HEPİMİZ O GELENEĞİN -TAŞIYICI- PARÇALARIYIZ[1]

Özgür bir insanı fethedemezsiniz; yapabileceğiniz tek şey onu öldürmektir.”[2]

 Biz bir geleneğin -taşıyıcı- parçalarıyız; ak saçlısından gencine… Siz boşverin, “Gençlik,” dendi mi; ‘Etik Değerler Merkezi Derneği’nin, “Gençlerin yüzde 45’inin etik kavramını tam olarak bilmediğini gösteriyor”; veya “Gençler üniversite seçimlerini iş ve para garantili mesleklere göre yapıyorlar,”[3] türünden “genellemeler”ine… Ya da “Yeni üniversite kuşakları ne iktidar ne de devrim peşinde. Peşlerinden gittikleri liderleri yok. Marşlar eşliğinde gaza gelmiyorlar,” diye ahkâm kesen Gündüz Vassaf’a… Taşıyıcısı ve parçası olduğumuz gelenek(ler)imiz onları tekzip ediyor… * * * * * Gelenek(ler)imizi; gün gelir Attilâ İlhan’ın “Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı/ Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı/ Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı/ Gittiler akşam olmadan ortalık karardı”; veya A. Z. Özger’in, “alnını/ dağ ateşiyle ısıtan/ yüzünü/ kanla yıkayan dostum/ senin uyurken dudağında gülümseyen bordo gül/ benim kalbimi harmanlayan isyan olsun/ şimdi dingin gövdende/ uğultuyla büyüyen sessizlik/ bir gün benim elimde/ patlamaya sabırsız mavzer olsun/ başını omzuma yasla/ gövdemde taşıyayım seni/ gövdem gövdene can olsun,” dizeleriyle betimlenen Spartaküs’ten bugüne uzanan gerçeğimiz besler… Bu eleştirel bir ruhla beslenen devrimci romantik radikalliğin cüretidir. Paulo Freire’nin ifadesiyle, “Fanatizmle beslenen sekterlik, her zaman hadım edicidir. Eleştirici bir ruhla beslenen radikalleşme ise daima yaratıcıdır. Sekterlik gizemleştirir ve böylece de yabancılaştırır; radikalleşme eleştirir ve böylece de özgürleştirir. Radikalleşme kişinin seçmiş olduğu tavra artan bir bağlılığı içinde barındırır ve böylelikle somut, nesnel gerçekliği dönüştürme çabasına daha sıkı angaje olmayı getirir.”[4] Tıpkı Cihan Alptekin örneğindeki gibi… “Nasıl” mı? Deniz Gezmiş üniversitede, büyük olasılıkla Hukuk Dekanı Aldıkaçtı ile yaşanmış bir sorun nedeniyle tutukludur. Davanın ilk duruşmasına Cihan Alptekin tanık olarak çağrılır. Beklenir ki Deniz’in masumiyetini savunsun; olabiliyorsa da üniversite yönetimini eleştiren bir iki laf etsin! Ne var ki yargıcın; “Anlat Cihan, o gün orada neler oldu?” sorusuna, “Bu bir başkaldırı hareketiydi, bu bir isyandı Hâkim Bey” yanıtını verecek ve tanık sandalyesinden tutuklu sandalyesine geçecektir. * * * * * Paulo Freire’nin işaret ettiği, Cihan Alptekin’de somutlanan, eleştirel yaratıcı radikalleşmenin “son” örneklerinden biri de, Jean Genet’nin, “Polisler hiçbir zaman insan olmadı ve insan oldukları gün artık polis olmayacaklar,” diye betimlediği 3.600 kişi karşısında bilimin itaatkâr olmadığını, özgürlüğün sokakta olduğunu, bir kez daha kanıtlayan ODTÜ’ler oldu… Gündüz Vassaf’ın bile, “Öğrenciler ne yumurta ne taş; sadece slogan atıyorlardı… Gaz bombaları üstlerine yağmaya başladı,” dediği tabloda; “Biz ODTÜ’de üç kelime İngilizce öğrendik: Yankee go home,” diye haykıran Sinan Cemgil’in, Taylan Özgür’ün, Yusuf Aslan’ın, Hüseyin İnan’ın,[5] Ulaş Bardakçı’nın, Alpaslan Özüdoğru’nun, İlker Akman’ın, Hasan Basri Temizalp’in, Behçet Dinlerer’in, Ertuğrul Karakaya’nın, Turgay Erbay’ın, Erdal Ayrancı’nın, Mehmet Fatih Ökütülmüş’ün, Osman Uğur Yoldaşcan’ın yani ODTÜ’nün başkaldıran geleneği, herkes diz çökse de, cüretkârca ayakları üzerinde bir kez daha doğruldu; zulüm karşısında devleşti… Son örneğiyle tarihine bir yenisini daha ekleyen ODTÜ’nün gelenekleri ses getiren devrimci eylemlerle bezelidir. Hayır, bunlar “Efsane” değil;[6] gerçektir! Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan’a yoldaşlık eden merkezi ısıtmanın yeraltı tünelleri, bir direniş tarihinin tanığıdırlar… Tribünlerine büyük harflerle yazılan stadyumdaki silinemeyen “DEVRİM” yazısı… Filistin’e gitmek için yapılmak istenen teyyare… Ve 6 Ocak 1969’da, CIA görevlisi ve ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Komer’in arabasının yakılması… Vietnam Savaşı sırasında Phoenix isimli bir programın başında olan Komer, daha sonra bu programın 20.587 ölümle sonuçlandığını ifade etmiştir. Noam Chomsky ise Komer dönemindeki Phoenix programının yaklaşık 60.000 ölümle sonuçlandığını belirtir. Komer’ın aynı zamanda Güney Vietnamlı kırsal kesim nüfusunun yaşadıkları yerlerden sürülmesinde ve ‘Stratejik Hamlet Programı’ adıyla bilinen toplama ve işkence kampının kurulmasında parmağı vardı. ODTÜ’lü devrimci öğrenciler onun üniversitelerine gelmesini içlerine sindiremediler. Rektörlük binasının kapısına park eden 1968 modeli Cadillac marka arabasını ateşe verdiler. Bilinen, arabayı ateşe verenin Taylan Özgür, arabanın kolay alev alması için benzin deposuna sıkıştırılan kaşkolün sahibinin de Sinan Cemgil olduğudur. Olaydan üç gün sonra Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’ın da içinde bulunduğu yedi kişi hakkında verilen tutuklama kararı sonrasında, 3.000’den fazla öğrenci bir dilekçeyle kendilerinin de eyleme katıldığını bildirmiştir. Bilindiği gibi Taylan Özgür aynı yıl, 23 Eylül günü İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen Öğrenci Birliği Kongresi’ne polis tarafından yapılan bir baskında öldürülmüş, Sinan Cemgil 31 Mayıs 1971 tarihinde Nurhak Dağı’nda jandarma tarafından vurulmuş, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan 6 Mayıs 1972 günü Hüseyin İnan’la Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde asılarak idam edilmişlerdir. Coğrafyamızda devlet “isyancılar”a karşı hep acımasız olsa da; “son” ODTÜ direnişi hepimize bir kez daha 1960’ların, 1970’lerin o heyecanlı, coşkulu isyan günlerini anımsattı. Biber gazları, sis dumanları arasında “onlar” yeniden döndü… Tıpkı Mihail Gorbaçov’un ODTÜ’deki protestosu… 68 kuşağının Öğrenci Temsilcileri Konseyi binasında açılmak istenen McDonald’s’a da geçit verilmemesi… “Başkaldırıyoruz” pankartı ardında onurun savunulması gibi… * * * * * ODTÜ’lüler yine büyük “suç” işledi… Direndi, bilimin/ üniversitenin onurunu, geleceği, umudu savundu… Başbakan Erdoğan’ın façasını alaşağı eden direnişle; Erdoğan’ın, öğrencilerin kendisine yönelik protestolarını engellemedikleri için ODTÜ ve akademisyenlere yaptığı çıkışın ardından 24 Aralık 2012’de YÖK protestolar hakkında işlem başlattı; ardından üniversite rektörlerinin ODTÜ’yü kınayan açıklamaları geldi. Resmî ideolojinin/ sermayenin rektörleri/ uşakları, üniversitenin/ bilimin onurunu ayaklar altına alırlarken; gözaltına alınan öğrenciler, “Terör örgütlerinin amaçları doğrultusunda faaliyette bulunmak” suçlamasıyla mahkemeye sevk edildi. Önceki eylemlerde “uzun eşek” ve “birdirbir” oynamaları “örgüt suçuna delil” kabul edilen öğrencilere, evlerinde bulunan yasal yayınlar için de “Örgütlü bilincinizi geliştirmek için mi bulundurmaktasınız” diye soruldu. Egemen saçmalık bununla da sınırlı değildi! Belirttiğim gibi Erdoğan’ı protesto eden öğrencilere polis şiddetine tepki gösteren ODTÜ yönetimi ve hocaları, üniversitelerin “ortak” hedefi oldu. ODTÜ Rektörlüğü’nün de öğrencilerin protestosuna sahip çıkıp polis şiddetine tepki göstermesi üzerine birçok üniversite ortak bir açıklama yayınlayarak, Başbakan’ın protesto edilmesini kınadıklarını bildirdi. Marmara Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi ve Mimar Sinan Üniversitesi tarafından yapılan ortak açıklamada, “Bilimin üretilmesine zemin hazırlayan bir iktidar tenkide değil takdire şayandır” denildi. Oysa baskı rejimlerinde bilimi ve üniversiteyi baskı altına alınmaya çalışsa da; bilim emir al(a)maz ve itaat edemezdi… Çünkü onu var oluşu özgürlüğe mündemiçti… Çünkü bilim ve üniversite özgürse orada özgürlük vardı… Bilim ve üniversiteye baskı yapılıyorsa orası baskı rejimiydi. Bilimin ve üniversitenin özgür olması dogmanın gücünü azaltırken; dogmanın elbette özgür bilime ve üniversiteye tahammülü olamazdı. Ancak bilim ve üniversite, niteliği gereği sorumluluktu… ODTÜ’lüler sorumluluklarının gereğini yerine getirdiler… * * * * * Bunun için de devlet(in) şiddetine maruz kaldılar… Bu öyle bir devletti ki, örneğin Edirne’de Vali Hasan Duruer aldığı bir kararla kentte her türlü eylemi yasaklamaya kalkışabiliyordu! İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü önüne çadır kurunca, polisin gazlı müdahalesine maruz kalıp, vücutlarında kızarıklık ve kabarcıklar oluşan ‘Gençlik Federasyonu’ üyesi lise ve üniversite öğrencisi gençler, polisin “kimyasal gaz” kullandığını söylüyorlardı! Ankara’da 16 Kasım 2012’de tutuklanan ve Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde yatan ODTÜ Fizik Bölümü 4. sınıf öğrencisi Ertan Sinan Şahin, bir sabah gözaltına alınıp “terör örgütü üyeliği” suçlanmasıyla tutuklanarak cezaevine konulmasına ilişkin olarak, yaşadıklarını “tam bir kara komedi” olarak nitelendirirken, “Sahteliği birkaç günlük kriminal incelemeyle kolayca anlaşılabilecek bir komplo belgesi yüzünden aylarca tutuklu kalacağım. Tüm bunlar sizlere gözdağı, bana ders olsun diye yapılıyor!” diye haykırıyordu! Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi 4. sınıf öğrencisi Recep Kar, gözaltına alınırken polislerin kendisine “Müslüman mısın, Zerdüşt müsün?” diye sorduğunu ve “Türkiye’nin üç düşmanı vardır: Biri Ergenekon, biri komünistler, biri de radikal dinciler’” dediğini; Hacettepe Üniversitesi’nde tıp eğitimine devam ederken tutuklanan Mehmet Budak, cezaevine geldiğinde kendilerine “Biz 33 kişi bekliyorduk ama siz 13 kişi geldiniz” denildiğini açıklıyordu! Bu devlet halkını zehirlemekten bir beis duymayandı! Örneğin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, göz yaşartıcı OC gazının tamamen doğal olup insan sağlığı üzerinde kalıcı hiçbir etkisi olmadığını anlatıp, “CS gazı ise üretici firma tarafından ‘Uygun eğitim almış personel tarafından kullanıldığında insan sağlığına zararlı olmadığına’ dair verilen kalite güvenlik belgesiyle kullanılmaktadır. Ülkemizde, gaz mühimmatlarından kaynaklanan bir ölüm vakası yaşanmamıştır,” yalanına sarılırken; bakanın “İnsan sağlığına zararı bulunmuyor” dediği biber gazı, Yalova’da 30 yaşındaki Çayan Birben’in ölümüne neden oldu! TTB, biber gazının öldürücü etkisi bulunan kimyasal bir silah olduğunu belirtip “Biber gazlarının hiçbir durumda kullanılmaması” çağrısı yaptı. Ayrıca TTB Bilimsel Araştırma Kurulu’nun hazırladığı “Hopa Raporu”na göre, 31 Mayıs 2011’de Başbakan Erdoğan’ın Hopa’daki seçim mitingi sırasında çıkan olaylarda emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun maruz kaldığı yoğun kimyasal gaz nedeniyle yaşamını yitirdiği belirlendi. Ayrıca Patoloji ve Adli Tıp Uzmanı Dr. Ümit Ünüvar, son 10 yılda medyaya yansıyan kimyasal gaza bağlı ölüm sayısının 10’u aştığını açıkladı. Metin Lokumcu’nun ölümüne polisin kullandığı kimyasal gazın neden olduğu açıklamasını değerlendiren oğlu Ulaş Lokumcu, “Rapor acımızı hafifletip bizleri daha da onurlu kılmıştır. Aile olarak babamın herhangi bir akciğer rahatsızlığı olmadığını her zaman söyledik. Bütün Türkiye bu raporla gerçeği öğrendi,” dedi. * * * * * Evet, muhaliflerini, öğrencilerini, gençlerini gazlayan/ tutuklayan bir totaliterliktir bu… Türkiye cezaevlerinde kesin rakam bilinmemekle birlikte, 800’e yakın öğrenci bulunuyor, üstelik çoğu suçu kesinleşmediği hâlde tutuklu yargılanıyor. Akranları üniversite kapılarından geçerken onlar F tiplerinde hâkim karşısına çıkacakları günü bekliyor. Bir sürü hak ihlâliyle mücadele ederek… Suçları büyük; parasız ve özerk eğitim istemek, toplu taşıma zamları geri alınsın demek, HES’lere karşı çevre hakkına dikkat çekmek, anadilinde eğitim talebinde bulunmak, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan veya İbrahim Kaypakkaya’yı anmak, yani “devleti yıkmaya teşebbüs!” Suç aletlerine gelince; kitaplar, şemsiye, ders notları, yumurta, halay çekmeleri, türkü söylemeleri, plastik pankart borularıdır! BBC’de yer alan haberde, “Ülkenin en çok tutuklama yapılan kesimlerinden biri üniversite öğrencileri” denilmesi boşuna değildir. Yargılanan öğrencilere ilişkin çeşitli örnekler veren BBC, 2012 kasım ayının sonunda ‘Middle East Studies Association of North America’, ‘Akademik Özgürlük Ödülü’nü alan ‘Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi’nin verdiği rakamlarına göre 800’ün üzerinde üniversite öğrencisinin tutuklu olarak yargılandığını açıkladı. * * * * * Diyeceklerimi, gerekli bir tekrarla sonluyorum: ODTÜ direnişi hepimize bir kez daha 1960’ların, 1970’lerin o heyecanlı, coşkulu isyan günlerini anımsattı. Biber gazları, sis dumanları arasında “onlar” yeniden döndü… Hem de Şükrü Erbaş’ın, “Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim/ / Unuttunuz, gömülüp günlük çıkarların/ Ve ucuz korkuların kör kuyularına/ Daraldıkça daraldı dünyaya açılan pencereniz,” diye betimlediği bir aldırmazlığın orta yerinde… Biber gazları, sis dumanları arasında yeniden dönen “onlar” herkese Can (Yücel) Baba’nın, “Ne hissettiysem onu söyledim, onu yaşadım./ Yaşadığım bir tek andan bile pişmanlık duymadım./ Asla keşkelerim olmadı…/ /Asla sevmediğim birine seni seviyorum demedim/ Ya da asla birini severken karşılığını beklemedim./ Dostluğuma değer biçmedim,/ Sevgime ise hiçbir zaman sınır çizmedim./ Sevdiysem sonuna kadar gittim…” dizelerini hatırlattılar sarsarak… F. Dostoyevski’nin, ‘Kadın Budalası’ndaki, “Büyük düşünceler büyük bir zekâdan çok, büyük bir kalpten doğarlar,” saptamasını bir kez daha doğrulayarak; ve “Ew ê ku şaşîyê dibîne û ji bo pêş lê girtinê jî destê xwe dirêj nake, bi qasî yê şaşîyê dike sûcdar e/ Yanlışı gören ve önlemek için elini uzatmayan, yanlışı yapan kadar suçludur,” diyen bir Amerikan Yerlisi Atasözü’ndeki gerçeğin altını çizerek… İşte tam da bunlardan ötürü taşıyıcısı ve parçası olduğumuz gelenek(ler)imiz bir kere daha hatırlatan Celalilere, Aşkıyalara bin selam olsun…   5 Ocak 2013 23:25:15, Ankara.   N O T L A R [1] 6 Ocak 2013 tarihinde Ankara Batıkent Halkevi’nin düzenlediği “ODTÜ Direnişi ile Dayanışma” toplantısında yapılan konuşma… Newroz, Yıl:7, No:228, 18 Ocak 2013… [2] Robert Heinlein. [3] Figen Atalay, “Garantici Gençlik”, Cumhuriyet, 11 Kasım 2012, s.3. [4] Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, çev: Dilek Hattatoğlu-Erol Özbek, 7. baskı, Ayrıntı Yay., 2010, s.20. [5] İşte yoldaşı Tuncer Sümer’in, arkadaşları arasında ‘Dede’ lakabıyla tanınan Hüseyin İnan hakkında yazdıklarından birkaç satır: “Dede ihtiyatlı bir kişiydi. Sağlama almadan hiçbir işi yapmak istemez, basit görünen her işi ciddiye alırdı. Az konuşur, çok iş yapardı. Çok iyi bir örgütleyici, sessiz ama güçlü bir liderdi. Kişileri tanımakta ve ilişki kurmakta çok ustaydı. Güvendiği insana sonuna kadar güvenir, güvenmediklerini yakınından ustaca uzaklaştırmayı bilirdi. Arkadaş seçiminde çok az yanılmıştır. Ne düşünüyorsa onu açıkça söylemekten çekinmez, her türlü eleştirisini dozu ne olursa olsun kişilerin yüzüne karşı yapardı. İlişki kurduğu her kişiyi kendine göre ayrı bir denemeden geçirirdi. Kişileri sınayıp tanımada kendince basit bir de yöntem kullanırdı: ‘Ben bir insanın yaptığıyla söylediğine bakarım. Bir insan ne yapıyorsa onu söylemeli, ne söylüyorsa onu yapmalı. Eğer bir insan bir şey yapıyor ama başka bir şey söylüyorsa veya bir şey söylüyor ama başka bir şey yapıyorsa, o insan benim için makbul bir insan değildir. Ben istersem her insanda kusur bulabilirim; yolda yürümesinden tut, yemek yemesinde, yatmasında, kalkmasında, konuşmasında hatta parmak oynatışında bile kusur bulabilirim. Önemli olan kusur bulmak değil. Önemli olan özü ve sözüyle, yaptığı ve söylediğiyle uyumlu olmaktır. Ben arkadaşlarımı böyle kişilerden seçerim.’ Dede’nin bu yaşıma kadar unutamadığım sözleridir bunlar. Hüseyin İnan’ı yakından tanıyan tüm arkadaşları, bu sözlerini ve böyle yaklaşımlarını bilirler. Hepimizin üzerinde yarattığı bir etki vardı. Bu etkinin sırrı da işte bu yaklaşım felsefesinde yatar.” (Tuncer Sümer, Devrim, Evrim Yayınevi., 2012.) Bir de Ali Haydar Nergis’den: “Kayseri Lisesi’nde öğrenci olduğu bildirilen bir gencin adı anons edildi. Genç, kürsüye doğru ilerlerken dayım, kulağıma eğildi, ‘Bu bizim Hüseyin, Kayseri Lisesi’nde her yıl iftiharla geçiyor!’ dedi. Esmer, zayıf yüzlü, elmacık kemikleri hafif çıkık bir gençti. Elini kolunu sallayarak ateşli ateşli konuşmaya başladı… Hüseyin’in babası Hıdır ve amcası Kamil İnan’ın, Sarız’da hazır giyim mağazaları vardı… Kamil Amca, ‘Boş laf karın doyurmaz’ diyerek geçiştirdi. Hıdır Amca, Hüseyin’den yakındı: ‘Nuri Efendi, bu çocuk batıracak beni. Dükkânı beş dakika emanet edip bir yere gidemiyorum. Alışverişe gelen Dallıkavak’ın, Tavla’nın, Çağşak’ın, Ördekli’nin çulsuz köylülerine parasız mal vermesi yetmiyormuş gibi, bir de doktor, ilaç masraflarını kasadan karşılıyor.’ Hüseyin, dayımın yanında tartışmaya girmek istemedi. Yemekten sonra odasına çekilirken beni de çağırdı. Henüz lisede okumasına karşın, odası yerden tavana dek kitaplarla kaplıydı. İçeriklerini bilmesem de raflardaki, masanın üzerindeki kitaplara dokundum, şaşkınlıkla, ‘Bunların hepsini okudun mu’ diye sordum; yine gülümsedi… Elimde bir kuş sapanıyla yanlarına gittim; Hüseyin, ‘Kuşları vurma, yavrulama mevsimidir şimdi, analarını vurursan, yavruları yuvada acından ölür’ dedi. O gittikten sonra sapanı kırıp attım, bir daha hiç elime almadım. Hüseyin’le son görüşmemizdi o, bir daha hiç karşılaşmadık.” (Ali Haydar Nergis, “Hüseyin İnan…”, Cumhuriyet, 13 Mayıs 2012, s.10.) [6] Deniz Zeyrek, “Eylem ve Efsane Deyince ODTÜ…”, Radikal, 23 Aralık 2012, s.32-33.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s