KIMSENIN KUŞKUSU OLMASIN; ONLARI MUTLAKA YENECEĞIZ![1] 

“Belki de asıl ustalık budur;her zaman acemi olmayı bilmek.”[2]  Yedi düvel dört iklimden hoş geldiniz…Dersim’den, Diyarbekir’den, Antakya’dan, Çorum’dan, Sivas’dan, Samsun’dan, Ardahan’dan, İzmir’den, Adana’dan, Antep’den yani “Nuh’a beşikler veren” kadim Anadolu’nun dört bir yanından buraya gelen yoksullar, işçiler, Kürtler, Araplar, Ermeniler, Çerkezler, Lazlar, Aleviler, kadınlar, gençler, çocuklar yani ötekileştirilen mağdurlar, madunlar, ezilenler, sefa getirdiniz…Biz; çığlıklarımızla kocaman bir çığ oluşturmak için buradayız; ele ele omuz omuza zindanlarda direnen açlık grevcileriyle, Dersim’in Botan’ın yükseklerinde özgürlük türküsü söyleyenlerle, varoşlardaki yoksulların öfkesi ve çarklarının başındaki işçilerin azmiyle buradayız…Biz halkız; hani lanetli egemenlerin, aşına ekmeğine, umuduna el koyduğu, sömürmekle kalmayıp, zindanlara doldurduğu yoksullarız…Biz buradayız; çünkü yoksuluz, sömürülüyoruz…Biz buradayız; çünkü inkâr edilip eziliyoruz, ötekileştirilerek asimile ediliyoruz…Biz buradayız; çünkü ataerkil zorbalığın mağdurlarıyız…Biz buradayız; çünkü emperyalist saldırganlığın, sürdürülemez kapitalist barbarlığın kurbanlarıyız…Biz buradayız; çünkü ABD beslemesi T.“C” terörünün hedefiyiz…* * * * *Mahmut Alınak’ın, “Sözün tam anlamıyla dev bir tımarhaneyi andırıyordu. Orada zengin-fakir herkes para hastalığına yakalanmıştı. Girdiği her yere düşmanlık tohumları eken para maddeleşmiş bir Tanrı mertebesine yükselmişti. (…) Hayatı, akıl ve aklın düzene koyduğu ışık duruluğundaki duygular değil, kan ve ter kokan para ve kaba kuvvet yönlendiriyordu,”[3] diye tarif ettiği zulmün tam orta yerinde umutla aşkı ve hayatı savunuyoruz…Bir hayalimiz var…İnsanın insana kulluğu nihayete ersin…Geceleri aç yatılmayıp, sabahın köründe kalkılmasın, soğukta titrenmesin…Çocuklar doyasıya süt içebilsin, motorları maviliklere sürebilsin…Kürtler, Ermeniler, Araplar, Çerkesler, Lazlar, Süryaniler ve ötekiler özgür ve eşit olabilsin ki, Kürtlerin köyleri bir daha yakılmasın, Ermeniler’le Süryaniler soykırıma maruz kalmasın, Çerkesler ile Lazlar asimile edilmesin…Zindanlara gerek kalmasın; kelepçelerden pulluk, zindanlardan müze yapılsın…Kadınlar, ikinci cins olmanın ataerkil zulmünde kurtulup, özgürleşsinler…Aleviler Dersim’leri, Sivas’ları, Çorum’ları, Maraş’ları yaşamasınlar bir daha…* * * * *Korkunun kaynağının bilgisizlik, teslimiyet ve atalet olduğundan ve de hayalimizin, egemen korkuyu yenerek gerçekleştirileceğinden şüphe duymuyoruz…Bilmekteyiz ki tarihi değiştirenler, ancak ve ancak egemen korkuyu aşarak, ezilenlerin kendisi hakkındaki düşüncelerini değiştirmeyi başaranlardır.Bir insan, aklındakileri söyleyecek; umutlarını, hayallerini haykıracak cesareti olmadığında korkar.Korkuyu aşmak için haykırmak, itiraz etmek, başkaldırmak “olmazsa olmaz”dır…Hem de Ulrike Meinhof’un, “Köleler, özgür olmak isteyenlerden nefret ederler!”; Emiliano Zapata’nın, “Dizlerimin üstünde yaşamaktansa, ayaklarımın üstünde ölmeyi tercih ederim… “Yurda ve halkın özgürlüğüne düşman olanlar, her zaman halkın soylu davası uğrunda kendilerini feda edenlere haydut gözüyle bakmışlardır”; Rosa Luxemburg’un, “İnsan iki ucundan yanan bir mum gibi olmalı,” sözlerini anımsayıp, anımsatarak…Evet, ezilenler yani biz, cellatlar(ımız)a saygı duymamalı, “kurban” edilmekten nefret etmeyi öğrenmeli, öğretmeliyiz…Bunun içinde “Yarın bambaşka bir insan olacağım,” ertelemeciliğinden vazgeçip, itiraz etmeye, başkaldırmaya bugünden başlamalıyız; William Shakespeare’in, ‘Macbeth’teki, “Yarın sonra yine yarın, yarın diyerek küçük adımlarla ömrün son hecesine kadar ilerleyecektir zaman,” sözlerini anımsayarak!* * * * *Hayalimizi gerçekleştirmek yolundaki her isyan, kaçınılmaz tehlikelerle yüzleşmek zorundadır elbet…Kuşku yoktur ki, yüzleştikleri her ortak tehlike ezilenleri birleştirir.Tehlikelere göğüs germe azmi, korkunun iktidarını yerle yeksan ederken; ezilenlere de, hiç çekinmemeyi, hiçbir şeyden kaçmamayı, boyun eğmemeyi, yani isyan etmeyi öğretir…“Bu mümkün mü?” ikirciminden muzdarip olanlar; Dante’nin, “Küçük bir kıvılcım, yangına sebep olur”; Shakespeare’in, “Koca selleri meydana getirenler, küçük dereciklerdir,” uyarılarına kulak vermelidir…Unutulmasın, ezilenleri güçlü kılan tek şey gerçektir. Ve gerçek, gecikmeyi sevmez, ömrü ise sonsuzdur…Gerçek, insanın her yerde iyiyi bulmasına, iyiye ulaşmasına imkân sunarken; her gerçeğin her kulağa göre olmadığını “es” geçmeden vurgulanmalı: Gerçek, olması gerektiği kadar ve cesaretle dillendirilmelidir.* * * * *Hayır, coğrafyamızın üzerinde esen karayelleri; coğrafyamızdaki kapkara vicdansızlığın yıkımını, zorbalığını görmezden gelmiyorum…Unutmayın; “İnsan için vicdanı özgürlük konusu da olabilir, hapishanesi de,” diyen Zahit Atam’ın eklediği üzere: “Hapishaneler bir toplumun riya aynasıdır… Özgür olmak isteyenler sürülür oraya…”Bu gerçeğin bilincinde yarasalardan esinlenen; sınıf nefretiyle bilenen; cellatların (c)ezaevleriyle betimlenen kötülük ve riyanın yarattığı tabloyu “es” geçmiyorum…Biliyorum, görüyorum: Kimileri artık inanamıyor; kimileri artık sevemiyor; kimileri artık ne istediğini bilmiyor; yani inanmaktan, istemekten, sevmekten, yapabilmek ve bilmekten vazgeçtiler… Teslim oldular, boyun eğdiler… Düşlerinden arınıp, bencilliğin buzlu sularında başkalaştılar… Zalimin hain ve arsız uşağına dönüştüler…Ama aldırmayın zaman geçer, devran döner; yıkılır sarayı, zindanı zalimin elbet bir gün…İşte biz; o bir gün için inanmaktan, istemekten, sevmekten, yapabilmekten, bilmekten ve başkaldırmaktan asla vazgeçmeyeceğiz…Çünkü “Kim aç varsa hepsi ben/ Kaç hasta varsa hepsi ben/ Kaç insan önlerinde dönen/ İşsiz hammal hepsi ben,” diyen Sezai Karakoç’un altını çizdiği üzere biz, hepimiz eşitliğin, özgürlüğün türküsünü söylüyoruz umutlu bir öfkeyle o bir gün için…Hani idam sehpasına çıkmadan önce kaleme aldığı dizelerinde Mustafa Özenç’in haykırdığı üzere…“O büyük gün geldiğinde/ ben kim bilir kaç yıldan beri,/ ebedi yatağımda, toprağın derinliklerinde/ sonsuz bir uykuda uyuyor olacağım./Fakat alınca ne zamandır beklediğim haberi,/ uyanıp, sesimi kimse duymadan/ O büyük zaferin tarifsiz coşkusuyla,/ kara toprağın altından, ben de haykıracağım./Unutup geçmişte kalan acı dünü,/ kim bilir belki bir kış günü,/ üzerimi yorgan gibi kaplayan/ bembeyaz karın soğuğundan…/ Ya da sonbahar mevsiminde,/ kemiklerime işleyen yağmurdan duyacağım./Ve milyonları saran o doyulmaz sevince/ ben de sessizce ortak olacağım./Mevsim ilkbahar, sıcak bir yaz olsa da,/ gece gündüz farketmez, ben her zaman hazırım./Adımın yazıldığı taş bile yıkılsa da,/ kalmamış da olsa şu dünyada mezarım,/ hatırlayıp tek canlı gelmese başucuma,/ O müjdeyi ben doğadan alacağım./Nasırlı ellerce yaratılan o görkemli bayrama/ hiç kimse farketmeden ben de katılacağım.”* * * * *Onları yeneceğiz; kimsenin bundan kuşkusu olmasın!Onları ekmek ve özgürlük için…Boynu bükük hercai menekşeler, çocuklar, aşk ve hayat için…Bizi bırakıp gidenler için…Aydınlık geleceğimiz için yeneceğiz…Milyonuncu kez olsa da yineliyorum; onları yeneceğiz; kimsenin bundan kuşkusu olmasın!Çünkü biz Spartaküs’ün, Demirci Kawa’nın, Şeyh Bedrettin’in, Pir Sultan’ın torunlarıyız…Çünkü biz Marx’ın, Lenin’in, Rosa Lüxemburg’un, Mao’nun, Che’nin, Ulrike Meinhof’un, Mustafa Suphi’nin, Nâzım Hikmet’in, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın, Behice Boran’ın, Mihri Belli’nin, Deniz Gezmiş’in, Mahir Çayan’ın, İbrahim Kaypakaya’nın, Barbara Anna Kirstler’in, Suzan Zengin’in, Berna Ünsal’ın, Ökkeş Karaoğlu’nun, Mazlum Doğan’ın, Mahsum Kormaz’ın, Kemal Pir’in, zindanlarda direnenlerin yoldaşlarıyız…* * * * *Onları yeneceğiz…Onları yenmek için tüm düşmanlarınız arasında en tehlikelisinin, “Dost(umuz)” gibi görünen olduğunu unutmadan şimdi düşmanlarımıza karşı umutla, dirençle silahlanmalıyız…Umut ve direnci kuşanmak, bizlere serüven, güç, coşku, gelişme, kendimizi ve dünyayı dönüştürme olanağı vaat eden bir imkândır.Söz konusu imkânı ezilenlerin devrimci örgütlülüğüyle değerlendirebiliriz.Bunu hayata geçirirken de Malcolm X.’in, “Şiddetin avukatlığını yaptığım anlamına gelmesin, ama aynı zamanda, nefsi müdafaa için şiddet kullanılmasına karşı değilim. Nefsi müdafaada olunca ona şiddet demem, aklını kullanmak derim,” sözlerinin altını defalarca çizmeliyiz…“Tarih için verilen mücadeleye şimdilerde kimlik mücadelesi deniyor”ken;[4] unutulmasın: Yerkürenin her yerinde, sarayları inşa eden bizleriz. O hâlde bu egemenliği kanı, canı pahasına inşa eden biz işçiler, yoksullar, ezilenler, sömürücülerin saraylarını da yıkabiliriz…Çünkü yıkıp, eşitlikçi-özgür bir dünyayı inşa edebiliriz. Bunun içinde biz yıkımlardan hiç mi hiç korkmuyoruz; yıkımın üzerinde kardeşlik ve eşitlikle kuracağımızdan şüphe etmiyoruz!Bu nedenle de, ne kadar yakıcı olursa olsun güneşe sırtımızı dönmüyoruz; korkmuyoruz!Bunun içinde Bertolt Brecht gibi, “Bir banka soymak, bir banka açmaktan daha büyük bir suç değildir… “Hiçbir şey bilmeyen cahildir, ama bilip de susan ahlâksızdır… “Gerçeği bilmeyen sadece aptaldır. Fakat gerçeği bilen ve ona yalan diyen, suçludur, canidir…”Noam Chomsky gibi, “Eşitlik olmadan demokrasi olmaz…”Jean Paul Sartre gibi, “Umutsuzluk; insanlığın kendine karşı hazırlayabileceği suikastların en korkuncudur, umutsuzluk manevi bir intihardır…”W. Shakespeare gibi, “Çabucak koca bir ateş yakmak isteyenler, cılız samanları tutuşturmakla işe başlarlar…”Ludwig Wittgenstein gibi, “Ancak kendinde devrim yapabilen devrimci olabilir…”Murathan Mungan gibi, “Kimse çıktığı yolda kendisi kalmaz. Yol insanı başkalaştırır…”Ursula Kroeber Le Guin gibi, “Vermediğiniz şeyi alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir…” diye haykıracağız!* * * * *Şafak Pavey’in, “Toplumdaki gerginlik beni endişelendiriyor,” diye betimlediği imkân ve tehlike tablo bizi “endişendirmiyor”ken; bir kez daha tekrarlıyorum: Onları yeneceğiz; kimsenin bundan kuşkusu olmasın!Spartaküs’le, Demirci Kawa’yla, Şeyh Bedrettin’le, Pir Sultan’la, Marx’la, Lenin’le, Rosa Lüxburg’la, Mao’yla, Che’yle, Ulrike Meinhoff’la, Mustafa Suphi’yle, Nâzım Hikmet’le, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yla, Behice Boran’la, Mihri Belli’yle, Deniz Gezmiş’le, Mahir Çayan’la, İbrahim Kaypakaya’yla, Barbara Anna Kirstler’le, Suzan Zengin’le, Berna Ünsal’la, Ökkeş Karaoğlu’yla, Mazlum Doğan’la, Mahsum Kormaz’la, Kemal Pir’le, zindanlarda direnenlerle yani halklaşan gerçeğimizle onları mutlaka yeneceğiz…Bizi mülksüzleştirenleri mülksüzleştireceğiz… vurgusu eşliğinde Kemal Özer’in, ‘Bir Yol Ayırımındasın’ dizeleriyle noktalıyorum diyeceklerimi:“Ey ‘ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin’/ diyenlere övgüyle yüreğini açan,/ ama kendi içinde boğan kendi sesini,/ gücünü başkasının gücüne katmayan/ sana sesleniyorum, bak avuçlarına…/ /Öyle bir yol ayrımındasın ki artık,/ mümkün değil tek başına savunman hiçbir şeyi,/ ya kalmana boyun eğeceksin ayaklar altında,/ ya alacaksın direnenlerin yanında yerini,/ sahip çıkmak için yaşamın aydınlığına…” 9 Kasım 2012 11:41:13, Ankara.  N O T L A R[1] Tohum Kültür Merkezi’nin 11 Kasım 2012 tarihinde İstanbul’da düzenlediği “Umudu Tohumca Büyütüyoruz Şöleni”nde yapılan konuşma… Kaldıraç, No:138, Aralık 2012…[2] Turgut Uyar.[3] Mahmut Alınak, Köpekler Manifestosu, Jan Yayınevi, 2012.[4] Beatriz Sarlo, Geçmiş Zaman, çev: Peral Bayaz Charum, Metis Yay., 2012.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s