GERGEDANLAŞ(TIRIL)MA KASTI VE İNSAN(LIK)[*]

“Hepimiz deli doğarız. Bazılarımız deli kalırız.”[1]
“Özel mülkiyet fikri geliştiğinde toplum bunu korumak için bir sistem geliştirmek zorunda kalmıştır.
Bu sistem mülkiyete sahip olanların, mülkiyeti olmayanlar üzerine çıkardığı yasalarla gelişmiştir.
Bu yasalar insanları adaletsiz yöntemlerle bağlarlar.
İnsan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuş olarak yaşar”…
İnsan(lık)ın soru(n)ları hakkında kafa yoranlar, Jean Jacques Rousseau’nun “özel mülkiyet” vurgulu saptamasını asla unutmamalıdırlar…
Bu kilit önemdedir!
* * * * *
Sürdürülemez kapitalizmin bugünündeki “insan(lık) durumu”na kafa yoracaksanız; tam da buradan, yani “özel mülkiyet” illetine ilintili yabancılaşmadan hareket edeceksiniz…
Sürdürülemez kapitalizm, insan(lık)ı “tüketerek” köşeye sıkıştırdıkça, absürd büyü(tülü)yor, “olağan”a eşitleniyor. Böylelikle de yabancılaş(tırıl)an insan(lık) kötüye alışıyor; kötüyü kanıksıyor…
Hatta, alışmanın ötesinde, kötünün tutsağı/ oyuncağı/ piyonu oluyor, onu yüceltiyor, onsuz yapamıyor…
Böylelikle kitlelerdeki köleleşme eğilimi; kötülüğe alışma, ona boyun eğme, onu yüceltme, ona tapınma giderek güçleniyor…
Bu durumu besleyen başlıca olgunun kolektif korku hâli olduğu; bunun da boyun eğmeyi, “biat”ı, kabullenişi devreye soktuğu tarihin bilgisi dahilindedir…
* * * * *
Bunlar böyle olunca da Sanem Altan’ın şu saptamaları “olağan” denilenin kendisi olup çıkıveriyor:
“Kağıttan çiçeklerin dibine su dökerek geçiriyoruz hayatımızı…
Fark etmiyoruz bile, bunun bizi yalanlarla oyalanan, hayatını yalanlarla şekillendiren birer sahtekâr yaptığını.
Kendi hayatını, kendi zamanını çalan, en büyük yalanları kendine söyleyen ama bununla başkalarını kandıracağını sanan, kağıttan çiçekler eken yalnızlarız hepimiz.
Gerçek olması gereken her şeyin yerine sahte olanını koyuyoruz.
Hiçbir şeyin hakikisi olamadan yaşıyoruz…
Ne hakiki bir aşık oluyoruz, ne hakiki bir aşk acısı çekiyoruz…
Ne hakiki bir savaşcı ne hakiki bir korkak olabiliyoruz…
Hiçbir şeyin hakkını veremiyoruz.
Ne yaparsak yapalım aslında ötekisi olduğumuzu biliyoruz…
Ve belki de en hakiki acımızı aslında bunu bildiğimiz için yaşıyoruz.
Sonra bir gün, gerçek bir şey olsun istiyoruz hayatımızda…
Ama, sahtelerinden belki daha kısa ömürlü, yaprakları daha ince, dalları daha kırılgan, ama kavgalarla, aşklarla, isyanlarla dolu dolu yaşanan gerçek bir hayatı, kağıt çiçeklerden bahçemize nasıl yerleştirebileceğimizi bilemiyoruz.
Duyguları, zaafları, ihtirasları, istekleri, öfkeleri, düşmanlıkları, dostlukları, kırılgan yanları olan bir hayatı nasıl yaşayacağız?
Bunları hayatımıza doğru bir şekilde nasıl yerleştireceğiz?
Kimlerle paylaşacağız duygularımızı?
Her şeyin sahtesini ezbere bilen bizler, gerçek duygularımızı nasıl yaşayacağımızı hiç bilmiyor gibiyiz.
İç içe geçmiş, birbiriyle sarmalanmış bir sürü sahte duygumuz var…
Ve yerlerine gerçeklerini nasıl koyacağımızı bilmiyoruz…
Her şeyin yalan, her şeyin sahte olduğu bilmek utandırıyor insanı.
Aşkımız yalan, sevgimiz yalan, kahramanlığımız yalan, övünmelerimiz yalan, acılarımız yalan.”[2]
Bu tabloda “Kaç hayalimiz gerçekleşmiştir?
Kaçı gerçekleşemeden unutulmuştur?
‘Düş, varolan en gerçek şeydir’ yazıyordu okuduğum kitapta, çok sevmiştim bu lafı.
Hayal kurmayı çocukluğumdan beri çok severim.
İnsanların kurduğu düşlerin gücüne inanırım.
Bugün etrafta gördüğümüz her şeyin zamanında birilerinin düşü olduğunu bilmek beni hep heyecanlandırır.
Hayat giderek ağırlaşıyor bu ülkede…
Hayallerimiz eksiliyor, sessizleşiyor, öksüzleşiyor.
‘Bir hayalim var’ diyen insanlarla karşılaşmıyorum uzun zamandır…
Hayallerin gerçekleşeceğine inananlara rastlamıyorum.
Hayaller bazen gerçek olur.
Ama gerçekleşmesi için önce bir hayal olması gerekir.”[3]
* * * * *
Hayalsiz bugündeki durum, insan(lık)ın çıldır(tıl)dığını ortaya koyuyor…
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verileri, her 5 kişiden birinin ruhsal sağlığının bozuk olduğunu, depresyondaki kişi sayısının her geçen gün arttığını gösteriyor.
WHO’nun açıklamalarına göre, yeryüzündeki her 100 kadından 10’u, her 100 erkekten 6’sı depresyonda.[4]
Tıp dergisi ‘Lancet’in bir araştırması, Yunanistan’da da sağlığın alarm zilleri çaldığını, hastalıkların ve intiharların arttığını açıklıyor.[5] Yunanlılar eskisi gibi sağlık hizmeti alamıyor ve bütçe kesintileri nedeniyle tıbbi yardım alanların sayısı yüzde 40 azalmış durumda. Hastalıklarla beraber intihar vakaları da giderek artıyor.
Aynı derginin 2007-2009 yılları arasında 10 ülkedeki intihar oranlarını ele alarak yaptığı bir değerlendirmeye göre, Yunanistan’da intihar oranı yüzde 17, İrlanda’da yüzde 12, İngiltere’de yüzde 10, Letonya’da yüzde 17 civarında seyrediyor. Dergi hiç de az olmayan bu intihar oranlarının en önemli sebeplerinden birinin ekonomik krizin bu ülkelerdeki can yakıcı etkisi olduğunu söylüyor. Ekonomik krizin daha düşük seyrettiği belirtilen Avusturya’da intihar oranları yüzde 5 civarında. Bu araştırmayı yapan ekipten Dr. David Stuckler, “Ekonomik krizden önce intihar oranları düşüyordu; ancak daha sonra incelenen Avrupa ülkelerinin hemen hepsinde yükselişe geçti. Bu artışların mali krizle bağlantılı olduğu hemen hemen kesin” diye belirtiyor.[6]
WHO’nun verilerine göre her yıl 20 milyon civarında insan intihar girişiminde bulunuyor ve bunların 1 milyonu yaşamına son veriyor. Bu rakamlara göre her 3 saniyede 1 kişi intihar girişiminde bulunuyor. Her yıl 20 milyon civarında insanın yaşamına son vermek istemesinin bu insanların ailelerinde yarattığı travma dikkate alınırsa, bundan etkilenen insan kitlesinin büyüklüğü daha net ortaya çıkar. ABD’de yılda 730 bin kişi intihara teşebbüs ediyor ve 32 bin kişi bunun sonucunda hayatını kaybediyor. Tüm Avrupa’daki intihar vakası 58 bin civarında. Bu rakam, yıl içinde trafik kazalarında ölenlerden daha fazla.
Türkiye’de psikiyatri alanında yetkili uzmanlar, son 30 yılda intihar edenlerin sayısının yüzde 440 oranında arttığını, son 10 yılda 25 bin kişinin intihar ettiğini söylüyorlar. İntihar oranlarının gelişmiş kapitalist ülkelerin oranlarından daha düşük olmasına rağmen aradaki farkın hızla kapandığına dikkati çekiyorlar. Veriler Türkiye’de her yıl yaklaşık 2800 kişinin intihar ettiğini gösteriyor. Bu sayı trafik kazalarında ölenlerin yarısı kadar![7]
Sürdürülemez kapitalizm insan(lık)ı çıldırtıyor; meta fetişizminin ve paranın kölesi kılarken; “Para insan davranışlarını değiştirir mi?” sorusuna ‘New Scientist’in verdiği yanıt şöyle oluyor:
“Bu sorunun yanıtını araştırmak üzere yapılan deneyler, refah sahibi insanların daha bencil, merhamet ve empati yoksunu, vurdumduymaz ve tutucu olduğunu ortaya çıkarttığı gibi, zenginden yoksula para transferi beklentisinin de gerçekçi olmadığını gösteriyor.”[8]
Ve bir şey daha: ABD’nin Galesburg kentinde yapılan bir araştırma 6 yaşındaki kız çocuklarının kendilerini seks objesi olarak görmeye başladığını ortaya koydu![9]
Evet kapitalizmin tüketin kültür(süzlüğ)ü, insan(lık)ı tüketiyor…
* * * * *
Tüketilen insan(lık) gergedanlaş(tırıl)ıyor…
Bunun da bir hikâyesi var; o da şu: Fransa’da küçük bir kasaba… Kasabanın meydanındaki “café”de günlerden pazar günüdür ve de vakit (Jean “Saat 11.30’da buluşacaktık, neredeyse öğlen oluyor” dediğine göre) öğlendir ya da öğlene yakındır, mevsimlerdense yazdır.
Derken, çok uzaklardan gelen, ancak hızla yaklaşan bir gürültü, bir vahşi hayvan soluması ve hayvanın koşarken çıkardığı sesler duyulur. Jean: “Hiii, bir gergedan” diye inler…
Sonra Gergedanlar çoğalır, bir kedi ezilerek ölür, giderek somutlaşan duruma karşı, ahalide görüşler ürer: “Yok canım mümkün değil, öyle değildir” denilir, oysa gergedanlar kasabayı sarmıştır.
Kasaba sakinleri, gergedan tehlikesinden pek etkilenmez, ancak çok geçmeden, insanlar önce usul usul, sonra giderek artan bir hızla gergedana dönüşmeye başlar. Bu dönüşümü dehşetle izleyenler olduğu gibi, zamanla değişime ayak uydurmaya, gergedanların erdemlerinden söz etmeye başlayanlar da ortaya çıkar.
Günlerden bir gün, gergedanın biri, hukuk kitapları basan büyük bir yayınevine dalar, içerdekiler canlarını zor kurtarır. Orada bulunan Madam Boeuf, yayınevini basan gergedanı tanır, ona sevgi ile böğüren gergedanın Madam Boeuf’ün kocası olduğu anlaşılır.
Nihayetinde “insan” kalmayı seçip, boyun eğmeyerek, “Son insanım ben, sonuna kadar da insan kalacağım! Teslim olmuyorum” diye haykıran Bérenger’nin etrafındaki tüm insanların aşama aşama “gergedanlaştığı” bir dünyada diz çökmemeyi, ayakta kalmayı yansıtır.[10]
Toplu dönüşümün gerçekleştiği dünyamızda, onun sergilediği tutum da açık bir muhalefet ya da başkaldırıdan çok, çaresizlikti. Öyle ki, Bérenger’nin “gergedanlaşmaması”, bir noktada ona acı veren bir olgu oldu.
Laçin Ceyla’nın deyişiyle, “50’lerden, kapitalizmin nasıl hırçın bir tabiata bürünebileceğini öngören” Eugene Ionesco’nun -özellikle Nazizmden esinlenerek yazdığı- ‘Gergedan’ oyunu XX. yüzyılın en önemli yapıtlarından biridir. Çünkü, yalnız Nazizme veya faşizmin herhangi bir versiyonuna değil, totalitarizmin her türüne uygun düşer.
Romanyalı yazar, ustası olduğu absürdün diliyle anlatır, bu çok abes ve de fevkâlâde reel insanlık macerasını. Ve bizi erken sayılabilecek bir dönemde, postmodernitenin sorduğu sorularla yüzleştirir:
Herkes gergedanlaşırken insan kalmak çağdışılık değil midir?
Herkesin gergedanlaştığı bir ortamda, insan kalma kahramanlık olsa bile bu kahramanlık sahibine mutsuzluktan başka ne sağlayacaktır?
“Mutsuz bir Sokrat, mutlu şapşallara evladır” görüşü ne denli doğrudur?
Herkes gergedanlaşınca, insanlığı kim değerlendirecektir ki?
Herkes gergedanlaştığına göre, insan kalmak, herkese karşı tek olmak, gerçeğin tek temsilcisi olduğunu düşünmek, kendini Tanrı saymakla eşanlamlı olmuyor mu?
Bir de başka türlü düşünelim:
İnsanlık çağdışılık, gergedanlık çağdaşlık olursa, çağdaşlık mı çağdışılık mı iyidir?
Doğru ve iyi, ne taraftadır, gergedanın yanında mı insanın yanında mı?
Kısacası, Beranger bir kahraman mıdır, yoksa bir biçare mi?
Gerçekten ne yapsak acaba, gergedanlaşsak mı, gergedanlaşmasak mı?
Al sana başka bir “to be, or not to be?” daha.
Sürdürülemez kapitalizmin gündelik yaşamında bu tür soru(n)lar hep sorulup durur…
Kanımca; herkes gergedanlaşırken insan kalmakta direnen Beranger’in yalnızlığını ve sürüye katılmama çabasıdır.
Gözümüzün önünde, çoğunluğa uymak adına, çıkar ilişkileri adına, kendine yer açmak adına, “özgürlük” adına, “mazlum” olmaktan kurtulmak adına, intikam almak adına, kendini korumak adına, çaresizlik adına, öyle zorlamayla da değil, bile isteye insanların gergedanlaşmasını izleriz.
Adeta bir salgın, bulaşıcı hastalık… Akıntıya karşı kürek çeken ise Beranger… Onun insan kalma çabası (hele bu yorumda), kahramanlık da değildir. Sadece insan olduğu için, insan kalmak istediği içindir.
Bunun için Ionesco der ki: “Bir düşüncenin bulaşıcı bir hastalık gibi yayılması, yeni bir din, bir öğreti, bir fanatizme sürükleyiveriyor insanları… Bilmem hiç dikkatinizi çekti mi, insanlar sizin düşüncelerinizi artık paylaşmıyorsa, sanki canavarlarla karşı karşıyaymışsınız duygusu uyandırıyorsunuz. Gergedanların saflığı, aynı zamanda acımasızlığı var onlarda. Onlar gibi düşünmüyorsanız göz kırpmadan öldürebilirler sizleri.”[11]
* * * * *
“İyi de sürdürülemez kapitalizmin insan(lık)ı gergedanlaştırdığı koordinatlarda hayatın anlamı nedir” mi?
Terry Eagleton’a göre “hayatın anlamı” sorusuyla ilgili en baba lafları tragedyalar söyler. Var oluşu didikleyen ama yine de çözüm üretmeyen tragedya, insanı o sıkıntıdan kurtarmaz ve yolu çatallandırır.
Peki, “hayatın anlamı” sorusu neden ikide bir hortluyor?
Terry Eagleton’ın şöyle bir açıklaması var: “Hayatın anlamı sorgulamaları muazzam bir ölçekte oluştuğu hâlde, kanıksanmış roller, inanışlar ve gelenekler krize girdiğinde ortaya çıkma eğilimi gösterir. En seçkin tragedya yapıtlarının böyle anlarda ortaya çıkması da muhtemelen bir tesadüf değildir. Bu, ‘hayatın anlamı’ sorusunun sürekli geçerli bir soru olabileceği gerçeğini değiştirmez.”
Anlamın karşısına “güçlü” bir anlamsızlığı koyan ve ‘hayatın hiçbir anlamı yok’ diyenler, Terry Eagleton’ın bakış açısına göre amaç, değer ve doğrultu yoksunluğu içinde. Bu boğucu sarmaldaki insanın “uğruna yaşayacağı bir şey olmadığından”, var oluşu da boşluğa teslim bayrağını çeker.
“Hayatın anlamı belki peşine düşülen bir amaç ya da dibi taranan bir gerçeklik yığını değil, yaşama ediminin ta kendisinde ya da belli bir yaşam tarzında dile gelen bir şeydir. Sonuçta bir anlatının anlamı, onun yalnızca sonu ya da gayesi değil, anlatının kendi sürecidir,” diye ekler.[12]
Sürdürülemez kapitalizmin bugününde durmadan anımsanması gereken bu saptamaya Maurice Sendak’ın, “Hayatta her şeye sahip olmaktan daha fazla bir şey olmalı”; Friedrich Nietsche’nin, “En insanî davranış, bir insanın utanılacak duruma düşmesini önlemektir”; Jean Jacques Rousseau’nun, “İnsanın özgürlüğü; istediği her şeyi yapabilmesinde değil; istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır”; Sokrates’in, “Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez”; F. Kafka’nın, “Benim yalnızlığım insanlarla dolu”; Stendhal’ın, “Hangi büyük iş vardır ki, başlangıçta aşırı sayılmasın”; Ferit Edgü’nün, “İğneyle kuyu kazan, suyu bulmadan göçer”; George Orwell’in, “Önemli olan yaşamak değildir, başarmak hiç değildir. Önemli olan insan kalmayı bilmektir”; William Faulkner’in, “Acılı bir hayatla hayatsızlık arasında bir seçim yapmamı söyleseler, hiç duraksamadan acılı hayatı seçerim. İnsanlar hayatın ne kadar kötü olduğunu söylerse söylesinler, ben umudumu asla kaybetmedim. Henüz nasıl umut kaybedileceğini öğrenmedim,” sözlerinin altını çizdiği gerçekler de eklenmelidir…
Son bir şey daha: Taner Timur’un, 2007 yılında, ağır 2008 krizi öncesi yayımlanan ‘Marksizm İnsan ve Toplum’ başlıklı yapıtında “Ne olacak?” sorusuna verdiği yanıt şöyleydi: “Dünya ölçüsünde korkunç bir ticari rekabetin er geç dünya para sistemini sarsması ve önümüzdeki dönemde ‘küresel köy’ümüzün yeniden çalkantılı bir döneme girmesi de kaçınılmaz görünüyor.”[13]
Boyun eğmeyen, insan olmak ve kalmak ısrarından asla vazgeçmeyen Beranger’ler, eşikteki “çalkantılı dönem”le yeniden tarihin sahnesine çıkacaklardır. Bundan ne düşmanın ne de dostların kuşkusu olmasın!
12 Ağustos 2012 19:28:05, Çeşme Köyü.
N O T L A R
[*] Esmer, No:75, Ekim-Kasım 2012…
[1] Samuel Beckett.
[2] Sanem Altan, “Hiçbir Şeyin Hâkikisi Olmadan Yaşıyoruz…”, Vatan, 29 Temmuz 2012, s.12.
[3] Sanem Altan, “Hayallerimiz Bile Eksiliyor Sessizleşiyor, Öksüzleşiyor…”, Vatan, 20 Temmuz 2012, s.14.
[4] Ilgın Çevik, “Kapitalizm İnsanı Delirtiyor”, Marksist Tutum, No:81, Aralık 2011.
[5] NTV, 11 Ekim 2011.
[6] BİA Haber Merkezi, 11 Temmuz 2012.
[7] Aylin Dinç, “Kapitalizm İntihara Sürüklüyor”, Marksist Tutum, No:83, Şubat 2012.
[8] New Scientist, 21 Nisan 2012.
[9] “6 Yaşında Kendisini Seks Objesi Sanıyor”, Milliyet, 20 Temmuz 2012, s.6.
[10] Eugène Ionesco, Toplu Oyunları 4, “Gergedanlar”, çev: Hasan Anamur, Mitos-Boyut Tiyatro Yay., 2000.
[11] Zeynep Oral, “Gergedanlaşma mı? Yalnızlık mı?”, Cumhuriyet, 8 Haziran 2012, s.17.
[12] Terry Eagleton, Hayatın Anlamı, Çev: Kutlu Tunca, Ayrıntı Yay., 2012.
[13] Taner Timur, Marksizm İnsan ve Toplum, Yordam Kitap., 2007.
 <
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s