“ESKİ(YEN) STATÜKO”DAN GELECE(KSİZLİ)ĞİNE ORTADOĞU[*]

“Öyle şeyler görürsün ki,
‘neden’ dersin.
Ama ben hiç olmamış
şeyler hayal ederim ve
‘neden olmasın’ derim.”[1]
Ortadoğu konusunda yazmak, konuşmak “somut veriler” netleşirken kolaylaşmıyor, aksine güçleşiyor. Çünkü “veriler”, binlerce unsurun çatışmasıyla her an farklılaşıyor, farklılaştırıyor.
Her şeyin mümkün olduğu Ortadoğu’daki karmaşa, “Ne zaman birşey yapmaya kalkışırsanız, mutlaka öncelikle yapmanız gereken başka birşey vardır”… “Hiçbir şey göründüğü kadar kolay değildir”… “Bir şeyle fazla oynarsanız, onu bozarsınız”… “Yeni sistemler yeni problemleri beraberinde getirir”… “Gülümse… Yarın daha kötü olacak,” diyen “(Edward) Murphy Yasaları”nı anımsatıyor.
Kanım odur ki bunda da şaşırtıcı bir şey yok.
Çünkü yerküreyi alt üst eden sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Bunalımı, kaçınılmaz olarak da emperyalist yeniden paylaşımı/ yapılanmayı çatışmalarıyla birlikte devreye sokuyor.
Kaçınılmaz çatışmalarıyla devreye giren yeniden paylaşımın/ yapılanmanın doğrudan etkilediği coğrafyaların başında da Ortadoğu yer alıyor.
Benzeri görülmemiş derinlikte bir yol ayırımına gelen, eski statükonun yerle yeksan olduğu Ortadoğu’da, güçlü ve geçerli bir çözüm henüz ortaya çıkmadığı gibi, “yeni(lenemeyen) durum” giderek karmaşıklaşmaktadır.
Bu kapsamda dikkatini esas olarak Ortadoğuya çeviren ABD’nin içinde debelendiği açmaz, II. Dünya Savaşı öncesinde yaşanan 1929-30 Bunalımı’nı andırıyor.
ABD Hazine Bakanlığı eski müsteşarlarından ve ‘The Wall Street Journal’ın yazarlarından P. C. Roberts, ‘Kıyamete Giden Yol’ başlıklı makalesinde, ABD ekonomisinin çıkmazını şu cümlelerle değinmekte:
“ABD ekonomisi işin içinden çıkılması zor eş zamanlı üç kriz yaşadı. Ekonomik göstergeler ölçme sisteminden dolayı gerçekleri yansıtmıyor, işsizlik oranı ve enflasyon sanıldığından çok daha yüksek. Teşvik paketlerinin dışında bankalara ABD gayri safi milli hâsılasından daha büyük miktarda kaynak aktarıldı. Devletin borçları artarken krizden çıkmakta başarısız kalındı. ABD şu an Çin ve Rusya ile Ortadoğu’da enerji kaynakları üzerinde hâkimiyet mücadelesi veriyor ve onları etkisizleştirmeye çalışıyor. Onlarla karşı karşıya gelmemek için de Arap protestolarını bir paravan olarak kullanıyor.”
Roberts, Ortadoğu savaşına odaklanan Washington’un ABD ekonomisini düzeltme yolundaki savaşını kaybettiğini belirlemekte ve şu önemli gerçeğe parmak basmaktadır:
“Geçmişte her zaman savaşa yol açmış olan büyük oyun yeniden sahnelenmektedir.” Roberts’a göre, “ekonomik iyileşme umutlarının ortadan kalkması savaşa olan ihtiyacı zorunlu hâle getirmiştir”.
Ne var ki savaşın Ortadoğu’nun istilası ile veya bazı bölgesel çatışmalarla sınırlı kalmaması tehlikesi uzak görünmüyor. İşgal senaryosunun İran’ı da kapsayacak bir boyuta varması hâlinde neler olabileceğini kestirmek zordur. ABD, Çin ve Rusya’ya karşı sürdürmekte olduğu tutumu dolayısıyla, Hint Okyanusunda Çin ile silahlı çatışmaya girme tehlikesini davet etmektedir.[2]
“BAHAR”DAN “HAZAN”A
Ortadoğu açısından bu kritik eşiğe “Arap Baharı”nın “hazan”a tedavül edilmesiyle ulaşıldı.
2010 sonunda Tunus’ta başlayan halk hareketi, birbirini izleyen dalgalar hâlinde birçok Arap ülkesine sıçradı. Birer isyan, ayaklanma olarak başlayan bu hareketler, birkaç ay içinde, çıkış güdü ve dinamiklerinden uzaklaştırılıp saptırıldı. İsyanın dipten gelen, kapsayıcı ve meşru içeriği ile siyasal sonuçları arasındaki açı farkı, olan bitenin çözümlenmesinde de farklı yaklaşımlara yol açtı.
Arap isyanının kaynağında, tüm bileşenleriyle toplumsal proletaryanın ağırlaşan, kaldırılamaz, sürdürülemez hâle gelen yaşam koşullarının ve onun yarattığı ruh hâlinin olduğu kesindir. Amerikan sosyolojisi kökenli “orta sınıf” teorilerine kapılmayıp bu eylemlerin proleter karakterini görmek gerekiyor. Genç ve eğitimli işsizler Tunus ve Mısır isyanlarının en aktif, en dinamik kesimiydi. Mısır’da nüfusun yarısının günlük kazancı yoksulluk düzeyi olan 2 doların altındaydı.
Vijay Prashad’ın belirttiği gibi, Mısır’da 2004 ile 2008 arasında 1.7 milyon işçi 1900’den fazla greve katılmıştı.
İçsel halk dinamiğiyle başlayan isyanların bu denli kolay saptırılıp, söndürülmesinin tarihsel nedenini, 1960’lardaki ulusal kurtuluş döneminin laik Baasçı/Nasırcı rejimlerinin zaman içinde kireçlenmesine, çürümesine ve Üçüncü Dünya Projesinin çökmesine bağlanıyor. Toplumsal muhalefetin öncülüğünü İslâmcı siyasallaşmanın ele geçirmesi bu sürecin sonucudur. Arap dünyasındaki İslâmcı siyasallaşmanın kaynağı ve önderi olan Mısır Müslüman Kardeşleri neo-liberal gündemle çok çabuk uzlaşmaya vararak, İsrail’le yapılan Camp David anlaşmasına karşı çıkmayarak küresel kapitalizmle İslâmı barıştırma misyonu üstlenmiştir; bugün bu hizmetin karşılığını almaktadır.
25 Mayıs 1981’de Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin oluşturduğu Körfez işbirliği Konseyi’ne (KİK) son derece yerinde bir seçimle “Arap NATO’su” diyen Prashad, Libya “olay”ını şöyle özetler: “Libya yeni bir ‘soğuk savaş’ın ilk muhabere alanıydı.”[3]
Gerçekten de Gilbert Achcar’ın, “İlk sarsıntıları 17 Aralık 2010 günü Tunus’ta başlayan ve Tüm Arap dünyasını sarsan devasa altüst oluş, sonunda bir patlamaya yol açan bazı etmenlerin uzun süredir derinden derine birikmesi ile belirlenmiştir: Ekonomik büyümenin eksikliği, kitlesel işsizlik (dünyanın tüm bölgeleri içinde en yüksek işsizlik oranları), yaygın endemik yozlaşma, muazzam toplumsal eşitsizlikler, demokratik meşruiyetten yoksun despotik yönetimler, köle gibi muamele gören vatandaşlar. Arap dünyasında eyleme geçen insanlar bu belirleyici etmenler kümesinin şu ya da bu öğesinden çeşitli derecelerde etkilenen toplumsal tabakalar ve kategorilerden oluşuyordu,”[4] diye betimlediği ayaklanmaların, “devrim ruhu”nun özünü ekmek ve özgürlük talebi oluşturuyordu.
Söz konusu atılım Tunus’tan Mısır’a uzanırken; önü Libya’da kesildi; Haluk Gerger’in işaret ettiği gibi: “Arap isyanlarının ilk kıvılcımları Tunus ve Mısır’da bütünüyle iç dinamiklerden kaynaklandı. Burada küresel ekonomik bunalımın etkisi dahi ikincil bir unsurdu. Bu sürece özellikle Mısır’da Amerikan emperyalizmi restorasyon çabalarına doğrudan müdahil olarak yanıt verdi… Bölgede yayılma eğilimi gösteren ‘yangın’a ilişkin olarak emperyalizm ilk şaşkınlığın ardından ikinci yöntemi Libya’da uygulamaya koydu…”
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya yayılarak bütün bir Arap coğrafyasını sarsan sürecin en can alıcı, cisimleşen sembollerinden birisi “game over/ oyun bitti” pankartlarıydı
“Arap Baharı”nın “hazan” dönüştürüldüğü kesitte, halklar ve yoksul emekçiler açısından oyun bitmedi. Aksine yeniden başladı. Bunu yaşayanlar görecek.
Hayır! “Arap Baharı yutturmacası bitti,” diyen Emre Kongar’ın ya da “Arap Baharı gözyaşı, kan ve ölüm getiriyor, laikliği götürüyor,”[5] saptamalarındaki karamsarlığın kıymet-i harbiyesi yok!
Evet, görüyor ve biliyoruz: “Arap Baharı”nın yarattığı coşku, heyecan ve umutlar yeni ciddi sorunları ortaya çıkardı.
Ya da Avrupa’nın tanınmış Kuzey Afrika uzmanlarından Dr. Hanspeter Mattes’e göre, “Arap Baharı, çoktan İslâm kışına döndü”;[6] veya Ramzy Baroud’un, “Devrim masalı artık sona erdi; farklı Arap ülkeleri hâlihazırda acı gerçekliklerle karşı karşıya. Milyonlarca Arabın tek istediği, zorbalıktan ve sürekli bir gelecek kaygısından uzak, onurlu bir yaşam sürmek. Bu masal dışı gerçekliğin içinde, varlığı Mısır, Suriye ya da başka herhangi bir yerdeki sahici devrim hareketlerine olumlu bir katkısı olmayan dış ‘aktörler’ de var,”[7]diye betimlediği durum öne çıktı.
Hatta Samir Amin’in, “Arap Baharı’na ilişkin yaşanan gelişmeler sonrasında ön plana çıkan Müslüman Kardeşler’in İslâm’ı bayrak olarak kullanan gericilik” olduğunu ifade ettiği;[8] İbrahim Karagül’ün, “İster Arap Baharı olsun, ister iç çatışmalar, isterse dış müdahaleler, İslâm Orta Kuşağı’nı iyi ya da kötü yönde etkileyen, değiştiren her gelişmenin hazırladığı tek bir gelecek var. Biz buna; ‘Müslüman Kardeşler Dünyası’ ya da ‘Müslüman Kardeşler Kuşağı’ diyoruz,” dediği belirsizlikler, kaos güçlendi…
Ancak unutulmasın, verili alt üst oluş yeni gerçeklikleri açığa çıkarıyor.
Elbette bu durum olumlu yönleri yanında muhtemel olumsuzlukları da güçlendiriyor. Unutulmasın her değişim imkânı, aynı zamanda bir tehlikedir de!
İktidardaki rejimlerin devrilmesinden sonra devrimlerin yaşandığı ülkeleri kuşatan tehlikeler arasında, köktencilerin iktidara gelmesi de vardır…
DEĞİŞKEN DURUM
Hiçbir değişim, ifade ettiğim riskleri içermeden devreye girmez, giremez!
Ortadoğu’da da olan budur.
Ortadoğu’daki “yapay sınırlar”, din, etnisite gibi modernite öncesi aidiyet unsurlarıyla birbirine bağlı toplumlara empoze edilen katı, dışlayıcı ulus inşası projeleri, bölgede bu yapay sınırları aşan çatışma ve gerilimler üretirken; eski statükonun parçalanması başka türlü mümkün değildir.
Görülüp, kavranması gerek: Bugün Suriye’de tanıklık etmekte olduğumuz kanlı iç savaş, XX’nci yüzyılın başında çöken Osmanlı İmparatorluğu’nun Ortadoğu’daki toprakları üzerinde çatılmış olan tasarımın altüst olduğunu ve aşıldığı bir yere doğru gidildiğini gösteriyor.
Bölge tarihinin dramatik bir dönemecindeyiz. Karşımızda ucu açık bir durum var. İçine girilen belirsizliğin bölgeyi nereye götüreceğini bilmiyoruz.
Evet, Ortadoğu şu an adeta çok bilinmeyenli bir denklem gibi. En karışık dönemlerini yaşıyor. Onlarca yıla sığacak gelişmeler, değişimler birbiri ardı sıra ortaya çıkıyor. Bu baş döndürücü hızda Ortadoğu halkları, daha bir sorunu anlayamadan/ kavrayamadan yeni bir düzine sorunla yüz yüze kalıyor.
Örgütsüzlük, dağınıklık, sağlıklı bilgi akışını önlediği gibi emperyalist merkezlerden yağan dezenformasyon bombardımanı altında, bilinçler çarpıtılıyorken; büyük çıkarlar paylaşımında Ortadoğu önemli, vazgeçilemez…
Ortadoğu’ya egemen olmak, Ortadoğu’yu yönetmek bir çok güçlüğü, çelişkiyi bağrında taşıyor…
Ortadoğu’da çatışmaları büyürken; ırkları, mezhepleri, aşiretleri, şeyhlikleri, dikatörlükleri hareketlendiren kaoslar da boyutlanıyor.
Bu durum, yani kimliklerin temel politik odaklar hâline gelmesi aşılmaz ise, Ortadoğu’yu bir “Lübnanlaşma” ya da XIX. yüzyıl ile XX. yüzyılın başlarındaki deyim ile “Balkanlaşma” bekliyor.
Bu bağlamda “Suriye’de yükselen alevlerin güney komşusu Lübnan’a sıçraması olasılığından bir süredir söz ediliyor,” diyen Sami Kohen’in, “Sıra şimdi Lübnan’da mı?” sorusu ile yine Koray Çalışkan’ın, “Daha gergin Ortadoğu’ya doğru” vurgusu doğrudur!
Evet Bill Van Auken’ın ifadesiyle, “Ortadoğu’da daha büyük savaşın bekleme odası”ndayız![9]
DEVASA MİLİTARİZASYON
Bunun önemli kanıtlarından birisi Ortadoğu’daki (aynı zamanda da yerküredeki) devasa militarizasyondur…
Ortadoğu’da ısınan ortam Körfez ülkelerini ürküttü. ABD, bu bölgedeki müttefikleriyle iki ayda 11.3 milyar dolarlık silah anlaşması yaptı.
ÜLKELER, VERİLER[10]
KUVEYT
Pentagon 60 Patriot füzesi ve füze fırlatma mekanizmaları satışını öngören 4.2 milyar dolarlık bir paketin Kongre’nin onayına sunulduğunu açıkladı. Kuveyt’e helikopter ve insansız hava araçlarından da fırlatılabilen 49 milyon dolarlık 300 Hellfire II füzesi satışını öngören anlaşma da tamamlandı. Washington, Kuveyt’te en az 13 bin 500 asker bulundurmayı ve buradaki gücünü bölge için potansiyel bir çevik kuvvet hâline getirmeyi planlıyor.
KATAR
Pentagon’un komuta merkezlerinden birine evsahipliği yapan Katar ise 24 AH-64D Apache taarruz helikopteri, 12 Blackhawk helikopteri ve 22 Seahawk helikopterinden oluşan 6.6 milyar dolarlık bir destek paketinin onaylanmasını bekliyor. Alman hükümeti sözcüsü Georg Streiter de Katar’ın 200 Leopard II tankı almak istediğini açıklamıştı.
UMMAN
Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü İran ile paylaşan Umman ise F-16 uçakları filosunu güçlendirmek için 55 Sidewinden füzeleri içeren 86 milyon dolarlık paketin onayını bekliyor.
SUUDİ ARABİSTAN
ABD ile 2011’de 80 yeni F-15SA taarruz uçağı, füze, radar uyarı sistemi ve diğer askeri malzemelerden oluşan 60 milyar dolarlık bir anlaşma imzalamıştı. Almanya ülkeye Leopard tankları satmak için anlaşmaları tamamladı. Suudi Arabistan 2012 mayıs ayında da 72 Eurofighter Typhoon savaş uçağı satın almak için İngiltere ile 3 milyar dolarlık anlaşma imzalamıştı.
İRAN
BM Güvenlik Konseyi 2007 yılından beri üyelerine İran’a silah satışları konusunda temkinli davranmalarını tavsiye ediyor. Fakat SIPRI’nin raporu İran’ın 3 yılda 350 milyon Sterlin (981 milyon TL) değerinde silah almayı başardığını gösteriyor. İran’a silah satan ülkelerin başında Rusya ve Çin geliyor.
SURİYE
Rusya’nın 2012 ocak ayında Kıbrıs’ta durdurulan kargo gemisinde binlerce ton mermi ve ağır silahlar olduğu ortaya çıkmıştı. Daha sonra bu gemi Suriye’nin Tartus limanına gitti. Rusya’nın bu yıl içinde Suriye’ye Buk-M2 karadan havaya füze sistemleri, Pansir-S1 zırhlı roket sistemleri ve Mig-29 savaş jetleri yollaması bekleniyor. Rusya’nın uluslararası silah satışlarının yüzde 10’u Suriye’ye gidiyor. İki ülke arasındaki mevcut kontratların değerinin 1.5 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor.
İş bunlarla sınırlı değil!
Ayrıca ABD’nin ardından Almanya da gözünü petrol zengini ülkelere dikti
ABD’nin Ortadoğu’yu silahlandırma projelerine Almanya’nın da bir ihracat atağıyla dahil olduğu ortaya çıktı. ABD Savunma Bakanlığı, iki ayda Katar ve Kuveyt gibi Körfez ülkeleri ile 11 milyar 300 milyon dolarlık silah satış anlaşmalarının Kongre’nin onayına sunulduğunu belirtirken Almanya’nın da bölgeye daha yoğun silah satmak üzere hareketlendiği gözlendi.
Katar’ın 200 adet Leopard-2 tankı için talepte bulunduğunun Berlin hükümetince doğrulanması, Başbakan Angela Merkel’in bir süredir kriz bölgelerine silah ihracatını büyük ölçüde kısıtlayan mevzuatın “ardından dolanma” çabalarını da açığa çıkardı. Almanya’nın Katar ve Suudi Arabistan başta olmak üzere, NATO dışı 6 Körfez ülkesine silah ihracatının kolaylaştırılması için Brüksel nezdinde yoğun baskı uyguladığı ileri sürüldü.
‘The Financial Times Deutschland’, özellikle Merkel hükümetinin Körfez ülkelerinin NATO ile stratejik işbirliği içindeki “NATO dışı” ülkeler kapsamına alınması ve bunlara “rahatça” silah satılmasına “stratejik gerçeklerle” izin verilmesini istediğini bildirdi.
ABD’de Kongre’nin raporu küresel gücün silah satışını 3 kat arttırarak 66.3 milyar dolara ulaştırdığını açıkladı. Rapora göre ABD, 2011’de sadece Suudi Arabistan’a 84 savaş jeti ve onlarca helikopter sattı
‘The New York Times’ın açığa çıkarttığı denizaşırı ülkelere silah satışları raporuna göre ABD’nin toplam satışı 66.3 milyar dolara ulaştı. Dünya silah pazarının 85.3 milyar dolarlık bir hacme ulaştığı 2011’de ABD pazarın dörtte üçüne sahip oldu. Rusya ise 4.8 milyar dolar silah satışıyla ikinci olsa da birinci sıradaki ABD’yle arasında derin bir uçurum bulunuyor.
Ortadoğu’daki jeopolitik dengelerin önemi anlaşılıyor. Küresel ekonomik kriz nedeniyle dünya genelinde silah satışları düşerken İran’la olası bir çatışmadan çekinen Körfez ülkeleri Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman rekor seviyelerde Amerikan malı silah alarak ordularını güçlendirdiler.
Silaha harcanan 10 dolardan 4’ü Amerika’nınken; 2011’de 11 milyar dolar silah satan Rusya en çok silah sattığı ülke Suriye oldu. Rusya 2011’de Suriye’ye 4.2 milyar dolar tutarında silah ihraç etmişti.
ABD dünyada silahlanmaya en çok para harcayan ülke konumunda. 2011’de silahlanmaya 711 milyar dolar harcayan Amerika dünya üzerindeki silahlanma harcamalarının yüzde 40’ını tek başına yapıyor.
Çin ise silahlanmaya harcadığı 143 milyar dolar ile dünyada ikinci durumda bulunuyor.
Askeri harcamalarına göre ülke sıralamasına gelince: ABD 711, Çin 143, Rusya 72, İngiltere 63, Fransa 63, Japonya 59, Suudi Arabistan 48, Hindistan 47, Almanya 47, Brezilya 35, İtalya 35, Güney Kore 31, Avustralya 27, Kanada 25, Türkiye 18 milyar dolar…
Görüldüğü üzere “Küresel kapitalizmin yapısal krizi, iki mali çöküşle (1997, 2007) sarsılarak yoluna devam ederken, geçen günlerde yayımlanan araştırmalar, bu dönemde şiddet olaylarında, savaşlarda görülen artışı anlamamıza yardım edecek veriler sunuyordu: Dünya ekonomisi bir krizin pençesinde kıvranır, işsizlik, yoksulluk, toplumsal, bölgesel eşitsizlikler artarken, silah endüstrisinin, özellikle ABD’de adeta altın çağını yaşadığı görülüyor.”[11]
Bunda da Çiğdem Toker’in ifadesiyle “Ortadoğu silah pazarı” başat rol oynuyorken; Ortadoğu durduk yere silahlanmıyor; bir enerji -kontrol- savaşına hazırlanıyor!
ENERJİ -KONTROL- SAVAŞI
Petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 60’ına sahip olan Ortadoğu halkı, petrolünün bedelini emperyalistler tarafından hızla yoksullaştırılarak ödüyor. Dünya petrol üretiminden aldığı pay oranı ise sadece yüzde 30’da kalıyor. Petrolün bugün diğer alanların yanında finansal servetteki payı Ortadoğu ülkeleri üzerinde sermayenin sınırsız tahakkümü için cazibe alanı oluşturuyor ve böylece bölge üzerinde bugün de tüm şiddeti ile devam eden emperyalist işgallerin gerekçe unsurlarından sadece birini temsil ediyor.
Emperyalist ülkelerin Ortadoğu’nun enerji kaynakları üzerinde öne sürdüğü temel tez, enerji piyasasının uluslararası bir piyasa olduğu ve uluslararası politikalar ile işletilmesinin gerekliliğidir. Dolayısı ile bu kaynaklar üzerinde “doğal bir hak” iddia eden emperyalist devletlerin öncülüğünde ulus ötesi şirketler de bu kaynaklardan olabildiğince yararlanma çabasına girişmişlerdir.
Dünya petrol rezervlerinin dörtte üçünü elinde bulunduran Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC’in üretimden aldığı pay yaklaşık yüzde 45’dir. ABD, dünya petrol rezervlerinin yalnızca yüzde 2.4’üne sahip iken, dünya petrol üretiminin ise yaklaşık yüzde 8’ini elinde bulundurmaktadır. AB’nin rezerv payı yüzde 0.5 iken, üretimden aldığı pay yüzde 2.7’dir. Çin ise dünya petrol rezervlerinden yüzde 1.2 pay alırken, üretimden aldığı pay yaklaşık yüzde 5’tir. Rusya’nın rezervleri dünya petrol rezervlerinin yüzde 6.3’üne karşılık gelirken, dünya petrol üretimi içerisindeki payı ise yüzde 12.4’tür.
ABD’nin dünya petrol tüketimi içerisindeki payı bugün yüzde 22.5. ABD’nin dünya petrol üretimindeki payının yalnızca yüzde 8 olduğu dikkate alındığında, ABD’nin petrol bağımlılığının şiddeti ortaya çıkmakta. Bu durum dünya petrol rezervlerinin yüzde 60’ına sahip Ortadoğu’nun ABD için ne denli önemli olduğunu gözler önüne sererken, Ortadoğu’ya yönelik siyasi ve askeri politikaların reel geri planını da yansıtmaktadır. AB’nin petrol rezervleri dünya rezervlerinin yüzde 0.5’i iken, petrol tüketiminin dünya tüketimi içerisindeki payı yaklaşık yüze 18’dir. Dolayısı ile ABD’nin Ortadoğu’daki emperyalist politikaların ve sonucu olan işgallerin en sıkı müttefiki bugün AB olarak izlenmektedir.
Çin’in toplam dünya petrol tüketimi içerisindeki payı yüzde 9,6 olup, yüzde 1,2’lik dünya petrol rezerv payı dikkate alındığında, bir yandan petrolde dışa bağımlılığının şiddetini ortaya koymakta ve bu durum, kapitalist sistemde yeni bir güç hâline gelen Çin’in Ortadoğu’da ABD ile rekabet etmesini zorunlu kılmaktadır.
Tüm bunlara, önemli bir ek daha: Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Bahreyn ve Sudan’dan oluşan Körfez ülkelerinin yatırımlarından en büyük payı ABD ve Avrupa alıyor. Ticarete gelince: International Trade Center’ın verilerine göre 2010 yılında Körfez ülkeleri ABD ile 72.5 milyar dolar, Avrupa ülkeleri ile 122.3 milyar dolar ve Japonya ile 115.5 milyar dolar ticaret yapmış durumda…
Enerji kaynakları(nı) ve pazarı(nı) korumak için ABD, Bernard Shaw’ın, “Kan kokusu almış bir köpek balığından daha tehlikelisi, petrol kokusu almış emperyalizmdir” uyarısındaki üzere, iş başındadır…
EMPERYALİST MÜDAHALE
Mesela… “ABD önce Suudi Arabistan’ı sonra tüm bölgeyi yeniden dizayn ediyor.”[12]
Mesela… ABD Katar’da gizli bir tesiste füze savunma radar istasyonu inşa etti. ‘The Wall Street Journal’ın haberine göre, ABD’li yetkililerin, Katar’daki radar üssünün, X-Bant radarı olarak da bilinen güçlü AN/TPY-2 radarına ev sahipliği yaptığını ve İsrail’in Necev Çölü ve Türkiye’de konuşlanmış iki benzer unsurunun tamamlayıcısı olarak planlandığını; üç radarın birlikte bir “yay” oluşturacağını söylediğine işaret edildi. Üç radar tesisi, Batı ve Güney İran’dan füze fırlatmalarını saptayabilecek bir yay oluşturacak.
Mesela… Washington’ın yeni stratejisinin savaşı “ucuza mal etmek” olduğunu belirten Dr. Hasan Köni eliyor: “ABD artık ‘proxy’ yani dolaylı savaşı tercih ediyor. Oradaki muhalifleri, komşu ülkelerden silah ve para aktararak silahlandırıyor. Rejimin, kendi içinde karşılıklı çatışma sonucu çökmesine yol açıyor. Washington artık doğrudan müdahale etmiyor. Özel kuvvetler ve kendi müttefikleri olan ülkelerin özel kuvvetlerini kullanıyor.”
Mesela… ABD soğuk savaş sonrasında Ortadoğu politikalarını yürütmek için “ılımlı İslâm” kartını öne çıkarıp, AB büyüklerin buna ikna eder; Müslüman Kardeşler’e “yeni” misyonlar yüklüyor…
Tüm bunları yaparken, Libya’da olduğu gibi, “sivilleri koruma ve kitlesel katliamları önleme” yaygarasıyla, Bosna’dan, Irak’a, Kosova’dan, Libya’ya yaptığını Suriye’de tekrarlıyor!
Afganistan’dan Irak’a uzanan sayısız örnek, “insancıl müdahale” denilen emperyalist müdahale “uygarlaştırıcı”lığının ne anlama geldiğini yeterince ortaya koysa da, neo-liberaller emperyalist müdahalenin amigoluğundan vazgeçmiyorlar. Dolaylı ya da dolaysız olarak İmparatorluk politikalarına omuz veriyorlar.
İMPARATORLUK POLİTİKALARI
Emperyalist müdahalenin ya da İmparatorluk politikaların “uygarlaştırıcı”lığına örnek teşkil eden “Büyük Ortadoğu Projesi” (“BOP”)’dir.
Özü itibariyle “BOP”, “Ortadoğu’nun panoramasını kaosa dönüştürme eğilimleri sergileyen”[13] “Pax-Americana”dan başka bir şey değildir.
Bu çerçevede Z. Brzezinski’nin yayınlanan üç kitabında yer alan görüşler, ABD’nin dünya politikasının yönünü belirler. ‘Büyük Satranç Tahtası’nda, [14] “BOP”un altyapısı anlatılır.
‘Büyük Satranç Tahtası’nda Brzezinski şunları yazar: Beş yüz yıl Ortadoğu-Avrasya dünya iktidarının merkezi oldu. Avrasya’daki güçler ve halklar beş yüz yıl dünya olaylarının gidişini belirledi. Şimdi Avrasyalı olmayan bir güç, ABD, dünya lideri… Fakat dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 75’i Avrasya’da yaşıyor. Dünya enerji kaynaklarının yüzde 75’i, yaratılan gelirin yüzde 60’ı bu bölgede… Fakat Avrasya ülkeleri siyasi bir bütünlük yaratamıyor. ABD dünya liderliğini sürdürebilmek için Avrasya’ya-Ortadoğu’ya şekil vermek zorundadır. ABD’nin küresel liderliği, Avrasya-Ortadoğu bölgesinde hâkimiyetini ne kadar süreyle ve ne kadar güçlü biçimde sürdüreceğine bağlıdır.
Avrasya-Ortadoğu bölgesi ‘Büyük Satranç Tahtası’dır. ABD’nin bir oyuncu olarak görevi, Avrupa, Asya ve Ortadoğu’daki anlaşmazlıkları başka güçlerin ortaya çıkarak ABD’nin çıkarlarını zayıflatmasını engelleyecek şekilde oyunu bıkmadan usanmadan sürdürmesidir.
Kısacası, “Büyük Ortadoğu” bölgesinin etnik, dini temellerde küçük homojen devletlere bölünmesi hâlinde oluşacak yeni durumda ABD artık “Proxy” yani dolaylı savaşı tercih ediyorken; T.“C”nin de, Kürecik’in de “önemi” artıyor!
ABD’NİN KÜRECİK’İ!
Kürecik üssü, ABD emperyalizminin (NATO kisvesinde), AKP taşeronu ile Rusya’dan İran’a uzanan geniş yelpazeli bölgesel meydan okumasıdır.
Chicago’da toplanan NATO Zirvesi’nde, ABD Başkanı Barack Obama’nın, Türkiye’deki radarın operasyonel kontrolünün NATO’ya devredilmesi talimatını verdiği Kürecik üssü Rusya’nın, İran’ın ya da bölgede Amerikancı olmayan tüm merkezlerin -haklı- tepkisini çekmektedir…
“Asya-Pasifik, Suriye ve İran’a odaklanan, bu çerçevede AKP hükümetini mızrak ucu olarak kullanan ABD, Kürecik’teki füze kalkanı radarının operasyonel kontrolünün NATO’ya devredilmesi talimatı verirken,”[15]kaçınılmaz olarak bölgesel çelişkileri derinleştirip, bir savaşa hazırlanmaktadır.
Örneğin ‘Le Figaro’ya göre, Rusya Suriye’nin Türk sınırına yakın Kesap bölgesinde bir radar tesisi kurdu. Buradan başta “Adana’daki Amerikan üssü” olmak üzere Türkiye’deki NATO üslerini de izleniyor.
Ayrıca Moskova’da düzenlenen 50 ülkeden temsilcilerin katıldığı füze tehdidiyle ilgili konferansta Rus Yönetimi, Batı’yı füze kalkanı konusunda uyardı. Rusya Savunma Bakanı Anatoly Serdyukov, ABD ile füze savunma sistemi nedeniyle yaşanan uyuşmazlığın çözümü konusunda “çıkmaz sokağa” girildiğini belirtirken; Rusya Genelkurmay Başkanı Makarov da, “Rusya tehdit hissettiği anda, nerede olursa olsun füze kalkanının ilgili unsurlarını vuran ilk taraf olur,” diye ekledi.
Bunların yanında İran Devrim Muhafızları Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Emir Hacizade, Malatya’nın Kürecik beldesinde kurulan NATO füze radar sistemine karşı ‘Arm’ adlı balistik füze geliştirdiklerini açıkladı. Saldırıya uğramaları hâlinde ilk vuracakları yerin Malatya olacağını açıkladı.
Evet, işbirlikçi AKP patentli Türk(iye) siyaset(sizliğ)i, ülkeyi net bir hedef hâline getirmektedir…
AKP PATENTLİ TÜRK(İYE) SİYASET(SİZLİĞ)İ
Komşularla sıfır sorun politikası, sonuçta koca bir sıfıra eşitlenirken; durmadan zigzaglar çizen AKP’nin dış politika hesapları alt üst oluyor.
Başbakan Erdoğan’a 30 Aralık 2010’da “Kaddafi İnsan Hakları Ödülü” verilmesini hatırlayın! Erdoğan ödülü alırken “Bu vesileyle bölgesel ve küresel ölçekte işbirliğinin geliştirilmesi yönünde gösterdiği gayretlerden ötürü Libya lideri Muammer Kaddafi’ye şükran ve takdirlerimi ifade etmek isterim” dedikten sonra eklemiş: “Bu ödülün, Libya ve Türkiye arasında, Libya ve Türk halkı arasında yakınlaşmaya önemli katkılar sağlayacağını da burada ifade etmek istiyorum.”
Başbakan Erdoğan, NATO’nun Libya’ya müdahale edeceği anlaşıldıktan sonra, 28 Şubat’ta dostu Kaddafi’nin yanında yer alarak “NATO Libya’ya müdahale etmeli midir? Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO’nun ne işi var Libya’da? Türkiye olarak biz bunun karşısındayız, böyle bir şey konuşulamaz, tartışılamaz” demişti… Sonrasını biliyorsunuz…
AKP hükümeti döneminde, “komşularla sıfır sorun” projesi bağlamında, Suriye’deki Esad rejimiyle ilişkiler hızla gelişti. Türkiye AKP yönetiminde, Davutoğlu rehberliğinde, bölgede liderliğe oynamaya başlamıştı. Türkiye, Şam ve Tel Aviv arasında Golan Tepeleri sorununun çözümü için arabuluculuk yapıyordu.
Başbakan Erdoğan’ın Esad’la ilişkileri o kadar sıcaktı ki; Esad, Erdoğan’a “kardeşim” diyordu, her iki ülke arasında vize kalkıyor, iki lider ve aileleri, birlikte tatile çıkıyordu… Sonrası biliniyor![16]
Tüm bunlar AKP’nin “ilkeli sıfır sorun” yalanının somutuyken; Zbigniew Brzezinski’nin, “Türkiye batı güvenliği için önemli”;[17] Stephen J. Hadley’in, “Türkiye ABD’siz Suriye’yi hâlleder,”[18] palavralarıyla ABD’ye payandalanmış Suriye politikası, duvara çarpmanın eşiğinde!
Suriye’ye silah ve muhalif transferinin Honduras’ına dönen Türkiye’de, AKP’nin “Yeni Osmanlıcılık” misyonu şişiriliyorsa da; Suriye ihalesinin T.“C”ye kalmayacağı, bırakılmayacağı açıkken; “Irak’la petrol ticaretine dönüş”, “Kuzey Irak Petrolü Türkiye’den gidecek” yaygaraları eşliğinde Bağdat ile kriz büyüyor; T.“C” ile İran’ın reel politiği giriftleşiyor.
“AKP Türkiyesi’nin Suriye politikası, Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasını nihayet devralmaya başlamış görünüyor”ken;[19] elbette bunlar boşuna değil. “Türkiye, aslında kökü Özal dönemine kadar giden, bir bölgesel güç olma doğrultusunda hareket etme hedefinde kararlı görünüyor.
Türkiye kendi periferik emperyal özlemleri uğruna bu hareket alanını değerlendirmek istiyor. Becerir mi beceremez mi bilinmez elbet. Kesin olan, sorunumuzun ‘emperyalizmden bağımsızlık’ meselesi olmaktan ziyade, ya da bunun kadar, aynı zamanda Türkiye sermaye sınıfının, Türkiye kapitalizminin temel yönelimleriyle alâkâlı olduğu”dur.[20]
Ancak Prof. İlhan Uzgel’e göre, Türkiye’nin hesapları tutmadı. T.“C” politikası “sıfır sorun değil, sırf sorun” oldu.
“Gelişmeler, AKP Türkiyesi’nin Osmanlı geçmişine dayanarak bölgede lider konuma yükseleceğine ilişkin beklentinin de gerçekleşmediğini, aksine Türkiye’nin etkisinin gerilemeye başladığını gösteriyor.”[21]
Bu(nlar) da T.“C”nin Ortadoğu politikasında terslikleri ve açmazları devreye soktu.
Söz konusu tabloda “Mesut Barzani başkanlığındaki Irak Kürdistan yönetiminden gayrı Türkiye’nin sorunsuz tek bir komşusu yok” diyen Cengiz Çandar aktarıyor:
“Komşularla sıfır sorun politikasının iflası” giderek Türkiye dışında da yüksek sesle ve alaycı biçimde dillendirilir oldu. Son olarak, Patrick Seale, ‘The Collapse of Turkey’s Middle East Policy/ Türkiye’nin Ortadoğu Politikasının Çöküşü’ başlıklı bir yazıyla devreye girdi.
“Türkiye, Arap Baharı’nın öngörülemeyen sonuçlarının kurbanlarından biri; iddialı Ortadoğu politikası çöktü” hükmünde bulunuyor Patrick Seale. Seale, Türkiye’nin dış politika başarılarını tek tek sıraladıktan sonra, aynı örneklerin daha sonra tam tersine döndüğünü vurguluyor ve şu katı hükmü ifade ediyor:
“Komşularla sıfır sorun’ yerine, Türkiye, bugün, hemen her cephede vahim sorunlarla yüzyüzedir ve Ahmet Davutoğlu’nun yıldızı sönmüştür. O, artık usta bir stratejist değil, ayakta kalmak için çırpınan amatör bir siyasetçi görüntüsünde.”
Evet, Türkiye Honduras oldu!
Mesela… İran’ın Fars haber ajansı, “2 bin terörist gelişmiş silahlarla Türkiye’den Suriye’ye sızdı” iddiasına yer verdi!
Mesela… ‘The New York Times’ bir haberinde Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü’nün (CIA), Suriye’deki rejim karşıtlarına, Türkiye üzerinden gizlice silah sevkıyatı yaptığı ileri sürdü. Gazete, parası Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar tarafından ödenen ve aralarında otomatik tüfekler, roketatarlar, cephane ve bazı tanksavarların da bulunduğu silahların, Türk sınırından Suriye’ye aktarıldığını kaydetti!
Mesela… Libya’dan İskenderun’a gönderilen 20 tankın Suriye’de muhalif güçlere ulaştırıldığı öne sürüldü!
Mesela… Suriyeli muhaliflerin oluşturduğu “Özgür Suriye Ordusu”nun sitesinde ordunun “ana üssü” Hatay olarak belirtilirken iletişim için Türkiye hatlı bir telefon numarası verildi!
Mesela… Suriye Enformasyon Bakanı Dr. Adnan Mahmud, “Halkımız adına konuşma yetkisini ona kim verdi?” dediği Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı, Suriye halkına karşı “terörü desteklemek” diye azarlayıp ekledi: “Erdoğan’ın ABD projesinin elemanı olduğunu biliyoruz. Bu proje Arap bölgesini etnik, mezhepsel ve ırkçı temelde parçalamaya yöneliktir”!
Örnekler daha da çoğaltılabilir…
Ancak ‘Corriere della Serra’ya özel röportajında “NATO’dan Suriye’ye askeri müdahale istemeye hazırım” diyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın çıkışı ardından; 26 Nisan 2012’de TBMM Genel Kurulu’nda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, “Yeni bir Ortadoğu doğuyor. Bu Ortadoğunun sahibi, öncüsü, hizmetkârı olmaya devam edeceğiz. Türkiye olarak bundan sonra da Ortadoğu’da değişim dalgasını yöneteceğiz,” çığlığı karşılığı olmayan bir narsizm ve yanılsamadır.
Aslında “sanrı veya yalan” olarak da yorumlanması mümkün olan söz konusu açmaz; başlarda Sami Kohen gibi, “Türkiye’nin son yıllarda Ortadoğu’da bir “bölgesel güç” olarak ortaya çıktığı, herkesçe kabul edilen bir gerçek,” diye sunulurken; rüzgârın yönü farklılaşınca da Semih İdiz’in şu yorumunu devreye soktu:
“AKP Ortadoğu’yu ‘dış güçlerin’ -yani İsrail yanlısı Batı’nın- oyunlarından kurtarmak için Türkiye’yi en önemli bölgesel ‘oyun kurucu’ olarak lanse etmişti. Ancak, beklenmedik gelişmelerle belirginleşen mezhepsel tercihleri nedeniyle AKP ‘İslâmi dayanışma’ siyasetini kendi eliyle zedeledi. Bugün, bırakın ‘İslâmi dayanışma’ çerçevesinde bölgesel ‘oyun kurucu’ olmayı, Türkiye, ‘Müslüman komşuları’ İran ve Irak’ın gözünde artık ‘Batı’nın taşeronluğunu yapan bölgesel oyun bozucu’ konumundadır. AKP de zaten Suriye krizinin çözümü için ABD ve NATO’dan medet ummaktadır.”
İRAN’DAN IRAK VE LÜBNAN’A Şİİ HİLALİ
T.“C”nin Ortadoğu politikaları, Şii hilalini kırmak yanlısı ABD girişiminin hizmetindeyken; mesela, Irak’ta merkezi yönetim ile Kuzey Irak (Güney) Kürt yönetimi arasındaki petrol kavgası giderek kızışıyor.
Merkezi yönetim, Kürt yönetimine, uzlaşmadıkları takdirde kendilerinin hak kazandığı 3 milyar dolarlık petrolün parasını ödememe tehdidinde bulundu. Bu tehdit uluslar arası petrol yetkililerince, “kavganın yeni bir adımı” olarak nitelendiriliyor…
Tüm bunlar da Erdal Sağlam’ın ifadesiyle, “Türkiye’ye uzanıyor.”
AKP’nin tutumu ve Irak’a ilişkin yaklaşımı, Ankara-Bağdat ilişkilerini kopma noktasına getirdi. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Iraklı mevkidaşı Nuri el Maliki’yi hedef alan tutumu, iki ülke arasında tansiyonu yükseltti.
AKP hükümetinin Beşşar Esad’ı gözden çıkarması, Şam yönetimine yakın duran Bağdat’ta da yankı buldu. İran’ın Suriye politikasına benzer şekilde Esad’a destek veren El Maliki, Türkiye’nin Suriye’yi hedef tahtasına oturtmasına tepki gösterdi. El Maliki Bağdat’ta yapılan Arap Birliği Zirvesi’nde Türkiye’yi dışladı.
Ayrıca “Irak’ta teröre destek verdiği” suçlamasıyla hakkında kırmızı bülten çıkarılan Devlet Başkanı Yardımcısı Tarık el Haşimi’ye Türkiye’nin oturma izni vermesi, yeni bir krizin kapısını araladı. Iraklı kaynaklar, “Türkiye’nin El Haşimi’ye siyasi nedenlerde kucak açtığı biliniyor,” dediler.
Bunların yanında Irak’tan Türkiye’ye “sınır ihlâllerine karşı” uyarı geldi. Ankara-Bağdat hattı 17 Temmuz 2012’de Irak hükümeti sözcüsü Ali el Debbağ’ın, Türk savaş uçaklarının defalarca Irak hava sahasını ihlâl ettiğini tespit ettikleri ve bunu kınadıklarını açıklamasıyla daha da gerginleşti. Irak Başbakanı Nuri el Maliki de, hava sahasının komşu ülke uçakları tarafından ihlâl edilmesi karşısında suskun kalmayacaklarını açıkladı.
Nihayet Irak hükümeti; Türkiye’den, Kuzey Irak’tan “yasadışı ihracatı” durdurmasını istedi. Hükümet sözcüsü Ali el Debbağ, e-posta yoluyla yaptığı açıklamada, Kürt bölgesinden Türkiye’ye petrol ihraç edilmesinin yasal olmadığını savundu. El Debbağ, bu durumun ikili ilişkilere zarar vereceğini belirtti.
Kolay mı? Irak Başbakanı Nuri el Maliki, Türkiye’nin bölgedeki herkes için “düşman bir devlet” olma yolunda ilerlediğini açıklarken; yine Maliki’nin, ABD yapımı gelişmiş tankların son partisini teslim alması ve yine Washington’dan gelecek F-16’ların kullanımı konusunda “sınır olmadığının” açıklanması Kürtleri korkuttu.
Çünkü Irak’ta merkezi hükümet ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında yaşanan kriz sürerken; Erbil’de Kürtçe yayın yapan ‘Rudaw’ gazetesinin haberine göre, ‘Irak Türkmen Cephesi Kürdistan Büro Sorumlusu’ Aydın Maruf, Türkmen cephesinin Kürtlerle aynı listede seçime girmeye hazır olduğunu açıkladı!
Toparlarsak: “Irak’ta sessiz ama kritik gelişmeler yaşanıyor,” diyen Emre Kızılkaya çok haklı.
Ya İran mı?!
İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, Ankara ile yaşanan krizi değerlendirirken, “Daha beteri olabilir,” dedi.
İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu sözcüsü Seyid Hüseyin Nakavi Hüseyini, “Türkiye, iç krizle karşı karşıya” vurgusuyla, “Ankara, Suriye’ye müdahale edeceğine kendi iç meselelerine yönelsin,” derken; ‘The Daily Telegraph’ın Batılı istihbarat örgütlerine dayandırdığı haberine göre, İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney Devrim Muhafizları’na, Esad’ı devirmeye çalışan Batılı güçlerle müttefiklerine yönelik intikam amaçlı “Saldırı” emri verdi! Haberde, hedefte birçok ülkenin yanı sıra Türkiye’nin de bulunduğuna dikkat çekiliyordu.
Bunların yanında ‘Tehran Times’daki İran’ın eski Şam Büyükelçisi ve İran Meclis Başkanı’nın dış politika danışmanı Hüseyin Şeyhülislâm, “Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ı, ABD ve İsrail’le birlikte, Suriye’nin sevilen hükümetini devirmek için ellerindeki tüm olanakları kullanmakla” suçladı.
İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi, “Bölge ülkeleri, Suriye konusunda yaptıkları eylemlerin sonuçları hakkında iyi düşünmeliler. Bu ülkeler, yanlış yolda hareket etmeye devam etmekte ısrar ederse kesinlikle sonuçları tüm bölge ülkelerine sıçrar,” uyarısını dillendirdi.
İran Genelkurmay Başkan Yardımcısı Tuğgeneral Mesud Cezayeri, Suriye’ye yapılacak olası saldırı konusunda hassas olduklarını açıkladı.
Nihayet İran 2012 Eylül’ü sonunda büyük bir askeri operasyon yapmaya hazırlandığını açıkladı. Türkiye sınırında yapılacak tatbikat Tahran’ın iki ay içinde ikinci büyük askeri tatbikat oluyor!
Ve Ahmed Amrabi’nin, “Hizbullah Lübnan devletinden güçlü,”[22] dediği coğrafya!
Lübnan’da, Şam yönetimi yanlısı Nusayriler ile Sünniler birbirine girdi!
Sünni iki din adamının içinde bulundukları aracın bir kontrol noktasında dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle askerlerce hedef alınmasıyla ölmelerinin ardından Sünni ve Nusayri gruplar arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Esad rejimi yanlısı ve karşıtları, Lübnan’ın başkentini savaş alanına çevirdi!
Evet, “Lübnan’daki tıkanıklık ise patlama derecesine vardı ve şu an tek bir kibrit çöpünü bekliyor,”[23] ‘Kuds ül Arabi’nin başyazısında işaret ettiği gibi…
“SURİYE” SADECE SURİYE DEĞİLDİR!
Norman Paech deyişiyle, “Tahran’a giden yol Şam’dan geçer”[24] saptamasına, Fehim Taştekin, “Suriye’den sonra sıra Irak’ta, öyle mi?” eklemesini yaparken, “Suriye” sadece Suriye değildir!
Bu bağlamda da kimsenin şüphesi olmasın: “Suriye’de olan Suriye’de kalmayacak. Yayılacak kaos içinde siyasal İslâm yükselmeye devam edecek.”[25]
“Suriye’de Müslüman Kardeşler, yanında Selefi gruplarla bir Sünni rejim şekillenmeye başlayınca, Lübnan ve Irak’ın, Sünni-Şii çatışmasının yıkıcı etkilerini yeniden yaşamaya başlamaları kaçınılmaz görünüyor. İki ülkenin parçalanma ya da iç savaş olasılıklarıyla karşı karşıya olduğu söylenebilir. Lübnan’da Hizbullah’ın zayıflatılması, Irak’ta Maliki rejiminin tasfiyesi, İran’ın bölgedeki etkisinin hızla azalmaya başlaması demek. İran, tüm bölgeyi geniş çaplı bir savaşın içine çeker mi? Yoksa yeni duruma uyum sağlamaya mı çalışır? Önceden bilmek olanaklı görünmüyor.
Ama risklerin çok büyük olduğu kesin. En azından, Esad rejimi yıkılırken, Hizbullah Lübnan’da Sünni/Selefi bir rakiple ve bir iç savaş olasılığıyla karşı karşıya kalırken, İsrail’in yalnız, ya da ABD ile birlikte, İran’ın nükleer santrallarına saldırı düzenleme olasılığının güçleneceği söylenebilir.”[26]
Evet, Suriye ile Ortadoğu’da süreç çok hızlı ilerliyor.
T.“C”nin, müdahalenin merkez üssü hâline getirilmesinin ardından, Suriye açık hedefe dönüştürülürken; yaşananlara bakıldığında sürecin baş döndürücü bir hızla ilerlendiği rahatlıkla görülür.
Ortadoğu’da kaygan zeminde yapılan siyaset; Suriye’de ateşe benzin döken çatışmalarla genişlerken; Suriye’deki ateş büyüdükçe kendisiyle birlikte bölgeyi de yakıyor.
Ayrıca Pepe Escobar’ın işaret ettiği üzere, “İç savaşın da ötesinde Suriye, aynı zamanda ‘Boruhatlaristan’ denen güç oyununun bir parçası… Suriye, büyük bir petrol üreticisi olmasa da, iç savaş çıkana dek petrol satışlarından 4 milyar dolar kazanıyordu ki bu, hükümet bütçesinin üçte birine tekabül ediyor. Tıpkı Türkiye gibi, Suriye de enerji yollarının kesişim noktası olarak önemli ama daha küçük çapta. Burada kilit nokta, Türkiye’nin enerji stratejisini gerçekleştirmek için Suriye’ye ihtiyacının olması. Suriye’nin ‘Boruhatlaristan’daki oyununa, Mısır’dan Lübnan’a uzanan Arap Gaz Hattı (AGP) ile Irak Petrol Şirketi’nin Kerkük’ten Suriye’deki Banyas limanına inşa ettiği IPC hattı dahil. Suriye’nin enerji stratejisinin temelinde, Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın 2011’in başında, yani isyan çıkmadan iki ay önce ortaya koyduğu ‘dört deniz politikası’ yatıyor: Akdeniz, Hazar Denizi, Karadeniz ve Basra Körfezi’ni birbirine bağlamak. Türkiye’nin güç oyununun daha küçük çaplısı gibi yani…”[27]
Alevlerin ortasındaki “Suriye’nin “resmine” bakınca bir sürü gariplikle karşılaşıyoruz. “Örneğin isyancıların sözde ‘özgürlük’ mücadelesi, infazlarla katliamlarla ilerliyor! Dün, ABD El Kaide ‘militanlarını’, işkenceyle sorgulanabilmeleri için Suriye’ye gönderirken bugün El Kaide ve Selefi akımların Suriye’ye girişini hızlandırıyor.
Esad diktatörlüğüne karşı isyancıları silahlandıran, eğiten Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri, kendi ülkelerinde muhalefete yaşam hakkı tanımıyor. ABD, Batı yönetimleri medyası başka yöne bakmayı seçiyor.
Topraklarında kurduğu kamplarda isyancıları eğiten, Suriye’nin iç savaşına taraf olan Türkiye hükümetiyse, kendi ülkesinde Kürt sorununu bir çözümsüzlüğe ittikten sonra Şemdinli’de adeta bir savaş yaşıyor.
Belli ki Suriye’de yaşananlar Suriye halkının özgürlük mücadelesiyle ilgili değil. Suriye, Ortadoğu jeopolitiğinde geçiş hattının düğüm noktası olarak önemli. Suriye düğümü kesildiğinde, İran’la Lübnan arasına bir Sünni rejim oturtulduğunda, Hizbullah tecrit edilecek, Irak’taki Şii iktidarı zayıflatılacak, böylece İran yalnız kalacak, devrilmesi kolay bir rejime dönüşecek…”[28]
Ortadoğu’daki ABD müdahalesi geniş çaplı hedefleri olan bir düzenleme girişimi…
Güneri Cıvaoğlu’nun belirttiği gibi, “ABD’nin Suriye’deki parmak izleri”[29] T.“C” üzerinden düzenlemeyi işaret ediyor.
ABD Suriye’de… uzman personeli, isyancıların yanında devreye sokmaya, isyancılara yeni silahlar aktarmaya devam etmek istiyor. ABD bunları yaparken, tampon bölge/ “korunaklı” (nasıl korunacaksa) alan oluşturma bağlamında Suriye ordusuyla karşılama, onu test etme ve yumuşatma, işini Türkiye’ye (hamallığı ve “kıyma makinesinin” içine atlama kısmını- “beysbol sopasını” resmin burasına mı eklesek?) ve Suudi Arabistan’a (finansal teknolojik destek kısmını) bırakıyor.
Mesela… ABD’nin etkili ulusal güvenlik danışmanlarından Zbigniew Brzesinski, Obama yönetimine Suriye krizinde, “Türkiye ve Suudi Arabistan’ destek vermesi” gerektiğini hatırlatıp; ‘Türk-Amerikan Konseyi’nin Başkanı James Holmes, ABD ve Türkiye’nin Suriye politikasını eleştirip, Annan planının işlemediğini ve bu ülkeye asker gönderilmesi gerektiğini ileri sürüyorken; kazın ayağı hiç de böyle görünmüyor…
ABD Başkanı Barack Obama’nın, Suriye’deki muhalif gruplara destek verilmesi için CIA başta olmak üzere ABD’li istihbarat örgütlerine gizli bir emir verdiği bildirildi. Reuters’in haberine göre, Obama söz konusu desteğin, Türkiye’deki bir komuta merkeziyle işbirliği yapılarak yerine getirilmesi talimatını verse de; Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun BM Güvenlik Konseyi’nde “Suriye içinde kamp kurulsun” önerisine, ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey, NATO’nun bunun altından kalkamayacağı yanıtını verdi.
Aynı konuda “askeri çözümden yana olmadıklarını” söyleyen ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, “uçuşa yasak bölge”nin önünde ciddi engeller bulunduğunu belirterek, ekledi: “Elbette dikkate almalıyız ama bu, taahhüt ettiğimiz anlamına gelmez”!
Bundan başka ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon da, Libya ve Suriye krizlerinin karşılaştırılamayacağını savunup, Suriye’de özerk bir Kürt bölgesi kurulmasına karşı çıktığını açıkladı.
Söz konusu tabloda Suriye dış(arıdan) müdahalenin hedef tahtasına dönüştürülürken; ‘The Los Angeles Times’, Suriyeli muhaliflerin üslendiği Hatay’ı, “lojistik üs, silah çarşısı ve tedavi merkezi” olarak tanımladı. Gazeteye göre, Hatay aynı zamanda “İslâmi fonları kapmak için” bir “entrika merkezi”ne de dönüştü.
‘The New York Times’, CIA ajanlarının Türkiye’nin güneyinden Suriyeli muhalif gruplara silah sevkiyatını koordine ettiğini ileri sürdü; ‘The Washington Post’ ise Hatay’daki CIA ajanlarının sayısının 6 olduğunu belirtti.
‘The Washington Post’, “Yasadışı Sınır Geçişleri Artarken Türkiye Suriye Devrimi İçin Bir Merkez” başlıklı haber analizinde mültecilerin Türkiye’nin güneyinde çoğalarak “Ülkenin en sakin yerlerinden birini Suriye isyanı için bir merkez hâline dönüştürdükleri”ne işaret etti.
Bilmeyen var mı?
Bir: Jandarmanın sıkı koruduğu Hatay’daki kamp, Suriyeli isyancıların yönetildiği karargâh niteliğinde… “Özgür Suriye Ordusu”nun karargâh olarak kullandığı bilinen Apaydın’da, Suriye ordusundan kaçarak saf değiştiren 458 subay bulunuyor. Bunlar arasında 1 tümgeneral, 32 tuğgeneral, 82 albay ve 59 yarbay bulunuyor. Kampta 458 rütbeli askerin 386’sı subay, 72’si de astsubay…
İki: Suriye sınırındaki Reyhanlı’nın üç köyünde görüşme ve incelemede bulunan CHP Hatay Milletvekili Mevlüt Dudu, yöre halkının, muhaliflerin kullandığı silahların sınırın ötesine ambulansla taşındığını ve ambulansların da dönüşte, rejime karşı savaşan yaralı Suriyeli militanları Reyhanlı ve Antakya’daki hastanelere götürdüğünü söylediğini bildirdi…
Üç: Almanya’nın Türkiye’nin gerek içinden gerekse kıyılarına yakın sularda en modern cihazlarla donatılmış bir gemisi üzerinden Suriye muhalefetine destek verdiği ortaya çıktı. ‘Bild am Sonntag’ gazetesi, Alman gizli servisi ajanlarının Adana’daki NATO üssünde konuşlandığını ve buradan Suriye’deki tüm telefon ve telsiz haberleşmelerini dinlediğini bildirdi. Gazeteye açıklamalarda bulunan bir Amerikan istihbaratçısının da “Hiçbir Batılı gizli servisin Suriye içinde Alman istihbaratı kadar iyi kaynakları bulunmuyor” diye konuştuğu kaydedildi…
Dört: Suriye’de muhalif Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) militanlarının maaşlarını Suudi Arabistan’ın ödeyeceği iddia edildi. ‘The Guardian’ Suudi Arabistanlı bir yetkiliye dayandırdığı haberine göre bu girişimin amacı Suriye ordusunda toplu firarı teşvik etmek ve Esad rejimine karşı isyanı yükseltmek…
Beş: ‘The Times’ın haberine göre, Avrupa ülkeleri Suriyeli yetkililere taraf değiştirmeleri için bavul dolusu para verdi. Suriye’de rejimin en etkili isimlerinden bazılarının saf değiştirerek muhaliflere katılması Suriye lideri Beşar Esad’a büyük darbe vurmuştu. Bunların arasında en önemli isimler ise Başbakan Riyad Hicab ve Esad’ın eski sağ kolu ve çocukluk arkadaşı Tümgeneral Manaf Tlass’tı…
Altı: “Esad’ın generalleri, Halep’te karşılarındaki düşmanın ezici çoğunluğunun yabancı savaşçılar olduğunu, bunların başını Türklerin çektiğini anlattı. Ölü bir savaşçının üzerinden çıkan Türkiye kimliğini gösterdiler. Askerlerden uzakta Halep sakinlerinin bana anlattıkları da bunları doğrular nitelikte,”[30] diyor Robert Fisk…
Yedi: Suriye’de muhalif gruplar ile birlikte mücadele ederken yakalanan Cabir Mustafa Şehabi’nin itirafları şaşkınlık yarattı. Silahları Lübnan ve Türkiye üzerinden sağladıklarını Suriye televizyonunda itiraf ettiği bildirilen Şehabi, Ebu Bekir el Sıddık grubu liderinin emriyle kaçırdıkları kişilerin kafalarını kestiklerini söyledi. Ebu Bekir el Sıddık grubu lideri Ebu Talal kod adlı Muhammed Hayr Derviş’in teklifi üzerine aylık maaşın yanı sıra kesecekleri her şahıs için 50 bin lira alma karşılığında Ebu Bekir el Sıddık Tugayı’na katıldığını belirtti.
Sekiz: Halep’te iki hafta boyunca Esad karşıtlarını tedavi eden, Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) örgütü kurucularından Fransız cerrah Jacques Beres, muhaliflerin önemli bir kısmının rejimi devirmekten çok şeriatı getirmekle ilgilendiğini belirtti. Yaralıların yüzde 60’ının ordu birliklerine karşı savaşan muhalifler olduğunu, bunların yarısınıysa Suriye’ye, aralarında Fransa’nın da bulunduğu yabancı ülkelerden savaşmak için gelen “cihatçıların” oluşturduğunu kaydedip, “Onları ilgilendiren esas şey, özellikle Esad sonrası dönem, bu dönemde İslâmcı bir rejimin ve şeriatın tesis edilmesi,” diye ekliyor…
Dokuz: Suriye’deki savaşı ‘The Independent’ için izleyen Robert Fisk, Esad sonrası için kaygı verici ipuçları olduğunu söylüyor: “Özgür Suriye Ordusu’nda, Suriyeli olmayan çok unsur var. Yaygın bir dedikoduya göre ise ağır silahlar, Esad sonrası döneme hazırlık için toprağa gömülüyor.”
İş bunlarla da sınırlı değil, rejim muhalifleri “Barış” çığlığı atanlarca silahlan(dırıl)maktalar…
‘The Washington Post’un, Suriyeli muhaliflere ve Amerikalı yetkililere dayandırdığı haberine göre, silahların finansmanı, ABD’nin koordinasyonu ile Körfez ülkeleri tarafından sağlanıyor. Aynı kaynaklar, ABD’nin Körfez ülkelerine, silahlı muhaliflerle ilgili bilgi ve değerlendirmelerini ilettiğini de söylediler.
Suriye’de ele geçen silahlarda Suudi bağlantısı ortaya çıkıyor.
Suriye’de Esad’a bağlı askerlere karşı mücadele eden muhaliflere, Körfez ülkelerinin aldığı silahların ABD koordinasyonunda ulaştırıldığı belirtildi.
‘The Washington Post’ gazetesi Körfez ülkelerinin ABD koordinasyonunda Suriye’deki muhaliflere silah verdiğini yazdı. Katar ve Suudi Arabistan’ın başı çektiği finansman yardımını koordine ediyor. Söz konusu silahların Şam’da, Türkiye sınırındaki İdlib’de ve Lübnan sınırındaki Zabadani’de stoklandığını belirtti. Muhalif bir kaynak da “Suriye’nin bazı bölgeleri silah kaynıyor” dedi.
‘Der Spiegel’in internet sitesindeki bir haberde, isyancıların nihai saldırı için yoğun biçimde silahlandığı, büyük miktarda havan topu, tanksavar ve uçaksavar füzesiyle her tür mermi depoladığı, bu arada silah tacirlerinin de “hayatlarının işini bağlayarak büyük kazançlar sağladığı” belirtildi. İsyancıların Duşka, Grad, Katyuşa, TAW, SAM-6, SAM-7 gibi füzeler, havanlar ve topları Lübnan üzerinden satın ve teslim aldığı ortaya çıkarken, bunların Esad’a saldırı için şimdilik depolandığı da vurgulandı. Silah kaçakçılarının, “malları”, Lübnan’daki Yeşil Hat üzerinden Suriye’ye soktuğu ileri sürülen haberde, isyancıların Suudi Arabistan’ın 100 milyon dolarlık yeni bir fonu silah alımı için serbest bırakmasını beklediği kaydedildi.
‘The Telegraph’, düşünce kuruluşu ‘The Henry Jackson Society’nin İletişim Direktörü Michael Weiss imzasıyla ‘Suriyeli İsyancılar, Türkiye, Kendilerini Silahlandırıyor ve Eğitiyor’ başlıklı makalesinde kısa bir süre önce Hatay’da Suriyeli isyancılarla mülakatlar yaptığını belirterek ,“Hatay’daki isyancı kaynaklar, bana, Türkiye’nin sadece seçilmiş tabur komutanlarına hafif silahları sağlamakla kalmadığını, aynı zamanda İstanbul’da Suriyelileri eğittiğini söylediler” diyor.
Amerikan NBC televizyonu, bazı ABD’li kaynakların Suudi Arabistan ve Katar’ın taşınabilir hava savunma füzelerinin (MANPAD) muhaliflere verilmesi konusunda ısrarlı olduklarını belirttiklerine dikkat çekti. Suriye’deki muhaliflere Suudi Arabistan ve Katar’ın ısrarı üzerine hava sistemleri gönderildi.
Suriye Dışişleri Bakanlığı, BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’a ve Uluslararası Güvenlik Konseyi’ne mektup göndererek, saldırıların Libya ve Türkiye’nin başka ülkelerin işbirliği ile silahlı gruplarına katliam ve yıkımlarını sürdürmeleri için öldürücü silahlar gönderdiği belirtildi.
Arap medyasında çıkan haberlere göre, Suriye’deki muhalif kesimler Türkiye üzerinden silahlandırılıyor. Buna göre, El-Kaide ve Hür Suriye Ordusu adlı silahlı grubun koordinasyonu ile Türkiye sınırından Suriye’ye silahlı giriş yapan üç kişi yakalandı. Suriye Ulusal Konseyi (SUK) Başkanı Burhan Galyun, bazı ülkelerin ÖSO’nun silah verme konusunda söz verdiklerini söyledi. Bir diğer SUK üyesi ise Türkiye üzerinden Suriye’ye gemi dolusu silah göndereceklerini açıkladı.
Tüm bunlar karşısında Devlet Başkanı Beşşar, dış kaynaklı bir savaşla karşı karşıya olduklarını belirtirken; Suriye Dışişleri Bakanı, Suriye’deki isyandan ABD’yi sorumlu tuttu. Bakan, Katar Emiri’nin Libya’ya, ‘Tunus ve Mısır’daki momentum’ için saldırdığını belirtti.
Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, ‘The Independent’in Ortadoğu muhabiri Robert Fisk’e ‘Suriye’ye karşı en büyük aktör ABD, diğer ülkelerse ona alet oluyor’ deyip ekledi: “Amerikalılara da şunu söylüyorum: Afganistan ve Somali’de yaptıklarınızı iyi okumalısınız. Suriye’deki bu terörizmi desteklerken uluslararası terörle mücadele konusunda attığınız sloganları anlamıyorum.”
Bu arada BM ve Arap Birliği Suriye Özel Temsilcisi Laktar Brahimi, “Görevinin neredeyse imkânsız olduğu” itirafında bulunurken; Suriye’den Brahimi’ye cevaben, “Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan isyancılardan desteğini çekerse barış gelir” açıklaması geldi.
Ve Esad, Rus muhataplarına “Eğer Suriye halkı seçimlerde başka bir ismi seçerse iktidardan çekilmeye hazır olduğunu” açıkladı.
Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mikhail Bogdanov da, ‘Le Figaro’ya demecinde, Suriye rejiminin hâlâ güçlü olduğunu ve devrilmesi hâlinde yerine gelecek yönetimden endişe duyan büyük bir nüfus tarafından desteklendiğini belirtti.
Tüm bunlar önemli şeylere işaret ediyorken; ortada bir Rusya (ve Çin) faktörü de söz konusudur!
Bu öyle bir faktördür ki Paris’te üçüncü kez bir araya gelen ‘Suriye Halkının Dostları’ toplantısında, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’a “Beşar Esad rejimini destekleri için Rusya ve Çin bedel ödemeli” dedirtmekteyken; Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Aleksandır Lukaşeviç da, “Suriye Halkının Dostları tek taraflı ve siyasi olarak yanlış bir girişim, bu nedenle gayriahlâki bir oluşum” yanıtını verebilmektedir.
Rusya, 19 Temmuz 2012’de BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye karşı yaptırım öngören tasarıyı veto ederek Beşşar Esad yönetimine desteğini üçüncü kez yinelerken; ülkelerin iç işlerine karışmama ilkesini öne çıkardı.
Evet Moskova, Suriye’deki krizin çözümü için dışarıdan askeri müdahaleye yol açabilecek her türlü karara karşı çıkıyor ve bundan da geri adım atmayacağının altını çiziyorsa da; Batı’nın Rusya’ya Suriye konusunda şantaj yaptığına dikkat çeken Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, açıklamasında “Biz Suriye rejiminin yakın dostu değiliz, hiçbir zaman da olmadık” da diyebiliyor![31]
NİHAYET KÜRTLER
Prof. İlhan Uzgel’in işaret ettiği gibi, “Ortadoğu’nun kazananı son 20 yıldır hep Kürtler”[32] oldu, oluyor…
Bu bağlamda “Suriye’deki durum Kürtleri gelecek için umutlandırıyor,”[33] diyen J. Michael Kennedy çok haklıdır…
Çünkü Suriye’de yaşananlar öngürülmeyen bir durum olmadığı gibi; Kürtlerin yakaladığı “güncel başarı” da bir tesadüf değildir.
Ne ki Kürt halkının özgürlük yürüyüşü ancak Ortadoğu halklarıyla emperyalizme karşı omuz-omuza mücadeleyle tamamlanabilir. Kürt halkının gerçek kurtuluşunun yolu anti-sömürgeci anti-emperyalist mücadeleden geçer.
Verili tabloda ABD, “Kürt sorunu”nda Türkiye egemenlerinin kırmızıçizgisini geçerken; ‘The Financial Times’, Türkiye’nin dış politikasına ve Kürt sorununa değinen ‘Türkiye’nin Kâbusu’ başlıklı makalede, “Türkiye güney sınırında en derin korkularının gerçeğe dönüştüğünü izliyor,” notunu düşüyor.
Çünkü Rusya Dışişleri Bakanlığı’yla görüşen PYD lideri Salih Muslim Muhammed, “Suriye’deki gelişmeler ve Kürtlerin Durumunu”, ‘Gündem’  gazetesine değerlendirirken şunları diyor:
“Rusya, bizi resmi olarak davet etti ve Dışişleri Bakanlığı düzeyinde görüşmeler yaptılar. Bizim Suriye’den istediklerimiz onların kendi özerk bölgelerine tanıdıkları haklardan daha fazla değildir. Taleplerimizi çok makul buldular.”
“Orda bir Suriye Kürdistan’ı yok Batı Kürdistan var. Burası Suriye’nin bir parçası değil, Kürdistan’ın bir parçasıdır.”[34]
Tam bu noktada AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in, “Barzani akıllı bir adam, Türkiye’yi hasmı yapmaz,” demesi neyi hâlleder; orası bir hayli müphemdir…
Tıpkı Mesud Barzani’nin, Ahmet Davutoğlu’na “Suriye’de hiçbir terör grubunun destekçisi olmayacaklarını, elinde silah bulunduranların yanında yer almayacaklarını” söylediği iddiası gibi…
El özet: Kürtler Ortadoğu’nun bugününde büyük bir imkân ve tehditle yüz yüzedirler…
“SONUÇ YERİNE”
“Eski(yen) statüko”dan gelece(ksizli)ğine Ortadoğu, bir karar güzergâhındadır.
Bu da bir savaş eşiğine denk düşmektedir.
Nihayet “Savaş, ava çıkmak gibidir. Ama savaşta, tavşan da ateş eder,” diyen Charles de Gaulle’ün de işaret ettiği topyekûn hareketlenmenin Mao Zedung’un “Savaş kanlı politikadır,” denilen koordinatlara doğru evrildiği anımsanmalı/ anımsatılmalıdır…
Nihayet Noam Chomsky’nin işaret ettiği üzere, “Barışı esas tehdit eden Tahran değil, ABD ile İsrail”dir…[35]
O hâlde Ortadoğu’da gerçek barış, yerel işbirlikçi gericiliklere ve onların efendileri ABD ile İsrail’e karşı yoksulların mücadeleleriyle kazanılacaktır! Bugüne dek yoksulların, mağdurların ve madunların temsilcisi olduğu iddia edilen İslâmcıların ihanet(ler)ine rağmen!
Evet, evet, asla unutulmasın: “Bir tarih bilgisi olmadan insan anlağı kör kalır,” Thomasius’un işaret ettiği gibi…
11 Eylül 2012 14:14:22, Çeşme Köyü.
N O T L A R
[*] 15 Eylül 2012 tarihinde VII. Sarıgazi (İstanbul) Festivali’nde düzenlenen ‘Ortadoğu’da Siyasi Durum ve Savaş’ başlıklı panelde yapılan konuşma… Newroz, Yıl:6, No:221 28 Eylül 2012…
[1] George Bernard Show.
[2] Alpaslan Işıklı, Neo-Liberalizm ve Üçüncü Dünya Savaşı, Kırmızı Kedi Yay., 2011.
[3] Vijay Prashad, Arap Baharı, Libya Kışı, Çev: Şükrü Alpagut, Yordam Kitap, 2012.
[4] Gilbert Achcar, “… ‘Arap Baharı’ Üzerine Tezler”, Gündem, 18 Şubat 2012, s.11.
[5] Utku Çakırözer, “Arap Baharı Laikliği Kazıyor”, Cumhuriyet, 7 Temmuz 2012, s.8.
[6] Selami İnce, “Arap Baharı, Çoktan İslâm Kışına Döndü”, Birgün, 13 Mayıs 2012, s.12.
[7] Ramzy Baroud, “… ‘Arap Baharı’nı Yeniden Tanımlamak: Devrimin Yerini Kaos mu Alıyor?”, Gündem, 29 Mayıs 2012, s.11.
[8] Samir Amin, “Emperyalist Bir Bahar: Libya, Suriye ve Ötesi”, Birgün, 7 Mayıs 2012, s.10.
[9] Bill Van Auken, “Ortadoğu’da Daha Büyük Savaşın Bekleme Odası”, Evrensel, 1 Mayıs 2012, s.8.
[10] “Körfez Savaşa Hazırlanıyor”, Milliyet, 1 Ağustos 2012, s.19.
[11] Ergin Yıldızoğlu, “Ekonomik Kriz – Silah Piyasası”, Cumhuriyet, 5 Eylül 2012, s.4.
[12] Hüsnü Mahalli, “Ne Oluyor?”, Akşam, 21 Temmuz 2012, s.11.
[13] Ergin Yıldızoğlu, “B.O.P.”, Cumhuriyet, 27 Haziran 2012, s.4.
[14] Z. Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, çev: Yelda Türedi, Remzi Yay., 2010.
[15] “NATO Zirvesinde Kürecik Talimatı”, Gündem, 22 Mayıs 2012, s.13.
[16] Ergin Yıldızoğlu, “Bir Fiyasko Daha mı?”, Cumhuriyet, 11 Temmuz 2012, s.4.
[17] Zbigniew Brzezinski, “Türkiye Batı Güvenliği İçin Önemli”, Gündem, 4 Mayıs 2012, s.12.
[18] “Stephen J. Hadley: Türkiye ABD’siz Suriye’yi Hâlleder”, Radikal, 10 Mayıs 2012, s.26-27.
[19] Ergin Yıldızoğlu, “Yeni Osmanlılar…”, Cumhuriyet, 29 Ağustos 2012, s.4.
[20] Foti Benlisoy, “Obama’nın Sopası ve Türkiye”, Bianet, 1 Ağustos 2012.
[21] Ergin Yıldızoğlu, “Yanlış Beklentiler Mevsimi…”, Cumhuriyet, 3 Eylül 2012, s.11.
[22] Ahmed Amrabi, “Hizbullah Lübnan Devletinden Güçlü”, Beyan, 20 Temmuz 2008.
[23] “Mezhep Savaşları Lübnan’a da Sıçradı”, Kuds ül Arabi, 21 Mayıs 2012.
[24] Norman Paech, “Tahran’a Giden Yol Şam’dan Geçer”, Gündem, 3 Temmuz 2012, s.11.
[25] Ergin Yıldızoğlu, “Suriye’nin Yeni ‘Resmi’ – I -”, Cumhuriyet, 30 Temmuz 2012, s.11.
[26] Ergin Yıldızoğlu, “Suriye’nin Yeni ‘Resmi’ -II-”, Cumhuriyet, 1 Ağustos 2012, s.4.
[27] Pepe Escobar, “… ‘Boruhatlaristan’ Savaşı”, Al Jazeera, 6 Ağustos 2012.
[28] Ergin Yıldızoğlu, “Suriye Aslında İran, O da Başka Bir Şey”, Cumhuriyet, 8 Ağustos 2012, s.4.
[29] Güneri Cıvaoğlu, “ABD’nin Suriye’deki Parmak İzi”, Milliyet, 11 Temmuz 2012, s.17.
[30] Robert Fisk, “Halep’te Suriye Ordusuna Karşı Türk Savaşçılar”, The Independent, 21 Ağustos 2012.
[31] “Lavrov: Rusya Esad Rejiminin Dostu Değil”, ntvmsnbc.com, 28 Temmuz 2012.
[32] Helin Alp, “Prof. Uzgel: Ortadoğu’daki Her Krizden Kürtler Kazançlı Çıkıyor”, Akşam, 18 Ağustos 2012, s.15.
[33] J. Michael Kennedy, “Suriye’deki Kargaşa Kürtleri Gelecek İçin Umutlandırıyor”, The New Yok Times-Sabah, 29 Nisan 2012, s.3.
[34] Rahmi Yağmur, “Suriye Kürdistan’ı Yok Batı Kürdistan Var!”, Gündem, 27 Nisan 2012, s.12.
[35] Noam Chomsky, “Barışı Esas Tehdit Eden Tahran Değil, ABD ile İsrail”, Common Dreams, 4 Eylül 
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s