T.“C”NİN HÜLASASI: “HAYATA DÖNÜŞ” HAREKÂTI’NDAN ROBOSKÎ’YE![1]

“Acı veriyorsa geçmiş; geçmemiş demektir.”[2]

  “Geçmiş” diye sunulan ama bugünden, yani T.“C” hülasasına denk düşen “Hayata Dönüş” harekâtı’ndan Roboskî’ye uzanan vahşetten söz etmek; egemen hukuk(suzluk), zorbalık, şiddet tarihinin sayfalarında gezinmektir. Kolay mı? Euripides’in, “Kanunları zenginlerin çıkarı için yapıyorsunuz”; Stephen Hecquet’in, “Adalet, intikamın törensel biçimidir”; George Bernard Shaw’ın, “Kaplan adamı öldürmek isterse adı vahşilik, adam kaplanı öldürmek isterse adı spor olur. Suç ile adalet arasındaki fark da bundan büyük değildir,” diye betimlediği egemen şiddetin hukuk(suzluğ)u, suçsuzu korkutan, yıldırandır.   “HAYATA DÖNÜŞ” KATLİAMI   Bir an egemen sistemin selameti/ bekası için insanları yakıp/ zehirledikleri, sonra da “Hayata Dönüş” diye niteledikleri vahşeti anımsayın! 2000’de siyasi tutuklu ve hükümlülerin hapishanedeki insanlık dışı koşul ve uygulamalar ile F Tipi’ne geçişi engellemek için başlattığı açlık grevine karşılık, dönemin hükümetinin emriyle cezaevlerine yapılan eşzamanlı harekâtla 30 tutuklu yaşamını yitirmişti. Asker, polis ve özel tim mensuplarından oluşan yaklaşık 10 bin kişilik harekât ekibi, çok sayıda tutukluyu da hayatları boyunca geçmeyecek şekilde sakatlamıştı. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, harekâtın tamamlanmasının ardından yaptığı açıklamada, “200’den fazla ölüm bekliyorduk,” derken; yine dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’ten gelen açıklama da “Zayiat beklenenden az”dı! Dönemin (ANAP-DSP-MHP) koalisyon hükümetinin 19 Aralık 2000 cezaevleri katliamında Y. Güder Öztürk, Fırak Tavuk, Ali Ateş, Asur Korkmaz, Özlem Ercan, Sefinur Tezgel, Nilüfer Alcan, Gülser Tuzcu, Seyhan Doğan, Mustafa Yılmaz, Cengiz Çalıkoparan, Murat Ördekçi Ahmet İbili, Alp Akça Akçagöz, Ercan Polat, Umut Gedik, Rıza Poyraz, Fidan Kalsen, İlker Babacan, Fahri Sarı, Sultan Sarı, Murat Özdemir, Ali İhsan Özkan, İrfan Ortakçı, Hasan Güngörmez, Yasemin Cancı, Berrin Biçkiler, Halil Önder ile ölüm orucunda hayatlarını kaybettiler.[3] 19 Aralık katliamının temelleri 1991 yılından atılmıştı. Devrimci harekete karşı topyekûn bir saldırı başlatmak için 1991’de çıkartılan “Terörle Mücadele Kanunu”nun devamı niteliğindeki ve 1996’da dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar tarafından yayınlanan genelge ile cezaevlerine kapsamlı bir saldırı planı hazırlandı. Söz konusu genelge ile Eskişehir Tabutluğu açılarak, hücre tipi cezaevlerine geçişin ilk adımı atıldı. Ardından da 1995-1999 kesitinde Buca, Ümraniye ve Diyarbakır zindanlarındaki saldırılarda, 17 devrimci/ yurtsever katledildi. Sonrasında 26 Eylül 1999’da Ankara Ulucanlar cezaevine 10 devrimci tutsak daha katledildi. Bu tarihten sonra zindanlardaki saldırılar ara verilmeden sürdürüldü. Söz konusu gelişmelerle, Ölüm Orucu eyleminde hayatlarını kaybedenlerin sayısı 122 kişiydi. Ayrıca ölüm orucu eylemine katılan 500’ü aşkın devrimci de ileri derecede Wernikel-Korsakoff ile yaşamlarını sürdürmek zorunda kaldılar. Keyfi, kuralsız bir barbarlık olması yanında egemen terör ile zindan gerçeğinin özeti olan “Hayata Dönüş”, aynı zamanda egemenlerin kendi “kanun” ve “kuralları”nı da nasıl hiçe saydıklarının göstergesiydi… Örneğin “Hayata Dönüş”te yargılanan askerden Malkara Jandarma Komutanlığı’nda alındığı öne sürülen ifade, Adli Tıp’tan “imza sahte” olduğu için döndü! “Nasıl” mı? Bayrampaşa Cezaevi’ne yönelik “Hayata Dönüş” Harekâtı’nda 12 tutuklunun ölümüne ilişkin davada bir sahtecilik daha ortaya çıkarıldı. Er Hilmi Çolak’ın Malkara Jandarma Komutanlığı’nda alındığı belirtilen ve “Bizim müdahalemizde kimse yaralanmadı” dediği iddia edilen ifade tutanağı “sahte” çıktı! Bu yetmezmiş gibi mahkeme, “Hayata Dönüş” harekâtı sırasında İstanbul Jandarma Bölge Komutanı olan ve 14 Kasım 2012’de yaşamını yitiren Engin Hoş’u tanık olarak mahkemeye çağıracak kadar gayrı ciddi bir tutum sergiledi! Özetle harekât sonrasında hiçbir rütbeliye dava açılamazken fatura, tali görevdeki Elazığ Komando Taburu’nda görevli 39 ere kesildi! Hatırlanacağı üzere 2011’de görülmeye başlanan Bayrampaşa davasında mahkemenin ısrarla, operasyonun planını istemesi üzerine İstanbul Jandarma Komutanlığı, 21 Mart 2011’de planı gönderdi. 11 yıldır savcıdan gizlenen ‘Tufan’ adlı planda, bu operasyondan sorumlu komutanın dönemin Jandarma Bölge Komutanı Hoş, yardımcısının dönemin Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanı (JKÖAK) Yarbay Burhan Ergin olduğu bilgisi yer aldı. Yarbay Ergin hakkında soruşturma açılmış fakat ifadesi alınmadan takipsizlik kararı verilmişti. “Hayata Dönüş” harekâtında Bayrampaşa Cezaevi Jandarma Bölük Komutanı olan Zeki Bingöl dava sürecinde verdiği ifadesinde, “Harekât tamamen İstanbul Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Engin Hoş’un yazılı verdiği ‘Tufan Harekât Emri’ne göre gerçekleştirildi. Engin Hoş mahkûmlara megafonla, ‘Teslim olun. Direnmeyin’ çağrısı yaptı. Bu çağrıyı da dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Ferzan Çitici’nin hazırladığını biliyorum. DHKP-C koğuşlarında olduğum sırada ateş açıldı ve sıcak çatışma başladı” demişti. Ama tüm bunlar “es” geçildi; devlet katliamı perdelenmeye kalkışıldı! “Katil devleti” aklamaya çalışan egemen hukuk(suzluk), 19 Aralık katliamını protesto etmek için 2010 yılında Galata Kulesi’ne pankart açan Baran Kuzey Yıldırım, Aygün Kumru ve Cihan Ilgın’ın, 2 yıldır F tipi hücrelerde tutarken; “Artık rüya göremiyorum” sözleriyle yaşadıklarını anlatan Baran Kuzey Yıldırım’ın annesi Nazlı Yıldırım, “Bir pankart bu kadar mı ceza gerektirir?” diye soruyor! Bu kadarla da sınırlı değil! Devrimci işçi Özkan Tekin, 10 Aralık 2000 insan hakları gününde, F-Tipi’ne karşı devrimci tutsakların zindanlarda başlattığı ölüm orucu eylemiyle dayanışma için Okmeydanı’nında yazılama yaparken polislerince katledildi. Ayrıca İstanbul Maltepe’nin Gülsuyu mahallesinde, 2010 yılında “Hayata Dönüş” harekâtını protesto etmek için düzenlenen eyleme katıldıkları için yaklaşık 1 yıldır Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde tutulan Sosyalist Gençlik Derneği üyesi öğrenciler Cebrail Günebakan, Tayfun Kebeli ve Volkan Akkuş, 25 Şubat 2012’de hâkim karşısına çıktıklarında, sanık avukatı Sezin Uçar, müvekkilleri hakkında beraat talebinde bulunarak müvekkili Günebakan’ın da olay tarihinde 18 yaşından küçük olması nedeniyle Çocuk Mahkemesi’nde yargılanması gerektiğini söylese de, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkeme’si öğrencilerin tutukluluk hâllerinin devamına hükmetti! Oysa Günebakan’ın talebinin reddedildiği günlerde Hrant’ın katili Ogün Samast çocuk mahkemesine yollanıyordu! “Hayata Dönüş” harekâtından Roboskî’ye uzanan güzergâhtaki pratiğiyle devleti katil olarak nitelemek “olmaz olmaz”dır! Örneğin Uludere’de “Özür dilenecek bir şey yok” ve “tazminatsa tazminat” açıklamalarıyla AKP, aynı zamanda 19 Aralık 2000’de hapishanelere düzenlenen harekâtla gerçekleştirilen katliamı da raison d’état (hikmet-i hükümet) adına savunmaktadır. “Hayata Dönüş” harekâtı’ndan yaralı kurtulan 26 tutuklunun başvurusu üzerine AİHM’e taşınan katliam için Türkiye’ye sorulan “Başvurucuların yaşama hakkı ihlâl edilmiş midir? Özellikle onlarda görülen ağır yaralar ‘kesinlikle zorunlu’ zor kullanma neticesinde mi vuku bulmuştur?” sorularına Türkiye’den katliamı gereklilik olarak sunan bir açıklama getirdi. AİHM’e savunmasında AKP hükümeti, ölüm orucu eyleminin bitirilmesi için yapılması gereken her şeyi yaptıklarını ancak çözüme ulaşamayınca operasyonu tutukluların hayatını kurtarmak için düzenlediklerini öne sürdü. AKP, Bayrampaşa Katliamı için daha önceki hükümetler tarafından defalarca tekrarlanan, “Hepsi bu grevlere karşı olan, 45 ölüm oruççusu ve 38 açlık grevcisini örgütlerin elinden kurtarmak ve onların yeniden sağlıklarına kavuşmalarını sağlamak amacıyla yapıldı” iddiasını sürdürdü. AİHM savunmasında, “güvenlik kuvvetlerinin tutuklulara yönelik ‘teslim ol’ çağrısı karşısında tutukluların direnecekleri ve sağ ele geçmeyecekleri’ ilan ettiklerini, mazgallar ile koğuş pencerelerinden ateş etmeye başladıkları” da iddia edildi. Ancak ‘Tufan’ planındaki bilgiler polis ve askerin, orantısız ve kontrolsüz güç kullandığını, bu ortamda tutuklu ve hükümlülerin karşı saldırıda bulunmak bir yana, mukavemette bulunmasının dahi olanaksız olduğunu ortaya koysa da, AKP katliamı açık açık savunuyordu! Ancak zulmün karşısında bedenini bir silah olarak kullanmanın cüretiyle, egemenlere bir kez daha Ataol Behramoğlu’nun, “Cellat uyandı yatağında bir gece/ ‘Tanrım’ dedi ‘Bu ne zor bilmece:/ Öldürdükçe çoğalıyor adamlar/ Ben tükenmekteyim öldürdükçe’…” dizelerindeki gerçeği anımsatan zindan direnişi tarihe “Ma diya, sıma mevine/ Biz yaşadık siz yaşamayın” notunu düştü. O günleri, o günlerdeki aydın suskunluğunu, egemen medyanın lanetli manipülasyon ve yalanlarını unutmamız, asla mümkün değildir. Siz bakmayın “Hayata Dönüş” adı takılmış o harekâtı soğukkanlı bir acımasızlık ve vicdansızlıkla örgütleyenlerin suratlarına okkalı bir şamar atılmış ‘Simurg’ konusunda, filmi tanıtan el ilanının arka yüzünde; ‘Akşam’ın, “Simurg; oyuncuları, olayları ve ölenleri de gerçek bir film…”; ‘Cumhuriyet’in, “Bu katliamın külleri daha soğumadı…”; ‘Habertürk’ün, “Hayata dönüş operasyonunda yayınlanmayan yasak olan görüntüler Simurg filmi ile gün ışığına çıktı. ‘Simurg’ 80 darbesi sonrası asılmayıp ta beslenenlerin başlattığı açlık grevlerinin 1996 ve 2000 de ölüm orucuna kadar giden hikâyesi…”; ‘Star’ın, “Gerçek bir ‘Hayata Dönüş’ öyküsü, bu filminde her şey gerçek, ölenler gerçekten ölüyor, yaralananlar hâlen yaralı…” demelerine! Onların tümü suskunlukları ya da yalanlarıyla katliamın ortağı oldular! Neyzen Tevfik’in, “Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti,/ Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti,” dizelerinde altını çizdiği üzere geçmişten bugüne zindanlarda süregiden saldırılar bir devlet politikasıdır. Ayrıca toplam kapasitesi 97 bin olan 377 zindanda hâlen 134 bin 720 kişinin yattığı gerçeğini kim nasıl sunmaya kalkışırsa kalkışsın, Türk(iye) (c)ezaevleri, birer toplama kampı, birer işkence merkezi konumundadır. Başka türlü olması da mümkün değildir! Çünkü coğrafyamızda Kafka’nın ‘Dava’sının başkişisi Josef K.’yı anımsatan bir durum, yani olağanüstü olanın olağan karşılandığı bir gerçeklik yaşanmaktadır. Verili tablo hepimize “Kafka sahiden gerçekçiymiş,” dedirtiyor. Kimsenin İnkâr edemeyeceği üzere hâkim şiddetin korku üreten/ yayan atmosferinde, egemenler kendi hukuklarını bile askıya alırlarken, eli kolu bağlı, pasifize edilmiş bir kamuoyu oluşturuyorlar. Egemenlerce “Hayır” diyenlerin, teslim olmayanların “suçlu” ilan edildiği tabloda denetim ile disiplin iç içe geçerken, korku topluma mal ediliyor. Egemen hukuk(suzluk)un kendisi bir korku salma işlevi üstlenirken, yaşam Kafkaesk özellikler kazanıyor… Tıpkı “Hebûn an nebûn/ Olmak ya da olmamak” nitelikli Uludere/ Roboskî örneğinde yaşadığımız üzere!   ULUDERE/ ROBOSKÎ ÖRNEĞİ   Roboskî bir küçük köydür koca Mezopotamya coğrafyasında, Uludere ilçesine bağlı… Pozantı da Akdeniz bölgesi derler Türkiye’de, cezaevinde çocuklara yapılan işkence ve aşağılayıcı muamele ile gündeme gelmiş bir mekânın ve o mekânın bulunduğu yerin-ilçenin adıdır. Roboskî bir katliamla gündeme geldi; biz bölge dışında yaşayan insanlar öylece bildik, öğrendik bu köyü. Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı uçaklar bombaladı köylüleri; 34 Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının canını aldı. Yurttaş olmalarının da önemi yoktu, sivil silahsız insanlardı. Bir silahlı çatışma dolayımında da meydana gelmedi bombalama eylemi. Devletin en yetkili ağızları, ne özür diledi açıkça, ne de bu katliamın sorumluları hakkında insan hakları hukukuna uygun soruşturma açıldı. Bir yıla yaklaşıyoruz, bir tek askeri yetkili somut olarak sorumlu gösterilmedi; ne olduğu ne yasama organı raporlarında gösterildi ne de ceza soruşturmasında. AİHM’nin Jordan prensipleri olarak bilinen soruşturma usullerinin hiçbirisine uyulmadı. Mağdur ve şikâyetçilere bilgi verilmediği gibi gözaltı tehditleri ve uygulamalarıyla karşılaştılar. Mağdur yakınlarından hak arayışına girenlerden bazıları tutuklandılar. Adalet hâlâ uğramadı Roboskî’ye. Üstün sivil otorite suç işleyen silahlı kuvvetler mensuplarını koruma kalkanına aldı. Yargı da bu kalkanın hukuksal cephesini oluşturdu. Cezasızlık denilen şey budur işte. Yasaması, yargısı, yürütmesi memurunu korur. Ta 1913 tarihli Memurin Muhakematı Kanunu’ndan beri böyledir. Zaman geçmiştir ama devletin memurunu koruma refleksi değişmemiştir. Değişmesi için demokrasiye ve hukukun üstünlüğü ilkesine dayalı bir zihni ve kurumsal yapı gerekir. Olmayan şey budur Türkiye’de. O yüzden 1959 yılından 2011 yılı sonuna kadar AİHM tarafından verilen 2747 karardan yalnızca 57’sinde isabet sağlayan (Hukuka uygun karar veren) ve böylece oransal olarak yüzde 2.1 adaletli davranan bir yargıdan söz ediyoruz. Tam da bunun için Yalçın Doğan’ın, “Uludere’de bombalamanın gerçek sebebi neden ortaya çıkmıyor? Sorumlular neden sır perdesine bürünüyor?” sorusuna muhatap olan Roboskî konusunda Cüneyt Özdemir ekliyor: “Ümit Kıvanç’ın çektiği belgeseli izledikten sonra artık anladık ki Uludere olayının üzeri kapatıldı. Hepimize geçmiş olsun”! Evet, hangi yöneticidir ki Roboskî’de ne olduğunu bize anlatmadan konuşmayı sürdürür, onun ağzından çıkan her söz utanmazlığa örnek teşkil eder. Çünkü sadece sıralamam yetecek:   28 Aralık 2011 34 Roboskîli vatandaş Türk savaş uçakları tarafından bombalandı. 9 Ocak 2012 Katliamı araştırmak üzere TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nda bir alt komisyon kuruldu. 5 Nisan 2012 Genelkurmay komisyona 7 sayfalık bir laf salatası gönderdi. Kurallar dahilinde hareket ettik ve fakat sizinle belge paylaşamayız çünkü soruşturmanın gizliliğini ihlâl etmiş oluruz gibi şeyler söyledi. Belge veremeyiz diyen bir belge. Katliamın üstünden geçmiş neredeyse 100 gün. 4 Mayıs 2012 Araştırma komisyonu, soruşturmayı yürüten Diyarbakır Özel Yetkili Savcısı’ndan belgeleri istedi. 31 Mayıs 2012 Diyarbakır’daki özel yetkili savcı Roboskî’yle ilgili “birtakım” belgeleri çuvala koyup postaya verdi. 7 Haziran 2012 Savcının gönderdiği belgeler TBMM komisyonunun eline geçti. 9 Haziran 2012 Komisyon başkanı ve AKP vekili Ayhan Sefer Üstün, 5 klasör hâlinde gelen bu belgeleri aldı, odasına koydu, odasını kilitledi. Ve Gürcistan’a gitti. CHP’li komisyon üyeleri belgeleri incelemek istedi ama o “Ben dönünce bakarsınız ancak, o kapı açılmaz” dedi. 12 Haziran 2012 Komisyon savcılıktan gelen belgeleri inceledi. “Heron görüntülerini kim inceleyip 34 kişilik konvoyun PKK’lı olduğuna karar verdi? İstihbaratı kim sağladı? Vur emrini kim verdi?” sorularına cevap olacak belge sayısı sıfır. 9 Temmuz 2012 Katliamla ilgili komisyonun bugüne dek topladığı belgeleri odasında biriktiren uzman kişi tatile gittiği için bir çalışma yürütülemiyor. Çünkü odasına girilemiyor.   Evet Diyarbakır Özel Yetkili Savcısı tek bir asker kişinin ifadesini almadı, Roboskî’lilerin ifadesiyle yetindi. Komisyon bugüne dek tek bir asker kişiden bilgi alamadı. Komisyondaki CHP’lilerin Genelkurmay Harekât Dairesi’nden bir yetkiliyi davet edip dinleme talepleri başkan Ayhan Sefer Üstün tarafından “Lüzum yok” denilerek reddedildi. Katliamın üstünden aylar geçti; komisyonun 15 Mart 2012’de hazır olacak dediği rapor hâlâ ortada yok.[4] BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın, “Uludere’nin yaraları sarılmadığı sürece Kürtlerin Kudüs’ü Uludere olacaktır… Uludere’de evler mezara, mezarlar eve dönüştü,” diyerek altını çizdiği soruna ilişkin olarak KONDA Araştırma Şirketi’nin 21 Kasım 2012 tarihli araştırmasına göre, yüzde 70’lik bir çoğunluğun, “Dersim, 6-7 Eylül, Sivas Madımak ve Uludere olaylarının mağdurlarından özür dilenmesi ve/veya onlara tazminat ödenmesi” talebinde bulunduğu coğrafyamızda; KCK soruşturması kapsamında gözaltına alınan KESK Genel Başkanı Lami Özgen’in Uludere katliamını protesto etmesi örgüt üyeliği ile ilişkilendirilip, olay sonrası bölgeye giderek rapor hazırlamak ve “uluslararası gündem yaratmakla” suçlanmıştı! Aslında bunlar bile failin kim olduğunu ortaya koyuyordu! BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Başbakan Tayyip Erdoğan’a “Uludere bombardımanı yapılmadan askeri yetkililer sizi arayıp ‘50 kişilik grup var, içlerinde sivil var, ne yapalım’ dediklerinde ‘Neye mal olursa olsun vurun’ dediniz mi?” diye sorduğu tabloda Meclis Araştırma Komisyonu üyesi milletvekili Ertuğrul Kürkçü, “Katliamın failleri bellidir. Bu katliam, hükümet ve Genelkurmay’ın ortak operasyonudur… Failler biliniyor ancak gizlenmeye çalışılıyor. Devlet makamları gizlemeye çalışıyor… Gizleme rolünü ise Uludere Alt Komisyonu’ndaki AKP’liler üstlendi,” derken; BDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan’ın eklediği üzere: “Uludere emrini Erdoğan verdi”! Bu işin bir yanıyken diğeri de ABD (istihbaratı)dır! Örneğin 16 Mayıs 2012 tarihli ‘The Wall Street Journal’daki yazıda işaret edildiği üzere; “O gece istihbaratın ABD’den geldiğini, mekanizmanın nasıl işlediğini öğrendik. Ama o görüntü geldikten sonra Amerikalılar devreden çıkıyor.” Sonrası malumsa da birkaç şey detaylandıralım… Roboskî ve Bejuh, Şırnak’ın Uludere (Qileban) ilçesine bağlı köylerin 90’lı yıllarda T.“C”nin güvenlik güçleri tarafından boşaltılması neticesine, sürgün edilen insanların akrabalarının yanlarına yerleşmesi ile kuruldu. Köy çevresindeki arazilere T.“C” tarafından mayınlar döşendi, geçimini sağlamak için araziye çıkanlardan bugüne kadar 5 kişi yaşamını yitirdi ve 20’den fazlası sakat kaldı… Ölen hayvan sayısı hakkında bir tahminde dahi bulunmak zordur… Köyde “sınır ticareti”, “kervan”, “hudut” denilen, egemenlerin ise “kaçakçılık” dediği işten başka, insanların geçimlerini sağlayabilecekleri bir imkân bulunmamakta… Zaten köyün yarısı “Türkiye” tarafında, yarısı Irak’ta… Kiminin kardeşi, kiminin tarlası var öbür tarafta… Üstelik fiziki bir sınır da yok orada, sadece bir taş var, on beş no’lu sınır taşı… 28 Aralık 2011 günü akşam saatlerinde, yine her zaman olduğu gibi orada bulunan yerel askerî birimlerin bilgisi dâhilinde ve onların gördüğü biçimde köylülerimiz “sınır ticareti” yapmak üzere gittiler. Katliamın gerçekleştiği günden yaklaşık bir ay önce gidiş-gelişler oldukça kolaylaştırılmış, on gün öncesinde yol üzerindeki askerî mevziler tamamen boşaltılmıştı… Zaten sınırın Irak tarafının dümdüz bir alan olması sebebiyle, bombalamanın yapıldığı yer -Murat Karayılan’ın açıklamasına göre 1991 yılından- bugüne kadar PKK tarafından hiç kullanılmamıştı… Sınırın diğer tarafına sorunsuz bir şekilde giden köylüler, dönüşte çok feci bir durumla karşılaştılar. Askerin alternatif üç yolu da tuttuğunu gören köylülerimiz “dur ihtarı” yapılmadan uyarı ve top ateşine tutuldular. O gece katliamda yaşamını yitirenlerden 13 yaşındaki Muhammed Encü’nun babası Ubeydullah Encü karakol komutanını aramış ve komutana çocuğunun da içinde bulunduğu bir grubun orada olduğunu söylemiştir. Komutan bundan haberdar olduğunu ve yapılanın “korkutmak amaçlı” bir uyarı ateşi olduğu cevabını vermiştir. Oysa olay böyle gelişmemiş, çocuklar F-16 savaş uçakları tarafından bombardımana tutulmuşlardır. Sözü Uludere Ortasu köylülerinden Ubeydullah Encü’ye bırakalım: “Olay gecesi Siirt’ten yola çıkmıştım. Gülyazı köyüne vardığımda saat 22.10’du. Oğlum Muhammet Encü’ye telefon açtım, telefonu annesi açtı. Ağlıyordu. Bana, ‘Neredesin, oğlumuz öldürüldü, ben sınıra doğru hareket hâlindeyim’ dedi. Bu konuşma sonrası karakol komutanı Vehbi başçavuş aklıma geldi. Benim telefonumda numarası kayıtlı değildi. Yanımdaki arkadaş, ‘Vehbi başçavuşun telefonu bende var’ dedi. Onun telefonundan aradım. Komutana, ‘Niye müdahale etmiyorsun’ dedim. ‘Kim var orada’ deyince, ‘Çocuklarımız orada, oğlum da içlerinde’ yanıtını verdim. Bana ‘oğlunun orada ne işi var, niye gönderdin?’ dedi. Ben de Siirt’te olduğumu ve gittiğinden haberimin olmadığını, annesinin verdiği bilgi üzerine gittiğini öğrendiğimi aktardım… “Başçavuş, ‘Korkmayın bir şey olmaz, korkutmak amacıyla uyarı ateşi açıyorlar’ dedi. Kendisine nerede olduğunu sordum, ‘arazideyim’ karşılığını verdi. ‘Komutanım orada katliam oldu, herkes öldü, kimse kalmadı. Bombalamayı durdurun, müdahale edin’ diye rica ettim. ‘Hiçbir şey olmaz’ deyip telefonu kapattı. Bombalamanın devam etmesi üzerine olay yerine hareket ettim. Telefon görüşmesinden kaç dakika sonra bombalamanın yeniden yapıldığını hatırlamıyorum…” Ardından telefon görüşmesi sonrası Vehbi başçavuşun karakola döndüğünü gördüğünü ifade eden Übeydullah Encü şunları söyledi: “Arabama zincir takıp olay yerine gittim. Oğlumu iki metre toprak altından çıkardım. Kafası yoktu, elbisesinden tanıdım. Şimdi görüşme yaptığımız net olarak ortaya çıktı. Vehbi başçavuş burada 1.5 yıldır görev yapıyor. Bölgeyi iyi tanıyor. Çok sayıda kaçak mal yakaladı. Kaçağa gidildiği zaman karakolun haberi oluyordu. Herkes kaçağa gidildiğini biliyordu. Defalarca o bölgede kaçak mal yakalandı. Bir yandan terörist deyip bombalıyorlar, bir yandan da ‘uyarı ateşi yapılıyor’ deniyor. Allah’tan korksunlar.”[5] Evet “Uludere olayı Ankara’nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacak,” diyen Başbakanı Erdoğan’ın, katliamdan sonra “Gösterdikleri hassasiyet nedeniyle” Genelkurmay Başkanı ve askerî komuta kademesine teşekkür ederken; katliamdan sağ kurtulan Servet Encü, ailelere yapılan baskı sonucu, adalet umudunun tükenerek ailesi ile birlikte Türkiye’yi terk edip Irak (Güney) Kürdistanı’na yerleşti… O katliamından “sağ” kurtulan Servet Encü diyordu ki: “O geçiş yolu 100 yıldan beridir kullanılıyor. O yol PKK yolu değildi. Sadece ticaret yoluydu. Bize demesin yanlış anlaşılma sonucu bombaladık. Bu yanlışı niye daha önce yapmıyorlardı asker. Çünkü yıllardan beri gidip geliyoruz. Daha önce bazen asker yolu kapatıyordu. 100 katırdan fazla yakalayıp karakola götürüyorlardı. Köylülerin getirdiği eşyalara el konuluyordu. Bu sefer farklı yaptılar. Bu köylülerin sınırı geçip sigara ve mazot getirdiğini herkes biliyordu. Asker de biliyordu. Kimse mazeret üretmesin. Kaymakam da biliyor, komutan da biliyor, herkes biliyor. Genelkurmay heronları gelip tespit ediyor. O çekilen görüntüler katırın yükünde ne olduğunu biliyor. Onlar da biliyor. PKK hiçbir zaman 100 katırla gelmez. PKK, ancak 6-7 katırla gelir. Devlet yetkililerinden şu ana kadar hiç kimse ne beni aramış ne de beni yanına çağırmış. Bizimle ilgilenenler, bize yardım edenler sadece milletimizdir. Bazı devlet yetkileri köyde sadece bir aileyi ziyaret ettiler, geri kalan 34 aileye başsağlığında bulunmadılar…” Aslında Roboskî Katliamı, T.“C”nin “Tedip, Tenkil ve Tehcir” çizgisinin güncel uygulamasından başka bir şey değildi. 1920’lerde Koçgiri’de, 1925’lerde Piran-Palu’da, 1930’larda Ağrı’da, Zilan’da; 1937-38’lerde Dersim’deki katliamların, 1943’te Van Özalp ilçesinde 33 Kürt köylüsünün katledilmesinin bir benzeridir yaşanan…   “33 KURŞUN” PARANTEZİ   “33 Kurşun”! Anımsatmadan geçmeyelim: Qalqaliya’da (Özalp) Sefo Deresi’nde 28 Temmuz 1943 tarihinde ve tan vaktinde; Van ili Özalp ilçesine bağlı Xerabesorik, Milanengiz, Runexar ve Xeretel köylerinden Milan Aşireti mensubu 33 insan Sefo Deresi mevkiinde elleri arkadan bağlanmış ve yere diz çöktürülmüş olarak kurşuna dizildi. Kurşuna dizilenler arasında yürüyemeyecek kadar yaşlılar, bıyıkları yeni terlemiş delikanlılar, askerden izinli gelmiş nişanlılar vardı. Babayı oğluyla, damadı kayınpederiyle, kardeşi ağabeyiyle birbirine kalın iplerle bağladılar, çembere aldılar ve dört bir yandan üzerlerine kurşun yağdırdılar. Haklarında verilmiş bir mahkeme kararı yokken, hepsi de suçsuz ve günahsızken sorgusuz-sualsiz kurşuna dizildiler. T.“C”, diğer katliamlarla olduğu gibi bu keyfi katliamla da yüzleşmedi. Yüzleşmek bir yana, köylülerin kurşuna dizilmesi emrini veren dönemin 3’üncü Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın “itibarını iade”(!) etti. 2004 yılı 6 Mayıs’ında Muğlalı’nın ismini köylüleri kurşuna dizen Özalp Taburu’na verdi. Kolay mı? 1882’de Muğla’da doğan, 20 yaşında Kara Harp Okulu’ndan mezun olup orduda göreve başlayan Mustafa Muğlalı, Osmanlı’nın dört bir koldan saldırı gördüğü yıllarda, 1912-1913’te Balkan Savaşı’nda, 1914-1918 arasında da Birinci Dünya Savaşı’nda savaşır. İstiklal Savaşı’nda, İttihatçı cemiyetlerde görev alır. Karakol Cemiyeti’nin Üsküdar şubesi reisidir. Karakol lağvedildikten sonra 1920’de Anadolu’ya istihbarat ve silah temin eden Zabitan Grubu kurulur. Ancak, bu grup, Anadolu’ya gitmesine izin verilen kişiler konusunda tedbirsiz davranınca tepki görür. En büyük tedbirsizlik, Mustafa Kemal’e suikast girişiminde bulunma suçundan idam edilen Mustafa Sagir’in Anadolu’ya geçiş izninin altında Muğlalı Mustafa imzasının bulunmasıdır. 1926 onun için bir dönüm noktasıdır. Dahiliye Vekaleti’nin görevlendirmesiyle 1925 sonlarında Dersim’e gelen Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, burada genel bir tedibe (terbiye etme) gerek olduğunu rapor eder. Devletin hedefinde, vergi vermemekte direndiği, silahlı ayaklanmaya hazır olduğu iddia edilen Koçuşağı aşireti vardır. 19 Eylül 1926’da bir tedip harekâtı planlanır, başına da o sırada Elazığ bölgesinin komutanı olan Kurmay Albay Muğlalı getirilir. Devlet raporlarında “cebbar (kudretli), gayur (gayretli) ve bilhassa çok sert bir kumandan” olarak tarif edilen paşa, bu görev için en uygun kişidir. 6 Ekim’de başlayan harekâtın ikinci günü aşiret teslim olur, ancak, Muğlalı operasyona devam eder. Harekâtın 24. gününde Koçuşağı aşiretinden bir grup Mustafa Bey’in Amutka mıntıkasındaki çadırına sonuçsuz bir baskın düzenler. Muğlalı, 30 Ekim’e kadar sürdürdüğü harekât sonunda aşireti “imha eder.” 33 Kurşun Katliamı’nın bir tek amacı vardı; o da Kürt halkına gözdağı vermekti. Ve, bu Anadolu’daki Osmanlı-Türk egemenliğinin bir geleneğiydi. Halkın sevdiği ve saydığı “birkaç kişiyi asarak” ya da “kurşuna dizerek” halkı sindirmek, “devletin resmi siyaseti”ydi. Muğlalı bu gerçeği yargılandığı mahkemede açıkça itiraf etti. Devletin Kürtleri “sistemli olarak imha” etmesi gerektiğini ifade etmekten çekinmedi ve “Kürtlere normal ölçüler ve devlet anlayışı içinde yaklaşılması mümkün değildir!” dedi. Tarih yaşıyor! Tarih ırkçı zihniyette, inkâr ve imha siyasetinde yaşıyor. Tarih; Zilan Deresi’nde, Kutu Deresi’nde, Kasaplar Deresi’nde, toplu mezarlar ülkesi Kürdistan’ın her yerinde ve Sefo Deresi’nde yaşıyorken; 33’ler için Ahmed Arif haykırıyordu: “Vurulmuşum/ Düşüm, gecelerden kara/ Bir hayra yoranım çıkmaz/ Canım alırlar ecelsiz/ Sığdıramam kitaplara/ Şifre buyurmuş bir paşa/ Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız/ Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz/ Rivayet sanılır belki/ Gül memeler değil/ Domdom kurşunu/ Paramparça ağzımdaki…”   ROBOSKÎ ACISI VE DEVLET GERÇEĞİ   Uludere/Roboskî katliamında kardeşi ile birlikte 11 yakınını kaybeden ve o günden bu yana Roboskî’nin sözcüsü olan Ferhat Encü, 5 Aralık 2012’de Avrupa Parlamentosu’nda “Avrupa Birliği, Türkiye ve Kürtler” konferansında yaptığı konuşmada, “Adalet gelmezse geleceğimiz karanlık olacaktır,” vurgusuyla ekledi: “28 Aralık 2011 gecesi, Şırnak’ın (Şirnex) Uludere (Qileban) ilçesi Gülyazı (Bejuh) ve Ortasu (Roboskî) köylerinden Irak sınırına ‘Sınır Ticareti’ için geçmiş ve dönmekte olan sivillerin Türkiye Silahlı Kuvvetlerine ait savaş uçakları tarafından bombardımana tutulması sonucu 34 canımız toprağa, can’larımızın evlerine ise ateş düştü!… Üç kıtaya yayılmış imparatorluğun bakiyesi olarak kalan üzerinde yaşadığımız ‘millî’ topraklarda, imparatorluğun habitatından taşacak toplumsal travmalar yaşanmış, yaşanıyor. Ermeni Kırımı’ndan Dersim Tertelesi’ne, 6-7 Eylül yağmalarından askeri darbelere, Çorum ve Maraş katliamlarından Madımak’a, 28 Şubat’tan Zanqirt (Bilge) Köyü ve Roboskî katliamlarına uzanan, uzun ve geniş bir katliamlar tarihinin travması üzerinde yaşıyoruz. İşte tarihe ‘Roboskî Katliamı’ olarak kaydedilen o elim hadise, bu travmalar zincirinin bir halkasıdır.”[6] Ya AKP’nin, devletin tutumu mu? “Devlet cephesinde de vaziyet gayet sarih. Roboskî’dekiler nasıl 34 çocuklarının öldüğü katliamın sorumlularının bulunamayacağından eminse, devlet de o kadar emin. Öyle ki, katliamın sorumluların bulunmasının adı ‘Roboskî fantezisi’ olarak konmuş. Şu sözler, yakında çalışmasını tamamlayacak Meclis Uludere Alt Komisyonu Başkanı AKP’li İhsan Şener’in Anadolu Ajansı’na (AA) yaptığı açıklamadan, lütfen tane tane okuyalım: ‘Biz komisyon olarak sadece fotoğraf çekeceğiz. Bizim ‘Ahmet suçludur, Mehmet tetiği çekmiştir, Hüseyin ateş etmiştir, Ali yanlış yorumlamıştır’ gibi FANTEZİ yapacak hâlimiz yok.’ Anlaşıldı di mi? Yani Ahmet suçlu değil, Mehmet tetiği çekmedi, Hüseyin ateş etmedi, Ali yanlış yorumlamadı… Peki, Roboskî’de ne oldu? Yandı, bitti, kül oldu… Ahmet’in, Mehmet’in, yani kendi vatandaşını bombalama işinden sorumlu olanların bulunmasının adı ise ‘fantezi yapmak’…”[7] Evet AKP Hükümeti Uludere’yi “faili meçhul” bırakmaya kararlı! TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu içinde Uludere olayıyla ilgili oluşturulan alt komisyonda AKP’liler, “soruşturma değil, araştırma komisyonu oldukları” gerekçesiyle sorumluları tespit edip kimliklerini açıklama yetkisine sahip olmadıklarını belirtirken Başbakan Erdoğan’ı sorumluluktan kurtarmak için de “Operasyonda sivil irade by-pass edilmiştir” görüşünü savundular. Sonra da Meclis Araştırma Komisyonu’nun iktidar kanadı olayın sorumluluğunu “koordinasyonsuzluğa” kesti. AKP Ordu Milletvekili İhsan Şener’in başkanlığında yapılan Alt Komisyon toplantısında AKP’liler, “Elimizdeki verilerle sorumluyu tespit edemeyiz. MİT, Jandarma, Valilik, yerel komutanlıklar arasında istihbaratta koordinasyonsuzluk var,” görüşünü savundular! Durum tam da buyken; TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun Uludere olayıyla ilgili rapor yazım aşamasına gelmesi üzerine TBMM’deki siyasi parti gruplarını ziyaret eden Uludere’de yakınlarını yitiren aileler ile AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal arasında sert tartışma yaşandı. Ünal, saldırıdan Başbakan Erdoğan’ı sorumlu tutan ailelere “Başbakan hakkında böyle konuşamazsınız” diye tepki gösterince, saldırıda oğlunu yitiren Hediye Öncü, Emine Erdoğan’ın Uludere ziyaretinde kendilerine verdiği “yazma”yı, “Bunu kendisine verin” diyerek iade etti. BDP Parti Meclisi Üyesi de olan Ferhat Encü, aradan bir yıl geçmesine karşın faillerin açıklanmamasını eleştirerek, “Eğer failler bulunmazsa, bizim için birinci fail Başbakan, ikinci faili Genelkurmay Başkanı’dır. Uludere’nin sorumlusu Erdoğan’dır” deyince, Ünal, “Sayın Başbakan hakkında böyle konuşamazsınız. Uludere’nin aydınlatılması için olağanüstü bir gayret gösteriyoruz. Ama siz kaymakamı linç etmeye kalktınız, tabutların üstüne PKK bayrakları asıldı” sözleriyle tepki gösterdi. Nihayet “Roboskî’yi karartacaklar” vurgusuyla Uludere Alt Komisyonu’nun CHP’li üyesi Ankara Milletvekili Levent Gök, AKP’li komisyon başkanı ve üyelerinin çok isteksiz davrandığının altını çizerek ekledi: “AKP’li üyeler ve komisyon başkanı Başbakan’dan gelen talimatlar ve bu doğrultuda gelen siyasi baskılara maruz kaldılar. Genelkurmay Harekât Dairesi’nden bir askeri yetkilinin gelip dinlenmesi talebimizi ilettik. Bu dahi reddedildi.” Gerçekler böylesine gölgelenmek istenirken; Türkiye Psikiyatri Derneği’nin hazırladığı ‘2. Uludere’ raporunda, bölgede travmanın sürdüğü, halkın öfkeli ve umutsuz olduğu belirtildi. Rapora göre, Uludere’de kadınlar iç çamaşırlarına kadar siyah giyiniyor, her perşembe mezarları ziyaret ediyor, geride kalan kanlı tişörtü koklayarak ağlıyor. Köylerde düğün yapılmıyor, çocuklar oyun oynamıyor, çikolata yemiyorken; hava saldırısında çocuklarını yitiren Roboskî köylülerine 45 kişilik korucu kadrosunun tahsis edildiği kaydedildi! “Korucu kadrosu” rüşvetine bir de “tazminat” faktörü eklendi… İnsan Hakları Komisyonu üyelerinin Gülyazı’yı ziyaretinde, katledilenlerin yakınları komisyona verdiği dilekçede, “Failleri tespit edilip cezalandırılana kadar tazminat tekliflerini reddedeceğiz. 34 kişinin ölümüne sebebiyet veren bu vahim olayın failleri tespit edilip cezalandırılıncaya kadar devletten hiçbir tazminat talebinde bulunmayacağımızı, yapılmış ve yapılacak maddi manevi tazminat tekliflerini reddedeceğimizi bilmenizi isteriz. İçimiz kan ağlarken, çocuklarımızın kan bedeli olan paraya dokunmayacağımızın bilinmesi gerekir,” derlerken; 19’u çocuk 34 köylünün bombalanarak öldürüldüğü olayda oğlu Selam Encü’yü yitiren Senire Encü, Başbakan Erdoğan’a bir mektup yazarak kendilerini ödeneceği açıklanan 123 bin liralık tazminatı istemediğini belirtti. Anne Encü, “Recep Tayyip Erdoğan, para göndereceğim demişsin. Ben senin paranı istemiyorum. Ben oğlumun katillerini istiyorum. Benim devlete satacak oğlum yoktur. Devlet bana bir trilyon verse, oğlumun tırnağı etmez” dedi. Gerçekten de TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Malik Ecder Özdemir, “İlk izlenimimiz, bu insanların kaçakçı olduğu biline biline bombalandığı yönünde. Aileler, tazminat değil, olayın aydınlatılmasını istiyor,” dese de, katliamın sorumlularını sormaya Roboskî’den Ankara’ya gidenlerin karşısına çıka çıka yine para, para, para çıktı… Roboskî Katliamı’ndan geride kalanlar 18 kişilik bir heyetle ikinci kez Meclis’in kapısındaydılar. Bir kez daha hatırlatalım: F-16’larla bombalanan 34 kişinin 19’u 18 yaşından küçüktü. Annelerden kimisi üzerinde oğullarının fotoğraflarının olduğu tişörtlerle gelmişlerdi Meclis’e. “Böyle giremezsiniz, önce tişörtleri çıkarın” denildi. “İlk gelişimizde girdik ama” denince “Yeni yasa çıktı” denildi. “Gerçekleri soyunun da gelin” demek ister gibi. “Gerçek bu kırmızı halılardan yürüyemez’ der gibi… Neticede çıplak hiç girilemeyeceğinden kutlu Meclis’e, bazı vekillerin de araya girmesiyle sonunda izin verildi. Bu yaşananları, katliamın başından beri kim bilir kaç kere gözaltına alınmış Ferhat Encü’den dinledim. Üniversitede okuyan abisi Ferhat’a destek olmaya kaçağa çıkan kardeşi, bankaya parayı yatırdıktan sonra toprağa yatırılmıştı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bombalarıyla. O kuvvetler ki hâlâ rahat bırakmıyorlar Roboskî’yi. Gülyazı Tugay Komutanı ve arkadaşları tehditlere devam ediyorlar. Her perşembe yapılan mezarlık ziyaretlerine kadar karışıyorlar. “Neden sürekli mezarlığa gidiyorsunuz” diye soruyorlar.  “O zamandan bu zamana sorumluların bulunmasına, yargı önüne çıkarılmasına dair hangi somut adımlar atıldı?” sorusuna Ferhat Encü’nün, Meclis’te görüştükleri AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal’ın verdiği cevaplardan biri ne olmuş dersiniz? Elindeki listeyi uzatarak: “Bakın size burs verdik.” “Dondum kaldım” deyip anlatmaya devam ediyor Ferhat Encü: “Katliam olduğundan beri devletten burs gibi bir talebim olmadı. Nasıl bağladınız bana bursu? Görüşüme başvurdunuz mu? diye sordum. Kimselere sormamışlar. Çoğu, katliamda hayatlarını kaybedenler olmak üzere bir yoksulluk listesi yapmışlar. Kimse de almayacak bu bursu. Tazminat diye verdikleri 123 bin lirayı elinin tersiyle iten aileler bu parayı da getirir geri verirler.” “Roboskî’de vur emrini verenler, vuranlar kimler?” sorusunun cevabına gelince, “Soruşturmayı etkilememek için açıklama yapmıyoruz ama araştırmalarımız sürüyor” demişler yoksullukla pek ilgili, yoksunlukla ilgisizler. Encü’nün sorusunu paylaşan annelere de hazır elbet cevap: “12 Eylül’ de Diyarbakır Cezaevi’nde olanları hatırlamaz mısınız? Bir o günlere bakın, bir de bu günlere” Bir annenin sözleriyle bakalım: “O günleri çok iyi hatırlıyorum. Bizim eve baskın yaptıklarını, babamın dişlerini çektiklerini, bıyıklarını söktüklerini gördüm. 20 gün önce aynı Roboskî’den bir kardeşi askerde olan, bir kardeşi Roboskî’de öldürülmüş Fikret Encü’nün götürülüşünü gördüm sabah dörtte. Şimdi Diyarbakır’da tutukludur kendisi”! Bu kadar da değil! İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 13 öğrenci hakkında İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianamede, Uludere katliamını protesto etmek “suç delili” sayılıp, TSK bombalarıyla öldürülen 34 kişi için “ölü ele geçirildiler” denilirken, 13 öğrenciden üçü için müebbet ve toplam 417 yıl hapis cezası istenirken; Roboskî’de rehabilitasyon tehditle engelleniyor! Roboskî köyünde yaşanan travma ilk günlerdeki ağırlığını koruyorken; bu travmanın ağırlığını köyde yaşayan çocukların üzerinde biraz da olsa hafifletmek için yürütülen “Fotoğrafçı Çocuklar Atölyesi” projesi kapsamında kiralanan dükkân, Gülyazı Karakol Komutanı’nın dükkân sahibini telefonla arayarak tehdit etmesi üzerine sanatçılardan geri alındı. 30 Kasım 2012 günü atölye olarak kiralanan dükkân, Gülyazı Karakol Komutanı Yalçın Köse tarafından dükkân sahibi Kadir Encü’nün aranıp tehdit edilmesi üzerine fotoğrafçılardan geri alındı. Evli ve 2 çocuk babası olan dükkân sahibi Kadir Encü 12 yaşında mayına basmış ve sakat kalmış. Devletten aldığı özürlü maaşı ile geçiniyor. Gülyazı Karakol Komutanı Yalçın Köse Kadir Encü’yu arayarak, dükkânı fotoğrafçılara kiralamasının kendisi için iyi olmayacağını söylemiş ve aldığı özürlü maaşının kesileceğini ima etmiştir. Kadir Encü bunun üzerine fotoğraf sanatçılarına kendisini anlayışla karşılamalarını söyleyerek kiraya verdiği mekânı geri aldı! Nihayet Uludere katliamı, Hollanda’nın Den Haag kentindeki Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşındı. Kolay mı? Roboskî, yalan ve çarpıtmalar dışında, böylesine bir acı ve öfke kaynağıdır! Siz bakmayın “Beyaz/ Sevimli Kürt” Kemal Burkay’ın, “İnanın ki Roboskî’de bombalama olduğunda bazı çevreler sevindi. Hükümet de krizi iyi yönetemedi doğrusu,”[8] demesine! Kimse bu devasa acıya, sevinecek kadar canavar olamaz; elbette (canavarların en soğukkanlısı) devlet dışında…   “SON” AÇLIK GREVİ   “Hayata Dönüş”ten Roboskî’ye uzanan marifetleriyle yakinen tanıdığımız -canavarların en soğukkanlısı- devlet, Erdoğan’ın ağzından “son” açlık grevinde de ne olduğunu tüm netliğiyle ortaya koydu! 29 Ekim 2012: “Aç falan değiller. Az ya da çok bir şeyler yiyip içiyorlar”… 30 Ekim 2012: “Açlık grevi diye bir şey yok. Tamamen şov yapıyorlar!” “Milletvekilleri kuzu kebap yerken, onlara ölün diyorlar”… 11 Kasım 2012: “Bunlar şantajdır, blöftür, şovdur…” 13 Kasım 2012: “Açlık grevleri kaos ve gerilimi tırmandırmak için yapılıyor!” “Bunların rejim yapmaya ihtiyaçları var!” İş bununla da sınırlı değildi! “Türkiye’deki açlık grevleri konusunda ne düşündüğü” sorulduğunda Nobel ödüllü Orhan Pamuk, “Bu konulara şu anda girmek istemiyorum” demişti.[9]  Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Barzani, “Açlık grevleri artık sona ersin,”[10] diye buyurmuştu… Ancak Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde, aralarında Wernicke Korsakoff hastası İnan Gök’ün de olduğu 28 mahkûmun “birbiriyle göz teması kurmaması için” kapı mazgalları A4 kağıdı yapıştırılarak kapatıldığı ve uygulamaya yapılan itirazın da savcılık tarafından reddedildiği; ya da Sincan F Tipi Cezaevi’nde yatan Sarp Kuray’ın, “1970’lerde Mamak Askeri, Maltepe Cezaevi’nde yattım. Askeri cezaevleri buraya göre cennetti,” diye betimlediği tabloda; şöyle haykırıyordu 2000’lerin F-Tipi cenderesinden geçen Sevinç Tanyıldız: “Dışarıdan nasıl hissedilir bilinmez ama içeride inanılarak yapılan ağır bir eylemi kaldırabilmenin tuhaf bir mutluluğu vardır. Su ve şeker, bir şeyler yapabilmenin katığıdır”![11] Unutulmasın! Bedenin bir silah olarak kullanılması, bedenin siyasallaştırılmasının çok önemli ve etkili bir yoludur açlık grevleri… Ezilen ve ötekileştirilen kişi siyasal bir özne/aktör olarak hareket etmeye, konuşmaya başlar açlık greviyle… Bedeni pasif silahlaştırmasıdır “açlık grevi” ya da “ölüm orucu” olgusu… Açlık grevleri, dünya açısından yeni bir protesto biçimi değil. Birçok farklı siyasi grup, sesini duyurmak ve tartışma zemini oluşturmak için bu eylem türünü kullandı ve kullanıyor. Kürt sorunu açısından benzerlik kurulan İrlanda’da Britanya’nın tutukladığı IRA mensupları için acı bir gelenek açlık grevi. 1981’de IRA’nın efsane ismi Bobby Sands’in öncülüğünde geniş çaplı, süresiz ve dönüşümlü bir açlık grevi başladı. Öncelikli amaçları, kendilerinin savaş esiri olarak kabul edilip hapishanedeki diğer suçlulardan farklı değerlendirilmeleriydi. Pek az kişi kurtuldu. Hayatta kalanlardan biri bugün Sinn Fein üyesi olarak mecliste yer alan ve “son” açlık grevi için şunları diyen Pat Sheehan’dı:  “Şu anda nasıl bir acı içinde olduğunu tahmin edebiliyor, onlara açlık grevi mücadelelerinde başarı diliyorum. Dünyada onları anlayacak bir halk varsa o da bizim gibi açlık grevinde ölümün eşiğinden dönenlerin olduğu İrlanda halkıdır.” Nihayet 68’inci gün geldi! Açlık grevleri için Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “O bitmiştir. Öyle bir şey yok şu anda. Açlık grevleri yok, şov var”! Mehmet Metiner’in, “Açlık görevi bitti, sıra silahların bırakılmasında”! Hasan Celal Güzel’in, “… ‘Türkiye’de halkın nabzını en iyi tutan kimdir?’ sorusunun cevabı, hiç tereddüt etmeden ‘Recep Tayyip Erdoğan’dır… Açlık grevi komedisi karşısındaki isabetli tutumundan dolayı Başbakan Erdoğan’ı alkışlıyorum”! Bülent Arınç’ın, “Açlık grevi eylemlerinin sonlandırılmasını sevinçle karşıladım… Bu tür eylemlere gerek yok. Taleplerin dile getirilme yeri parlamentodur”! yaygaraları eşliğinde “son” açlık grevinin 68’inci gününde nihayete erdirilmesiyle ABD’ci liberal Aslı Aydıntaşbaş da, “Günlerdir esip gürleyen, meydanlarda ‘Serhildan/ İsyan’ çağrısı yapan BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, dün (19 Kasım 2012’de) rahatlamıştı,” diyordu… Açlık grevlerinin bitmesinin Öcalan’ın rolünü güçlendirdiğini söyleyen Demirtaş, İmralı’da görüşmelerin başladığını söyleyip, “Bundan sonra atılan her adımı hükümet açısından zafiyet değil güç göstergesi olarak göreceğiz,” diye ekliyordu! Yine Demirtaş, açlık grevlerinin sona erdiği saatlerde Şemdinli’de 5 askerin şehit olduğu operasyonun zamanlamasının “ilginç” olduğunu savunarak “Altında komplo aramıyorum, ama zamanlama ilginçtir ve soruşturulmalıdır,” diyerek, açlık grevlerinin ardından oluşan olumlu ortamın iyi kullanılması gerektiğinin altını çiziyordu. AKP hükümetinin taviz söylemlerine kulağını kapatmasını isteyen Demirtaş, grevlerinin tıkanmış süreçleri tekrar açılmasını sağlayabileceğini kaydederek, “Şimdi konuşmak zamanıdır. Konuşmanın öne çıkması gerektiği dönemi yaşıyoruz. Bu tür zamanları yakalayabilmek kolay değil. Bunu uzun süreli tutabilmek de kolay değil. Oluşan çözüm umutları bir anda tuzla buz da olabilir. Bu nedenle şimdi konuşmak zamanıdır” diye ekliyordu. Özetle “son” açlık grevinin bir şeyleri değiştireceğine dair karşılıksız beklentilerin depreştiği ortamda Cengiz Çandar, “Abdullah Öcalan, bundan böyle ‘sorunun tarafı’ olmaktan çıkarılarak ‘sorunun çözümünde ortak’ olarak değerlendirilebilir,” derken; Aysel Tuğluk da bu yanılgıya şu saptamalarıyla ortak oluyordu: “Açlık grevine girenler kararlıydı ve onları ancak Öcalan ikna edebilirdi ve etti de… Bizim için de yeni bir dönem başladı. Bundan sonra izleyeceğimiz politikaları belirlemek için konuşacağız. Geçmişte yapmadığımız ama yapmamız gerekenler neler onu konuşacağız. Eğer hükümetle yeniden diyalog süreci başlatılırsa -ki ilk adım atıldı- bizim parti olarak daha kolaylaştırıcı ve ön alıcı rolümüz olabilir… Bundan sonra daha yapıcı bir muhalefet izlememiz gerekiyor…” Bu mümkün müydü? Hayır bu mümkün değildi; “Kürt Sorunu”, bir “Türk Sorunu”na dönüşmüşken ve AKP (ile Erdoğan’ın) ne olduğu yeterinden fazla denenmişken… Ancak kimilerine göre de “mümkün”dü! Mesela “Beyaz/ Sevimli Kürt” liberal Orhan Miroğlu, “Erdoğan’ın açıklamasının açlık grevi sürecinde başlayan diyalogun devam ettiğini gösterdiğini, Oslo sürecinden farklı bir durum ile karşı karşıya kalınabilineceğini, bunun da Kandil değil ama İmralı’da bulunan Abdullah Öcalan’ın pozisyon aldığı bir süreç anlamına gelebileceğini” söylerken; Başbakan’ın Kürt sorununun çözümüne dönük açıklamalarını değerlendiren BDP Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan, “Son dönemde siyasi ortamı yumuşatan, çözüm yönünde bir dilin gözlendiği”ne dikkat çekti! Karin Karakaşlı’nın, “Kan akmaya devam ettikçe, söz her an boğulma tehlikesiyle karşı karşıya demektir. Bu yüzden yine en çok dilden medet umma zamanı, yine dilden ve yeni dilden,” diye tarif ettiği “dil değişikliği” mi dediniz?! Hayır! Türk(iye) hukuk(suzluğ)u ve Roboskî’li Kürtler gerçeği boylu boyunca karşımızdayken; “dil değişikliği” olsa olsa liberal bir yanılsama/ sanrıdır!   TÜRK(İYE) HUKUK(SUZLUĞ)U VE KÜRTLER   Öncelikle Orhan Kemal Cengiz’in şu saptamalarını aktarayım: “Bizim devletin, karanlık arzularını yerine getirenleri koruyup kollama işinin de çok uzun bir tarihi var. Kapkaranlık bir bilinçaltı var bizim devletin. Aradan ne kadar zaman geçse, ne kadar değiştiğini iddia etse de, hemen aslına rücu ediveriyor ilk fırsatta. Bu karanlık bilinçaltı, onun kapkaranlık emellerini gerçekleştirmek için hareket edenleri, hemen daima bir biçimde kayırıyor, kurtarıyor, taltif ediyor. Yine aynısı oldu işte. Hrant Dink, 301. maddeden mahkûm olup, ‘Türklüğe hakaret etmiştir, görüldüğü yerde vurun’ yaftasını göğsünde taşısın diye, Yargıtay koridorlarında sonsuz bir enerjiyle dolaşıp duran, o karanlık duman, o meş’um kararı veren yargıçlardan birisini, devletle sorunlarımızı çözsün diye ombudsman olarak seçtirmeyi başardı… Bizim devletin, karanlık arzularını yerine getirenleri koruyup kollama işinin de çok uzun bir tarihi var. Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıp, binlerce gayrimüslim vatandaşımızın 6-7 Eylül’de katliam ve talana uğramasına neden olan adam, sonradan devlet içinde ışık hızıyla yükselmiş ve en son Nevşehir valimiz olmuştur. Abdi İpekçi’nin katili, vali yapılamamıştır belki ama, Türkiye’nin en fazla korunan askeri cezaevinden elini kolunu sallayarak kaçmıştır. Bazen cezaevinden kaçırmaya bile gerek duyulmamış, herkesin gözü önünde beraat ettirilmiştir katiller. Mesela, Türk Gladyo’sunu araştırırken öldürülen savcı Doğan Öz’ün katili, üç defa ölüm cezasına çarptırılmasının ardından beraat ettirilmiştir. Sayısız katliam ve cinayetlerin failleri, hep bu karanlık bilinçaltı yüzünden ya yakalanamamış, ya çok küçük cezalara çarptırılmış veya işte suçları her nasılsa zamanaşımına uğramıştır.”   HRANT’IN ÖDÜLLENDİRİLEN KATİL(LER)İ[12] MUAMMER GÜLER Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink 19 Ocak 2007’de öldürüldüğünde İstanbul Valisi’ydi. Mülkiye müfettişlerinin haklarında soruşturma talep ettiği İstanbul Emniyet Müdürü ve İstihbarat Şube Müdürü hakkında soruşturma izni vermedi. Dink’in katledilmesinin ardından kamuda en yüksek dereceli memurluk olan “müsteşarlığa” terfi ettirilerek Türkiye’nin ilk Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı oldu, AKP milletvekili olarak parlamentoya girdi. CELALETTİN CERRAH Dink öldürüldüğünde İstanbul Emniyet Müdürü’ydü. Cinayetten yaklaşık bir yıl önce Trabzon’dan İstanbul’a gönderilen istihbaratta, McDonald’s bombacısı Yasin Hayal’in Dink’e suikasta hazırlandığı, keşif için İstanbul’a gelerek Ümraniye’deki abisinin fırınında kaldığı yazıyordu. Cinayetten sonra bu yazı ortaya çıkınca İstanbul Emniyeti mahkemeye istihbaratın değerlendirildiğini, ancak iki polisin verilen adreste bahsi geçen fırını bulamadığını rapor ettiklerini öne sürdü. Fakat Hayal için görevlendirildiği öne sürülen iki polisin sözü edilen gün sabah 09:00’dan gece 24:00’e kadar Fatih’te başka bir işle görevlendirildikleri ortaya çıktı. Hakkında ne soruşturma, ne dava açılabilen Cerrah cinayetten sonraki süreçte “valiliğe” terfi ettirilerek Osmaniye’ye atandı. AHMET İLHAN GÜLER Dink öldürüldüğünde İstanbul İstihbarat Şube Müdürü’ydü. Hakkında soruşturma açılması yolundaki başvurular dönemin valisi Güler tarafından iki kez reddedildi. İzleyen süreçte görevden alındı. Ancak Mayıs 2011’de Emniyet Genel Müdürlüğü Terfi Komisyonu’nca, “hakkında herhangi bir idari soruşturma yürütülmediği ve geçmişinde disiplin cezasına çarptırılmadığı” da gerekçe gösterilerek “1. Sınıf emniyet müdürlüğü”ne terfi ettirildi. ŞAMMAZ DEMİRTAŞ Trabzon’dan cinayet planına ilişkin istihbarat gönderildiğinde istihbarattan sorumlu İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı’ydı. Hakkında dava açılmadı. Rize’nin ardından Uşak Emniyet Müdürlüğü’ne atandı. NİHAT ÖMEROĞLU Dink, Agos’taki yazısında “Türklüğü aşağıladığı” iddia edilerek Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nce mahkûm edildi. Karar, temyiz incelemesini yapan Yargıtay’da da, Başsavcı’nın aksi yöndeki görüşüne rağmen onandı. Ömeroğlu, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda Dink’in “Türklüğü aşağıladığı” ve cezalandırılması gerektiği yönünde görüş bildiren 18 hâkim arasında yer aldı. TBMM’de AKP oylarıyla Türkiye’nin ilk ombudsmanı (kamu başdenetçisi) seçildi. Seçildikten sonra “önündeki dosyanın Hrant Dink’e ait olduğunu bilmediğini, dönemin o kararı gerektirdiğini” savundu. Ombudsmanlığa aday olmak üzere TBMM’ye verdiği dilekçeye göre “alkol kullanmıyor”. MUHİTTİN MIHÇAK Yargıtay’daki oyunu Dink’in “Türklüğü aşağıladığı” yönünde kullandı. TBMM’de Başdenetçi Ömeroğlu’na yardımcı olarak seçilen beş kişiden biri oldu. EKREM ERTUĞRUL Yargıtay üyesi olarak Dink’in cezalandırılması yönünde oy kullandı. İzleyen süreçte Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkanlığı’na getirildi. HASAN ERBİL Dink’in mahkûm edilmesi yönünde oy kullanan üyeler arasındaydı. Daha sonra Yargıtay Başsavcılığı’na atandı. HASAN GERÇEKER Yargıtay’daki oylamada Dink’in “Türklüğü aşağıladığı” iddiasına katıldı. Önce Yargıtay Başkanlığı’na, ardından Tahkim Kurulu Başkanlığı’na getirildi. İDARİ YARGI Mülkiye müfettişlerinin talebine rağmen altı Emniyet görevlisinin soruşturulmasına izin vermedi. Bu kararın ardından AİHM, beş başvuruyu birleştirdi ve Dink’in korunmaması, cinayetin önlenmemesi, devlet yetkililerinin etkin soruşturulmaması gerekçesiyle Türkiye’yi dört kez mahkûm etti. AİHM’in bu kararından sonra, müfettişler dokuz kişi hakkında soruşturma talep ettiler. Ancak İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, AİHM hükmüne rağmen görüş değiştirmedi, soruşturmaya yer olmadığına karar verdi.   Dünya Adalet Projesi tarafından, “düzen, güvenlik, temel haklar, hükümetin şeffaflığı, sivil yargı ve ceza yargısı” kriterleri baz alınarak hazırlanan yıllık raporda hukukun üstünlüğü konusunda 97 ülke içinde 71’inci olan Türk(iye) hukuk(suzluğ)u ve Kürtler konusunda, somut olgu ve olayları “yorumsuzca” sıralıyorum; Orhan Gazi Ertekin’in, “Adliye, ülkedeki tüm etnik-kültürel grupların hukuksal eşitliği ve toplumsal birliği yönündeki hukuk devletinin bir aracı olmaktan çıkarsa, milli-devletin sıradan bir sopasına dönüşür,” saptamasının altını özenle çizerek: i) Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde 24 Eylül 1996’da 11 tutuklunun öldürülmesi, 22 tutuklunun da ağır yaralanmasına yol açan müdahaleye ilişkin dava zamanaşımı tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. 10 yıl kadar süren davanın, 27 Şubat 2006’daki karar oturumunda 3 sanık beraat etti, 62 sanığa da 5’er yıl hapis ve 3’er yıl kamu hizmetinden men cezası verildi. Zanlılar, “Rahşan Affı” nedeniyle bir gün bile cezaevine girmedi. Mağdurların başvurusu üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kararı esastan bozdu. Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden görülmeye başlayan duruşmada savcı, 3 sanığın beraatını, 62 sanığın ise cezalandırılmasını, biri doktor toplam 7 sanığın da zamanaşımı nedeniyle dosyalarının düşürülmesini istedi! ii) Eski Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcısı Şahap Gürsoy’un da aralarında bulunduğu 19 sanığın yargılandığı ve beşinin mahkûm olduğu davanın gerekçeli kararında, BDP Ankara İl Başkanlığı’na 15 Temmuz 2011’de molotofkokteyli atılması nedeniyle ceza verilen üç sanığın, bu suçu örgüt faaliyeti kapsamında değil, “iştirak ilişkisi” çerçevesinde işlediği kaydedildi… Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararında, sanıklara neden “örgüt” suçundan ceza verilemediği açıklandı! iii) KCK davasında salondan zorla çıkarılan 36 avukat darp edildi! iv) 2011’in Haziran ayında BDP Tatvan İlçe Eş Başkanlığına seçilen ve 20 Ocak 2012’de tutuklanan Mazlum Akgün hakkında 6 ayda 59 dava açıldı. Bir basın açıklamasında yaptığı konuşma nedeniyle 3 yıl hapis cezasına çarptırılan Akgün için mahkemenin gerekçeli kararında “Sanığın geçmişi ve uslanmaz kişiliği dikkate alınarak suçu tekrar işleyebileceği öngörülmüştür,” denildi! v) 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri’nde Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun Muğla’nın Bodrum İlçesi’nde düzenlediği mitingde Kürtçe ve Türkçe ezgiler seslendiren sanatçı Halit Bilgiç’e, seslendirdiği ‘Özgürlük Çiçeğimsin’, ‘Oremar’ ve ‘Heval’ parçaları nedeniyle İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nce “Örgüt propagandası yapmaktan” dava açıldı! vi) Balıkesir’de KCK operasyonunda çoğu üniversite öğrencisi 7’si tutuklu 14 kişinin yargılandığı davanın iddianamesinde ilginç deliller dikkati çekti… İddianamede, “18 Aralık 2011’de örgütün son durumunu değerlendirmek ve örgüte yeni eleman ve sempatizanlar kazandırmak amacıyla çiğ köfte partisi adı altında toplantı yapıldığı anlaşılmaktadır” ifadeleri yer aldı. Tutuklu Erdal Bayram’ın ablası Esra Bayram, “İddianamede çiğ köfte gecesi örgütsel toplantı, kardeşimin bir telefon konuşmasındaki mayonez kelimesi şifre olarak değerlendirilmiş” dedi! vii) “PKK’ye yardım ettiği, molotoflu saldırıya katıldığı” gerekçesiyle yargılanan Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Cihan Kırmızıgül’e verilen 11 yıl 3 ay hapis cezasının gerekçesi açıklandı… Kırmızıgül’ü olay sırasında gördüğünü söyleyen, ancak daha sonra ifadesini geri alan gizli tanığın ifadelerini delil kabul eden mahkeme, gizli tanığın Emniyet’teki teşhisinin, “sanığın olay yerindeki görüntüsüne en yakın olduğu an” olması nedeniyle daha güvenilir olduğunu belirtti. Kırmızıgül’e cezanın gerekçesinde “gizli tanık”ın emniyetteki teşhisi dikkate alındı. Oysa tanık mahkemede ifadesini değiştirip “O değil” demişti! viii) Sosyalist ve Demokrasi Partisi (SDP) üyeleri Ali Okutan (19), Dersim Dinçer (19) ve Bedrettin Akdeniz (20) adlı gençler Newroz’u “KCK talimatı çerçevesinde” kutladıkları iddiasıyla “KCK üyeliği”nden tutuklanıp, 90 yıl hapis istemiyle dava açıldı. İddianamedeki deliller arasında Kürtçe müzikler ve Facebook paylaşımları yer aldı! ix) Kürt açılımıyla ilgili basın açıklamasına giderken Esenşehir’de 6 Aralık 2009’da gözaltına alınan ve 2 yılı aşkın bir süre sonra tahliye edilen SDP’li üniversite öğrencileri Ali Deniz Kılıç ve Baran Nayır’ın yargılandığı dava karar aşamasına geldi. Öğrencilerin örgütle tek bağının bu eylem olduğunu belirten savcı, 24 yıl 8 ay ile 49 yıla kadar hapisle cezalandırılmalarını istiyor! x) Diyarbakır’da 7’si çocuk 13 kişinin yaşamını yitirdiği “28 Mart olayları” olarak bilinen olaylarda yaşamını yitiren 14 yaşındaki Mahsun Mızrak’ın ölümüne ilişkin davada, skandallar zincirine yenisi eklendi. Van Jandarma Kriminal Laboratuvarı’nın Mızrak’ın kafatasından çıkarılan ve bombaatar mermisi olduğu sanılan mühimmatın kimin silahından çıktığını saptayabileceğini bildirmesinin ardından mahkeme tarafından buraya gönderilen adli emanetler, en önemli kanıtın değiştirildiğini ortaya koydu! xi) 12 Eylül faşist darbesi döneminde Diyarbakır Hapishanesi’ndeki işkence ve insanlık dışı uygulamaları “Auschwitz’den Diyarbakır’a 5 Nolu Cezaevi” adlı bir kitap yazarak anlatan yazar İrfan Babaoğlu, 1 yıl 3 ay hapis cezası, kitabın yayımlayan yayınevi ise 16 bin lira para cezasına çarptırıldı! xii) Hakkâri’de 17 yaşındaki genci kafasına tüfek dipçiğiyle vuran polise 6 ay hapis cezası verip cezayı erteleyen mahkeme ilginç bir gerekçeye imza attı: “Eylemler dolayısıyla psikolojik gerginlik taşıyordu!” xiii) Dicle Üniversitesi öğrencisi Aydın Erdem’in 6 Aralık 2009’da DTP’nin kapatılmasını protesto için yapılan eylemde polis olduğu belirtilen kişiler tarafından sırtından vurularak öldürülmesinin üzerinden geçen 3 yıl ardından mahkeme, deliller ve görgü tanıklarının ifadelerine rağmen soruşturmaya takipsizlik kararı verdi! xiv) Erzincan Zini’de 73 yıl önce kurşuna dizilen 95 köylünün mezarının açılması talebi, “Olay asayiş sorunudur” diyen savcıya takıldı… Kemiklerin bulunduğu bölgede mezarı açtırması beklenen Savcı Mehmet Can Mıhçı, 19 günde takipsizlik kararı verdi. Savcı Mıhçı; kurban yakınlarının talebi mezarın açılması yönünde olmasına rağmen bu isteğe değinmeksizin, Dersim Katliamı’nın “asayiş sorununa ilişkin bir olay” olduğunu, soykırım denemeyeceğini ve zaten zamanaşımına girdiğini savundu! xv) Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde aynı suçlamayla yargılanan 3 siyasi tutukludan Türkçe savunma verene 1 ay 20 gün, Kürtçe savunma veren diğer 2 tutukluya ise 6 ay hapis cezası verildi! xvi) Kürtlere yönelik siyasi, kültürel kırım ve asimilasyon, dört bir koldan yürütülüyor. 1. İdare Mahkemesi, 2009’da yapılan ve tiyatro, müzik, şan, bilgisayar gibi alanlarda binlerce kişiye eğitim-öğretim hizmeti sunan Cegerxwin Gençlik ve Kültür Merkezi ile 19 park isminin yasaklanmasına hükmetti!   KİMSE AKP’YE DAİR “HAYAL” KURMASIN!   Tam da bu tabloda kimse “dil değişikliği” tavsiyesiyle, “Hayata Dönüş”lü ve Roboskî’li Türk(iye) hukuk(suzluğ)u ve AKP’ye dair “hayal” kurmasın, bize bunu önermeye kalkışmasın! “Muhafazakâr Otoriterlik”ten, “Muhafazakâr İktidar”dan söz eden Taha Akyol’un bile, “Martin Lipset’in ‘uzayan iktidarın otoriterleşmesi’ dediği sürecin AKP’de ortaya çıkmasıdır,” notunu düşmek zorunda kaldığı tabloda; “Milli Görüşe Dönüş” ile ırkçı/ otoriter İslâmi muhafazakârlık ihya ediliyor. Kadir Cangızbay’ın, “AKP’nin kendisi, sadece darbenin en sadık muhafızı değil, bizatihi darbeci”; Foti Benlisoy’un, “Vesayet karşıtı popülizmde sona gelindi”;[13] Onur Yükçü’nün, “Milliyetçiliğin kutsallarını sıkça kullanan, özgürlük alanlarını devlet adına tehdit olarak gören bir siyasi parti hâlini aldı”; Vahap Coşkun’un, “Giderek daha fazla devletçi bir dil tutturdu”; Cengiz Çandar’ın, “MHP İdeolojisi’ iktidarda mı?” notunu düştüğü “AKP, ‘tek adam’a dayanıyor ve muhalefetten hiç hazzetmiyor. Erdoğan, her muhalif unsuru neredeyse bir ‘düşman’ olarak kodluyor, icraatlarına karşı yapılan makul eleştirilere bile azarlayan bir dille cevap veriyor. AKP, emniyetin ve yargının muhalif kesimlerin üzerine çok gaddarca ve pervasızca gitmesini destekliyor, teşvik ediyor. Kendisinden herhangi bir talepte bulunulması, Erdoğan’ı sinir küpüne çeviriyor, bunu bir ‘saygısızlık’, ‘had bilmezlik’ olarak algılıyor. Zira toplum için en iyi olanın zaten kendisi tarafından bilindiğini düşünüyor ve vakti geldiğinde bunları -kendi belirlediği ölçüde ve tarzda- ‘vermekten’ hoşlanıyor. Bu, bir nevi ‘muhafazakâr Nevzat Tandoğan’ durumudur. AKP, ‘Kimse herhangi bir talepte bulunmasın. Kürt meselesini çözmek gerekiyorsa, ben bunu kendi bildiğim yöntemle çözerim’ diyor.”[14] Aslında AKP, hep buydu; liberal miyoplar görmezden gelse de! AKP burjuvazinin gelişmesini ve dünya pazarıyla entegrasyonunu öncelikli amaç edinmiş bir parti olarak, hükümet olduğu günden itibaren, başta muhafazakâr kesim olmak üzere değişik burjuva akımlardan eski yeni parlamenter kişi ve grupları etrafında topladı. AKP 2001 kriziyle kitleler nezdinde başlıca burjuva partilerin kitle desteğinin erimesinden yararlanan en örgütlü burjuva parti olarak seçimleri kazanmıştı. Dahası neo-liberal ekonomik saldırılarda sınır tanımayan bağnazlığıyla sermaye oligarşisinin ve uluslararası sermaye tekellerinin tam desteğini aldı. AKP’nin önceli RP’yi hükümetten düşüren 28 Şubat “müdahalesine” destek vermiş TÜSİAD, bu nedenle ve burjuvazi ile partilerinin egemen olduğu bir siyasal işleyişe geçilmesi için AKP hükümetlerine destek verdi. Burjuva değişim programının hükümet partisi olarak AKP’nin arkasında durdu. AKP birinci hükümeti döneminde AB’ye girme sürecinde bazı ilerlemeler sağlayarak da burjuvazinin geniş kesimlerinin ve AB aracılığıyla demokrasi ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi beklentisindeki kitlelerin desteğini almış ve generallere karşı avantaj edinmişti. AKP başından beri ABD’yle uyumu esas alacağını sergilemiş ve bunu kurulduktan hemen sonra, 2002 seçimleri arifesinde Erdoğan’ın ABD ziyaretindeki temaslarıyla kanıtlamaya çalışmıştı. AKP, kendisinden önceki hükümetlerin ABD ve NATO güçlerinin bölge politikaları ve savaşlarına desteği sürdürmekle kalmadı, hemen yeni bir tezkere çıkararak Irak savaşındaki “yol kazasını” tamir etti. Afganistan’da asker sayısının artırılmasını ve çatışma bölgelerinde görev alınmasını kabul etti. Bütün bunlar ABD’nin AKP Hükümetlerine desteğinin kesintisizce sürmesine ve Ergenekoncu generallerin muhalefetine karşı, ABD’ci generallerin AKP’yle önce uzlaşmalarına ve sonra hükümete tabi olmalarına yol açtı. Burjuvazinin değişim çizgisi işlevini üstlenen AKP hükümetleri rolünü yavaş bir hızla oynuyor. Öncelikle polis ve orduyu yeniden güçlendiriyor. Burjuva diktatörlüğünün asıl aygıtlarının ordu ve polis olduğu temel ilkesini uyguluyor. AKP, çoktandır hâkimiyetindeki polisi, istihbarat, sayı ve bütçe yönünden güçlendirdi. AKP, YÖK’ü ve üniversitede polis baskısını olduğu gibi sürdürüyor. AKP’nin devlet yönetiminde generallerin inisiyatifini sınırlaması, kendi hâkimiyetini güçlendirmesi demokratikleşmenin göstergesi değildir. Dünya pazarıyla bütünleşen ve sermaye birikimini hızlandıran Türk burjuvazisinin artık kendine hak olarak gördüğü bir şeydir, o kadar. Olduğu kadarıyla küçük çaplı demokratik kazanımları gerçekleştiren de, geçmişten bu yana ezilenlerin mücadelesidir. AKP Hükümeti, rejimi bazı değişikliklerle restore ve tahkim ederken, yeni “sivil” gerici anayasa yapmayı işçi sınıfı, Kürt halkı ve ezilenleri oyalamanın ve aldatmanın bir aracı kılmaya çalışmaktadır. İnkârcı-sömürgeci savaşı tırmandırma ve geniş çaplı tutuklamalar eşliğinde, ayrıca seçim zaferine dayanarak yapacağı, gerici nitelikte bir anayasa olmaktan başka bir şey olmayacaktır. Kaldı ki, asıl anayasa olarak MGSB’yi sürdürüyor. Bu özellikleriyle de Prof. Dr. Binnaz Toprak, “AKP iktidarı dini alet ederek muhafazakârlığı dikte ediyor,” derken; “Türkiye şeriata geçmedi. Ama okyanus ötesi düşünce kuruluşlarınca belirlendiği üzere, ‘hibrit’ bir ‘İslâmi demokrasi’ olma”[15] yolundadır…   IRKÇI/ OTORİTER İSLÂMİ MUHAFAZAKÂRLIĞIN “GÜVENLİK İKLİMİ”   Bu da ırkçı/ otoriter İslâmi muhafazakârlığın “güvenlik iklimi”yle kuşatılmamıza yol açmıştır! Örneğin ‘The Guardian’dan Simon Tisdall, “2002’den beri iktidarda bulunan ve gözünü yeniden elden geçirilmiş ve yürütme gücü artırılmış bir cumhurbaşkanlığına dikmiş olan Erdoğan’ın generallerin bir zamanlar olduğu kadar otoriter ve zorba hâle gelmekte oluşu”na dikkat çekerken; Avusturyalı sosyal demokrat Hannes Swoboda, Erdoğan’ı “Otoriterleşiyor” vurgusuyla tanımlıyordu. “Türkiye’de ifade özgürlüğü ve bağımsız medya yok,” diyen Banu Güven ekliyordu: “Bunun adı otoriterliktir…” Prof. İlber Ortaylı’nın, “kültürel olarak çok gerideyiz, hatta Tanzimat’ın da,” notunu düştüğü güzergâhta; Umut Oran, “Yargı da paşa da AKP’nin” derken; Türkiye 12 yılda toplam 628 ton göz yaşartıcı ve biber gazı ithal etti. Bunlara 21.2 milyon dolar ödenirken, gaz ithalatındaki patlama, bir 2011 yılına oranla üç kat artışla 2005’te yaşandı. AKP iktidarı döneminde (2003-2012) ithal edilen gaz miktarı en az 558 ton oldu. Egemen şiddetin dört yanı sardığı iklimde İzmir’de TÜİK, Karşıyaka Adliyesi gibi pek çok kamu kuruluşlarında kadın çalışanların üzerinde etek boyu ve dekolte baskıları arttı. TMMOB’ye bağlı Makine Mühendisleri Odası’nın her yıl düzenlediği “Geleneksel oda gecesi”ne Yıldız Teknik Üniversitesi tarafından “içki yasağı” uygulandı. Pendik Belediyesi 192 tekel bayiinin camlarına renkli film çektirdi. Amaç “çocukları korumak”! Kırıkkale Belediye Başkanı Veli Korkmaz, il merkezinde bulunan birahane ve içkili eğlence mekânlarının kent dışına taşınması için çalışmaların sürdüğünü ifade etti. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2002’de 18 cami için ödenek verirken; 2011’de bu rakamın 473’e çıktığını belirtti. Nihayet Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, “Gelenekten Geleceğe Avrasya’nın İslâm Ufku” ana temasıyla düzenlenen ‘VIII. Avrasya İslâm Şurası’ndaki konuşmasında, “Bizi dünya âleme rehber kılan bir medeniyetten bizi dünya âleme rezil etmeyi planlayan bir tasavvura kayamayız. Bugün artık bir telafiye, bir restorasyona ihtiyacımız var. Fetret günleri geride kaldı. Fetret günlerinden kalma kargaşalardan, o günlerden kalma tartışmalardan hızla uzaklaşmamız gerekir. Tarihte büyük bir heyecanla müesseseleştirdiğimiz, kurumsallaştırdığımız yapılara yeniden hayat vermek zorundayız,” diye haykırdı… Bu haykırış karşılıksız değildir! Savcı Osman Şanal, 4 Aralık 2011’de Antalya’da ‘Kadına Yönelik Şiddet’ konulu eğitim seminerindeki konuşması nedeniyle Mor Çatı ve KADER’in kurucularından avukat Canan Arın hakkında düzenlediği iddianamedeki, “Peygamber efendimiz Hz. Muhammet’e (SAV) ve gerekse Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’e aşağılayıcı sözler söylediği” değerlendirmesiyle öne çıktı! Bu çerçevede Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Yılmaz Esmer tarafından gerçekleştirilen ‘Türkiye Değerler Atlası 2012’ araştırma sonuçlarına göre, Türk toplumunun Avrupa ve dünyanın en dindar/ muhafazakâr toplumlarından biri olduğu belirlendi. 47 Avrupa Birliği ülkesinin içinde siyasi yelpazenin en sağında Türkler ilk sırada yer alırken Türk olmaktan gurur duyanlar ise Karadeniz’de yüzde 88, Güneydoğu’da ise yüzde 23 oranında çıktı. Evet araştırma sonuçlara göre Türkiye, 47 Avrupa ülkesi arasında en dindar, en erkek egemen, en sağcı, en milliyetçi ülke! Meral Tamer’in ifadesiyle, “Toplum olarak Allah’a, orduya ve AKP hükümetine güveniyoruz!” Nihayet KONDA’nın 2010 Aralık tarihli ‘Milliyetçilik ve Ulusal Gurur’ araştırması, bununla alâkâlı önemli veriler sunmakta. Araştırmaya göre, “Bu ülke için kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir” cümlesini MHP seçmeninin yüzde 72’si, AKP ve CHP seçmeninin yüzde 67’si “doğru” buluyor. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” cümlesini onaylayan seçmenler MHP’de yüzde 90, AKP’de yüzde 76 ve CHP’de ise yüzde 68. Benzer temayı işleyen 6 soruya verilen cevaplara dayanılarak yapılan ve 100 üzerinden hesaplanan milliyetçilik puanlamasında MHP seçmeninin milliyetçiliği 94, AKP seçmeninin milliyetçiliği 66 ve CHP seçmeninin milliyetçiliği de 61 puan çıkıyor. KONDA’nın 2010 Temmuz tarihli ‘Siyasal Kimlikler’ araştırmasında da toplumun yüzde 93’ü “vatanseverlik”i, yüzde 63’ü de “milliyetçilik”i, siyasal kimliğini ifade eden kavramlar olarak kullanıyor. Öte yandan BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık 25 yaşındaki oğlu Sidar Sakık’ın ölüm acısını yaşarken, sosyal paylaşım sitesi Twitter’da nefter dolu yorumlar yapılmasına ilişkin olarak Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu, “Sırrı Sakık’ın” tag’ıyla açılan başlığa yazılanların ‘nefret söylemi’ olduğunu belirterek, “İlkel, gaddar öfke kusan mesajlar, akıl ve vicdan tutulmasının ne denli irrasyonel ve ürkütücü boyutta olduğunu gözler önüne serdi” dedi.   SİDAR SAKIK’IN İNTİHARI ARDINDAN TWİTTER’DA YAZILANLARDAN BAZILARI![16] @brssnr BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın (SS)oğlu ölmüş, yakında tüm sülalesinin yok olması dileğiyle…. @sezgiinaydin SS’ın oğlu intihar etmiş. Ne diyelim başı sağolsun. Darısı tez zamanda babasının başına! @xxx_1907 SS’ın oğluna Allahtan rahmet, babasına aynı balkondan atlama cesareti diliyorum. @unique_question SS’ın oğlu intihar etmiş. Kendisine rahmet kalanlarına “aynı sonu” diliyoruz. @ErN_ SS’ın oğlu örnek olmalı. Kampanya başlatılmalı. Hadi BDP’li gençler uçuruma diye. Törenle kurtulmalı alayından. @iloveyoumeloo SS’ın oğlu ölmüş, güne güzel bir haberle başlamak güzel. @Ocakturkercan SS’ın oğlu ölmüş. Binlerce şehit anasının babasının acısını belki anlar. @kirsanzade SS’ın acısıyla mutlu bir gün geçiriyorum. @mustafahankose SS’ın oğlu ölmüş. Ölmeseydi o da diğerleri gibi dağa çıkıp askerimize kurşun sıkardı. @meuyar06 SS’ın oğlu intihar etmiş. Ölen terörist sayısına 1 kişi daha eklendi. @steteleskop Askerlerimizin katillerini alkışlayan SS’ın yaşadıkları belki de hayatın ona “Kendine gel!” deme şeklidir. @selimokkiran SS’ın oğlu intihar etmiş.. Oğlu daha onurluymuş senden de bekliyoruz… @Pinar0naL SS’ın oğlu ölmüş. Keser döner sap döner gün gelir hesap döner… Evlat acısı neymiş siz de tadın! @Payitaht42 SS’ın oğlu ölmüş:)) hahahah sesli güldüm:)) @AtalayKavak SS’ın başı sağolsun diyor herkes. Başı sağolmasın, başı kopsun, soyu kurusun şerefsizin.   Evet Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, “Ölen terörist için ağlamıyorsanız insan değilsiniz” açıklaması nedeniyle Diyarbakır Emniyet Müdürü Recep Güven’e, “Biz evlatlarımızı katleden ve bu mücadeleler esnasında ölen terörist için de ağlamayız” diye tepki gösterdiği tabloda hükümetin hedef göstermeleriyle çığırından Kürtlere yönelik ırkçı saldırıların yeni durağında, Çanakkale Ayvacık’ta 6 Kürt işçi, ırkçıların saldırısına maruz kaldı. Jandarma da Kürt işçileri Çanakkale’den sürgün etti. İş bununla da bitmedi! Başbakan Erdoğan, ‘V. Bali Demokrasi Forumu’na katıldığı Endoneyza’nın Bali kentinde, yine idamı gündeme getirip, ABD ve Çin’de idam cezasının olduğunu hatırlatarak, “Demek ki yeri geldiği zaman bir haklılık sebebi var” dedi. Kürtlere yönelik bu ırkçılığın giderek güçlen(diril)ip, yaygınlaş(tırıl)ması üzerine Şerafettin Elçi, “Başbakan bu kafayla giderse, bölünme olacak. Yavaş yavaş o noktaya gidiyoruz,” derken; Hasan Cemal de ekliyor: “Bugünlere ‘önce terör’, ‘önce güvenlik’ politikalarıyla geldik. Vardığımız yerde vaziyet hiç parlak değil. Yine böyle nereye gidebiliriz ki?.. Korkarım, bu gidişle bölünmeyeceğiz diye diye bölüneceğiz. Türk milliyetçiliği, muhafazakârlığı bu kafayla giderse, işte asıl o zaman Türkiye küçülebilir… Korkarım, bölünmeyecek diye diye bölünecek Türkiye bu gidişle…” Tam da bu noktada AKP patentli ırkçı/ otoriter İslâmi muhafazakârlığın “güvenlik politikaları” konusunda Mark Neocleous’un uyarılarını anımsamak/ anımsatmak yararlı olabilir:  “… ‘Daha çok güvenlik’ talep etmek (bir yandan da bu artan güvenliğin özgürlüklerimize zarar vermemesini dilemek) çağdaş siyasetteki otoriter eğilimlere karşı gerçek alternatifler oluşturma imkânına kendimizi körleştirmektir.” “Eğer samimi olarak güvenlik politikalarına radikal alternatifler arıyorsak, olağan/ olağanüstü hâl paradigmasının ötesine bakmamız gerekecektir.”[17] Çünkü Türkiye, AKP patentli ırkçı/ otoriter İslâmi muhafazakârlığın “güvenlik politikaları”yla, devasa bir polarizasyon (kutuplaşma) ve fragmantasyon (çözülme) eşiğine doğru ilerlemektedir! Süha Umar, Türkiye’nin Lübnanlaşma-Yugoslavyalaşma felaketinin eşiğine geldiğine dikkat çekerken; Morton Abramowitz, “On yıldır Türkiye siyaset sahnesinde siyasal bir karışıklığa şahit olmadık. Ama 2014 itibariyle, içerde ve yanı başında devam eden karmaşa yeni partilerin ortaya çıkışına ve hatta belki de AKP’nin çözülmesine yol açabilir,”[18] notunu düşüyor. ‘Metropoll Stratejik ve Sosyal Araştırmalar’ tarafından hazırlanan ‘Türkiye Siyasal Durum Araştırması-Eylül 2012’ raporuna göre, “Türkiye iyiye doğru mu, kötüye doğru mu gidiyor?” sorusuna, “İyiye gidiyor” cevabını verenler yüzde 31.8, “Kötüye gidiyor” diyenlerin oranı yüzde 50.1 oranındayken; ‘The Wall Street Journal’ gazetesindeki Ortadoğu Forumu Başkanı Daniel Pipes imzalı ‘10 Yıl Sonra, Türkiye’nin İslâmi Dönüşü’ başlıklı makalede “Türkiye… Batı’nın Ortadoğu’daki en büyük sorunu hâline gelecek mi?” sorusu dillendiriliyor!   BİR KAÇ NOT DAHA…   T.“C”nin hülasasına denk düşen, “Hayata Dönüş” Harekâtı’ndan Roboskî’ye uzanan tarih, aslı sorulursa siyasal yaşamda 12 Eylül’ün nasıl da sıradanlaştığının göstergesidir! “Üzerinden otuz yıldan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen günlük ve siyasi hayatta 12 Eylül’ün etkilerini yaşıyoruz. 12 Eylül’ün anayasası, yasaları hâlâ yürürlükte. Kurumları hayatımızı belirliyor”ken;[19] 12 Eylül bir kaç kötücül generalin ve şürekâsının marifeti olarak ele alınamaz. 12 Eylül sadece işkence ve zulüm manzumesi de değildir. Sadece bunlar konuşulursa, 12 Eylül ile inşa edilen yeni rejim; bugün de devam etmekte olan toplumun örgütsüzleştirilmesi süreci, emeğe giydirilen deli gömleği, toplumun hücre yapısının değiştirilmesi gerçeği atlanmış olur. Öncelikle 12 Eylül askeri darbesi 24 Ocak 1980 kararlarından ayrı ele olarak kavranamaz, sosyal ve iktisadi boyutundan soyutlanarak ele alınamaz. 12 Eylül olmasaydı 24 Ocak kararları uygulanamazdı. Ve bugün 12 Eylül ile rejiminin temel direkleri AKP ile dimdik ayaktadır! Tek bir örnek bile meseleyi açıklamaya yeter! Örneğin 12 Eylül’ü ayakta alkışlayan Koç Grubu’nun AKP rejiminde konsolide satışlarının yüzde 372 artarak 11 milyar dolardan 52 milyar dolara tırmandığını, işletme kârının da aynı sürede yüzde 470 artışla 600 milyon dolardan 3.4 milyar dolara çıktığını görüyoruz… Koç, Karamehmet Grubu’na ait Yapı Kredi’yi ele geçirerek Koçbank ile birleştirdi. AKP rejiminde gerçekleşen dış kaynak girişine bağlı, ithalata ve iç pazara dayalı birikim sürecinden Koç Grubu aslan payını aldı. O hâlde?! Evet, evet Nuray Mert’in, “Gül ile Erdoğan arasında görüş farkı yok” saptamasıyla betimlenen AKP, bugün 12 Eylül’cü tekelci sermaye ve siyasanın doğrudan sürdürücüsüdür! Bir zamanların hızlı AKP’cisi liberal Ahmet Altan’ın bile, “Yıllarca generallerden emir alanlar şimdi başbakandan emir alıyor,” demek zorunda kaldığı verili durumda İHD’nin 2012’nin 11 ayını kapsayan hak ihlâli raporuna göre, 506 işkence, 35 yargısız infaz, 19 faili meçhul, 216 kadın cinayeti, 301 kişiye fikir özgürlüğü cezası söz konusudur! 2012 Haziran’ı itibariyle 125 bin kişi cezaevlerinde bulunuyorken; bunların 35 bin 432’si tutuklu, 89 bin 668’i hükümlüdür. Cezaevinde 2091 çocuk varken; 253 kişi de ağır hastalık nedeniyle tahliye beklemektedir! Bu arada Türkiye’den hak ihlâlleri nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan başvurular, mahkemeye giren dosyaların yüzde 12’sini oluşturuyor ve bekleyen dosya sayısı 16 bin 850. 105 gazetecinin tutuklu olduğu Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün (RSF) yayımladığı Basın Özgürlüğü listesinde 148. sırada yer aldı. İHD ve TİHV’nin çalışmalarına göre, KCK operasyonlarıyla 2012 yılının ilk 11 ayında 2 bin 194 kişi gözaltına alınırken 912 kişi tutuklandı. Bu sayı 2011 yılında 2 bin 47 gözaltı, 836 tutuklama şeklinde olmuştu. AKP patentli “ileri demokrasi” bu; Erdoğan’ın “ustalık dönemi” böyle! İş böyle olunca “Kürt Sorunu” da, kaçınılmaz olarak daha da ağırlaşıp, giriftleşiyor! Örneğin, açlık grevleri sonrası BDP’lilerin “ılımlı iklim”(!) olarak tanımladıkları dönem, dokunulmazlık dosyalarının Meclis’e gönderilmesiyle birlikte değişiverdi. Yani “ılımlılık” beklentilerinin tersine, BDP’yi siyasal süreçten dışlamayı hedefleyen, “Kürt Sorunu”nun “barışçı ve demokratik yollar”la çözümünü rafa kaldıran yönelimler öne çık(artıl)tı! Bu koordinatlarda Başbakan Erdoğan, BDP’lilerin dokunulmazlıkları konusunda Köşk ve AKP’den yapılan uyarılara kulaklarını tıkıyordu. Ahmet Özer’in, “Başbakan, Kürt meselesini ben çözeceğim vaadinden geldi, böyle bir mesele yok inkârcılığına dayandı,” saptamasında ifadesini bulan manipülatif “AKP Çözüm(süzlüğ)ü” hakkında görülmesi gerek: “Başbakan üzerine basa basa, ‘Kürt sorunu yoktur. Kürt kardeşlerimin sorunu vardır’ diyor. ‘Kürt sorunu yoktur’ sözlerinin bir dil sürçmesi olmadığı art arda yaptığı konuşmalarda belli oldu. Erdoğan’ın, Türkiye’de ‘Kürt sorunu’ olmadığını, ‘Kürtlerin sorunu olduğunu’ söylemesi önemli bir değişiklik olarak görülmeli. Başbakanlar arasında açıkça ‘Kürt sorunu vardır’ diyen Tayyip Erdoğan olmuştu. Erdoğan, 2005 yılında Diyarbakır’a yaptığı ve çok yankı uyandıran o konuşmasında, ‘Kürt sorunu vardır ve daha fazla demokrasi ile çözülecektir’ mesajı vermişti. ‘İlla bir isim koymak gerekiyorsa Kürt sorunu bu milletin bir parçasının değil hepsinin sorunudur’ diye Diyarbakırlılara seslenmişti… Erdoğan’ın 30 Nisan 2011’de Muş meydanında yaptığı konuşma bu açılardan büyük önem taşıyordu. Erdoğan, Muş konuşmasında, ‘Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimin sorunu vardır’ söylemini daha da açtı. ‘Tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak’ başlıklarını detaylandırırken, neden Kürt sorunu değil, Kürt kardeşlerimin sorunu vardır, söylemine geçtiğini de izah etmiş oldu. Bu söylem, merkez siyasetin söylemi olarak da tanımlanabilir. Kürt kimliğini ve kültürünü kabul eden, onun yaşanması ve yaşatılmasına karşı olmayan, ancak bu kültürel alanda bireysel hak ve özgürlükler olarak kalması gerektiğini savunan bir söylemdir.”[20] Bu elbette, anadil talebine dahi “Hayır” diyen sömürgeci politikaların, İslâmi “kardeşlik” versiyonu ile Kürtlere dayatan yeni inkârcılıktır! Yeni inkârcılık yani “AKP’nin Kürt Politikası” konusunda Ege Cansen, “Çözülemez ama yönetilebilir”lik stratejisine dayandığının altını çiziyor! Söz konusu AKP stratejisi “etnik bölünmeleri/ kamplaşmaları” güçlendirirken; “Kürt Sorunu”nun düzeniçi düzenlenmesine dair politik engelleri besleyip büyütüyor. Ötekileştirici/ hegemonik Türk zihniyetini pekiştirip, toplum psikolojisindeki, politik bariyerleri güçlendiriyor. Özellikle Ege, Orta Anadolu’yla Karadeniz bölgelerinde yaşayan Türk unsurun Kürt meselesinin çözümünde takındığı milliyetçi refleksif tutumu agresifleştiriyor. Yani Oral Çalışlar’ın, “Türkiye’nin batısı, Kürtleri anlamakta hem kültürel hem psikolojik hem sosyolojik hem de siyasi açıdan hâlâ çok zorlanıyor,” diye tarif ettiği koordinatlarda “Kürt Sorunu”ndaki yeni tehlike “yok saymak” yerine “dışlama”, “ötekileştirme” zihniyetinde somutlanıyor. Bu noktada Murathan Mungan’ın, “Kırımları, kıyımları, katliamları halklar yapmaz, zihniyetler yapar. Barbar olan iktidarlar ve onun kurumlarıdır,” uyarısının altını özenle çizerek; bun(lar)a ek olarak, ABD emperyalizminin tavrına dikkat çekelim! Örneğin ABD’nin eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley şunların altını çiziyor: “Irak, Türkiye ve ABD arasında PKK terörüne karşı istihbarat paylaşımı çok önemlidir. PKK terörü hem Türkiye hem Irak hem de ABD çıkarları için tehdittir.” “Tekrar ediyorum. Başkan Bush, PKK terörünün hem Türkiye hem de ABD için tehdit olduğunu açıklıkla beyan etmiş, Türkiye’yle bu sorunun üstesinden gelmek için işbirliğinin arttırılması, Irak’ın da aynı yolda yürümesi için ısrar edilmesi gerektiğini söylemişti. Mesele bundan ibarettir.” Ayrıca konuya ilişkin olarak ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Scott F. Kilner Türkiye’ye terörle mücadelesinde büyük destek verdiklerini, bunun için de “PKK’ye karşı günde bir milyon dolar” harcadıklarını ifade ederken; ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone de şunların altını çiziyor: “Bir konuya açıklık getirmek istiyorum. ABD, PKK terörizminin son bulmasını istiyor. ABD’nin bir şekilde PKK’ya destek olması ya da müsamaha gösteriyor olması yolunda iddiaları destekleyecek hiçbir neden yok. PKK’yı terörist bir örgüt olarak görüyoruz. PKK’nın amaçlarına inanmıyoruz, PKK’nın Kürtlerin de Türkiye’deki diğer insanlar gibi eşitliğini amaçladığına inanmıyoruz. PKK herkesten daha çok Kürt öldürüyor.” “Türkiye bizim dostumuz ve müttefikimiz. PKK ile mücadelesinde Türkiye’ye yardımcı oluyoruz. Türk yetkililerle yakın işbirliği içindeyiz; yalnızca istihbarat paylaşımı değil, istihbaratın en etkin şekilde nasıl kullanılabileceği teknikleri konusunda da. Türk yetkililer bunu biliyor ve (bu nedenle) ayrıntıların o kadar önemi yok.” ABD’nin tavrı, “Hainin en yakın akrabası yalakasıdır,” diyen Bask Atasözü’yle ne kadar da örtüşüyor!   “SON” UYARILAR(I)!   Tarihi kötü yanı üretirken; hayat devam ediyor; tıpkı Eduardo Galeano’nun, “Ve günler yürümeye başladı… Ve onlar, yani günler, bizi yaptı. Ve bu şekilde doğduk biz, yani günlerin çocukları, sorgulayıcılar, yaşamı arayanlar,”[21] saptamasındaki üzere… Bu güzergâhta T.“C”nin hülasasına denk düşen, “Hayata Dönüş” Harekâtı’ndan Roboskî’ye uzanan tarihin önemli faktörlerinden olan “Kürt Sorunu”nuna ilişkin uyarılara kulak kesilmekte yarar var. Örneğin “Demokratik anayasal çözüm gelişmezse halkın direnme hakkı vardır,”[22] diyen Abdullah Öcalan’ın uyarısını… Sonra da BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Bölge şu anda barut fıçısıdır. Patlama noktasına gelmiş, kimse bunun farkında değil. Bu insanları yıllarca oyalayarak, hakaret ederek, kandırarak ‘açılım yapıyorum’ diyemezsiniz. Bu insanlar bir gün bir yerde kesintisiz isyana başlarsa kimse bunu durduramaz. Böyle bir patlama noktasını biz görüyoruz. Ama bu nasıl bir toplumsal etki yaratır, doğruysa biz kaygıyla izliyoruz,”[23] vurgusuyla; Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki “halk ayaklanmaları”na dikkat çekip, Türkiye’nin de bundan etkilendiğini belirterek; “Artık halklar en baskıcı dikta rejimlerini devirebilir, bu duygu Türkiye’de de canlanmıştır. Halk artık AKP’ye muhtaç olmadığını anlamıştır. Biz geleceğimizi istersek meydanlara çıkarak yaratabiliriz. Türkiye toplumu isyanın sınırındadır. Bunun bir adım ötesi halkın isyanıdır” dedi.[24] Yine cezaevlerindeki açlık grevlerine destek mitinginde, “Ortadoğu’da Kürt devleti kuruluyor,”[25] vurgusuyla “Devlet 80 yıldır bize yaklaştığı gibi sadece ‘Bana teslim olmuş Kürtlere siyaset hakkı vardır. Özgür ve onurlu Kürt istemem,’ diyorsa, biz de diyoruz ki, biz de sizin köleniz değiliz. Alternatifsiz ve çaresiz değiliz,”[26] diyen Demirtaş, Başbakan Erdoğan’a seslendi: “Ne gönüllü, ne zorla, ne baskıyla senin önünde diz çöken namerttir… Kellemiz gitse, cesedimizi de çiğnesen senin gibi bir zalimin önünde diz çökmeyeceğiz. Ben açık söyleyeyim senin zihniyetin eşkıyanın âlâsıdır. Eşkıya senin zihniyetindir. AKP’nin zihniyeti eşkıya zihniyetidir…”[27]  Yine, “Hem üstü kapalı görüşmeler yapacaksınız hem de o görüşmeler yapılmamış gibi sorumluluğu başka yere atacaksınız. Bu olmaz” diyen[28] BDP Eşbaşkanı, “Kürdistan halkı kendi topraklarında özgürce yaşamak istiyor. Bir halkın özgürlük yürüyüşünü dünyanın hangi ordusu durdurabilir ki? Biz Kürdistan’da kendi dilimizde konuşmak istiyorsak, diyalog ve müzakereye önem veriyorsak bu barışa olan sevdamızdandır. Kürt halkı muhataplarını açıklamıştır. Hükümetin müzakare için muhatapları; BDP, KCK, Öcalan ve PKK’dir. Kürt halkının direnişi meşrudur,” saptamasını dile getirdi.[29] Sonra da, hükümetin yeni bir “Kürt açılımı” başlatacağı iddialarını inandırıcı bulmadığını belirterek “Böyle bir tartışma var ama bu yeni bir açılım değil. Bütün bu tasfiye süreçlerinin bir konsepti olarak bahar aylarında yumuşatılmış bazı söylemlerle açılım adı olmasa bile bazı adımlar atmayı planlıyorlar,”[30] vurgusuyla ekledi: “Finaldeyiz…”[31] Ardından da “Gerçek olan şu ki, Kürt siyasetinin majör aktörlerinin rezervinde 2009’dan beri AKP ile çözüm ihtimali tedrici olarak tükenmiş durumda. ‘Kürt sorunu benim için bitmiştir’, ‘Kürt sorunu diye bir şey yoktur, Kürt vatandaşlarımın sorunu vardır’ diyen ve 10 yıldır iktidarda olan Erdoğan’a umut bağlamak belki derin bir umutsuzlukla da açıklanabilir. Ancak, Kürt siyasi hareketini ve aktörlerini AKP ile çözüm ihtimalinde sıfıra yakın tutan ve güven konusunda tam bir kırılmaya yol açan dört önemli aşama yaşandı,”[32] diye haykıran[33] Van Bağımsız Milletvekili ve DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk, Diyarbakır’da DTK’nin olağanüstü toplantısındaki konuşmasında, felaketin eşikte durduğunu vurgusuyla, “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ‘iyi şeyler olacak’ demişti. Onca zaman geçti, olmadı. Şimdi yine keskin bir dönemeçteyiz. Dilim varmıyor demeye, ancak ‘kötü şeyler olacak’ ifadesini bir his olarak değerlendirmek durumundayım. Kürt meselesi ile ilgili herkes bilebilir ki ağır ağır değil, hızlı hızlı sıfır noktasına doğru gidiyoruz… Tarihin dönülmez, döndürülmez noktasındayız. 9 yıldır Kürtler tahammül gösterdi. Defalarca ateşkes ilan edildi. Şans verildi, uzlaşı ve çözüm arandı. Ancak Sayın Başbakan ve AKP iktidarı oyalamak, tasfiye etmek dışında bir yol bilmediler. Artık bu netleşmiştir ve Kürtler hükmünü vermiştir. Çözüm AKP’ye rağmen gelişecektir. Kürtlerin bu anlamda sabrı da bitmiştir, tahammülü de. Devletle olmuyorsa, halkımız kendi demokrasisini kuracak ve kendi kurduğu bu sistem içinde yaşamasını bilecek kadar örgütlüdür. Bu statüsüzlük durumu daha fazla devam edemez. Mısır gibi mi olur, Suriye gibi mi bilinmez ancak bir statü kazanılacak ve bu ne pahasına olursa olsun savunulacaktır. ‘Cehennemin bir fersah ötesi cennet, cennetin bir adım ötesi cehennem’ diyor bir Kürt atasözü. İşte tam bu Araf hâlindeyiz. Sorumluluk devletindir, sorumluluk Başbakanı’ndır. Unutmayalım ki cennet olsa birlikte yaşayacağız, cehennem olsa birlikte yanacağız,”[34] dedi. Yine Tuğluk, Kürt sorununun çözümünde ara yolun kalmadığını belirterek ekledi: “Devlet ya hakkaniyetle çözecek ya da her türlü fiziki ve siyasi soykırımı doruğuna vardıracak… Kimse kendini kandırmasın, ortada bir çözüm yok. Suriye’deki Kürtlerin bile bir statü elde etmemesi için savaşı göze alan bir iktidar, ‘içeri’de her şeyi yapabilir. Nitekim bunun ilk uygulamalarını gördük. Roboskî Katliamı, Ahmet Türk’e yumruk, KCK tutuklamaları, Newroz’da halka yönelik saldırılar vs. Herkese, her şeye yönelebilirler…”[35] “İnkâr, isyanı büyütür… Kürtlerin sabrı da tahammülü de bitti. Çözüm AKP’ye rağmen gelişecektir…”[36] “Öcalan’sız, PKK’sız ve BDP’siz her yol ve arayış, çözümsüzlüğe çıkar. Bu, eşyanın tabiatı gereği böyle…”[37] Nihayet “Kürt ulusal sorunu, halk olmaktan kaynaklanan hakların kullanılamaması sorunudur,”[38] diyen Diyarbakır Bağımsız Milletvekili Leyla Zana ekliyor: “Silah Kürtlerin sigortasıdır…”[39] “İşin başında özerklik istediğimiz doğrudur; ama bugün Türkiye’deki Kürtler, özerkliğin yetersiz olduğunu düşünüyor. Bana kalırsa Kürtler kendi kaderlerini kendileri tayin etmeliler…”[40] Unutulmamalıdır ki, ‘Sosyal Siyasal Araştırmalar Merkezi’nin Diyarbakır’da “Bir referandum olsa Kürtler ne ister” sorusuna ankete katılanların yüzde 49.2’sinin “demokratik özerklik”, yüzde 19.2’sinin “bağımsızlık”, yüzde 5.4’ünün “federasyon”, yüzde 7.1’inin de “adem-i merkezi yönetim”, yüzde 3.4’ünün de hiçbiri diyen[41] “Kürtlere haklarını salam taktiğiyle veremezsiniz”![42] Hakların, kazanılması da, “Hayata Dönüş” Harekâtı’ndan Roboskî’ye uzanan tarihin hesabının sorulması da, -sahtelerine inat![43] devrimci çözümle kaçınılmazdır… Yaşayanlar görecek… Bundan kimsenin şüphesi olmasın…   13 Aralık 2012 11:56:58, Ankara.   N O T L A R [1] 22 Aralık 2012 tarihinde ATİF Hamburg’un düzenlediği “19 Aralık’tan Roboskî’ye… Katliamları Lanetliyoruz…” başlıklı toplantıda yapılan konuşma… 25 Aralık 2012’de Ciwanên Hunere Şorejî (Devrimci Sanat Gençliği), HDK, ÇHD, tiyatRoj, DPG, Haber-Sen’in düzenlediği “Roboskî Ankara’da Katliam Kürdistan’da” sokak etkinliğinde yapılan konuşma… Kaldıraç, No:139, Ocak 2013… [2] Murathan Mungan. [3] “20 Ekim 2000 Büyük Ölüm Orucu Direnişi”, Halkın Günlüğü, Yıl:2, No:53, 1-10 Kasım 2012, s.20-21. [4] Ezgi Başaran, “Roboskî’de Utancın ve Pişkinliğin Kronolojisi”, Radikal, 11 Temmuz 2012, s.6. [5] Namık Durukan, “Çocuklar Orada Dedim ‘Uyarı Amaçlı’ Dediler”, Milliyet, 8 Mart 2012, s.16. [6] http://hurbakis.net/content/ferhat-encunun-avrupa-parlamentosunda-yaptigi-konusma [7] Demiray Oral, “Roboskî Fantezisi”, Taraf, 3 Aralık 2012, s.5. [8] Türey Köse, “Kemal Burkay: PKK İpotek Koyuyor”, Cumhuriyet, 9 Kasım 2012, s.6. [9] Attila Aşut, “Soner Yalçın’ın Suçu Ne?”, Birgün, 19 Kasım 2012, s.2. [10] Hasan Cemal, “Açlık Grevleri Artık Sona Ersin”, Milliyet, 14 Kasım 2012, s.19. [11] Sevinç Tanyıldız, “Tek Bir Hücre Ölmesin”, Radikal, 1 Kasım 2012, s.18. [12] Doğan Akın, “Evet Hrant, Türklük Aşağılandı”, Taraf, 6 Aralık 2012, s.10. [13] Foti Benlisoy, “Vesayet Karşıtı Popülizmde Sona Gelindi”, Tîroj, Yıl:9, No:59, Kasım-Aralık 2012, s.12-15. [14] Vahap Coşkun, “Herkes Bir Parça Kemalist”, Radikal İki, 18 Kasım 2012, s.6. [15] Nilgün Cerrahoğlu, “AKP’nin On Yılı”, Cumhuriyet, 4 Kasım 2012, s.13. [16] “Akıl ve Vicdan Tutulması”, Milliyet, 16 Eylül 2012, s.17. [17] Mark Neocleous, Güvenlik, Şiddet ve Savaş, çev: Gül Çorbacıoğlu-Ersin Embel, Dipnot Yay., 2012, s.46-165. [18] Morton Abramowitz, “Sallantıdaki Türkiye…”, Sendika.Org, 20 Eylül 2012… http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=48163 [19] Metin Celâl, “Türk Romanında 12 Eylül”, Cumhuriyet Kitap, No:1177, 6 Eylül 2012, s.10. [20] Fikret Bila, “Erdoğan’ın Kürtlerle İlgili Yeni Söylemi”, Milliyet, 1 Mayıs 2011, s.20. [21] Eduardo Galeano, “Ve Günler Yürümeye Başladı”, Çev: Süleyman Doğru, Sel Yay., 2012. [22] “Öcalan’dan Yeni Mesaj”, Vatan, 21 Temmuz 2011, s.15. [23] “Bölge Barut Fıçısı Gibi”, Cumhuriyet, 1 Mart 2011, s.5. [24] “Demirtaş: Türkiye İsyan Sınırında”, Cumhuriyet, 23 Şubat 2011, s.5. [25] Arif Arslan, “Ortadoğu’da Kürt Devleti Kuruluyor”, Radikal, 28 Ekim 2012, s.8. [26] Namık Durukan, “Köleniz Değiliz”, Milliyet, 6 Temmuz 2011, s.19. [27] “Senin Zihniyetin Eşkıyanın Âlâsı”, Milliyet, 2 Haziran 2011, s.20. [28] Utku Çakırözer, “Görüşmeyi Açıkla”, Cumhuriyet, 20 Ağustos 2011, s.5. [29] “Demirtaş Barış İçin Müzakere Yapılmasını İstedi”, Cumhuriyet, 7 Ekim 2012, s.8. [30] Ayşe Sayın, “Yeni Açılım Olmaz”, Cumhuriyet, 1 Mart 2012, s.7. [31] Oğuz Ender Birinci, “Selahattin Demirtaş: Finaldeyiz”, Gündem, 4 Eylül 2012, s.10. [32] Aysel Tuğluk, “AKP ile Kürt Sorununda Çözüm Yok”, Taraf, 24 Temmuz 2012, s.12. [33] Tuğluk’un, “Bağımsız Kürt devleti gerçekçi değil,” (Güven Özalp, “Van Milletvekili Tuğluk: Bağımsız Devlet Gerçekçi Değil”, Milliyet, 7 Aralık 2012, s.23.) tespitiyle mesafeli olduğumun altını özenle çizmeliyim. [34] Mahmut Oral, “Kürtlerin Sabrı Kalmadı”, Cumhuriyet, 6 Mayıs 2011, s.6. [35] Aysel Tuğluk, “Ara Yol Kalmadı”, Gündem, 13 Nisan 2012, s.5. [36] Aysel Tuğluk, aktaran: Eyüp Can, “Aysel Tuğluk’a Ne Oldu?”, Radikal, 6 Mayıs 2011, s.4. [37] Aysel Tuğluk, “Diyalog ve Müzakere Kaçınılmaz”, Radikal İki, 11 Mart 2012, s.2-3. [38] “Zana: Kürtlere Siyasi Statü Lazım”, Taraf, 11 Mart 2012, s.13. [39] Leyla Zana, aktaran: Taha Akyol, “Silah Sigorta mı?”, Hürriyet, 14 Ocak 2012, s.18. [40] “Kaderimizi Tayin Hakkı İstiyoruz”, Hürriyet, 28 Aralık 2011. [41] Miray Çimen, “Diyarbakır’ın Yarısı ‘Özerklik’ İstedi”, Radikal, 19 Mart 2012, s.11. [42] Ezgi Başaran, “Kürtlere Haklarını Salam Taktiğiyle Veremezsiniz”, Radikal, 27 Eylül 2012, s.6. [43] Geçerken bir örnek: “CNN TÜRK Tarafsız Bölge Programı Yapımcısı Dört İslâm âlimi Kürt sorununu çözer mi? BDP Milletvekili Altan Tan’ın bir önerisi var. Diyor ki: ‘Dört İslâm âlimi bir araya gelsin, Kürt sorununa İslâmi çözüm bulsun.’ Altan Tan’ın dört kişilik listesi de hazır: BİR: Hayrettin Karaman. İKİ: Fethullah Gülen. ÜÇ: Ali Bulaç. DÖRT: Osman Tunç… Şöyle diyor Altan Tan: ‘Şahsım adına bu dört kişinin ittifak ederek verecekleri fetvaya uyacağıma ve tüm siyasi hayatım boyunca bu fetvanın dışında bir çözüm şekline itibar etmeyeceğime herkesin önünde söz veriyorum.’ Altan Tan, iyi ki ‘şahsım adına’ demiş. Çünkü ortaya attığı çözüm formülü, sadece kendisi açısından bir çözüm formülü olabilir. Kürt sorununun çözümüne zerre kadar katkı sunamaz.” (Ahmet Hakan, “Dört İslâm Âlimi Kürt Sorununu Çözer mi?”, Hürriyet, 25 Mayıs 2012, s.4.)

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s