı su ve şeker isteme “örgütsel tavır takınma” olarak değerlendirildi! Mesela… Öğretmen Meral Dönmez ve Ankara Üniversitesi öğrencisi Gülşah Işıklı, “Füze kalkanı değil, demokratik lise istiyoruz” yazılı pankart açtıkları için 6’şar yıl 8’er ay hapis cezasına mahkûm edildi! Mesela… Bursa 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada Fransa’dan Erasmus değişim programıyla geldiği Eskişehir’de 1 Mayıs’a katıldığı, Grup Yorum konserine gittiği ve parasız eğitim pankartı açtığı için DHKP-C operasyonu kapsamında “Örgüt üyesi olmak”, suçlamasıyla tutuklanan Sevil Sevimli için savcı 21 yıl hapis cezası istedi… Mesela… Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi ve Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) Öğrenci Komisyonu üyesi Zülküf Akelma, 13 Mart’ta binlerce kişinin katıldığı ve sağlıkta özelleştirmeyle doktorlara yapılan saldırıların protesto edildiği sağlık mitinginde çalınan ve 1995’te Grup Yorum’un albümünde yer verdiği Kürtçe “Herne Peş” parçasına eşlik edince, kendini özel yetkili mahkemede buldu. Zülküf Akelma hakkında, bu şarkıya eşlik ederek “terör örgütü propagandası” yapmaktan 5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı… Mesela… DHKP\C’ye yönelik olduğu iddia edilen operasyon kapsamında tutuklananlardan biri de Yürüyüş Dergisi’nden Doğan Karataştan’dı. İlk kez 1996’da tutuklanarak cezaevine konulan ve hakkında kesinleşmiş hükmü bulanan Karataştan, hafıza kaybı ve bedensel işlevlerini yerine getirememe olarak bilinen Wernicke Korsakoff sendromu hastalığına yakalandı. Bu hastalığı nedeniyle Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından affedilerek serbest bırakıldı. Ancak Karataştan, son operasyon kapsamında gözaltına alındı ve “Kendimi yönetemiyorum, örgütü nasıl yönetirim” demesine rağmen örgüt yöneticiliğinden tutuklandı… Mesela… Ankara’da açtıkları pankart nedeniyle 7 ay tutuklu kalan ve toplamda 20 aydır yargılanan Özgür Alkan ve Bahadır Söylemez adlı iki öğrencinin davası sonuçlandı. İki öğrenci, daha doğmadıkları dönemde kapanan THKO adına suç işlemek ve TKEP-L örgütüne üye olmaktan beraat etti… Mesela… Katolik Kilisesi Anadolu Episkoposu Prof. Dr. Luigino Padovese’yi 3 Haziran 2010’da boğazını keserek ve onlarca kez bıçaklayarak öldürdüğü için müebbet hapisle yargılanan katil zanlısı Murat Altun, iyi hâl indirimi uygulanarak 15 yıl hapse mahkûm edildi… Mesela… İstanbul’da 18 Mart 2012’de Kazlıçeşme’deki Newroz kutlamasına katıldıkları için tutuklanan üniversite öğrencileri 17 Ocak 2013’de İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargıç karşısına çıktığında mahkeme yargıcı öğrencilere “Polise tükürdün mü? Taş attın mı? Örgüt bağlantın var mı?” şeklinde sorular yöneltti. Suçlamaları reddeden öğrencilerden İhsan Oğuzcan Yüzgeç, “13 Nisan 2012’den beri tutukluyum. Yaklaşık 1 yıl sonra ilk kez kendimi savunma hakkına kavuşmuş oldum. İçişleri Bakanı o gün 70 bin kişinin Newroz için sokağa çıktığını söyledi. 70 bin kişi örgüt üyesi mi oluyor? İddianamede, izlediğim Cesur Yürek filmi, kadına şiddete ilişkin açıklamalara katılmam bile suç sayılmış,” dedi… Mesela… İÜ Hukuk Fakültesi öğrencisi Osman Taşdemir, Okmeydanı’nda hastaneden çıkarken gösterinin ortasında kalınca tutuklandı ve 2.5 aydır cezaevinde iddianame bekliyor… Taşdemir’in tutukluluğunun nedeni Okmedaydanı’ndaki izinsiz gösteride gözaltına alınması. Oysa ki iddiaya göre hukuk öğrencisi genç o sırada hastaneden dönüyordu. Çantasında da reçete ve oturma simiti vardı. İ.Ü Dekanı Prof. Dr. Adem Sözüer’in “Her gece bu öğrencimi düşünüyorum” diyerek haksız tutuklamalara örnek gösterdiği Taşdemir, hakkında hazırlanacak iddianameyi bekliyor… Mesela… Mesela… İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal dahil 10 baro yöneticisi hakkında, TCK’nin 277. maddesinde düzenlenen “yargı görevi yapanı etkilemeye teşebbüs” suçundan 4 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı…   SAVUNMAYI “YARGILAYAN” HUKUK(SUZLUK)UN ÇHD ÖRNEĞİ   Savunmayı “yargılayan” hukuk(suzluk)un ÇHD örneğiyle yüzyüze kaldığımız gidişatta; “Hukuk, burjuva hukukunda dahi rastlanmayacak türden ihlâller ile birlikte yeniden gündeme geldi. Memleketimizde belki askeri darbeler dönemi kapandı; ama toplumsal muhalefete yönelik darbeler ve susturma dönemi yeni metotlar ile birlikte birkaç yıl önce, bahsi geçenler sayesinde açılmış oldu ve şimdilik son operasyon, halkın avukatlarına düzenlendi.”[18] Erdal Atabek’in, “Haksız yere suçlanmak… Hakkını alamamak… Bunu kimseye anlatamamak… Toplumsal suskunluk… Toplumsal sağırlık… Korkunun her yana sinmiş olması… Adaletsizlik büyük korkudur,” diye tanımladığı tablonun öne çıkan görüngüsüne ilişkin olarak Yalçın Doğan da şunlara dikkat çekiyor: “Coplar hava uçuşuyor, yumruklar konuşuyor, tekme tokat insanlar yerlerde sürünüyor, ardından tutuklamalar geliyor. Adliye binasında avukatların görüntüsü, nereye geldiğimizin resmi… Avrupa Konseyi bastıra bastıra şunu söylüyor: ‘Avukatların görevini yerine getirmeleri için her türlü önlem alınır, avukatlar meslek ilkelerinin sınırları içinde gerçekleştirdikleri eylemlerden dolayı baskı, ceza ve tehdide maruz bırakılamaz.’ Baskı ve tehdit ne kelime, havada yumruklar uçuşuyor, coplar çalışıyor, bunu avukatların tutuklanması izliyor. Bu kurallara ek olarak, AİHM’nin kararları var. Buna göre, ‘Avukatların adaletin işleyişine ilişkin yorum yapma hakkı var’…” Evet, artık savunmada tutuklanıyor; oysa “Bir avukatın gözaltına alınmasını, tutuklanmasını herhangi bir vatandaşın benzer bir hukuki tasarrufa muhatap olmasından farklı görmemizi gerektiren bir dizi neden var. Haksız ya da hukuka aykırı bir şekilde yapılması hâlinde, avukatların tutuklanması, bir vatandaşın mağduriyetinin bireysel düzeyde yol açtığı sonuçların da ötesine geçerek, doğrudan savunma hakkını ortadan kaldıran bir fiile dönüşüyor, adalet kavramının içini boşaltıyor… Avukat Turgut Kazan’ın açıklamasında hatırlattığı BM’nin 1990 tarihli ‘Avukatın Rolüne İlişkin Temel İlkeler Bildirgesi’. Kısaca ‘Havana Bildirgesi’ olarak adlandırılan metin, hükümetlere ‘Avukatların hiçbir baskı, engelleme, taciz veya haksız müdahaleyle karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyetlerini yerine getirmelerini sağlama’ görevini veriyor.”[19] Ama bunlara kimsenin aldırdığı yok; ‘Demokrat Yargı’ Eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin’in işaret ettiği gibi: “Azizler azizi Augustine, ‘Tanrının Devletine Dair’ adlı şaheserinde bize çok öğretici bir mesel anlatır. Bir Akdeniz korsanı, Makedonyalı Büyük İskender’in huzuruna getirilir. İskender, korsana sorar: ‘Denizi kirletmeye nasıl cesaret ediyorsun?’ Korsanın cevabı tahammül edilemeyecek bir özgürlüktedir: ‘Peki bütün dünyayı kirletmeye siz nasıl cesaret ediyorsunuz? Ben bu işi küçük bir tekne ile yaptığım için bana korsan diyorlar. Ama siz bunu büyük bir donanmayla yapıyorsunuz, adınız imparator oluyor.’ Birkaç bin yıl öteden gelen bu küstahça sözlerin, çarptığı her iktidarı afallatması kaçınılmaz. Çünkü olan biteni hakikâtle karşılaştırır. Devlet ile failin yerlerini değiştirir. Dahası insanlığın her dönemde iktidar karşısındaki açık sözlülüğünü de temsil eder. Dünyayı birkaç kez yerle bir edecek nükleer silahlara sahip devletler, küçük grupların dünyayı kirlettiğinden dem vurarak, buna nasıl cesaret ettiklerini sorguladıklarında kimin aklına ‘Ya sizin cesaretinize ne demeli?’ sorusu gelmez ki örneğin? Ya da onlarca insanı bombalayarak öldüren, toplu katliam yapan İsrail gibi bir devletin düşmanlarını teröristlikle suçladığında ‘Asıl terörist kim’ sorusu hangimizin aklına üşüşmez? Haydutluk ile devlet olmak arasındaki sonu gelmez beslenmelerin yarattığı bu cüretli soruların cezbesinden kim uzak durabilir? Bununla beraber bizler, bir değirmencinin, arazisini almak isteyen Kral ‘Büyük Friedrick’e dönüp ‘Tabii ki alabilirdiniz. Ama Berlin’de hâkimler olmasaydı’ diye özetlediği bir çağda yaşıyoruz. Kendi eylemlerini yasalar yoluyla toplumun önceden bilgisine sunan ve buna göre denetlenmeyi talep eden, kendisini de yurttaşlarla aynı hukuksal düzene tabi kılan ve hatta kendisine yönelen isyan ve itirazı dahi kendi ‘temyiz’ine eklemiş bir modern hukuk devleti çağıdır sözünü ettiğimiz. Hakikati, güçlü ile güçsüzün aynı mesafede konumlandırıldığı bir hukuki süreçte bulmayı temin eden, kralı da korsanı da aynı eşitlik düzleminde buluşturan ve dahası iktidarların güç denemeleri karşısında hepimizi huzur ve güven dünyasına taşıyan bir vaatler alanı bu. Bizler, böylece hukuk devletleri sayesinde gururlu modernler olarak tarihin en makul çağında yaşıyor oluruz. Hakikaten öyle mi peki? Hakikaten korsanlar çağından uzak mıyız? Çağdaş Hukukçular Derneği’ne yönelik gözlemcisi olduğumuz yeni ‘terörle mücadele operasyonu’ işte tam da bu meseleleri tartışmak için önemli bir tecrübeye tekabül ediyor. Lütfen olanlara dikkat gösteriniz: Önce ‘helikopterli’ ve ‘yedi çelik kapı kırılarak’ yapılan baskın getiriliyor gözümüzün önüne. Medyanın ‘emret amirim’ duruşuyla yerine getirdiği görevdir bu. Arkasından emniyet güçlerinin hazırladığı metin bizi yeterince aydınlatıyor: ‘Ülkemizin kozmik bilgilerini şifreli metinler hâlinde kodlayan, başka ülkeler lehine ajan faaliyeti yürütmek için gizli haberleşme merkezleri oluşturan avukatlar’ yakalanmıştır. Tabii ki bomba ve patlayıcılar da bahis konusu. Sonra şöyle ilerler süreç: Av. Betül-Selçuk Kozağaçlıların büroları ilgililer olmaksızın aranmaya başlanır. Arama kararında her nasılsa başka bir büronun adı yazılıdır. Av. Taylan Tanay’ın bürosu şafak vakti C. Savcısı beklenmeksizin kapılar kırılarak basılır. Savcı bir saat sonra geldiğinde ben yokken buraya nasıl girdiniz diye sormaz polislere. Bu arada gözlemci avukat da gözaltına alınır. Selçuk Kozağaçlı ise kendiliğinden ülkeye döndüğü hâlde bütün uçağı rehin alıp yolcuları bekletirler. Bir hukuk öğrencisi bile buradaki sorunları kolaylıkla bulabilecektir. Bundan sonraki aşamada ise şunlar olur: Sorguya getirildiklerinde bazı avukatların şiddet gördükleri çıplak gözle bile bellidir. Mahkeme sorgusunda ise avukatlara ne çelik kapılar, ne kozmik bilgiler ne de ajanlık ile ilgili tek bir soru dahi sorulur. Bomba ve patlayıcıları sormak da akıllarına gelmez nedense soruşturma sahiplerinin. ‘Niye hep belirli davalara girdikleri’ merak edilir yargı tarafından ve arkasından iki gizli tanık ile üç itirafçının 10 yıl öncesine dayanan beyanları sorulur. Avukatlar zaten bu beyanlardan dolayı yargılanmışlar ve 2004’te beraat etmişlerdir. Yani ortada kesin hüküm vardır. Başka? Hepsi bu. Başka bir şey yok. Peki, ama nasıl olup da süreç burada bitmiyor. Haklısınız, süreç devam ediyor. Bu çok garip ve birbiriyle ilgisiz aşamalardan sonra dokuz avukat hakkında ‘terör örgütü üyeliği’nden tutuklama kararı verildi. Birisi ise denetim altında tutulacak. Bu olayın finali de hakikâten diğer aşamalar kadar garip. Medya, emniyet ve mahkeme sürecinin başından sonuna kadar baktığımızda herhangi bir uyum söz konusu olmadığı gibi her aşamada da iç tutarlılık aramak boşuna. Zaten belli ki Türkiye’de hukuk, bir nizam ve güvenlik sağlama aracı değil bir aksiyon ve gerilim türünün adı oluyor her geçen gün. Malum, hukuk ‘operasyon’ ile yürüyebilir durumda sadece. Lokomotifi medya ve emniyet oluşturuyor. Yargı da çok gerilerdeki bir kompartmana dönüşüyor.” Evet, durum tam da budur; böyledir! Yani “Artık basın açıklamalarını polis yapıyor. Emniyet pek yakında iddianameyi hazırlayıp yargılamayı da gerçekleştirecek ve hâkimleri yargılama yükünden kurtaracak gibi görünüyor”ken;[20] bu dizayda ÇHD’li avukatlar, görüşmede gözaltında yaşadıklarını da şöyle anlatıyorlar: “Selçuk Kozaağaçlı (ÇHD Başkanı): Emniyet’te zorla ellerimi, kollarımı bağlayarak üzerime çullanarak parmak izi aldılar. İstanbul protokolü ve hukuka aykırı şekilde zorla kan ve saç aldılar. Taylan Tanay (ÇHD İstanbul Şube Başkanı): ÇHD’nin üye listesini, işçi hakları broşürü, görülmüştür damgalı cezaevi mektuplarını aldılar. ÇHD’den inince araçta üstüme oturup zorla kelepçelediler. Emniyet’te üst aramasında 15 polis üzerime çıkıp parmak izimi zorla aldı ve dövdüler. Polisin kamuoyunda işkenceci olarak gösterilmeye çalışıldığını, ama 2004’ten beri işkence yapmadıklarını söylediler. ‘Bizi işkenceci gibi gösteriyorlar’ dediler. Savcılıkta, ÇHD’nin eylemleriyle suçladılar. Engin Çeber basın açıklaması, Güler Zere açıklaması gibi 30’a yakın basın açıklamasıyla suçladılar. (Emniyet’teki gözaltındayken) Bir polis amiri sivil hâlde bir koltuğa oturdu. ‘Seni görmeye geldim, siz bizi sürekli işkencecilikle suçluyorsunuz. İşkence nedir seninle tartışmaya geldim’ diye müstehzi bir ifadeyle güldü. Avukat Naciye Demir: Emniyet içinde yerde sürüklendim. Gözaltı süresince hiç su verilmedi, tuvalete günde 1 kez çıkarıldım. 3-4 kişi beni yatırdı, üzerime çıktılar zorla kolumu bükerek parmak izi almaya çalıştılar. Bundan dolayı ellerim ve ayaklarım şiş ve sakat. Tükürük örneği almak için 5-6 kişi zorla boğazımı sıkarak örnek aldılar. Bir arkadaşımla konuşmamda telefonda sıkılıp ‘off’ demişim, niye ‘off’ dedin diye sordular. Nazan Betül Kozaağaçlı: Evdeki aramada Mahir Çayan’ın Bütün Eserleri, eşimin baro ajandasını, Mao’nun ‘Seçme Eserleri’ni ve cezaevinden görülmüştür mühürlü ‘Vız Gelir’ mizah dergisini aldılar. Emniyet’te zorla arama yapıldı. Parmak izimi 3-4 kişi üstüme oturarak zorla aldılar. Neyle suçlandığımızı bilmeden, polislerin şiddetiyle ağzımız zorla açarak hekimin önünde ağzımı bilmediğim bir alet sokarak zorla tükürük aldılar. 30 saat savcının önünde sandalyede bekletildik. Polis bize kin doluydu adeta, bunu bir fırsat bilerek intikam alıyordu. Ebru Timtik: Sabah 4’te kapımı bir kez çaldılar. 1 dakika sürdü sürmedi kapıyı hemen kırdılar. Asansörle değil merdivenden kafamıza vura vura indirdiler. Nezarette hiç su vermediler, tuvalete götürmediler. Tükürük alınırken burnumu tuttular bilincimi yitirdim.”[21]  Savunmaya saldıran hukuk(suzluk), düşünce ve ifade özgürlüğü konusundaki tavırlarıyla da ne olduğunu net biçimde ortaya koyuyor. Örneğin… İzmir’de, “Kürt nüfusu artışı durdurulsun” diye imza kampanyası başlatan ve “Ey Türk kadını ve erkeği! Türkçülük için bir çocuk daha yap. Hainler, kapkaççılar, uyuşturucu satıcıları çoğalıyor. Kürt ve Çingene çetelerine hak ettiği cevabı vereceğiz” diyerek bildiri dağıtan Türkçü Toplumcu Budun Derneği Başkanı Rıfat Cenk Tozkoporan’nın bu görüş ve eylemleri, “düşünce özgürlüğü ve eleştiri hakkı kapsamında” sayıldı! Örneğin… 12 Eylül darbecileri ve işkencecileriyle ilgili yargı süreci başlamışken, dönemin en insanlık dışı uygulamalarına sahne olan Diyarbakır Cezaevi’ni anlatan kitabın yazarı “örgüt propagandası” yapmaktan hapis cezasına çarptırıldı… Yazar İrfan Babaoğlu, 1980’den sonra Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nde yaşananları, ‘Auschwitz’ten Diyarbakır’a 5 Nolu Cezaevi’ kitabında yazdı. 12 Haziran 2011 seçiminden önce ilk baskısı Aram Yayınları’nca yapılan kitapla ilgili Diyarbakır 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Mahkeme, kitapta örgüt propagandası yapıldığı gerekçesiyle yazar İrfan Babaoğlu’na 1 yıl 3 ay hapis, yayınevine ise 6 bin lira para cezası verdi! Evet, düşünceyi ifadenin de “cezalandırıldığı” Türk(iye) hukuk(suzluk)unda düşünceyi ifade özgürlüğü, benim davamda da olduğu üzere en soru(n)lu alanlardan birsidir.   DÜŞÜNCEYİ İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ   “Düşünceyi ifade özgürlüğü” deyince hemen Antoine de Rivarol’un, “Söz düşüncenin elbisesidir, ifade zırhıdır”; Rosa Luxemburg’un, “Özgürlük her zaman ve yalnızca, farklı düşünene tanınandır”; Jean Paul Sartre’ın, “Yasa bakımından hepimiz aynı düşünce özgürlüğüne sahibiz. Ama, gerçekte, açlıktan, soğuktan ölen bir kimse için düşünce özgürlüğünün ne anlamı olur? Ya da okuduğu gazeteler taraflı ya da danışıklı iseler, haber alma ve verme işleri özgür değilse, (…) o kimse için düşünce özgürlüğünün anlamı mı kalır?” uyarılarının altını çizerim Türkiye’de… Zeynep Atlaş’ın ifadesiyle, “Basın ve ifade özgürlüğü konusunda kısacık bir tarihsel geziye çıkarsak, Türkiye’de pek çok şeyin değişmediğini de görebiliriz.” ‘The Guardian’dan Fiachra Gibbons’un, “Türkiye’de rekor sayıda gazetecinin tutuklanması”na[22] dikkat çekip; ‘Uluslararası Af Örgütü 2012 Raporu’nun Türkiye bölümünde, “İfade özgürlüğünü tehdit eden binlerce dava açıldığını” vurgulandığı üzere… Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Türkiye Raportörü Josette Durrieu’nun, “Şimdi, henüz tanımlanmamış daha kişisel bir sisteme doğru gidiyorsunuz. Şimdi siyasi sınıf, siyasi kadro farklı. Eylemleri ve niyetleri de farklı,” derken; Türkiye’nin de 1949’dan beri “kurucu” üyesi olduğu Avrupa Konseyi, Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik uygulamanın, medya ortamını “felç edici” noktaya sürüklediğini kaydedilip; “Türkiye’de basın özgürlüğü son beş yılda hissedilir oranda kötüleşti,” deniyor. Bu değerlendirme, Avrupa Birliği’nin Türkiye temsilciliğini dört yıl boyunca yapmış olan büyükelçi Marc Pierini’nin hazırladığı ‘Türkiye’de Basın Özgürlüğü’ başlıklı raporun[23] özeti bir bakıma… Gerçekten de Hüsnü Öndül, “Türkiye’de ifade özgürlüğü konusu, temel ve sürekli sorun alanlarından birisi olmaya devam ediyor,” derken; Tarhan Erdem’in de ekliği üzeredir her şey: “Hükümetin sahici ifade ve örgütlenme özgürlüğünü istememesi sade ama dehşet dolu bir gerçektir!” ‘Freedom House’un (Özgürlük Evi) dünyanın en çok baskı gören toplumları listesinde Türkiye, 2011 yılı özgürlükler sıralamasında olduğu gibi 2012’de de “yarı özgür ülke” sınıfında tutuldu. Örneğin Amerika’nın Sesi radyosu, ‘Basın Özgürlüğü Endişeleri, AB Müzakerecilerini Kaygılandırıyor’ başlıklı haber analizinde, Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu’nun eşbaşkan yardımcısı Sajjid Karim’in, insan hakları ve basın özgürlüğü konularında bozulan durumu ve Türk hükümetinin kayıtsızlığından duyduğu endişeyi dile getirirken sarf ettiği “Terör suçlarının tanımlanması nedeniyle hâlen 12 bin kişinin tutuklu bulunduğunu duymak beni şaşırttı” sözlerine de yer verirken; “Eleştireni hapse atmak olmaz,” diyen AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Siim Kallas, Türkiye’de ifade özgürlüğü alanında yaşanan sorunlara dikkat çekiyor. Öte yandan ‘Metis’ Yayınları Yönetmeni Semih Sökmen, düşünce ve ifade özgürlüğüne uygulanan baskılara ve “ifade hakkının gaspı”na dikkat çekip, “Düşünce ve ifade özgürlüğü bizlerden çok toplumun hak arayan kesimleri için büyük bir ihtiyaç,” diye eklerken; AKP’den “yeni anayasa” için “düşünce ve ifade hürriyeti”ne şart koşuluyor: “Düşüncenin söz, yazı, resim veya başka yollarla ifadesinde ‘genel ahlâk’ çerçevesinde sınırlama getirilmesi” öneriliyor. Hüseyin Karabey’in, “Toplum F tipinde gibi yaşıyor artık,” notunu düştüğü coğrafya(mız)da; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, Türkiye’de gazetecilerin haklarının 10 Ocak 1961’den daha geride olduğunu belirtip uzun tutukluluk süreleri konusunda kendisinin de rahatsızlık duyduğunu ifade ederken; AB raporunda AKP’nin yargıya baskısı, ifade ve basın özgürlüğü ihlâllerindeki artışa dikkat çekiliyor. Evet, evet kolay mı? “Aydınlar, muhalifler, yıllardır cezaevlerine kapatıldı. Düzenin aykırı seslere tahammülü yoktu. İnsanlar ‘ders’ alsın, sussun, korksun diye onlar, hapislerde, hücrelerde, zindanlarda zulüm çekti. Egemen güçler, iktidar sahipleri, yasalar çıkarıp, suçlar üreterek muhalifler üstünden topluma gözdağı verdi…”[24] Özetle ‘Uluslararası PEN’ Başkan Yardımcısı Eugene Schoulgin’un, “Türkiye’de her şey güç üzerine odaklı”; ve ‘Uluslararası PEN’ Yönetim Kurulu üyesi William Nygaard’ın, “12 Eylül döneminde askerlerin hayata geçirdiği uygulamalar bugün sivil bir hükümet olan AKP tarafından gerçekleştiriliyor,” notunu düştüğü coğrafyamıza ilişkin olarak, ‘AB Komisyonu’nun İlerlemeden Sorumlu Komiseri Stefan Füle, “Türkiye’ye hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasından kaygımız artıyor,” diyor. Haksız da değil! AİHM verileri Türkiye yargısının insan hakları ve özgürlüklerine yaklaşımında sorunların bulunduğunu gösteriyorken; ‘İnsan Hakları Akademisi’ Başkanı Hüsnü Öndül’ün ‘İnsan Hakları Ortak Platformu’ adına hazırlayıp, 15 Mayıs 2011’de açıklandığı ‘Türkiye’de İfade Özgürlüğü: Mevzuat ve Yargı Gözlem Raporu’na göre: İddianameler ve dava dosyalarının AİHM kararlarıyla uyumlu olup olmadığına odaklandıklarını belirten Öndül, örnek olarak Yargıtay 8. ve 9. Ceza Daireleri’nin bazı karalarını analiz ettiğini dile getirdi. Türkiye Anayasası’nın 141/3 madde gereğince bütün mahkeme karalarının gerekçeli olması gerektiğine dikkat çeken Öndül, bu maddeye rağmen pek çok kararda hiçbir gerekçenin bulunmadığına dikkat çekti. 19 Aralık’ta İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde “Özgür Düşün Dergisi” için “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla yayın toplatma kararına konu olan yazının hangi sözleri içerdiği ve ne şekilde propaganda yaptığının gerekçede belirtilmemesini örnek gösteren Öndül, bakılan dosyaların hiçbirinde gerekçeli kararlara rastlamadığını dile getirdi. Yeri gelmişken bir iki örnek aktaralım: Mesela… KCK davasından Sincan Cezaevi’nde tutuklu olan Tarık Kaya’nın evinde bulunan ‘Felsefenin Temel İlkeleri’ kitabı dosyaya “örgüt üyeliği”nin delili olarak girdi! Mesela… Çağdaş dünya edebiyatının önde gelen yazarlarından Chuck Palahniuk’un ‘Ölüm Pornosu’ başlıklı yapıtında “müstehcen öğeler olduğu” gerekçesiyle kitabı Türkçeye kazandıran Ayrıntı Yayınları Genel Müdürü Hasan Basri Çıplak ile kitabın çevirmeni Funda Uncu hakkında “müstehcen yayınların yayımlanmasına aracılık etmek” suçlamasıyla 6 aydan 3 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı! Mesela… ‘Sakıncalı kitaplar’ listesine edebiyatın ünlü ismi Muzaffer İzgü’nün kendi yaşamını anlattığı ve 1992 yılında sinemaya uyarlanan yapıtı da girdi! Mesela… ‘Penguen’, ‘Leman’, ‘Gırgır’ın kapaklarını sosyal paylaşım sitelerinde beğenip arkadaşlarıyla paylaşan Ankara Defterdarlığı çalışanları hakkında “Devlet büyüklerine hakaret ve başbakanı küçük düşürmek” suçlamasıyla soruşturma açıldı! Mesela… Balıkesir’in Burhaniye İlçe Emniyeti, panele katılan KESK Merkez Yürütme Kurulu üyesi Akman Şimşek’in konuşmasını, “Yasadışı söylemlerde bulunabileceği” gerekçesiyle kaydetmek için kaymakamlığa başvurdu; Kaymakamlık da izin verdi! Mesela… Boğaziçi Üniversitesi’nde 2013 yılında 6’ncısı düzenlenen ‘Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı’nda konuşan Noam Chomsky, Türkiye’de ifade özgürlüğü mücadelesi vermenin “çok zor” olduğunu, Dink’in katledilmesiyle ilgili sürecin de bunu gösterdiğini belirterek, “Günümüzde çok sayıda insan düşüncelerinden dolayı hapiste. Raporlar, Türkiye’nin en fazla gazeteciyi hapseden ülke olduğunu söylüyor. İfade özgürlüğünü geliştirmek için göstermelik hamleler yapılsa da yasaların çerçevesi gerçek bir ifade özgürlüğüne izin vermiyor,” dedi… Mesela… Tutuklu gazeteciler ve ifade özgürlüğü konularının ağır bir dille eleştirildiği, ‘Avrupa’da Medya Özgürlüğünün Durumu’ başlıklı rapor 24 Ocak 2013’de Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde oylanarak kabul edildi… Mesela… ‘Le Monde’, Türkiye’de 2013’ün ocak ayı başında “Üçüncü Yargı Reformu” kapsamında 2 bin kadar yayını etkileyen sansürün kaldırılmasını değerlendirirken; ‘İstanbul’da Artık Marx Sansürlenmiyor’ başlıklı haberinde, Türkiye’de 2 bin kadar yayını etkileyen sansürün kaldırılması üzerine, aralarında Marx, Engels ve Nâzım Hikmet’in de bulunduğu yazarların eserlerinin yeniden yayımlanabileceğine dikkat çekildi. Buna karşın sansürün Türk yargı alanında devam ettiğini belirten gazete, “Komünizmle mücadelenin yerini püriten (muhafazakâr, tutucu) ahlâkın aldığını” vurguladı.[25] Haberde ayrıca haklarında soruşturma ve davalar açılan kitap ve yayınlardan örnekler verildi. Haberde, ABD’li yazar John Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlar” adlı eserinin aralık ayında bir soruşturmaya konu olması ise “dikkat çekici” olarak nitelendirilip, “Bütün bunlar şaşırtıcı değil” derken, Başbakan Erdoğan’ın kitaplara ilişkin “Öyle kitaplar vardır ki bombadan daha tesirlidir” sözlerini anımsattı… Mesela… 10 yıllık AKP iktidarında ilk ve ortaöğretim öğrencilerine önerilen ‘100 Temel Eser’ listesinde yer alan Türk ve dünya klasiklerinde çok sayıda değişiklik yapıldı. Dünya klasikleri “çeviri oyunları” ile dini söylemlerle dolduruldu. Sendika yetkilileri çeviri oyunlarına “Oscar Wilde’ın Mutlu Prens’inde Miller ve Hans ‘Hayırlı Sabahlar’ biçiminde selamlaşıyor”; “Pinokyo ‘Allah rızası’ için ekmek istiyor”; “Andersen’den Masallar’daki Bülbül Masalı ‘Bir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş’ sözleri ile başlıyor”; “Heidi’de ‘Dua etmek insanı rahatlatır’ öğüdü veriliyor,” örneklerini veriyor… Ayrıca ‘Şeker Portakalı’ ve ‘Fareler ve İnsanlar’ eserlerinin sansürlendiği haberleri yanında ‘Eğitim Sen’ yöneticisi Tuğrul Culfa, “Şeker Portakalı ile birlikte Küçük Prens, Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli gibi eserler de ‘müstehcenlik, ahlâka aykırılık’ gibi gerekçelerle öneri listesinden çıkarıldı,” bilgisini verdi! Bu kadar “Mesela” ile Tarhan Erdem’in, “Şiddete teşvik ile açık ve yakın tehlike yoksa, düşünceyi söz ve yazıyla açıklamak ve yaygınlaştırmak serbesttir. İfade özgürlüğünün bu temel ilkesinden bugün çok uzağız,” diye tarif ettiği koordinatlarda Prof. Işıl Karakaş, Türkiye’de ifade özgürlüğü alanındaki sorunları değerlendirirken, AİHM’nin “İfade şiddet kullanmaya, silahlı direnişe teşvik etmiyorsa ceza hukuku ile kısıtlanmamalıdır” şeklindeki içtihadını hatırlatıyor (İsak Tepe/Türkiye/2009 kararı). Evet AİHM’deki Türkiye yargıcı Prof. Işıl Karakaş, İstanbul’daki katıldığı ‘İfade ve Basın Özgürlüğü’ panelindeki konuşmasında, “AİHM’in bu konuda yerleşik bir içtihadı var” diyerek ekledi: “Politikacıların eleştiriye tahammül alanının geniş olması gerekiyor…” Bu bağlamda AİHM’nin ifade özgürlüğü konusunda ana referans metni olan 1976 tarihli Handyside kararına atıf yapıp, “Bu bir prensip kararıdır. İfade özgürlüğü, sadece muteber insanların, herkesin kabul ettiği düşüncelerin değil, devletin ve halkın bazı kesimlerini incitici, rahatsız edici, şoke edici fikirlerin de ifade edilebilmesini kapsar. Birilerini rahatsız etse de, halkın bu fikirleri, haberleri alma hakkı bazılarına ayıp olmasın diye yumuşatılamaz,” dedi. Prof. Karakaş, Türk Ceza Kanunu’nun “Türk milletini, devleti, devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçunu düzenleyen 301’inci maddesi üzerinde durduğu konuşmasında, 2010 tarihli Hrant Dink kararı ve 2011 tarihli Taner Akçam kararlarına atıf yaparak şunları da söyledi: “Mahkeme, her iki kararda 301’inci maddeyi nasıl gördüğünü anlattı. AİHM içtihatlarına göre, yasaların ifade özgürlüğü açısından öngörülebilir olması gerekir. TCK 301, bu özelliğe sahip değil, belirsizlik içeriyor. Kişi, bir şey yazdığı zaman bir soruşturmaya uğrayıp uğramayacağından emin olamıyor. Sürekli bir şekilde takibat tehdidi, riski altında kalıyor. Süregelen bir tehdit söz konusu… Bu durum, kişiler açısından bir caydırıcılık etkisi (chilling effect) yaratıyor. Burada soruşturmanın açılıp açılmaması konusunda Adalet Bakanı’na yetki verilmiş olması olumlu bir gelişme olarak takdim ediliyor ama bizatihi yürütme organına böyle bir yetkinin verilmesi kabul edilemez. Çünkü bu yetki tamamen takdiridir ve keyfi bir şekilde kullanılabilir. Burada çok kesin bir problem var… AİHM ‘TCK 301 yasa niteliğine sahip değildir’ demişse, yürütmenin ve yasamanın görevi bunu ortadan kaldırmaktır.”   MEŞHUR VE MEŞ’UM TCK 301   Tucker’in, “Suçluları yaratan yasalarımız, onları cezalandıran yasalarımızın yanında ne kadar çok”; veya Henry Mencken’in, “Eğer ‘A’ yasalarla kendi ahlâki değerlerini ‘B’ye’ zorla uygulatmaya kalkıyorsa, ‘A’ büyük ihtimal şerefsizin tekidir,” uyarılarıyla betimlenmesi mümkün olan TCK 301, Hrant’ı katleden devletin zihniyet(inin) belgesidir. “1- Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini veya Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükumetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 2- Devletin askerî veya emniyet teşkilâtını alenen aşağılayan kişi, 1. fıkra hükmüne göre cezalandırılır. 3- Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. 4- Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması Adalet Bakanı’nın iznine bağlıdır,” diyen TCK’nın 301. maddesi uyarınca Orhan Pamuk, Hrant Dink, İlhan Selçuk, Hasan Cemal, Murat Belge, Engin Aydın, Serkis Saropyan, İsmet Berkan, Haluk Şahin, Erol Katırcıoğlu, Ferhat Tunç, İbrahim Kaboğlu, Baskın Oran, Zülkif Kışanak, İrfan Uçar, Rasim Ozan Kütahyalı ve Temel Demirer vd’leri yargılandı; Hüsnü Öndül, “AİHM, 301. maddenin ifade özgürlüğü açısından tehdit olduğunu karara bağlamadı mı?” diye sorsa da! Siz bakmayın; “Ulusal Yargı Ağı UYAP’ta ve Yargıtay’da iki yılın kayıtlarını araştırdım: Türkiye’de 1915 olaylarına ‘soykırım’ diyen hiç kimseye mahkûmiyet verilmemiştir! Böyle bir soruşturma ve kovuşturma da yoktur!”[26] diyen cehalete… Bakın bu konuda Baskın Oran ne der? “… ‘Soykırım olmuştur’u cezalandıran özel bir madde olmadığı için Türk Yargısı buldu ve uyguladı: Meşhur TCK 301 ve 216… İşte birkaç örnek… 1) Mart 2011’de, Nobelli tek Türkiyeli Orhan Pamuk, ‘30 bin Kürt’ü ve 1 milyon Ermeni’yi öldürdük’ sözleri yüzünden, Ergenekon sanığı Kemal Kerinçsiz de dahil altı kişiye tazminat ödemeye mahkûm edildi. Çünkü Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, ‘Her Türk vatandaşının Pamuk’a dava açma hakkı vardır’ demişti. Demek ki ‘soykırım olmuştur’u cezalandırmak için özel bir maddenin varlığı şart değil. Yargı, buluyor ve uyguluyor. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi buldu ve uyguladı: T. Borçlar Kanunu’nun (TBK) haksız fiili düzenleyen 41-49. maddeleri! Daha önce de yazdım, Fransa’da Prof. Lewis’i ‘soykırım değildir’ dediği için cezalandıran hükmün tıpkısının aynısı! Sonra, Temel Demirer var. ‘Hrant Dink Ermeni olduğu için değil, soykırımı tanıdığı için katledildi’ demek yüzünden hâlen iki yıl hapis talebiyle yargılanıyor. İddianamesinde aynen ‘Resmî Türk görüşüne aykırı olarak Ermeni soykırımından söz ettiği…’ ibaresi geçiyor. Suçlama maddesi: Meşhur TCK 301 ve 216. Aynı şekilde, ‘soykırım olmuştur’u cezalandıran özel bir madde olmadığı için Türk Yargısı buldu ve uyguladı. Nitekim, Ekim 2004’te Azınlık Raporu çıktığında, Basın Savcısı Nadi Türkdoğan, iddianamesinde ben ve Prof. Kaboğlu için de bu 301’i ve ‘kin ve nefret yayma’yı cezalandıran 216’yı kullanmıştı… 2) ‘Son iki yıl’dan öncesi? Hazırlıkları sona yaklaşan Türk Dış Politikası Cilt III’te Fethiye Çetin, ‘İnsan Hakları Konusu’ bölümünde yazıyor: ‘Suç tarihi: 21.07.2006. Hrant Dink’in Reuters ajansına yaptığı soykırım açıklaması üzerine Hrant Dink, Arat Dink ve Sarkis Seropyan’a ‘Türklüğe hakaret’ten (TCK md. 301) dava açıldı. 1’er yıl hapisle sonuçlandı.’ Devam edelim: Ragıp Zarakolu, George Jerjian’ın ‘Gerçek Bizi Özgür Kılacak’ kitabını (2004) yayınladığı için Haziran 2008’de 5 aya çarptırıldı. 3) Dava açılıp mahkûmiyet verilmeyenleri buraya almadım. Ama, ‘Kimseye mahkûmiyet verilmemiştir’ ne demek allahaşkına? Bir ülkede insanları yargı terörüyle yıldırmak için illâ mahkûm etmek şart mıdır? Dava açarak yıllar boyu mahkemelerde süründürmek yetmez mi? Hatta kapınıza tebligat için bir polis gelse, bu bile sizi yeterince germez mi? Zarakolu bu kitabı 2004’te yayınlamış, 2008’de mahkûm olmuş. Beraat etseydi, bu dört yıllık ıstırap vatandaşa yeterli zulüm sayılmayacak mıydı?” Annesinin Ermeni olduğunu saklayan İlhan Selçuk’un bile, “Vaktiyle 159’uncu (yenisi 301) maddeden kaç kez sorgulandım, kaç kez yargılandım, bilemem,” dediği TCK 301 zihniyeti, mevcut rejimin genetik şifrelerine mündemiçtir. Tarihte “Türk”ün icadına ilişkin soru(n)ların altını özenle çizen(lerden)[27] birisi olarak, biraz gerilere giderek, anımsatırsam: “1926 yılında kabul edilen Türk Ceza Kanunu’na göre Türklüğü tahkir ve tezyif etmek suçtu ve cezası da üç yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapisti. Ancak dava açılabilmesi için Adalet Bakanlığı’nın TBMM Başkanlığı’ndan izin alması gerekiyordu. Gayri müslim azınlıklar hakkında açılan Türklüğü tahkir davalarına ilişkin olarak literatürde pek bilgi olmadığını da belirtmem gerekiyor. Başbakanlık arşivinde Türklüğü tahkir ettikleri gerekçesiyle gayri müslimler hakkında 1926 ile 1942 yılları arasında açılmış çok sayıda dava dosyası bulunmaktadır. Toplam dosya sayısı ise 554’ü bulmaktadır… – 1925-1927 yılları arasında açılan davaların yaklaşık yüzde 60’ı gayri müslimler hakkındadır. Hakkında dava açılan Müslümanların lakabı olarak dava dosyalarında Arap, Arnavut, Afganî, Dağıstanlı, Kürt, Bağdatlı ve Acem sıfatlarının kullanılması da dikkat çekicidir. Bu, dönemin genel özelliğinin yansıması olarak kabul edilmelidir. Müslüman olmakla birlikte etnik köken itibariyle ‘yabancı’ olarak telâkki edilenler her zaman için gözetim altında tutulmak isteniyordu. Yönetim, bu grupların ne kadar Türk oldukları/sayılacakları konusunda tereddütlü ve kuşkuluydu. Türklük/Türk olmak, bu anlamda içerik olarak (henüz ve hâlâ!) tartışılan bir kavramdı. Ve genellikle de kavramın kâğıt üzerindeki tanımıyla gündelik hayattaki/uygulamadaki tanımı birbiriyle çakışmıyordu! – 1929-1932 yılları arasında Türklüğü tahkir davalarının yaklaşık olarak yüzde 53’ünün gayri müslimler hakkında açıldığını görüyoruz. Gayri müslimlere açılan dava oranı ilk dönemde Müslümanlara kıyasla neredeyse 24 ve ikinci dönem için ise 21 kat fazladır! Elbette bu oran grupların nüfus içindeki oranlarına göre hesaplanmıştır. – 1933-1937 yılları arasında gayri müslimler hakkında Türklüğe hakaret etmekten dolayı açılan toplam 240 adet dava bulunmaktadır. Ancak 1933 ve 1934 yıllarında hiç dava açılmamış olduğu görünmektedir, çünkü bu yıllara ait sadece iki adet dava vardır. Bu yıllarda hiç dava açılmamış mıydı, yoksa dava dosyaları arşivde mi bulunmuyordu sorularına doyurucu ve kesin bir yanıt vermekten uzağız. Ancak bu tarihlerde dava sayısının dramatik azalışını düşündürecek hiçbir neden yok gibi görünmektedir. O nedenle bu dönemde açılan davaların arşivde bulunmadığı sonucuna varmak daha makul bir açıklama tarzı olacaktır. Görüldüğü gibi, dava sayısının birden bire arttığı göze çarpıyor. Eğer 1933 ve 1934 yıllarında da dava sayısı bu ölçüde artıysa, bu takdirde bu dönemin dava sayısının dramatik olarak artmış olduğunu söyleyebiliriz. Unutulmasın ki, bu döneme ait elimizdeki toplam dava sayısı yalnızca 1935, 1936 ve 1937 yıllarına aittir. Bu rakamlar, Türklüğü tahkir davalarının yaklaşık olarak yüzde 46’sının gayri müslimler hakkında açıldığı anlamına gelmektedir. Oran gayri müslimler için Müslümanlarla karşılaştırıldığında neredeyse 23 kattır! – 1938-1946 yılları arasında gayri müslimler hakkında Türklüğe hakaret etmekten dolayı açılan toplam sadece 8 adet dava bulunmaktadır. Ancak bütün dava dosyaları 1938 yılına ait olup, diğer yıllarda açılmış herhangi bir dava görülmemektedir. (…) Yine de bütün bir İkinci Dünyâ Savaşı döneminde hiç dava açılmamış olması akla yatkın gelmiyor. Bu rakamlar, Türklüğü tahkir davalarının yaklaşık olarak yüzde 18’inin gayri müslimler hakkında açıldığı anlamına gelmektedir. Oran Müslümanlar için açılan davaların neredeyse 9 katıdır.”[28] Ayrıca hatırlayın: “1889 İtalyan Zanardelli kanunu esas alınarak hazırlanan Türk Ceza Kanunu 1 Mart 1926’da kabul edilmişti. 8 Ağustos 1931’de ise yürürlüğe giren ‘Matbuat Kanunu’ ile birlikte ‘Komünistliğe tahrik’ de bir suç olarak ilk kez Türk Ceza Kanunu’na girmişti. Yasa, yalnızca basın yoluyla işlenen eylemleri kapsıyordu. İlk kez Nâzım Hikmet’in ‘Gece Gelen Telgraf’ adlı şiirine uygulandı. Komünist düşüncenin açıklanması ve örgütlenmesinin genel ceza yasası bakımından yasaklanması ise 1936 yılında faşist İtalyan Ceza Yasası’ndan alınan ünlü 141 ve 142’nci maddeleri ile gerçekleşti. Ne var ki yasa, suçun yalnızca ‘zor kullanmak’ yoluyla işlenebileceğini öngördüğünden uygulamada sıkıntılar yaşanıyordu. Fakat ‘burası Türkiye’ olduğundan savcılar bu sıkıntılara daha fazla dayanamayıp kendi kafalarına göre uygulamalara giriştiler. 1940’lı yıllarda görülen davalar bu ‘kendi kafa yöntemine’ göre açıldı, yargıçların kafaları da o kafalarla uyuşunca birçok insan komünizm propagandası veya komünist örgütlenme nedeniyle içeri tıkıldı. Örneğin, ‘demokrasi’nin Türkiye’ye ilk kez geldiği 1946’yı izleyen uzun yıllarda insanlar TEKEL’in ürettiği kibrit kutularının üzerinde Sovyet diktatörü Stalin’in bıyıklarını ararlar, bulurlar ve ‘Bu kutularda komünizm propagandası yapılıyor!’ diye bulgularını çevrelerine muştularlardı… Bir gün gazetesini okurken, ‘Habere bak!’ denilen haber şöyleydi: Adamın biri trende bıçakla portakal soymuş, kabuğu da kompartıman penceresinden trenin durmakta olduğu istasyonun peronuna atmıştı. Dikkatli bir vatandaş ayaklarının dibine düşen portakal kabuğunun aldığı biçimi orak-çekice benzetince derhâl polise ihbarda bulunmuş, portakal sever yolcu bir sonraki istasyonda polisler tarafından ‘komünizm propagandası şüphelisi olarak’ gözaltına alınmıştı. Gülmeyin lütfen! Bunlar Türkiye’nin demokrasi gerçekleridir. 12 Mart 1971 darbesi sonrasında binlerce insan Türk Ceza Yasası’nın 141 ve 142’nci maddelerinden yargılandı, mahkûm oldu. 1974 Genel Affı ile birlikte özgürlüklerine kavuştular. Bu maddeler daha sonra 30 yıl solcuların tepesinde Demokles’in Kılıcı gibi sallandı. 12 Ocak 1991’de yanlarına 163’üncü madde de katılarak kaldırılınca ‘Ohhh’ diyecek gibi olduk, fakat çok geçmeden görüldü ki yerlerine konan Terörle Mücadele Yasası çok daha beter! Bugün cezaevleri TMY’den tutuklanmış veya hüküm giymiş muhaliflerle dolu. Bu yasanın özellikle 301’inci maddesinin evrensel insan haklarına aykırı, ilkel bir anlayış ürünüdür.”[29] Ancak söz konusu ilkellik, hâlâ ve ısrarla -AHİM’e gönderilen Hrant Dink “savunması”ndaki üzere- yürürlüktedir! Yine hatırlayın: 2010’da AİHM’ye TC adına gönderilen savunmada Hrant Dink’in “Türklüğü tahkir ettiği ve halkı kışkırttığı” iddia edilerek Almanya’da bir Nazi liderine AİHM tarafından verilen ceza emsal gösterilip, “301. madde mahkûmiyetine ilişkin dava, öldürüldüğü için düştü, cezası kesinleşmedi. Bu yüzden Dink’in başvuru hakkı yok. Dink Ailesi de 301. madde mahkûmiyetinden doğrudan zarar görmedi, ‘mağdur’ sayılamaz,” denilmişti. Bunun yanında Taner Akçam’ın 2007’de, ifade özgürlüğünün TCK 301’ce kısıtlanması şikâyeti, bu meş’um maddenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğünü tarif eden 10. maddesine aykırı olduğu hükmüyle sonuçlandı. Mahkeme maddede “Türklük” yerine “Türk milleti” gelmesine rağmen Yargıtay’ın Hrant Dink davasında olduğu gibi aynı manayı çıkarmaya devam ettiğine, Adalet Bakanlığı’nın dava açma izni vermesinin de keyfî bir uygulama olduğuna ve 301’in “rahatsız edici veya şaşırtıcı” düşüncenin dava konusu olma riski taşıdığına hükmetti. Yani Mahkeme’ye göre 301, herkesin görüşlerini açıklama, kanaat bildirme, haber veya fikir alma ve verme özgürlüğüne bir tehdit oluşturmaktaydı. Böylelikle AİHM’in kararı, TCK’nın 301. maddesinin ifade özgürlüğü üzerinde sürekli bir tehdit oluşturduğunu hükme bağladı ve “Türk ceza mahkemelerinin 301. maddeyi Ermeni sorunuyla ilgili olarak uygulama biçimi ve ayrıca başvurucuya karşı yürütülen kamusal kampanya göstermektedir ki, bu meselede ‘hoşlanılmayan’ veya ‘makbul olmayan’ görüşler ifade eden kişiler ciddi bir kovuşturulma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar ve dolayısıyla başvurucunun üzerinde gerçek bir tehdit asılı durmaktadır,” dedi… Sorunu 2007 yılında AİHM gündemine taşıyan Taner Akçam, Türkiye’de çok sayıda birey hakkında Ermenilere yönelik katliamları “soykırım” olarak tanımladıkları için TCK 301 temelinde dava açıldığını anımsatıp, örnek olarak Hrant Dink, Ragıp Zarakolu ve Temel Demirer’i göstermişti.[30] Bu özelliklerine ve böyle nitelenmesine karşın; 301’in iptali istemlerini Anayasa Mahkemesi “oybirliği”yle reddetti;[31] Türk(iye) yargısı da 301’i hoyratça kullanmayı sürdürdü! Örneğin TCK’nın değiştiği 2008’den 2011 Ocak’ına Adalet Bakanı’na gelen 301. madde dosyalarının dağılımı şöyleydi: i) Toplam dosya sayısı: 1480; ii) Soruşturma izni verilen: 88; iii) Reddedilen dosya: 1301; iv) İncelemesi süren: 91… Evet, Adalet Bakanlığı’na Türk Ceza Kanunu’nun “Türklüğü aşağılama”yı düzenleyen 301’inci maddesi kapsamında, 2011 yılında toplam 386 adet dosya geldi. Bu dosyaların sekizine soruşturma izni verildi. Sanık ve şüpheli sayısı 414’ken, 66 dosya 2012 yılına devredildi… “Türk Yargısı, özellikle de yüksek yargı, mazide hep yaşadığı ve istikbalde kendine bile itiraf etmeyeceği bir bilinçaltıyla malûl: Ulusalcılık yapıyorum derken dincilik yapıyor, çünkü Müslüman olmayanı Türk saymıyor,” gerçeğinin altını çizen Baskın Oran’ın işaret ettiği tabloda iş bununla da sınırlı değil! Adalet Bakanlığı’nın 22 maddelik 4. Yargı paketi Bakanlar Kurulu’nda ikinci kez ele alındığında; bakanlığın, taslağa koyduğu TCK 301. maddedeki “Türklüğe hakaret” suçunun kaldırılması ya da bu konuda değişiklik yapılması önerisinden ise itirazlar üzerine vazgeçildi… Burada çarpıcı birkaç örneği sıralamadan geçmeyeyim: Yıl 2009: “Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Nobelli yazar Orhan Pamuk hakkında, İsviçre’de yayımlanan bir dergiye verdiği röportajdaki “30 bin Kürt’ü ve 1 milyon Ermeni’yi öldürdük” sözleri nedeniyle manevi tazminat davası açılabileceğine karar verdi. Genel Kurul, Pamuk’un ‘karar düzeltme’ istemini de reddetti.” Yıl 2010: “Adalet Bakanlığı, Taraf gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı hakkında, eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ’a yönelik ‘Ya Alçaksınız Ya Salak’ başlıklı yazısı nedeniyle TCY 301. maddeden soruşturma izni verildiğini bildirdi. Adalet Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, Rasim Ozan Kütahyalı’nın ‘Devlet adamı değil, devlet memurusun İlker Başbuğ’ başlıklı 3 ayrı yazısıyla ilgili olarak TCY’nin 301. maddesinden soruşturma yapılabilmesi için izin talep edildiği, ancak bakanlığın soruşturma izni vermediği kaydedildi. Buna karşın Kütahyalı’nın 2 Ocak 2010 tarihli Taraf’ta yayımlanan ‘Ya Alçaksınız Ya Salak’ başlıklı yazısı nedeniyle TCY’nin 301. maddesinden soruşturma izni verildiği kaydedilen açıklamada, şu ifadeler kullanıldı: ‘Yazıda geçen ‘Bu ülkeyi seviyorsak, dürüstçe bu ‘kurumsal salaklık’ı afişe etmek zorundayız… Ortada ya alçaklık ya da salaklık var…’ şeklindeki ifadeler ‘nedeniyle soruşturma izni verilmesi uygun görülmüştür’…” Yıl 2011: “Yargıtay 8. Ceza Dairesi, Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, ‘sözler düşünce özgürlüğü kapsamındadır’ gerekçesiyle verdiği beraat kararını zamanaşımı nedeniyle bozup davayı düşürdü. Avukat Medeni Ayhan, Ankara Barosu’nun 2004 yılındaki genel kurul toplantısında ‘Ermenilere bir soykırım yapılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu 1915’te Hamidiye Alayları ve İttihat ve Terakki kadroları ile 1.5 milyon Ermeninin katliamında rol almıştır. Mazlum ve güzel Ermeni halkının acısını paylaşarak önlerinde saygı ile eğiliyorum. Kürtler ayrı bir ulustur. Türkiye’de yaşayan 30 milyon nüfusu olan Kürt halkına hiçbir hak tanınmamaktadır. Ben Kürt ulusunun bir bireyi olarak ve Kürdistan’ın bir vatandaşı olarak konuşuyorum ve Kürtlerin devlet kurma hakkını da hukuksal bir hak olarak sonuna kadar savunuyorum’ değerlendirmesini yapmıştı. Ayhan’ın bu sözleri o dönemde Genelkurmay Başkanlığı’nı rahatsız etmişti. Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı, eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Avukat Ayhan hakkında suç duyurusunda bulundu. Ayhan hakkında Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ‘Halkı din, dil, ırk, bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği’ iddiasıyla dava açıldı. Mahkeme, 6 yıl süren dava süreci sonrasında Ayhan’ın sözlerini düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında değerlendirdi ve beraat kararı verdi. Beraat kararı savcılık tarafından temyiz edildi. Dosya Yargıtay’a 2010 yılında geldi. Avukat Ayhan, Yargıtay 8. Ceza Dairesi’ne ‘dava zamanaşımına uğrayabilir, bu nedenle önce görüşülsün’ diye başvuruda bulundu. Daire bu başvuruya rağmen dosyayı bekletti. Ceza Dairesi, süreç sonunda zamanaşımı süresinin dolduğuna karar vererek beraat kararını bozdu. Daire, davanın zamanaşımından düşürülmesi kararını yerel mahkemeye de bırakmadan düşürme kararı verdi.” Yıl 2012: “Hukuk sadece sizin değil Sayın Başbakan” vurgusuyla ekliyor Sami Selçuk: “Yasalaşmadan önce AİHM kararları yüzünden ülkemin yaşadığı güçlükleri gözeterek, TCY’nin 301. maddesindeki izni ben de önermiştim. Ancak adalet bakanları, bu yetkinin özünü iyi kavramadılar. Anayasayı çiğneyerek (madde 9, 138/3) kullandılar, yargıçların yerine geçerek hüküm bile kurdular. Sözgelimi, bir bakanımız, “Ben devletime sövdürmem” diyerek gerekçesini duyuruverdi. Yani ‘yetki gaspı’yla sakat izinler verdiler.” Nihayet Karin Karakaşlı’ın “Elimizde hâlâ Hrant Dink’i Türk düşmanı ilan ederek hedef kılan meşum ‘Türklüğü tahkir ve tazyif’ yasasından başka bir şey yok. Hâlâ Kürd’e, Ermeni’ye, Rum’a, Yahudi’ye, Alevi’ye ve tekmil diğerine küfretmek, en aleni hâliyle hedef göstermek, katli vacip demek serbest. Buralarda ifade özgürlüğümüz sonsuz”; Derya Sazak’ın, Hrant Dink’in sonunu 301’den ayrı görebilir miyiz?!” diye tarif ettikleri tabloda Necmiye Alpay da haklı olarak ekliyor: “Bu 301’in mantığında ırkçı nefretin hiç mi payı yok?” Var elbette; tam da Ermeni Soykırımı Meselesi’ndeki üzere!   ERMENİ SOYKIRIMI MESELESİ: İNKÂRCI RESMÎ GÖRÜŞ!   Resmî görüş açısından “… ‘Soysuz’ torunların mırın kırınıdır, soykırım”![32] Bu kadar da değil; yine resmî görüş için, “Atatürk; ‘Ermeniler, emperyalizmin şımarık çocuğudur,’ der. Gerçekten de tarihsel süreç, Ermeni siyasal politikalarının emperyal eylemselliklerle özdeşleşerek ortaya çıktığını göstermektedir”![33] Ayrıca “Partisinin il örgütünün düzenlediği bayramlaşma törenindeki konuşmasında öldürülen PKK’lılar için ‘Etkisiz hâle getirildi’ ifadesi yerine ‘Gebertildi’ fiilini öneren AKP Erzurum Milletvekili Muhyettin Aksak ekler: ‘PKK’lılarla Kürt kardeşlerimiz eşit tutulmamalı. Kürt kardeşlerimizi bunlardan ayırıyoruz. Bunlara baktığınız zaman ya satılmış beyinler ya da Ermeni dönmesi çocukları ya da Suriye’den, İran’dan ülkemize sızan alçaklardan başka bir şey değil…’ İktidar partisi milletvekili ‘Ermeni dönmesi çocukları’ nitelemesini açık bir hakaret, aşağılama anlamında kullanıyor,” notunu düşüyor Sedat Ergin… Nihayet “tarih yeniden yazılarak”, alt üst ediliyor… Örneğin Hasan Celal Güzel gibi: “XIX. yüzyılın sonunda emperyalist ülkelerin tahrikiyle kurulan Ermeni Taşnak ve Hınçak örgütleri, dünya tarihinin ilk terör örgütleridir. Osmanlı, bu örgütlerin terör ve isyan eylemlerine tam 33 yıl sabırla tahammül etmiş; ancak bu eylemler 1. Cihan Harbi’nde Türk Ordusu’nu arkadan hançerlemeye kadar varınca, 27 Nisan 1915’te çıkarılan bir Kanun-u Muvakkat ile tehcir kararı almak mecburiyetinde kalmıştır. Ermeni terör örgütleri, 1890’da Erzurum İsyanı’nı, 1893’te 1. Sason İsyanı’nı, 1895’te 1. Van İsyanı’nı ve Zeytun Ayaklanması’nı, 1904’te 2. Sason İsyanı’nı, 1909’da Adana Olayları’nı, 1915’ten itibaren de 2. Van Olayları ve katliamları ile Muş, Bitlis, Kars, Ardahan, Diyarbakır, Elazığ, Erzurum ve Erzincan olaylarını gerçekleştirdiler. Bu olaylarda 500 binden fazla Müslüman Türk ve Kürdü işkenceyle öldürdüler. Ermeni terör örgütleri Osmanlı başkenti İstanbul’da da çeşitli terör eylemleri yaptılar. 1890’da Hınçak örgütü Kumkapı’da bir tedhiş gösterisi düzenledi. 1893’te Taşnaklar, örgütlerini desteklemeyen Ermeni Patrikhanesi’ni bastılar. 1895’te, Hükûmet’in bulunduğu Bâb-ı Âlî Baskını’nı yaptılar ve çok sayıda sivil ve askerî şehit ettiler. 1896’da Osman Bankası Baskını’nı gerçekleştirdiler. 1905’te ise, devletin başı olan II. Abdülhamid Han’a suikast teşebbüsünde bulundular. Peki o hâlde 24 Nisan’da ne oldu? Daha önce de bir yazımda ayrıntısıyla anlattığım gibi, 24 Nisan’da tek kişinin kılına dahi zarar verilmedi. O sırada, nüfus sayımlarına göre, İstanbul’da 77 bin Ermeni vatandaşımız yaşıyordu. Bunların içinde devletin yüksek makamlarında bulunanlar, hattâ bakan olarak görev yapanlar bile vardı. Bu tarihte, İstanbul Ermenileri’nin tamamı değil, sadece binde 3’üne tekabül eden 235 örgüt üyesi tutuklandı. 24 Nisan’da tutuklananlar, Taşnak, Hınçak, Ramgavar terör örgütlerine mensup militanlardı. Tutuklananların evlerinde ve işyerlerinde yapılan aramalar sonunda şu silâhlar ve mühimmat bulundu: 19 mavzer, 74 martin, 111 vinçester, 96 maniher, 78 gıra, 358 filovir silahları ile 3.591 tabanca ve 45.222 mermi… Bu silâhlar, orta çapta bir askeri birliğin donanımına yeterli miktardı ve tutuklanan 235 kişiye ait bulunuyordu. Tutuklananlar Çankırı ve Ayaş’a gönderilerek gözetim altına alındılar ve kendileri için Osmanlı Bütçesi’nden tahsis edilen, 2897 kuruş ödenekle ellerini kollarını sallayarak kısa bir süre yaşadılar. Gözetim altında bulunanların büyük çoğunluğunu teşkil eden 178 kişi, iki hafta sonra 8 Mayıs’tan itibaren serbest bırakılmaya başlandı. Sadece 57 kişi Suriye ‘ye gönderildi. Geri kalanlar ise affedildiler. Bu arada, Gomidas Enstitüsü’ne ismini veren ünlü müzisyen Gomidas’ın bütün tutukluluğu, Çankırı’da 13 gün zorunlu ikâmetten ibarettir. Hastalanınca İstanbul’a, oradan da Dahiliye Nezareti’nin özel izniyle Viyana’ya gitmiştir. Tamamı da terör örgütleri üyesi olmalarına rağmen, 24 Nisan tutuklularından tek kişi dahi idam edilmemiştir.” Bunları tümü resmî yalandır; inkârcılıktır! Halid El Hurub’un, “Türkiye Ermenilerden özür dileyerek bu yükten kurtulup önüne bakmalı,”[34] formülüyle “geçiştirme”ye kalkıştığı Ermeni Soykırımı Meselesi’nde devlet aklının (resmî ideolojinin) başlıca refleksi inkârdır. İnkâr, farklı farklı görünümlerde karşımıza dikilirken; mesela bir Ermeni liberali Etyen Mahçupyan’ın satırlarına şöyle yansır: “1915 ve sonrasında Ermenilere uygulananların soykırım kelimesini hak ettiği bir tarihsel gerçeklik olarak önümüzde dursa da, hayat sadece olgular ve gerçeklikler değil. Aynı zamanda ilişkiler, duygular ve ruh hâlleri… Ve bunların tarihten daha önemsiz olduğunu da söyleyemeyiz. O nedenle sözcüğü kullanıp kullanmamak ahlâki bir kıstas olamaz. Bırakalım isteyen istediği sözcüğü kullansın…” Bir başka örnek, kendini “liberal” ilan eden eski(meyen) bir MHP’li, Taha Akyol’a göre şöyledir: “İki milliyetçiliğin Birinci Dünya Savaşı gibi bir felaket ortamında çatışması iki taraflı büyük acılara yol açtı. Acıları hissetmeliyiz, hafifletmenin yollarını aramalıyız. Ama bu sadece Türk tarafını suçlayarak ve siyasi bir kampanya olan “soykırım” iddiasını dayatarak olmaz…” Ceyda Karan da, “Tarihle yüzleşirken soykırıma saplanmamak,” vurgusuyla Taha Akyol ile aynı safta almaktadır yerini. Tıpkı Lübnan’daki Ermenilerin dini lideri I. Avram’ın, Vatikan’da Roma Katolik Kilisesi lideri Papa XVI. Benediktus ile görüşmesinde yaptığı konuşmasında “soykırım” sözcüğünü kullanmaktan kaçındığı gibi… “Soykırım olmasa da olur,” demek ile “Soykırım olmadı” diyen inkârcılık arasındaki nüans, resmî inkârı beslemekten başka bir işe yaramaz!   DEVLET TAVRI = T.“C”NİN MENŞEİ   Bu bağlamda “Devlet Tavrı” çok nettir… Tıpkı “Neden soykırım denemez?” sorusunu, “Belge ve plan yok… Osmanlı hükümetinin veya mensuplarının, Ermeni vatandaşlara karşı kıyım uygulama veya onları yok etmek amacına yönelik bir planı veya niyeti olmamıştır. Böyle bir niyeti veya kastı ortaya koyan bir beyan, talimat veya belge yoktur… Tehcir kararı, askerî bir soruna karşı bulunan askerî bir çözümdür,” toptancılığıyla “yanıtlayan” Şükrü M. Elekdağ’ın satırlarındaki üzere… Yani ortada “soykırım falan yoktur”(?!); eğer bir şey varsa “Emperyalizmin suçu”dur Türkkaya Ataöv’e göre… Veya ‘The Times’ın, “Erdoğan’ın 100 bin Ermeni göçmene dair sözlerinin ahlâki yönü öyle değil. Başbakanın tehdidi hem demagojik, hem de saygınlıktan uzak”;[35] ‘The Wall Street Journal’ın, “Erdoğan’ın tehdidini potansiyel bir insan hakları ihlâli olarak tanımlıyor ve bu sözlerin Osmanlıların 1. Dünya Savaşı’nda Ermenilere uyguladığı mezalimin tonunu taşıyor”;[36] ‘The Daily Star’ın, “Erdoğan’ın Ermeni göçmenlere tehdidi ahlâken yerlerde sürünüyor”;[37] Ara Haçaturyan’ın, “Erdoğan 100 bin Ermeni’yi sınır dışı etme tehdidiyle Osmanlı atalarının lûgatından bir sayfa açtı… 100 bin Ermeni evlerinden toplanıp araçlara mı doldurulacak? Yoksa sürgüne yürüyerek mi gitmelerini isterler?”[38] diye betimlediği tavrıyla Başbakan Erdoğan’ın “Ermeni’leri bir kez daha sürmek” tehdidindeki üzere! Hatırlayın: Ermeni tasarısının meclis gündemine geleceği Londra’yı ziyaret eden Erdoğan, BBC Türkçe’ye, gerekirse Türkiye’de çalışan 100 bin Ermenistan vatandaşını gönderebileceğini söylemiş; Straw da, Ermeni tasarısının geçmeyeceği sözünü vermişti.” Bunlar “kendiliğinden” veya “tesadüfi” değildir… “Cumhuriyet”in üzerinde kurulduğu zemin yani soykırım ve yağma süreci kavranmadan soru(n) kavranılamaz… Çünkü ırkçılık, Türk ırkçılığı Cumhuriyet’in harcında var. Çünkü başka türlü olamazdı. Çünkü nüfusun büyük bir bölümünü oluşturan, ekonomik, kültürel, sosyal zenginliğin büyük bir bölümünü yaratan Hıristiyanların binlerce yıllık yurdu Anadolu’dan bir Türk yurdu yaratmanın tek çaresi, önce bir Müslüman seferberliği, ardından da diğer kimliklerden nefret eden bir Türk kimliği yaratmaktı. Müslüman kardeşliğinden yararlanıp Hıristiyanları yok ettikten sonra, sıra Kürtlerin fiziki ve kültürel varlığının inkârına, inkârı mümkün kılmak için de imhasına geldi. Aslında amacın ilk başta bir Türk yurdu yaratmak olduğu, Müslüman kardeşliğinin yağmalanmış Hıristiyan mallarını elde tutmak, bu amaçla Kürtleri kazanmak için başvurulan bir strateji olduğunu, daha 1911’de, yani Ermeni, Rum, Süryani soykırımından önce, İttihat Terakki’nin Türkçülük siyasetinin teorisyeni Ziya Gökalp açıkça ifade etmişti: “Alman filozofu Nietzsche’nin hayal ettiği ‘üst insan’lar Türklerdir.” Ziya Gökalp Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak kitabında ise, ne demek istediğine daha da büyük bir açıklık getiriyordu: “… unsurlar arasında yaşatılan ‘devlet ve vatan’ fikirleri, aşksız, heyecansız, renksiz ve maneviyatsız kavramlar olarak kalmaya mahkûmdurlar. Ortak sevgili olamayacağı gibi, ortak vatan da olamaz.”[39] Amaç hasıl olup da Anadolu Hıristiyan halklardan arındırıldığında, artık Kürtlere de ihtiyaç kalmadığı, amacın Türkleşme olduğu resmi ağızlardan defalarca ilan edildi. Türk Ocakları temsilcilerine 1924 yılında yaptığı konuşmada İsmet İnönü, “Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehâl Türk yapmaktır. Türklere ve Türklüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız,” diyordu.[40] Mustafa Kemal de 1923 yılında Adana esnafına hitaben yaptığı konuşmada gayet fütursuzdu: “Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleketiniz sizindir, Türklerindir. Bu memleket tarihte Türktü, o hâlde Türktür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır. (…) Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir.”[41]  Evet, Ayşe Günaysu’nun altını çizdiği gibi, “Irkçılık Cumhuriyetin temelidir”! Bu bağlamda “T.’C’ devleti, yarattığı ‘yalan tarih’ ile oluşturduğu, ‘totaliter’ yapısını bugüne dek sürdürdü. 1915 Ermeni Soykırımı suçlusu, ‘İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin’, ‘Türk -İslâm Sentezci’ ideolojisini, kuruluşunun ‘temeli’ yaptı. Ancak bunu hep, inkâr etti. Soykırım suçlusu dönemin, tüm ‘mali borçlarını’ devir aldı, ancak ‘özür borcunu’ hep reddetti. Reddetti, çünkü aynı anlayışa sahipti. Türkiye’de devletin kuruluş ideolojisi hep farklı anlatıldı kitlelere. Sanki Cumhuriyet, bir ‘devrim’miş gibi sunuldu. Sanki farklı kutuplar varmış gibi, İslâmcılar ve Kemalist’ler ayrımı yaratıldı. Ve toplum, sadece bu ‘ikisinden biri’ olmaya itildi… Oysa bu iki anlayış, görünürde büyük farkları varmış gibi görünse de, rejimin ‘kırmızı çizgileri’ söz konusu olduğunda gayet iyi anlaştılar. Birbirlerini beslediler. Örneğin Kürdistan sorunu, Ermeni soykırımı, Kıbrıs’taki askeri işgal gibi konularda hiçbir şekilde ters düşmediler bugüne kadar.”[42]   1909’DAN 24 NİSAN 1915’E SOYKIRIM   “Anadolu’da Ermenilerin yaşamadığı yer yoktu.”[43] Kimse bu gerçeğe “Geçmiş” demeye kalkışmasın! “Geçmiş aslında hiç geçmemiş”tir vurgusuyla Talin Suciyan’ın altını çizdiği üzere: “Bugün hâlâ bütün Anadolu’da gizli saklı da olsa Ermenilerin yaşıyor olması, bize tarihsel olarak bir şeyi anlatıyor. Ermeniler, soykırımdan (eğer soykırım, hep yapıldığı gibi iki tarih arasına sıkıştırılabilecek bir şeyse) sonra da şu ya da bu şekilde yaşadıkları yerlerde kalmaya devam etmeye çalıştı. Örneğin, 1965 nüfus sayımına göre anadili Ermenice olanlar, Kastamonu’da 849, Bolu’da 488, Hatay’da 376, Sinop’ta 228, Sivas’ta 217, Amasya’da 216, Malatya’da 148, Diyarbakır’da 132, Yozgat’ta 118 kişiydi.[44] Bugün ise buralarda neredeyse hiç Ermeni yok. Ne Başbakan ne de Kılıçdaroğlu, Ermenilerin bu şehirlerden neden İstanbul’a gelmek zorunda kaldıkları sorusunu sorma gereği duymuştur. Çünkü Cumhuriyet’in Anadolu’da tek tük kalmış Ermenilerin yakasını bırakmamış olmasından daha doğal birşey olamaz onlara göre. Binbir türlü baskıyla, tehditle, iskân politikasıyla, ölülerinin üzerinde hayatlarını devam ettirmeye çalışan insanların yersiz yurtsuzlaştırılmaya devam etmesiyle, bugün İstanbul’da oluşmuş Ermeni toplumu, bal gibi diyasporadır; Cumhuriyet’in inkâr politikasının yarattığı diyaspora!”[45] “Bu noktaya nasıl gelindi” mi? “1915 yılının 24 Nisan günü Osmanlı devletinin kepaze sayfalarından biri, iktidar partisi İttihat Terakki tarafından yazılmaya başladı. Osmanlı Ermenileri yüzyıllardır yaşadıkları, doğup büyüdükleri Anadolu’da, kendi topraklarında ve kendi devletlerinin elinde büyük acılar yaşamaya, köklerinden koparılmaya, kıyıma uğratılmaya, izleri silinmeye başladı. Tarihin bu sayfalarına kimi tehcir, kimi trajedi, kimi kıyım, kimi soykırım, kimi büyük felaket diyebilir. Ama inkâr edemez. Osmanlı devletinin 1915’den başlayarak yüzbinlerce Ermeni’ye karşı işlediği ‘insanlık suçu’nu inkâr etmek de, böylesine korkunç bir suça hâlâ kulp takmaya kalkışmak da ‘suça iştirak’tır.”[46] Ermeni Soykırımı Meselesi’nde resmî görüşün dayattığı suskunluk, “susuş kumkumalığı”, boylu boyunca “suça iştirak” özelliği taşırken; “TC vatandaşları öğrenimimizin hiçbir aşamasında 1915’i, herhangi bir versiyonu ile öğrenmemiştik. 1915’ten kaçamayacağımız anlaşılınca, ‘Devlet’, tüm ulus adına ‘görüşümüz’ü oluşturmaya başladı. Ermeniler, 1915’te 1.5 milyonluk nüfuslarının öldürüldüğünü ve bunun bir ‘soykırım’ olduğunu öne sürerek yalan söylüyorlardı. Bir kere o tarihte, sayıları 1.5 milyon değildi; ikincisi söz konusu olan savaş şartlarında askerî nedenlerle yapılan bir yer değiştirme yani ‘tehcir’ idi. O günün şartlarında yolda salgın hastalıklar, açlık gibi nedenlerle can kayıpları olmuş olabilirdi. Dışişleri’nin parlak isimlerinden biri Kamuran Gürün, titiz bir çalışma ile ‘Tehcir’de ölen Ermeni sayısını 300 bin olarak verdi. Nerede 1.5 milyon; nerede 300 bin. Bizim tartışılmaz doğru ve haklı ‘ulusal görüşümüz’ zamanla değişikliklere uğramaya başladı. Ermeni ölü sayısı giderek azaldı. Düşmanla işbirliği yapan Ermeni çetelerinin öldürdüğü Türk ve Müslümanların sayısı ile aynı yıl ölen Ermenilerden kat be kat fazlaydı. Zaten bu kanlı karşılıklı çatışmayı ‘mukatele’yi, ‘devlete karşı hem de savaş şartlarında ülke büyük badireler içinde iken ayaklanmış olan’ Ermeniler başlatmıştı. Türk Tarih Kurumu’nun bir önceki başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu’nun Habertürk’te yer alan şu açıklaması, üsluba, dile, bakış açısına, tartışma içeriğine ilişkin önemli ipuçları taşıyor: ‘Açlık ya da yolda ölenlerin sayısıyla birlikte toplam 50 bini geçmiyor. Kasıtlı öldürülmüş olanlar zaten 10 bine varmıyor. Onları da kim öldürmüşse mahkemeye çıkarılmış ve sonucunda 67 kişi idam edilmiştir. Ermeniler Anadolu’dan Suriye’ye gönderilirken Ermeni çeteleri hâlâ öldürmekle meşguldü. Şubat 1914’te Ermeni çetelerin katlettiği Müslüman sayısı 122 bindir. 1922 Kasım’ında BM tespitine göre Anadolu ve İstanbul’da yaşayan Ermenilerin sayısı 281 bin 123…’ Ne ilginç ki, aynı gün aynı gazetede Ermeni ‘Tehciri’ kararını veren Talat Paşa’nın defterlerini yayımlamış olan Murat Bardakçı, ‘Tehcir’in nasıl sonuçlandığını da söyleyeyim’ diyor ve şu rakamları veriyordu: ‘Talat Paşa’nın belgelerine göre 924 bin 158 Ermeni zorunlu göçe tabi tutuldu. Anadolu’da Tehcir öncesinde 1 milyon 250 bin civarında olan Ermeni nüfusu, dokuz ay sonra 284 bin 157’ye indi.’ Anlayacağınız, … 1980’lerin başında 300 binden, ‘topu topu 50 bin, onun da 10 bin’i kasıtlı öldürüldü’ söylemi ile ve bunu Türkiye’nin ‘Bu işi tarihçilere bırakalım’ dediği türden pek güvendiği ‘tarihçi’lerin söylemesiyle, Türkiye, ‘Ermeni dosyası’nın altından kalkamaz.”[47] Çünkü ortada 1909’dan 1915’e uzanan soykırım gerçeği söz konusudur.   1909’DAN 24 NİSAN’A   Ermeni Soykırımı Meselesi’nin, elbette 1909 tarihinden de berisi var. Ancak soykırım fişeği 1909 Adana’sında ateşlendi… 1909 yılında, eski takvimle “31 Mart Vakası” denilen 13 Nisan hadiselerinin depremini yaşarken, ertesi gün Adana ve çevresinde Müslümanlarla Ermeniler arasında korkunç bir etnik çatışma çıkmış, il ve ilçelerde kan gövdeyi götürmüştü. Cemal Paşa hatıralarında 1.850 Müslüman, 17.000 Ermeni öldürüldüğünü yazar.[48] Adana’da yaşanan olaylar; Osmanlı yöneticilerinin deyimiyle “Adana İğtişaşı” (karışıklığı), yerel hükümet temsilcilerinin deyimiyle “Adana Vak’ası”, Ermeni kaynaklarına göre “Adana Faciası”, misyoner kaynaklarına göre “Adana Katliamı”dır. Kilikya (Adana havalisi), Ermeni nüfusun yoğun olduğu, ancak 1894-96 çatışmalarında zarar görmemiş bölgelerden biriydi. Zengin bir liman bölgesi olan Adana’nın 550 binden biraz fazla olan nüfusunun 60 bin kadarı Ermeni, 25 bini “Arap Uşağı”, 10-15 bini Rum, geri kalanı, yani 450 bin kadarı da Müslüman/Türk’tü. Ancak bu kesimler arasında en zengini Ermenilerdi. Adana’daki pamuk tarımı ve ticaret Ermenilerin elindeydi. Nisan ayının başları Çukurova için önemli günlerdi. Her yıl olduğu gibi mart ayından itibaren pamuk çapası için çevre illerden gelen çoğunluğu Kürt asıllı mevsimlik işçiler şehrin çeperlerinde konaklıyorlardı. Arpa hasadı için ise civardaki Ermeni köylerinden işçiler gelmişti. 12 Nisan 1909 günü Ermeniler için çok önemli olan Paskalya Yortusu idi. 13 Nisan’da ise Adana’da pazar kurulmuştu. 14 Nisan 1909 günü Doğu vilayetlerinde çalışan Amerikalı misyonerler yıllık toplantıları için Adana’ya gelmişlerdi. İşte böylesi yoğun ve heyecanlı günlerde, şehirde nasıl olduğu hâlâ tam olarak bilinmeyen bir nedenle iki toplum birbirine girdi. Ermeniler, 31 Mart Olayı’nı bastırmak üzere Selanik’ten gelen Hareket Ordusu olaylara müdahale edecek diye ikna edilerek ellerindeki silahları yerel yöneticilere teslim ettikten sonra katliam şiddetlenmiş, 23 Nisan 1909 günü Hareket Ordusu’nun bir bölüğü şehre girdiğinde ise ortalık kan gölüne dönmüştü. Şiddet olayları buna rağmen durmadı. Sadece Adana’da değil Misis, İncirlik, Ceyhan (Hamidiye), Osmaniye, Tarsus, Sis (Kozan) kazalarında da sürdü. 25 Nisan’da Adana’da bazı Ermeni gençlerinin askerî kışlaya silahlı saldırıda bulunması üzerine Adana’da yeni bir alevlenme yaşandı. Ardından kan gövdeyi götürdü. Nisan ayı sonunda Vali Cevad Bey ve Ferik Mustafa Paşa azledildi. Yeni Vali Babanzade Zihni Paşa’nın yaptığı ilk tahkikat sonunda ölü sayısı yaklaşık 1.900 Müslüman, 1.500 Hıristiyan olarak verildi. (Ancak daha sonra gerçek sayının daha çok olduğu anlaşılacaktı.) Ermeni çevrelerine göre Bağdadizade Abdülkadir adlı biri Müslümanları Ermenilere karşı kışkırtmıştı. İki Ermeni gencin öldürüldüğü 13 Nisan’dan beri Müslümanların dükkânlarına bir zarar gelmemesi için beyaz tebeşirle işaretlenmesi, hükümet yetkilileri de dahil bütün Müslümanların fes yerine sarık giymeleri, Payas Hapishanesi’nden üç bin tutuklunun silahlandırılarak salıverilmesi, Ermeni tarafınca olayların kasıtlı ve planlı olduğunun karinesi olarak görülüyordu. Türklere göre ise suçlu XII.-XVI. yüzyıllar arasında Adana havalisinde varlığını sürdüren Kilikya Ermeni Krallığı’nı yeniden kurmak için Ermenileri kışkırtan Hınçak Partisi’ne yakın duran Piskopos Muşeg Seropyan’dı… Meclis-i Mebusan heyetinden Yusuf Kemal Bey hatıratında (sadeleştirilmiş Türkçe ile) şöyle demişti: “Yabancı müdahalesi sayesinde ayrı bir krallık kurmak amacıyla girişilmiş bir Ermeni ihtilaline kesinlikle inanmam. Eğer böyle bir amaçları olsaydı, topluca dağa çekilir, oradan kendilerini savunabilirlerdi (…) Bundan başka revolver ve av tüfeklerinden başka bir şeyle silahlı olmayan Ermenilerin gelişkin Osmanlı ordusuna karşı gelebileceklerini varsaymak saçma olur. Yabancı müdahaleye gelince, biraz siyasetten anlamak, böyle bir fikrin saçmalığını kanıtlamaya yeter. Müslümanlara gelince onların pek çoğunun, hükümetlerinin, yaşamlarının, dinlerinin tehlikede bulunduğuna gerçekten inandıkları düşüncesindeyim. Cehaletleri böyle bir durumun olanaksızlığını anlamayacak kadar çok idi. İçlerinden birçoğu Ermenilerce verilen küstahça söylevlerle kışkırtılmış (…) bundan başka yağma hırsı çevrenin çapulcularını çekmişti.” Uzun bir süreçten sonra, tutuklu bulunan 130’u Müslüman, 95’i gayrımüslim (çoğu Ermeni) 225 kişiden, dokuz Müslüman, altı Ermeni suçlu bulunarak 10 Haziran 1909’da idam edildi. Ancak idamlardan sonra da olaylar devam etti, ortalık ancak, ağustos ortalarında Adana’ya vali olarak atanan Cemal Paşa’nın 47 Müslüman ile bir Ermeni’yi daha idam ettirmesinden sonra duruldu. Olaylarda kaç kişinin öldüğü hâlâ bilinmiyor. Çünkü Yusuf Kemal Bey ve Hagop Babikyan görüş ayrılıkları yüzünden raporlarını hazırlayamamışlar; bir süre sonra da Babikyan evinde şüpheli biçimde ölmüştü. Adana Piskoposluğu’nun raporuna göre 17.844, Patrikhane’nin Adana’ya gönderdiği heyete göre 21.236 ölü (Ermeni?) vardı. Ayrıca kiliseler, okullar, tiyatro binaları, değirmenler, camiler, han ve oteller, evler, dükkânlar hasar görmüştü. Almanya’da yayımlanan Frankfurter Zeitung gazetesinin 20 Haziran 1909 tarihli nüshasında çıkan bir asker mektubunda ise “Kanları Adana sokaklarında akan 30 bin gâvur köpeğini öldürdük” deniyordu. Cemal Paşa da anılarında, Adana’da 17 bin Ermeni ile 1.850 Müslüman’ın öldüğünü yazacaktı. Ölümünden sonra Babikyan’ın evine giden bir Ermeni ve bir Türk mebus Babikyan’ın raporunu mühürleyerek resmî olarak yayımlanana kadar eşine teslim etmiş, ancak bir grup Ermeni mührü kırarak mektubun bir kopyasını almıştı. 1912 yılında Kilikya gazetesinde yayımlanan bu kopyaya göre Adana İğtişaşı’nda hayatını kaybeden Ermeni sayısı 21 bindi.[49] Adana’daki işaret fişeği, 1915’de büyük bir soykırım yangınına uzandı. Can Dündar’ın ifadesiyle, “Tarih, 24 Nisan 1915’in şafak vakti… Özellikle İstanbul’daki Ermeni aydınları, yazarlar, sanatçılar, öğretmenler, avukatlar, doktorlar, mebuslar teker teker alınırlar evlerinden… Götürülürler. Ve bir daha da geri dönmezler. Birkaç gün sonra bütün Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde gerçekleştirilen ‘tarihsel Ermeni dramı’nın başlangıcıdır bu tarih…” 24 Nisan’da… Eski takvimle 11 Nisan’da ateşlenen soykırımdan mucize sonucu kurtulan gazeteci, yayıncı Teodik’in ‘11 Nisan Anıtı’[50] başlığıyla kaleme alınan yapıtta o tarihte can veren 761 aydın tek tek sıralanıyor. Osmanlı döneminde çok önemli görevlerde bulunmuş, önemli işlere imza atmış bu Ermeni aydınlarından sadece birkaçını bile burada paylaşmak, konuya ilişkin olarak fikir verici olabilir: Türkiye Ermeni edebiyatının en gözde simalarından biriydi. Osmanlı Meclis-i Mebusan’ına milletvekili seçilmişti Krikor Zohrab… Osmanlı Meclis-i Mebusan’ına İstanbul’dan Üsküdar mebusuydu Harutyun Şahrigyan… Samatya Ermeni Okulu müdürlüğünü yapmıştı K. Khajag (Karekin Çakalyan)… 1912 yılında Meclis-i Mebusan’a Sivas’tan mebus, Ermeni Ulusal-Yerel Meclisi’ne de Kharberd’den (Harput) delege seçildi. Türkiye’deki Ermeni ve yabancı birçok gazetede yazdı. Avrupa dergileri için Fransızca bilimsel makaleler hazırlamıştı Dr. Garabet Paşayan Khan… 23 Ekim 1908’de ‘Vatanın Sesi’ gazetesinin ilk yılında yazı işlerini yönetti. Kur’an’ı Ermenice’ye çevirip yayınlamıştı Levon Larents… 1911’in şubat ayından itibaren ‘Beden Eğitimi’ adıyla Türkiye’de kendi tarzıyla ilk kez önce aylık, sonra on beş günlük resimli spor gazetesini çıkarmıştı Şavar Krisyan… Ermeni Ulusal-Yerel Meclisine doğum yeri olan Karin’den (Erzurum) Osmanlı Parlamentosuna mebus seçildi. Osmanlı Parlamentosunda, kendisiyle aynı kaderi paylaşan Krikor Zohrab ile ilk kadın hakları ve çocuk hakları konularında reform öngören kanun teklifi getiren isimydi Vartges (Hovhannes Serengülyan)… Tıbbiye-i Şahane mezunlarındandır. Osmanlı ordusunda taşıdığı yüzbaşı rütbesi ve üniformasıyla tutuklanıp tehcire gönderilmişti Dr. Levon Bardizbanyan… İstanbullu. Güzel sanatlar okulunda matematik öğretmeniydi Yervant Çavuşyan… Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının ikinci seçiminde Van’dan mebus seçilmişti Vıramyan (Onnig Tertsagyan)… [51] Yukarıda da işaret ettiğim gibi, “Ermeni meselesi, 1915 senesinde âniden çıkmadı; evveliyatı vardır ve ayrıntısı çoktur. Bu konuda A. Turan Alkan şunları aktarır: “1878’de imzalanan Berlin anlaşması, Osmanlı hükümetini, yoğun Ermeni nüfus barındıran vilayetlerde (Vilayât-ı Sitte; yani, o günkü vilayet nizamnamesine göre Diyarbekir, Ma’muretülaziz, Van, Bitlis, Erzurum ve Sivas; bu altı vilayet bugün 30 civarında ili kapsar) mahalli reformlar yapmak ve Ermeni ahaliyi muhtemel mahalli saldırılara karşı korumakla yükümlü tutuyordu. Reformlarla birlikte 1895 yılında, tarihe ‘Ermeni Patırtısı’ adıyla geçen kalkışma hareketleri başladı… ‘Patırtı’ bir yıl kadar sürdü ve yatışmış gibi göründü ama Osmanlı hükümetlerinin, Ermeni reformu bahane edilerek ‘Düvel-i muazzama’ tarafından Anadolu’nun üçte birinde Yunanistan, Sırbistan, Girit’e benzer yeni bir Ermeni devleti kurduracakları korkusu hiç yatışmadı. 1915’teki tehcir kararının arkaplanında bu korku vardı ve İttihatçı hükümet, harbin getirdiği iç şartları bahane ederek Anadolu’daki Ermeni varlığını esaslı surette silkeleyip yerinden etmeyi düşünmüştü. Tehcirin kapsamı, asıl tehdide göre geniş tutuldu; kısa sürede zâlimâne uygulandı ve hükümet, tebâsından yüzbinlerce insanın -en hafif tabirle- katledilmesine seyirci kaldı. Bu cinayetleri biz görmedik; dedelerimiz, onların babaları gördü; şâhit oldular ve bir cinayete şâhit olup da olmamış gibi davranmanın ruhta meydana getirdiği çöküntüyü, bir şekilde kendilerini meseleden soyutlayıp mazur göstererek tedaviye çalıştılar. Her yara üflemekle iyi olmaz; bu şahitlik, bu nisyânlar, ‘Onlar da akıllı durmadı; hâlbuki biz onlarla ne güzel geçinirdik’ yollu mâzeretler, bu gibi sancıyan hafızayı üflemeyle soğutmaya kalkışmalar, aslında pek basit bir problemi hatırlatıyor bize; ahlâki bir problem! Hâkikatin karşısında duruş problemi. ‘Hakk’a tapan millet’ olmak övüncünü sakatlayan bir bilinç kaykılması. Bu duyguyu, 1895’teki ‘patırtı’nın bir kısmına şahit olan birisi, şöyle ifade etmişti: ‘Kendi gözlerimle gördüklerim yüzünden Türk fesi giymekten utanıyorum!”[52] Evet, “1915 Ermeni ve Süryani katliamları, Anadolu burjuvazisini imha etti. Koca ülkenin ticaret, ihracat ve sanayi üretimini bu insanlar yapıyordu: İpekçilik, çinicilik, halıcılık, dokumacılık, boyacılık, bakırcılık, kuyumculuk, taş işçiliği, manifatura; fıstık ve tütün başta olmak üzere sanayi bitkileri üretimi. Bir düşünün: 1882’de, Anadolu’nun ihraç limanı Trabzon’dan İstanbul’a 5 ayrı vapur şirketi çalışıyor, limanda yılda 500’ün üzerinde gemi işlem görüyordu. İstanbul-Giresun arasında haftada karşılıklı 4’er, İstanbul-Ordu arasında 3’er sefer yapılıyordu. Bugün Bodrum’a gelen gemi sayısı yılda 48’dir. Rezalet sadece ekonomiyle de sınırlı kalmadı. Anadolu’nun tek yüksek kültür dokusunu da yok ettik. Mesela, sadece Harput ovasında 8.660 öğrencinin okuduğu 92 Ermeni okulu vardı. Atatürk, Harput’ta Ermeni tiyatrosu başladıktan 1 yıl sonra doğdu. Burada Sursuryan Kardeşler’in fotoğraf stüdyosu 1890’da açılmıştı. Acaba bugün Harput’ta tiyatro var mıdır? Ekonomi nasıldır?”[53] “Benim milletim soykırım yapmaz”, “Müslümanların tarihinde soykırım olmamıştır”, diyen Başbakan Erdoğan’ın hezeyanlarına karşın Anadolu, soykırımla yakılıp yıkıldı! Taner Akçam, Talat Paşa’nın Cemal Paşa’ya 7 Ekim 1916’da çektiği telgrafı örnek gösterek Başbakan Erdoğan’a seslendiği üzere: “Polemik değil amacım, sadece bazı Osmanlı belgelerinden alıntılar yapmak ve bunların ne anlama geldiğinin Başbakan tarafından cevaplandırılmasını istiyorum. Çünkü telgraflar 1915 yılında iş başında olan Osmanlı Hükümeti Dahiliye Nazırı Talat Paşa’ya ait. Birinci telgraf, 29 Ağustos 1915’de Ankara’ya çekiliyor. Telgrafta Talat Paşa, ‘Vilâyât-ı şarkiyeye âid Ermeni meselesi hâl olunmuşdur. Fuzûlî mezâlimle millet ve hükûmetin lekedâr edilmesine lüzûm yokdur’, demektedir. Telgrafın dili çok açık. 29 Ağustos’a kadar cinayetlerin işlenmiş olduğu kabul ediliyor ve 29 Ağustos itibarıyla, Ermeni meselesi hâl olunmuş olduğu için, artık şiddete başvurmak fuzuli sayılıyor. Bu nedenle de fuzuli mezalime gerek yoktur diyor… Peki, hâlledilmek istenen Ermeni meselesi nedir? Ve neye göre, ‘hâllolunduğu’ düşünülüyor? Bu konuda Talat Paşa’ya ait olan iki ayrı telgraf daha okuyalım. Birincisi gene 29 Ağustos 1915 tarihli; hemen hemen tüm illere çekilen bu telgrafta da ‘Ermenilerin bulundukları mahallerden ihrâclarıyla ta’yîn olunan menâtıka sevklerinden hükûmetce muntazar olan gâye bu unsurun hükûmet aleyhine teşebbüsât ve fa’âliyette bulunamamalarına ve bir Ermenistan hükûmeti teşvîki hakkındaki âmâl-i milliyyelerinin (milli emellerini) tâ’kîb edemeyecek bir hâle getirilmelerini te’mîn esâsına ma’tûf olub (yöneliktir)’, denmektedir. Burada cevabını aradığım soru şu: Ermenilerin, bir Ermenistan hükümeti gibi bir milli dava takip edemeyecek hâle sokulmaları nasıl olacaktır? … Örneğin, milli dava takip eden Diyarbakır halkını zorla Der-Zor’a sürseniz ne olur? Aksine daha çok bilenmezler mi? Hele hele, ‘milli dava takip edemeyecek hâle getirmek’ ne demek? Sorunun cevabını merak ediyor musunuz? Gelin cevabı bir başka belgede arayalım. Bu da Talat Paşa’ya ait. Halep’te iskan işlerinden sorumlu Naim Bey’in anılarında yer alıyor. Naim Bey’e göre, söz konusu telgraf Kasım 1915 tarihinde gönderilmiş. Maalesef Naim Bey’in anılarının Osmanlıca orijinali yok elimizde. İngilizce, Fransızca ve Ermenice olarak mevcut; telgrafı Türkçeye şöyle çevirmek mümkün: ‘Eşhası malumenin sürgünü, ülkenin gelecekteki refahının sağlanması içindir, Çünkü onlar nerede iskan edilirlerse edilsinler, lanet olası (musibet) fikirlerinden vaz geçmeyecek olduklarından, sayıları mümkün mertebe azaltılmalıdır.’ Sorumuzun cevabı belli oldu, Ermenilerin milli dava takip edemeyecek hâle getirilebilmeleri için sayılarının mümkün mertebe azaltılmaları gerekiyormuş. Zaten bunun için Suriye’ye gönderilen Ermenilerin sayısının, Suriye’deki Müslüman nüfusunun yüzde 10’u seviyesine düşürülmesi gerektiği konusunda, emir üzerine emir yollanıyordu. Böyle bir emri hep beraber okuyalım: ‘Ermenilerin iskânlarına tahsîs edilen mıntıka görülen lüzûm üzerine ta’dîl ve tevsî’ edilmiştir (değiştirilmiş ve genişletilmiştir). (1) Kerkük sancağının İran hudûduna seksen kilometre mesâfede kâ’in (bulunan) kurâ ve kasabât (köy ve kasabalar) ve kurâ dahi dâhil olduğu hâlde Musul vilâyetinin havâlî-i cenûbiyye ve garbiyyesi (güney ve batısı). (2) Diyarbekir hudûdundan yirmi beş kilometre dâhilde ve Habur ve Fırat nehirleri vâdîsindeki ma’mûreler (şehir ve kasabalar) dâhil olmak üzere Zor sancağının cenûb ve garbı. (3) Haleb vilâyetinin kısm-ı şimâlîsi (kuzey) müstesnâ olmak üzre şark ve cenûb ve cenûb-ı garbîsinde kâ’in (bulunan) kâffe-i kasabât ve kurâda (bütün köy ve kasabalar) Ermeniler ahâlî-i Müslime nüfûsunun yüzde onu nisbetinde tevzî’ ve iskân edileceklerdir.’… Ermenilerin yerleşmeleri için sayılan bölgelerde Müslüman nüfus iki milyon civarındadır. En muhafazakâr hesapla sürgün edilen 1,2 milyon Ermeninin, iki milyonun yüzde 10 hâline nasıl sokulacağının cevabını bulmak ise zor değil. Ermeniler, 1916’da Ras-ul-Ayn’da başlayan ve tüm bir yaz boyunca Der-Zor civarında devam eden bir süreçte katledildiler. Ermenileri ‘milli dava takip edemez hâle getirmek’ için başka yollara da başvurulur. Bu yollardan biri de, Ermeni milletinin kültür ve tarih izlerinin ‘vücudunu tamamıyla kaldırmak’. Tekrar edeyim: Bir milletin kültür ve tarih izlerinin ‘vücudunu tamamıyla kaldırmak’… Bunu da ben söylemiyorum, gene Talat Paşa söylüyor. Cemal Paşa’ya 7 Ekim 1916 tarihinde çektiği bir telgrafta Talat, Sis Ermeni Katogikosluğunun mallarına niçin el konulduğunu ve Katogikos’un niçin Sis’den sürüldüğünü şöyle anlatıyor; ‘… maksat Ermenilerce Kilikya’da pek büyük bir kıymet-i tarihiye ve milliyeye haiz bulunan ve güya Ermeni hükümetinin en son makam-ı saltanatı (saltanat merkezi) olduğu ileri sürülen bu yerin vücudunu tamamıyla kaldırmaya matuftu.’ Bölgedeki tüm Ermenileri sürdükten sonra, onların Sis’de geride kalan Ermeni varlığının, vücudunun ortadan kaldırılmasından söz ediyor Talat. 1948 yılı itibarıyla buna soykırım denildiğini Başbakanımız bilmiyordur belki ama biz biliyoruz. ‘Bizim milletimize soykırım yapmıştır dedirtmeyiz!’ Başbakanımız böyle diyor. Ama yukardaki işleri de birilerinin yapmış olması lazım. Bunlar kim acaba?”[54] Bunlara ek olarak: Tehcirde ölen ya da öldürülen Ermenilerin sayısıyla ilgili resmî ve yarı-resmî rakamlar da çok farklı. Örneğin Ermeni kaynakları 1.5 ila 2.5 milyon Ermeni’nin öldüğünü iddia ederken, 1918’de savaş suçlarını soruşturmak üzere kurulan Mustafa Arif (Deymer) başkanlığında kurulan Osmanlı Dâhiliye Nezareti Komisyonu’nun raporuna göre Birinci Cihan Harbi’nde ölen Ermeni sayısı 800.000’di. 1928’de Genelkurmay Başkanlığı’nın bir belgesinde “Anadolu, bu maada, Vilâyat-ı Şarkiye Müslümanlarından savaş işlemleri yüzünden veya mülteci olarak 500.000’ini kaybetmiştir. 800.000 Ermeni ve 200.000 Rum da katl ve tehcir yüzünden veya amele taburlarında ölmüştür” deniyordu. 1983 yılında ‘Resmî tarihçi’ Kâmuran Gürün “Binaenaleyh hangi hesabı yaparsak yapalım Türkiye Ermenilerinin Birinci Cihan Harbi içinde her türlü sebepten zayiat (harp hâlinde bir toplum olduğu için bu tabiri kullanıyoruz) miktarı 300 bini geçmez,” diyerek ciddi bir ıskonto yapmış ama ortada büyük bir katliam olduğunu inkâr edememişti![55] MESELE YA DA SOYKIRIM NEDİR?   “1915’te yaşananların soykırım olup olmadığı saçma bir tartışmadır. Soykırım hukuki bir kavramdır ve gerek bu kavramı yaratan gerekse de BM Soykırım Sözleşmesi’ni (BMSS) kaleme alan Raphael Lemkin, bütün bu tanımlamaları Ermeni soykırımı ve Yahudi holokostunu göz önüne alarak hazırladığını beyan etmiştir. Türkiye’nin ‘tehcir’ dediği şeyi Lemkin, BMSS’nin 2. maddesinin c fıkrasında ‘grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek…’ diyerek soykırım olarak tanımlıyor. Yani BMSS, 1915’te ne olduğuna bakılarak oluşturulmuş bir ‘soykırım’ tanımı üzerine inşa olmuştur. Dünyada 1915’te Türkiye’de olanların tanımına ilişkin bir tartışma yok. Tartışma bugünün Türkiye’sinin bu olanlardan, ne ölçüde, nasıl ve kimlere karşı sorumluluğunun bulunduğudur.”[56] Kaldı ki, “1915 tehcirinin Ermenileri hedef aldığı, onları kişisel özelliklerinden bağımsız olarak, sırf kimlikleri nedeniyle sürdüğü, bu tehcirin merkezden planlandığı, yönetildiği ve takip edildiği konusunda bir görüş ayrılığı zaten yok. Ayrıca bu vesile ile Ermenilerin yaşam koşullarının ve kültürel varlıklarının tahrip edildiği ve bu arada yüz binlerce kişinin öldüğü de bilinen bir olgu. Basit bir mukayese 1913 yılında yaklaşık 2000 civarında olan kilise sayısının beş yıl sonrasında 200’lere indiğini, yine aynı tarihte 1000 kadar olan okulun ise kabaca 50’ye indiğini gösterecektir ve herhâlde hayat şartlarındaki ‘fiziksel tahribin’ açık bir göstergesidir… 1915’in soykırım olmaması için, tehcirin bir kimliğin kısmî imhası kastıyla yapılmadığını savunmak gerekiyor. Ne var ki bu pek de kolay değil… Tehcir 1915 Mayıs’ından başlayarak 1916 sonuna kadar sürüyor ve onlarca kafile gidiyor. Diyelim ki ilk kafileyi gönderirken başlarına ne geleceği bilinmiyordu. Ya sonrakiler? Gidenlerin başına neler geldiği bilinmesine rağmen acaba niye devam edildi?”[57] Bu ve benzeri soru(n)lar yanıtını aramaktadır hâlâ! A. Haydar Hengirvanlı’nın, “Soykırım toprağı tuzla sulamaktır”; Alin Özinian’ın, “Soykırım, insanların hayatlarını etnik kökenleri sebebiyle kaybetmeleri,” diye tarif ettikleri soykırım terimi, bir grubun varlığını ortadan kaldırma amacıyla gruplara karşı şiddet içeren suçlara karşılık gelen çok özel bir terimdir. İnsan hakları, ABD Haklar Bildirgesi ya da 1948 Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nde görüldüğü üzere, bireylerin haklarıyla ilgilidir. 1944’de Raphael Lemkin (1900-1959) isminde bir Polonyalı- Yahudi, Avrupalı Yahudilerin imha edilmesi de dâhil, sistematik cinayet içeren Nazi politikalarını tanımlamaya çalıştı. Irk ya da kabile anlamında Yunanca “Geno” kelimesini, öldürmek anlamındaki Latince “cide” kelimesiyle birleştirerek “Genocide” (Soykırım) kelimesini oluşturdu. Bir sonraki yıl, Almanya, Nuremberg’de toplanan Uluslararası Askerî Mahkeme’nin üst rütbeli Nazilere karşı suçlaması “insanlığa karşı işlenen suçlar”dı. “Soykırım” kelimesi hukuki değil de, tanımlayıcı bir terim olarak iddianameye dâhil edildi. Birleşmiş Milletler 9 Aralık 1948’de, Holokost’un gölgesinde ve Lemkin’in yorulmak bilmez şahsi çabalarının da önemli katkısıyla Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni onayladı. Sözleşmede soykırım şöyle tanımlanır: Bu sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu, kısmen ya da tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur: i) Gruba mensup olanların öldürülmesi; ii) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel ya da zihinsel zarar verilmesi, iii) Grubun bütünüyle ya da kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek, iv) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla önlemler almak, v) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek, Tarih boyunca birçok halk hedefli şiddet, hedefli ölüm vakası ile vuku bulmuşken bile ulusların ve bireylerin soykırım gerçeği ile yüzleşmesi bir zorluk olarak hâlâ karşımızda duruyor. Soykırım denince dünyada Yahudi soykırımı, ülkemizde ise Ermeni soykırımı ilk akla gelmektedir. Bu iki halk dışında soykırıma uğrayan halk veya topluluklar yok mudur? Dersim, Halepçe üzerinden soykırımla tanışan Kürt kırımları nedeni belli bir şekilde hep gölgede kalmıştır. Çingene ve Asurî soykırımlarını hatırlayana ise pek rastlanmaz… Ancak nasıl sunulursa sunulsun, her soykırım; iktisat dışı cebir yöntemleriyle “servetin (sermayenin) el değiştirilmesi”dir. “Soykırım kelimesi revaçta olmakla birlikte, günümüzde ‘etnik temizlik’ veya ‘insanlığa karşı suç’ gibi kavramlar da yaygın. Ama bunların hepsi kabaca şunu ifade ediyor: Bir coğrafyanın belirli bir kimlikten temizlenmesi, kültürünün tahrip edilmesi, yeniden üretim imkânlarının ortadan kaldırılması. Buna doğal bir eklentide bulunmakta yarar var: Servetin el değiştirmesidir…”[58] Tam da bu koordinatlarda Günter Grass, ‘Türkiye tabularının üzerine gitmeli. 1915-1916 yıllarında Ermeni toplumuna yapılanla Türkiye ne zaman yüzleşecek?”; Ümit Kardaş, “Tehcir nedeniyle insanlığın vicdanında mahkûm olmak, soykırımla suçlanıyor olmaktan daha haysiyet kırıcıdır,” derlerken BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan ekliyor:[59] “XX. yüzyılda 1915’te Ermeni Soykırımı oldu, bir siyasetçi olarak soykırım lafını ağzıma alıyorum, kayıtlara geçsin! Uluslararası kriterlere göre hangi maddelere uyuyor hangilerine uymuyor, soykırım değil, tehcirdir deniyor. Ben şuna bakıyorum… Bu topraklarda o dönem nüfus 13 milyonken Ermenilerin nüfusu 1 milyon 200 bindi, yani o zaman bu ülkenin nüfusunun yüzde 10’u Ermeni’ydi. Şimdi Türkiye’de 40 bin Ermeni var, nerede bu Ermeniler? Yok, efendim kayboldu, hasta oldu, yolda öldü, kendisi gitti deniyor. Durup dururken neden insanlar malını, mülkünü, evini barkını bırakıp ülkelerinden gitsinler? 1915’te Ermenilerin önemli bir kısmı kılıçtan geçirildi. 1915’te 100 bin, 300 bin Ermeni öldü diyenler var. Sayı çok önemli değil. Yani sadece 100 bin kişi öldürüldü diyenler var, bu az bir rakam mı, bizi temize mi çıkarır?”   “HAYIR” MI DİYORSUNUZ? ALIN SİZE TANIK(LIK)LAR!   Resmî bir anı (veri) ile başlayalım… İstanbul, Arnavutköy, 1 Kasım 1918 Cuma akşamı. İttihat ve Terakki çevresinden İhsan Namık Poroy, ertesi gün gizlice Almanya’ya kaçacak Cemiyet yöneticilerine bir veda yemeği vermektedir. Başbakan Mehmet Talât Paşa birkaç gün önce Alman torpidosuyla kimlerin kaçacağını belirlemiş, o akşam ellerinde yalnız bir küçük valizle yolculuğa hazır olmalarını istemişti. Yemekte İttihat ve Terakki’nin çok bilinen üçlüsü Enver, Talât ve Cemal paşaların yanı sıra, kuruluşundan bitişine dek Katibi Umumisi, yani Genel Sekreteri kalan Mithat Şükrü (Bleda), Teşkilât-ı Mahsusa’nın yeni gizli servisin Siyasi Daire Başkanı Bahaddin Şakir ve aralarında Trabzon Valisi Cemal Azmi’nin de olduğu sınırlı sayıda Merkezi Umumi, genel Merkez üyesi bulunmaktadır. Mithat Şükrü, ilginç bir kişiliktir. İttihat ve Terakki’nin hep gölgede kalmış teşkilâtçılarındandır. İttihatçılar, Kur’an, bayrak, silah üzerine gizlilik yeminlerini edip üye kabul edilmeye onun Selanik’teki evinde başlamışlardır. Anadolu’da örgütlenmeye başladıklarında, Bursa’da gelip Abdülhamid’e karşı çalışmak isteyen bir genç Mahmud Celal’deki yeteneği keşfedip İzmir katibi, yani sorumlusu olarak atayan odur. O genç, gelecekte İstiklal Savaşı’nda ‘Galip Hoca’ kod adıyla sivil önderler arasında yer alıp cumhurbaşkanı olacak Celal Bayar olacaktır. Mithat Şükrü, 1979’da Remzi Kitabevi’nce İmparatorluğun Çöküşü başlığıyla yayımlanan anılarında o geceden, bugüne yansıması bakımından önem taşıyan bir ayrıntıyı aktarır. Okuyalım: “Talât hepimizden fazla kaçırmış olacak, çenesi açılmış, anlatıyor, anlatıyordu. Yemek bittikten sonra kahvelerimizi içmek için çekildiğimizde refikamın Talât’ı salonun bir köşesine çekip bir şeyler konuştuğunu fark ettim. Sonradan öğrendiğime göre şöyle bir konuşma geçmiş aralarında: – Talât Bey, Mithat’ın Ermeni tehcir işleriyle bir alâkâsı var mı? – Hayır, o hiç bir işe karışmadı. Refikam bu cevabı alınca şu teklifte bulunmuş: – Madem ki Mihtat’ın yapılan icraatta mesuliyet hissesi yoktur, o hâlde sizinle birlikte gidişinin sebebi nedir? (…) Yanlış anlamayın, sadece hiç yoktan bir suç işlemiş vaziyete düşmüş olmasını istemiyorum da… Müsade ederseniz o burada kalsın… Talât derhâl refikamı teselli edip: – Hayhay, kalsın efendim kalsın; zaten bizimle beraber olsun diye onu yanımızda alıkoyorduk.” Yemek dağılır, herkes son hazırlığı için evlerine çekilir ve yolculuk valizini hazırlamış vaziyetteyken Mithat Şükrü, Talât’ın ‘Ermeni işlerinde hissesi olmadığı’ beyanıyla İstanbul’da kalır. İttihat ve Terakki kadroları, resmi tarihte yazanların aksine, aslında neden kaçtıklarını çok iyi biliyorlardı; kaçtıkları ‘Ermeni işlerindeki hisseleridir’. Türk imparatorluğunun tabutuna çaktıkları son çivi olan ‘Ermeni işlerinde’ hissesi olanlar, bunun bir insanlık suçu olduğunun bilinciyle kaçarken, geride Ermeni işlerinde hissesi olmadığını bildikleri dava arkadaşlarını bırakmakta sakınca görmemişlerdir. Sabaha karşı, artık 2 Kasım olmuştur, Alman teknesi Moda’dan İttihatçıların son İstanbul Valisi Badri Bey’i, Kuruçeşme’den Enver’i, Arnavutköy’den Talât’ı son olarak da İstinye Koyu’na demirlemiş, Türkiye’nin bayrak çekip Rusların Sivastapol limanını bombalatarak Savaşa’a çekilmesinin iki nedeninden biri olan Yavuz (Alman Goeben) zırhlısının heybetine nazır Boyacıköy’deki yalısından Cemal’i alarak Tarabya açıklarında bekleyen savaş gemisine ulaştırır. Mithat Şükrü İstanbul’da kalır ama tutuklanır, Bekirağa Bölüğü’ne konulur. 28 Mayıs 1919’da, yani Yunanistan ordularının İzmir’i işgalinin başlamasından 13, Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa’nın 9’uncu Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun’a çıkışından 9 gün sonra bir İngiliz ve bir Fransız subayın Bekirağa Bölüğü’ne gelip, Ermenilerin maruz kaldığı tehcir ve katliam nedeniyle yargılanmak üzere Malta’ya götürdüğü 64 kişi arasında Talât’tan önceki İttihat Sadrazamı Sait Halim Paşa, Türkçülük ideologu Ziya (Gökalp), eski Dahiliye Nazırı Ali Fethi (Okyar), ‘Hamidiye Kahramanı’ Rauf (Orbay) gibi isimlerin yanı sıra Mihtat Şükrü de vardır.[60] İşte bir diğer resmî anı (yorum)… 1913’te Trakya Orduları Başkumandanlığı, Harbiye Nazırlığı, 1916’da Kafkasya Cephesi Genel Kumandanlığı, Sadrazamlık ve Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan Ahmet İzzet Paşa şöyle yazar 1924’te: “Ermeni meselesinde izlenen hareket tarzıyla bu yüzden ortaya çıkan feci olaylar bir siyasi hata mıdır? Yahut fazla olarak bunun bir cinayet kabul edilmesi de gerekir mi? Ve bu hâlde bunun sorumluluğu bazı özel kimselere mi ait, yoksa ahlâki bir cinayet şeklinde bütün millete mi şamil? İşte bu noktalar gerçekten tartışmaya değer. Benim inancıma göre, bu hareket tarzı kazandığı şekil ve genişlik bakımından büyük bir siyasi hata idi. Zorlayıcı bir sebep olmadan insan kanı akıtmak genel olarak bir cinayettir. Özellikle işin içine kin ve şahsi çıkar da karışırsa kötülük daha da büyür. Dolayısıyla böyle bir meselede suçu işleyen kimselere hepimiz nefretle ve lanetle bakarız.”[61] Bir veri daha: Malta belgelerinde,[62] Gani Bey’le ilgili olarak, tehcir kararından önce, 1915 Mart ortasından itibaren bazı Sivaslı Ermenileri tutuklatmak ve sonra öldürtmek ve tehcir sırasında Ermeni erkeklerinden oluşan kafilelerin Sivas dışında katledilmelerine doğrudan katılmak gibi suçların yanında, başka ilginç suçlar da yöneltilmiş. Bunlardan biri, “sürülen Ermenilerin mallarıyla kurulmuş Türk firması Kardeşler Şirketinin ortağı” olmak. Bugün Sivas’ta bu Kardeşler Şirketi hâlâ faaliyette mi, bilmiyoruz? Ama Sivas’ta bu şirket hakkında bilgi sahibi olanlar muhakkak vardır. Gani Bey’le ilgili başka anlamlı bir tanıklık, Osmanlı ordusunda tabip subay olan bir Ermeni ile evli Sivaslı Lusaper Boğosyan’ın anlattıkları. Sözü kendisine bırakalım: “Gani Bey evimizin bir dostuydu, sık sık ziyaretimize gelirdi. (…) Bir ordu doktorunun eşi olduğum için benim sürgünlerin ardından Sivas’ta kalmama izin verilmişti. Ermenilerin sürgün edilişlerini (haziran, temmuz, ağustos aylarında) bütün detaylarıyla kendi gözlerimle gördüm. Gani, jandarmaların yardımıyla sürgünleri bizzat yönetti. 1 Eylül’de iki çocuğum ve kayınvalidemle birlikte Sivas’ı terk etmem emredildiğinde, Gani eşiyle birlikte evimize geldi ve evimizle mobilyalarımızı bırakmamızı istedi. Bunu hemen yerine getirdik. Sürgün yolumuzda Sahir Dere’de iken, Gani çete kıyafeti içinde ve yanında jandarmalarla bize doğru geldi ve genç bir Ermeni askeri olan, kocamın emir erini çekip gözlerimizin önünde vurdu. Ardından kayınvalidemi vurdu; böylece çocuklarla yapayalnız kaldık. Kayınvalidemin tüm parasını ve değerli eşyalarını aldı, sonra bizi yol üstünde bırakıp, Sivas’a döndü. Mütarekeden sonra Sivas’a döndüğümde Gani’nin ailesi bizim evimizde, bizim mobilyalarımızla yaşıyordu. Eşyalarımızın çoğu ve giysilerimiz şehirdeki çeşitli Türklere satılmıştı, evlerine gittiğimde mallarımızı tanıdım.”[63]   TEHCİR VE SONRASI   Ermeni Soykırımı Meselesi’nin trajik boyutlarından birisi tehcirdir. 24 Nisan 1915’te aralarında Meclis üyesi, milletvekili olanların da dahil olduğu, İstanbul’un ileri gelen Ermeni aydınları ve şahsiyetleri Haydarpaşa Garı’ndan yola çıkarıldılar. 220 kişiydiler. 139’unun akıbetini daha sonra kimse öğrenemedi. 27 Mayıs 1915 tarihinde ise ‘Tehcir’ kararı çıktı. Anadolu’nun her yanından, evet her yanından, sadece ‘cephe’ kabul edilen ve yoğun yaşadıkları Doğu Anadolu’dan değil, Trakya’dan, Batı Anadolu’dan ve Orta Anadolu’dan 1 milyona yakın – ‘Tehcir’ kararının bir numaralı sorumlusu Talat Paşa’nın defterlerine göre 924 bin küsur kişi- Deir ez-Zor’a (Der Zor) kaydırılmak üzere, sürüldüler. Tehcir ile eline hiç silah almamış Ermeni vatandaşlar dahi kağnılara bindirilerek evlerinden ve köklerinden koparılıp tehcire yollanmıştı. Kadınların tehcir sırasında, kimi zaman haydutların saldırılarından, kimi zaman yürümekten veya soğuktan bitap düştüklerinde kucaklarında taşıdıkları 8-10 yaşlarındaki çocuklarını yol kenarına bırakmak zorunda kaldığı Ermenilerin hikâyesi… Hrant Dink Vakfı’nın ‘Türkiyeli Ermeniler Konuşuyor (Sessizliğin Sesi)’ başlıklı kitabında İstanbul ve Anadolu’nun değişik kentlerinde yaşayan ve yaşları 19 ile 70 arasında değişen, 15 ‘Ermeni’nin hikâyesi var. İşte iki örnekten bir kesit: “Annemin annesi Erzincanlı (…) Biri kız, biri oğlan iki çocuğu oluyor. Kocası öldürüldükten sonra tehcire çıkıyor. Kafile olarak şehrin dışına çıkınca, bir vadiden geçerken üstlerine kurşun yağıyor. Önce oğlunun kafası taşa vurmuş, ölmüş. Kızın kafasına da bir mermi isabet ediyor, ölüyor. Çocuklarının kanı üstüne bulaşıyor. Büyükannem bir fundalığın arasına gizleniyor, onu görmüyorlar. Erzincan civarında bir köye sığınıyor. Bir yaşlı Türk kadın büyükannemi saklıyor. Bu çok tehlikeli, çünkü köylere emir gitmiş. Evinde Ermeni saklayan, evinin kapısında asılacak diye.” “Büyükbabamın babasının adı Yeğişe. Muş’ta bir kilisede papaz, aynı zamanda müzik hocası… Yeğişe’yi hem papaz hem de çok bilinen sayılan bir insan olduğu için bir sandalyeye oturtup dua etmesine izin veriyorlar. Sonra öldürüyorlar. Öldüren kişi, karısını görüp çok beğeniyor. Alıyor ve iki çocuğuyla birlikte köye getiriyor. Adamın annesi çocukları istemiyor. Velhasıl erkek çocuk kalıyor, ki bu benim dedem. Kız çocuk sokağa atılıyor, kayboluyor…” Evet, 1915 yılının Nisan ayında, İttihat Terakki Hükümeti, Anadolu’yu Ermeni’lerden temizlemek için sistematik bir kırım gerçekleştirdi. Bu kırımın adına ‘tehcir’ denildi. Bir milyonu aşkın insan ölüme sürüklendi. Yerleri, yurtları yağmalandı, ibadethaneleri, hastaneleri, okulları top ateşiyle yıkıldı. Bu yapıların taşları resmî binaların yapımında kullanıldı. Mezarlıklarının üzerinde devlet daireleri yükseldi. Ganimetler yeni zenginler türetti. Bu ölüm yolculuğunda hayatta kalanların bir kısmı Suriye’nin Der Zor çöllerine ulaştı, çok azı hayatta kaldı. Çetelerin, yağmacıların, eşkıyanın, tehciri sevk ve idare eden “resmî” görevlilerin elinden kurtulup ayakta kalanların çoğu kadın ve çocuktu. Onlar yardım kuruluşlarının Suriye, İran, Irak ve Kudüs’te kurdukları kamplarda, yetimhanelerde toplandılar. Canlarını kurtaranların bir bölümü, misyonerlerin yardımlarıyla, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan ve Ermenistan’daki kamplara sığındılar. Bazıları da Avrupa’nın, Amerika’nın farklı şehirlerine giderek günümüzdeki diasporayı oluşturdular. Hayatta kalanlar, kaybettiklerine kavuşmak umuduyla İstanbul, Adana, İzmir, New York gibi merkezlerdeki günlük Ermenice gazetelere sarıldılar. İstanbul’un Beyoğlu, Ortaköy, Samatya, Kumkapı, Hasköy gibi semtlerinde oluşturulan toplama merkezleri, bakımevleri, yazıhaneler onların posta adresi oldu. Gı Pındrıvin (Aranıyorlar) İstanbul’da Cagadamard (Muharebe), Azadamard (Hür Mücadele), Püzantiyon (Bizans), Adana’da Hay Tsayn (Ermeni Sesi), New York’tan Hayrenik (Vatan) ve benzeri birçok gazetenin yıllarca değişmeyen başlığı oldu. Yüz binlerce “aranıyorlar “ ilanı yayınlandı. Aynı ilan arka arkaya birkaç gün, bazıları da aylar boyunca devam etti. Çok nadiren de olsa aranıyorlar ilanlarını altında “Kıdnıvaz” (Bulunan) başlığı da yer aldı. Hiçbir gazete bu duyurular için ücret almadı. Kayıp kuşağın geliştirdiği dayanışma duygusu, kayıpları bir araya getirebilmek için, çareyi böyle bir haber ağı geliştirmekte bulmuştu. Yapılan hiçbir çalışma bu ‘Büyük Felaketin’ acısını dindirmeye, yok olanları geri getirmeye yetmedi. Anadolu’nun kadim halklarından biri, maddi ve manevi varlığıyla yok edildi. Sizlere 1914-1915 ve 1918-1924 yılları arasında İstanbul’da yayınlanan ve ilk elden tarama olanağına sahip olduğumuz Cagadamard (Muharebe) gazetesinin 1921 yılının Ocak, Mayıs, Haziran, Eylül ve Kasım aylarında yer alan Gı Pındrıvin (Aranıyorlar) ilanlarından kısa bir derleme sunuyoruz. Arananlar arasında kimler yok ki. Anneler, babalar, eşler, kocalar, kardeşler, torunlar, çocuklar, halalar, teyzeler, büyük anneler, dedeler, amcalar, dayılar, yeğenler, gelinler, arkadaşlar… Ya arandıkları, son olarak göründükleri yerler? Muş, Van, Trabzon, Giresun, Diyarbakır, Erzurum, Sivas, Bitlis, Samsun, Amasya, Kars, Adana, İzmir, Kütahya, Erzincan, Bahçecik, Bursa, Eskişehir, Kayseri, Sinop, Adapazarı, Konya, Elazığ, Bayburt, Şebinkârahisar, Ankara, Yozgat, Malatya, Tokat, Antep, Urfa, Maraş, Bandırma gibi onlarca şehir, kasaba, köy ve yurt dışı kamplar. Bu ilanlar bize 1915’te yaşanan soykırımın, Büyük Felaket’in yarattığı tahribatın boyutlarını hissettiriyor. Arananlardan acaba kaçı bulundu, acaba arananlardan kaçı bir yarın dibinde, bir nehrin yatağında kaldı? Acaba kaçı çöllerde kurda kuşa yem oldu? Acaba kaçı kılıç artığı, Müslüman olarak yaşadı? Acaba kaçı doğduğu toprağın hasretini çekerek yad ellerde gözlerini yumdu? Acaba o bebelerden, analardan, babalardan dedelerden kaçı birbirine kavuştu? Bizler, yıllar boyu pencere önünde hâlâ sevdiklerini bekleyen, gece yarıları kalkıp “Acaba geldiler mi?” diye yatakları kontrol eden, iki büklüm dede ve yayalarımızı biliyoruz. Aradan yüzyıla yakın bir zaman geçti. Arayanlardan çok azı kaldı. Arananların çoğu da toprak oldu. Bu büyük acıyı yaşatan zihniyet insanlık tarihine bir kara leke olarak geçti. İnsanlık var oldukça bu leke hep hatırlanacaktır. İnsanlık, bu uygulamayı lanetlemeye devam edecek.  “Arananlar”, insanlık tarihine bıraktıkları değerlerle, onurlu yaşamlarıyla, olmayan mezarlarıyla, olmayan adlarıyla yüreklere kazındılar; işte birkaç örnek:[64]   2 Ocak 1921 – Beyrut’ta mécanicien éléctricien de grand sérial adresinde bulunan Mardig Terziyan, annesi Horopig Terziyan, ablaları Mari Basmacıyan ve Ağavni Der Andonyan tarafından aranıyor. Mart ayında gönderdiği son mektubunda Paris’e gitmek niyetinde olduğu belirtilmişti. Kendisi hakkında bilgi sahibi olanların, Bandırma Baronyan Eczanesi’ne haber vermeleri rica edilir. – Kalust Melik-Krikoryan ahbabı, Erzurum Bölgesi sakini, eşiyle birlikte Amerikaya gitmek niyetiyle Kafkasya’dan ayrılan Mamigon Osyan’ı arıyor. ‘Cagadamar’ da bilgi verilmesi. – Diyarbakır yerlisi, İstanbul’da olduğu sanılan Dikran Khalbıyan aranıyor. Üsküdar Sürgün İstasyonu’ndan (Yeni Mahalle) Mardiros Taşçıyan’ın bilgilendirilmesi. 5 Ocak 1921 – Zile’li Setrag Kirişçiyan Urfa taraflarına sürgün edilen babası Garabed’i, annesi Mariyam’ı, büyük kardeşi saatçi Arisdages ve eşi Siranuş’u, çocukları Vırtanes, Lusapayl, Zabel Kirişçiyan’ları, diğer kardeşi kuyumcu Harutyun ve eşi Gülü, çocukları Nazeli, Sarkis Kirişçiyan’ları, kuyumcu Krikor, eşi Dikranuhi, çocukları Yeğiya Kirişçiyan’ı arıyor. Özellikle yetimhanelerin idaresinden İstanbul, Yenikapı Değirmen Sokak No 37’den Zileli S. Kirişçiyan’ın bilgilendirilmesi rica edilir. – Bursa Kharsakh Köyünden Garabedyan Arif Barsam, eşi Nevrig’i (Dülger Avat’ın kızı), oğlu Garabed’i (14 yaşında), büyük annesi Zarhur’u, kızkardeşinin çocukları Garabed, Boğos ve Mariyam’ı arıyor. Varna Krikor Partamyan’ın makine atölyesine malûmat verilmesi. – Tokatlı Filoritza Simonyan kardeşi ve kızkardeşinin çocukları Elmon, Mariam, Krikor, Murad, Simon, Avedis Mirekyan ve Pırar, Khaçig, Misag, Setrag Buynuzyan’ı arıyor. Ortaköy Sürgünler Kampı’nı bilgilendirmeleri. – Divriği Sincan Köyünden Mihran Mığdesyan (şu anda Bandırma’da) annesi Nazlı, kardeşleri Bedros, Hovhannes, Krikor, Yeğsa ve Mariam Mığdeseyan’ları ve aynı zamanda Amerika’da bulunan amcaoğlu Nişan Mığdeseyan’ı arıyor. Baronyan Eczanesi’ne malûmat verilmesi, Bandırma. – İlk sürgünlerden olup, 5 Ağustos 1915 tarihinde İstanbul (Ortaköy)’den tekrar sürülen doktor Isdepan Mistçiyan’ın ölü veya sağ oluşu hakkında bilgisi olanların, Pera Amerikan Konsolosluğu karşısındaki Azadamard yazıhanesinden Bay Boğos Dikran’a yazılı ya da sözlü olarak bilgi vermeleri.   Bandırma. – İlk sürgünlerden olup, 5 Ağustos 1915 tarihinde İstanbul (Ortaköy)’den tekrar sürülen doktor Isdepan Mistçiyan’ın ölü veya sağ oluşu hakkında bilgisi olanların, Pera Amerikan Konsolosluğu karşısındaki Azadamard yazıhanesinden Bay Boğos Dikran’a yazılı ya da sözlü olarak bilgi vermeleri. 9 Ocak 1921 – Sivas İşkhan köyünden Sukiyas Kelbabyan, İstanbulda olduğu sanılan Hovsep Kelbabyan’ı arıyor. Pera Yerortutyun Kilisesi’ne malûmat verilmesi. – Amerika’dan Tokatlı Karnig Külhancıyan akrabalarını, babası Kevork, annesi İsguhi, kızkardeşleri Arusyag, Nartuhi ve Armenuhi, eşi Ağavni, çocukları Haygaram ve Verjin’i arıyor. Bilgilendirene değerli bir hediye sözü verilir. Garnik Kulhanjian 2552-8 ave. New-York city N.Y.’a duyurulması. – Bayan Markarid Bostancıyan eşi Samson Bostancıyan’ı arıyor. Armenische Diplomatische Vertretung Berlin W. Knrkurstendamm 175’e malûmat verilmesi. 11 Ocak 1921 – Muş Havadorig Köyünden Garabed Bedrosyan annesi Rehan, kardeşi, kızkardeşleri Khane ve Markarid ve hemşerilerinden herhangi birini arıyor. İstanbul, Yedikule Ermeni Hastanesi’nin bilgilendirilmesi. 16 Ocak 1921 – Savaş sırasında Haleb’e sürgün edilen Serovpe Çakıcı, Boğos Mendikyan’dan haberi olanların diş doktoru Bay Nerses Papazyan’ın Galata, Arslangül Han No 4’teki muayenehanesine haber vermeleri rica edilir. 5 Mayıs 1921 – Trabzon Vilayeti’nden Gümüşhane’li Aşuğ Yeğiya Jamgoçyan’ın eşi ve kızı hakkında malûmatı olanların ‘Cagadmard’a duyurmaları… Adı geçen aile 1915’de Sivas’a ve oradan da Mezopotamya’ya sürülmüştü. Kızları Barkev Batum’da bir Ermeni ailenin yanında bulunuyor. 6 Mayıs 1921 – Sivas’ın Yarasar Köyü’nden, ikisi de Kürtler’den kurtarılmış olan, kardeşimin oğlu Garabed Harutyun Ayrasyan’ı ( şimdi 17 yaşında) ve aynı zamanda oğlum Sağatiyel Krikor Ayrasyan’ı (şimdi 14 yaşında) arıyorum. Son zamanlarda duydum ki, adı geçenlerden büyüğü bir yetimhanede bulunuyormuş. Genel olarak tüm soydaşlarımdan, özel olarak yetimhanenin yetkililerinden ve görevlilerinden bu açıklamayı dikkate almalarını ve bu konu hakkında malûmatı olanların Mr. Krikor Ayrassian, Archeveché Arméniene Smyrne’ye iletmelerini yalvararak rica ediyorum. – Bay Sarkis Ayvazyan Diyarbakır yakınlarında öldüğü sanılan eşi Makruhi, büyük kardeşi Manug’u ve eşi Armenuhi ve çocukları Kurken, Şınorig ve Hrayr’ı, aynı şekilde Diyarbakır’da öldükleri sanılan diğer kardeşleri Garabed ve eşi Elmas ve çocukları Pariz, Vramşabuh’u arıyor. Haberi olanlar Senekerimyan Yazıhanesi, Pera Yeşil Sokak No 1’e bildirmeleri rica edilir. – Ağavni Güzelyan askerliği sırasında Pozantı’dan Halep’e sürgün edilen eşi Isdepan Güzelyan’ı arıyor. “Cagadamard”a malûmat verilmesi. – Erzurum’lu Araksi Çapyan, Malatya ve yada Urfa bölgesinde olan amcasının oğlu Kevork Çapyan’ı, aynı zamanda amcasının kızları Siranuş ve Hayganuş Çapyan’ı arıyor. Garabed Aliksanyan’ın Türk Postası, kutu no 188, Pera, İstanbul adresine malûmat verilmesi. 7 Mayıs 1921 – Sürgün sırasında idam sehpasına çıkarılan Murat Çay’lı Der Kasbar kahana ve sürgünde ölen eşinden geriye, Dörtyol Yetimhanesi’nde barınan iki çocukları kaldı. Savaştan önce bir bankada görevli olan ve Pera Ağa Hamam’da yaşayan Murat Çaylı Sinan Pekmezyan’ı arıyorlar. 24 Mayıs 1921 – Bursa Yenice Köyün’den Kevonets Harutyun’un gelini Mannig, iki çocuğuyla Nahromar’da bulunuyor. Tüm akrabaları ve sağ kalan Yeniceli soydaşları gibi Bandırma’ya götürülen eşi Garabed’i arıyor. Basra Nahramor Göçmen kampına malûmat verilmesi. – Bursalı Bakkal Haci Ağa Madteoayan’ın gelini Ağavni Maryamig (Konya) Krikor Madteosyan’ı arıyor. Kardeşi Hagop ölmüştür. Ağavni maddi darlık içindedir. 26 Mayıs 1921 – Sivaslı Vahan Karagözyan dünya savaşı sırasında Türk Ordusu’nun 4. Tümeninde Şevket Bey adıyla doktor olarak hizmet veren amcası Yesayi Karagözyan’ı arıyor. Vahan Karagueuzian. Boys Orphanage A.G.R.N.G. Beyruth-Gebel’e malûmat verilmesi. 1 Haziran 1921 – Erzurumlu, gümrüğün arka tarafından Nalbant Ğazar’ın torunları, 1915’de Erzurum’dan sürgün edilen Ardaşes ve Dikranuhi Ğazaryan’ı, mütarekeden sonra Diyarbakır taraflarında görenler olmuş. Anneleri Persape Ğazaryan şu anda İzmir’de bulunuyor. Heberi olanların Red. Du Journal Armén. “Horizon” SMYRNE adresini bilgilendirmeleri rica edilir. – Yalova Ortaköyden Sazlıyan Garabed’in 16 yaşındaki kızı Türklerin elinden yeni kurtarılmıştır. Gayane Res-ül-Aynda kaybettiği babası Toros’u, annesi Sofi’yi ve kardeşleri Yervant, Keğam ve Simon’u arıyor. Bilgisi olanların Ermeni Bakımevi’nin 7 nolu odasına haber vermeleri rica edilir. 4 Haziran 1921 – Muş Tsor semtinden D. Sahag Postayan, Muş Urgın Köyünden Bay Kevork Toryan’ın eşi Maritsa ve kızını arıyor. Özellikle Bağdat, Diyarbakır ve Halep’te bulunan hemşerilerinden Pera, Yeşil Sokak No 1 S.K.L. Eğitimevi, Muş Tsor Derneği başkanı Boğos Haciyan’ı bilgilendirmeleri rica edilir. 6 Haziran 1921 – Maraş’tan Arsen Çiftçiyan Birinci Dünya Savaş’ı sırasında Suriye’de Türk ordusunda asker ve şu an kayıp olan kardeşi Levon Şükrü’yü arıyor. İstanbul Bible House’un bilgilendirilmesi. 8 Haziran 1921 – Erzurumlu Bay Mıgırdiç Pabucyan son defa olarak, babası Harutyun, annesi Eliza, kardeşi Karekin ve iki kız kardeşi Siranuş ve Heranuş’u arıyor. Adı geçen şahıslardan hayatta olanlar ya da onlar hakkında bilgisi olanlar varsa, lütfen bir ay içinde Pera Kabristan Sokak No 37 “Cagadamard” idaresini bilgilendirsin. Yurt dışı ve Kilikya basınının bu ilanı tekrar yayınlanmaları rica edilir. 9 Haziran 1921 – Kemah kasabası, Aruvakunk’lu Kapriyel Khaçaduryan, kardeşinin oğlu Mıkhitar’ı, oğlu Kalusdig (6 yaşında) Arşag’ı amcasının eşi Hripsime, Prokharyan’ları arıyor. Adı geçenler, 1917’de Erzincan Vilayeti’nden kaçıp Kafkasya’ya sığındılar ve orada Mıkhitar ve Arşag B. Yerzıngaynk’lı bölüğünde astsubay oldular. 918’de Kafkasya Karakilise savaşında kayboldular. Mıkhitar’ın oğlu ve amcasının eşinin, bundan iki sene önce , Aleksandrabol göçmen komitesinin korumasında olduğu haberi alınmıştır. Amcası Kapriyel Khaçaduryan’ın Kafetür Erminin (Sırbistan) Jojoriva adresinden bilgilendirmesi… İlk haber verenlere hediye olarak bir yıllık “Cagadamard” ve 200 Frank da para hediyesi gönderilecektir. – Kütahya’lı amcam Nazaret Kaukçuyan ve halam Annug Kaukçuyan’ı arıyorum. Bunlar hakkında bilgisi olanların M. Nazareth Chatourian, Eglise Arménienne, rue Bein-el-Sourein Le Caire (Egypte) adresinde Hagopcan Kaukçuyan’a iletilmek üzere üzere malûmat vermelerini rica ederim. 12 Haziran 1921 – Balıkesir’den Kayserili Taşçı Murad uzun süre Amerika’da bulunmuş olan çocukları Zakaria ve Civani Muradyanları, aynı şekilde New York’tan Kecici Avedikyan Karnig’i arıyor. Cagadamard’a malûmat verilmesi. İdaremiz aşırı hasret çeken bir babaya yardımcı olmak için ‘Hayrenik’ ve ‘Asbarez’den de bu duyuruyu yayımlamalarını rica eder. – Harutyun Mıkhalyan Arapgir yerlisi amcasının oğlu Pilibos Mıkhalyan’ı, annesi Nazeni, eşi Maritsa’yı, dört çocuğunu, Siranuş, Maran, Zaruhi, Ağavni ve Avedis’i, teyzesi Nartuhi’yi ve halası Nunia’yı ariyor. Cagadamard’ın bilgilendirilmesi. – Kıği’li köylü, ayakkabıcı Bedros Zakaryan eşi Marta’yı arıyor. Tehcirde Harput tarafına sürüldüğü sanılıyor. Haberi olanların Pera Küçük Parmak Kapı Afrika Hanı No 11’ e bilgi vermeleri rica edilir. 1 Eylül 1921 – Şumen’den (Bulgaristan), Kayseri Derevank (Derevenk) kasabası yerlilerinden dul bayan Yeğisapert K. Manugyan, tehcir zamanında, önce Uzunyayla’ya gönderimiş, orada Der Ohan Kahana tarafından kurtarılmış, ikinci kez Arabistan’a sürülmüş, kız torunu Filor Parseğyan İnciyan’ı (19 yaşında), tornu Hagop F. İnciyan’ı (16 yaşında) arıyor. Filor ve Hagop’un nerede bulunduklarını bilenlerin Şumen’den Bayan Yeğisapert K. Manugyan’a bildirmeleri rica edilir. Yüreğinin parçaları bulunduğu taktirde yetimlere ve kıtlık çekenlere yüklü para tahsis edecektir. 2 Eylül 1921 – Kayseri Mancısın Köyünden Levon Avedikyan’ın eşi Takuyi, çocukları 13 yaşındaki Garabed’i, 11 yaşındaki Haygazun’u ve kardeşinin oğlu Hovhannes Avedikyan’ı arıyor. Krikor Armenyan’ın eşi Persare, kızlarından 15 yaşındaki Hayguhi’yi, 12 yaşındaki Annig’i ve 7 yaşındaki oğlu Karekin’i arıyor. Bağdat taraflarında oldukları sanılıyor. Tophane, Boğazkesen No 47’den Rupen Armenyan’ın veya “Cagadamard” ın bilgilendirilmesi. 7 Eylül 1921 – İzmir’li Der Husig kahananın oğlu, savaştan önce Düzce’de bulunan kızkardeşi Maryam’ı arıyor. – Şebin Karahisar’ın Azbıder köyünden Ğugas Kevorkyan, Keğero Hovhannesoğlu lakaplı kardeşini arıyor. Kızı Lusap Yerevan’ın köylerinde görülmüş ve Sivas Yetimhanesinde olduğu malûmatı verilmişti. Ğugasın kızı Akabi, Malatya köylerinde görülmüştür. Cagadamard’a veya Romanya Piteşti’den Kevork Ğugasyan’a malûmat verilmesi… 10 lira hediye… 8 Eylül 1921 – İzmit veya çevresinden 8 yaşındaki bir kız Türklerin elinden kurtarılmıştır. Tehcir sırasında İzmit’in ‘Çuha’ atölyesi ustalarından Ovdark’lı Yeram, aynı atölyenin baş ustası Dursun Usta’ya teslim etmiştir. Ermeni Bakımevi’nin 7 no’lu odasına müracaat edilmesi. Ancak belirli nişanları gösteren kızın kendisine ait olduğunu kanıtlayacaktır. 9 Eylül 1921 – Erzincanlı Mihran Apkaryan eşi Hıripsime Apkaryan’ı (kızlık soyadı Leftinyan), aynı zamanda kardeşi Movses Apkaryan ve amcasının çocukları Ğugas, Vartan, Ardaşes ve Noyemig Apkaryan’ları arıyor. Kadıköy Saint Josef Koleji’nden Mihran Apkaryan’a malûmat verilmesi. – Adana, Khınıs Harak köyünden Khatun Boğosyan, 1)20)20 La Belle ave. Higland Park Mich. U.S.A. adresinden Mıgırdiç ve Tavit Boğosyan’ı arıyor. Adana Pamug Pazarı Kafé Mihal Khatun Boğosyan’ın bilgilendirilmesi… Hayrenik’ten de duyurulması rica edilir. – Muş Norşen köyünden, şu anda üç çocuğu ile birlikte İstanbul’da olan Maryam Markaryan Türk ordusunun Mezopotamya cephesinde asker olan ve esir düştüğü sanılan eşi Sarkis Markaryan’ı, aynı zamanda Muş’ta sürgünde annesini kaybeden Markar Mınoyan’ı arıyor. İstanbul Pera Feridiye Duvarcı Sokak Akderoğlu Han’a malûmat verilmesi. – Erzurum Abuçekh köyünden Bayan Hacikhas Der Yeğiyazaryan eşi ekmekçi Boğos Der Yeğiyazaryan’ı, Urfa’nın köyünden alınan 14 yaşındaki kızı O. Hıripsime’yi, Malatya’dan alınan 12 yaşındaki Mikayel’i ve 9 yaşındaki Hayganuş’u, aynı zamanda kardeşi Harutyun Dilberyan’ı arıyor. Haberi olanların Büyük Çarşı, Acı Çeşme No 15’ten Kapriyel Dilberyan’a malûmat vermeleri rica edilir. – Samsunlu Hagop Değirmenciyan hakkında bilgisi olanların Cagadamard idaresini bilgilendirmeleri.   çocukları Ğugas, Vartan, Ardaşes ve Noyemig Apkaryan’ları arıyor. Kadıköy Saint Josef Koleji’nden Mihran Apkaryan’a malûmat verilmesi. – Adana, Khınıs Harak köyünden Khatun Boğosyan, 1)20)20 La Belle ave. Higland Park Mich. U.S.A. adresinden Mıgırdiç ve Tavit Boğosyan’ı arıyor. Adana Pamug Pazarı Kafé Mihal Khatun Boğosyan’ın bilgilendirilmesi… Hayrenik’ten de duyurulması rica edilir. – Muş Norşen köyünden, şu anda üç çocuğu ile birlikte İstanbul’da olan Maryam Markaryan Türk ordusunun Mezopotamya cephesinde asker olan ve esir düştüğü sanılan eşi Sarkis Markaryan’ı, aynı zamanda Muş’ta sürgünde annesini kaybeden Markar Mınoyan’ı arıyor. İstanbul Pera Feridiye Duvarcı Sokak Akderoğlu Han’a malûmat verilmesi. – Erzurum Abuçekh köyünden Bayan Hacikhas Der Yeğiyazaryan eşi ekmekçi Boğos Der Yeğiyazaryan’ı, Urfa’nın köyünden alınan 14 yaşındaki kızı O. Hıripsime’yi, Malatya’dan alınan 12 yaşındaki Mikayel’i ve 9 yaşındaki Hayganuş’u, aynı zamanda kardeşi Harutyun Dilberyan’ı arıyor. Haberi olanların Büyük Çarşı, Acı Çeşme No 15’ten Kapriyel Dilberyan’a malûmat vermeleri rica edilir. – Samsunlu Hagop Değirmenciyan hakkında bilgisi olanların Cagadamard idaresini bilgilendirmeleri. 10 Eylül 1921 – Tercan Pakariç köyünden Baydzar Vosgehanyan Kars Vilayeti Aleksandrabol kampında görülen babası Vosgihan’ı, annesi Mariyam’ı, kız kardeşi Hıripsime’yi, kardeşi Nişan’ı arıyor. Kadıköy Sain Josef Koleji’nden Avedis Hamoartzumyan’ın bilgilendirilmesi. – Sivas Khorokhan köyünden Dikran Dakesyan, kızlık soyadı Şegrıyan, 1915 tehcirinde öldürüldüğü sanılan eşi Makruhi’yi arıyor. Haberi olanlar Pera, Yeşil Sokak No 1 ‘Senekerimyan’ yazıhanesine malûmat vermeleri rica olunur. 12 Eylül 1921 – Bardizag’dan (Bahçecik) Garabed Elegyan eşi Diruhi ve çocuğu Nişan (15 yaşında) ve 13 yaşında kızı Gayane’yi arıyor. “Cagadamard” a malûmat verilmesi. 13 Eylül 1921 – Muş’tan Heğine Davutyan, sürgün döneminde kaybolan oğlu Khoren’i, kızı Azniv’i, kızkardeşini ve oğlu Muşeğ’i arıyor. Halıcıoğlu Ermeni Kilisesi’ne malûmat verilmesi. 15 Eylül 1921 – Bitlis yerlisi Simon Haçigyan aranıyor. 8 yıl önce İstanbul’dan sürgün edilmiş ve o tarihten itibaren kendisinden haber alınamamıştır. Anılanın nerede, sağ ya da öldüğü konusunda bilgisi olanların üç aylık bir süre içinde şahsen veya yazılı olarak Ermeni Ruhani Önderliği’ne iletmeleri rica edilir. – Erzurum Hertiv köylüsü Şoğo Krikorof kardeşleri Parto Krikorof ve Setrag Krikorof’u arıyor (Amerika). İstanbul, Hasköy Sürgünler Kampı’na malûmat verilmesi. 19 Eylül 1921 – Sivas’lı Bay Mihran Lusararyan, rahmetli babası Veçi Lusararyan’ın tek mirasçısı olarak görünmektedir. Rahmetlinin başka varisleri olup olmadığı hakkında malûmatı olanların Senekerimyan’ın Pera, Yeşil Sokak No 1’deki yazıhanesine bilgi vermeleri rica edilir. – Harput’un Eçme Köyünden Arşag Kuyumcuyan, İstanbul’da olduğu sanılan Eçmeli Manug Saracyan’ı arıyor. Ortaköy Sürgünler Kampı’nın bilgilendirilmesi. 4 Kasım 1921 – Amerika’dan Ara Torosyan eşi Armenuhi Torosyan’ı, oğulları Vartan’ı, Vahan’ı ve kızı Haverjuhi’yi arıyor. Haberi olanların Pera, Taksim No 75’ten Isdepan Boayacıyan’a malûmat vermeleri… Yurt dışı gazetelerden bu ilanı yayınlamaları rica edilir. – Giresun yerlisi halam Anuş Minasyan ve üç çocuğu Diran, Harutyun ve Movses aranıyor. Arayan kız kardeşinin oğlu, Giresun’lu Yervant Evrekyan. Adres, İstanbul Yedikule Ermeni Hastanesi, Yervant Evrekyan. – Afyon Karahisar’lı Garabed Hamdilyan annesi Anna Hamdilyan tarafından (İzmir) aranıyor. Cagadamard ya da Ermeni Ruhani Önderliği’ne malûmat verilmesi. – Ardahan’da yaşayan Aliksan Çakaryan (Pırgnig’li), kardeşi Parseğ’i ve Sivas’a esir olarak getirilen oğlunu, aynı zamanda Tokat’ta yaşayan Hagop Cemcemyan’ı (Gürün’lü) arıyor. Aram Isdepanyan’ın bilgilendirilmesi, 600 İskenderiye, Mısır. – Tercan’ın Goter Köyünden ırgatbaşı Kalusd Minasyan’ın kızı Zabel, amcası Ğazar Minasyan’ın çocuklarını arıyor. Haydarpaşa, Çayır Caddesi Saadet Apartmanı No 2 nin bilgilendirilmesi. 5 Kasım 1921 – Büyük Armıdan’ın yerlisi Usgut Elbegyan savaştan önce İstanbul’da bulunan eşi Gozmoz ve çocuğu Ğazaros Elbekyan’ı arıyor. Adana Hay Tsayn yazı kuruluna malûmat verilmesi, yurt dışı gazetelerden de bu duyurunun yayınlanması rica olunur. 16 Kasım 1921 – Erzurumlu Gara Vanetsiyan, Kemah taraflarında kaybolan, Erzurum ruhani önderi Epikopos Sımpad’ın sekreterliğini yapan oğlu Hagop Vanetsiyan’ı arıyor. Adı geçenler hakkında Cagadanmard ya da Hasköy Sürgünler Kampı’nın bilgilendirilmesi. – Erzurum Gize köyünden Zana Yezidyan, Diyarbakır’da olduğu sanılan kızı Azniv’i ve Harput’ta bulunmuş olan Paylag, Sahag ve Mariam’ı arıyor. – Bayburt’tan Sırpuhi Kuyumcuyan, daha önce Kharkov’da bulunan çocukları Püzant ve Hamazasb Kuyumcuyan’ları arıyor. 18 Kasım 1921 – Kevork Siroyan, babası Hagop’u, kız kardeşi Marmar Salvi’yi, kardeşleri Dikran, Arakel, Torkom Miroyan’ları, amcasının çocukları Markar, Zaven, Daron, Hraç, Khosrov Miroyan’ları, amcalarının eşleri Yeva, Dılalo ve Meryem Miroyan’ları, Surp Garabed Okulunu bitirmiş ve Sivas Koleji’nden ‘Tosun’ lakaplı, halasının oğlu Hamazasb’ı arıyor. Reşadiye Caddesi, İmam Sokak No 21’de Muş’lu Kevork Siroyan’a malûmat verilmesi.   URFA – BREZİLYA – BEYRUT – URUGUAY NOTLARI   Urfa’dan: Jakob Künzler’in aktardığına göre,[65] Urfa’da daha 1895 yılının sonlarında üzerlerine gazyağı dökülen üç bin Ermeni’nin büyük şehir kilisesinde yakıldığı olaylarda, orada bulunan Amerikan Misyoner Corinne Shattuck’un deyimiyle, “Holocaust” yaşanmıştı. Neredeyse tamamen erkeklerden oluşan bir o kadar insan da aynı zamanda Urfa sokaklarında ve evlerde katliama kurban gitmişlerdi. Yahudilere ise cesetleri şehrin dışındaki toplu mezarlara gömme görevi verilmişti… Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde Urfa; Türkler, Kürtler ve Araplardan oluşan üçte ikilik Müslüman çoğunluk ile Ermeni ve Süryanilerin oluşturduğu Hıristiyan azınlıkla yaklaşık 60 bin nüfusa sahipti. Bunlardan 2 bini Protestan cemaate, bini Katolik cemaate aitti. Büyük çoğunluğu ise Ermeni-Apostolik (yaklaşık 13 bin) ya da Süryani (yaklaşık 4 bin) kiliselerinin mensubuydu. İttihatçılar 1913 yılından itibaren ülkeyi diktatörce yönetmeye başlayıp Anadolu’da Ermenilerle beraber bir hukuk devleti geliştirme ülküsünden tamamen vazgeçtiler. Künzler’in de aktardığı gibi bazı parti üyeleri pişkince “Ermenilerin bertaraf edilmesinin gerekliliği”nden bahseder oldu. Çünkü Ermenilerin varlığı, iktidardakilerin kendilerini sıkıştırılmış olarak gördükleri Anadolu’da homojen bir milli alan ya da Türk yurdunu yaratmalarının önünde engeldi… Beyrut’tan: “ABD Türkiye’nin 1915’te 1.5 milyon Ermeni’yi katletmesinin soykırım olduğunu inkâr etmek istiyor. Ancak kanıtlar orada, Beyrut yakınındaki bir tepede yer alan yetimhanede duruyor Ucuz betondan yapılma bir dikdörtgenle işaretlenmiş, sarı yaban zambakları ile donatılmış küçücük bir mezar. İçinde yatanlar, 1915 büyük soykırımının Ermeni yetimleri olan, Türk otoriteleri onları Beyrut’un yukarısındaki dönüştürülmüş bir Katolik kolejinde ‘Türkleştirmeye’ çalışırken kolera ve açlıktan ölmüş 300 kadar çocuğun toza dönüşmüş kemikleri, kafatasları ve uyluk kemikleri. Bu, ironik şekilde güzel taş okulun kalabalık yatakhanesinde yaşamış 1200 çocuğun – üç ila 15 yaş arasında – Türklerin Ermenilere karşı 1915’te soykırım uyguladığını kanıtlayan neredeyse hiç bilinmeyen hikâyesi… Ermeni çocukların sistematik olarak Ermeni kimliklerinden soyundurulduğu ve Türk adları verildiği, Müslüman olmaya zorlandığı ve Ermenice konuştukları duyulunca vahşice dövüldüğü bu terör yetimhanesinin yönetiminde, 1915 soykırımının mimarlarından biri olan Cemal Paşa ve – ne yazık ki – Türkiye’nin ilk feministi olan Halide Edip Adıvar vardı. Antoura Lazarist kolejinin rahipleri, asıl Lazarist öğretmenlerinTürkler tarafından okuldan nasıl atıldığını ve Meryem Ana heykeli çan kulesinden indirilip de bir müezzin Müslüman duaları okumaya başladıktan sonra, yanındaki Alman koruması ile Cemal Paşa’nın ön kapıdan nasıl girdiğini kaydetmişler… 1916’da Antoura’ya vardığında altı yaşında olan Karnig Panian, 1989’da ölmeden önce, Ermenice olarak, kendi adının nasıl değiştirildiğini ve kendisine kimlik olarak 551 sayısının verildiğini kaydetmiş. ‘Her gün batımında, 1000’in üzerinde yetimin mevcudiyetinde, Türk bayrakları yarıya indirilip ‘Çok Yaşa General Paşa!’ diye bağırılırdı. Bu törenin ilk bölümüydü. Ardından günün hata yapanları için ceza vakti gelirdi. Bizi falâkâya yatırıp döverlerdi ve en yüksek ceza Ermenice konuşmaya verilirdi.’ Panian, gaddarca muamele sonrasında veya fiziksel zayıflık nedeniyle birçok çocuğun nasıl öldüğünü anlatıyor. Eski kolej şapelinin arkasına gömülmüşler. ‘Geceleyin, çakallar ve vahşi köpekler mezarları kazar ve kemikleri oraya buraya dağıtırdı … geceleyin, çocuklar elma ve bulabildikleri diğer meyveleri toplamak için yakındaki ormana kaçarlardı – ve ayakları kemiklere takılırdı. Bu kemikleri, odalarına götürür ve çorba yapmak için gizlice üzerinde ne varsa sıyırırlardı veya tahıltaneleriyle karıştırırlardı çünkü yetimhanede yeterli yemek yoktu. Ölü arkadaşlarının kemiklerini yiyorlardı.’ Lazarit Antoura kolejinin başrahibi olan Emile Joppin, 1947’de kolej kayıtlarına dayanarak okul dergisinde ‘Ermeni yetimlerin Müslümanlaştırıldığını, sünnet edildiğini ve yeni Arapça veya Türkçe isimler aldıklarını’ yazdı. ‘Adları daima vaftiz adlarının baş harflerine uyardı. Bu nedenle Haroutioun Nadjarian’a Hamit Nezih adı verildi, Boghos Merdanian Bekir Muhammet oldu, Sarkis Safarian ise Seyfi Süleyman…”[66] Uruguay’dan: Soykırımı yaşayan son Ermenilerden Anna ve Uruguay’daki 15 bine yakın diğer Ermeni, tehcir serüvenini anlattılar: Yakılan evler, karnı deşilen genç kadınlar, ardından Halep, Beyrut, Kudüs, Arjantin, Meksika ve Uruguay’da son bulan Maraşlı Ermenilerin hikâyesi, romanları aratmıyor. Anna, 1915 Ermeni Soykırımı sırasında henüz anasının karnında. Bir yıl sonra da dünyaya geliyor. 1918 olayları, 1920’deki göçü 4 yaşında yaşamış Anna. Ve Uruguay’daki Maraş Ermenileri içerisinde, Anna dışında, o günlerin canlı şahidi neredeyse kalmamış gibi… Çoğu yolda dünyaya gelmiş, Halep’te, Beyrut’ta, Lübnan’da ya da başka bir yerde dünyaya gelmiş. Çünkü 1915 sonrasında Maraş Ermenileri yoğunlukla Suriye ve oradan da Lübnan’a geçiyorlar. Az bir bölümü ise Kudüs’e yerleşiyor. Çoğunluğu Marsilya ve ardından Güney Amerika’ya gidiyorlar. “Hepimizin başında çok belalar geçmiş. Ama benim başımdan geçen belalar çok az var” diyor 90’ını devirmiş Anna… Maraş’taki öksüzhaneden Şam’a, oradan da Beyrut’tan sonra Brezilya ve Uruguay’a kadar sürüyor Anna’nın diğer Ermenilerden farklı olmayan katliamdan kaçış hikâyesi…[67] Brezilya’dan: 1979’da Brezilya Sao Paulo’da doğan Stepan Norayr Şahinyan’ın ailesi, 1915’te yaşadıkları topraklardan kopartılan ve dünyanın farklı bölgelerine kaçmak zorunda bırakılan binlerce Ermeni ailesinden sadece birisiydi. Şahinyan, kökleri baba tarafından Urfa ve Maraş’a, anne tarafından ise İskenderun’a dayanan bu ailenin üçüncü kuşak üyesi olarak doğmuş. Şimdi 1915’ten 97 yıl sonra, elinde fotoğraf makinesiyle ailesinin yürüdüğü yolları geri dönüyor. Şahinyan’ın izini sürdüğü şey, geri almak üzere bir ev ya da toprak parçası değil. “Bir gün doğduğumuz yerlere gideceksin biliyorum” diyen, kendisi gibi fotoğrafçı olan Maraşlı dedesine verdiği sözün peşinde çıkıyor bu yolculuğa. Bir de büyükdedelerinin Urfa’daki aile evinin duvarına kazıdığı bir not var aklında. Evi Şahinyan’ın büyükdedeleri Nışan ve Ağacan Der Bedrosyan birlikte yapmışlar. Ağacan, Osmanlı döneminde milletvekilliği yaptığından varlıklıymış. Dolayısıyla iki kardeşin böyle büyük bir ev yapabilmek için maddi güçleri varmış. Onların babası Der Bedros ise evin hemen karşısında, şu an Selahaddin Eyyübi Camii olan Aziz Johannes Prosromos Addai Kilise’sinin papazıymış. Büyükdedesi ve kardeşleri, Urfa’dan kaçmak zorunda kaldıklarında anlaşıyorlar: “Ayrı düşersek, aramızdan eve ulaşan kişi, ikinci kattaki küçük odanın duvarına nereye gittiğini mutlaka yazsın.” 1922’de, eve ulaşan kardeşlerden biri diğerlerine şu notu bırakıyor: “1922’de Nişan Efendi’nin evine geldim. Burada 25 gün kaldım. Şimdi Halep’e gidiyorum. Hoşça kalın dostlar.”[68]   TANIK(LIK)LARA DA “HAYIR” MI? ALIN (EL KOYMA) VERİLER(İ)   Tanık(lık)ları kabul etmiyor musunuz? Alın o hâlde el koyma verilerini! Hakikâti bilmek ve anlamak için Hrant Dink Vakfı’nın, ‘2012 Beyannamesi: İstanbul Ermeni Vakıfları’nın El Konan Mülkleri’ başlığıyla yayınladığı yapıtta altı çizilen konular şunlardır: “Araştırma kapsamında, İstanbul’daki 53 Ermeni vakfının yıllar içerisinde toplam 1.328 adet taşınmaz edindiği tespit edildi.. Bunlardan 580 taşınmaz mülkiyet sorunu yaşamamıştır. 661 adet taşınmaza ise değişik sebeplerle el konmuştur. 1.328 taşınmazdan 87 tanesinin akıbeti tespit edilemedi; yani mülkiyet sorunu yaşayıp yaşamadığını bilinmiyor. El konan 661 taşınmazın sadece 143 tanesi, son 10 yıl içerisinde yapılan yasal değişiklikler sonucunda vakfına iade edilmiştir. Bu rakam da 1.328 adet vakıf taşınmazının yüzde 10.77’sini oluşturuyor.” “İstanbul’da, günümüzde, toplam 53 Ermeni vakfı faaliyet gösteriyor. Bu 53 vakfın bünyesinde, İstanbul’da ibadete açık toplam 48 Ermeni kilisesi, 18 Ermeni okulu, 2 Ermeni hastanesi ve 20 Ermeni mezarlığı bulunuyor. 2012-2013 eğitim yılında, bu 18 Ermeni okulunda toplam 3.139 öğrenci eğitim görüyor. İstanbul’da 9 Ermeni kilisesinin ibadete kapandığı veya tamamen yok olduğu, 34 Ermeni okulunun kapandığı ve 11 Ermeni mezarlığının mezarlık vasfını kaybettiği araştırma kapsamında tespit edildi.” Demet Bilge’nin işaret ettiği üzere, “Ermeni vakıflarına ait 661 adet taşınmaza değişik sebeplerle el konulmuş. Bunlardan sadece 143 tanesi, 10 yıl içerisinde yapılan yasal değişiklikler sonucunda vakfına iade edildi. Bu rakam da 1328 adet vakıf taşınmazının yüzde 10.77’sini oluşturuyor”ken; Türkiye’nin en ünlü ve tarihi mekânlarından, adı siyasal tarihte işkence ile anılan Sansaryan Han, Türkiye Ermenileri Patrikliği’ne devrediliyor. Patriklik, 1940’lardan 1980’lere kadar İstanbul Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılan ve gözaltına alınanların işkencehanelerinden geçirildiği Sansaryan Han için mahkemeden ihtiyati tedbir kararı çıkardı. 1936 yılı kayıtlarında yer aldığı hâlde hâlen tapu kayıtlarında yer almayan gayrımenkullerinin Azınlık vakıflarına iade edilmesine ilişkin karar çerçevesinde Türk siyasal tarihinde “özel” bir niteliği bulunan bir mekân da gündeme geldi. Türkiye Ermenileri Patrikliği, 1940’lardan 1980’lere kadar İstanbul Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılan ve Türkiye’nin önemli siyasal davalarında gözaltına alınanların hemen tamamına yakınının işkencehanelerinden geçirildiği Sansaryan Han’ın kendilerine iadesi için harekete geçti. Sansaryan Han, 40 yılı aşkın Emniyet Müdürlüğü süresince, Türkiye’nin yakın dönemine bir süre damgasını vuran siyasal davalardan gözaltına alınan çok sayıda ünlü isme ev sahipliği yaptı. Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) ünlü “1944 ve 51 tevkifatlarında” gözaltına alınan komünistlerin tamamı Sansaryan Han’daki işkencehanelerden geçirildi. TKP’nin ünlü genel sekreterleriyle birlikte Nâzım Hikmet, Attilâ İlhan, Mihri Belli, Vedat Türkali, Ruhi Su, Ahmed Arif Sansaryan Han’da yoğun işkencelerden geçen ünlü isimler olarak biliniyor. Vedat Türkali, TKP tarihine ilişkin romanı Güven’de Sansaryan Han’daki işkenceli sorguları ve komünistleri sorgulayan ünlü İkinci Şube Müdürü Parmaksız Hamdi’yi detaylarıyla ve diyaloglarla anlattı. 1951 TKP operasyonunda gözaltına alınan Mihri Belli’nin eşi Sevim Belli de Sansaryan Han’daki işkenceleri, anılarını yazdığı “Boşuna mı Çiğnedik” romanında anlattı. 68 Kuşağı’nın sol hareketleri içinde yer alan isimler de Sansaryan Han’dan geçti. 68’in önemli isimlerinden Cihan Alptekin ve Ömer Ayna Sansaryan Han’ın ağırladığı solcular arasında yer aldı. Geçen günlerde KCK operasyonu çerçevesinde tutuklanan Prof. Büşra Ersanlı da 1972 yılında Sansaryan Han’da işkence gördü. Sansaryan Han 1944 Turancılık davası gözaltılarına da ev sahipliği yaptı. Alparslan Türkeş, Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Türkçülük-Turancılık operasyonu çerçevesinde götürüldükleri Sansaryan Han’da işkenceden geçirildi. Şair Attilâ İlhan, Nâzım Hikmet’in affı yolundaki çalışmaları nedeniyle komünizm propagandasından gözaltına alınıp konulduğu Sansaryan Han’da yaşadıklarını “Tutuklunun Günlüğü” şiirinde şu dizelerle anlattı: “Daktilolar camları bulutlu sorgu odalarında/didiklemez mi özgürlüğünü sansaryan hanı’nda/küflenir suyun bir bakır çalığı bırakır ağzında/kendini öldürmeyi belki bin kere tasarlarsın da/ bir kere aklından geçmez bitirmeden ölmek şarkıyı…” Evet, “Milliyetçilik hortlatan, katil yaratan ortamla mücadele için zihin, ruh, kalp mıntıkalarında genel temizliğe gidilmedikçe bir şeylerin kolay kolay değişeceği yok” coğrafyamızda;[69] Samatya örneğindeki üzere…   VE SAMATYA!   Batman’ın Kozluk ilçesindeki Gümüşörgü Jandarma Karakolu’nda 24 Nisan 2011’de er Kıvanç Ağaoğlu tarafından öldürülen Ermeni asker Sevag Şahin Balıkçı ile ilgili davanın 10. duruşmasında da karar çıkmamışken; Samatya’da de Ermeni yurttaşlar tedirgin… Samatya’da 28 Kasım 2012 tarihinden bu yana yaşlı Ermeni kadınlar saldırıya uğruyor. Turvant Aşık’ın (84) evinde öldüresiye dövülmesiyle başlayan saldırılar, 28 Aralık’ta yine evinde yalnız yaşayan Marissa Küçük’ün (87) öldürülmesiyle devam etti. Mehveş Evin’in, “Samatya’da neler olduğu belli: Bu iğrenç saldırılar, ne münferit, ne de salt hırsızlık amacıyla işleniyor. Yalnız yaşayan yaşlı Ermeni kadınların hedef alınması tesadüf değil. Basbayağı ırkçılık,” diye betimlediği olaylarla bir ay içinde bir cinayet, iki saldırıyla sarsılan Samatya’da yaşayan Ermeniler tedirgin… İHD İstanbul Şubesi Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyonu’nun, 25 Ocak 2013’de basınla paylaştığı -Samatya’da Aralık 2012 başından beri yaşanan olaylarla ilgili hazırladığı- rapora göre, “Samatya’nın Ermeni halkı bir saldırıyla karşı karşıyadır. Bir toplumun ve bireylerinin en hassas noktası güçsüz, ilgi ve yakınlığa ihtiyaç duyan aile büyükleridir, yaşlılarıdır. Facebook’ta 22 Ocak 2013’de saldırıya uğrayarak bir gözünü kaybeden Sultan Aykar’ın adını taşıyan, ‘Geberdi’ logolu bir sayfa açıldığı ve 177 kişinin sayfaya arkadaş olarak kayıt olduğu belirlendi. Ermenilere, ‘Yatağınızda ölemeyeceksiniz, yatağınızda ölmenize izin vermeyeceğiz’ denmektedir. İşlenen cinayet salt öldürme ya da gasp kastıyla açıklanamayacak bir şiddet içermektedir. Semt sakinlerinden naklen duyduğumuz, polisin ihtimaller arasına aldığı herhangi bir ‘aile içi cinayet’ vakasıyla bağdaşmayacak bir acı çektirme güdüsü, bedensel bütünlüğe yönelik uzun süreli şiddet içermektedir. Samatya’nın Ermeni halkı tedirgindir. Samatya’da yaşananlar, ülke genelinde yakın geçmişte gayrimüslimlere yönelik düşmanlık sergileyen olaylarla birlikte ele alındığında genel olarak tüm Türkiye’de insan hakları, demokrasi, adalet ve özgürlükleri tehdit eden ırkçı atmosferin işaretlerinden biri olarak algılanmakta ve hissedilmektedir.” Gerçekten de bölgeye ilişkin olarak Burcu Karakaş’ın aktardığı üzeredir her şey: “Surp Kevork Kilisesi civarında bir eczanede L. ve K. adlı iki genç Ermeni kadınla karşılaşıyoruz. Endişe gözlerinden okunuyor: ‘Kasıtlı yapıldığını düşünüyoruz. Ermeniler’de tedirginlik var tabii. Basit bir olay gibi görünmüyor. Bir an önce aydınlatılsın. Neden savunmasız ve yaşlı kadınlar hedefte? Hırsızlık olsa gizliden içeri girilir. Ancak bu kadınlar kapıda komalık olana kadar dövülüp bırakılıyor.’ Sultan Aykar’ın torunu Karin Etik, saldırıya uğrayan anneannesinin gözüne darbe aldığını belirterek, ‘Evine kadar takip etmiş, arkasından itmişler. Anneannem kolunun altında çantasıyla gezer. Kapı eşiğinde sırtına yumruklar atmış, tekmelemişler. Bağırmaya başlayınca gözüne yumruk atmışlar. Siyahlar içinde kar maskeli birini görmüş. Dövüp bırakmış, çantasını alır hırsızlık olsa. Hırsızlık olduğuna inanmıyoruz,’ dedi.” Hayır Samatya’da “münferit bir olay” değil! Hatırlayın “Hrant Dink cinayeti de yıllarca münferit olarak adlandırıldı” vurgusuyla ekler Aris Nalcı: “Bu ülkedeki Ermenilerin sayısı ‘münferit’ vakalar sayesinde milyonlardan 45 bine düşürüldü. Şimdi yok edilmeye çalışılıyor. Pek ümitlenmeyin, bizlerin bu ülkeyi, eşitlik haklarımızı alana kadar terk etmeye niyetimiz yok.”   NİHAYET   Karin Karakaşlı’nın, “Ermenilik, doğduğu toprağa bağlılığı, ondan hiç kopmamayı da içeriyor,” diye betimlediği trajedilerin toplamı olan Ermeni Soykırımı Meselesi’ne ilişkin olarak Charles Aznavour’un, “Gelecek önümde uzanıyor olsa da ailemin geçmişini tümden silmedim, belleğimin bir köşesinde sakladım,” sözlerini anımsatmak istiyorum. Ayrıca da “Annem ve babamın Türkiye’ye ve kültürüne aşkı da çok büyüktü. Yıllarca okula giderken arabada Zeki Müren dinlemek zorunda kalmış bir insanım. Başım ağrırdı. Annem hâlâ bugün uydudan Türk televizyonlarını izliyor, takip ettiği dizileri var. Ne tuhaflıklar yaşadım. Koridorda bir Türk pop yıldızının şarkısını duyardım, elimde Ermeni soykırımını anlatan bir kitap olurdu,” diyen sinemacı Sona Tatoyan’ı… Hiçbir şey bitmedi; unutulmadı… Soru(n) yerli yerinde duruyor… Bu noktada “Şifa ses vererek başlar. Çünkü sustuğunuzda kimi hakikâtleri yanılsamaya dönüştürmüş olursunuz,” diyen Karin Karakaşlı ile “Önemli olan özrün, kelimenin anlamsızlaştırılmadan dilenmesidir,”[70] sözleriyle de Aris Nalcı’nın “Parrhesia” vurgusu asla unutulmamalıdır… Parrhesia, Antik Yunan’dan gelen bir kelime. “Herşey” ve “söylemek” kelimelerin birleşiminden oluşuyor. Açık seçik, hiçbir şeyi saklamadan konuşmak manasına geliyor. Dürüstçe, doğruları söylerken, can yakmaktan da korkan bir itinayla, ancak söylediklerinin sonuçlarından da korkmadan, aklındakileri söylemektir. Örneğin filozof Sokrates, doğru bildiğini konuştuğu için hakkında ölüm kararı çıkmıştı. Michel Foucault, bir yaşam biçimi, “insan olma” hâlinin bir tezahürü olarak, doğru konuşmayı, doğruları söylemeyi konu ederken eklediği üzere “parrhesiastes [yani doğruyu konuşan], risk alan biridir.” Kendi hesabıma ben, “Hrant’ın katili devlettir” derken de; “O, ‘Ermeni Soykırımı vardır,’ dediği için katledildi” diye eklerken de “risk aldığımı” biliyordum… Aldığım riskin sonuçlarına katlanacağım. Çünkü gerçeklerdir; özgürlüktür; adalettir söz konusu olan. Bu da insan olmanın, vazgeçilmesi mümkün olmayan sorumluluğuna mündemiçtir. ‘Rotterdamlı Erasmus’undaki Stefan Zweig’ın, “Düşüncenin evreninde bütün karşıtlıklara yer vardır. Hiçbir zaman galebe çalmış bir gerçeğin kalıbına giremeyen bir düşünce bile o evrende dinamik bir güç olarak etkili kalır; en aşılamayan ve unutulamayan idealler ise özellikle gerçekleşmemiş olan ideallerdir. (…) bir zorunluluk gecikme yüzünden daha az zorunlu olmaz; tam aksine yalnızca gerçeklerin alanına girip eskimemiş ve yanlışlıkları kanıtlanmamış olan idealler, her yeni kuşakta etkinliğini sürdürür,”[71] uyarısını unutmayarak; bakmayan, görmeyen; bakıp görüp de, oralı olmayan olamayız; olamam; olmayacağım da… 2013’ün Ocak ayının üçüncü haftasında avukatlarımdan Filiz Kalaycı’yı ağır cezalara çarptıran; Selçuk Kozağaçlı, Taylan Tanay, Barkın Timtik, Günay Dağ, Betül Vangölü Kozağaçlı, Güçlü Sevimli, Ebru Timtik, Naciye Demir ve Şükriye Erden’in tutuklayan hukuk(suzluk)un davama da konu olan düşünce ve davranışlarımın arkasında olduğumun altını bir kez daha çizerek; TCK 301/2. ve 216. maddeye istinaden sürdürülen yargılanmamın, “3’üncü yargı paketi” kapsamında ertelenmeden neticelendirilmesini; yani ya beraatimin ya da mahkûmiyetimin kesinleştirilmesini arz ve talep ediyorum…  
N O T L A R [1] 19 Şubat 2013 tarihinde Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimliği’ne sunulan belge… [2] Santiago Rámony Cagal. [3] İstanbul 30. Sulh Mahkemesi’nde görülen davanın 19 Temmuz 2012 tarihli duruşmasında 3. Yargı Paketi olarak da bilinen 6352 sayılı yasayı gerekçe gösteren mahkeme heyeti, Özçarıkça’nın söz konusu mesajlarını ‘düşünce ve kanaat açıklama yöntemi’ olarak değerlendirdi. Özçarıkça hakkındaki kovuşturmanın ertelenmesine ve davanın da düşürülmesine karar verildi. Söz konusu yasanın 1. maddesinin 1. fıkrası, “31 Aralık 2011’e kadar, basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş olup; adli para cezasını ya da üst sınırı 5 yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren suçların ertelenmesine” olanak veriyor. (Enis Tayman, “Tehditlere ‘Düşünce’ Muamelesi Yapıldı”, Radikal, 20 Temmuz 2012, s.16.) [4] Hrant Dink, “Hayatı Değenlerden Hrant’a Dair…”, Evrensel Pazar, 20 Ocak 2013, s.8. [5] Karin Karakaşlı, “Cinayet”, Radikal İki, 20 Ocak 2013, s.5. [6] “İnsan Haklarından Kırık Not”, Hürriyet, 29 Mayıs 2009, s.21. [7] Bkz: http://blog.amnestyusa.org/waronterror/the-ghosts-of-sivas-justice-denied-in-turkey/… http://webcache.googleusercontent.com/search?q=cache:5EHrlszsYlgJ:www.penquebec.org/lesitepenclub/index.html+yüzde22Temel+Demireryüzde22&cd=478&hl=fr&ct=clnk&gl=fr&lr=lang_tr|lang_fr… Erol Önderoğlu, “Temel Demirer’in ‘301’ Sanıklığı İkinci Yılını Doldurdu”, Bianet, 15 Aralık 2009… http://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/118877-temel-demirerin-301-sanikligi-ikinci-yilini-doldurdu… [8] Aysel Kılıç, “Temel Demirer: Bir Söz Söyledi İki Yıldır Yargılanıyor”, Birgün, 20 Ocak 2010, s.8. [9] Şenol Sağaltıcı, “Temel Demirer Neden Yargılanıyor”, atilimhaber.org, 9 Ekim 2010. [10] Gökçer Tahincioğlu, “Hâkimlere Sürgün Gibi Atama: Ankara ve İstanbul’daki İdare Mahkemelerinde Görevli Birçok Hâkim Doğuya Gönderildi”, Milliyet, 24 Temmuz 2009… http://209.85.135.132/search?q=cache:e6H_tswj1coJ:www.mansethaber.com/haber/19424-guncel-hâkimlere-surgun-gibi-atama.html+%22Temel+Demirer%22&cd=390&hl=tr&ct=clnk&gl=tr [11] Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi, İstanbul, Say Yay., 1985, s.18. [12] Artun Ünsal, SBF Dergisi, Cilt XXIX, 1974, s.143-167. [13] K. Marx-F. Engels, Alman İdeolojisi [Feuerbach], Çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1999, s.40-46. [14] Neval Oğan Balkız, “… ‘Seçilmişler’ ile ‘Atanmışlar’ ve Araçsallaşan Hukuk”, Radikal, 6 Mart 2012, s.18. [15] Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi, İstanbul, Say Yay., 1985, s.160. [16] Kevin Hart, Postmodernizm: A Beginner’s Guide (Oneworld Publications, 2004. [17] http://www.inhak.adalet.gov.tr/istatistikler/ 2011.html [18] Toygar Öztürk, “Kısa Bir Not, Hukuk ve Gözdağı Var”, Birgün, 22 Ocak 2013, s.6. [19] Sedat Ergin, “Avukat Tutuklamanın Ufukta Beliren Maliyeti”, Hürriyet, 25 Ocak 2013, s.18. [20] Murat Sevinç, “Çelik Kapı”, Radikal İki, 27 Ocak 2013, s.2. [21] “Bizi İşkenceci Gibi Gösterdiniz Diyen Polisin Şiddetine Uğradık”, Cumhuriyet, 1 Şubat 2013, s.6. [22] Fiachra Gibbons, “Türkiye’nin Işığı Sönüyor”, The Guardian, 13 Mart 2012. [23] www.CarnegieEndowment.org/pubs [24] Serdar Kızık, “Hapishane Kitapları!”, Cumhuriyet, 22 Mayıs 2012, s.13. [25] Geçerken aktaralım: “Kolluk, yargının önüne geçecek kadar kendini güvende hissediyorsa idare yeni bir yola sapmış demektir… Artık adını koyalım. Türkiye Cumhuriyeti bir polis devletine dönmektedir… Polisin yersiz şiddet kullanması, orantısız güce başvurması başka bir şeydir. Polis devletleri polisin güçlü olduğu devletler değildir. Polis devleti, idare ve adalet mekanizmasının polisiye olduğu bir devlettir,” (Koray Çalışkan, “Türkiye Cumhuriyeti Polis Devleti”, Radikal, 22 Ocak 2013, s.14.) diyor Koray Çalışkan… [26] Taha Akyol, “Soykırım Demek Türkiye’de Serbest”, Hürriyet, 23 Aralık 2011, s.22. [27] “Yahya Kemal’in Paris’teki Sorbon Üniversitesi’ndeki hocalarından Albert Sorel bir dersinde öğrencilerine ‘Tarihte keşfolunmamış iki meçhul vardır: Bunlardan biri coğrafyada kutuplar, diğeri tarihte Türk’tür…’ demiştir. Bu cümle Yahya Kemal’in kafasında bir şimşek çaktırmıştı: ‘Paris’te talebe mitinglerine gidiyordum. Balkan Harbi arifesinde bizim ekalliyetler Rumlar, Bulgarlar… büyük mitingler tertip ediyorlardı. O sırada bizim Jön Türkler de Abdülhamit’i yıkmakla meşguldüler. Yoksa Türk Milleti’nden falan haberleri yoktu. Baktım, bu Rumların, Bulgarların yıkmak istedikleri Abdülhamit değil, başka şey. Bunlar Türk Milleti’ni yıkmak istiyorlar. Demek Türk Milleti diye bir şey var. Bu nasıl bir millettir? Mazisi nedir diye merak etmeye başladım. Zaten Ulumi Siyasiye Mektebi’nde tarih okuyordum. Türk Milleti’nin mazisini öğrenmek için tarih kitaplarını karıştırmaya başladım. İşte bende milliyet hissi ve milliyetçilik böyle doğdu.’ Yahya Kemal’in ‘milliyetçilik hissini keşfetme’ hikâyesi, dönemin birçok aydınının yaşadığı sürecin tipik bir örneğiydi. Ancak, ‘Türkçülük’ projesinin halk tarafından benimsenmesi kolay olmayacaktı. Buna dair bir ipucu Şevket Süreyya’nın (Aydemir) Suyu Arayan Adam adlı otobiyografik eserinde vardır. 17 yaşında bir talebe olarak Birinci Dünya Savaşı sırasında, Kafkas Cephesi’nde bulunan yazar, cephede Anadolu köylülerinden oluşan bir grup askerle konuşurken onlara sorar: ‘Bizim dinimiz nedir?’ Her kafadan bir ses çıkar: Kimi ‘Hazreti Ali dinindeniz’ der, kimi ‘İmam-ı Azam dininden.’ Şevket Süreyya sorar: ‘Peygamberimiz kimdir?’ Yine karışık sesler çıkar. ‘Enver Paşa’ diyen bile vardır. Şevket Süreyya bir adım daha ileri gider: ‘Hangi millete mensupsunuz?’ Yine her kafadan bir ses çıkar. Yazar işi kolaylaştırmayı dener: ‘Biz Türk değil miyiz?’ Askerler hep bir ağızdan cevap verirler: ‘Estağfurullah!’…” (Ayşe Hür, “… ‘İdraksiz Türk’ten ‘Türk Milleti’ne”, Radikal, 27 Ocak 2013, s.28-29.) [28] Cemil Koçak, “Türklüğe Hakaret Davaları: Ayın Karanlık Yüzü”, Star, 20 Ağustos 2011, s.19. [29] Deniz Kavukcuoglu, “Aman, Açılmasın!”, Cumhuriyet, 28 Aralık 2011, s.13. [30] “301’inci Madde AİHM’ye Takıldı”, Deutsche Welle, 25 Ekim 2011., http://www.dw-world.de/dw/article/0,,15486699,00.html [31] 3 Ekim 2009 tarihli (Sayı: 27365) Resmî Gazete’de yayınlan “Anayasa Mahkemesi Kararı” (Esas Sayısı: 2009/25… Karar Sayısı: 2009/57… Karar Günü: 7.5.2009) Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin, “26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun, 30.4.2008 günlü, 5759 sayılı Yasa’nın 1. maddesiyle değiştirilen 301. maddesinin (4) numaralı fıkrasının, Anayasa’nın Başlangıcı ile 2., 8. ve 9. maddelerine aykırılığı savıyla iptali istemi”ni 26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun, 30.4.2008 günlü, 5759 sayılı Yasa’nın 1. maddesiyle değiştirilen 301. maddesinin (4) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın REDDİNE, 7.5.2009 gününde Başkan Haşim Kılıç, Başkanvekili Osman Alifeyyaz Paksüt, Üye Sacit Adalı, Üye Fulya Kantarcıoğlu, Üye Ahmet Akyalçın, Üye Mehmet Erten, Üye A. Necmi Özler, Üye Serdar Özgüldür, Üye Şevket Apalak, Üye Serruh Kaleli, Üye Zehra Ayla Perktaş imzalarıyla ve OYBİRLİĞİYLE karar verdi. [32] Vilma Kuyumcuyan, “24 Nisan ve Onur”, Taraf, 24 Nisan 2010, s.16. [33] Ertuğrul Kazancı, “Sahte Soykırım Gündemi”, Cumhuriyet, 8 Mart 2010, s.2. [34] Halid El Hurub, “Siyasi Fırsatçılık Erdoğan’a Yakışmadı”, Hayat, 21 Mart 2010. [35] “Tehcir Tehdidi Utanç Verici”, The Times, 18 Mart 2010. [36] “Böyle Dost Düşman Başına”, The Wall Street Journal, 18 Mart 2010. [37] “Türkiye’ye Yakışmadı”, The Daily Star, 18 Mart 2010. [38] Ara Haçaturyan, “Erdoğan Kanımızı Dondurdu”, The Armenian Weekly, 17 Mart 2010. [39] Aktaran Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İmge Yay., 2002, s.159-160. [40] Rıfat N.Bali, Cumhuriyet Döneminde Türk Yahudileri (Bir Türkleştirme Serüveni, İletişim Yay., İstanbul, 2000, s.62. [41] Rıfat N.Bali, Cumhuriyet Döneminde Türk Yahudileri (Bir Türkleştirme Serüveni, İletişim Yay., İstanbul, 2000, s.234. [42] Eren Keskin, “Soykırım Sürüyor”, Gündem, 4 Aralık 2012, s.2. [43] Bahadır Özgür, “Su Çatlağını Bulur”, Radikal Kitap, Yıl:10, No:528, 29 Nisan 2011, s.16-17. [44] Peter Alford Andrews ve Rüdiger Benninghaus, Ethnic Groups in Republic of Turkey.Wiesbaden [45] Talin Suciyan, “Suçun ve Özrün Sonsuzluğu”, Radikal, 6 Aralık 2011, s.19. [46] Hasan Cemal, “Ermenilerin 24 Nisan Acısını Paylaşıyorum!”, Milliyet, 24 Nisan 2010, s.17. [47] Cengiz Çandar, “24 Nisan ‘Ortak Acı’ Günü Olsa…”, Radikal, 24 Nisan 2010, s.9. [48] Taha Akyol, “Katliam Fetvası?”, Hürriyet, 17 Ağustos 2012, s.16. [49] Ayşe Hür, “1909 Adana İğtişaşı/ Faciası/ Katliamı”, Taraf, 15 Nisan 2012, s.12. [50] Teodik, 11 Nisan Anıtı, Çev: Kolektif, Belge Yay., 2. Baskı, 2010. [51] Fatih Polat, “24 Nisan”, Evrensel, 25 Nisan 2012, s.7. [52] A. Turan Alkan, “Ahlâk Zehirlenmesi”, Zaman, 25 Nisan 2012, s.23. [53] Baskın Oran, “Anadolu Ekonomisi: 1915’ten Önce ve Sonra”, Radikal İki, 21 Kasım 2011, s.6. [54] Taner Akçam, “Bu Soykırımdır Sayın Başbakan”, Taraf, 22 Nisan 2012. [55] Ayşe Hür, “Nisan 1915’te Van’da Neler Oldu?”, Taraf, 25 Aralık 2011, s.12. [56] Orhan Kemal Cengiz, “Ermeni Soykırımı ve Toprak”, Radikal, 9 Nisan 2012, s.16. [57] Etyen Mahçupyan, “Ermeni Tehciri”, Zaman, 19 Şubat 2012, s.20. [58] Etyen Mahçupyan, “Adını Siz Koyun”, Zaman, 25 Nisan 2012, s.24. [59] “İslâmi kesim, Hıristiyanlarla ilişkileri konusunda kendi tarihiyle yüzleşmedi. Ermeniler Hıristiyan olmasaydı, bu ülkede imha edilmezlerdi! İslâmi kesim bu yüzleşmeyi yapmak zorunda…” (Neşe Düzel, “Taner Akçam: İslâmi Kesim de Tarihiyle Yüzleşsin”, Taraf, 12 Mart 2012, s.11.) [60] Murat Yetkin, “Ermeni İşleriyle Alâkâsı Var mı?”, Radikal Kitap, Yıl:11, No:603, 5 Ekim 2012, s.20-21. [61] Ali Bayramoğlu, “Bayram ve Bellek: Karanlık ve Aydınlık Arasında”, Yeni Şafak, 25 Ekim 2012, s.3. [62] “Malta Sürgünleri arasında bulunan Yakup Şevki (Subaşı) Paşa, Cemal (Mersinli) Paşa, Cevat (Çobanlı) Paşa, Dr. Esat (Işık) Paşa, Ziya Gökalp, Hüseyin Cahit (Yalçın), Ali Fethi (Okyar), Hüseyin Rauf (Orbay), Ahmet Agayef (Ağaoğlu) gibi İttihat ve Terakki politikalarının oluşmasında ve yürütülmesinde önemli rolleri olan kişilerin Cumhuriyet döneminde milletvekilliği, bakanlık, başbakanlık, generallik gibi görevlerle taltif edildiklerini unutmayalım.” (Ayşe Hür, “Malta Sürgünleri’ni Nasıl Bilirsiniz?”, Taraf, 28 Nisan 2012.) [63] Vartkes Yeghiayan, Malta Belgeleri, İngiltere Dışişleri Bakanlığı Türk Savaş Suçluları Dosyası, Çev: Jülide Değirmenciler, Belge Yay., 2007, s.84-89. [64] Zakarya Mildanoğlu, “Aranıyorlar”, Agos, 23 Nisan 2010. [65] Jakob Künzler, Kan ve Gözyaşları Ülkesinde-Dünya Savaşı Sırasında Mezopotamya’da Yaşananlar 1914-1918, çev: Perim Ozan, Belge Yay., 2012. [66] Robert Fisk, “Ermeni Soykırımı’nın Canlı Kanıtı”, The Independent, 9 Mart 2010. [67] İsmet Kayhan – M. A. Doğan, “Maraş’tan Uruguay’a Ermeni Tehciri”, Gündem, 7 Mayıs 2012, s.14. [68] “Duvardaki Yazı Sahibini 90 Yıl Sonra Buldu”, Radikal, 4 Temmuz 2012, s.36. [69] “Bu toprakların en eski, en köklü iki kavmini ‘sorun’ sözcüğüyle yan yana getirmekle başladı her şey. Sorundan kastedilen esasen soykırım, kırım, zorunlu göç, faili meçhul, köy yakma gibi insanlık dışı uygulamalarla halkları yok etme politikalarıysa, Ermeni sorunu tarihi ve simgesel ağırlığı, Kürt sorunu da güncel ve akut karmaşıklığıyla belirleyici oldu. Bir ülkenin atlatamadığı, dolayısıyla sürekli tekerrür eden tarihi altında esir alınmış geleceğinin ta kendisi oldu.” (Karin Karakaşlı, “Ermenicilik… Kürtçülük”, Radikal İki, 27 Ocak 2013, s.5.) [70] Aris Nalcı, “Soykırımdan Dolayı Affınızı Diliyorum!”, Radikal, 24 Nisan 2012, s.16. [71] Stefan Zweig, Montaigne, çev: Ahmet Cemal, Can Yay., 2012.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s