YIKILMAK İSTENEN HEYKEL DEĞIL, İNSANÎ İRADEDIR![*]


“Korkunun kaynağı
bilgisizliktir!”[1]
Hani Louis Bourgeois’ın, “Heykelim bedenimdir. Bedenim heykelimdir”; Rodin’in, “Heykel, taşın içinde zaten var; ben sadece fazlalıkları atıyorum,” diye betimlediği…
Bertrand Russell’ın, “Matematikte yalnızca gerçek değil, yetkin bir güzellik de vardır; heykeldeki gibi, soğuk ve yalın bir güzellik,” notunu düştüğü…
“Kimileri”nin ise “put” diye zemmettiği heykel…
İslâmi-muhafazakâr Türk(iye) milliyetçiliğinin nefret ettiği sanat dalı…
Bu konuda denilecek/ denilmesi gereken söz çoktur…
* * * * *
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’i, 1994’te, heykeltıraş Mehmet Aksoy’un Ankara Altınpark’taki “Periler Ülkesinde” adlı heykeli için “Böyle sanatın içine tüküreyim, ahlâksızlığın adını sanat koymuşlar,” deyip sonra, yapıtı bulunduğu yerden kaldırtması…
Veya 8 Ocak 2011’de Başbakan Erdoğan’ın Kars’lılara, “Bakınız Şehit Ebul Hasan Harakani hazretlerinin yanına bir ucube koymuşlar. Garip bir şey dikmişler. Sanatkârane vakıf eserlerinin olduğu yerde böyle bir şeyin olması düşünülemez. Konuyla ilgili belediye başkanımız görevini süratle yerine getirecektir,” demesi ardından yıkılan “İnsanlık Anıtı” hâlâ belleklerdedir…
Hem de hemen Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın, Başbakanın bu sözüyle bölgedeki gecekondulaşmayı işaret ettiğini savunup, “Ben Kars gezisinde Başbakan ile birlikteydim, Başbakan’ın ağzından hiçbir mekânda heykel sözü çıkmadı… Biz hiçbir sanatkârın emeğine saygısızlık göstermeyiz. Hiçbir sanatkârın emeğini yıkıp, kaldırıp atmaya kalkışmayız,” te’vilinin ardından…
* * * * *
Türk(iye) muhafazakârlığının İslâmi motiflerle malûl bir heykel alerjisinden söz etmek mümkündür.
Coğrafyamızın İslâmcıları heykeli oldum olası sevemedi.
Beşir Ayvazoğlu’nun, “Heykelin put gibi görüldüğü ve rahatsızlık yarattığı bir gerçektir,”[2] ifadesindeki üzere “Heykel, verili kültürde en netameli sanat türüdür.”[3]
“Neden” mi?
Hatırlayın: ‘Muhteşem Yüzyıl’ ve heykel tartışmaları sırasında Makbul İbrahim Paşa’nın Mohaç seferinden dönülürken Macar Krallığı hazinesinden iki şamdan ve üç heykel getirilir. Sultanahmet Meydanı dediğimiz Atmeydanı’na dikilen ve uzun süre burada kalan Apollon, Herkül ve Diyana heykellerinin halk arasında rahatsızlık yaratmıştır. Şairin biri Farsça bir beyit yazarak bu rahatsızlığa tercüman olur: “Dü İbrâhim âmed be-rûy-i cihân/ Yekî büt şiken şüd diger büt nişân/ Yeryüzüne iki İbrahim geldi; biri put kırdı, diğeri put dikti…”
Konuyla bağıntılı olarak hızla sıralayalım:
Osmanlı padişahları arasında en çok Fatih Sultan Mehmet, 3. Selim ve 2. Mahmut, Batı sanatına ilgi duymuştu. Ancak bu ilgilerini sarayın dışına çıkarmadılar…
Fatih ve Kanuni, portrelerini Avrupalı sanatçılara yaptırdılar. Bugün bu eserlerin çoğu Avrupa müzelerindedir…
Kültür Bakanlığı’nın sitesinde şöyle yazıyor: Osmanlı’da bütün yenilikçi girişimler, cahil ve mutaassıp olan büyük çoğunluk tarafından tepkiyle karşılanmış… Mesela Abdülaziz’in yaptırdığı atlı heykel, Batı’daki çağdaşları gibi büyük meydanlara konulacak biçimde değil, saray içine konulacak büyüklükte yapıldı. O dönemde heykelin tepki gördüğü söyleniyor. Tepki acaba heykele mi, sisteme mi? Bu soru, sorulmuyor. Osmanlı’da mimarlık, resim ve heykel alanındaki en önemli adım, 1883’te Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kuruluşu. Ancak burada bile heykel eğitimi “oymacılık sanatı” adı altında verilmiş…
Halkın resim ve heykelle tanışması, Cumhuriyet’le birlikte başladı. Atatürk’ün emriyle İstanbul Resim ve Heykel Müzesi kuruldu. Ancak heykel hep üvey evlat muamelesi gördü: 1924’te devlet tarafından yurtdışına gönderilen öğrenciler arasında heykel sanatçısı yoktu. Modern sanatlar deyince resim hep ön planda oldu…
Özetle “Osmanlı’da resim ve heykel yoktu. Sanat deyince süsleme, minyatür, hat sanatı ve mimari akla geliyordu. Ancak XIX. yüzyılın sonunda bir kıpırdanma oldu, ilk kez askerî okulun dışında güzel sanatlar eğitimi verilmeye başlandı. İstanbul’da, Osman Hamdi’nin kurduğu okulla…
Modern sanatlar, Cumhuriyet’le birlikte geniş halk kitlelerine tanıtılmak üzere desteklendi. Atatürk, resim ve heykelin yaygınlaşması için özel çaba gösterdi. 50’li, 60’lı yıllardan itibaren ise, Atatürk heykeli furyası başladı. Asıl pik noktası da 80 darbesi: Kampanyalarla her yer Atatürk büst ve heykelleriyle donatıldı. İşte bu yüzden, bugün bile Türkiye’de heykel dendiğinde geniş kitlelerin aklına ya ‘Atatürk heykeli’ ya da ‘Put(lar)’ gelir.
Aylin Tekiner, ‘Atatürk Heykelleri’[4] başlıklı yapıtında, heykellerle kamusal mekânlara nizam verildiğini, kentin merkezinin belirlendiğini ve topluma mesajlar verildiğini pek güzel anlatır.
Ancak totaliter rejim, Atatürk’ü putlaştırırken bir yandan da sanatla aslında hiçbir zaman barışamadı. Kastettiğim, Melih Gökçek gibilerin bireysel çıkışı değil. Devlet, genel anlamda heykeli sevmediği için sevdiremedi de. Örnek vereyim…
Santralistanbul’daki ‘İstanbul 1910-2010, Kent, Yapılı Çevre ve Mimarlık Kültürü’ sergisinde çok ilginç bir harita görmüştüm: İstanbul’un heykel haritası! Bu harita, Cumhuriyet’in 50. yılı anısına sipariş edilen heykellerin akıbetini sergiliyordu. İlginçtir, 1980 sonrasında Atatürk heykeli kampanyaları yürütülürken 1973’te yaptırılan heykel ve anıtların çoğu teker teker kaldırıldı, kaybedildi, çalındı…”[5]
Burada bir parantez açayım: “Daha heykel bir yılını doldurmadan, önce parmaklarını kırdılar, sonra balyozun sapını. Yetmedi, ziftle yüzünü boyadılar. Sonra, zifti silmek bahanesiyle, yüzünü yok ettiler. Birkaç kez tamir ettim. Ama artık bıraktım yakasını. Kaç yıldır, her gün bir yerini kırıyorlar. Yine de tükenmedi. Ne zaman, bir makine gelip kökünden söküp götürse, ‘oh tükendi’ diyeceğim,” sözleri 2007’de hayatını kaybeden heykeltraş Muzaffer Eronat’a ait… Bahsi geçen heykel ise 1973 yılında İstanbul’un en gelen-geçeni bol yerlerinden biri olan Tophane Parkı’a yerleştirdiği ‘İşçi’ heykeli!
Coğrafyamızda açık alanlara yerleştirilen heykellerin akıbeti belli!
Verili kültürde heykel, açıkça hâlâ sevilmiyor. Figüratifi de soyutu da açık alandaki doğa koşullarına değil, kültür koşullarına maruz kalıyor…
Bu dizi 50’lerde başladı…
Türkiye’de 1950’li yıllardan beri seyrettiğimiz “dizi”nin son bulması zor görünüyor.
Size dizinin ilk bölümlerini hatırlatayım: 1956 yılında ülke sanatına destek amacıyla CHP’nin ‘Yurt Gezileri’ programının bir benzerini Demokrat Parti ‘Vilayet Resimleri’ adı altında düzenler. Ressamlar Türkiye’nin çeşitli illerine giderler, resimler yaparlar. Yapılan resimler arasından bir kısmı seçici kurulun (başında da Bedri Rahmi Eyüboğlu vardır) tercihleri doğrultusunda devlet tarafından satın alınacak, Meclis binasına asılacaktır. Bu projede her şey kitabına uygundur (seçici kurul vs.) ama demokrasi de çok yenidir! Resimden anladığını iddia eden DP milletvekili Burhanettin Onat çıkar, seçici kurulun yönünü belirleyen “yeni resim cereyanları”nı “soysuz sanat” olarak nitelendirir. Yalnız Meclis’e sokulmaması değil, Güzel Sanatlar Akademisi’nden de “Kulağından tutulup kapı dışarı fırlatılana kadar kininin sönmeyeceğini” söyler.
Sanat ortamında devletin, sanatın ve sanatçının özerkliğine doğrudan müdahalesidir hâlâ gündemde olan bu tavır…
Yeri geldi altını bir kez daha çizeyim: Başbakan’ın rahle-i tedrisinden geçtiği Hocası Erbakan da heykellerden nefret ederdi…
Erdoğan bir heykeli aforoz eden hocası Erbakan’dan 36 yıl sonra Kars’taki ‘İnsanlık Anıtı’ heykelini “ucube” diye tanımladı ve derhâl yıkılmasını emretti. Yani 1974’ten 2011’e heykeller babında değişen bir şey yok!
* * * * *
Bu bağlamda coğrafyamızda heykel soykırımından söz etmek mümkündür…
“BİR KAÇ ÖRNEK”
ARALIK 2006
Türk Kadınlar Birliği Edirne Şubesi’nce Cumhuriyetin 80’inci yıldönümünde Fatih Mahallesi’ne dikilen ‘Özgür ve Çağdaş Kadın’ heykeli, kaidesinden koparıldı.
ŞUBAT 2007
İstanbul’da Cihangir Parkı’nda bulunan, karikatürist, mizah yazarı Oğuz Aral anısına yaptırılan heykel kimliği belirsiz kişilerce benzin dökülerek yakıldı.
ARALIK 2007
Buca’da bulunan ve bir zamanlar ilçenin geçimini üzüm bağlarından sağladığını, omzunda üzüm sepeti taşıyarak simgeleyen kadın heykeli, 2007 yılbaşı gecesi parçalandı.
AĞUSTOS 2008
Ağustos 2008’de Esenyurt’ta bulunan ünlü şair Nâzım Hikmet heykeli çalındı. Heykel ancak vinçle sökülüp taşınabilecek boyuttaydı. Failleri bulunamadı.
Örneğin… Cumhuriyet’in ilanının 50. yılı nedeniyle kentin çeşitli yerlerine yerleştirilen 20 adet heykelden bazıları: Metin Haseki’nin Gümüşsuyu Parkı’na yerleştirdiği ‘Negatif Form’… Yavuz Görey’in Maçka Taşlık Parkı’na yerleştirilen bronz soyut heykeli… Tamer Başoğlu’nun Bediha Muvahhit anısına Yenikapı sahil parkına yerleştirdiği soyut heykel… Seyhan Topuz’un 4. Levent Parkı’nda bulunan soyut çalışması… Mehmet Uyanık’ın ‘Birlik’ isimli heykeli… Kuzgun Acar’ın ‘Tavus’ heykeli… Bihrat Mavitan’ın ‘Yükseliş’ adlı çalışması… Namık Denizhan’ın ‘İkimiz’ adlı heykeli… Nusret Suman’ın Mimar Sinan heykeli… Ferit Özşen’in ‘Yağmur’ isimli heykeli… Fisun Onur’un Fındıklı Parkı’ndaki soyut kompozisyonu… Kamil Sonad’ın Gülhane Parkı’na yerleştirilen heykeli… Zerrin Bölükbaşı’nın ‘Figür’ isimli beton heykeli… Hüseyin Anka Özkan’ın ‘Yankı’ isimli soyut heykeli… Zühtü Müridoğlu’nun ‘Mühür’ isimli betonarme heykeli ve Gürdal Duyar’ın ‘Güzel İstanbul’ adlı yapıtı… Bu heykellerin bazıları 80 sonrası dönemin mevcut belediyeleri tarafından gereksiz görülerek kaldırılmış, bazıları çalınmış, bazıları kırılmış ve bazılarıysa 12 Eylül’e kurban giderek yok edilmiştir…
Örneğin… Kars’ta, Mehmet Aksoy’un yapmakta olduğu ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ucube olarak nitelendirdiği ‘İnsanlık Anıtı’ heykelinin yıkımından sonra iki heykel daha tahrip edildi.
Güzel Sanatlar Galerisi olarak kullanılan tarihi Gazi Ahmet Muhtar Paşa Konağı bahçesindeki ‘Dört Mevsim Heykeli’nin kadın heykeli ile halk ozanı Şeref Taşlıova heykelindeki Şeref Taşlıova’nın sazının sapı kırıldı. Eski Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu, kendi döneminde yapılan ‘İnsanlık Anıtı’nın yıkıldığını, yine kendi dönemlerinde yaptırılan Haydar Aliyev Parkı’ndaki irili ufaklı birçok heykelin parçalandığını, Kars Belediyesi girişindeki Kars’ın misafirperverliğini sembolize eden kadın heykelleri ile Kars’ın girişindeki kaz heykelinin kaldırıldığını açıkladı…
Ayrıca İstanbul Maltepe’deki küçük bir meydanda bulunan ‘Çöpçü’ heykeli, şehir vandallarının saldırısına uğradı. Kaidesinden sökülerek parçalanan heykelin sahibi heykeltıraş Güner Yener, belediyenin heykele sahip çıkmadığını belirterek, “Heykele saldıranların organize olduğunu düşünüyorum” dedi…
* * * * *
‘İnsanlık Anıtı’ da bu soykırımın kurbanlarındandır…
Mehmet Aksoy, “Barış öneren heykel yıkılır mı?” sorusu ile “… ‘Heykeli yıktırırlarsa Taliban’a dönerler!’ demiş. Yıkmayı düşünmek bile insanı Taliban yapar! Ve dünya başına yıkılır. Denemesi bedava!”[6] çığlığı boşlukta ve karşılıksız kaldı…
Kars Belediye Meclisi’nin 1 Şubat 2011 günü ‘İnsanlık Anıtı’nı yıkma kararının ardından Aksoy’un, bütün hukuki yollara başvuracağı vurgusuyla, “Heykeli yıktırmam, gerekirse önüne geçerim” demesi de, -maalesef!- sözde kaldı…
Burada önemli olan: “Tükürülecek” heykelden “ucube”ye hep İslâmcı muhafazakârlık tarafından tartışılan heykellerle gündeme gelen; kendisini “Benim asıl heykel hocam Nâzım’dır. Bir şair nasıl benim heykel hocam olur? Olur. Nâzım’ın şiiri ele alışı, hayata bakışı, yaşamıyla sanatını birleştirişi, o birebirlik… İmajlar, resimsel görsel anlatılar. Nâzım’da pozitif insani bir abartı vardır. O beni çok etkilemiştir. İçerik form bütünlüğünü ondan öğrendim,” diye tanımlayan Mehmet Aksoy’un, “Sanatın içine tükürmek ya da bir insanlık anıtını ucubeye benzetmek iktidar için olağan bir şey,” vurgusuyla altını çizdiği saldırganlığın gerekli tepkileri almamasıydı!
* * * * *
Heykel sanatı coğrafyamızın resmî otoritelerince “kır, dök, tükür” mantığıyla lanetlenirken; Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Helen Flautre’un, Başbakan’ın bir sanat eserini “böylesine çirkin bir ifadeyle tanımlamasının ve onun yıkılmasını istemesinin Avrupa’nın kötü bir dönemini hatırlattığını” dile getirerek “Nazi döneminde Avrupa’da birçok sanat eseri tahrip edilerek cismini yitirmişti,” demesi bir tepki değildir!
Tıpkı Ahmet Altan’ın, Ali Bayramoğlu’nun[7] ve Ahu Antmen’in[8] “itirazları” gibi…
Hayır… Tepki, bu kadar sıradanlaştırılmamalıdır…
Daha fazlasına yani heykellerine sahip çıkıp, onu savunabilen, karşı koyuşlara muhtacız…
Bunu yapmadığımız sürece de, heykeller(imiz) yıkılacak
Bir an hatırlayın: “İlk heykel düşmanlığı 1973’teydi. Cumhuriyetin 50. yıldönümü için tasarlanan 20 heykelden biriydi ‘Güzel İstanbul’ heykeli. Kelebek kanadı hassaslığındaki heykeltıraş arkadaşım Gürdal Duyar, İstanbul’u bir kadın olarak düşlemiş, tasarlamıştı. Karaköy Meydanı’na dikildi.
CHP-Selamet Parti koalisyonu… Selamet Partili İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk heykel için, ‘Türk anasına hakarettir’ dedi, Erbakan, derhâl oradan sökülsün diye emir verdi. Heykel söküldü. Çok sonra Yıldız Parkı’nda bir köşeye konulduğunda, Gürdal Duyar artık hayatta değildi.
Bir de ‘orak çekiç’ avı vardı yıllardır yasaklama gerekçesi olarak. Yine 1973’te Tophane Parkı’na, İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun önüne dikilen Muzaffer Ertoran’ın ‘İşçi Heykeli’ de bu avdan zaman içinde nasibini aldı. Oysa elindeki orak çekiç bile değildi, sadece bir balyozdu.
12 Eylül’de ‘orak çekiç’ suç unsurunu resimde, heykelde, çizimlerde, kitaplarda bulmak yaygınlaştı ve heykeller kırıldı, kaldırıldı, duvar resimleri beyaz badanayla sıvandı, afişler yırtıldı, kitaplar yakıldı.
Eğer o gün Karaköy Meydanı’ndaki, ‘Güzel İstanbul’ heykeline tüm sanatçılar, ülkede sanat eğitimiyle ilgili tüm öğretim üyeleri, tüm öğrenciler sahip çıksalardı… Akademililer ‘Güzel-çirkin, beğendim-beğenmedim’ kavgasına girişmeseydi… Salt ilkesel nedenlerle bir araya gelip sahip çıksalardı, o gün bugün ‘müstehcen’ diye bunca çok eser yasaklanır, yerinden kaldırılır mıydı?
Eğer o gün bugün yeterince direnilse Melih Gökçek, göreve başlar başlamaz, ‘ahlâksız ve müstehcen’ bulduğu, içine tükürmek istediği iki heykeli, Ankara Altınpark’taki yerlerinden söktürüp attırabilir miydi?
Heykellerin biri Mehmet Aksoy’un ‘Periler Ülkesi’, öteki Azade Köker’in ‘Tutku’ adlı eseriydi. Daha bir yıl önce Kemer Belediye Başkanı ‘Aşk Yağmuru’ heykelini aynı gerekçeyle kaldırabilir miydi?
Sanata, heykele, resme düşman, kadına düşman toplumlarda biliyorum yaşayacağız bu güçlükleri. Baktıkları şeyde, kendi kafalarında olanı görecekler, ‘müstehcenlik’ bulacaklar…”[9]
* * * * *
Unutmayın heykeller(imiz), duyarlığının, düşüncelerinin, düşlerinin ifadesidir. Yorumdur. Yaratıcı bir eylemdir. Rüzgârdır, akarsudur. Müziktir, şiirdir.
Onlar, taş kadar, ışığa ve umuda yön verenlerdir.
Sahip çıkılıp, savulması gerekenlerdir…
Nihayetinde ressam Mehmet Güleryüz’ün dediği gibi, “İnsanlık Anıtı’nın ortadan kaldırılmasının yarattığı boşluk baki kalacak. Yıkılmak istenen heykel değil, iradedir…”
14 Temmuz 2012 14:47:41, Çeşme Köyü.
N O T L A R
[*] Patika, No:79, Ekim-Kasım-Aralık 2012…
[1] Hz. Ali.
[2] Beşir Ayvazoğlu, “Heykel Hikâyeleri”, Zaman, 20 Ocak 2011, s.25.
[3] Doğan Hızlan, “Heykele Alışık Değiliz Sorun Buradan Başlıyor”, Hürriyet, 11 Ocak 2011, s.20.
[4] Aylin Tekiner, Atatürk Heykelleri, İletişim Yay., 2010.
[5] Mehveş Evin, “Türk’ün Heykelle İmtihanı”, Milliyet, 11 Ocak 2011, s.5.
[6] Özdemir İnce, “Heykel Sanatı Üzerine”, Hürriyet, 11 Ocak 2011, s.18.
[7] Yasemin Bay, “Yazarların ‘Ucube’ Tartışması”, Milliyet, 12 Ocak 2011, s.14.
[8] “Sanat ve Kültür Dünyamızdan Tepkiler: ‘Tahammülsüzlüğün Göstergesi’…”, Cumhuriyet, 12 Ocak 2011, s.16.
[9] Zeynep Oral, “Yasaklar… Nereye Kadar?”, Cumhuriyet, 14 Ocak 2011, s.19.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s