MİLLİYETÇİLİĞİN TÜRKÇESİ

“Temellendirilmiş inanışın temelinde
temellendirilmemiş inanış yatar.”2

Ahbarik Hrant’ın anısına3 adanan bu yazıya gerekli bir girizgahla başlayayım…
“Yasaklanmış bir soru var mı?” tümcesi, Platon’un ‘Devlet’ başlıklı yapıtının en sarsıcı
saptamalarındandır…
Başkaldıran insan(lık) için “yasaklanmış sorular” yoktur; “varsa” da -diyeti göze alınarak- yanıtsız
bırakılmamalıdır…
Çünkü Francis Bacon’un ifadesiyle, “Bilmek, egemen olmaktır”…
Evet egemen olmanın ilk koşulu “bilmek” ise, ikincisi de yanıtlamaktır…
G. K. Chesterton’un, “Ölü bir şey akıntıya kapılabilir, sadece yaşayan bir şey akıntıya karşı durabilir,”
uyarısını unutmadan bilmek de, yanıtlamak da göze alabilmektir…
Ve de Can Yücel’in, “Yalnızlığım benim çoğul türkülerim/ Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi”
dizelerini terennüm ederek yalnız kalmayı/ bırakılmayı ve akıntıya karşı kürek çekmeyi, vd’leri, vb’leri…
Bu belirlemelerin ardından günümüz dünyasında ve Türkiye’sinde yanıtsız bırakılmaması gereken
(ve de “yasaklı”) “milliyetçilik” sorunsalına geçersek, konuya ilişkin yanıtların en iyilerinden biri Samuel
Johnson’un, muhafazakâr İngiliz politikacı Edmund Burke’a yönelik, “Yurtseverlik üçkağıtçılığın son
sığınağıdır,” betimlemesidir…

I-) MİLLET (=ULUS) NEDİR?

“Bir sorun, ortaya çıktığı zamanın
düşünce düzeyi ile çözülemez.”4

Güncel toplumsal, siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın her alanına damgasını vuran‚ “millet” kavramı
Batı dillerine “nation” olarak geçen ve Osmanlı döneminde “millet”; Cumhuriyet’ten sonra da “ulus” olarak
anılan çetrefilli bir kavramdır.
Her derde deva gibi sunulan bu kavramın tarihsel gelişimi eskiye gitmekle birlikte, siyasi anlamı Fransız
Devrimi, daha doğrusu Aydınlanma dönemi ile başlar. Etnik olarak aynı kökenden gelen toplumlar için de bu
kavram kullanılmıştır.
“Millet” tanımı Osmanlı’da bütün Müslümanlar için kullanılan bir kavramdı; bu bakımdan içeriği
dine göre tanımlanmıştı. Fakat Cumhuriyet sonrasında kullanılmaya başlanan “ulus” kavramının dini içeriği
boşaltılıp, yerine “etnik” Türk tanımını getirilmiş olduğunu görürüz.
Aslı sorulursa “Ulus tarihsel evrimin belirli bir döneminde ortaya çıkan zorunlu bir toplumsal
örgütlenme biçimi değil. Aksine ulus düşüncesi zihinsel bir tasarımdır: Siyasal, askeri ve ekonomik
müdahalelerle toplumsallaştırılır.”5
“Ulusçuluk akımının tarihi, Batılılaşma ve Batıcılık akımının başlamasıyla doğmuştur.” 6
Bir tarihsel kategori olarak mutlaklaştırılıp, fetişleştirilmemesi gereken ulus-devlet (ya da devlet-ulus)
modeli ilanihaye değildir; yani bir son kullanma tarihi vardır.

Milliyetçilik, Yurtseverlik ve Sol, Editör: Fikret Başkaya, Özgür Üniversite Kitaplığı: 65, Maki Yay., 2007 içinde
yayınlandı…
2 Ludwig Wittgenstein, Cogito, No:33, 2004, s.290.
3 “Tıpkı bir güvercin gibiyim…/ Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım./ Başım onunki kadar
hareketli… Ve anında dönecek denli de süratli./ / İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey
Bakanlar?.. Bilir misiniz?.. Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?// ‘Ölüm-kalım’ dedikleri bu olsa gerek.” (Hrant Dink, Agos, 10 Ocak
2007.)
4 Albert Einstein.
5 Sermed Berçelan, “Hayali Cemaat”, Gündem, 6 Temmuz 2007, s.4.
6 Niyazi Berkes, Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, Kaynak Yay., 2002, s.18.

1

Ulus-devlet için çok şey söylenebilir. Şüphesiz en başta gelen bir “millet”in varlığı. Bu milletin ortak
bir dil ve kültüre sahip olması. Sınırları olan bir ülke. Ülkeyi, ulus ve devlet olarak haklarını koruyacak bir güç.
Para basmaktan tutun, dış ülkelerle ilişkileri ve her türlü ticareti belirlemeye kadar uzanan egemenlik hakları…
Bunlar Ulus Devlet’in klasik, kitabi tanımları, bilinenleridir… Ama son tahlilde bir sınıf (burjuva) egemenliğini,
(“Vatan-Millet-Sakarya” gibi) söylencelerle meşrulaştıran düzenlemedir…
Bakın Orhan Bursalı, bunu nasıl da açık açık ifade eder:
“Varoluşun en önemli içeriği, ulus olarak her türlü yaratma ve çizginin üzerinde üretken bir ekonomi
kurabilmektir. Ulus-Devlet, bir anlamda ekonomidir; en geniş anlamıyla ise yaratabildiğin değerler bütünüdür.
Ulus-Devlet’in varlığı, var oluşu, var olma yeteneği buna bağlı…7
O hâlde “kapitalizmin vatanı pazar, milleti emek gücü, milliyetçiliği de burjuva sınıf egemenliğidir”
vurgusunun altını bir kez daha çizerek ilerlersek, millet, milli, milliyetçilik; modern çağın mitolojisi olması
yanında; yine modern çağda “öteki” ilan edilene yönelik tüm suçları meşrulaştıran bir vebadır…
Öteki ilan edilen karşısında milliyetçilik bağnazca bir duygu olmanın da ötesine geçmiş bir
saldırganlıktır.
Kimileri tarafından “pozitif” denilerek yüceltilse de, “ötekileştiriciliği”yle milliyetçilik, olsa olsa,
saldırgan saçmadır.
Bir sermaye ilişkisi olarak milliyetçilikle iktidar etle tırnak gibidir.

I.1-) MİLLİYETÇİLİK NE?

“Ne gördüğümüz, büyük ölçüde
ne için baktığımıza bağlıdır.”8

“Peki milliyetçilik ne” mi?
Sorarak sıralayalım: Kişinin kendi kültürünü sevmesi, kendi soyundan gelenlere biraz daha sevgi
duyması mı? Kişinin dilinin kaybolmasını, zaman içinde erimesini önlemek için bazı gayretler içinde
olması mı? Kendi kültürünün dünyanın en eski kültürü olduğunu söylemesi mi? Kendi dilinden, öbür
dünya dillerinin doğduğunu söylemesi mi? Kendi ırkının dünyanın en üstün ırkı olduğunu söylemesi mi?
Dolayısıyla “damarlarında asil kanlar” araması mı? Kendi ırkından bir kişinin “dünyaya bedel olduğunu”
söylemesi mi? Kendi çocuğuna kendi dilinden adları bırakması mı?
Belki hepsi ama bu kadar da değil…
Milliyetçilik, “ben ve öteki” ikileminin; yani “öteki”ni aşağılamanın, kültürünü boğmaya çalışmanın,
inkâr ve imhanın doğrudan ürünüdür.
Yani ulus-devletlerin kendi egemenlik tarifleri ve milliyetçilik projeleri ısrarlı bir milli “safiyeti”
gerektirmiştir. Sadece gündelik hayat üzerinde biçilen bir safiyet arayışı değildir bu. Milliyetçiliğin bir ufuk
olarak benimsendiği, toplumsal yaşamda ise “diğer”leri açısından kolay atlatılamayan toplumsal travmaya
sebep olan bir süreçtir.9
Kim ne derse desin; ya da nasıl sunmaya kalkışırsa kalkışsın; milliyetçilik fikri “üstünlük” anlayışına
dayanır; bunun üstünde yükselir.
“Almanlar en üstün ırktır, millettir!”
“Hayır, en üstün millet Türk milletidir. Tarihte kurduğumuz devletlerin haddi hesabı yok!”
“Biz İngilizler tarihin en büyük imparatorluğunu kurduk. Kimse bizimle yarışamaz!”
“Ya Roma İmparatorluğu’na ne demeli? Hiçbiriniz İtalyanların eline su dökemezsiniz!”

7

“Biz aslında Ulus-Devlet’i oluşturabilmiş değiliz. Henüz ‘Kuruluş’ aşamasında yarım bırakmışız… Türkiye, Ulus Devlet
sürecini tamamlayamamıştır. Bunun için ‘yaratma ve üretme iradesini’ eline almak zorundadır. (Orhan Bursalı, “Ulus Devlet!?”,
Cumhuriyet, 5 Ağustos 2007, s.6.)
8 John Lubbock.
9 Bütün milliyetçilikler gibi Türk milliyetçiliği de bundan azade değildir. Örneğin 1930’lı yıllara geldiğimizde, Türk
milliyetçiliği çok ciddi bir yükseliş yaşamaktaydı. Önce Atatürk’ün Kemalizm’in temelini teşkil eden cumhuriyetçilik, milliyetçilik,
laiklik, halkçılık, devletçilik ve inkılapçılık ilkelerini ortaya koyması; daha sonrasında Recep Peker’in CHP’nin bu ilkelere olan
bağlılığını açıklaması, 1930’lı yıllara hâkim olacak siyasi iklimin de bir göstergesiydi. Bu yıllar boyunca milliyetçilik diğer ilkelere
nazaran daha baskın bir unsurdu. Bu yıllarda toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi, yükselen devlet destekli milliyetçiliğin ilk
adımlarından birini oluşturuyordu. Bu Kongre’de ve daha önceki milli tarih çalışmalarında varılan sonuçlardan en önemlisi, Türk
milleti ile Türk dilini ilişkilendiren tezlerdi.

“Haydi canım! Biz Yunanlar olmasaydı ne bilim olurdu, ne felsefe! Batı uygarlığı her şeyini bize
borçludur.”
“Asıl biz Yahudilerin ‘seçilmiş kavim’ olduğuna dikkatinizi çekerim. Biz olmasaydık Hıristiyanlık da
olmazdı, Batı uygarlığı da!”
Vb’i, vb’i söylencelere yabancı olmazsınız; o hâlde ekleyelim: Milliyetçiliğin özünde böyle bir
çeşit “sidik yarışı” vardır!
Yani milliyetçilik “öteki” üzerinden kurulur; ancak bu hemen her kimliğin hatta, insanı benliğin inşası
için bir zorunluluktur. Milli Benlikte ise “öteki” ötekileştirilir ve kötülükten sorumlu kılınır. Milliyetçiliği
besleyen şey ötekine duyulan hınçtır. Ama bunun dışında asıl olarak milliyetçilik insanların kimi duygularına
seslenir.
Ulusal kimliği, ayrımcılık üzerinden, devlet eliyle kurgulamanın ve bir iktidar aracı olarak sürdürmenin
ideolojisi olan milliyetçilik, yalnızca sıcak çatışmalarda kendini gösteren saldırgan bir ideoloji değildir.
Milliyetçilik, bilincimize şekil veren, dünyayı anlamlandırmamızı sağlayan bir zihniyettir. Bu zihniyet,
kimliklerimizi, dilimizi, davranış kalıplarımızı, tutumlarımızı yönlendirir.
Milliyetçilik, bilincimize şekil veren, dünyayı görme ve yorumlama biçimimizi belirleyen bir söylemdir.
Bu söylem, kimliğimizi belirler, günlük konuşmalarımızı, davranış ve tutumlarımızı yönlendirir.
Tanımlı bir millet kurgusundan yola çıkan milliyetçiliğe göre, tüm çıkar ve değerlerden üstün olan
millet adına yapılan her şey meşrudur. Dünyayı iki kategoriye ayıran milliyetçilik ayrımcıdır. Biz ve ötekileri
ayırır. Ötekiler her an düşman olma potansiyeli taşır.
Millet adına kendini var eden, milletin sembolü olan devlet, şiddet araçlarını, fiziki güç kullanımın yasal
tekelini ulus adına elinde bulundurur. Kendi varlığını milliyetçiliğe dayandıran devletin, millet adına silahlanma
hakkı vardır. Ulus-devlet, kendi toprakları üzerinde şiddet araçlarının meşru olarak kullanılmasını kontrol eder.
Milliyetçilik dışlamaya ve ayrımcılığa dayanır, kendini bir ötekinin olumsuzlanması üzerinden kurar ve
tüm şiddet biçimlerini kendi varlığı adına meşrulaştırır. Milliyetçilik, savaşı mistifiye eder.
Ulus-devletlerin başlı başına şiddet aracı olduklarını ve varlıklarının bile savaşı kışkırttığını söyleyen
Marx diyor ki:
“Sınırlar savaşın çıkarlarına göre saptanırsa, istemlerin sonu gelmez. Çünkü her savaş hattının,
zorunluluk gereği, yetersizlikleri, kusurları vardır ve bu yetersizlikler yeni bölgeler ilhakı ile düzeltilebilir.
Bundan başka, sınırlar hiç bir zaman kesin ve adaletli bir şekilde belirlenemez; çünkü daima yenen tarafından
yenilene zorla kabul ettirilir. Bu yüzden de, kendilerinde yeni bir savaşın tohumlarını taşırlar.”
Ve nihayet milliyetçilik (ulusçuluk) sanılanın aksine rasyonel bir edim değildir, tersine milliyetçilik
fazlası ile duygu yüklü ve irrasyoneldir. Yaşanan onca şeye karşın milliyetçiliği güçlü kılan şey çok derin bir
duygusal ihtiyaca yanıt veren bir kimlik olmasıdır.
Çünkü milliyetçilik karmaşık düşünme edimine, zihni çabaya gerek bırakmayan her kesimin
anlayabileceği basit formülasyonlar üzerine kuruludur. Düşmanlar ve dostlar, sadakat gösterilecek vatan ve
millet vardır. Bunun yanında milliyetçilik kutsal devlete duyulan sadakat ve itaat kültürüdür de. Tüm bunlar
milliyetçi bir mensubiyeti rasyonel sorgulamalara karşı zayıf kıldığı gibi milliyetçi kimliğin kurulumunun
reddedilen olumsuzlanan ve hatta horgürülen bir “öteki” üzerinden kurulmuş olması, onu çatışmasız,
düşmansız yaşayamaz kılar, bundan dolayı milliyetçi kimlik çatışmacı ve saldırgan bir kimlik ortaya çıkartır.

II-) TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN KÖKENLERİ

“Bir yanda fazla hatıra,
bir yanda fazla unutuş varsa,
doğru bir hatırlama siyaseti
icat etmenin de vakti gelmiştir.”10

Önce çok önemli bir saptama: “Türkiye ulus-devlet olarak kurulmadı, ‘devlet-ulus’ olarak kuruldu. Bu
ülkede, devletin aklını kendi aklından daha haklı gören bir kamuoyu vardır.”11
Bu saptamadan hareketle şunları da eklemeliyiz: Milliyetçilik bir “savaş ideolojisi” olması
yanında “modern çağın dini”dir de.

10

Paul Ricoeur.
Süleyman Seyfi Öğün, “Milliyetçilik Kürtlerin Afyonudur”, Radikal, 4 Nisan 2005, s.8.

11

Diğer artı da şu: Devlet-ulusun Türkiye’sinde ordu sadece askeri bir güç değildir. Ordu aynı zamanda,
toplumu militarize eden, bunu da milliyetçilik aracılığıyla yapan ideolojik bir odaktır. Ordu iktidarını koruması
için milliyetçiliğe ihtiyaç duyuyor. Onu sürekli teyakkuzda tutuyor.
Söz konusu teyakkuz hâlinde çoğunluğun kafa sallayacağı genel geçer saptamaların başında “Bir Türk
dünyaya bedeldir!” sözü gelir.
Bu çerçeveyi göz ardı etmeden ilerlersek…
Milliyetçilik akımı12 1890 yılından itibaren, Osmanlı İmparatorluğunun en uç kenti Selanik’te boy
vermiştir. Selanik şehrinin kültür yapısı buna uygundur. Burada filiz veren bu akım daha sonra İmparatorluğu
etkilemiştir.
Osmanlı coğrafyasında, ilk Türkçü hareketlerin Süleyman Paşa ve Mustafa Celalettin Paşa ile başladığı
söylenir. Kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti Türkçü bir kimliğe sahip olmuştur. Hareketin sonradan fikir
babası 1876 Diyarbakır doğumlu Ziya Gökalp’tir. Fransızca bilen Gökalp, Emil Durkheim’in sosyolojik
metotlarından etkilemiştir. Yazdığı makaleler ve gazete yazılarında sosyolojik konuları ilk defa gündeme
getirmiştir. Daha sonra görüşlerini “Türkçülüğün Esasları” kitabında daha ayrıntılı işlemiştir. Ziya Gökalp’ın
iktidara gelen İttihat ve Terakki partisi yöneticilerini çok etkilediği kabul edilmektedir. İttihat ve Terakki
Partisi’nin üç ünlü yöneticisi var: Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa…
Bu arada Balkanlar ve Arap coğrafyasında da Milliyetçi hareketler görülmüş, dolayısıyla İmparatorluk
tuzla buz olmuştur. Anadolu’da ise, (“Tehcir”, “Mukatele”, “Soykırım” gibi nitelemelerle adlandırılan) Ermeni
olayları boy göstermiştir.
İttihat ve Terakki partisinin yöneticileri İstanbul İngilizler tarafından işgal edilince göz altına
alınmışlardır. Bunların en ünlüleri üç paşa, kaçmıştır. Başta Ziya Gökalp olmak üzere yüzün üzerinde kişi
Malta’ya sürülmüştür. Talat Paşa Berlin’de, Cemal Paşa Tiflis’te Ermeniler tarafından öldürülmüştür. Enver
Paşa ise Orta Asya’da Turan birliğini örgütlemeye çalışırken öldürülmüştür. Sonradan Cumhuriyet Halk Fırkası
kendine altı ok’u benimsemiştir. Bu oklardan biri de Milliyetçiliktir. Bu altı ok sonra Cumhuriyetin altı ok
ilkesi olmuştur.
Milliyetçilik ilkesinin 1921 ve 1924 anayasalarındaki şekli önemlidir. Anayasa “herkesi Türk saymıştır.
Lozan Anlaşmasının bazı bağlayıcı ilkeleri zamanla unutulmuştur. Bu arada milliyetçilik akımına özellikle
İslâmi kesimden eleştiriler gelmiştir.
1920’den önce Türkçülüğün bir başka önemli düşünürü de 1876 Kazan-Tataristan doğumlu Yusuf
Akçura’dır.13 Yusuf Akçura’nın yazdığı ‘Üç Tarzı Siyaset’ başlıklı yapıt çok etkili olmuştur.14
Süreç içinde Cumhuriyet yönetimi Ziya Gökalp’i öne çıkardı. Daha sonra da 1936 yılında Güneş Dil
Teorisi ortaya atıldı. Bu teoriye göre, bütün dünya dilleri Türkçe’den türemiştir. Bilim dışı bir yakıştırma
manzumesi olan teoriye göre, Amazon nehrinin adı “amma uzun”dan , Niyagara şelalesinin adı da “ne
yaygara”dan gelmişti!

“Milli” kelimesi Arapçadır. Bu kelime yerine Türkiye’de “Ulus” kelimesi türetmişlerdir. İki kavramın anlam bakımından
birbirinden bir farkı yoktur. Sadece “Ulus” kelimesi Türkçeleştirme akımıyla beraber türetilmiştir. Son yıllarda, kendilerine “ulusalcı”
etiketi yapıştıran, ama geçmişte sol hareketler içinde görünen ya da görünmeye çalışan kişiler tarafından “ulusalcı” diye bir terim
türetilmiştir. Bunlar, güya kendilerini MHP hareketinden ayırt edip farklı şeyler söylüyorlar gibi yapıyorlar. Oysa yaptıkları
bazen MHP hareketinden daha katıdır. Bu safta Doğu Perinçek, Mümtaz Soysal, Erol Manisalı yer almaktadır ve en büyük destek
Cumhuriyet gazetesi ve çevresinden gelmektedir.
13 Bu konuda ayrıntılı bilgi: François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri-Yusuf Akçura, Tarih Vakfı Yurt Yay.,
İstanbul, 3. baskı, 1999
14 Yusuf Akçura, “Türkçülüğün İki Kolu”nda şunları der: “Bizde Türkçülük cerayanının gitgide iki kola ayrıldığını
iddia etmek istiyorum. Bu iki cereyanı şimdi moda olan tabirlerle tarif etmek istersek, birisine ‘demokratik Türkçülük’,
diğerine ‘Emperyalist Türkçülük’ diyebiliriz. Demokratik Türkçülük, milliyet esasını, her millet için bir hak olarak telakki ediyor
ve Türkler için taleb ettiği bu hakkı, diğer milletlere de aynı derecede hak olarak tanıyordu. Mesela Osmanlı İmparatorluğu’nda,
Arapların, Arnavutların ve diğer milletlerin bu hakka istinaden haklı olarak istediklerinin verilmesine taraftardı…
Demokratik milliyetçilik hakka müstenid ve sırf savunmayla ilgilidir. Gasb edilen hakkı almağa, gasb edilmek istenilen
hakkı müdafaaya çalışır; Emperyalist milliyetçilik ise, taarruzidir, diğerlerinin hukukuna tecavüzü bile tecviz ederek kendi milliyetini
takviyeye çalışır. Taarruzi milliyetçilik, dünyada henüz bitmiş değildir. Fakat zannediyorum ki bu yeni milliyetçilik, er geç yok
olmaya mahkûmdur; Rusların, Avusturyalıların, Almanların başına gelen, bir gün olup diğer emperyalistlerin de başına gelecektir…
Efendiler, Türklerin taarruzi emperyalist milliyetçiliği hatadır.”

12

Yine bu kesitte -yani Nihal Atsız’ların öne çıktığı koordinatlarda15- Turan efsaneleri keşfedilmiş, kurt
hikâyeleri ders kitaplarına girmiştir!

NİHAL ATSIZ DİYOR Kİ!

Ahlâkın meydana gelmesinde en önemli sebep soydur. Bir toplumun ahlâkı, soyunun karışması ile değişebilir.
Ben, yabancı kaynaklı hiçbir fikri benimsemeğe tenezzül etmeyecek kadar milli şuur ve gurura malik bir Türk’üm. Siyasi, içtimai mezhebim Türkçülük’dür.
Eski topraklarımızı kurtarmak isteğimiz emperyalizm ise emperyalistiz. Türkistan’ı, İdil-Ural’ı, Azerbaycan’ı, Kafkasya’yı, Kırım’ı ve Türkler’in yaşadığı başka
yerleri is!temek emperyalizm ise kutlu bir düşüncedir.
Hakkımızı, atalar mirasını istiyoruz. Alacağız da!
Haritalarda ırkımızın yaşadığı yerlere baktık, milletimize fenalık edenleri tarihte okuduk ve milli kini ateşten damgalar gibi kalbimize yazdık.
Hayvan nevileri arasında bir kör sıçan vardır ki günde kendi ağırlığının iki üç misli yemek yemezse ölür. Yunanistan, galiba o kör sıçanın neslinden gelmektedir.
“Kızılelma”, Türk milletinin manevi besinidir. Açlar yiyecek bulamadıkları zaman nasıl faydasız, zararlı, hatta zehirli nesneleri yerlerse; Türk milleti de “Kızılelma”
kendisine yasak edildiği için marksizm ve kozmopolitizm gibi zararlı ve zehirli fikirlere el uzatıyor.
“Kızılelma” ülküsünün gerisinde savaşlar ve büyük sıkıntılar görüp de korkanlar bulunabilir. Kendi rahatı ve keyfi kaçmasın diye insanlık davası (!) güdenler, ülküyü
inkâr edenler her zaman, her yerde çıkabilir. Fakat bir milletin içinde büyük bir çoğunluk milli ülküye inandıktan sonra, geri kalanlar da ister istemez bu milli akıntıya
uymaya mecburdurlar.
Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türkler’in dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç şüphe yok ki, Türkler’in dini Müslümanlıktır. Eski dinimiz
olan Şamanlık’dan da bazı unsurlar alarak bir Türk Müslümanlığı hâline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmuştur.
Milli benliğe inanmak, Türk Milleti’nin mukaddes haklarına, faziletlerine, kabiliyetlerine, cevherine ve asaletlerine inanmak demektir.
Milli şuur uyanık olunca başıbozuktan kurmay, vatan haininden profesör, hekimden dilci, cahilden müverrih, yabancıdan vekil, serseriden ülkücü çıkmaz.
Rum demek akrep demektir. Akrep nasıl, kendisine iyilik olsun diye derenin karşı kıyısına geçiren kaplumbağayı sokmuş ve “ne yapayım, huyum böyle” demişse,
Rum da aynı şekilde Türk düşmanlığı huyu ile yoğrulmuştur.
Tarihi düşmanlar, ancak dışişleri bakanlarının dostudur. Milletin asla!
Tarihimizle övünmek hakkımızdır.
Turancılık, bütün Türkler’in birleşmesi ülküsüdür.
Turancılık, yani bütün Türkler’i birleştirmek ülküsü, milattan önceki üçüncü yüzyıldan beri vardır. Türk büyüklerinin, iç huzuru sağladıktan sonra ardında koştukları
tek düşünce her zaman Türk Birliği olmuştur. Ancak İslâmiyet bu düşünceyi bir miktar değiştirmiş İslâmlığı koruma kaygısı Türk Birliği ülküsünü zaman zaman az
veya çok ihmal ettirmiştir.
Türk bir vazife için yaratılmıştır. O vazife kainat güzelleştiği zaman biter.
Türkçülük, büyük Türk ilinde Türk uruğunun kayıtsız-şartsız hâkimiyeti ve istiklali ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür.
Türkçülük, Türk ırkının ruhunda, kanında, beyninde yaşayan hayat prensiplerinin fikir hâline gelmiş şeklidir.
Türkçü, milliyetçi Türk soyunun üstünlüğüne inanmış olan kimsedir.
Türkler, en eski çağlardan beri kımız, şarap ve rakı içerek sarhoş olurlar; fakat ciddiyetlerini, vakarlarını asla bozmazlar.
Türkler hem ahlâklı, hem de iradeli bir millettir. Zaten bu ikisi, çok kere birlikte bulunur.
Türkler, tarihte oynadıkları rol bakımından, dünyanın birinci milletidir.
Türk Milleti; kahraman askerler, büyük devletler ırkı ve milletidir.
Türk olmak, için mutlaka Müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bugünkü Türkler arasında birkaç yüz bin Şaman, birkaç yüz bin Hıristiyan ve hatta birkaç bin
Musevi Türk (Karayımlar) de vardır. Din ayrılığı yüzünden bunları Türklük’den çıkarmaya hakkımız yoktur.
Türk’ü, gerçek olarak, Türk’den başkası sevemez.
Yüzde yüz Türk olduğun gün cihan senindir.

Daha sonra 1942’de çıkarılan Varlık Vergisi kanunuyla Gayri Müslim vatandaşların elindeki mallar
gasbedilmiştir! Bu tastamam bir faciadır.
O dönemde, başka dilleri konuşmak yasaktır. 6-7 Eylül 1955 olaylarıyla İstanbul’da provokasyon
düzenlenmiş, Gayri Müslim vatandaşlar bir daha zarar görmüştür.
Sonra da köylerin, mahallelerin, ilçelerin adları değiştirilmiştir.
Burada durup yaşamsal önemdeki uzun bir parantez açalım!

II.1-) MİLLİYETÇİLİĞİN İMALİNDE ERMENİ SOYKIRIMI

“Geçmişin hemen her yorumu için,
bir yerlerde mutlaka bazı belgeler vardır.
Yeter ki, diğer belgeler görmezden gelinsin.”16

Türk milliyetçiliğinin imalinde öncelikle Osmanlı despotizmine karşı Balkanlar’daki ulusal
hareketlerin; ama özellikle de Ermeni soykırımının kilit bir rol oynadığı gerçeği göz ardı edilmemelidir.
Türk milliyetçiliğinin imalinde “Ermeni Sorunu” deyince… gerçeği kurmaca ve yaygaralarla ört bas
edemezsiniz.

15 Siz bakmayın, “Nihal Atsız da büyük bir kültür milliyetçisidir,” (“Abdullah Öcalan: İlkeli Siyaset Gerekiyor”, Gündem,
12 Ağustos 2007, s.7.) denildiğine! O, bundan daha fazlasısıdır! Bkz: Osman F. Sertkaya, Nihâl Atsız, Kültür ve Turizm Bakanlığı
Yayınları: 847, Türk Büyükleri Dizisi: 69, 1987…
16 G. R. Elton.

Çünkü tarih bir din değildir. Tarihçi de hiçbir dogmayı kabul etmez, hiçbir yasağı, tabuyu tanımaz…
Tarihçinin kınama ve yüceltme rolü yoktur…
İş böyle olunca da “Ermeni Sorunu” her türlü sebepten bağımsız ve sonuç itibariyle bir soykırımdır… 17

II.1.1-) ERMENİLERİN KISA TARİHÇESİ

“Ancak geçmişteki kıyımların
kefaretini ödemiş bir insanlık
bugününe sahip çıkabilir.”18

Osmanlı İmparatorluğunda “Ermeni Sorunu”, gayrimüslimlere Müslümanlar ile eşit hukuki haklar
tanınması yolunu açan Islahat ve Tanzimat fermanları ile birlikte bir iç sorun olarak gündeme gelmeye başlar.
Osmanlı ordusunun ağır yenilgiye uğrayıp, Kars ve Ardahan’ı Çarlık Rusya’sına terk etmeyi ve Ermeni
nüfusun yoğun olduğu Doğu vilayetlerinde bu yöndeki reformları derhâl yapma koşulunu kabul ettiği 1877-78
savaşı ertesinde diplomatik bir sorun hâline de gelir.
O döneme kadar üç İmparatorluğa -Osmanlı, Çarlık Rusya, İran- dağılmış bir halk-millet olarak,
yaşadıkları devletler içinde durumlarını iyileştirmeye çalışmakla yetinmiş olan Ermeniler arasında özerk veya
Çarlık Rusya himayesinde bağımsız bir Ermenistan fikri bu koşullarda canlanır. Ancak çoğunluğun yaşadığı
Osmanlı topraklarında, Osmanlı devleti bünyesinde özerklik veya eşit hak sahibi yurttaşlığı sağlama eğilimi
daha ağır basmaktadır. Bu konuda görüş farklılıkları 1885’ten sonra kurulan partilere de yansır.
1890’a kadar vaadedilen reformların uygulanmasını, özellikle de Doğu’da Kürt “aşiretli”lerin Ermeni
köylüler üzerindeki geleneksel haracının, talan ve baskısının önlenmesini bekleyen Ermeni örgütler harekete
geçer. Bu tutum, II. Abdülhamit’in mutlakiyetçiliğine karşı ülke genelindeki “Jön Türk” muhalefetinin
kapırdanmaya başlamasıyla eşanlı ve ilişkilidir. Ermeni partiler, Jön Türk muhalefetinin organik bir parçası
olmamakla birlikte aralarındaki temas ve işbirliği arayışları II. Meşrutiyete, hatta daha sonrasına kadar
sürmüştür. Bu nedenle Ermeni hareketinin 1890’dan sonra Anadolu’nun birçok yerinde ve İstanbul’da
tertiplediği -sertlikle ama nispeten kansız bastırılan- gösteriler ve isyan girişimleri bu ilişkileri bozmamış,
mutlakiyetçi rejime tepki sayılmıştır.
1890 aynı zamanda II. Abdülhamit’in, özellikle Ermeni hareketine karşı örgütlendirdiği “Hamidiye
Alayları”nın kurulduğu yıldır. Bu yarı-resmi, milis gücü Doğu’daki Ermeni nüfus üzerindeki “aşiretli”
baskısının yasal ve sistematik hâle gelmesi demek olmuş; bunun sonucu olarak da yörede silâhlı Ermeni
ayaklanmaları başgöstermiştir. Van, Bitlis, Muş yöresinde şiddetli çatışmalar olmuş, çoğunluğu Ermeni,
binlerce insan ölmüş dağlık Sason bölgesinde isyan kronik bir hâle gelmiştir.
1900’lerin başında spektaküler Osmanlı Bankası baskınını, 1905’te Abdülhamit’e -kılpayı kurtulduğu-
suikasti düzenleyen Ermeni hareketi, Jön Türk muhalefeti ile ilişki içinde II. Meşrutiyetin ilanını sevinç ve
umutla karşılamış, bunu Müslüman ahali ile birlikte yapılan gösterilerle kutlamıştır.Bu iyimser hava ve ilişkiler
1909’da Adana’da patlak veren, çoğunluğu Ermeni on binin üzerinde insanın öldüğü Müslüman-Ermeni
çatışması ile bozulmuş, hükümet tahrikçilik yaptıkları gerekçesi ile biri Ermeni kırk kişiyi idam ederek durumu
yatıştırmaya çalışmıştır. Ama yine de İttihatçı ve Taşnak ilişkisi 1909 sonrasında stratejik işbirliği düzeyine

17

Bkz: Jeff Jacoby, “Soykırımı Tanımayan Herkese Yazıklar Olsun!”, International Herald Tribune, 24 Ağustos 2007; A.
N. Sarıali, “Musa Dağ’da Tarihi Adımlarken”, Gündem, 23 Temmuz 2007, s.10; Çetin Diyar, “İnkâr ve İmha”, Evrensel, 20 Ağustos
2007, s.6; Yıldırım Türker, “Maalesef Ermeniyiz!”, Radikal, 27 Ağustos 2007, s.4; “Soykırım Ateşi Yeniden Alevlendi”, Gündem, 24
Ağustos 2007, s.10; Nurer Uğurlu, “Boğazlıyan Ermeni Katliamı”, Cumhuriyet, 13 Nisan 2005, s.8; Hikmet Çetinkaya, “Bir Kitap:
Tarihi Belgelerle Ermeni Vahşeti…”, Cumhuriyet, 23 Nisan 2005, s.5; Orhan Erinç, “Talat Paşa’nın Anıları…”, Cumhuriyet, 25 Nisan
2005, s.7; Hikmet Bila, “Tarihten Bir Yaprak”, Cumhuriyet, 9 Eylül 2005, s.3; Ayşe Kadıoğlu, “Arkadan Hançerleme Efsanesi”,
Radikal İki, 29 Mayıs 2005, s.1; H. Gökhan Özgün, “Ermenilerin Atatürk’ü”, Radikal, 23 Şubat 2007, s.7; Murat Belge, “Türk-
Ermeni Diyaloğu”, Radikal, 24 Nisan 2005, s.11; “Soykırım’da Diyalog Umudu”, Radikal, 24 Şubat 2007, s.8; “Sarafyan’la
İşbirliği Yok”, Radikal, 10 Mart 2007, s.8; İsmet Berkan, “Tarihçiler Neden Buluşamadı? (2)”, Radikal, 15 Mart 2007, s.3; Taha
Akyol, “Ermeni Meselesi ve Tarih”, Milliyet, 20 Aralık 2005, s.19; Yıldırım Türker, “Bilim İnsanları İşbaşında”, Radikal 7
Mayıs 2007, s.4; İsmet Berkan, “Ermeni Meselesi”, Radikal, 15 Nisan 2005, s.3; Haluk Şahin, “Taner Akçam’dan Kandırmacalar
(1)”, Radikal, 28 Eylül 2005, s.6; Haluk Şahin, “Taner Akçam’ın Kandırmacaları (2)”, Radikal, 30 Eylül 2005, s.6; Yüksel
Genç, “Yüzleşmek Üzerine”, Gündem, 24 Şubat 2007, s.9; Muhammed Örtlek, “Millet-i Sadıka’dan ‘Haydat’a”, Radikal, 23 Şubat
2007, s.11; Nilgün Cerrahoğlu, “Taviani’lerin Yanılgısı”, Cumhuriyet, 31 Mart 2007, s.17; Türkkaya Ataöv, “Kongrede ‘Soykırım’
Tasarısı-2: İddiayı Kanıtlayamadılar”, Cumhuriyet, 14 Mart 2007, s.9; Zülfü Livaneli, “Ermeni Konusunda Objektif Bir Kitap”,
Vatan, 17 Ağustos 2007, s.5; “Ankara’yı ‘Soykırım’ Korkusu Sardı”, Gündem, 25 Ağustos 2007, s.10.
18 Walter Benjamin.

çıkmış, her iki parti ortak yayımladıkları deklarasyon ile Meşrutiyet’i koruyacaklarını ilan etmiş ve İttihatçılar,
Taşnaklar’ın silahlanmasına yardımcı olmuştur. İki parti arasındaki resmi ilişki 1911 Taşnak Kongresi’ne
kadar devam etmiş, 1912 yazı ile birlikte ortaklık bozulmuştur. Fakat bazı Rus kaynakları 1914 Bitlis Kürt
ayaklanmasının bile Taşnak-İttihatçı ortak silahlı güçleri tarafından bastırıldığını söylerler.
1912’de küçük Balkan devletlerinin deneyimsiz askeri güçleri karşısında uğranılan ağır yenilgi,
İmparatorluğun kalbi olan Rumeli’nin büyük bölümünün kaybı, hem bu yenilginin ardından işbaşına gelen
İttihat Terakki yönetiminde, hem de tüm toplumla birlikte Ermeni hareketinde de İmparatorluğun parçalanma
ihtimalini hesaba katan bir düşünme ve tavır belirleme zeminine itmiştir.
İttihat Terakki yönetiminin bu durumdan, İmparatorluk devletinin geleneksel ittihat/birlik -yani dini,
milli cemaatleri birarada tutma-siyasetinde köklü bir değişiklik yapmanın zorunlu olduğu sonucunu çıkardığı
anlaşılıyor. Artık öncelik “ittihad’a değil, Müslüman Türk nüfusu “mülk”ün en geniş ve büyük kısmında her
bakımdan egemen kılacak düzenlemelere verilecektir.
“Osmanlı”lıktan Türkçülüğe kayışın izleri sadece Ermeniler tarafından değil, Araplar ve Kürtler
de dahil İmparatorluğun tüm cemaatleri tarafından fark edilmekle birlikte, buna tepkiler henüz su yüzüne
çıkmamışken Osmanlı devleti Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın safında Birinci Dünya Savaşı’na girdi.
Kasım 1914’te savaşa giren Osmanlı Devleti, Doğu Cephesindeki Çarlık Rusya kuvvetlerine bir taarruz
tertipleyerek başladı. 1914 sonbaharında Alman ordusu karşısında, Tannanberg’de ağır bir bozguna uğrayan
Rusya’nın Kars-Sarıkamış civarındaki birliklerini imha ederek parlak bir başlangıç yapmayı uman Enver Paşa
komutasındaki ordu, tarihimize “Sarıkamış faciası” olarak geçen bu seferde, mevcudunun büyük kısmını, daha
kurşun atmadan, dondurucu kış şartlarında zayiat vererek geri çekilmek zorunda kalınca, Doğu cephesi, 1915
baharında Rus ordusunun başlatacağı karşı taarruza tamamen açık, savunmasız duruma düştü. Kafkas dağlarına
kadar ilerleme düşünün yerini Doğu Anadolu’nun Rus kuvvetlerince işgâli karabasanına bıraktı.
Ermenilerin “tehciri” kararını tetikleyen faktör budur. İddia edilenin aksine “tehcir” sadece Doğu
vilayetlerinde değil, -İzmit’ten Hakkari’ye- tüm Anadolu’da uygulandı. Gerekçenin sadece muhtemel Rus
işgâline yardımcı olmamaları için Ermenilerin Suriye/Deyr-i Zor’a nakledilmeleri olmadığı, Deyr-i Zor’a yakın
Halep Ermenilerinin de “tehcir”e tâbi tutulmalarından bellidir.
Bununla birlikte, kararın uygulanmasında bölgelere göre farklılıklar vardır. Örneğin kararda İstanbul
ve İzmir Ermenileri büyük ölçüde hariç tutulmuş, buralarda özellikle Ermeni siyasal-entellektüel eliti tevkif
edilmiş, pek azı sağ kurtulabilmiştir. İzmir ve İstanbul’dan sürgünler yapılmış, İzmir’de başlayan sürgün,
Liman von Sanders’in İzmir Valisi Rahmi’yi açıkça tehdit etmesi ile durmuştur. İstanbul’dan da geniş sürgünler
yapılmış, fakat birçok nedenle arkası gelmemiştir. İstanbul ve İzmir sürgünleri konusunda sadece yabancı
(özellikle Alman) değil, Osmanlı arşiv belgeleri de mevcuttur. 1915 Aralık ayında Alman büyükelçi İstanbul
polis şefinin kendisine İstanbul’dan sürülen Ermenilerin sayısını 30 bin olarak verdiğini aktarır.
Batı ve Orta Anadolu Ermenileri Teşkilât-ı Mahsusa timleri ve jandarma tarafından tanınan çok
kısa sürenin sonunda yola çıkarılmış, kimi yerde şehirden biraz uzaklaştıktan sonra bizzat “muhafızlar”
tarafından tamamen veya kısmen, kimi yerde -genellikle jandarmaların muhafız olduklarında- özellikle
Ermenilerin mallarına, paralarına göz dikmiş yerel eşrafın kışkırttığı muhafızlar veya haydutlar tarafından
büyük kısmıyla öldürülmüş, dolayısıyla bu bölgelerden tehcir edilen Ermenilerin çok azı sağ kurtulabilmiştir.
Çukurova’da Ermenilerin epeyce bir kısmı dağlara sığınarak veya yakındaki Suriye’ye kaçarak hayatta
kalmayı başarmışlardır. Buna mukabil Diyarbakır-Urfa yöresinde, ovalarda mukim Ermeniler, tehcir kararını
Ermenilerin katline ferman diye yorumlayan aşiretler tarafından neredeyse tamamen yok edilmişlerdir.
Buralarda ancak şehirlerde Müslüman lonca arkadaşlarınca can pahasına saklanan bir avuç Ermeni zanaatkâr
sağ kalabilmiştir Benzer saklama, hiç değilse çocukların, genç kızların emanet edilerek kurtarılmasının diğer
bölgelerde de örnekleri çoktur. Doğu’da Kürt aşiretlerine sığınarak veya din değiştirerek hayatta kalanlar gibi.
Tehcir emrinin bir katliam emrine, ama aynı zamanda bir Ermeni direnişine dönüştüğü yer Van’dan
Elazığ’a (Harput) uzanan bölgedir. Ermeni nüfusun görece en yoğun olduğu bu bölgede silahlı gruplara sahip
Ermeni topluluklar üzerlerine gelen Teşkilât-ı Mahsusa timleri ve eski Hamidiye alayları mensuplarına karşı
koyarak ya Sason ve çevresindeki dağlarda veya çoğunlukta oldukları ve zaten isyan hâlini sürdürdükleri
Van’da savunmaya çekilerek Rus kuvvetleri gelinceye kadar tutunmaya çalışmışlar ya da düzensiz gruplar
hâlinde Osmanlı-Rus hududunu geçip Rusya’ya sığınmaya uğraşmışlardır.
Tehcirin, bunun katliama dönüştüğünün ve yüzbinlerce Ermeninin ölümüne yol açtığının haberlerinin
böylece Çarlık Rusya denetiminde olan Erzurum’un doğusundaki bölgeye ulaşmasıyla birlikte bu kez Ermeni
intikam katliamları başlar. Rus ordusunun Batı ve Güney’e ilerlemesi sonucu bu katliamlar, Erzincan’dan

Bitlis’e kadar tüm bölgeye yayılır. Kaçabilen Müslüman halk -“Dördüncü Ordu muhacirleri”- dışındaki
ahaliden binlercesi ya Rus ordusuna mensup Ermeni birliklerince veya çetelerce katledilir. Bununla birlikte
Rus ilerleyişinin ilk yıllarında birkaç vaka dışında katliam olmaz. Ermeni çetelerinin girişimleri Rus ordusunun
çabaları ile büyük ölçüde engellenir. Ancak savunmasız yerel Müslüman halk büyük korku içindedir. Böylece
bir süre gemlenen intikam katliamı dalgası 1917 kışında Rusya’da ihtilal patlak verip, ülkenin savaştan
çekileceği söylentileri arttığında dizginlerinden boşanır ve Ekim Devrimiyle Rus ordusu, ateşkes ilan edip,
cepheden çekildiğinde, Osmanlı Ordusu işgâl edilmiş bölgeye ve Kafkaslar’a doğru harekâta başlar ve Ermeni
çeteleri ile vuruşarak Bakü’ye kadar ilerler. Mondros Mütarekesi ile tekrar savaş öncesi sınırlara çekilen Ordu,
Kurtuluş Savaşı’nın ilk safhasında Ankara hükümeti adına yeniden ileri harekâta başlar, Ermeni birlikleri ile
savaşarak Gümrü’ye kadar olan bölgeyi yeniden ele geçirir. Dönem 1921’de SSCB ile yapılan ve günümüzdeki
sınırı belirleyen Moskova-Kars Antlaşması ile sona erer.19
Şimdi burada durup, Ermenilerin kısa tarihçesinden; “Ermeni Sorunu”nunda XX. yüzyılın başlarına
gözatmak gerekiyor..

II.1.2-) “ERMENİ SORUNU”NA XX. YÜZYILIN BAŞLARINA BAKMAK

“Büyük acılar sessizdir.”20

Osmanlı imparatorluğu bir Balkan devletiydi. 1402’de I. Beyazıd’ın Timur’a yenilmesiyle dağılma
tehlikesiyle karşılaşan imparatorluk, Balkanlar’daki gücü sayesinde toparlanabilmişti. Genç Osmanlılar
ile İttihat ve Terakki’nin oluşumunda da bu bölgenin önemli payı vardır. XIX. yüzyılın ikinci yarısında
İmparatorlukta ortaya çıkan bütün ileri düşüncelerin merkezi Selanik’tir dersek, abartmış olmayız.
1818’de Yunanistan İngiltere’nin, 1878’de Bulgaristan Çarlık Rusyası’nın desteğiyle bağımsızlıklarını
kazandılar. Ulusal devletler, sınırlan içinde yaşayan nüfusu homojenleştirmeye yöneldiler. Bunun sonucu,
yaklaşık 400 yıl önce kolonizasyon amacıyla Anadolu’dan getirilerek bu topraklara yerleştirilmiş Müslüman
Türkler’in sürülmeleri oldu. Yaklaşık 400 bin kişi “muhacir” olarak Anadolu’ya geldi.
Konuyla ilgili olarak Radikal’de Gündüz Aktan, Hürriyet’te Özdemir İnce tarafından yapılan yorum
üzerinde durmakta yarar var. Buna göre; o günün koşullarında Ermenilerin yaşadıkları tek örnek değildir;
Türkler de sürülmüşler ve büyük kayıplar vermişlerdir.
Karşılaştırma tamamen yanlıştır. Bulgaristan ve Yunanistan’daki Türkler, 500 yıldan beri hüküm
süren işgalin temsilcisiydiler. Osmanlı imparatorluğu işgal ettiği topraklardan vergi ve asimilasyon sürecinden
geçirdikten sonra asker olarak kullanmak üzere zorla çocuk toplardı. Osmanlı egemenliğine karşı isyanlar
kanlı bastırıldı. Yalnızca tarihe “Bulgaristan Dehşeti” (Bulgaristan Autrocities) olarak geçen 1876 olaylarında,
Bulgaristan’daki isyan yaklaşık 30 bin kişi öldürülerek bastırıldı. Aktan ve İnce, Osmanlı’nın Balkan halklarına
verdiği acılardan hiç söz etmiyorlar.
İnsanların 400 yıldır yaşadıkları yerlerden sürülmeleri kötüdür, ama Balkanlardaki Türklerin durumu
Anadolu’da Türklerden daha eski bir halk olan Ermenilerin durumuyla karşılaştırılamaz.
Balkanların kaybedilmesi, aralarında askeri okul mezunu subayların da bulunduğu Türk aydınlarında
büyük panik yaratır. Geriye, o güne kadar pek önemsenmemiş olan Anadolu toprakları kalmıştır. Burası da
Rum ve Ermeni doludur. Onlar Hıristiyandır, Kürtler ise Müslüman “din kardeşlerimiz”. Türkler ve Kürtler için
din, geç uluslaşma sonucu, en az milliyet kadar, hatta daha da, önemlidir.
“Bizi Avrupa’dan sürecekler, bizi tarihten silecekler” korkusu Anadolu Türk kimliğinin önemli bir
bileşeni olarak günümüze kadar gelmiştir.
Ermeniler’in de, Yunanlılar ve Bulgarlar gibi bağımsızlık istemeleri sonucu, devlet, 1900’lü yılların
başlarında, İstanbul ve Adana’da Ermenilere karşı harekete geçti. Yaygın olarak inanılanın aksine, Ermenilerin
tutuklanması ve öldürülmesi 1915’ten önce başlamıştır.
Kimilerince, ve bu arada yukarıda adı geçen yazarlarca da, savunulan bir görüş de şudur: “Rusya ile
savaş hâlindeydik. Ermeniler Osmanlı Ordusuna karşı düşmanla işbirliği yaptılar. O nedenle sürüldüler ve bu
sürgün sırasında da üzücü olaylar meydana geldi”.
Burada Birinci Dünya Savaşı yıllarının Türkler’i tarihin merkezine yerleştiren bir mantıkla
değerlendirilmesi karşısındayız.

19

“Ermeniler: Kısa Tarihçe”, Birikim, No:193-194, Mayıs-Haziran 2005, s.8-11.
İtalya Atasözü.

20

Bilmeyen yoktur: Osmanlı’nın reddedilmeyen mirası; halklar hapishanesidir.
Ve de bağımsız devlet kurmak sadece Türkler’e ait bir hak değildir. Osmanlı işgalci ve sömürgeci bir
imparatorluktu, halklar hapishanesiydi. Bağımsızlık çabasını “devlete karşı düşmanla işbirliği yapmak” olarak
tanımlamak, üç kıtaya yayılmış imparatorluğu sadece Türkler’e ait olarak değerlendirmektir ve doğru değildir.
Osmanlı imparatorluğu, Çarlık Rusya’sına savaş açarak Almanya’nın yanında Birinci Dünya Savaşı’na
girmiştir. Amaç, kaybedilen toprakları geri almak, yapılabilirse, imparatorluğu genişleterek sürdürmektir.
Osmanlı’nın bu savaşa neden girdiği ve sonuçta yenilen tarafta yer aldığı unutuluyor. Bu anlamda Sevr
Antlaşması ülkeyi bölme niyetinin ifadesi değil, kaybedilmiş bir savaşın sonucudur. Almanya da ağır bir
antlaşma imzalamak zorunda kalmıştı.
Aktan, Radikal’deki yazılarında, Balkanlar’da Türkler’e karşı yapılanın etnik temizlik, Ermeniler’e
yapılanın ise tehcir olduğunu öne sürüyor.
Yunanistan sınırları içinde Türkler hâlâ var. Bulgaristan nüfusunun yüzde onunu Türkler oluşturuyor.
Ermeniler ise yüzyıllardan beri yaşadıkları topraklardan temizlenmiş durumda. Asıl buna etnik temizlik
denilmesi gerekir.
Cumhuriyet, iddia edildiği gibi, Osmanlı’dan kopuşu temsil ediyorsa, Cumhuriyet yönetimleri İttihat ve
Terakki’nin etnik temizliğinden neden bu kadar etkilenmektedir? Cumhuriyetin kurucu kadrolarının bir bölümü
de bu etnik temizliğe katılmıştır, ama sonuçta olanlar 1923 öncesindedir.
Bu rahatsızlığın iki nedeni olsa gerektir. Birincisi, Cumhuriyet, 1990 sonrasının değişen dünya
koşullarında kendisini Osmanlı’nın devamı olarak görmekte, Özal’ın da ifade ettiği gibi, “Osmanlı gibi ama
daha Türk ve imparatorluk benzeri bir yapı”yı düşlemektedir. Bunun sonucu, Osmanlı İmparatorluğu’nu “o
topraklar bizimdi” mantığıyla değerlendirmek, Cumhuriyet’i de tarihimizde yeni bir dönem olarak değil,
kaybedilen bir imparatorluktan sonra küçük bir alana sıkışmanın ifadesi olarak görmektir.
İkincisi, Anadolu’daki nüfus saflaştırması bilindiği gibi Cumhuriyet döneminde de sürdü. Önce
çok sayıda Rum Yunanistan’a gönderildi. Ardından 6-7 Eylül olaylarıyla birlikte İstanbul’da kalan Rum ve
Ermenilerin önemli bir bölümü de ülkeden ayrılmak zorunda kaldılar.
1915’in soykırım olup olmadığı kimilerince tartışmalıdır, ama etnik temizlik olduğu açıktır ve
Cumhuriyet döneminde de küçük çapta sürmüştür. Türklerin Balkanlar’da karşılaştığı baskı ve sürgün bu
temizliğin gerekçesi olamaz.
Ulusal devletlerin kuruluşu ve milliyetçilik, imparatorluk halkları için savaş, sürgün ve etnik temizlik
anlamına da geldi. Dağılan imparatorluklarda birden fazla tarafın üzerinde hak iddia ettiği alanlar, hangi sınırlar
içinde kalacağı ancak savaşla ve o günün güçler dengesiyle belirlenebilen topraklar vardı. Bugün yapılması
gereken bölge halklarıyla ilişkilerimizi kaybedilmiş bir imparatorluk özlemi temelinde değil, ne zaman ırkçılığa
varacağı belli de olmayan milliyetçilikten uzaklaşarak ve diğer halkların da bu anlayıştan uzaklaşmasını
isteyerek, bu temelde geliştirmektir.
1915 hakkında yapılan değerlendirmeler, bizim II. Mahmut’tan bu yana 300 yıllık tarihimizle ciddi
sorunlarımız olduğunu, Cumhuriyet’in “Osmanlı’dan koptuk” iddiasının geçerli olmadığını göstermektedir.
Çöken bir imparatorluktan 90 yıl sonra onun tramvasını yaşamak garip ama biz tarihte her şeyi geç yaşıyoruz.
Hitler’in Kavgam kitabının çok satmasını bu yönden de ele almak gerekir.21

II.1.3-) MİLLİYETÇİLİK İMALİNİN İLK SONUÇLARI

“Gerçek bir keşif yeni bir
yer bulmak değil, etrafa
yeni bir gözle bakmaktır.”22

“Ermeni Sorunu”nda olduğu gibi Türkiye’deki Kemalist milliyetçi tarih bilinci eksikliği çok çarpıcıdır.
Bu amnesia (bellek yitimi) durumunu sosyal bir hastalık olarak görmek bile mümkündür. Üstelik bu
hatırlamada zaaflar gösterme hâli sadece Birinci Dünya Savaşı dönemine ait değildir. Aynı şekilde 1960’lar ve
1970’ler de uzun bir süredir toplumsal belleğin dışına çıkarılmıştır.
Türk toplumu unutmaya meyyaldir ve unutmayı marifet sayar.

21

Engin Erkiner, “Ermeniler Nereye Gittiler?”, Siyasi Gazete, Yıl:2, No:14, Nisan 2005, s.30-31.
Marcel Proust.

22

Türk kültürüne sinmiş olan bu her şeyi bilinmez bir geleceğe atma arzuları bir başka tarihsel olgu ile
daha da pekişmiştir. İmparatorluğun yıkımından sonra kurulan yeni cumhuriyet kendisine yeni bir tarih icat
etmek zorunda kalmıştır.
Böylelikle de cumhuriyet -sanki- “sıfır noktası” ilan edilmiş ve bu yolda kolektif bir bellek
oluşturulmuştur.
Böylelikle de “hayal edilmiş” ulusun ulus-devlete dönüşmesi için kolektif belleğin yaratılmasında, o
grubun tarih içindeki deneyimlerini yansıtan “ortak bir tarih”in yazılması önemli rol oynadı.
Ernest Renan’ın ifadesiyle, “Bir devlet sadece geçmişin deforme edilmesi ile oluşabilirdi. Bir ulusun
yaratılması geçmiş deforme edilmeden mümkün değildir” Geçmişin bozunuma uğratılmasının en bilinen biçimi
ise unutmaktır.
Bu görevi yerine getirirken, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları ilave bir sorun ile karşılaştılar.
Kemalist kadroların elinde Türk ulusal kimliğini oluşturmak ve bu kimliğe meşruiyet kazandırmak için kendi
yakın geçmişlerini de kapsayan bir geçmiş kurmakta zorlandılar. Bunun temel nedenlerinden biri İslâm dininin
uluslaşmaya izin vermeyen, daha doğrusu buna gerek duyurmayan karakteriydi.
Yeni yöneticiler yeni bir Türk tarihi bulmak ya da icat etmek için Osmanlı’nın altı yüz yılını atlamak
ve çok gerilere gitmek zorunda kaldılar. Bu nedenle Cumhuriyetin yeni yönetici kadroları, Türklük duygusunu
yaratmak uğruna yaşanan Osmanlıyı unutturmak ve Osmanlı ile bağıntılı kolektif hafızayı yok etmek için bir
çok adım atmak zorunda kaldılar. Örneğin 1928’de Arap alfabesi yerine Latin alfabesi getirildi. İzleyen yıl
Türkçe’yi yaygınlaştırmak ve bazı durumlarda Türkçe sözcükler icat etmek üzere Türk Dil Kurumu kuruldu.
Dilin Türkleştirilmesi öylesine radikal bir şekilde yapıldı ki, sonraki kuşaklar artık 1930 öncesinde yazılmış
hiçbir belgeyi okuyamaz hâle gelmişti. Osmanlıca Cumhuriyet kuşağı için yabancı bir dil hâline geldi. Bunun
sonucu geçmişle bağların artık bu konuyla devletin istediği tarzda ilgilenen tarih profesörlerinin tanımladığı
şekilde kurulması oldu.
“Ermeni Sorunu”da bu aralığa sıkıştırıldı! Hem de Mustafa Kemal’in bu konuda açıklama ve tutumuna
karşın…
1915’te yaşananın bir toplu kıyım olduğu gerçeği, o dönem yaşayan herkes tarafından,
hatta Kurtuluş savaşı önderleri tarafından da aynen kabul ediliyordu. Mustafa Kemal’in Ermenilere
yapılanları “alçaklık”, “vahşet” olarak tanımladığı, katliam olarak adlandırdığı onlarca konuşması vardır. 23
Eylül 1919’da Sivas’ta Mustafa Kemal’i ziyaret eden Amerikan Generali Harbord, Mustafa Kemal
için, “Ermeni kıtâlini o da takbih ediyordu” diyordu. Mustafa Kemal’e göre, “Ermenilerin katledilip sürülmeleri
hükümeti ele geçiren küçük bir komitenin eseri”ydi.24 Yine aynı tarihlerde, ABD Radyo Gazetesi’ne verdiği
mülakatta “Hiçbir yayılma planımız yoktur… Ermenilere karşı yeni bir Türk vahşetinin olmayacağının
garantisini veririz” der.25
Kazım Karabekir’e 6 Mayıs 1920’de çektiği telde, Karabekir’in, yeniden bir Ermeni kıtalı anlamına
gelecek her türlü girişimden uzak durmasını ister.26 24 Nisan’da Meclis’te yaptığı konuşmada, 1915’te
Ermenilere yapılanları, “fazahat” (alçaklık) olarak tanımlar. vb. vb. 27 O yıllarda, Ermenilere yönelik
yapılanların bir katliam olduğu tartışma konusu bile değildir, hatta suçluların cezalandırılması gerektiği açık
olarak savunulur.
1919 Eylül’ünde, İstanbul’daki Ali Rıza Paşa Kabinesi ile Mustafa Kemal arasında bir dizi yazışma
yapılır. İstanbul adına yazışmayı yürüten Harbiye Nazırı Cemal, Mustafa Kemal’in (Heyet-i Temsiliye’nin)
“Harp esnasında yapılan her nevi cinayet faillerinin cezayi kanuniyeden kurtulamayacakları, yolunda
bir açıklama yapmalarını ister. Cevabi yazıda Mustafa Kemal, “harp esnasındaki suiidarelerin meydana
çıkarılıp tecziyesi, vatanımızda mes’uliyetin büyük ve küçüklere seyyan olduğunu, kanun devrinin tamamen
bitarafane ve kemali adlü hakkaniyetle başladığını idrak etmek ehassi amalimizdir” der. Üstelik bu
cezalandırmanın, “birçok münakaşalara sebep olacak olan kağıt üzerinde reklam tarzında neşriyattan ziyade
bilfiil tatbikatile yârü ağyare izharını daha muvafık ve faideli” gördüğünü ekler.
Yani Mustafa Kemal’in beklediği cezalandırmaların kağıt üzerinde reklam amaçlı değil, somut
uygulama biçiminde olmasıdır.28 Kırım suçlularının yargılanması Amasya görüşmelerinde ele alınır.

Bu dönemde jenosit terimi kullanılmadı çünkü bu terim çok sonra II. Dünya Savaşı’ndan sonra kullanıma girdi.
Rauf Orbay’ın Hatıraları, Yakın Tarihimiz, Cilt 3, s.179.
25 Bilal Şimşir, British Documents on Atatürk, Volume I, Ankara 1973, s.171.
26 Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, s.707.
27 Atatürk’ün TBMM Açık ve Gizli Oturumlarındaki Konuşmaları, Cilt I, s.59.
28 Nutuk, Cilt III, Vesikalar, Vesika 141-142, s.164-166.

23

24

Görüşmelerde üçü açık ve imzalı, ikisi gizli ve imzasız beş protokol karara bağlanır. 21 Ekim 1919 tarihli
birinci protokolde, “İttihatçılığın, İttihat ve Terakki fikrinin memlekette tekrar uyanması, hatta bazı alâiminin
meşhut olması siyaseten muzırdır…Tehcir dolayısıyla irtikabı cürmedenlerin kanunen mücazatı adlen ve
siyaseten elzemdir” denir.
Üçüncü protokol yapılacak seçimlere ilişkindir ve Ermeni Kırımı nedeniyle aranan İttihatçıların
seçimlere katılmasının engellenmesi gerektiği konusunda anlaşma sağlanır. Bunu için Anadolu hareketi
seçimlere müdahale hakkını kendisinde saklı tutar. “İçtima edecek heyeti meb’usan meyanında şahsiyetleri
ittihatçılığı mesavisile alâkadar ve tehcir ve taktil mesailile ve menafii hakikiyei millet ve memlekete münafi
sair mesavi ile lekedar olan kimselerin bulunması caiz olmadığından bu cihete mâni olmak için mümkün olan
esbaba tevessül edilebilir.”29
Ve bunlara bir ek daha: Cumhuriyetle Ermeni Soykırımı arasındaki bağlantı, Anadolu’nun bazı
bölgelerinde (Çukurova gibi) soykırımdan zengin olan yeni bir tabakanın oluşmuş olmasıdır. Soykırım
zengini eşraf, Ermenilerin geri gelip hem intikam alacaklarından hem de mallarını geri isteyeceklerinden
korkmuşlardır. Nitekim savaş sonrasında İttifak güçlerinin bu kesimin peşine düşeceğinin anlaşılması üzerine
bu yeni zenginler tabakası, ulusal direniş hareketinin destekçisi olurlar.
Bütün bunları alt alta yazdığımızda, gayet açık olan şey, ulusun kolektif belleğine “bir ulusu yoktan
vareden” adamlar olarak kazınmış bazı kişilerin birden hırsızlar ya da caniler olarak tanımlanmasının
bir toplum için ne kadar yıkıcı olacağıdır. Bu nedenle Ermeni Soykırımı, hem 1923 öncesi için hem de
Cumhuriyetin kurulduğu yıllar için unutulması gereken bir referans noktasıdır.
Bu referans noktası da Türk milliyetçiliğinin genetik şifrelerinden birisini oluşturmaktadır…

II.2-) TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN BİLEŞENLERİ?

“Gelecek kuşaklar
unutur ya da över.”30

Bunlardan -devlet/ millet birliğini hedefleyen bir siyasi ideoloji olarak- Türk milliyetçiliğinin bileşenleri
adına çıkarılabilecek ara sonuçlara geçersek…
Şöyle ki:31 Milliyetçilik bir ideolojidir. Bu ideoloji, i-) devlet ile milletin birliğini sağlamayı ve
muhafaza etmeyi hedefler ve ii-) bireylere belli bir milletin ve -dolayısıyla o millet ile ayrılmaz bir birlik
oluşturmuş bulunan- devletin mensupları olarak belirli bir dünya görüşü getirir ve bu çerçevede de ödevler
yükler, onları bu ödevlerin gereğini yerine getirmeye çağırır.
Devlet ile milletin birliğinin sağlanması ve muhafaza edilmesi, üç türlü olabilir. i-) Devlet ile milletin
birliği uzunca sayılabilecek bir zaman dilimi içine yayılarak, adeta kendiliğinden gerçekleşebilir. ii-) Millet
oluşmuştur ama henüz kendi devletine sahip değildir. Bu durumda milliyetçilik, bir milletin kendi devletini
kurma hedefine yönelen projesini ifade etmektedir. iii-) Üçüncü durumda ise, devlet vardır ama bu devletin
kendisini dayandırabileceği bir milleti yoktur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin durumu “üçüncü”ye örnektir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, aslında
Osmanlı’dan tevarüs edilen bir devlete sahip askeri ve sivil bürokratik seçkinlerdi. Cumhuriyet’in kurucuları,
yeni devletin bir “milli devlet” olmasını hedefliyorlardı ve bu anlamda milliyetçiydiler. Lakin, Osmanlı’dan
tevarüs edilen devletin milli olabilmesi için, bir “millet”in oluşturulması gerekiyordu.
Bu durumda, devletin insan unsurunun bir milleti oluşturabilmesi için, millet kavramında içkin
(mündemiç) olan birlik unsurlarının sağlanması şarttı. Neydi bir milleti meydana getiren birlik unsurları?
Cumhuriyet’in kurucusunun diliyle söyleyelim: “siyasi varlıkta birlik, dil birliği, ırk ve menşe (köken) birliği,
tarihi karabet (yakınlık) ve ahlâki karabet.”32
Toplumda açıkça varolan farklılıklar karşısında, sözü edilen bu birlik unsurlarının gerçekleştirilmesi
nasıl mümkün olabilecekti? Elbette “etnik Türk milliyetçiliği”yle…
Örneğin 1934 tarihli “Soyadı Nizamnamesi”ne göre “soyadları Türk dilinden alınır” (md.5); “Yabancı
ırk ve millet isimleri soyadı olarak kullanılamaz” (md.7). Dil, etnik mensubiyetin en temel göstergesidir ve
bu maddeler açıkça Türkiye insanının isimlerinin “etnik Türk” olma özelliğine göre belirlenmesi yönünde bir

Mustafa Kemal, Nutuk, Cilt III, Vesika 159-160, s.193-194.
Walter Benjamin.
31 Bkz: Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, çev: B. E. Behar-G. G. Özdoğan, İnsan Yay., 1992.
32 A. Afetinan, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Ankara, TTK, 1969, s.22.

29

30

düzenleme getirmişlerdir.
Söz konusu çerçevede diyebiliriz ki;
i-) Türk ulusal kimliği denen şey, tamamen yapay olarak geliştirilmiş bir kimliktir. 33
Türk ulusal kimliğinin oluşmasına en büyük katkıyı Rusya’dan kaçan Türk asıllı milliyetçiler yapmıştır.
Bu akımın önde gelen isimleri Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu’dur. Osmalı’da Türklük fikri bu milliyetçi
ideologlar tarafından yayılmıştır. Belirtilen bu isimler bir akımın öncüleridirler. Türk ulusal kimliğini etnik
temelde tanımlamışlardır.
Bundan dolayı da Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra geliştirilen “Türk Tarih Tezi” ve “Güneş Dil
Teorisi” gibi ırkçı teorilerin başlıca mimarlarıdırlar.
ii-) Ayrıca Türk milliyetçi tarih tezi, büyük ölçüde, kendisine “muasır milletler arasında” bir yer açmak
isteyen ve ulusal kurtuluş savaşından yeni çıkmış bir ulusun psikolojisinden çok, egemen sınıfların mevcut
siyasal sınırlar içinde yürütmeye kararlı olduğu Türkçü politikanın ihtiyaçlarını yansıtır. Kuşkusuz, bu tarih
görüşünün bir ayağı, “Batılılaşmak, muasırlaşmak” diye formüle edilen ve büyük ölçüde emperyalist sermaye
ile bütünleşme yönelimlerinden beslenen genel burjuva tercihse, diğer ayağı da, bu ideolojiyi kitlesel olarak
içselleştirmesi istenen halkta, ulusal kurtuluş savaşının yarattığı “yedi düveli yenmiş” olmanın gururlu ruh
hâlidir.
iii-) Milliyetçilik ideolojik yapısını ve çerçevesini Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Gaspırali İsmail’e ve
oradan İttihat Terakki ideologlarına borçlu olan ve ülkenin siyaset alanını tıknefes bırakan politik ve fikir
hareketidir.
Siyasetteki saldırganlığı ile yıkıcılığı kültür ve diğer alanlarda etkili olan Türk milliyetçiliğinin ideolojik
kaynakları Göktürklere, Orta Asya’ya dayanmaz. Modern ideoloji olarak, Fransız Devrimi ile birlikte gündeme
gelmiş ve “Devlet-i aliye’yi nasıl kurtarırız” sorusuna yanıt bulmak için ortaya çıkmıştır.
Özetle Tarihin ve günümüzün, devlete tapan Türk milliyetçiliği, Türkiye Cumhuriyeti devletinin
kuruluşuna da politik, kültürel yani makro anlamda ideolojik bir çatı olmuştur.
iv-) Milliyetçilik nedir, ne değildir? Türk kimdir kim değildir? sorularının yanıtının öncelikle açık
olması gerekirse de; oldukça müphemdir.
Günümüz dünyasında milliyetçilik kavramı Türkiye’de olduğu kadar belirsiz bir kavramdır.
v-) Türk milliyetçiliğinin politik seyrini devlet çizgisi ve siyasi çizgi olarak ikiye ayırmakta fayda var.
Devlet çizgisi seküler bakış açısını cumhuriyet süreci içerisinde devam ettirmekle birlikte siyasi çizgi MHP’nin
1969 adana kongresi ile birlikte İslâmi milliyetçilik eksenine girmiş ve ortaya hedef olarak Nizam-ı Alem, ilayı
kelimetullah gibi hedefler koymuştur.
Bu sebepten dolayı Türkiye’de (yer yer ve bazen!) resmi milliyetçilik ile “taban”
milliyetçiliği “çatışmaya” girmiş ve devlet kendi milliyetçiliğini betimlemek için “Atatürk milliyetçiliği” gibi
bir kavramı ortaya sürmüştür.

II.2.1-) MUSTAFA KEMAL (ATATÜRK) MİLLİYETÇİLİĞİ

“Her tanımlama bir sınırlamadır.”34

Uğur Mumcu’nun, “Milliyetçilik, sömürücülerin değil, Mustafa Kemal devrimcilerinin bayrağıdır,”
vurgusuyla nitelediği soru(n) hakkında Mustafa Kemal’e ve dediklerine gelince… Bakın O ne(ler) der?
“Türk’ün saygınlığı, onuru ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa
mahvolsun daha iyidir…” (1927)
“Türk milleti, güzel her şeyi, her medeni şeyi, her yüksek şeyi sever, takdir eder. Fakat muhakkaktır ki,
her şeyin üstünde tapındığı bir şey vardır, o da kahramanlıktır…” (1931)
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkı medenidir. Tarihte medenidir, hakikatte medenidir…” (1925)
“Türkiye halkı yüzyıllardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı, yaşamın bir gereği olarak
düşünmüş bir kavmin kahraman evlatlarıdır. Bu millet bağımlı yaşamamıştır. Yaşayamaz ve yaşamayacaktır…”
(1922)
“Büyük şeyleri yalnız büyük milletler yapar…” (1923)

33

“Ulusal kimliğimiz kadınlarla olan ilişkimize benzer; hem onurlu bir şekilde değiştirmeyeceğimiz kadar ahlâki
karakterimize işlemiştir hem de değiştirmeye değmeyecek kadar rastlantısaldır” (George Santayana)
34 Andre Suares.

“Türk Milleti kahramanlıkta olduğu kadar kabiliyet ve hünerde de bütün milletlerden üstündür…”

(1937)

“Cesuruz, zekiyiz, çalışkanız, yüksek amaçlar uğrunda ölmesini biliriz…” (1922)
“Türkiye halkı ırksal veya dinsel ve kültürel yönden birleşmiş, bir diğerine karşı karşılıklı hürmet ve
fedakârlık hisleriyle dolu ve kaderi, geleceği ve menfaatları ortak olan bir toplumdur…” (1922)
“Türk milleti Asya’nın batısında ve Avrupa’nın doğusunda olmak üzere kara ve deniz sınırları ile ayırt
edilmiş, dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar. Onun adına (Türk Eli) derler. Türk yurdu daha çok büyüktü,
yakın ve uzak zamanlar düşünülürse Türk’e yurtluk etmemiş bir kıta yoktur. Bütün dünyada; Asya, Avrupa,
Afrika ve hatta Amerika Türk atalarına yurt olmuştur. Bu gerçekler eski ve özellikle yeni tarih belgelerinde yer
almaktadır. Bugünkü Türk milleti, varlığı için bugünkü yurdundan memnundur.
Çünkü Türk; derin ve şanlı geçmişin; büyük, kudretli atalarının kutsal miraslarını bu yurtta da muhafaza
edebileceğinden mirasları, şimdiye kadar olduğundan çok fazla zenginleştirebileceğinden emindir…” (1929)
“Yurt toprağı! Sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen Türk
milletini sonsuza kadar yaşatmak için verimli kalacaksın. Türk toprağı! Sen, seni seven Türk milletinin mezarı
değilsin. Türk milleti için yaratıcılığını göster…” (1930)
“Diyarbakır’lı, Van’lı, Erzurum’lu, Trabzon’lu, İstanbul’lu, Trakya’lı ve Makedonya’lı, hep bir ırkın
evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır…” (1932)
“Türk milletinin toplumsal düzenini bozmaya yönelen didinmeler boğulmaya mahkûmdur. Türk milleti
kendini ve memleketin yüksek menfaatleri aleyhine çalışmak isteyen bozguncu, alçak, vatansız ve milliyetsiz
beyinsizlerin saçmalamalarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara hoşgörü gösterecek bir topluluk
değildir.
O şimdiye kadar olduğu gibi doğru yolu görür. Onu yolundan saptırmak isteyenler, ezilmeye,
kahredilmeye mahkûmdur. Bu hususta, köylü, işçi ve özellikle kahraman ordumuz candan beraberdir. Bunda
kimsenin şüphesi olmasın…” (1929)
“Her milletin kendine özgü geleneği, kendine özgü adetleri, kendine göre milli özellikleri vardır. Hiç
bir millet aynen diğer bir milletin taklitçisi olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet ne taklit ettiği milletin aynısı
olabilir, ne kendi milliyeti içinde kalabilir. Bunun sonu hiç şüphe yok ki hüsrandır…” (1923)
“Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz…” (1920)
“Benim hayatta yegâne onur kaynağım, servetim, Türklük’ten başka bir şey değildir. Bu memleket
tarihte Türk’tü, bugün Türk’tür ve sonsuza kadar Türk olarak yaşayacaktır…” (1923)
Denilenler -yoruma gerek bırakmayacak kadar- açık: Yani “Millet sevgisi kadar büyük sevgi yoktur…
Mazide sayısız medeniyet kurmuş bir ırkın ve milletin çocukları olduğumuzu ispat etmek için, yapmamız lazım
gelen şeylerin hepsini yaptığımızı ileri süremeyiz. Bugüne ve yarına bırakılmış daha birçok büyük işlerimiz
vardır. İlmi araştırmalar da bunlar arasındadır. Benim arkadaşlarıma tavsiyem şudur: Şahsınız için değil
fakat mensup olduğumuz millet için elbirliği ile çalışalım. Çalışmaların en büyüğü budur…” 35 diyen Mustafa
Kemal’dir…
Nihayetinde İttihat ve Terakki Türkçülüğünün (Anadolu boyutlu) tarihsel bir taşıyıcısı olarak Kemalizm
-reaksiyoner bir burjuva ideolojisi olarak- resmi (egemen) boyunduruktur…

II.2.2-) KEMALİZM HAKKINDA

“Biz hepimiz,
kendi cehennemimizi
kendimiz taşırız.”36

Öncelikle siz bakmayın resmi ideoloji Kemalizm konusunda şunların denilmesine!
“Atatürk’ün bize dar bir ideolojik kalıp bırakmadığını özellikle vurgulaması, Kemalizm’i bütün
dogmatik düşüncelerden uzak, bilimi ve aklı hedef gösteren, dinamik bir dünya görüşü olarak tanımlamamıza
olanak veriyor…”37 Kurucu (ve dolayısıyla da kapalı-ideolojik bir) formasyon olarak bu; yani Kemalizmin
reforme edilmesi mümkün değil!

35

Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, s.309.
Virgilius.
37 Mehmet Merdan Hekimoğlu, “Kemalist İdeoloji ve Müstakbel Anayasa”, Radikal İki, 5 Ağustos 2007, s.6.

36

Ergun Özbudun’un bile, “Atatürk ilke ve inkılaplarından Atatürk’ün çağdaşlaşma idealini anlıyorsak
sorun yok. Fakat bundan ‘altı oku’ anlıyorsak ciddi sorunlar var,”38 demek zorunda kalması “manidar”dır.
Çünkü liberal Mehmet Altan’ın ifadesiyle, Kemalistler hukuka bağlı olmak istemiyorlar.
Kuralsızlıklarını sürdürmek istiyorlar. Bu cumhuriyet askeri rant üzerine şekillendi.” 39
Bu nokta kesinlikle göz ardı edilmemelidir; ve bunlar da ayan-beyan ortadadır!
Hem de “Atatürkçülük, yukarıdan devrim, ulus-devlet [hakkında-y.n.] çok sayıda makalenin
dışında ‘Atatürk Milliyetçiliği’ adlı 300 küsur sayfalık kitap da yazdım ama, Atatürkçülük nedir bilmiyorum.
Bilenlere de şaşıyorum. Çünkü Atatürk aramızdan ayrılalı 70 yıl oldu. Türkiye gibi bir ülkede 70 saatte bir her
şey baştan aşağı değişirken 70 yıl içinde aynı içerikte kalmış bir ideolojiden bahsedilebilsin, pes,” 40 diyebilen
Baskın Oran’ın kafa karışıklığına karşın…
Kemalizm altı okun milliyetçiliğidir; “Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti devletinin temellerindeki
Kemalizm ideolojisi nedir, fiiliyatta nasıl uygulanmıştır?
1-) Kemalizm, başından itibaren kapitalist-emperyalizmle iç içe olmuştur.
‘Kurtuluş savaşı’ denen şeyin, ‘düveli muazzama’ adı verilen o zamanki emperyalist devletlerle
savaşmakla bir ilgisi yoktur. Ankara hükümeti, düveli muazzamanın desteğini çektiği Yunan ordusuyla
savaşmıştır sadece.
Yine Mustafa Kemal ve maiyeti, ülkeden emperyalist sermayeyi atmak için herhangi bir girişimde
bulunmadıkları gibi, emperyalistlere kapıları sonuna kadar açmış ve ülkeyi onlarla birlikte yağmalamışlardır.
Ülkenin, 1950’deki Demokrat Parti iktidarıyla emperyalizme teslim edildiği büyük bir yalandır.
2-) Kemalist iktidar başından sonuna kadar baskıcı, anti-demokratik bir iktidar olmuştur. Adı üstünde,
bir tek parti diktatörlüğüdür bu.
Dolayısıyla, hâkim sınıflar içindeki farklı fraksiyonlara bile hayat hakkı tanımayan, hatta, Şeyh Sait
isyanından ve İzmir Suikastından sonra yapıldığı gibi onları da baskı altına alan tekelci bir iktidardır. Ancak
1946’dan sonra, Fikret Başkaya’nın deyişiyle, taşeron partilere izin verilecektir.
Taşeron partinin anlamı, gerçek iktidarın yine Kemalist devlet diktatörlüğünün elinde
bulundurulmasıdır. Bu Kemalist rejim, sadece düzen içi muhalifleri ezmekle kalmamış, komünistlere baskı ve
işkencenin en korkunçlarını uygulamıştır.
3-) Kemalist rejim, üniter ulus-devletçi misyonunun gereği olarak, içerde ırkçı-asimilasyoncu bir
politika uygulamış, Kürtlerin direnişine devlet baskısı, idam ve katliamlarla cevap vermiştir. Zaten bu
ideolojinin temelinde, Anadolu’daki Ermeni ve Rum halklarını yok eden İttihat Terakki ulusal katliamcılığı
yatmaktadır. Kemalistler bu politikayı aynen devralmış ve sürdürmüşlerdir. 1940’lı yıllarda varlık vergisi
aracılığıyla azınlıklara uygulanan cezalandırma ve zorla çalıştırma politikası bunun en açık kanıtıdır. Bugün
Türkiye Cumhuriyetinin Ermeni katliamını inkârının en büyük nedeni de devraldığı bu katliamcı mirastır.
4-) Kemalizm, ulusal baskıcı olduğu gibi, dinsel baskıcıdır da. Üstelik onun dinsel baskıcılığı iki taraflı
çalışan bir bıçak gibidir.
Şimdi var mı bilmiyorum ama eskiden nüfus cüzdanlarında din ve mezhep zorunlu olarak yazılırdı. O
kadar ‘laik’ olan Kemalist Cumhuriyet bu zorunluluğu neden koymuştu acaba? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti,
Türk olduğu kadar İslâmdı da. Hem de nüfus cüzdanının mezhep kısmına zorla ‘Hanefi’ diye yazdırtacak
ölçüde.
Kemalist Cumhuriyetin dincilere baskısı, tamamen dini devletin tekeline alma çabasının ürünüdür,
yoksa aydınlanmacı bir ideolojinin değil.
Kaldı ki, Kemalist iktidar yalnızca Sünni inançlı kesimleri değil, Alevi inançlı kesimleri de baskı altında
tutmuş, onların kendi ibadetlerine izin vermemiştir. Kemalist Cumhuriyet, ordu ve din de dahil olmak üzere
kadim Osmanlı’nın tüm mirasını devralmış, aslında genç değil, kadim bir devlettir.
5-) Kemalist Cumhuriyeti kuranlar ve bugünlere kadar getirenler, halkla hiçbir zaman kaynaşmayan,
işçileri ve köylüleri küçümseyen elitler tabakasıdır. Bu tabaka, işçilerin ve köylülerin aşırı sömürülmesi,
kanının emilmesi sonucu palazlanmıştır.
Kemalist iktidar, 1960’lara kadar işçi sınıfının yasal ekonomik örgütlenmesine bile izin
vermemiş, ‘milletin efendisi’ köylüyü bir yük hayvanı derekesinde insafsızca sömürmüştür. Bu mirasın
temsilcisi CHP’nin köylük bölgelerden hiçbir zaman yeterli oyu alamamasının en önemli nedeni budur.

38

Ergun Özbudun, “Anayasa Taslağında Atatürk Var Altı Ok Yok”, Radikal, 9 Ağustos 2007, s.6.
Mehmet Altan, “Uzlaşırsa Askeri Müdahalenin Önünü Açarlar”, Radikal, 13 Ağustos 2007, s.6.
40 Baskın Oran, “Anayasa’dan Atatürkçülük Kalkar mı?”, Radikal İki, 5 Ağustos 2007, s.6.

39

6-) Kemalist ideoloji, ‘inkılapçı’ değil, tipik muhafazakâr bir ideolojidir.
Kendi devletini ve ideolojik hegemonyasını kurduktan sonraki tüm çabaları, hayatı dondurmak ve
değişim yolundaki her gelişmeyi engellemek yolunda olmuştur. Kemalistlerin ‘inkılap’ dedikleri, kendi
karşıdevrimci hegemonyalarını, tüm iktidarlar gibi, bir yandan baskı, diğer yandan rıza yoluyla sağlama
almaktan ibarettir.
İşte Kemalizmin gerçek altı okunun özeti bundan ibarettir.”41
Bu kapsamda Kemalizm ilerici değil gericidir; aydınlanmacı ve devrimci değil muhafazakârdır. Eğer
bu ülkede batı standartlarında bir sol gelişmiş olabilseydi, Kemalizm kendini ilerici ve de aydınlanmacı ve
devrimci olarak yutturamazdı. Milliyetçi ideolojisiyle bir devlet ideolojisi olarak kabul edilirdi.
Kemalizmin beslendiği milliyetçilik de farklı olanı dışlamak üzerine kurulmuştur.
Bunların bir diğer artısı olarak da Kemalizm Cumhuriyetin ilk yıllarında soya dayalı bir Türk
tanımı oluşturmak bakımından ırkçı uygulamalara gitmişti; Tahsin Mayatepek aracılığıyla Türklerin Mu
medeniyeti gibi medeniyetlerin en eskisi tarafından oluşturulmuş bir halk olduğu, dünyanın Türkler tarafından
medenileştirildiği tezi ortaya atılmış, Afet İnan tarafından Türklerin Orta Asya’da üstün bir medeniyet kurduğu,
Balkan halkları başta olmak üzere Batı toplumların çoğunun Orta Asya’dan göç yolu ile erginlendiği, hatta bu
halkların kanlarında hâlâ Türk kanı dolaştığı gibi Hitlere parmak ısırtacak iddialar ortaya atılmıştı.
Ancak bunlar dönemsel karakter taşırlar, Kemalistler ırkçılıktan çok etnisist bir milliyetçiliği ve bu
bağlamda Türklüğü temel tezleri yapmışlardır. Bu anlamda Mahmut Esat Bozkurt gibi soy faşistlere rağmen
Mustafa Kemal’in faşist ideolojiyi benimsediği söylenemez. Onunki milliyetçiliğe yedirilmiş bir etno-seküler
milliyetçilikti. Ancak Kemalizm ideolojisi yer yer faşizmle flört etmiş ulusun kuruluşu esnasında faşist öğelere
başvurmuştur.42
Kemalizm ne ilericidir ne de anti emperyalisttir; onun pragmatik ideolojisinde tıpkı din gibi anti-
emperyalizm de durumsal olarak iktidarın kuruluşu ve muhafazası düzleminde başvurduğu bir taktiktir.
Kemalizm milli mücadele döneminde, yani henüz iktidar değil de muhalefet olduğu ve iktidara doğru yürüdüğü
zamanlarda anti-emperyalist görünebiliyordu.
Burada sözü Hasan Bülent Kahraman’a bırakırsak; “Kemalizm, bir boyutuyla Batı’yı reddeden, hatta
onu mahkûm eden bir ideolojidir. Meşruiyetini ve mevcudiyetini bu niteliğine borçludur.
Öte yandan aynı Kemalizm Batı’yı bir soyut hedef olarak belirlemekle bile yetinmez, bütün bir toplumu
o hedefi ele geçirmek üzere örgütlemeye başlar. Bu örgütlenme de hem soyut hem de somut düzlemlerde
cereyan eder. Somut olarak Batı’lı bir toplum olmanın, Batı’ya kabul edilmenin, Batı’yla bütünleşmenin
aracı olarak, hatta sine qua non koşulları olarak görülen kurumsal düzenlemelere gidilir. Ne var ki, kurumsal
düzenleme diye tanımlanan şeyler soyut düzlemde yeni bir insan tipolojisi yaratacaktır. Kemalizm bunun
ayırtındadır. İşi, zamana yaymaktan kaçınır. Örneğin hukuk sisteminin insanı zaman içinde yeniden
şekillendirmesini istemez. Doğrudan müdahalelerle insanı ‘ideolojik’ olarak da -ve bir çırpıda- dönüştürmeye
koyulur.
Batı, bu süreç ve yaklaşım içinde teleolojik bir anlam kazanır. ‘Batılı insan’ denilen kimliği oluşturmak
için sayısız yol denenir. Özellikle 1930’lu yıllar bu doğrultudaki deneysel dönem olarak nitelendirilebilir. Tarih,
coğrafya ve dil başta olmak üzere mimarlık ve güzel sanatlar alanında girişimlerde bulunulur. Klasik liselerin
açılmasına kadar gidilir.

41

Gün Zileli, “Kemalizmin Altı Oku!”, 21 Ağustos 2007, zileligun@hotmail.com
“Mustafa Kemal güncelleştirilebilir mi evet güncelleştirilebilir, Mustafa Kemal özünde bir kurtuluşçudur. Dönemin
emperyalist devletlerine karşı bir kurtuluşçuydu aynı zamanda cumhuriyetçidir yani kurtuluşçu ve cumhuriyetçidir. Bunun
dışında Mustafa Kemal’e bir anlam yüklememek gerekir. Mustafa Kemal bunların dışında bir şey yapmamıştır, bunlardan daha
fazlası da değildir. Mustafa Kemal ne Türk milliyetçisidir ne solcudur ne de başka bir şeydir. Mustafa Kemal öyle söyledikleri
gibi çılgın bir Türk de değildir son derece akılcıdır. Kürt ve Türk halkının menfaatlerini çok iyi bilen onların içinde özgürlüğe en
yakın duran kişidir. Bir de döneminin bilimini okumuş ve halkına bilimin vardığı son nokta neyse onu örnek alın demiştir, bu da
önemli bir şeydir. Bugün bilimin gösterdiği nokta Avrupa’nın demokratikleşmesi ile yarattıklarıdır.” (Abdullah Öcalan “Dincilik
Milliyetçiliktir”, Gündem, 5 Ağustos 2007, s.8.) Ayrıca bkz: Murat Belge, “… ‘Savunmacı’ Kemalizm”, Radikal, 19 Ağustos 2007,
s.11; Hasan Cemal, “Atatürk’ü Rahat Bırakın!”, Milliyet, 8 Ağustos 2007, s.15; Öztin Akgüç, “Kemalizm Korkusunun Doğurduğu
Düşmanlık”, Cumhuriyet, 19 Ağustos 2007, s.13; Taha Akyol, “Kemalizmden Anayasaya”, Milliyet, 10 Ağustos 2007, s.13; Ahmet
Altan, “Kemalizm”, Gündem, 1 Ağustos 2007, s.14; Hasan Bülent Kahraman, “4. Kemalizm ve Anayasa”, Sabah, 7 Ağustos 2007,
s.19; Derya Sazak, “Anayasa ve Atatürk”, Milliyet, 6 Ağustos 2007, s.15; Erdal Şafak, “Atatürk ve Anayasa”, Sabah, 2 Ağustos 2007,
s.5; Yener Orkunoğlu, “Kemalizm, Din ve Sosyalistler-3”, Gündem, 14 Ağustos 2007, s.14; Yener Orkunoğlu, “Kemalizm, Din ve
Sosyalistler-4”, Gündem, 21 Ağustos 2007, s.14.

42

Bu dönem Avrupa’nın hemen her alanda ithal edildiği yıllardır. Ne var ki, bu ikili bir süreçtir.
Bir yandan bu süreçte açık ve keskin bir Oryantalizm yapılırken bir yandan da aynı özelliklere sahip bir
Oksidentalizm gerçekleştirilmiştir. Oryantalizmin içinde saklı olan ‘muhayyile’ ve ‘yanlış’ temsil kendisini bu
düzeyde de aynen göstermiştir. Muhayyel bir Batı bu kurgunun özünü oluşturmuştur. İlginç olan karşı çıkılan
Doğu’ya dönük Oryantalist sürecin Oksidentalist süreçle at başı gitmesi, bu ikisinin birbirinin kurucu dışarısı
olarak işlev görmesidir.”43
Kısacası Kemalizm sol milliyetçilerin uydurduğu gibi ne ilericidir ne de anti-emperyalisttir. Dahası
anti-emperyalizm söylemi “sol” muhafazakârlığının milliyetçilikle olan flörtünün simgesidir; ve de sonuna dek
militarist ve askeri vesayet odaklı bir boyunduruktur…

II.2.3-) KEMALİST MİLLİYETÇİLİK = MİLİTARİZM = ASKERİ VESAYET

“Ben kendi ayakkabımın
vurduğu yeri bilirim.”44

“Türk’e Türk propagandası” yapan Kemalist milliyetçiliğinin önemli bir özelliği, askeri vesayet
rejiminin taşıyıcılığıyla militarist olmasıdır. “Asker milletiz” söylemi de, militarist mantık(sızlığ)ın toplumda
ne kadar derin kök saldığının göstergesidir.
Evet Kemalist ordu Türkiye’de sadece askeri bir güç değil, aynı zamanda, toplumu militarize eden
ideolojik bir aygıttır.
Bilindiği gibi askeri disiplin, hem insanın bedeni üzerinde denetim ve kontrol oluşturur hem de
boyun eğdirerek insanın iradesini zayıflatır. Boğun eğdirmek ve insan iradesini zayıflatmanın bir sonucu var:
milliyetçi politik köleler yaratmak. Türkiye, toplumunda mevcut düzene karşı kitle tepkilerinin az olmasında
milliyetçi politik köleliliğin etkisi küçümsenmemelidir.
Militarist gelenek, sadece askerlikte aşılanmaz. Askerlik dışındaki başka alanlara da yansıtılır. Okullar
askeri gelenekleri aşılayan birer kurum gibidirler. Örneğin, çocuklar okula başlar başlamaz, ulusal marş
söyletilerek askeri disiplinden geçirilirler. Tüm dünyanın “Türk’e düşman olduğu” yalanı öğretilir.
Bayrağın kutsallığı, savaşta ölenlerin şehit olduğunun öğretilmesi, milliyetçi-militarist bir bakış açısının
ürünü değil mi? Türkiye’de ordu, hem milliyetçi ideoloji sayesinde ülkeyi yönetiyor ve ezilenleri denetim altına
tutuyor, hem de diğer rakip güçlere karşı askeri bakımdan güçlü bir ulusal-devletin gerekli olduğu ideolojisini
topluma yayıyor. “İç ve dış düşman” söylemi hem milliyetçiliği hem de militarizmi besliyor.
Milliyetçilik, dünya emekçilerini bölerek onları güçsüzleştirir; hem dünyayı çeşitli halklara böler, hem
de bu halkları birbirine karşı militarize eder.
Bu kapsamda ve dar anlamda militarizm, sosyo-politik sorunların askeri güç kullanımıyla
çözülebileceğini savunan bakış açısını tanımlıyor.
Geniş anlamıyla militarizm ise, mutlak disiplin ve itaat gibi askeri ideal ve değerlerin yalnızca silahlı
kuvvetlere değil, bütün topluma hâkim olduğu kültürel ve ideolojik durumu anlatıyor. Bunun tarihteki en iyi
örnekleri 1930 ve 1940’larda Almanya, İtalya ve Japonya’da görüldü.
Bir üçüncü anlamda militarizm ise, askerlerin, sivil politikacıların alanına giren sorumlulukları
üstlenmelerini ve sivillerce buna verilen desteği ifade ediyor. Bu tür militarizmin en yaygın olarak 1960 ve
1970’lerde Latin Amerika’da yaşandığı söylenebilir.
Her üç anlamda militarizmin askerlere özgü olmayıp siviller arasında daha yaygın olabildiğini; gerek
kaba gerekse incelmiş biçimleriyle militarizmin her türlüsünün özgürlük ve gönüllülük ilkelerine dayalı
özgürlükçü, liberal demokrasinin idealleriyle taban tabana zıt düştüğünü belirtmeye gerek yok.
Toparlarsak Kemalist milliyetçi militarizmin Türk(iye) siyasal kültüründe azımsanmayacak bir
yeri vardır. Türkiye’de silahlı kuvvetlere duyulan güvenin öteki ülkelere nazaran çok daha yüksek düzeyde
olmasında ya da “Asker Millet” ve de “Her Türk’ün Asker Doğduğu”na dair tevatürlerde bu kültürün rolü
başattır.

II.3-) MİLLİYETÇİLİĞİN GÜNCEL BOYUTLARI

“İnsanlar akılsızlıkları yüzünden,

43

Hasan Bülent Kahraman, İçselleştirilmiş, Açık ve Gizli Oryantalizm www,dergipan.org
Cervantes.

44

‘alınlarına yazılı olandan’
daha çok acı çeker.”45

Küreselleşme diye sunulan “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i”yle pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de
milliyetçilik yükselişe geçti…
Kapitalist metropollerde özellikle göç ve göçmenler bağlamında etno-kültürel ve dinsel açıdan farklı
olanın Batı uygarlığına entegrasyonu/asimilasyonu bağlamında özellikle İslâmi olana karşı çoğunluk toplumu
tarafından geliştirilen kültüralist ve asimilasyonist söylemin milliyetçi ırkçılığı hızla yükselirken; 46 Türkiye’de
de milliyetçi, yabancı düşmanı ve ırkçı bir popüler söylemin hâkim olduğu ve bunun muhatabının da Kürtler 47
olduğu herkesin bilgisi dahilindedir.
Bu çerçevede son yıllarda kullanılan milliyetçilik söylemlerine, uluslararası, ulusal ve yerel bağlamları
değerlendirmek suretiyle daha yakından antropolojik bir gözle bakmak ve milliyetçiliğin gündelik hayattaki
kaynaklarını iyi saptamak gerekmektedir.
Örneğin Türkiye’de yapılan kamuoyu araştırmaları ve bilimsel çalışmaların sürekli vurguladığı
konuların başında “milliyetçi yükseliş” gelmesi boşuna değildir. Kimileri bu milliyetçi yükselişi “faşizmin”
önünü açtığına dikkat çekmektedirler.
Milliyetçilik söylemi hiç şüphesiz Türkiye’de egemen bir dil olagelmiş ve geçtiğimiz yüzyıla damgasını
vurmuştur. Bu dilin egemenliği bu ülkenin hemen hemen her bir ferdi tarafından bilinmektedir. Bu dilin
egemenliği, siyasal iktidar elde etmek isteyenleri cezbederken, yoksulları ve dışarıda bırakılanları da iktidara
eklemlenme hissi vermesi nedeniyle etkisi altına almaktadır.
Diğer bir deyişle, milliyetçi söylemin cazibesi, iktidarı hedefleyenlerce ve iktidara bir şekilde
eklemlenmek isteyenlerce farklı anlamlar ifade edebilmektedir. Milliyetçi söylem kullanıldığı yere ve ana
göre farklı tezahürlere sahip olabilir. Yükselen milliyetçi söylemin, özellikle orta-sınıf ve ortaüst-sınıf içinde
belirginlik gösterdiğini söylemek mümkündür.
Ve elbette bunun bir de devlet düzlemli resmi ve gayrı-resmi yanları vardır…
Resmi yan; kendi sesinden yani TTK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun 18 Ağustos 2007’de ‘Türk
Tarihinde ve Kültüründe Avşarlar Sempozyumu’nun açılış konuşmasında, “Kürt dediğimiz birçok insan
da aslında Türkmen asıllıdır.. Bugün Kürt olarak bilinen bazı aşiretlerin, hatta ve hatta tehcirden kurtulmak
için kendilerini Kürt-Alevi olarak gösteren Ermenilerin de bulunduğunu söylemem gerekir, PKK’nın ve

45

Platon.
Bkz: Michael D. Yates, “Irkın Uzun Gölgesi”, Monthly Review, No:15, Ağustos 2007, s.213-217; “Almanya: ‘Geliyorum’
Diyen Irkçı Saldırılar”, Evrensel, 22 Ağustos 2007, s.11; “Hollanda’da Kur’an’a Savaş Açtı”, Vatan, 9 Ağustos 2007,
s.8; “Hollanda ve Almanya’da Irkçı Şiddet Artıyor”, Gündem, 23 Ağustos 2007, s.10; “Faşist Lider Hollanda’da Buyurdu: Kur’an
Yasaklansın”, Birgün, 9 Ağustos 2007, s.9; “Rusya’da İki Müslüman Gence Irkçı İnfaz”, Hürriyet, 15 Ağustos 2007, s.14; Celil
Demiralp, “Fransa’da Göçmenlere Cadı Avı”, Gündem, 1 Ağustos 2007, s.10; “İsviçre’de Afrikalılara Neo-Nazi Saldırısı”, Gündem,
12 Ağustos 2007, s.10; “Dünyada Müslümanlara Yönelik Şiddet Artıyor”, Kızıl Bayrak, No:2007/32, 17 Ağustos 2007, s.24; “AB
Üyesi 8 Ülkede Irkçı Saldırılar Arttı”, Gündem, 29 Ağustos 2007, s.10; “Macaristan’da Irkçılar Üniformalı Birlik Kurdu”, Gündem,
27 Ağustos 2007, s.10.
47 “Güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler, teker teker kanar
dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan,
Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar
Muş – Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar
bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
padişahlar ve Muşlar kanar, darülbedayiler kanar
Muş – Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar
el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar” (Turgut Uyar.)

46

TİKKO’nun içinde yer alan birçok insanın da,”48 demenin gülünçlüğünü yaşarken; haberlere yansıyan49 gayrı-
resmi yan da bundan farklı değildir!

II.3.1-) FAŞİZMİN MİLLİYETÇİ RUH HÂLİ VE IRKÇILIK

“Siz olanları görüp, ‘Neden?’ derken, ben
olmayanları görüp, ‘Neden Olmasın?’ derim.”50

Türkiye’deki milliyetçilik birçok bakımlardan 1920’lerin, 1930’ların Almanya’sına, o ruh hâline
benziyor.
Türk milletinin her taraftan düşmanlarla sarıldığı kabulü var. Bu hissiyatın yerleşmesine devlet
yetkilileri de katkıda bulunuyor. Türkiye’de faşizme yatkın, yaygın bir ruh hâli var. Orta sınıflardan başlayarak
sokaklara, lümpen kitlelere yayılan bir ruh hâli bu.
Ve bir de bizim faşizme yatkın özellikler taşıyan bürokratik, otoriter devlet geleneğimiz var. Bu gelenek
o zihniyetle birleşirse, Türkiye’de faşist bir dönem doğurabilir. Faşizme karşı teyakkuz hâlinde olmak gerekir
Bu bir “abartma” değil…51 Kolay mı?
Milliyetçi bir paranoyanın tırmandığı Türkiye’de artık bir “bizler” vardır bir de “ötekiler/
düşmanlar”… “Biz” iyi ve üstünüz, buna karşılık onlar/ ötekiler kötü ve aşağıdır. Bizimle olmayan düşmandır,
ya bir yabancı ya da bir işbirlikçi olarak. Onun için faşist bir siyasetin ana unsuru “milli güvenlik”tir.
Evet, Türkiye’de yükselen milliyetçilikle birlikte “güvenlik devleti” anlayışı da katmerlenmektedir…
Unutulmasın Mussolini’nin meşhur mottosunda, “Her şey devletin içindedir, onun dışında veya ona
karşı olan hiçbir şey yoktur,” vurgusuyla ifadesini bulan bu düşüncenin adı kısaca “devlete tapınma”dır.

48

“Devlet O Listeyi Etnik Ayrımda Kullandı mı?”, Radikal, 24 Ağustos 2007, s.7.
“Susurluk çetesi liderliği suçundan altı yıl hapis cezası alan ve yatan emekli yarbay Korkut Eken ile davasını görüşen
Yargıtay 8. Ceza Dairesi üyesi Yusuf Kenan Doğan dünür oldu. Doğan’ın oğlu İbrahim Doğan ile Eken’in kızı Ayşe Sonay Eken
evlendi, çiftin nikâh şahitliklerini ise Yargıtay Başkanı Osman Arslan ile Eken gibi Susurluk davasında suçlanan ama bugüne kadar
yargılanamayan DP Genel Başkanı Mehmet Ağar yaptı.
Korkut Eken 1996’da Susurluk’taki kazayla deşifre olan Çetenin kurucusu ve yöneticisi olmak suçlamasıyla eski özel
harekâtçılar İbrahim Şahin ve arkadaşlarıyla birlikte yargılanmış, DGM tarafından 6 yıl hapse mahkûm edilmişti. Suçlama döneminde
Emniyet Genel Müdürü olan Mehmet Ağar ile Susurluk’ta kaza yapan otomobilin sahibi dönemin DYP Milletvekili Sedat Edip Bucak
ise milletvekili dokunulmazlıkları nedeniyle yargılamaya dahil edilememişti.
Nikâh törenine Yargıtay Başkanı Arslan dışında da yüksek yargıdan katılan oldu. Törenine katılanlar arasında, Doğan’ın
Adalet Bakanı Müsteşarı iken yardımcısı olan ve hâlen Anayasa Mahkemesi üyesi Fulya Kantarcıoğlu, Yargıtay 6. Ceza Dairesi
Başkanı Mustafa Aydın, Yargıtay üyesi Muharrem Coşkun ile Ankara Ağır Ceza Mahkemesi üyesi eski Cezaevleri Genel Müdürü
Zeki Güngör de yer aldı.
Nikâh davetini kabul eden emekli yargıçlar arasında ise eski İstanbul DGM Başsavcısı ve Yargıtay üyesi Ahmek Köksal,
eski Yargıtay 4. Hukuk Dairesi Başkanı Bilal Kartal ve İsmail Özmen yer aldı.” (Adnan Keskin, “… ‘Susurluk’ Mahkûmu Hâkimiyle
Dünür Oldu”, Radikal, 28 Ağustos 2007, s.4.)
50 G. Bernard Shaw.
51 Bkz: Tanıl Bora, “Milliyetçilik Nerede Kaldı, Nereye Gitti?”, Birikim, No:220-221, Ağustos-Eylül 2007, s.61-66; Zeki
Kılıçaslan, “… ‘Ulusalcılık’ ve Kapitalizm”, İşçi Kardeşliği, No:28, Temmuz 2007, s.2; Adrian Hamilton, “Yeni Milliyetçiliğin
Yükselen Tehdidi”, The Independent, 17 Haziran 2007; Mehmet Hacısalihoğlu, “Ordu-Millet Düşüncesi”, Toplumsal Tarih
Dergisi, No:164, Ağustos 2007, s.36-42; L. Doğan Tılıç, “Milliyetçilik Sola Yaramıyor!”, Birgün, 23 Temmuz 2007, s.6;
Şükrü Aslan, “Milliyetçi Söylemin Gölgesinde 22 Temmuz Seçimleri”, Evrensel Hayat, 29 Temmuz 2007, s.3; Abdullah
Çelik, “Milliyetçilik Hezeyanları”, Gündem, 6 Temmuz 2007, s.4; Eyüp Sabri Togan, “Paralel Milliyetçilikler”, Haksöz Dergisi,
No:197, Ağustos 2007, s.61-69; Murat Metinsoy, “Emekleyen Emek Tarihçiliğimiz”, Radikal Kitap, Yıl:6, No:333, 3 Ağustos 2007,
s.18; Nizamettin Öztürk, “Tarihi Fetişleştirmek”, Gündem, 25 Temmuz 2007, s.10; Hasan Pulur, “Tarihi Yargılamak…”, Milliyet,
8 Ağustos 2007, s.3; Zeynep Oral, “Tarihi Yargılamak”, Cumhuriyet, 26 Ağustos 2007, s.15; Edhem Eldem-Şevket Pamuk-İlhan
Tekeli-Mete Tunçay-Uygur Kocabaşoğlu-Esra Danacıoğlu-Suavi Aydın-Ferdan Ergut-Oktay Özel, “Tarihçiler: Halaçoğlu Irkçı”,
Radikal, 28 Ağustos 2007, s.11; Oral Çalışlar, “Halaçoğlu Kimi Tehdit Ediyor?”, Cumhuriyet, 24 Ağustos 2007, s.4; Etem Öten-
Nesrin Yazar, “Halaçoğlu’na Tepki: Irkçı ve Bölücü”, Gündem, 21 Ağustos 2007, s.7; “Prof. Dr. Halaçoğlu: Kürtler Türkmen, Kürt
Alevileri Ermeni Kökenli”, Vatan, 19 Ağustos 2007, s.20; Reha Muhtar, “Soyu Türk Çıkan Kürtler!!!”, Tercüman, 21 Ağustos 2007,
s.14; “TTK) Başkanı Yusuf Halaçoğlu: Pervasızlığa Devam”, Evrensel, 22 Ağustos 2007, s.6; Miyase İlknur, “Yusuf Halaçoğlu
Kaynaklarını Açıklasın”, Cumhuriyet, 24 Ağustos 2007, s.9; Miyase İlknur, “Yusuf Halaçoğlu Konuştukça Batıyor”, Cumhuriyet, 24
Ağustos 2007, s.6; Murat Yetkin, “Halaçoğlu: Benimki Özel Bir Çalışma”, Radikal, 23 Ağustos 2007, s.6; “TTK Başkanı Halaçoğlu:
Dönme Ermenilerin Listesi Var”, Radikal, 22 Ağustos 2007, s.6; İsmail Yıldız, “Ordu İlinde Irkçılık Devam Ediyor”, Gündem, 8
Ağustos 2007, s.1-4; Avni Özgürel, “Türklük ve Kürtlük Meselesi”, Radikal, 8 Ağustos 2007, s.11; Mustafa Yelkenli, “Halaçoğlu ve
Rejimin Sefaleti”, Gündem, 29 Ağustos 2007, s.6; Mehmet Türkay, “Uluslaşma, Emperyalizm, Sınıf”, Toplumsal Özgürlük, No:20,
Temmuz 2007, s.14.

49

Devlete tapınma daha temelde otoriteye tapınmadır. Nitekim, faşizmin en temel fikirlerinden birisi güce ve
otoriteye tapınma, buna bağlı olarak da şiddetin, kas gücünün ve gençliğin yüceltilmesidir.
Devlete tapınma bazen da “millet”i -kolektif bir bütünü- yüceltmenin sonucudur. Yani, faşizm devlete
tapınmayla olduğu kadar entegrist bir milliyetçilikle de ilgilidir.
Ve nihayet “milliyetçilik” tehlikeli bir hastalıktır. Zira, milliyetçiliğin; düşünce planında “ırkçılık”,
eylem planında ise “faşizm” ile arasında çok belirsiz ve geçişi gayet kolay, akışkan sınırlar vardır.
O sınırlar genellikle aşılır. Doğası gereği, azgınlaşır ve saldırgandır. Sınırları aştığı anda, çoğulcuğu
reddeden “homojenlik” arayan zihniyetinin kaçınılmaz sonucu zulüm ve kandır.
Milliyetçilik, milletin ırkçı tanımına yaslanmak ihtiyacındadır. Çoğulculuğa tahammülü yoktur.
Kendisininki dışında, “öteki” milliyetler ve milletlerle sorunludur.
Türk milliyetçiliğinin ırkçılık olup olmadığı konusuna gelince: En ilginç örneklerinden
biri, ‘Türkiye’nin Etnik Yapısı’ başlıklı yapıtın yazarı Tayyar Önder’in, DNA testlerinin Türklerin insanlığın
atası olduğunu kanıtladığı iddiasıdır!

II.4-) SONUÇ YERİNE YA DA TARİH HAKKINDA

“İsimsiz olanın hatırasına saygı göstermek
ünlü olanınkinden daha zordur.
Tarih isimsizlerin hatırasına sadıktır.”52

Tarihle yüzleşmek diyoruz… Evet, evet tarihle yüzleşmek gerek…
Kolay mı? Türkiye denilen Anadolu coğrafyası, XX. yüzyılın en büyük etnik temizliklerinden, nüfus
yapısında zor yoluyla gerçekleşen en geniş kapsamlı, en derin değişimlerinden birine sahne oldu.
Hans Lukas-Kieser’in dediği gibi, “XIX. yüzyılın ve başlamakta olan XX. yüzyılın başka hiçbir devleti
hükümranlık alanındaki etnik haritanın hesaplı bir şekilde değiştirilmesi için bu kadar yoğun sistematik şiddet
kullanmamıştı.”53
Bu boyutuyla Türkiye’nin tarihi aynı zamanda bir büyük milliyetçilik projesinin öyküsüdür. Yani
tarihsel olarak Türkleştirme ideali devasa bir milliyetçiliğin ve ırkçılığın da kaynağını oluşturmuştur…
Bunun birçok tezahüründen yalnızca bir tanesi, okullarda her sabah okutulan “Varlığım Türk varlığına
armağan olsun”dur…
Ya ötesi mi?
Milliyetçiliği Türkiye’de ilk defa İttihatçılar resmi ideoloji hâline getirdiler, Cumhuriyet de bunu daha
sistemli olarak sürdürdü. Ve eski(meyen) bir İttihatçı olan Başvekil İnönü 1925’te şöyle diyordu: ‘Vazifemiz
bu vatan içinde bulunanları behemehâl Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip
atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.”
M. Esat Bozkurt da açık sözlülükte ondan geri kalmıyordu: “Dost da düşman da bilsin ki, bu
memleketin efendisi Türk’tür. Özü Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır,
köle olmaktır.”
Burada durup, toparlayarak noktalayalım: “Lafı uzatmaya gerek yok. Dünyanın neresinde ne
zaman doğmuşsak doğalım, analarımız, babalarımız, dinlerimiz, devletlerimiz bize bir geçmiş giydiriyor,
onlar giydirdikçe biz de ha bire giyiniyoruz. Çoğumuz geçmişin elbiselerini, günümüz terzilerinin dikmesini
yadırgamadan kabullenmekle kalmayıp, elbiselerimizi bedenimizden ayırt dahi edemiyoruz.”
Bu çerçevede de “tarih”; “Giydiklerimizin, bize giydirilenlerin, üstümüzdekileri yenilemeyip,
değiştirmemiş sandığımız eskilerimizi sandıklardan çıkarıp tekrar giyinmemizin öyküsü” demektir.
Özetle Gündüz Vassaf “Tarihi Yargılıyorum” derken, “Türk tarihi ile tarih kavramını” eleştirerek
ekliyor: “Hangi ulusun, hangi topluluğun tarihini deşersek deşelim. Ulusal masalların kuruluş öykülerinin
günün koşullarına göre uydurulduğunu, değişen gerçeklere göre tarihlerine çekidüzen verip geçmişlerini
algılamalarını ve değiştirmelerinin şaşırtıcı değil sıradan olduğunu görürüz…”54

31 Ağustos 2007 02:30:56, Ankara.

Walter Benjamin’in anısına dikilen anıtın yazıtı.
Hans Lukas-Kieser, Iskalanmış Barış – Doğu Vilayetlerinde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet 1839-1938, İletişim
Yay., s.711.
54 Gündüz Vassaf, Tarihi Yargılıyorum, İletişim Yay., 2007.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s