İNSAN OLMAYA (VE KALMAYA) SÖZ VERMEK[*]

“Ve asıl günleriniz olacak, günleriniz
Duyup da bilmediğiniz, bilip de tatmadığınız.”[1]
 “Bütün değer yargılarının nereden estiği belirsiz bir rüzgâr önünde savrulan yapraklar gibi darmadağın olduğu bir süreçten geçiyoruz.”[2]
Adnan Binyazar’ın, “Vicdan kirlenmesi”yle betimleyip, “vicdansızlığın nerelere vardığı”na; “toplumun hemen her kesimindeki yozlaşması”na dikkat çektiği süreç ile Honoré de Balzac’ın yaşadığı yıllarda Fransa’nın içinde olduğu çürümeyi betimleyen, “İnsan, göre göre kötülüklere alışır, yapılanları boş verir; önce yapılan kötülükleri onaylamaya başlar, sonunda kendisi de (aynını) yapar. Hiç durmadan utanç verici ve sonu gelmeyen uzlaşmalarla lekelenen ruh zamanla pörsür, asil düşüncelerin zembereği paslanır, bayağılığın zıvanaları yıpranır ve kendi kendine dönüp durur,”[3] betimlemesi arasında müthiş bir paralellik söz konusu…
Nâzım Hikmet’in, “ve insanlar, ah benim insanlarım,/ yalanla besliyorlar sizi,” dizelerinde somutlanan “ilişki(sizlik)ler”, “değer(sizlik)ler”le sarsılıp/ savrulan kapitalist çürümenin orta yerinde insan(lık), köleleştirilmiş bir sürüye tahvil edilmek isteniyor…
Bu durumda “belleksiz”, tarihsiz bir topluma dönüş(türül)menin en büyük tehlikesi; insan(lık)ın, “gerçek” ile “masal”ın birbirinden ayırt edemeyen kafa karışıklığına, hurafelere tutsak olmasıdır; Oscar Wilde’ın, “Günümüzde insanlar, yalnızca fiyatı biliyorlar, değeri değil,” sözüyle anımsatmak istediği, tam da budur!
Verili tabloda “Bilinçleninceye dek başkaldıramayacaklar, başkaldırmazlarsa da hiçbir zaman bilinçlenemeyecekler,” diyen George Orwell, şu saptamasının da altını çizer: “Önemli olan yaşamak değildir, başarmak hiç değildir. Önemli olan insan kalmayı bilmektir…”
“İnsan kalmayı bilmek” de; o ancak, “Hayat yaşadığımız şey değildir; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydir,”[4]deyip; Samuel Beckett’in ‘Godot’yu Beklerken’ oyunundaki “efendi-köle” ikilisinin Lucky’si ile despot “efendi” Pozzo’da simgelenen dikotomiyi aşan özgürleşmeyle mümkündür.
Bunun için tarihine tanık olmakla yetinmeyip, aktif taraf olan yani tarihi yorumlamakla yetinmeyip, yaratan somut insan(lar)a muhtacız.
Fyodor Dostoyevski çok önceleri dile getirmişti: “Bize insan olmak, yani etiyle kemiğiyle insan olmak bile yük geliyor; bundan utanıyoruz, ayıp sayıyoruz. ‘Soyut insan’ diyebileceğim garip yaratıklar olmaya can atıyoruz.”
Bu tip, tarihi sadece yorumlamakla, tanık olmakla yetinen yetersizliktir.
Bize bir adım daha ötesi gerek. “Nasıl” mı?
Mesela Franz Kafka’nın, “Bir noktadan sonra vazgeçmek olanaksızdır. Erişilmesi gereken nokta da, orasıdır”; Paul Auster’in, “Hayatı gözyaşlarınla ödüllendireceğine, gülüşünle cezalandır,” deyişindeki üzere…
Çünkü “İnsanların doğası yoktur, tarihi vardır,” der Ortega Y Gasset.
Doğrudur; hepimiz yarattığımız sınıflar mücadelesi tarihinin ürünüyüz.
Hem ürünü, hem de yaratanı olduğuz tarihi “kötü yanı” üretirken; olup-biten bir kez daha “11. Tez”e davetiye çıkarıyor.
İnci Aral’ın, “Hayat yaşadığımız şey midir?” sorusuna “Hayır” yanıtını vererek, ezilenlerin vicdanına sarılma zamanıdır; Stefan Zweig’ın, “Vicdan anımsadıkça, hiçbir suç unutulmaz,”[5] deyişiyle…
Evet, evet “Sen yanmasan, ben yanmasam, biz yanmasak…” dizelerindeki üzere; insan(lık) kendini yeniden, olması gerektiği üzere inşa edebilir. Hem de Walter Benjamin’in “Kendi yıkımından estetik bir haz duyabilmektedir,” notunu düştüğü verili yabancılaşmaya rağmen!
Bunun için J. J. Rousseau’nun, “Her insan, yaşamını, yine onu korumak için tehlikeye atma hakkına sahiptir. Yangından kurtulmak için kendini pencereden atan birinin intiharla suçlandığı görülmüş mü?”;[6] Alexis Carrel’in “İnsan, tekrar yücelmesi için kendini yeni baştan inşa etmek zorundadır. Ve bu yenileşmeyi ızdırap çekmeden yapamaz. Çünkü o hem mermerdir, hem de heykeltıraş. Hakiki biçimini yeniden kazanmak için, büyük çekiç darbelerini kendi maddesine indirerek kıvılcımlar çıkaracaktır,” sözlerini anımsamak yetecektir…
Yeter ki, insan olduğumuzu, insan olmak ve kalmak eyleminin anlam ve bağlamını “es” geçmeyelim…
Hatırlayın: F. Nietzsche doğanın “söz verebilen hayvanı”, yani insanı yarattığını söyler. Verdiği sözü tutmak zorunda olan değil, “verdiği sözü tutmak isteyen hayvan” olan insanı…
Söz vermek, kendi ve/ya da öteki için sorumluluk almak demektir. Yaşadığımız hayatı değerli kılmak verdiğimiz sözü tutmaktan geçer. Bir topluluğa ait olabilmek ancak böyle mümkündür. Söz vermek ve onu tutmaksa, I. Kant’ın dediği gibi tutmak zorunda olunduğu için değil, tutmak istendiği için tutulduğunda daha da anlam kazanır.
Tıpkı Atilla İlhan’ın, “O sözler ki bir ömür boyu/ Dolu bir tabanca gibi yüreğimizde taşırız,/ O sözler ki bir kez ağzımızdan çıkmıştır/ Uğrunda asılırız,” dizelerinde haykırdığı gibi…
21 Eylül 2012 14:36:37, Ankara.
N O T L A R
[*] İnsancıl, Yıl:23, No:269, Aralık 2012…
[1] Edip Cansever.
[2] Armağan Erman, “İnsani İlişkiler”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, No:1326, 17 Ağustos 2012, s.13.
[3] Honoré de Balzac, Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti, çev: Aysel Bora, Can Yay., 2012.
[4] Pascal Mercier, Lizbon’a Gece Treni, çev: İlknur Özdemir, Kırmızı Kedi Yay., 2012.
[5] Stefan Zweig, Sabırsız Yürek, çev: Çiğdem Öztekin, Can Yay., 2011.
[6] J. J. Rousseau, Toplum Sözleşmesi, çev: Ali Timuçin, Bulut Yay., 2007, s.71.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s