İKI AYDINLAMACI:ROUSSEAU VE TANILLI

“Aydınlatılan nesnenin rengi,
kendisini aydınlatanın rengini alır.”[1]
Farklı tarihsel kesitlerde ve coğrafyalarda her ikisi de aydınlanmacı idi.
Hem de Paul Valery’nin, “Descartes’a şerh: Bazen düşünürüm, bazen de varım,” sözleriyle betimlen “post-modern zamanlar”ın ayaklar altına almakla kalmayıp, üzerinde delicesine bir hırsla tepindiği türden…
Sözünü ettiğim Jean-Jacques Rousseau ile Server Tanilli…
Ancak hemen bir parantez açmam gerek.
XVIII. yüzyılla başlayan Aydınlanma çağını özetleyen en anlamlı cümle, parola “Aklını, kullanma cesareti göster,” cümlesidir. Aklın cesaretle kullanılması bir çığır açmıştı tüm insanlık için. I. Kant’ın bu cümlesi (1784), insanlık düşün tarihinin de yol ayrım noktasıdır. Akıl denilen şey ise doğrularıyla ilgili bir düşünce ve eylemdir. Karl Marx buna “Dünyayı yorumlamak yetmez onu değiştirmek gerek” diye eleştirel bir katkı yapar.
Bir yanında Marquis de Condorcet’nin, “Bilginlerin aydınlatamadığı toplumları başkaları aldatır,” seçkinciliği; öte yanında da “Aydınlanma Nedir?” sorusuna yanıt arayan I. Kant’ın, “Aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez. Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü… Kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık bir biçimde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır,” düsturu duran (oldukça geniş spekturumlu) bir burjuva düşüncesi olan Aydınlanma’yı, bugün sosyalizme mündemiç olarak algılamak bir yanılgıdır.
Radikal sosyalistler Aydınlanmacı değildirler, olamazlar. Ancak Aydınlanma fikrinin olumluluklarını (eleştirel olarak) sahiplenmekten de geri durmazlar, durmamalıdırlar da…
* * * * *
XVIII. yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri sayılan Rousseau bir toplum eleştiricisidir. ‘Toplum Sözleşmesi’nde (Du contrat social ou Principes du droit politique) siyasi bir sistemin kurulabilmesi için en iyi yöntemin toplumsal sözleşme olduğu açıklayan; ticari toplumun karşı karşıya olduğu problemleri ‘İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Temeli ve Kökenleri’ (1754) başlıklı yapıtında dile getiren Rousseau; monarşi, teokrasi ve feodalizme karşı insanın özgürlüğünü, güçler ayrılığı ve halk iktidarını savunup, epey eziyet çekmiş ama fikirleri dünyayı değiştirmişti
1776 Amerikan devrimine ve 1789 Fransız devrimine ilham kaynağı olan düşünürlerden birisi olan Rousseau’yu felsefe ve siyaset bilimi tarihinde önemli kılan neydi?
Bir cümlede özetlemek gerekirse: Özgürlük kavramına yönelik yaptığı çözümleme, toplum içinde var olmanın özgürlük ile bağdaşabileceği tezi, özgürlüğün elde edilmesi için, monarşiye, teokrasiye ve feodalizme karşı mücadele verilmesi gerektiği düşüncesi.
Rousseau, “Güçlü olan haklıdır” düşüncesini reddetmiş, gücünü halktan almayan tüm yönetim biçimlerine karşı çıkmıştır. Rousseau, gücünü kraldan alan, gücünü Tanrı’dan alan, gücünü toprak ağalarından alan değil, gücünü halktan alan bir yönetim biçimini savunuyordu. Rousseau’ya göre egemenlik halka ait olmalıydı.
Rousseau için insan doğal hâliyle özgürdür. “İnsan özgür doğmuştur, ancak her yerde zincire vurulmuştur.” Rousseau’nun bütün derdi, insanın bu doğal ve özgür hâlinin, toplum içinde nasıl sürdürülebileceği idi. Çünkü monarşinin, teokrasinin ve feodalizmin geçerli olduğu bir modelde, güçler ayrılığının geçerli olmadığı bir modelde, insanın doğal olan özgür hâlini koruması olanaklı değildi.
Bu nedenle, yöneticiler ile yönetilenler arasında bir toplum sözleşmesi yapılmalıydı. Bu sözleşmede, yönetenler, halkın çıkarlarını dikkate alarak halkı yönetecekler, bunun karşılığında halk da, yönetenlere yetki verecekti, halkın çıkarları da yasalarla güvence altına alınacaktı. Böylece eşitsizlik de ortadan kalkacaktı. Mülkiyet hırsının, rekabetin ve bencilliğin yol açtığı eşitsizlik ve belli bir sınıfın imtiyazlı olması durumu ortadan kalkacak, adalet sağlanacaktı.
Ancak bu, Rousseau’ya göre, “Halk ne derse o olur” anlamına da gelmemekteydi. Halk, bireyin bencil çıkarlarına veya çoğunluk beklentisine göre değil, toplumsal bir bilinç ile, genel istence göre hareket etmeliydi. Genel istenç, Rousseau’ya göre, herkesin veya çoğunluğun istencinden farklı bir şey idi. Genel istenç, toplumun, kamunun yararına olan şey, toplumun iyiliği için olan şeydi.
Bu doğrultuda “Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan insanlara nasıl boyunduruk vurulabilir…
“Her insan, hayatını korumak için hayatını tehlikeye atma hakkına sahiptir…
“Bir toprak parçasını çitle çevirip de aklına estiği gibi ‘Bu benim toprağım’ diyen ve kendine inanacak birkaç ahmak bulan ilk kişi sivil toplumun gerçek kurucusu olmuştur…
“Sansür ahlâkın korunmasında yararlı olabilir, ama ahlâkın onarılıp düzeltilmesinde hiçbir işe yaramaz…
“Büyük insanları büyük fırsatlar yaratır…
“Genel ve soyut düşünceler, insanlığın en büyük yanlışlarının kaynağıdır…
“Doğa insanı asla aldatmaz… İnsanı aldatan daima kendisidir…
“Duygu mantıktan önce gelir…
“Sabır acıdır, ama meyvesi tatlıdır…
“Masumiyet, hiçbir şeyden utanmaz…
“Mutlak sessizlik hüzün verir; ölüm canlanır gözünde…
“En zor itiraf edilen, suçlar değil, gülünç düşülen ve utanç duyulan durumlardır…
“Tanrı elinden çıkan her şey kusursuzdur; insanlığın elinde her şey yozlaşır…” diyen Rousseau 28 Haziran 1712’de İsviçre’nin Cenevre kentinde doğdu. Bir saatçinin oğludur. Babası Topkapı Sarayı’nda saat tamirciliği yapmıştır. On yaşında eğitimine bir din adamının yanında başlayan Rousseau, daha sonra bir gravürcü ustasının yanında çalışmıştır. 1728-1738 yılları arasında, sekreterlik, müzik hocalığı ve tercümanlık yaparak, Fransa, İtalya ve İsviçre ‘de dolaştı. Fransa’da yazıları yasaklanınca, dostu David Hume’un daveti üzerine İngiltere’ye gitti. Daha sonra İsviçre ‘de Neuchatel’e sığındı. Kalvenist olarak vaftiz olmuştu. Torino’da Katolikliğe geçti, daha sonra tekrar Kalvenist oldu. Bu nedenle doğduğu şehir olan Cenevre’de ateist suçlamalarına mâruz kaldı.
Rousseau’nun yapıtlarındaki karmaşıklık onun; doğal hukuk kuramcısı, doğal hakları yadsıyan biri, aydınlanmacı, aydınlanma ilkelerini yerle bir eden biri, demokrasinin inançlı savunucusu, demokrasiyi ayaklar altına alan biri, burjuva liberal devriminin hazırlayıcısı, öte yandan böyle bir devrimin olumsuzluklarını çok önceden gösteren, hatta reformculuğu bile benimseyen biriymiş gibi birbiriyle çelişen ve çatışan çok karşıt düşüncelerle yorumlanmasına sebep olmuştur. Bu sebeple Rousseau anlaşılması güç bir düşünür olmuştur. Kendisini hep halktan birisi olarak görmüş, halktan kişiler arasında daha rahat etmiştir. Rousseau 2 Temmuz 1778’de öldü.
Ondan kalan(lar), Karl Marx’tan V. İ. Lenin’e her devrimciyi ilgilendirmiştir…
* * * * *
Rousseau’ya eşitlenmesi mümkün olmasa da, Onun yoldaşı olarak anılmasında da bir sakınca olmayan Tanilli’ye (Hocamıza) gelince; (geç kalmış) bir Aydınlanma savaşçısıydı O…
70’lerden itibaren dogmalara ve taassuba karşı yazdıklarıyla mücadele eden simge isimlerden biri olan ve 29 Kasım 2011’de 80 yaşında hayatını kaybeden Prof. Tanilli bir röportajında, “Sakat kalmanın hıncını yazarak çıkartıyorum” derdi.
1980 yılından sonra hepsi de çok ilgi gören pek çok kitabı sahibi olan Tanilli, dinsel taassuba karşı çıkıp eleştirel aklı savundu. Yazılarında ve kitaplarında aydınlanmacı yaklaşımını hep korudu.
Her tür dogmaya karşı çıkan Tanilli, bir başka söyleşisinde de XX. yüzyılı ve bunun içinde kendi duruşunu şöyle özetlemişti: “XX. yüzyıl bir aranışlar yüzyılıdır. Hemen her şeyi denedi. Sosyalizmi, faşizmi… Ama bu aranışların içerisinde bizim de sahip çıktığımız tek olumlu değer demokrasi ve insan haklarıdır.”
70’lerin kavgalarından, 80’lerin baskıcı ortamından sıyrılıp bugünlere gelebilen yazarların, düşünce özgürlüğünün bir temsilcisi, simgesi oldu.
 “Hiçbir zaman ölümden korkmadım. Bugün de ölümden korkmam. Bir gün nasıl olsa gelecek olan bir şeyden neden korkayım? Önemli olan içinde yaşadığım toplumdaki insanlarımın öldürülme korkusu içerisinde yaşamamaları. Hayatın zevkini tatmaları ve mutlu olmaları” derdi Tanilli…
YAPITLARI
1) Uygarlık Tarihi; 2) Devlet ve Demokrasi: Anayasa Hukukuna Giriş; 3) Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz?; 4) Yüzyılların Gerçeği ve Mirası; 5) Candide ya da İyimserlik; 6) Yaratıcı Aklın Sentezi: Felsefeye Giriş; 7) Değişimin Diyalektiği ve Devrim; 8) Dünyayı Değiştiren On Yıl; 9) Fransız Devriminden Portreler; 10) Anayasalar ve Siyasal Belgeler; 11) Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz?; 12) İslâm Çağımıza Yanıt Verebilir mi?; 13) Din ve Politika; 14) Voltaire ve Aydınlanma…
ÖDP Genel Başkanı Alper Taş’ın, “Bilim dünyasının ve 70’li yıllardaki biz öğrencilerinin, yazdığı onlarca kitapla aydınlanan yüz binlerin; Aydınlık Türkiye’nin hocası,” olarak andığı O; “Uygarlık tarihini yazdı. Barbarlık tarihinde yaşadı… Yaşamı en büyük yapıtı oldu.”[2]
Kimilerine göre, “Türkiye Aydınlanma’sının Kant’ıydı Server Hoca”[3] eylemi ve söylemiyle şunların altını çizerdi:
“Önüne yapabileceğin, yapmak için çalışacağın hedefleri koydukça, eksiklerini, yetmezliklerini, engellerini aşarsın. Bu projelerle uğraştıkça ölümsüz gibi yaşarsın…
“Devrimcilik doğrular arkasında dik duruşta anlam bulur. Bana göre devrimcilik, ne sınıfsaldır ne de ekonomiktir ne etnik ne de inançsaldır. Sınıfından dolayı, ekonomik durumlarından, ezilen etnik ya da ezilen inanç mensubu olmaktan dolayı devrimci olanlara sonsuz saygımla birlikte, doğrular arkasında durmanın çok daha köklü bir devrimcilik olduğunu ifade edeceğim. Doğruları arkasında duran bir devrimci için sarsıcı hiçbir şey yoktur. Değişimin algıları ne kadar yoğun olursa olsun o bir devrimci olarak yeni koşulda da yoluna devam eder. Ama devrimciliğe sudan sebeplerle katılanlar ya da değişebilir nedenlerle bu sürece girenlerin büyük bir çoğunluğu yerlere serilmekle yüz yüze kalır. Sudan sebeplerle gelip sudan sebeplerle giderler, mücadele yolunu terk ederler…”
* * * * *
Tanilli’nin en önemli yanı dik duruşuydu…
“Gerçekleştirdiği eylem, sadece ‘yazdı’ sözcüğünün sınırlarını çok aşar,” diyen Ahmet Cemal de; “Siyasal güce teslim olmadan, bilim insanı olarak onurlu duruş sergiledikleri; kişisel çıkarları için dalkavukluk yapmadıkları; toplumsal sorumlulukla davrandıkları; akademik özerklik ve bilimsel araştırma özgürlüğünün bu ülkede de yerleşmesine çalıştıkları için faşist kurşunlarına hedef oldu” diyen Yakup Kepenek de bunun altını özenle çizerler.
Kolay mı? O, 1978 yılının ortasında, onun Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yaptığı görkemli savunmanın son cümlesinde, “Ben içinde yaşadığım çağa ve topluma karşı bir bilim adamı olarak sorumluluğumu yerine getirdim. Şimdi sorumluluk sırası sizdedir,” diye haykırmıştı…
O davada DGM hâkimi sorar: “Savcılığın hazırladığı iddianameye göre öğrencilere tutturduğunuz ders notlarında komünizm propagandası yapmışsınız. Bu iddiaya ne diyorsunuz Sayın Tanilli?”
Vakur bir şekilde ayağa kalkan Tanilli’den tokat gibi yanıt Attilâ İlhan dizeleriyle geldi: “O sözler ki kalbimizin üstünde/ dolu bir tabanca gibi/ ölüp ölesiye taşırız/ o sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan/ uğrunda asılırız.”
12 Mart’ın karanlık günlerinde Server Hoca, Türkiye’deki aydın ve devrimcilerin başında Demokles’in kılıcı gibi sallanan 141-142’den yargılandı. Ceza alması hâlinde sadece akademik yaşamı değil bütün dünyası kararacak. Azıcık alttan alsa, sözlerinin yanlış anlaşıldığını söylese, konuyu gargaraya getirecek akademik bir söylev çekse yırtacak. Ama aydın olmanın namusu da lekelenecek. Server Hoca değil aydın ve sosyalist kimliğine leke bulaştırmayı, bir toz zerresini bile kondurmamakta kararlıdır. O kararlılığıdır ona sanık sandalyesinde yukarıdaki dizeleri söyleten.
1978’de, yargılandığı o günlerin DGM’sindeki savunması bir manifestoydu…
“İçinde yaşadığımız çağa ve topluma, bir bilim adamı gözüyle, yani objektif olarak baktım. Öyle olduğu için de tarafsız kalmadım, kalamazdım.
Evet, bir görüşün insanıyım. Bir bilim adamı olarak zaten böyle bir görüş sahibi olmam gerekir.
Görüşüm, bütün açıklığı ile şudur:
Ülkemi, emperyalist kapitalizm, içerideki ortakları ile işbirliği hâlinde sömürmektedir.
Bu sömürü, ona karşı çıkanlara, zaman zaman ‘zor’a başvurarak sürdürülmektedir.
Böylesine acı bir gerçekliği yaşayan bir toplumun aydını olarak:
Emperyalizme ve faşizme karşıyım. Tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir Türkiye’den yanayım.
Kapitalizme karşıyım. İnsanların insanlıklarını bütün boyutlarıyla duyarak ve tadarak yaşayacakları, sömürüsü, nihayet yabancılaşması olmayan bir düzenden yanayım.
Bugünkü ‘geri ve bağımlı’ kapitalizmin devamında yarar gören güçlere karşıyım. Tam bağımsız, gerçekten demokratik, sömürüsü olmayan, ileri ve uygar bir Türkiye’yi yaratacak olan güçlerden yanayım.
Tarihe, içinde yaşadığımız çağa ve topluma bu görüş açısından bakıyorum.
Çağına ve toplumuna karşı görevini yerine getirmiş bir hocanın huzuru içindeyim şu anda.
Yazdıklarım, yazılması gereken şeylerdi.
Bugün yazmaya kalksam, -en azından- gene aynı şeyleri yazardım.
Hiçbiri hakkında, en ufak bir pişmanlık duymuyorum.
Kalemimden çıkmış her cümlenin, -cümle ne demek- her kelimenin ve hecenin altında, entelektüel şeref ve haysiyetim yatmaktadır. İnsanım; hayatta dönebileceğim şeyler olabilir. Ama entelektüel şeref ve haysiyetimden, -ölüm pahasına da olsa- dönemem.”
Nihayetinde bir faşistin ihbarıyla açılan davadan yırtsa da, bir başka faşistin hain kurşunlarına hedef olmaktan kurtulamadı Server Hoca. Yargılı infazdan sonra bu kez sıra yargısız infazdaydı. 7 Nisan 1978 günü akşamüstü arkadan yaklaşan hainin kurşunlarıyla felç oldu. Türkiye’deki tüm devrimciler, aydınların kulağı ondan gelecek sağlık haberindeydi. Can Yücel’in de… O yoğun bakımdayken şöyle seslenmişti Can Baba:
“Kulağım sende Server
Nasıl beklediysem doğacak çocuğumun haykırışını
Senin sağlık haberini de öyle bekliyorum
Onun için sıkı dur, kardeşim, sık dişini
Ve ateşten ölüp ölüp dirilmenin semendercesine
1 Mayıs’ta Taksim’e yetişmeye bak
Taksim’de birleşmeye birleşmeye!
Bekliyoruz haaa, gecikme yok!”
Server Hoca aynı hâkimlerin karşısında olduğu gibi Azrail’in de karşısında dik durdu…
* * * * *
Dik duruşunun bedelini de sonuna kadar ödedi O…
7 Nisan 1978’de, Doç. Tanilli, saat 21.30 sıralarında evine giderken, Suadiye Avşar Sokak girişinde silahlı saldırıya uğradı. Bir otomobilden yakın mesafeden üzerine ateş açılan Tanilli, göğsünden ağır yaralandı. Tanilli’ye 5 kurşun sıkıldı; kurşunlardan biri göğsüne girdi. Diğer ikisi de vücudunu sıyırdı. Tanilli evine 150 metre kala vurulmuştu. Hastaneye kaldırılan Tanilli, “Beni bir genç öğrenci vurdu” dedi.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Kürsüsü doçenti olan Tanilli, Üniversite’de en çok sevilen öğretim üyelerinden birisiydi. Tanilli iyileşemedi, eski hâline dönemedi. Felç nedeniyle hayatını son nefesine de tekerlekli sandalyede sürdürdü…
Evet, “Karanlık güçler Tanilli ‘solcu olduğu için’ vurdular… O, aydın olmanın bedelini ödeyenlerdendi.”[4]
Çünkü “Tanilli gibi insanların umutları bugünden yarına kırılacak türden değildir… İnsana bağlanmış olan umuttur bu… İnsanın yaratma gücüne, yaşamın bitmez tükenmez doğurganlığına bağlanmış olan umut… Böyle bir umudun tükenmesi, dünyada yaşamın sona ermiş olduğunu düşünmekle eşanlamlıdır.”[5]
O bu umudu, Temmuz 1978’de Londra Stoke Mandeville Hastanesi’nde yazdığı ‘Mutlaka Bir Gün’ başlıklı şiirindeki şöyle haykırdı:
“Günler büyük acılarla geçiyor,/ ama büyük umutlarla da./ Ve diyebilirim ki hayatta,/ hiçbir zaman,/ böylesine umutlu olmadım gelecekten,/ bir kötürüm olmama rağmen./
Ve işte şurada,/ dost ve düşman/ herkese ilan ederim ki,/ ayaklarımı bir savaşta kaybettim,/ yine bir savaşta kazanacağım./
Ve mutlaka, ama mutlaka bir gün,/ karanlığın ve zulmün/ sığındığı son kaleyi fethe giden/ kitlelerin içinde olacağım.”
* * * * *
“Pişman değilim” diyen O “entelektüel şeref, haysiyet” mirasını bıraktı ardında.
Adnan Binyazar’ın, “Bir konuyu en başından alıp çağdaş yerine oturtma, böylece ansiklopedik denecek temel bilgileri saptama, Tanilli’nin en belirgin yöntemidir’ ‘Nasıl’ sorusunu sorarak, gerçekleri bir türlü anlamak istemeyenlerin kafasına kafasına vurur’ O, bir uygarlık işçisidir. Sevecen, uygar ve ‘insan’dır,” diye betimlediği Tanilli büyük bir beyindi; hepimizin devrimci hocasıydı…
Onun eleştirel sahiplenilmesi önemlidir.
Engin Erkiner’in, ‘Server Tanilli’nın Ardından…’ başlıklı yazısında belirttiği üzere “Cumhuriyetçi aydınları arasında Tanilli’nin özel bir yeri vardır. O her zaman sosyalistti ve kendine göre bir Kemalizm yorumu vardı. Kemalizmle sosyalizmi birlikte düşünürdü. Hiçbir zaman sosyal demokrat olmadı ve hatta bizdeki sosyal demokrasinin zavallılığıyla dalga bile geçerdi. Kürtlere de ‘bölücüler’ olarak bakmazdı… İnandıkları için sonuna kadar gidebilen aydınlar bizde azdır ve Tanilli de bunlardan bir tanesidir…”
Akın Birdal’ın da, “İnsan hakları savunucusu, değerli bilim insanı” vurgusuyla, “Hepimizin benliğinin oluşmasında önemli katkıları oldu. Birçok platformda birlikte olmaktan onur duyduğum bir insan. Halkların dostlarından, bu toprakların yetiştirdiği önemli bilim insanlarından biri,” dediği “O’nun eserlerinde yöntembilim olarak Marksizm’i seçtiği, bu yöntemle eğitim, demokrasi, laiklik, Kürt sorunu konusunda yazdıkları da biliniyor.”[6]
* * * * *
Öyleyse dediklerimizi Tanilli’nin, bugün de güncelliğini hâlâ koruyan, ‘Bayılırım ‘Kürdilihicazkâr’a!’ başlıklı yazısıyla noktalayayım:
“Bugün ‘Doğu’ ve ‘Güneydoğu’ dediğimiz, ama yüzyıllardır ‘Kürdistan’ diye adlandırılan topraklara doğru yol aldığımızda, adım başında bu tür değişiklikler görürsünüz. Yığınla kent, kasaba ve mezranın adı değiştirilmiştir: O pek bilinen Diyarbekir’in Diyarbakır, Elaziz’in Elazığ olması gibi. Hele doğrudan doğruya Kürtçe’deki başka örnekler hesaba sığmaz.
Kişi adlarına müdahale de, işte bu anlayışın uzantısıdır.
Oralarda Kürtler oturuyor ya, aklı sıra Türkleştiriyor. Ama yaptığı ne aslında? Tarihe, giderek bir halkın tarihine, diline, kültürüne saygısızlık. Ve düpedüz bir ‘assimilasyon’, yani bir ‘özümseme’!
Hem de kime karşı?
Yüzyıllardır kız alıp verdiği, türkülerine varıncaya kadar ortak olduğu, hısımakraba bir halkın tarihine, diline, kültürüne…
Çılgınlık bir kez zincirlerinden boşalmaya görülsün, gitti gider!
Kentin, kasabanın, dağın taşın, insanın adını değiştiren anlayış, o dağda taşta boy atan bitkiye ve dolaşıp duran hayvanın adına ilgisiz kalır mı?
Gülmeyiniz sakın, dinleyin lütfen!
Şu anda, ‘Newrozladık Şafakları’ adlı bir kitabının ‘cezasını!’ çekmekte olan biyolog Edip Polat, 1992’de ‘Bilim Dilinde Kürtler ve Kürdistan, Biyolojiden Resmi İdeolojiye Yanıt’ adlı bir kitap yayınlar.
Uzun bir araştırmanın sonucu olan bu çalışmasında yazar, toplam 83 tohumlu bitkinin gerçek adlandırılışını ve özelliklerini, 9 hayvanın da adlandırılmasını konu edinir ve bu yoldaki çarpıtmaları sergiler…
Basında ‘Biyoloji Kitabı Davası’ olarak anılan dava sürüyor ve birkaç gün sonra da yeni bir duruşması var.
Güzel mi sevgili okurlarım?
Benim ekleyeceğim ise şu: Düşüncelerin, giderek bilimsel konuların mahkeme önüne çıkarılmasının ilkelliği üzerinde çok durulduğu için tekrarlamayayım. O bahsi Hukukun, giderek yargının saygınlığını on paralık etmeye de kimsenin hakkı olmadığı açıktır. Söz konusu dava, öylesine bir ‘abes’ üzerine kuruludur ki, çıldırtır insanı. Örneğin ‘Kürdilihicazkâr’ı sevdiğimi söylesem ne yapacaksınız, ‘bölücülükten’ üstüme mi geleceksiniz?
Bu arada ben, hakkımda ham ervah ne düşünürse düşünsün, söylediğimi tekrarlayayım: Yalan değil, gerçekten bayılırım ‘Kürdilihicazkâr’a!”[7]
11 Haziran 2012 23:52:57, Ankara.
N O T L A R
[*] Gelecek Gazetesi (Kıbrıs), No:57, 1 Eylül 2012.
[1] Leonardo da Vinci.
[2] Erdal Atabek, “Server Tanilli’yi Yaşamak…”, Cumhuriyet, 5 Aralık 2011, s.3.
[3] “Türkiye Aydınlanma’sının Kant’ı Server Tanilli Hoca Anısına”, DBH_Tartışma, 29 Kasım 2011.
[4] Erol Manisalı, “Server Tanilli ve Aydın Olmanın Bedeli”, Cumhuriyet, 5 Aralık 2011, s.9.
[5] Ataol Behramoğlu, “Güle Güle Server Ağabey…”, Cumhuriyet, 3 Aralık 2011, s.6.
[6] Fevzi Karadeniz, “Server Tanilli’nin Ardından…”, Birgün, 31 Aralık 2011, s.6.
[7] Server Tanilli, “Bayılırım ‘Kürdilihicazkâr’a!…”, Özgür Gündem, 5 Şubat 1994.
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s