İŞÇI SINIFI, “KÜRTLEŞMESI” VE “ULUSAL İSTIHDAM STRATEJISI”[1]

   “Sormaz ki bilsin

Sorsa bilirdi
Bilmez ki sorsun
Bilse sorardı.”[2]
Sermayenin emeği tahakküm altına alma sürecinin küresel ölçekte derinleştiği, emperyalist küreselleşme ile sermaye evrenselleşmiştir.
Bu bağlamda sermaye toplumsal bir güçken; emperyalizm de, sermayenin politik küresel gücüdür.
İşçi sınıfı ve soru(n)ları tam da bu kapsamda tartışılmalıdır; ne bir eksik ne de bir fazla!
I. AYRIM: “İŞÇİ SINIFI” DEYİNCE

Tarihsel (teorik) ve güncel (pratik) bağlamlı iki düzlemde irdelenmesi mümkün olan sınıf gerçeği, emeği sınıfsızlaştıran, başka bir deyişle, bir “sınıf” olmaktan çıkartarak, insan(i) olmakla özdeşleştirilen bir dil tarafından kurgulanmalıdır.
Ancak burada anlatılmak istenen, “Türkiye ‘patron’ kılıklı işçilerle, ‘işçi’ kılıklı patronlar arasında bocalayan bir garip ekonomik ve siyasi yapının esiri olduğudur…
“Bilinçsiz bir kalabalığa dönüştürülmüştür…” türünden itirazlarla karşılaşabiliriz!
Bunun gibi benzetmeler, işçi sınıfının konjonktürel güncelliğine (pratiğe) mündemiçtir ki, buradan yapısal sonuç ve ilkeler üretilemez.
Devrimci bir çerçeve için önemli olan: İşçi sınıfının, toplumsal bir vektör olduğu; sermayeyle sistemli ve sürekli bir mücadele içinde ve burjuvaziye karşı dik durup, diklendiği kadar sınıf olabildiği; uygarlığın yükünü omuzlarında taşıdığı; asla yurdu olmayıp, enternasyonalizm ile nitelendiği; nihayet, kesinlikle “ücretli kesim”e indirgenmemesi gerekliliğidir!
Mustafa Pamukoğlu’nun dahi, “Kapitalist sistemde işçinin örgütlü gücü yoksa, donanımı eksikse sermayedar ile mücadele edemez,” gerçeğinin altını çizdiği durumda; sınıf hareketinin, “El emeği değersizleşen, toprağından kopan, elinde çocukları dışında bir şeyi kalmamış, giderek çoğalan ve hızlanan makineler karşısında çaresiz insan yığınlarının; kadın, çocuk ve erkeklerin hikâyesidir Sanayi Devrimi. Yoksul ve çaresiz yığınlar, önce çaresizlikle makinelere saldırdılar. Sonra bunun anlamsızlığını görüp örgütlenmeye başladılar ve işte bu örgütlenme, hak arama çabaları, yüzyılın siyasal hareketliliği, işçi hareketleri ile birleşip yaklaşık yüz yıllık bir süreçte, bugün emekçi hakları olarak adlandırılan hak demetini yarattı,”[3] diye betimlenen tarihsel bir mücadelenin kendisi ve birikimi olduğu herkesin bilgisi dahilindedir…
Bu durumda işçi sınıfının tarihsel misyonunu göz ardı edip, onu güncelliğe feda eden yaklaşımların “Elveda” söylencelerine kendini kaptırmaya eğilimli olduğunu bilmeyen yoktur; “elveda” söylencesiyle taçlanan inkârcılığın, yenilgi/ gericilik dönemlerinde sola musallat edilen bir hafıza kaybıyla beslenen kaçıştan başka bir şey olmadığının da altı çizilmelidir.
Hatırlanır: İşçi sınıfının yok olduğu iddiaları 1980’lerde de Andre Gorz’un ‘Elveda Proletarya’ başlıklı kitabında gündeme getirilmişti.
Yine hatırlanır: 1980’lerde sermayenin dünya ölçeğindeki neo-liberal saldırısına muazzam bir ideolojik saldırı kampanyası eşlik etmişti.
80’lerde ve 90’larda pek revaçta olan “yepyeni bir dönem” masallarının argümanlarından biri de zamanla canlı işçilerin yerini robot-işçilerin alacağı, “Bilimsel-Teknolojik Devrim”in kapıda olduğu şeklindeydi. Neo-liberal solcular bu tür mevzuları, gelecekte insanlığı işçisiz ve bunalımsız bir kapitalizmin beklediği yalanına sözde bilimsel bir gerekçe yaratmak için öne sürer hâle gelmişlerdi.
Robot işçilerin yerine neyin geldiği malum: Her türlü güvence ve güvenlikten yoksun olarak günde 14-15 saat çalıştırılan kadın ve çocuk işçiler…
Şu halde açık olan: Teknolojinin sınıf çelişkilerini ortadan kaldıran bir güç olmadığı ve kendi başına insanlığın gidişatını belirleyemeyeceğidir. Belirleyici olan, teknolojinin hangi egemen güçler tarafından ve hangi çıkarlar doğrultusunda kullanıldığı ve yönetildiğidir.[4]
İşçi sınıfı yok olmuyor, tam tersine, büyüyor!
Kolektif proletarya toplumsal özellikler kazanarak, hayatı kucaklıyor.
Bunu özellikle “Sınıf ilişkileri”ne[5] yansıyan “Kapitalizmin sınırları ve toplumsal proletarya”da[6] görebiliriz.
İşçi sınıfına “elveda” diyen saçmalığın unuttuğu şey: Hayatta her şeyin karşıtıyla var olduğudur.
Kapitalizm çağında ücretli işçiyi tanımlamakta kullanılan proletarya kavramının tarihsel kökü çok eskilere uzanmaktadır. Bu kavram, antik Roma’da orduya katılabilecek düzeyde mülkü olmadığı için, topluma tek katkısı çocuk doğurarak nüfusu arttırmaktan ibaret olan proletarii kelimesinden gelmektedir. Marx da, modern çağın proletaryasını tanımlarken, kapitalist birikimin genel yasasından hareket etmiş ve sermayenin kendisini genişletmesi için sermaye ile durmadan kaynaşmak zorunda kalan, sermayeden kopup ayrılması mümkün olmayan işgücü kitlesine dikkat çekmiştir. Bu kitlenin sermayeye köleliği, kendi işgücünü sattığı bireysel kapitalistlerin başka başka olmaları sayesinde gözden gizlenmektedir ve onun yeniden üretimi, bizzat sermayenin yeniden üretiminin kökü ve esasıdır.[7]
Bilmeyen var mı? Sermaye ve ücretli-emek de çelişkileri içinde diyalektik bir bütündür. Sermayenin üretimi aynı zamanda ücretli-emeğin de üretimi demektir. İşçi sınıfı olmadan burjuvazi var olamaz. Kapitalizm ilerleyiş çizgisi boyunca kırı çözerek, kırsal emekçileri proleterleştirerek, eski üretim tarzlarını-ilişkilerini tarihe gömerek ve de ulusal sınırları aşıp evrenselleşerek kapitalist bir dünya sistemi yaratmıştır. Kapitalizmin kaçınılmaz küresel gelişimi, modern toplumun iki temel sınıfını oluşturan burjuvazi ve proletaryaya da dünyasal bir karakter kazandırmıştır.
Böyle bir dünyada işçi sınıfının gücünü yok saymaya, bu gücü görmezden gelmeye çalışan yaklaşımlar kendilerini beyhude yere kandırmaktadırlar. Gerçekte bugün tüm dünya nüfusu içinde ağırlığını hissettiren kolektif proletaryadır.
Ahmet İnsel’in, “Mali sermayenin egemenliği ve emek piyasasında dayatılan büyük değişimler ilave olunca, sol partilerin işçi sınıfıyla kurdukları simgesel aidiyet ilişkisi giderek boşlukta kaldı… Thatcher-Reagan döneminden itibaren yaygınlaşıp egemen olan iktisat politikaları neticesinde ortaya çıkan bu yapısal değişiklik, ilginçtir, işçi sınıfının sol partilere giderek daha fazla sırtını dönmesiyle paralel gelişti,” vurgusunun altını çizen “İyi de kolektif proletaryanın bugünü” sorusuna gelince…
Söz konusu soru(n) üzerine düşünürken kişi, “kendiliğinden sınıf ile kendisi için sınıf” gerçeğinin ayırdında olmalı ve şunu asla unutmamalıdır: Devrimci sınıf, ancak dünyayı değiştirme doğrultusunda siyasal bilinçle donanıp örgütlendiğinde, tarihsel misyonunu yerine getirebilir.
Proletarya taşıdığı potansiyel bakımından, insanlık tarihi içinde özel bir devrimci niteliğe sahip olan, evrensel bir sınıftır. Marx proletaryanın bu özel konumunu şu sözlerle dile getirir:
“Köklü zincirleri olan, sivil toplumun içinde bir sınıf olduğu hâlde sivil toplumun bir sınıfı olmayan, bütün sınıfların çözülüşünü simgeleyen, acıları evrensel olduğu için evrensel bir nitelik taşıyan, kendisine yapılan haksızlık özel olmayıp genel bir haksızlık olduğu için yalnız kendisinin kurtuluşunu değil tüm toplumun kurtuluşunu amaçlayan bir sınıf… Geleneksel bir statü değil sadece insanca bir statü isteyen, siyasal düzenin kimi sonuçlarına değil bütün sonuçlarına karşı olan ve kendisini bütün alanlardan kurtarmadıkça kurtulmasına olanak bulunmayan, kısacası insanlığın toptan yitirilmesi demek olan ve ancak insanlığın toptan kurtulması hâlinde kendisini kurtarabilecek olan bir sınıf… İşte bu özel sınıf proletaryadır.”[8]
Evet işçi sınıfı, kendinden önce gelen sömürülen sınıflardan farklı olarak, kendi çıkarlarını tüm insanlığın çıkarları olarak evrenselleştirme niteliğine sahip bulunan tek sınıftır; potansiyel olarak devrimci bir sınıftır.
I.1) DÜNYA İŞÇİLERİNİN GÜNCEL DURUMU
Dünya işçi sınıfının durumu, III. Büyük Bunalım ile daha da ağırlaşırken Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO) göre, küresel istihdam krizi artık kronik ve çok sayıda ülkede yakın vadede iyileşme ihtimali yok gibi…
ILO Nisan 2012 Küresel İşsizlik raporunda “alarm verici” tahminlerde bulundu. Buna göre, ekonomilerdeki, özellikle de AB ekonomilerindeki küçülme, hem işsizliği arttırıyor hem de işi olanların ücret ve diğer haklarını kısıtlıyor. Ek olarak ILO, devlet ve şirketlerin gider kısma çaresi olarak işçi çıkarmayı görmesinin büyümeyi olumsuz etkileyerek kaos etkisine yol açacağı endişesi taşıyor.
Söz konusu çerçevede küresel işsizlik oranı 2013’te yüzde 6.2’ye yükselecekken, 2008-2009’daki kişi küresel finansal krizden beri 50 milyon kadar kişi işinden oldu.
Bu durum, 2010’dan bu yana ülkelerin üçte ikisinde işsizliğin arttığı Avrupa’da özellikle kaygı verici. Japonya ve ABD gibi ülkelerde istihdamda düzelme yok.
Ayrıca Arap bölgesi ve Afrika’nın büyük bölümünde istihdam açığı kronik hâle geldi.
Ekonomik krizin hafifleyeceği yönündeki iyimserliklere katılmayan ve krizin etkilerinin 2016’ya kadar süreceğine dikkat çeken ILO, tedbirlerin krizi derinleştirdiğine dikkat çekip, sayısı artan işsiz gençlerin toplumsal mücadeleye yönelebileceği ve isyanların patlak verebileceği uyarısında bulundu.
2008’de baş gösteren mali kriz yüzünden dünya çapında 50 milyon kişinin işini kaybettiğini hatırlatan ILO, 2011’de 196 milyon olan işsiz sayısının 2012 sonu itibariyle 202 milyon olacağını öngördü. Kuruluşa göre 2013’te ise bu rakama bir 5 milyon daha eklenecek. Gelişmiş ülkelerde 25-49 yaşları arasında iş arayanların yüzde 40’nın bir yıldır işsiz olduğuna dikkat çeken ILO, dünya çapında özellikle gençler arasında işsizlik oranının arttığını duyurdu.
ILO raporu, dünyada işsiz gençlerin oranının yüzde 13’e yaklaştığını ortaya koyarken; en az dört yıl daha bu durumun düzelmesinin beklenmediğini belirtti.
Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Christine Lagarde da, dünyada 200 milyon insanın işsiz olduğunu ve yaklaşık 75 milyon gencin toplum içerisinde kendilerine bir yer edinmeye çalıştığını belirterek, “Güney Avrupa ülkelerinde, her beş kişiden biri ve her iki gençten birisi işsiz. Bu ekonomik, sosyal ve insani açıdan potansiyel bir facia,” demek zorunda kalıyor!
Yani derinleşen işsizlik “esnek çalışma” dayatmasını devreye sokarken; dünya işçi sınıfının köleliliği daha da derinleşiyor.
Örneğin ILO’ya göre dünyada:
• Her sene 2.300.000’den fazla kadın ve erkek çalışırken ölüyor
• Çalışanlar senede yaklaşık 337 milyon kazaya maruz kalıyorlar ve yaklaşık 160 milyon kere çalışma nedenli hastalıklara yakalanıyorlar
• İşyerinde kullanılan toksik maddeler her sene 440.000 işçiyi öldürüyor
• Sadece asbest kullanımına bağlı senede hayatını kaybeden işçi sayısı 100.000.
• Her 15 saniyede bir bir işçi çalışırken ölüyor!
• Her 15 saniyede bir 160 işçi iş kazası geçiriyor!
• Dünyada çalışırken ölen insan sayısı, savaşta ölenlerden fazla!
Evet, evet WHO ve ILO raporuna göre dünyada her yıl 270 milyon iş kazası meydana geliyor ve her gün 5 bin kişi bu kazalarda yaşamını yitiriyor. Türkiye’de ise her iş saatinde 32 iş kazası gerçekleşirken, her 80 dakikada bir işçi sürekli iş göremez duruma geliyor, bunun yanı sıra her 2 saat 40 dakikada bir işçi iş kazası sonucu yaşamını yitiriyor.
Ayrıca yine ILO verilerine göre, her yıl dünya genelinde 2 milyon kişi, iş kazaları ve yetersiz çalışma koşulları yüzünden yakalandığı hastalıklar nedeniyle ölüyor.
BM Enformasyon Merkezi’nden yapılan açıklamada, 160 milyon kişinin yetersiz ve kötü çalışma koşulları nedeniyle hastalanıyor.
Çalışma saatleri uzayıp, güvencesiz çalışma arttıkça iş kazaları da artarken dünyada işçi ölümleri: İngiltere’de her 100 bin çalışandan 0.7, İsveç’te 1.4, İsviçre’de 1.5, Norveç’te 1.4, Almanya’da 2.9, Fransa’da 3.5, Yunanistan’da 5, Bulgaristan’da 6, Güney Kıbrıs’ta 7, Türkiye 17 kişidir.
Bunlara eklenmesi gereken bir diğer veri de dünya genelinde 2008 yılı itibari ile 5-17 yaş arasındaki çocuk sayısı 1 milyar 586 milyon iken çalışan çocuk sayısı (5-17 yaş) 306 milyon düzeyinde. Söz konusu sayı 2004 yılına göre sadece 17 milyon daha az. Ancak bu azalma tüm gruplar için geçerli değil.
Örneğin çocuk istihdamı 5-14 yaş grubu için 2004-2008 yılları arasında 196 milyondan 176 milyona gerilerken, aynı zaman diliminde 15-17 yaş çocuklar için istihdam 2 milyon artarak 127 milyondan 129 milyona çıktı. Erkek çocuklarda bu oran kız çocuklarına göre 4.5 puan fazla olarak gerçekleşti. Buna göre 15-17 yaşındaki her 100 erkek çocuktan 16’sı istihdamda sayıldı. Toplamda ise 5-17 yaş arasındaki her 5 çocuktan biri ise istihdamda görünüyor.
Çocuk emeğinin en kötü koşullarda istihdamı ise 2008 yılı için 115 milyon olarak gerçekleşti. Erkek çocuklarının 74 milyonu, kız çocuklarının ise 41 milyonu bu tip çalışma koşullarına maruz kaldı. Bu tip çalışma biçimlerinde de 15-17 yaş grubunda artış gerçekleşti. Söz konusu yaş grubu için en kötü çalışma koşullarında çalışan çocuk sayısı 4 yılda 52 milyondan 62 milyona çıktı.
Dünya geneli için çocukların istihdama katılımında bir azalma söz konusu iken Sahra-altı Afrika’da çocuk işçiliğinde artış gözlemleniyor.
O hâlde kısaca, dünya işçi sınıfı açısından sömürünün derinleşerek, yaygınlaşmasına paralel olarak, giderek netleşen bir kötürümleşme hâlinden söz edebiliriz ki, bu da bir reel bir gerilemedir!
I.2) TÜRKİYE İŞÇİLERİNİN HÂL-İ PÜR MELALİ
Türkiye’de işçilerin güncel durumu, dünya genelinde öne çıkan çizgilerden azade olmadığı gibi, TEKEL işçilerinde somutlanan 4/C uygulama ve şiddetinde olduğu üzere, daha ağırdır denilebilir…
TEKEL işçilerinin mücadelesi ve 4/C deyip geçmeyin! Birkaç örnek verelim…
4/C statüsüne geçirilmelerini 2010 yılında Ankara’da protesto eden ve polisin coplu, gazlı müdahalesine maruz kalan TEKEL işçileriyle onlara destek veren 111 kişi hakkında 8 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.
Kuralsız “esnek çalışma” çılgınlığı yanında; işçi sınıfının fiziki varlığında mutlak kötüleşmeye yol açan “çalışma koşulları” da bir başka soru(n)dur…
Maden işçileri örneğindeki üzere…
Türkiye’de özel sektörce işletilen madenlerde çalışan işçilerin hâli içler acısı. DİSK’e bağlı Dev Maden-Sen’in araştırmasına göre işçilerin yüzde 58’i 6 gün, yüzde 41’i 7 gün çalışıyor. Yüzde 62’si günde 8-10 saat çalıştırılan işçilerden, çelik korse, emniyet kemeri, baret, çelik burunlu bot, kulaklık, maske gibi donanımların tamamını kullanabilenlerin oranı da sadece yüzde 10.4. Zonguldak, Siirt, Manisa, Muğla, Eskişehir, Bursa, Kütahya, Edirne ve Diyarbakır’da 510 işçinin katılımıyla gerçekleştirilen araştırmanın sonuçları şöyle:
* İşçilerin yaş aralıkları 32 yaş ve altı yüzde 28.4, 32-42 arası yüzde 34.3, 42-52 arası yüzde 23.5. 52 ve yukarısı da yüzde 13.7.
* İşçilerin yüzde 24.5’i günde 6-8 saat, yüzde 62.1’i de 8-10 saat çalışıyor. Ortalama 7.5 saat.
* Sağlık sorunlarında enfeksiyonların oranı yüzde 20.3, akciğer hastalıklarının oranı yüzde 32.9, bel-sırt rahatsızlıklarının oranı yüzde 28.4, cilt hastalıklarının oranı da yüzde 18.2.
* İşçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili sorunlarda en çok yardımı kimden alıyorsunuz sorusuna, emekçilerin yüzde 32.9’u yine “işçilerden” yanıtını veriyor.
* İşçilerin yüzde 35.8’i işçi sağlığı ve iş güvenliği mevzuatını bilmiyor.
* İşçilerin yüzde 63.7’si işyerlerinde iş kazaları ile ilgili kayıt tuttuklarını, yüzde 15.2’si tutmadıklarını, yüzde 20.9’u da sadece “ciddi kazalarda” tuttuklarını belirtiyor.
Bunlara bir şey daha eklenmeli:
Dünyada her 5 çocuktan biri çalışmak zorunda bırakılırken, Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü’nün (DİSK-AR) araştırmasına göre, Türkiye’de 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukların oranı yüzde 49’a ulaştı. Yani Türkiye’de “Her iki çocuktan biri işçi”!
Şunların altını çizerek devam edelim: Türkiye’de genç nüfus işsizlik oranı yüzde 18.3 oldu. Umutsuzların sayısı 40 bin kişi artarak 856 bine ulaştı. Gerçek işsiz sayısı 5 milyon 90 bin olarak belirlendi.
İstatistiklerin ne kadar güvenilir olduğu sorusu bir tarafa, 15 Mayıs 2012 günü açıklanan TÜİK verilerine göre çalışma çağındaki (15+ yaş) kadınların yalnızca yüzde 27.4’ü işgücüne katılabiliyor. Çalışmak için başvuran yaklaşık 7.5 milyon kadından yalnızca 6.7 milyonu çalışma olanağı buluyor; kalanı işsizdir. Çalışma olanağı bulan kadınların yarısından fazlası, yüzde 51.3’ü, hiçbir sosyal güvenlik kuruluşunun kapsamına giremiyor; kayıt dışı çalıştırılıyor. Çok daha korkuncu, çalışanların iki milyonu da ücretsiz aile işçisi olarak, yani hiçbir ekonomik karşılığı olmadan çalışıyor!
Ayrıca Şubat 2012’de, Türkiye genelinde istihdam edilen 23 milyon 338 bin kişiden 8 milyon 741 bin kişinin kayıtdışı olduğu belirlendi. Bu dönemde çalışan her iki kadından birinin herhangi bir sosyal güvencesi olmadan istihdam edildiği tespit edildi.
Türkiye için 1950’de yüzde 65’lerde olduğu hesaplanan kayıt dışılık oranı, 2000 yılına yüzde 31.96’ydı! Ve kayıtlı 10 milyonu aşkın işçinin olduğu Türkiye’de sendikalı işçi sayısının yaklaşık 922 bin düzeyinde… SGK’nin Nisan 2011 verileri dikkate alındığında Türkiye’de toplam 10 milyon 314 bin 95 kayıtlı işçi çalışıyor. Bu işçilerin 922 bin 188’i bir işçi sendikasına üye bulunuyor. Bu veriler çerçevesinde sendikalaşma oranı yüzde 8.94’e karşılık geliyor. SGK’nin verileri, 2009’da yayımlanan bakanlık verileriyle büyük farklılık gösteriyor.
Sendikalaşma oranının yüzde 59.88 olarak açıklandığı bakanlık verilerinde, Türk-iş’in 2 milyon 239 bin 341, Hak-iş’in 431 bin 550, DİSK’in 426 bin 232, bağımsız sendikaların ise 135 bin 556 olmak üzere toplam 3 milyon 232 bin 679 sendika üyesi olduğu belirtiliyor.
Dünyada iş kazaları oranı yüzde 44, meslek hastalıkları oranı yüzde 56 iken Türkiye’de iş kazaları oranının yüzde 99.3 meslek hastalıkları oranının ise binde 7 olduğunun belirtildiği raporda iş kazaları ve meslek hastalıklarının, sermayenin aşırı kâr hırsı ile çalışma yaşamına yönelik politikaların emek aleyhine oluşmasından kaynaklandığı belirtildi.
Çok önemli bir şey daha: Gelir vergisi kesintisinin yüzde 65’ini ücretliler ödüyor; buna göre:
i) Ücretlerden kesilen vergiler, 2009 yılında yüzde 62.7 iken, 2010 yılında yüzde 66.1’e yükselmiş. 2011’de ise 65 olmuş. 2011 yılında 5 milyon 129 bin ücretliden, asgari ücret üzerinden 6 milyar 100 milyon TL, 2 milyon 264 bin ücretliden de 27 milyar 6 milyon TL gelir vergisi tahsil edilmiş. 2011 yılında her 100 liralık gelir vergisi kesintisinin, 65 lirası ücretlilerden alınmış. Bunun da 20.15’i asgari ücretliden, 44.85’i de diğer ücretlilerden kesilen vergiler.
ii) Banka mevduat faizlerinden kesilen vergiler, yüzde 9.4 ile ikinci sırada yer alıyor.
iii) İşyeri kiralarından kesilen vergiler (yüzde 7.1) üçüncü sırada. Ardından kâr dağıtımı nedeniyle kesilen vergiler (yüzde 5.3) ve serbest meslek erbabından (avukat, mali müşavir, doktor vs.) yapılan (yüzde 2.9) vergi kesintisi geliyor.
Şunları da eklemeden geçmeyelim: “Ulusal İstihdam Strateji” belgesindeki değişikliğe göre kıdem tazminatı 20 yıllık kıdeme 6 maaş olarak uygulanacak. Marmara Üniversitesi İİBF öğretim üyesi Yard. Doç. Dr. Özgür Müftüoğlu bu değişikliğin işçinin tüm işgüvencesi hakkını yok edeceğini belirtiyor!
Nihayet Çalışma Bakanlığı tarafından hazırlanan tasarıya göre, günde ortalama 4 işçinin yaşamını yitirdiği Türkiye’de, iş güvenliği özel şirketlere devrediliyor!
Bu kadarla da sınırlı değil; sigortasız işçi çalıştırmanın çok yaygın olduğu Türkiye’de, kayıtdışı istihdam nedeniyle Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) prim kaybı toplamı 20.4 milyar liraya ulaştı. Özel sektörde istihdam edilen sigortalı işçilerin yaklaşık yarısının sosyal güvenlik primi de asgari ücret üzerinden ödeniyor.
Türk-İş Araştırma Müdür Yardımcısı Enis Bağdadioğlu, Türkiye’de kayıtdışı istihdamın çok yaygın olduğuna dikkat çekti. Herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı olmadan çalışanların 2011 ortalaması olarak 10 milyon kişiyi geçtiğine işaret etti.
Üzerine tüm baskı biçimleriyle tepinilen işçi sınıfı; örneğin Düzce Müftülüğü’nün camilerde okuttuğu hutbeden, “İşi yavaşlatmak ve işyerine zarar vermek, kârı azaltıcı davranışlarda bulunmak, çalışanı ağır dini mesuliyet altına sokar,” vaazı verilen dinsel muhafazakârlığın da doğrudan hedefidir.
“Dindarlık, işçilerin ve patronların üretim sürecine bakışlarını ve karşılıklı konumlanmalarını nasıl etkiliyor?
Dinsel sosyalleşme, emek sürecinde tahakküm ilişkilerine ve siyasi hegemonyaya elverişli bir zemin oluşturuyor mu?
Dindar-muhafazakârlık ekseninde şekillenen değerler sistemi, çalışma ilişkileri açısından ne tür bir öneme sahip?”
‘Emeğin Tevekkülü’ başlıklı kitap,[9] dindar-muhafazakârlığın kalesi sayılan Konya’da işçi-işveren ilişkilerine mercek tutarak bu sorulara yanıt arıyor.[10]
2011 yılında her 2 seçmenden 1’inin oyunu alarak 3. kez iktidar olan AKP’nin Konya’daki oy oranı yüzde 70’e ulaşmıştı. Yasin Durak’ın Konya Organize Sanayi Bölgesi’nde gerek işçiler gerekse işverenlerle yüzyüze görüşmelerinden yola çıkarak yaptığı araştırma, Türkiye’de işçi sınıfı kültürünün puslu kalmış bir kesitini canlı gözlemlerle ortaya koyuyor.
Dindar-muhafazakâr burjuvazinin elde tuttuğu birikimin temel unsurlarını KOBİ’lerin oluşturduğuna dikkat çeken yazar, “Bu araştırma, Konya’da işçi sınıfının, dindar-muhafazakâr manipülasyonunu açıklama girişimidir. Konya’yı seçme nedenim, dindar-muhafazakâr burjuvazinin etkili bir biçimde rıza ürettiği kentlerin başını çekmesinden dolayıdır” diyor.
Herhangi bir konuda elinden geleni yapıp, gerisini Allah’a bırakma anlamına gelen “tevekkül” kavramı, yazara göre Konya’da işçilerin mevcut eşitsiz ilişkiler ve ağır çalışma koşulları karşısındaki genel tavrını yansıtıyor.
I.2.1) İŞ CİNAYETLERİ
İşçilerin katili, güvencesiz çalışma sistemiyken; geldik “kaza” denilen iş cinayetlerine!
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kayıtlarına göre, 2002 yılından 2011’e kadar geçen süre içinde meydana gelen iş kazalarında 10 bin 804 kişinin hayatını kaybettiğini söyledi…
SSK verilerine göre de, 12 yılda meydana gelen iş kazalarında 12 bin 286 işçi hayatını kaybetti. Günde 172 iş kazasının yaşandığı Türkiye, Avrupa birincisi ve dünya üçüncüsü…
Davutpaşa, Ostim, Karadon, Afşin, Erzurum, Van, Tuzla… İş cinayetleri sürüyor…
2012’inin Ocak’ında 62, Şubat’ında 42, Mart’ta 59… işçi ölümleri bitmek bilmiyor…
Türkiye’de her gün 3 işçi ölüyor, üçü de sakat kalıyor…
Kolay mı? Türkiye’de 1946-2010 arasında 60 bin işçi iş cinayetlerine kurban gitmiş. 2000-2010 arasında ise 10.723 işçi… Türkiye kapitalizmi büyüdükçe işçi ölümleri artmış. Giderek daha fazla işçi iş cinayetine kurban gider olmuş. Bu cinayetlere “iş kazası” diyorlar, “ihmal” diyorlar. Buna inanmamızı bekliyorlar. Yılda binden fazla iş cinayeti yaşanıyorsa burada artık ihmalden, kazadan söz edilemez. Bu cinayetleri önlemekle, bu işçi cehennemlerini denetlemekle sorumlu olanlar cinayet sonrasında adeta cinayet masası edasıyla olay yerini incelemesi yapıyorlar!
‘İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin hazırladığı bir rapora göre, sadece Nisan 2012’de toplam 57 işçi “iş kazaları” sonucu hayatını kaybetmiş. Adana’da Baraj kazasında 10 işçi, Esenyurt’ta AVM inşaatında çalışan işçilerin barındıkları çadırın yanması sonucu 11 işçi, Tuzla’daki patlamada 2 işçi, Eskişehir’deki maden göçüğünde 5 işçi, “takdiri ilahi” sonucu “öldüler”. Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre, 2011’de toplam 1543 işçi hayatını kaybetmiş!
Toparlarsak: SGK verilerine göre Türkiye’de hergün iş kazalarında en az 4 kişi ölüyor ve 6 kişi iş göremez hâle geliyor. Günde ortalama 172 iş kazası oluyor.
Günde 4 işçinin öldüğü Türkiye’de yılda 1.460 işçi ölüyor demektir. Günde 6 işçinin iş görmez hâle geldiği Türkiye’de yılda 2.190 kişi iş göremez hâle geliyor demektir…
Sözgelimi, SSK verilerine göre, AKP’nin iktidarda olmadığı ve toptan iflas ettiğimiz 2001 yılında bir yılda ölen işçi sayısı 1.333 idi. İnsan düşünmeden edemiyor doğrusu. Üretimin neredeyse durduğu bir sene 1.333 işçi yaşamını yitirirken, AKP’nin iddiasına göre dünyanın en büyük ekonomilerinden biri hâline gelen Türkiye’de her nasılsa 2011’de 1.460 işçi hayatını kaybetmiş görünüyor. Ya aradan geçen 10 yılda yine AKP iddiasına göre istihdam artmasına rağmen çok daha güvenli çalışılıyor ya da istihdam ne kadar artarsa artsın her sene birbirine yakın sayıda işçi ölüyor bu ülkede…
Türkiye’nin sadece AKP iktidarları döneminde yalnızca SGK kayıtlarına bakılırsa 14.000’den fazla işçi hayatını kaybetmişe benziyor. Daha doğrusu öldürülmüş görünüyor…
İş kazası ve meslek hastalıkları sonucu ölümler 2008’den bu yana sürekli artıyor. 1997 ile 2011 arasında en fazla can kaybı 1601 ile 2006’da gerçekleşti. 2007 ve 2008’de düşen ölümler 3 yılda yeniden artışa geçti. 2011’de meslek hastalıkları hariç iş kazalarında 1563 emekçi can verdi.
TMMOB Makine Mühendisleri Odası’nın (MMO) hazırladığı “İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Raporu”na göre iş kazası ve meslek hastalıkları sonucu 1997’de 1473, 1998’de 1252, 1999’da 1333 kişi yaşamını yitirdi. 1997 ile 2011 arasında en az ölümün yaşandığı yıl ise 737 ile 2000 oldu.
Sonrasında ölümlerde yine artış başladı. 2001’de 1008, 2002’de 878 kişi yaşamını yitirdi. AKP’nin iktidarda olduğu 2002’den sonra 2003’te 811, 2004’te 843, 2005’te de 1096 emekçi iş kazası ve meslek hastalıklarında can verdi.
MMO’nun hazırladığı rapora göre, 2010’da 62 bin 903 iş kazası ve 533 meslek hastalığı vakası görüldü. 10’u meslek hastalığı, 1444’ü de iş kazası sonucu olmak üzere toplam 1454 çalışan yaşamını yitirdi. 1976 çalışan iş kazası sonucu, 109 çalışan da meslek hastalığı sonucu, toplamda 2 bin 85 çalışan sürekli iş göremez duruma düştü. 2010’da 62 bin 903 iş kazasının 49 bin 900’ü, oran olarak yüzde 79.32’si binin üzerinde en fazla iş kazası yaşanan 14 ilde meydana geldi. Bu iller sırasıyla İstanbul, İzmir, Bursa, Manisa, Zonguldak, Kocaeli, Ankara, Denizli, Eskişehir, Antalya, Aydın, Karabük, Balıkesir ve Bilecik…
“İyi de niye” mi?
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Özgür Müftüoğlu, hükümetin “büyüme” politikalarına dikkat çekerek, sermayenin rekabeti adına işçinin öldüğünü söylüyor!
Örneğin 2011 yılında İstanbul tam bir felaketti… İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin raporuna göre, 2011 yılında en az 619 işçi, iş cinayetleri sonucunda yaşamını yitirirken, Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre ise toplam 1543 işçi hayatını kaybetti. Bu arada ölen işçilerin 28’i de çocuk işçi olarak kayda geçti.
Özetle TÜİK’in 2012 Şubat ayı için yayınladığı sanayi üretimi artış endekslerinin en ilginç yanı, en çok artış gösteren sektörlerin aynı zamanda iş cinayetlerinin de en yoğun olduğu sektörler olmaları. Madencilik, taşocakçıları, imalat ve enerji! Sadece 2012 Nisan ayının ilk çeyreğinde bu sektörlerde 16 işçi, iş cinayetleri sonucu öldü.
Türkiye’nin vahşi neo-liberal düzeninde iş cinayetleri ile sektörlerin gelişme çizgileri birbirine denk düşüyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2012 Şubat ayı sanayi üretim endeksi sonuçlarını açıkladı. Buna göre, şubat ayında 2011 yılının aynı ayına göre, madencilik ve taşocakçılığı sektörü endeksinde yüzde 6.9, imalat sanayi sektörü endeksinde yüzde 3.2 ve elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı sektörü endeksinde de yüzde 12.5 artış kaydedildi.
Ancak aynı sektörlerin iş cinayetleri bakımından gösterdiği eğilim de dikkatlerden kaçmadı. Yalnızca nisanın ilk beş gününde 16 işçi, iş kazaları sonucu hayatını kaybetti ve bu işçilerin tümü de Türkiye ekonomisinin “gelişen sektörleri”nde çalışıyordu. Ölen 16 işçinin 8’i enerji işçisi, 4’ü maden işçisi, 2’si tersane işçisi ve 2’si de inşaat işçisi.
Nihayet ‘İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin Ocak 2012’de açıkladığı raporlara göre, günde 8 saat, yılda yaklaşık 300 gün çalışıldığı kabul edildiğinde inşaat sektöründe her iş günü yaklaşık 25, her iş saati 3, her 20 dakikada 1 iş kazası meydana geliyor. Her iş günü 1.2 kişi sürekli iş göremez duruma düşerken, 1 kişi “kaza” sonucu yaşamını yitiriyor. Türkiye’de tüm iş kazalarının yüzde 1.4’ü, inşaat sektöründeki kazaların yüzde 4.2’si ölümle sonuçlanıyor. Tüm iş kazalarının yaklaşık yüzde 9.5’i inşaat sektöründe meydana gelirken, ölümle sonuçlananların ise yüzde 30’u inşaat sektöründe meydana geliyor.
Bu kadarı yeter mi? Burası Türkiye…[11]
I.2.2) SENDİKAL ÖRGÜTLÜLÜK
İşçi sınıfının her alanda öndersizlik ve örgütsüzlük kriziyle debelendiği Türkiye’de, “Örgütleniyor derken örgütsüzlüğün örgütlendiği bir garip ülkeye dönüşüyoruz.”[12]
‘Uluslararası Af Örgütü’, Türkiye yetkililerine gönderdiği mektupta işçi hakları konusunda gündemde olan yasa tasarılarının Uluslararası Çalışma Örgütü, ILO standartlarını karşılamadığı konusundaki endişelerini dile getirdi.
Mektupta, “işkolu, işyeri ve işletme düzeyinde, toplusözleşme için zorunlu tutulan üye sayısı barajı uygulamasının sürdürülmesi, işçilerin kendi iradeleriyle ve özgürce örgütlenme haklarının ihlâli ve toplusözleşme hakkının makul olmayan bir şekilde kısıtlanması” anlamına geldiği belirtildi.
Türkiye, üyesi olduğu ‘Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) kurucu 34 üyesinden biri. OECD, Türkiye’ye sosyal güvenlik ve işçi hakları konusunda sık sık piyasacı, neo-liberal reçeteler sunmasıyla da biliniyor. OECD piyasacılığın mabetlerinden birisi…
“Türkiye 34 OECD ülkesi içinde sendikalaşma açısından nerede” mi?
OECD’nin son sendikalaşma verilerine bakılacak olursa Türkiye’nin durumu içler acısı. Türkiye OECD’nin en kötüsü! Evet, en kötüsü… Türkiye yüzde 5.9’luk (yazıyla beş nokta dokuz) sendikalaşma oranıyla OECD ülkeleri arasında sonuncu durumda. Hayır hata filan yok. Sendikalaşma oranı öyle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın istatistiklerindeki gibi yüzde 59 değil, sadece yüzde 5.9. Takke bir kez daha düştü kel göründü. Türkiye OECD sonuncusu!
İstatistiklere biraz daha yakından bakalım. Bir başka çarpıcı nokta Türkiye’de sendikalaşmanın hızla düşmesi… OECD verilerine göre 2001 yılında yüzde 10 olan sendikalaşma oranı 2009’da 5.9’a gerilemiş. Zaten düşükmüş ama iyice düşmüş. Sendika üyeliği 2000’li yıllarda yüzde 40’tan fazla düşmüş!
Özetle SGK’nin Nisan 2011 verileri dikkate alındığında, Türkiye’de toplam 10 milyon 314 bin 95 işçi var. Bu işçilerin 922 bin 188’i ise bir işçi sendikasına üyedir. Bu veriler çerçevesinde Türkiye’deki sendikalaşma oranı yüzde 8.94 olarak tespit edilmekte. Dolayısıyla Türkiye’de yüzde 43.8 gibi çok yüksek bir düzeyde olan kayıt dışı istihdam oranı, düşük sendikalaşma oranı ve iş güvencesi dışında kalanların sayısının yüksekliği gibi göstergeler işgücü piyasasının son derece esnek ve güvencesiz olduğunu kanıtlıyor.
I.2.3) DEVLET(İN) DİLİ/ ELİ!
Her düzeyde örgütsüzleştirilen, iş cinayetlerinin Türkiye’sinde devlet(in) dili/ eli, emekçilerle dalga geçiyor sanki!
“Nasıl” mı?
Erzurum’da 5 TEDAŞ işçisinin öldüğü gölette incelemelerde bulunduktan sonra Pasinler ilçesine giden İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in, kendisini gördüğü için sevindiğini belirten bir yurttaşa, “Nereden bileyim sevindiğini. Hadi bir takla at ya da oyna da göreyim” dediği gibi…
Ya da “Hava iş kolunda grev ve lokavt yasağı”nın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından jet hızıyla onaylanması gibi…
Veya Hükümetin gündeminde bulunan ve kıdem tazminatında değişiklik içeren yasa tasarısını değerlendiren iş ve sosyal güvenlik hukuku uzmanı avukat Erzat Çiftçi’nin, “Bu tasarı Türkiye’yi ucuz emek cenneti yapar, Hindistan’a döneriz,” diye betimlediği tabloda DİSK Genel Sekreteri ve Birleşik Metal-İş Sendikası Genel başkanı Adnan Serdaroğlu haklı olarak uyarıyor:
“AKP iktidarı da uluslararası sermayenin sözcüsü olarak neo-liberal politikaları hayata geçirmeye çalışıyor. Sermayenin mali yapısının, mali yüklerinin hafifletilmesini istiyor. Kıdem tazminatı kalksın diyor. Ücretler kontrol altına alınsın istiyor. Asgari ücret düşürülsün diyor, özel istihdam büroları ile işçiler tamamı ile işçi olduğu bilincinden çıkarılmaya çalışılıyor…”[13]
II. AYRIM: “TÜRK(İYE) EKONOMİSİ”NDEN KARELER
İşçi sınıfının girdabında debelendiği “Türk(iye) ekonomisi”nden karelere gelince…
Öne çıkan ilk özellik eşitsizliktir…
Mesela 2010 yılı ölçümünde Türkiye “insani gelişmişlik” açısından 196 ülke içinde 83. sırada iken, 2011 yılında 187 ülke içinde 92. sıraya düşmüştür.
İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası’nın ‘En Zenginler, En Yoksulların Türkiye Harcama Görünümü’ başlıklı raporuna göre, Türkiye’deki 19 milyon ailenin en zengin yüzde 20’lik ve en yoksul yüzde 20’lik kesiminin yaptığı harcamalar ekonomideki büyük uçurumu ortaya koyuyor.
En yoksul 3 milyon 761 bin aile yılda bir kez ayakkabı alırken, aynı sayıdaki zengin aile yedi ayakkabı alıyor. Yoksulların alabildiği araba sayısı yalnızca 377 olurken, zenginler 651 bin 144 araba alıyor.
Halkın harcama yapısına bakıldığında en zengin yüzde 20’nin, en yoksul yüzde 20’ye göre araç alımına ayırdığı pay 1729 kata ulaşıyor.
Öte yandan 2009’da yüzde 17 olan genel yoksulluk çizgisi altındaki nüfusun oranı yüzde 18’e çıktı. Gelir dağılımı verilerine göre en üstteki yüzde 20’lik kesim gelirin yüzde 45’ini elde etti.
‘Dünya Bankası Dünya Kalkınma Göstergeleri (WDI) 2012 Raporu’na göre, Türkiye’de kişi başına milli gelir itibarıyla en üst konumda bulunan yüzde 10’luk bölümü, ülkedeki toplam gelir ya da tüketimin yüzde 29.4’ünü aldı.
Toplumun en yukarıdaki yüzde 20’lik kesimi ise Türkiye’deki gelir ya da tüketimin yüzde 45.1’ini elde etti. İkinci yüzde 20’lik kesim gelirin yüzde 22.4’ünü, üçüncü yüzde 20’lik kesim gelirin 15.9’unu, dördüncü yüzde 20’lik kesim yüzde 10.9’unu, kişi başına en az gelire sahip olanların oluşturduğu beşinci ve en yüzde 20’lik kesim ise tüm gelir ya da tüketimin yüzde 5.7’sini aldı. Gelir skalasının dibindeki aşırı yoksul yüzde 10’luk kesim tüm gelirin yüzde 2.1’ini elde ediyor.
Nihayet Türk-İş’in ‘Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırması’na göre, 2012’nin Mayıs ayında dört kişilik ailenin açlık sınırı 925 TL, yoksulluk sınırı 3 bin 14 TL oldu. Mayısta mutfak enflasyonu aylık bazda yüzde 1.52 oranında gerilerken, önceki 2011 yılına göre değişim oranı yüzde 7.72 olarak hesaplandı.
Zengin ile yoksul arasındaki gelir uçurumu yükselirken, verginin aslan payı yine asgari ücretlinin üzerinden toplanmaya devam ediliyor. İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası’na (İSMMMO) göre, en zengin 100 kişinin ödediği gelir vergisi servetiyle karşılaştırıldığında yüzde 5.7 oranındayken, asgari ücretli ise yüzde 15 vergi ödüyor.
Türkiye’de 15 milyon kişi açlık sınırının altında, 45 milyon kişi yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamaktadır!
Tüketici vergisi olan dolaylı vergiler 32 yılda yüzde 37’den yüzde 67’ye çıkmış, büyük kazanç sahiplerinden alınan dolaysız vergiler ise yüzde 63’den yüzde 33’e düşmüştür!
2011 yılı vergi kaçağı en az 100 milyar TL!
TÜİK, 2010 yılı aylık ortalama açlık sınırını 318 TL, aylık ortalama yoksulluk sınırını ise 896 TL olarak açıklamıştı. TÜİK’in bu rakamlarına göre, 2010 yılının ortalama açlık sınırı 3.816 TL, ortalama yoksulluk sınırı ise 10752 TL’dir.
TÜİK’in yüzde 20’lik gruplar itibariyle 2010 yılı eşdeğer hane halkı kullanılabilir gelir dağılımı şöyledir: İlk yüzde 20’lik hanenin ortalama yıllık geliri 2.841 TL… İkinci yüzde 20’lik hanenin ortalama yıllık geliri 5.151 TL… Üçüncü yüzde 20’lik hanenin ortalama yıllık geliri 7.457 TL… Dördüncü yüzde 20’lik hanenin ortalama yıllık geliri 10.658 TL… Beşinci ve son yüzde 20’lik hanenin ortalama yıllık geliri 22.573 TL…
TÜİK’in sözü edilen yüzde 20’lik grupların ortalama yıllık gelirleri ile gene TÜİK’in 2010 yılı ortalama açlık ve yoksulluk sınırlarını karşılaştırdığımızda Türkiye nüfusunun ilk yüzde 20’lik hanelerinin açlık sınırının altında bir gelirle, ikinci-üçüncü ve dördüncü hanelerinin ise yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşıyor.
TÜİK’in verilerine göre, Türkiye’nin 2011 yılı nüfusu 74.724.269’dur. Yani, nüfusumuz bugünlerde 75 milyona yaklaşmıştır.
TÜİK’in 2010 yılındaki açlık ve yoksulluk sınırları ile eşdeğer hane halkı kullanılabilir gelir dağılımının paralel artış gösterdiğini dikkate aldığımızda şu acı gerçeklerle karşı karşıya kaldığımız görülmektedir. Türkiye’de en az 15 milyon kişi açlık sınırının altında, 45 milyon kişi ise yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamaktadır.
Türk-İş’in bilimsel ve doğru olan açlık ve yoksulluk sınırı rakamlarını TÜİK’in eşdeğer hane halkı kullanılabilir gelir dağılımı ile karşılaştırdığımızda ise daha da acı bir gerçekle karşılaştığımız görülmektedir. Türk-İş’in 2010 yılı ortalama açlık sınırı 10.071TL, ortalama yoksulluk sınırı ise 32.804TL’dir. Buna göre ise, 45 milyon dolayında kişinin açlık sınırının altında bir gelirle yaşadığı, geri kalan 30 milyon nüfusun ise yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşadığı görülmektedir. Yani, bu duruma göre, Türkiye’de büyük sermaye grupları ile varlıklı kesimlerin gelir beyanını doğru yapmadıkları açıkça görülmektedir.
Eğer, gelir dağılımı yüzde 20’lik değil de yüzde 5’lik, yüzde 10’luk kesimler şeklinde yayınlanmış olsaydı, çok daha acı gerçeklerle karşılaşmış olacaktık. Ancak, şu bir gerçektir ki, ister TÜİK’in beyan ettiği açlık ve yoksulluk sınırı olsun, isterse Türk-İş’in beyan ettiği açlık ve yoksulluk sınırı olsun, ülkemizde en az 15 milyon kişinin açlık sınırının altında bir gelirle, en az 45 milyon kişinin ise yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşadığı anlaşılmaktadır.
Türkiye’de bordro mahkûmları olarak adlandırılan ücretli emekçiler ile tüketicilerin ödemiş olduğu dünyanın en haksız ve en yüksek tüketici vergisi olan KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilerin dışında büyük sermaye grupları komik denilecek düzeyde vergi vermekte, kayıtdışı ekonomi sahipleri ise hiç vergi vermemekte ve çok büyük miktarlarda vergi kaçırılmaktadır.
32 yıl içerisinde vergideki adaletsizliğin ve soygunun çok açık bir göstergesi şöyledir: 1980 yılında tüketici vergisi denilen dolaylı vergilerin oranı yüzde 37 iken 2011 yılında yüzde 67’ye çıkmıştır. 1980 yılında yüzde 63 olan dolaysız vergilerin oranı ise 2011 yılında yüzde 33’e gerilemiştir.
Oysa, dolaylı vergilerin oranı AB ve OECD ülkelerinde yüzde 35’i geçmemektedir. Türkiye’de ise vergi yükü çalışan emekçilerin, işsizlerin, emeklilerin oluşturduğu yoksul ve dar gelirli tüketicilerin sırtına bindirilmiştir. Bunun içindir ki, dünyanın en pahalı akaryakıtı, en pahalı elektriği ve doğalgazı, en pahalı iletişimi, en pahalı ulaşımı Türkiye’dedir.
Evet bu tabloda yoksulluk kutbunun karşıt ucunu da zenginlik (ve sömürü) oluşturuyor.
Mesela Sabancı Holding, 2011 yılında, 2010 yılına göre yüzde 13 artış ile 1 milyar 878 Milyon TL net kâr gerçekleştirdi!
Mesela Koç’un 2012’nin ilk çeyreğindeki kârı 537.9 milyon TL oldu!
Mesela ‘Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’ Başkanı Tevfik Bilgin, sektörün dönem kârının, 2011 başındaki yüksek düşüş beklentilerinin tersine, ikinci yarıdaki olumlu trende paralel yüzde 10.3 düşüşle 19.8 milyar liraya gerilediğini açıkladı!
Mesela Garanti Bankası’nın 2011 net kârı 3.3 milyar lira oldu! Ayrıca Garanti’nin 2012 ilk çeyrek kârı 962.2 milyon TL oldu!
Mesela Akbank, 2012’nin ilk çeyreğinde 531 milyon lira net kâr elde etti!
Mesela Yapı Kredi Bankası, 2012 yılının ilk çeyreğinde 415.5 milyon TL net kâr açıkladı!
Mesela Vakıfbank, 2012 yılının ilk çeyreğinde 420 milyon lira kâr etti!
Mesela Ziraat Bankası’nın 2012 ilk çeyreğindeki kârı 658 milyon TL oldu!
Mesela İş Bankası 2012 yılının ilk çeyreğinde 708 milyon TL net kâr etti!
Mesela Finansbank’ın 2012 yılı ilk dönem net faaliyet kârı 206 milyon TL olarak gerçekleşti!
Mesela Türk Ekonomi Bankası, 2012 yılı ilk çeyreğe ilişkin 115.4 milyon lira kâr açıkladı!
Mesela Turkcell’in 2012 yılı birinci çeyrek net kârı, yüzde 56 artışla 515 milyon lira oldu. Yani Turkcell kârını yüzde 56 artırdı!
Mesela Türk Telekom’un 2012’nin ilk çeyreğinde net kârı beklentilerin üzerinde gelerek yüzde 26.7 artışla 771.6 milyon TL oldu!
Mesela Vodafone Türkiye’nin toplam gelirleri, 2011-2012 mali yılında önceki mali yıla göre yüzde 28.1 artışla 4.7 milyar TL oldu!
Mesela Tüpraş’ın 2012 ilk çeyrek net kârı 288.3 milyon TL oldu!
Bunlara bir üç şey daha eklemek gerek: Türkiye’de her beş kişiden biri icralık!
2010 yılında 46 milyar 643 milyon dolar cari açıkla ABD, İngiltere, İtalya, İspanya, Hindistan, Kanada, Brezilya’nın ardından 8’inci olan Türkiye, 2011 yılında 77 milyar 89 milyon dolar cari açık vererek, 473,4 milyar dolar açık veren ABD’nin ardından ikinci sırayı aldı.
Ve nihayet, Sayıları 5 milyona yaklaşan asgari ücretliler Türkiye’nin en büyük 90 firması kadar vergi ödemekte. OECD üyesi 9 ülke, asgari ücrete vergi uygulamazken, 6 ülkedeyse vergi oranı yüzde 10’un altında, Türkiye’de ise vergi oranı yüzde 15 civarında seyrediyor!
Birde tüm bunlara bağıntılı olarak yoksulluğun etnikleşmesinin çizmek gerek.
II.1) ÖNEMLİ EK: YOKSULLUĞUN KÜRTLEŞMESİ
Sibel Özbudun’un işaret ettiği gibi, Türkiye’de yoksulluk Kürtleşirken; yakından bakıldığında, bölgeler arası dengesizliklerin önemli payı derhâl göze çarpar.
Örneğin en gelişmiş il olan İstanbul ile en geri bırakılmış il olan Muş arasında küçük bir kıyaslama, iller ve bölgeler arasındaki eşitsizliği daha net görmemizi sağlayacaktır. Devlet Planlama Teşkilâtı’nın en son 2003’te yaptığı İllerin ve Bölgelerin Gelişmişlik Sıralaması Araştırması sonuçlarına göre, istihdam göstergeleri açısından karşılaştırdığımızda tarım, sanayi ve ticaret iş kollarındaki çalışanların toplam istihdama oranları sırasıyla İstanbul’da yüzde 8.13, yüzde 32.15 ve yüzde 18.73’tur. Muş’ta ise aynı sırayla yüzde 84, yüzde 1.56 ve yüzde 1.86. Bir başka deyişle İstanbul’da çalışanların yüzde 50’den fazlası sanayi ve ticaret sektörlerinde istihdam edilirken, Muş’ta bu oran ancak yüzde 3 dolaylarındadır.
Eğitim göstergelerine bakıldığında bu iki kent arasındaki eşitsizlik daha da açığa çıkar: Muş’ta okur-yazarlık oranı yüzde 69.5, İstanbul’da ise yüzde 93’tür. Üniversite mezunlarının 22 yaş üstü nüfusa oranına bakıldığında ise bu sayı Muş’ta yüzde 3.35, İstanbul’da yüzde 12 dolayları, lise okullaşma oranı ise sırasıyla yüzde 13.31-yüzde 42’dir.
Sağlık göstergeleri bakımından, bebek ölüm oranları Muş’ta yüzde 5.5, İstanbul’da yüzde 3.9, on bin kişiye düşen hekim sayısı Muş’ta 2.76, İstanbul’da 20.58, on bin kişiye düşen hastane yatak sayısı Muş’ta 7.94, İstanbul’da 34.14’tür.
Ve nihayet, kişi başına elektrik tüketimi Muş’ta 0.33, İstanbul’da 1.77 Mws iken, on bin kişiye düşen özel otomobil sayısı İstanbul’da 1000, Muş’ta ise 71’dir…
Muş verileri, ülkenin Kürt bölgeleri konusunda bir fikir vermekte!
Ancak uçurum yalnızca bölgeler arasında değil. Ülkenin başlıca kentleri de, yoksul-zengin ekseninde yarılırken, İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin… varoşları, büyük çoğunluğu 1990’lı yılların “özel harp uygulamaları” sonucu göçmek zorunda kalmış/bırakılmış yoksul Kürtlerle dolmaktadır.
KONDA’nın 2008 yılında gerçekleştirdiği bir araştırma, bu bakımdan önemli göstergeleri içermektedir. Araştırmaya göre, 15 yaş üstü nüfusta, Kürtlerin sadece yüzde 39’u çalışmaktadır. Bir başka deyişle, çalışabilir nüfusla kıyaslandığında Kürtler arasında issizlik oranı 29.6’dır. Bunun yanında, Kürtlerin yüzde 27’sinin her türlü sosyal güvenlikten yoksun olduğu kaydedilmektedir. Sosyal güvenliğe sahip olanların da yüzde 25’iyse Yeşil Kart sahibidir.
Kürtlerin yüzde 15.8’i 300 TL’den az bir parayla geçinmekte, yani en düşük gelir diliminde yer almaktadır. Türkler arasında bu oran, yüzde 4.6’dır. Kürtlerin yüzde 32’si ise 700 TL’nin altında ücret almaktadır. Yani Konda araştırması Kürtlerin yarıya yakını ciddi biçimde yoksulluk içinde olduğunu ortaya koymuştur. Üstelik bu oranlar şehirlerden köylere gidildikçe daha artmaktadır.
Ancak hane geliri hanede yaşayanların sayısına bölündüğünde, daha kalabalık hanelerde yaşayan Kürtler açısından durumun çok daha vahim olduğu ortaya çıkar. KONDA’nın TÜİK verilerini esas aldığı hesaplamalarına göre Kürtlerin yüzde 23,4’ü, aylık 64 TL ve altı gelirdedir (günlük 1 dolar ve altı), yüzde 29.4’ü de aylık 65 -138 TL gelir dilimindedir (günlük 2.15 dolar). Bu oranlar Türkler de ise 64 TL ve altı gelir diliminde yüzde 4.65 – 138 TL gelir diliminde yüzde 15,1 şeklindedir. Bir başka deyişle, kişi başı gelir üzerinden bakıldığında, Kürtlerin yüzde 23’ü açlık sınırı altında, yüzde 53’ü yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır. Bu oran Türkler arasında ise yüzde 19.1’dir.[14]
Kürtlerin toplumun en az eğitim alan, en az para kazanan, en zor şartlarda yaşayan toplumsal kesimi olması olgusu salt Kürt bölgeleri değil, Kürt göçlerine sahne olan Batı, Ege ve Akdeniz için de geçerli. KONDA araştırması, İstanbul’daki Kürtlerin yüzde 22.3’ünün, Mersin ve Antalya’dakilerin yüzde 72.2’sinin, İzmir’deki Kürtlerin ise yüzde 59.3’ünün varoş olarak tanımlanan bölgelerde yaşadığını ortaya koymuştur.”[15] Bir kez daha vurgulayalım, 1960-70’li yılların toplumsal hareketliliğine denk düşen, sosyal tırmanma ve kentle entegrasyonun mekânları olan “gecekondu”ların tersine “varoş”lar geçirimsizliğin ve dışlanmışlığın başat olduğu mekânlardır. Günümüz Türkiye’sinde büyük kentlerin bir yandan girişinde güvenlik görevlilerinin beklediği AVM’li, yürüyüş parkurlu, yüzme havuzlu lüks siteler ile yine kentin uzağında, sokaklarında polis arabalarının devriye gezdiği, erkeklerinin büyük çoğunluğu kıraathanelerde vakit öldürdüğü, okullarında gençlik çetelerinin kol gezdiği, köşebaşlarında tinerci çocukların uyuduğu varoşlar arasında kutuplaştığı unutulmamalıdır.
Ülkenin Batı kesimlerinde varoşlarda yoğunlaşan Kürtlerin, yoksulluğun yanı sıra, sıkça ayırımcılığa ve zaman zaman da ırkçı saldırılara maruz kaldığı, sır değil. Yeni yetme delikanlıların Kürt gençleri köşede sıkıştırıp dövmeyi bir “ergenlik ayini” saydığı Ege kasabalarından, göçer fındık işçilerinin il sınırlarından sokulmadığı Karadeniz kentlerine, her şehit cenazesinin ardından Kürtlerin işlettiği bilinen işyerlerinin cam çerçevesinin indirildiği Marmara bölgesine… Kürtler giderek yoğunlaşan ve ne yazıktır ki “sivilleşen” bir şiddetin hedefi kılınmış durumda.
Şiddetin hedefi olmayan Kürtler ise en azından çevrelerini sarmalayan “Kürtler geldi, buralar yaşanmaz oldu,” “Kürtler geldi gasp, hırsızlık arttı,”[16] “Kürtler geldi kentin görüntüsü bozuldu” söylemlerinin muhatabı ve süreğen bir kriminalizasyonun konusu olarak sürdürmekteler yaşamlarını.
“Kürt sorunu”nu bir türlü çözemeyen Türkiye’de etnikleşmiş bir yoksulluk, hem yoksullarla zenginler, hem de Kürtlerle Türkler arasında giderek geçirimsizleşen bir duvarın yükseldiği anlamına gelmektedir. Yoksulluk ile Kürtlüğün sınırları çakıştıkça, hem yoksulluk hem de ayırımcılıktan kaynaklanan dışlanma duygusu kaçınılmaz olarak yoğunlaşmaktadır.[17]
II.2) KÜRTLER’İN İLLERİ…
Kürtler’in illerindeki duruma gelince…
Şükrü Kızılot gibi kimileri, Kürt illerini şu “gerekçeler”le, “rantabl” bulmaz:
“Bazı illerde, o ildeki toplam harcamaların 10 katı hatta 13 katı vergi toplandı. Bazı illerde de harcamaların onda biri hatta 75’te biri kadar vergi toplanabildi.
2011 yılında yaklaşık 254 milyar TL vergi toplandı.
Bu gelirlerin yüzde 44’ü İstanbul’dan tahsil edildi. İstanbul’a harcamalardan yüzde olarak düşen pay ise sadece 4.8.
Başka bir anlatımla, İstanbul bütçeye 10 verdi, 1 aldı.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki toplam 22 il ise İstanbul’un tam tersi; bir verip dört almış.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki 22 ilin vergi gelirleri, Türkiye’nin toplam vergi gelirlerinin yüzde 2.3’ü kadar. Buna 22 ildeki kamu görevlilerinin ücretlerinden tahsil edilen gelir vergisi de dahil. Onu düşersek oran daha da iner. Doğu ve Güneydoğu’daki 15 ilin vergi gelirleri içindeki payı binde birin bile altında kalırken, yedisinin katkısı binde 5’in altında kalıyor.
Sadece Hakkari’de toplanan vergiler (12 milyon 845 bin TL), Türkiye’de toplanan vergilerin yüz binde 5’i kadar. Başka bir anlatımla, on binde 1’i bile değil! Hakkari 1 vermiş 75 almış.”
Gerçekten de Kürt illeri “alan” mı?
Asla! Kürt illeri daima verendir!
Öncelikle “göç” ile…
Bu konuya az ileride daha geniş biçimde değineceğim; ama öncelikle “Kürt Realitesi”ne değinelim:
“Kürt nüfusun ağırlıkta olduğu 13 il dikkate alındığında 2007-2011 arasında nüfus artışının yüzde 7.2 ile Türkiye ortalaması olan yüzde 5.9’un üstünde olduğu dikkati çekiyor. Bölge nüfusu 2007’de Türkiye toplamının yüzde 11’i idi. 2011’de azalmadığı gibi, yüzde 11.1’e çıkmış durumda. Bu sürede bölge nüfusundaki artış 557 bin kişi. Bölgedeki nüfus artışının, Türkiye ortalamasının üstünde olmasında, doğurganlık hızının yüksek olması tabii ki etkili… Ayrıca, bazı Kürtlerin bölgeye döndükleri gerçeği de var, ama net göç yok. TÜİK, iç göç verilerini yayımlayınca bunu daha net görmek mümkün hâle gelebilir.
Bölgedeki nüfus artışında iki il ön plana çıkıyor: Diyarbakır ve Urfa. 2007-2011 döneminin 557 bin kişilik nüfus artışında Urfa yüzde 35, Diyarbakır yüzde 20 pay sahibi. Urfa Merkez’in nüfusu yüzde 20 artarak toplamdaki payı yüzde 42’ye çıkmış durumda. Siverek ve Viranşehir, nüfusu hızla artan diğer ilçeler. Diyarbakır’da ise Bağlar, Kayapınar, Yenişehir ve Sur’dan oluşan merkezin, Büyükşehir’in, il nüfusundaki payı yüzde 56’ya yükseldi.
Güneydoğu ile ilgili dikkat çeken bir yan da kentleşmenin çok hızlanması. 2007’de yüzde 57 olan kent nüfusu 2011’de yüzde 59’a ulaştı. Bu Türkiye ortalaması olan yüzde 77’nin gerisinde ama bazı iller, ortalamaya yaklaştılar. Mesela Diyarbakır’da bu oran yüzde 72, Batman’da yüzde 74’dür.”[18]
Kürt illeri olarak adlandırılması gereken “Doğu ve Güneydoğu’nun 18 ili, Türkiye nüfusunun yüzde 14’üne yakınını barındırmasına karşın Türkiye milli gelirinin sadece yüzde 6’sını üretecek kadar yoksullar. Toplasanız 18 ilin üretimi bir İzmir’in üretim gücüne erişmiyor. Bölgenin kişi başına geliri, 4 bin dolar kadar ve İstanbul’unkinin dörtte biri bile değildir.”[19]
Buralarda “Güneydoğu Anadolu Projesi”nin (GAP) de soru(n)lara “çare” olduğundan söz edilemez…
Mustafa Sönmez’in ifadesiyle, “… ‘Yedi küpeli gelin’ güzellemesi yapılan GAP, Fırat ve Dicle sularından elektrik üretmeyi, suya muhtaç topraklara su götürmeyi amaçlıyordu. Elektrik, enerjide dışa bağımlılığı artan Türkiye kapitalizmi için acil ihtiyaçtı; sulama ile tarımsal kapitalizm gelişecek ve onun üstünden gıda endüstrisi bölgede boy atacak, feodalitenin hüküm sürdüğü bu coğrafyaya uygarlık gelecekti…
Uygulamada ise öncelik, enerji projelerine verildi, sulama geride kaldı. 1980’lerden 2000’lere Türkiye’nin yıllık kamu yatırımlarının yaklaşık yüzde 7’si GAP yatırımlarından oluştu. GAP, güya bir bölgesel kalkınma projesiydi ama ‘nalıncı keseri’ gibi kendine yontmuştu iktidarlar… Bölgeye ilk elde pek hayrı olmayan, baraj yapımlarına, sudan üretilecek elektriğe öncelik vermişlerdi. GAP barajlarından üretilen enerji, Türkiye elektrik üretiminin yüzde 7’sine denkti ama sulama projeleri ağır ilerliyordu ve 2007 sonuna kadar hedefin ancak yüzde 15’i tamamlanmıştı.
GAP’ın mali portresi 2008 yılı fiyatlarıyla toplam 41.2 milyar TL olarak hesaplanmıştı. 2007 sonuna kadar ise 26 milyar TL harcama yapılmış ve nakdi gerçekleşme yüzde 62.2 düzeyinde kalmıştı. Bundan sonra ne olacaktı?
2008’de adına GAP Eylem Planı denilen yeni bir hamle başlatıldı. ‘Kürt Açılımı’nın ekonomik ayağı’ diye de nitelendiriliyordu. Plan, 2008-2012 döneminde yaklaşık 27 milyar TL harcanarak konulan hedeflere ulaşmayı amaçlıyordu.
Kaynağın bir kısmı merkezi bütçe dışından bulunacaktı. ‘Nereden?’ diye merak edilirken AKP iktidarı elini İşsizlik Fonu’na daldırdı ve 2008-2011 döneminde işsizler için kullanılması gereken fondan 9 milyar TL’ye yakın kaynak çekilip GAP’a aktarıldı. Toplamda ise harcanan kaynak 12 milyar TL’de kaldı. Böyle olunca, öngörülen finansmanın ancak yüzde 51’i bulunabildi.
2012’de eksik 15 milyar TL bulunup harcanamayacağına göre, GAP yatırımlarının tamamlanması bir başka bahara ertelenmiş demektir. Gerçekleştirilemeyen plan hedefleri neleri öngörüyordu?
GAP Eylem Planı yaklaşık 27 milyar TL’lik yatırımın yüzde 43’ünü sulamaya ayırmış bulunuyor. Enerji yatırımları yüzde 12 ile yine ön plandaydı. Eğitim ancak yüzde 11, sağlık ise yüzde 4’ün altında pay almıştı planda. İstenildiği kadar bir bölgesel kalkınma projesi olarak takdim edilsin, GAP son tahlilde enerji ağırlıklı ilerledi ve hiç de ‘bölgesel, bölge ihtiyaçlarını ön plana alan’ bir proje olmadı. İleride sulama ayağı tamamlansa bile, toprak dağılımındaki büyük eşitsizlik nedeniyle, sulu tarımdaki gelişme büyük toprak sahiplerinin daha çok işine yarayacak. Geri kalan sosyal alanlara yapılması öngörülen ve kaynak bulunamadığı için sürüncemede kalan yatırımların, bu boyutuyla, toplumun refah düzeyini geliştirici özellikte olduğunu söylemek ise pek mümkün değildir.”[20]
“Neden” mi?
“Türkiye’de geniş ve potansiyeli yüksek topraklar denince akla hemen Güneydoğu gelir. Yeraltı ve yerüstü su potansiyeli yüksek bu coğrafyanın toprakları, Türkiye topraklarının yüzde 10’u, ekonomik olarak sulanabilir arazisi ise Türkiye toplamının yüzde 20’si büyüklükte. Güneydoğu Anadolu Projesi alanında 3.2 milyon hektar ekilebilir arazi var. Bu alanın yaklaşık 1.7 milyon hektarı sulanabilir arazi, kalanı ise kuru bitkisel üretim alanı. 2008-2012 dönemine ait GAP Eylem Planı, 1 milyon 60 bin hektar sahada sulamayı hedefliyor ve bu kapsamda 1232 km. uzunluğunda ana kanal yapımı öngörüyor. Ne var ki, bunların ancak yarısının inşaatına başlanabilmiş durumda.
Toprak suyu beklerken, mülkiyet ne durumda? Bölgede özellikle Diyarbakır ve Urfa, toprak eşitsizliğinin en yüksek olduğu merkezler. TÜİK’in tarım sayımı verilerine göre, Diyarbakır’da topraksız ve az topraklı ailelerin oranı yüzde 42, (22 bin aile.) Bunlar, toprakların ancak yüzde 4’üne sahip. Buna karşılık, Diyarbakır’da toprakların yüzde 41’den fazlası ailelerin yüzde 3’ünün kontrolünde. Urfa’da da 10 milyon dekara yakın arazinin yüzde 30’una yakınının ailelerin yüzde 1.5’ine ait olduğu görülüyor…
Kürt nüfus, tarım kökenli. Şimdilerde çoğu, açlık ve şiddetten yılarak kent merkezlerine işsiz kitleler olarak yığılmış durumda. Kentteki bu potansiyelin yanında Güneydoğu nüfusunun hâlâ yüzde 45’i kırlarda ve önemli bir kısmı topraksız ya da yeterli toprağa sahip değil.
Bölgede resmi olarak yüzde 15’in üstüne çıkmış olan tarım dışı işsizliği azaltmanın yolu, tarıma dönüşte yatıyor. Etkili bir toprak reformu ile devletin toplulaştırdığı 2 milyon hektar araziye, büyük toprak sahiplerinden kamulaştırılacak başka arazilerin katılması ve bunların topraksız, az topraklı köylünün tasarrufuna verilmesi, onların demokratik kooperatiflerde örgütlenerek üretim, pazarlama, kredi alanlarında bu örgütlülükle hareket etmelerinin zemininin yaratılması gerekiyor.
Bir de bölgenin mayınlı toprakları var. Toplamı 13.600 hektarı bulan bu bereketli toprakların mayından arındırılması ile ortaya topraksız köylüye dağıtılacak önemli büyüklükte bir arazi çıkıyor. Mayınları temizleme işi TSK’ye bırakılmış ama parası merkezi bütçeden ödenecek. Gelin görün ki, AKP iktidarı, her nedense, bu işi de ağırdan alıyor.”[21]
Geçerken bir ek daha: Gerçekten de, Türkiye-Suriye-Irak sınırı arasında boylu boyunca uzanan, 510 kilometrelik bir mayınlı bölge bulunuyor. Devlet, 1950’li yıllarda, iki ülke arasında kaçakçılığı önlemek gerekçesiyle Mardin’de 49 bin dönüm, Urfa’da 55 bin dönüm, Hatay’da 36 bin dönüm, G. Antep ‘te 15 bin dönüm, Kilis’te ise 34 bin dönüm araziyi kamulaştırarak sınıra mayın döşedi. Kendi yurttaşını öldürerek önlem almayı hedefleyen devlet anlayışına yabancı değiliz…
‘Mayınsız Bir Türkiye Girişimi’nin koordinatörü Muteber Öğreten, Türkiye’de mayın mağdurlarının gerçek sayısının bile doğru dürüst bilinmediğini belirtti. Öğreten, devlete yapılan başvurularda bu konuda bir kayıt tutulmadığını açıkladı. Gazete haberlerinden derledikleri rakamları verebileceklerini söyledi… Yıllara göre rakamlar şöyle: 2005 yılında 22 çocuk, 60 sivil, toplam 168 kişi; 2006 yılında 31 çocuk, 11 sivil, toplam 220 kişi; 2007’de 10 çocuk, 30 sivil, toplam 145 kişi; 2008’de 11 çocuk, 27 sivil, toplam 222 kişi yaşamını yitirdi. Mayınlı veya mayınlı olduğundan şüphe edilen alanların etrafı işaretlenmiyor.
2010 yılında, Türkiye’de mayın veya patlamamış askeri patlayıcılar nedeniyle 47 kişi yaşamını yitirdi, 95 kişi yaralandı. Ölenlerin 17’si sivil, 4’ü çocuk, yaralananların 15’i sivil, 25’i çocuktu.[22]
Tüm bunlardan ortaya çıkan sonuç: Bir sömürge ekonomisinde yaşanan yıkım ve göç(ertme) hikâyesidir!
II.3) MEVSİMLİK TARIM İŞÇİLERİ
Türk(iye) toplumu göçen/ göçerten zorunluluk hicretlerinin coğrafyasıdır!
Örneğin 2011 yılında Türkiye’de her 1000 kişiden 32’si yer değiştirdi. Az buz şey değil aslında. Böyle bir mobilitenin yarısını bile mesela Avrupa’da göremezsiniz. İş, aş derdi ya da başka beklentilerle o ilden bu ile göçen bir toplumuz hâlâ…
Türk(iye) toplumundaki zorunluluk hicretlerinin özne ve nesnesi büyük ölçüde -”Mevsimlik Tarım İşçileri” diye anılan yarı-proleter- Kürtler’dir…
Evet askeri şiddet, siyasal baskı ve ekonomik sömürünün kıskacında yaşam mücadelesi veren ve batı illerine giden mevsimlik Kürt işçiler, yoksullukla boğuşuyor. ‘BM Nüfus Fonu’ (UNFPA) Türkiye raporunun sonuçlarına göre 3 milyon mevsimlik tarım işçisi Türkiye ortalamasından 3 kat daha fazla yoksulluk yaşıyorken; mevsimlik tarım işçileri her yıl ağırlıklı olarak “güneydoğu”dan ülkenin dört bir yanına birkaç aylığına çalışmak için göç ederler. Bu göçler genellikle iki merkez arasında gerçekleşmez. Tarım işçileri hasat mevsimine göre birkaç yer değiştirdikten sonra kış aylarını geçirmek için evlerine dönerler. Bu sürekli yer değiştirme hâli bireysel olarak gerçekleşen bir süreç değildir. Mevsimlik tarım işçiliği küçük çocukları ve yaşlıları da içerecek şekilde tüm aile bireylerinin birlikte göç etmelerine dayanır.
Mevsimlik tarım işçilerinin işçileşme süreçleri çalışılan bölgeye bağlı olarak farklılıklar göstermekteyse de, tarımda işçileşme süreci, bir toprak mülkiyetine sahip olmayan kesimi tam proleterleştirirken; “yarı proleter” olarak isimlendirilecek bir başka grubu yani mevsimlik tarım işçileri de yaratır.
Her sene Ege’de, Karadeniz’de ve Çukurova gibi bölgelerde, tarlalarda “mevsimlik” olarak çalıştırılan Kürt illerinden gelen işçilerin maruz kaldıkları “ikinci sınıf” muamelesi, kamyon kasalarında kurbanlık koyun gibi taşınırken yaşanan ailece ölümler, çocukların ve kadınların çektikleri basına konu olmaktadır.
Kürt tarım işçilerine yapılanlar, sadece bugünün meselesi de değildir. 1998’de dönemin Ordu Valisi olan Kemal Yazıcıoğlu’nun Kürt illerinden gelen mevsimlik işçilere yaptığı ırkçı, şoven ve baskıcı uygulamalar mecliste tartışma konusu olmuştu.
Bu şahıs aynı zamanda 12 Eylül’ün ünlü işkencecilerindendi ve polislikten valiliğe terfi ettirilmişti. İçişleri Bakanlığı 2 Kasım 1998 tarihli cevabında valiyi ve uygulamalarını savunmuştu.
Yazıcıoğlu 2006’ya kadar valilik yaptı. Kürt işçi ailelerinin gittikleri yerlerde şehir merkezine sokulmadığı, kamyon kasalarında konaklatıldığı, polis ve jandarma tarafından özellikle Karadeniz’de tacize uğradıklarına dair haberler yıllarca gelmeye devam etti.
AKP Hükümeti döneminde ise bu defa Çalışma Bakanlığı bürokratlarından biri Mayıs ayı başlarındaki bir basın açıklamasında şöyle demektedir: “Tarımda en büyük sorun mevsimlik tarım işçileri. Ülkemizde en az 300 bin insan, yaklaşık 50-60 bin aile, mevsimlik işlerde çalışmak üzere bulundukları ilden başka illere gidiyorlar.”
Marabadan ücretli mevsimlik işçiliğine Kürtler’i, mevcut ekonomi-politika durmadan proleterleştirmektedir…
II.4) İŞÇİ SINIFIN “KÜRTLEŞMESİ”
Türkiye işçi sınıfının “Kürtleşmesi”nden söz edilebilir.
Kürt illerindeki köy yakılması ve boşaltılmasıyla Şırnak, Hakkâri ve bir iki bölgede başlayan zorunlu göç ile hareketlenenler yaklaşık dört milyon kişi civarındaydı.
Kendi hanelerinde, kendi iklimlerinde yaşayan dört milyon insan yoksulluklarıyla muhacir edildi metropollere; bin bir türlü aşağılama, zulüm ve sıkıntıyla…
İlk göç ettirilen köy, geldi, Adana’da Tuzla bölgesine yerleşti. Tarım işçiliğinin yoğun olduğu bir yerdi. Devlete ait bir araziye yerleştiler. Adanalılar onlara göçer dedi, Kürt demedi.
“Göçerler” geldiğinde tarım işçisinin yevmiyesi 34 liraydı, göçerler geldikten sonra o bölgedeki mukim işçinin ücreti 17 liraya düşürüldü. Kürt’e 17 lirayı da vermediler, 9 lira verdiler.
Bu örneği tüm Türkiye sathına yayarsanız, işçi sınıfının nasıl “Kürtleştiği”ni anlarsınız.
Yani kimsenin yapmayı tenezzül etmediği işlere, Kürtlerin talip olmak mecburiyetinde kaldığı devasa bir sömürüdür söz edilen…
Evet, bugün işçi sınıfının büyük bölümünün Kürtlerden oluşmasının nedeni sömürge ekonomisiyle tanımlanır.
Zorunlu göç sonucunda büyük Kürt kitlelerin yaşar hâle geldiği Mersin, Adana, İzmir ya da İstanbul ve Ankara gibi metropollerde “Kürtlük”, bir ezilmişlik ve mağduriyet deneyimi olduğu kadar bir kolektif siyasallaşma ve radikalizasyon pratiğidir de.
Basitçe söylemek gerekirse, Kürtler sadece ulusal ve sınıfsal baskılara maruz kalmış bir kitle değil, aynı zamanda kendi kimliğini siyasal ve toplumsal mücadeleler içerisinde inşa etmekte olan siyasal öznelerdir. Dolayısıyla Kürtlük hiç değilse alt sınıflar nezdinde pekâlâ sosyal ve sınıfsal ezilmişliği ve ona karşı mücadeleyi de içerir.
Bu konuda Sırrı Süreyya Önder de şunlara işaret eder:
“Türkiye işçi sınıfı Kürtleşmiş durumda. 4.5 milyon Kürt, göç ettirilerek ya da göç ederek metropollerin ucuz işgücü stokuna eklenmiş bulunuyor. BM verileriyle, yakılıp yıkılıp boşaltılan köy sayısı 4500. Bu insanlar kentin en dış çeperlerinde kendine yer bulabildi, çünkü hiç varlık transferi yapamadılar.
Varsılı da köyünde varsıldı, yüz tane davarı vardı, ama ahırını yaktılar, öyle gönderdiler. Keşke emekçilerin etnisiteye göre dağılımına biri baksa. Tuzla tersanesine gidip baktığında, ben gidip baktım, kaba gözlemle üçte ikiden fazlasının Kürt işçi olduğu görülüyor. (Ankara’da direnen Tekel işçileri arasında da çok sayıdaydılar.)
Hadi tütünün yetiştiği ya da işlendiği coğrafyadan denebilir. Ama genel olarak tarım işçiliği daha önemli. Tarım işçiliği bizde mevsimlik işçiliktir. İklim koşullarından dolayı, ülkenin farklı noktalarında yılın 12 ayı tarım işçisi olarak iş bulabilirsiniz. Engebeli yerlerde orak biçmeye gelir işçi Adana’ya. Artık pamuk pek ekilmiyor Adana’da. Amik ovasında pamuğu toplarlar, Çukurova’da biber, sebze-meyve toplar, geçerler Nevşehir, Kırşehir, Polatlı’ya, patates toplarlar, giderler soğana, dönerler Antalya-Mersin hattına, narenciye toplarlar. (Karadeniz’e çıkıp fındığa giderler)…
Göçer diyorlar bu işçilere. Geldiklerinde boş buldukları yere yerleşiyorlar. İlk boşaltılan köy Şırnak’taydı. Adana’ya ilk toplu göç olduğunda tarım ücreti 34 lira. Göçerler geldikten bir-iki ay sonra yövmiye 17 liraya düşüyor.
Ama kimin yövmiyesi? Hâlihazırda orada sabit çalışan Adanalı işçinin yahut Adana’ya yerleşmiş işçinin yövmiyesinin yüzde 50’si uçup gidiyor.
Niye? Üç-beş bin göçer gelmiş, dilenmez dilenci durumundalar. Adana’dakilere 17 lira veriyorlar, göçerin yövmiyesi 7 lira. Kürt, 5 lira da verseler çalışacak durumda. Yoksullaşma süreci ve işçi sınıfının Kürtleşmesi böyle başladı. Gidiyorum, bakıyorum, nerede sıkıntılı bir iş varsa Kürtler var. Kot kumlama işçilerinin içinde bir tane Çorumlu olmaz mı?
Yok. Peki niye? Kürtler slikozise bağımlılar mı? Çünkü bir tık daha fazla para veriyorlar ve Kürt için ölmek artık diğerleri için taşıdığı anlamı taşımıyor. Öyle bir rezaletin içinde. Sınıf bu kadar Kürtleşecek, hazırda bekleyen yoksul işgücü stoku Kürt olacak ve sen sınıf siyaseti yaparken bu kimliği görmezden geleceksin ya da ıskalayacaksın! Sadece DİSK’e bağlı sendika yönetimlerine bakın, yeter. Birçok sendikanın yönetimi ağırlıklı olarak Kürtlerden oluşur. Örgütlenmeyi bildikleri için mi? Hayır, tabandan gelen böyle bir niteliğin sonucunda.”[23]
Bu tabloda “İşçi sınıfının, yüzde 50’sinden fazlası Kürt’tür. Nerden biliyoruz? Bazı sendikaların işçi kayıtlarına baktık. İnşaat sektöründeki sendikalı işçilerin yüzde 80’i, gıda sektörünün yüzde 56’sı, tekstilin yüzde 72’sinin, ki çoğunlu kadındır, Kürt kökenli olduğunu gördük,”[24] diyen Erhan Göksel’in saptamalarını anımsa(t)makta yarar var…
Görülüp, kavranması gerek: Günümüzde en anlamlı sınıfsal deneyimleri biriktirmiş olanlar Kürt alt sınıflardır. Dolayısıyla bu siyasallaşma alanıyla kurulacak doğrudan bir bağın sosyalist hareketin yeniden inşasında çok anlamlı bir girdi oluşturacağı aşikârdır.
Çünkü Kürtlerin önemli bir kesimi, savaş ve neo-liberalizmin kümülatif tahribatına maruz kalmış kent yoksullarından, mevsimlik işçilerden, genç işsizlerden, esnek ve güvencesiz işlerde çalışmaya mahkûm edilmiş emekçilerden oluşuyor.
Neo-liberal yapısal dönüşüm devrinde Kürtlerin enformel, güvencesiz işlerde yoğunlaşmasının sınıf hareketi üzerinde ciddi etkiler söz konusudur.
“İşçi sınıfının Kürtleşmesi” şeklinde tarif edilmeye çalışılan durum, kapitalizmin önceki evrelerinde de varolan, ancak bilhassa neo-liberalizm devrinde daha belirleyici hâle gelen iş pozisyonlarının, kaynakların ve maddi ya da sembolik ödüllerin dağılımında etnik/ kültürel bir işbölümünün oluşmasının bir örneği olarak görülebilir.
Bilindiği gibi, Kürtlerin zorunlu göçe tabi tutulması, metropollerde emek piyasasının esnekleştirilmesi ve çalışma ilişkilerinin deregülasyonuna dönük neo-liberal siyasalara zemin hazırlayan bir ucuz iş gücü yığılması yarattı. Savaş nedeniyle göçe zorlanarak mülksüzleştirilen yüzbinler, belki milyonlarca Kürt enformelleşen üretim ve hizmet sektörlerinde iş güvence ve güvenliğinden yoksun bir biçimde istihdam edildi ve işçi sınıfının ücretler ve çalışma koşulları açısından en alt katmanlarında yer tuttu.
Savaşın yarattığı demografik çalkantılar, Türkiye’de özellikle işçi sınıfının etnik kompozisyonunda önemli değişimler meydana getiren bir sürece neden oldu. Zorunlu göçle büyük kentlere gelen Kürtler, güvencesiz ve ucuz emek arzını muazzam ölçüde artırdı ve bu şekilde enformel taşeron ağları ucuz ve güvencesiz emek ile doldu.
Aslında hikâye, 1990’lar sonrasında dünya kapitalizmin içine girdiği yeni yönelimle ilgiliydi… 70’lerden sonra krizine çözüm ararken giderek neo-liberal bir süreci inşa eden sistem, büyük fabrika modelinden işin ve iş zamanının parçalanmasına doğru geçmeye başlayınca, ortaya çıkan yeni bir üretim işleyişiydi. Bütün işin tek bir mekânda yapıldığı bir işleyişten, esnek üretime, işin belli parçalarının dışarıda, daha ucuz yoldan yaptırılmasına doğru gidildi. Bir yandan büyük tekeller işlerini ucuz emek cenneti ülkelere doğru kaydırırken, diğer yandan da atölyelere, üretimin belli bir bölümünü yapan işletmelere yöneldiler.
Elbette, adına iktisatçı denen ve çoğunlukla zaten olmakta olanı parlatmakla görevli “uzmanlar” ilk anda o kadar uzak görüşlü değildiler ama daha sonra bu sistemin politik olarak ne kadar işe yaradığını da fark ettiler. Üretimin ve üretenlerin parçalanması, onların büyük kitleler hâlinde bir arada bulundukları ve dayanışma duygusuna sahip oldukları bir düzeni de çöküntüye uğrattı. Öte yandan bu düzen, her zaman ve her ülkede yurttaşlık pozisyonu daha zayıf, yasal haklarını aramakta zorlanan, aradığında başka şeylerle suçlanması mümkün olan (kaçak olmak, başka dinden olmak, “terörist” olmak, vb…) topluluklara ihtiyaç duydu. Açlıktan nefesi koksa da kendini “memleketin sahibi” sayan “yerli”lerden daha zayıf bir kategoriydi bu. Her gün göçmenlerden yakınan ama onların merdiven altlarında çalıştırılmasına sahtekârca göz yuman metropol düzeni böyle oluştu. Göz yumulmak zorundaydı, çünkü işin belli parçalarının yan işletmelere yaptırılmasının mantığı, daha ucuza mal edilmesiydi ve ucuz maliyetin temel koşulu da “her şeye razı olacak kadar kötü durumda” olan insanların varlığıydı. Asya’dan, Ortadoğu’dan, Kuzey Afrika’dan milyonlarca insanın Paris’e, Berlin’e, Atina’ya akmasından yakınan kibarlar da bu ihtiyacı hep biliyorlardı aslında; yalnızca “yerli” yoksullara yağcılık yapmak için arada bir mızıldanıyorlardı.
1990’larda Kürtlerin, (1960’lı yılların “ekonomik” göçünden farklı olarak) uçurum gibi derin bir yoksullukla metropollere yığılması ve taşeron düzeninin yapı taşı hâline gelmeleri de aynı sürecin parçası oldu. Ara sokaklara kadar uzanan atölyeler, vahşi inşaat işleri, tarım işçiliği… Yalnızca Kürtler değil ama; Türkiye tarihinde görmediği ölçüde büyük bir “kaçak göçmen işçi” gerçeğine tanık oldu (yaklaşık 1 milyon kişi).
Hükümetten, muhalefetten arada bir yükselen “kayıtdışı” gevezeliklerinin de, çocuk işçiliği üzerine edilen ikiyüzlü lafların da bu yüzden hiçbir hükmü yoktur. Sistem budur, böyle işlemektedir. O binlerce atölye, bunun için vardır; binlerce taşeron firma bunun için vardır; işi ucuzlatmak! Altın kural budur! Bu işletmelerin yüzde doksanı, sıfır öz kaynakla çalışır ve “kurallara uygun” çalıştıkları anda batarlar! Atölye sahibi ya da taşeron firma patronu, “namuslu” olamaz; yarın ilahi bir güç bu işletmelere müdahale edip tamamen kurala uygun çalıştırırsa, ertesi gün Türkiye mezarlığa döner.
Sonuçta işi ucuzlatmak, ucuza çalışabilenleri gerektirir ve onlar, aç olmak zorundadırlar bir, “ikinci sınıf yurttaş” olmalıdırlar iki. Metropollere yığılmış olan Kürt yoksulları bu iki özelliğe de sahiptirler ve o yüzden güvencesiz işçi yığınlarının büyük bölümünü oluşturuyorlar. Irkçılığın pis bir sahtekârlık olması da, bütün ırkçı provokasyonlarda “yerli” yoksulların sokakları doldurması da bundandır.[25]
Toparlarsak: Kürtler en yoksul kesimi oluşturuyorken; işçi sınıfında Kürtleşme oranı yükseldi. Bu bağlamda metropolde Kürt sorununun “esasında emekçi sorunu”na tahvil olurken; Kürt sorunu dendiğinde artık Kürt emekçilerin anlaşılması gerekiyor.
Özellikle de büyük kentlerde Türkiye işçi sınıfı Kürtleşti. En yoksul işçiler Kürtlerdir. Çünkü en alttaki işleri bu kesimler yapmaktadır. Emek sömürüsüne en yoğun maruz kalan kesimler Kürtler iken; Kürt çocuk işçileri, Kürt kadın işçileri hiçbir güvencesi olmadan büyük kentlerde, berbat koşullarda çalıştırılmaktadır.
Bu durum da “işçi sınıfının Kürtleştiği” vurgusunu öne çıkarıyor. Çünkü etnikleşen yoksulluk ile sınıf aidiyeti arasında dinamik bağlar vardır.
III. AYRIM: “ULUSAL İSTİHDAM STRATEJİSİ”NİN TÜRKÇESİ (YA DA MENŞEİ!)
Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, ABD’li CEO’lara “teşvik”i anlatırken; S. Çiftyürek de, emperyalizme pazarlanan “Ulusal İstihdam Stratejisi”ni, “Sermayeye güvence, işçiye esneklik, Kürde asimilasyon” olarak özetliyor.[26]
Bu çerçevede “Ulusal İstihdam Stratejisi”nin Türkçe’sine (ya da menşeine) ilişkin gerçekleri sıralarsak: “Ulusal İstihdam Stratejisi”, ücretli emeğe, Çin’in uyguladığı kapitalist birikim modeliyle bir kez daha diz çöktürmek istiyor.
“Düşük ücretlerin, Çin’in yükselişindeki önemi yadsınamaz,” vurgusunun altını çizen Burak Gürel ekliyor: “Çin’in 2010’da Japonya’yı geçerek dünyanın en büyük ikinci ekonomisi hâline gelmesiyle tescillenen ekonomik yükselişi, uluslararası medyadan akademik yayınlara kadar her yerde en çok tartışılan konulardan biri! Bu tartışmalarda üzerinde en çok durulan temalardan biri, Çin’in ucuz işgücüne sahip olmasının ekonomik yükselişine yaptığı katkı. Buna göre, Çin’in ucuz işgücü cenneti olarak görülmesi, ülkeye yapılan doğrudan sermaye yatırımlarını sürekli arttırmış ve ekonomik büyümenin yolunu açmıştır.”[27]
Ki burada Türk(iye) burjuvazisi tarafından Çin’e yapılan göndermenin amacı, postfordist (ya da esnek, yalın vb.) emek rejimlerine geçiştir.
Bununla hedeflenen küresel rekabette Türk(iye) sermayesinin elini güçlendirmektir.
Mesela, asgari ücret akıl almazca esnetiliyor.
Tabir caiz ise köle ticaretini andıran “kiralık”, “ödünç”, “geçici” işçilik; özel istihdam büroları, kısmi zamanlı çalışma, işin paylaşılması gibi taşeronlaştırılma “olağanlaştırılıyor”!
Bütün bunlar daha fazla iş cinayeti, daha fazla işsizlik, daha fazla yoksulluk, daha fazla örgütsüzlük ve köleliktir.
Söz konusu saldırıyla çalışma hayatındaki “katılıkların esnetilmesi” alt başlığında iş güvencesinin yok ediliyor!
Kapitalistler, beşeri yaşamı topyekûn zapt-ü rapt altına alıyorlar.
Toparlarsak “Ulusal İstihdam Stratejisi” dedikleri işçi sınıfını bölüp parçalayan, “ucuz işgücü stratejisi”dir…
Esnek, güvencesiz ve ucuz emeği meşrulaştıran söz konusu yöneliş, sermayeye “İşçimiz ucuzdur, hasta bile olmaz” diye haykırmaktadır sanki…
Formel istihdamı, enformelleştirme girişimi olarak da yorumlanması gereken “Ulusal İstihdam Stratejisi”, dört dörtlük bir işverenler sendikası belgesidir.
Yani “kuralsızlık”la malûl “UİS” belgesi, ucuz, esnek ve güvencesiz çalışmanın da bir diğer adıdır.
Çünkü onların “İşgücü piyasası katı” derken kast ettikleri, eksiklikleriyle, bozukluklarıyla, kısmiliğiyle çalışanları koruyucu ve düzenleyici yasa hükümleridir. Örneğin kıdem tazminatını katı bulmaktalar, asgari ücreti katı bulmaktalar, alt-işveren (taşeron) çalıştırılmasının belirli kısıtlamalara tabi olmasını katı bulmaktalar. UİS bu ve benzeri “katı” hükümleri eritmeyi ve buharlaştırmayı hedeflemektedir.
İstihdam ilişkilerinin esnekleştirilmesinin anlamı ücret maliyetlerinin düşürülmesidir. Bunun açık ifadesi ise daha ucuz işçiliktir. Evet, evet “UİS” ile daha ucuz, daha esnek ve daha güvencesiz bir çalışma ortamı yaratılacaktır.
Bu bağlamda “UİS”e bir TİSK belgesi demek de mümkündür.
Çünkü “UİS” ile i) Geçici işçilik yaygınlaştırılacak (Bunun anlamı güvencesiz-eğreti istihdamın daha da yaygınlaşmasıdır.); ii) Alt işveren (taşeron) uygulamasına ilişkin kısıtlamalar hafifletilecek (Taşeron uygulaması çalışma hayatının her alanını saracak); iii) Kiralık işçilik (modern kölelik) yasalaşacak (Özel istihdam büroları iş bulmaya aracılık eden kuruluşlar olmak yerine bizzat kendileri işveren olacak ve kendilerine kayıtlı (işvereni oldukları) işçileri başka şirketlere kiralayabilecekler); iv) Yeni esnek çalışma biçimleri yasalaşacak (Düzenli-güvenceli çalışma giderek istisnai bir çalışma biçimi hâline gelirken, esneklik tipik hâle gelecektir.); v) Kıdem tazminatı fonu kurulacak (Yani bu yolla kıdem tazminatı budanacak.); vi) Asgari ücrette yaş ayırımı yeniden düzenlenecek (18 yaş altı genç işçilere daha düşük asgari ücret ödenecek.)…
Bu uygulamalarla; 800 milyonluk ucuz istihdam nüfusuyla, küreselleşmeye “dünyanın atölyesi” olarak hizmet veren -”büyüme rekorları kıran- Çin’in ardından “Tayyip’in küçük Çin”i yaratılmak isteniyor!
Türkiye’nin, Güneydoğu ve Doğu Anadolu diye anılan Kürt illerinin “Çin’e çevrileceği”, Maliye Bakanı tarafından ilan edildi.
Çin’in “köle işçi cenneti” olduğunu bilmeyen var mı?
Evet, evet Maliye Bakanı 38 ülkeden gelen şirket temsilcilerine, “Türkiye’nin neresine yatırım yaparsanız çok güçlü destekler var neredeyse vergileri sıfırladık,” derken geriye Çin “işi” emek tanzimi kalmıştı. 
O da Kürt illeri üzerinden kotarılırken; çalışma hakları, sürelerini, koşulları, iş sözleşmeleri baştan aşağı neo-liberal sistemin taleplerine uydurulup, Çin modeli yedek iş ordusu da oluşturularak, toplam işgücünü kontrol altına almayı hedefleyen “UİS” dayatması kapitalist vahşetin ne demek olduğunun da yanıtıdır!
Çünkü bu dayatma ile XXI. yüzyılda küresel rekabet gücü, XIX. yüzyıl ilkel birikim modellerinden ilhamla kotarılmaktadır.
Kaldı ki sürdürülemez kapitalizm ulaştığı aşamada artık “esnek çalışma”, genel kural hâline getirilmektedir ki, bu bir köleliktir!
“UİS” ile esnek işgücü piyasası istihdamı artırmakla birlikte, yoksulluğu da artıracak ve çalışanların gelirlerini de azaltacaktır.
Bununla birlikte yine “UİS” ile sermayenin toplumun çalışmak ihtiyacında olan; yaşamları çalışmalarına bağımlı kılınmış mülksüzleri üzerindeki egemenlik ve sömürüsünü artırılacaktır.
Toparlarsak “UİS”, işçi sınıfına karşı sermayenin saldırı stratejisinin önemli bir mevzisi ve uluslararası mali sermayenin, emperyalist devletlerin ortak programının bir parçasıdır. Ayrıca da evrensel insan haklarına karşı bir saldırıdır.
Kaldı ki Bölge’nin içi boş teşviklere değil, barışa ihtiyacının olduğunu vurgusuyla, AKP hükümetinin 6. Bölge adı altında Kürtlere yönelik politikalarını da içeren 4. Teşvik Paketi’ni değerlendiren İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Görevlisi Yar. Doç. Dr. Sezai Temelli, “Bu teşvik iktisadi değil, politiktir ve diğerleri gibi tutmayacaktır,” diyor.
Kaldı ki bir yatırımın da söz konusu olmadığını söyleyen Temelli, teşvik eliyle Anadolu sermayesinin değerlendirilmesinin söz konusu olduğunu belirterek, bu teşviklerin yoksullukla ne kadar mücadele edeceğinin de meçhul olduğuna dikkat çekip ekledi:
“Türkiye haritasını renklere boyamanın bir anlamı yoktur. Sonuçta aslolan stratejik yatırımlardır, büyük ölçekli yatırımlardır. Büyük ölçekli yatırımları Rize’de Kastamonu’da göremezsiniz. O renklerin bir anlamı var; şimdi haritaya baktığınızda Kürt illeri bu sefer kahverengiye boyanmış ve ötekiler. Öteki illerin arasındaki farklar iktisadi farklar, yoksulluk farkları, gelir dağılım farkları var ama Kürt illeriyle Türkiye’nin geri kalanı arasındaki fark siyasi farktır…
Bu teşvikte devlet kendisi yatırım yapmıyor, yatırımcıyı destekliyor. Burada İsmail Beşikçi’yi hatırlamamız lazım. Kendi bölgesine yatırım yapacak bir Kürt burjuvası var mı? Beşikçi’nin önemli analizlerinden biridir. Kürt burjuvası bilinçli olarak yaratılmamıştır, dolayısıyla Diyarbakır’da, Hakkâri’de, Şırnak’ta bir Kürt iş adamı çıkıp bu teşviklerden yararlanıp ve bu söylediğimiz anlamda yatırım yapabilecek durumda mıdır? Vardır tabi! Ama bu söylediğimiz stratejik önemde olacak büyük ölçekli olacak yatırımlar yapacak bir sermaye değildir. Çünkü kahverengiye boyalı olan Kürt illeri bölgesidir. Batı burjuvası ya da Batı’daki Kürt zenginleri ya da Türk zenginleri gidip sırf teşvik için 6. bölgede yatırım yapar mı? Yapmaz…
Türkiye’nin en yoksulu 6. bölge ama 5 ve 4. bölgelerde gördüğünüz iller de çok yoksul. Dolayısıyla sosyal açıdan yaratılacak iş imkânlarıyla yoksulluğu yönetmek ve politikasını da yürütmek istiyor. Nasıl bir teknoloji nereye üreteceksiniz, hangi pazarda ne satacaksınız, bütün bu sorulara da yanıt üretmiyor. Konuşulan şu: Çin’le rekabet edebilmek ancak şu koşullarda olabilir; bütün bu teşviklerin bu söylenen senaryoya uyabilmesi için her şeyden önce çok düşük bir ücretle bu işlerin yapılması lazım. O hâlde teşvikler ve istihdam arasındaki ilişkinin anlamlı olabilmesi için ücretler aşağıda olacak. 4. 5. ve 6. bölgelere baktığımızda burada yoksulluk ücreti, hatta asgari ücretin altında çalışabilecek bir nüfusun olduğunu görüyoruz. Hem teşvik uygulayacaksınız hem de ona bu yoksulluk üzerinden artı değer sağlayabilecek. Ucuz emek olarak çalışacaklar.” [28]
Ayrıca Mustafa Sönmez, AKP’nin gündeme getirdiği teşvik politikalarını da yorumlarken, “Bu teşvik politikalarının Kürt illerindeki işsizliği azaltacağı iddiası tamamen dayanaksızdır” dedi.
Hükümetin, Çin ile Kürt illerini mukayese eden anlayışa tepki gösteren Sönmez, şu değerlendirmeyi yaptı: “İktidar, Kürt illerinde gerçekleştirilecek istihdamın vergi ve sigorta primi maliyetlerini üstlenmeyi vaadetmekte ve yatırımcılara, ‘ucuz emek ülkesi Çin’e gideceğinize, Doğu, Güneydoğu’ya gidin’ demektedir. Emeğin insafsızca sömürüldüğü Çin ile Kürt illerini bir tutan bu zihniyet, sömürgeci bir kafanın ürünüdür. Kürt illerinin, Karadeniz illeri, Orta Anadolu illeri kadar işe ve ekmeğe ihtiyacı vardır elbette ve devlet eşit yurttaşlar olarak Kürt yurttaşlarının çalışma hakkını sağlamak zorundadır. Bunun için de elbette istihdam imkânlarını genişletmelidir. Ama bunun, Çin iklimini bölgeye taşımakla yapılmasına gerek yoktur. Bu Kürt emekçilerini aşağılamaktır ve böyle bir aşağılanmayı hiçbir emekçi hak etmemektedir.”
Sönmez, Kürt illerinde kamu altyapı yatırımlarının eksik olduğunu söyleyerek, çözüm önerilerini şöyle özetledi: “AKP iktidarı, öncelikle yerel yönetimlerin bütçelerini artırarak, yerel yönetimlere yeni istihdamlar yaratma imkânı vermelidir. Kamu kuruluşları bölgede eksik konut, yol, su, elektrik, doğalgaz yatırımlarına, sağlık ve eğitim yatırımlarına ağırlık vererek istihdama katkıda bulunmalıdır. Bölgenin mahrumiyeti dikkate alınarak bölge çalışanlarından daha düşük vergi ve daha düşük sigorta primi alınmalıdır.”[29]
Özetle genelde işçi sınıfını, özelde Kürtler’i sermayenin kölesi kılma strateji olan AKP’nin “cici” paketi işçi sınıfının ve Kürtler’in nasıl sömürüleceğinin özeti gibidir…
Azize Aslan’ın çok güzel izah ettiği gibi, “Kapitalist sistem emek gücünü sadece işçi olmak üzerinden sömürmez. Kadın olmanız, çocuk olmanız, öğrenci olmanız, göçmen olmanız yahut bir başka etnik kimlikten olmanız daha da kolay ve daha da fazla sömürülmenizin koşullarını yaratır. Bu yüzden Türkiye’de Kürt olmak sistem tarafından sömürülmenin bir diğer ayağıdır.
Batı illerinde en ucuz, güvencesiz işlerde çalışmaya mahkûm olmaktır Türkiye’de Kürt olmak. Topraklarından zorla göç ettirilenlerin kaderi olmuştur İstanbul’un merdiven altı atölyelerinde çalışmak, hamallık yapmak, Silikozis’ten hergün damla damla zehirlenip ölüme mahkûm kılınmak. Diğer taraftan Bölge’de kalmak ise işsizliğe razı olmak demektir.
Şimdi devlet çıkmış, diyor ki, ‘artık İstanbul’da Bursa’da seni istemiyoruz ey Kürt işçisi, sen geri dön memleketine. İşsiz kalırım diye de korkma yatırımlar artacak’. Göç etmeye niyetli olanlara yahut başka niyeti olanlara ise diyor ki, ‘dur bekle, açıkladığım bu son teşvik paketiyle yatırımlar artacak, iş sahibi olacaksın.’
Şimdi gelin biraz yakından bakalım o hâlde bu teşvik paketine. Devlet gerçekten Kürt emekçi sınıfına ne vaat ediyor bir görelim:
Sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralamasına göre 6 bölgeye ayrılan 81 il içerindeki 15 Kürt ili 6. Bölge olarak belirlenmiş. Yani Türkiye’nin ‘en geri’ bölgesi olan 6. Bölge yeni teşvik sistemiyle birlikte ‘en avantajlı’ bölge olacak. Kim için?
Tabiî ki bu bölgeye yatırım yapacak cengâver girişimciler için. Bu bölgeye yatırım yapan işverenler 10 yıl süreyle[30] SSK işveren payı, SSK işçi payı ve Gelir Vergisi stopajından muaf kılınacak. Başbakan soruyor: ‘Yani bu ne demektir?
Asgari ücretle toplam maliyeti işgücünü satın almaktadır. Emeği satın almaktadır. Her şeyi, burada artıları devlet üstlenmiş oluyor ve işverene sadece asgari ücret kalmış oluyor net olarak.’[31] Bu hesaba göre bu bölgede yatırım yapan bir işveren için bir işçinin maliyeti net 634.64 lira olacak. Tabi eğer işveren sigorta yaparsa!
Bununla beraber vergi indirimi ile ekstra bir finansman desteği de sunuluyor. Örneğin Kocaeli’nde yatırımı olan bir yatırımcı, gidip Muş’a da yatırım yaparsa yatırıma katkı oranının yüzde 80’ini Kocaeli’nde elde ettiği kazancın vergisinden düşebilecek.
Buradan bakılınca Kürt emekçisi gerçekten iş, aş sahibi olacak diye düşünülebilir ama Çağlayan ekliyor: ‘Her sektöre destek vermeyeceğiz yalnız özellikle emek yoğun sektörlere ağırlıklı olarak teşvik vereceğiz.’[32]Tekstil gibi mesela, üstelik tekstil için 1. Bölge’den 6. Bölge’ye taşınacak yatırımcılara taşınma desteği bile sunuluyor.
Tekstil sektörü bilindiği üzere en ucuz işçiliğin, en uzun çalışma saatlerinin, en sağlıksız çalışma koşullarının olduğu en güvencesiz iş kollarından biridir. Yıllardır Batı illerinde bu koşullarda çalışan Kürt emekçilerine şimdi aynı koşullarda çalışmaya devam edin ama bu kez kendi memleketinizde çalışın deniyor.
Katıldığı bir toplantıda teşvik planı üzerine konuşan Çağlayan, ‘Konfeksiyon sektörü gibi emek yoğun sektörler bayan istihdamının en fazla olduğu sektörlerin başında geliyor. Bu sektörlerde Doğu ve Güneydoğu’da belirlenecek olan illeri biz Çin’le, Pakistan’la, Bangladeş’le ve Vietnam’la rekabet edebilecek bir bölge hâline getireceğiz. Bilhassa terör anlamında, istihdamın sağlanması, insanların kahve köşelerinden alınarak ekonomiye katılması önemli… Böyle bir güzel sistem açıklanacak ki bu sistem açıklandığında insanlarımız Çin’de Vietnam’da Bangladeş’teki gibi onların köle maaşlarıyla değil asgari ücreti eline net alacağı bir sistem olacak,’[33] diyor.
Yine Bakan benzer bir ifadeyi yıllar önce de kullanmış ve ‘Türkiye’nin en uzak köşesi bile AB pazarlarına, Çin ya da Hindistan’dan daha yakındır. Düşük gelirli illerimizde yerel asgari ücret uygulamasına geçerek, bu bölgelerimizi Türkiye’nin Çin’i yapabilir; özellikle emek yoğun sektör yatırımlarını düşük gelirli bölgelerimize kaydırarak, hem işsizliği azaltıp hem de ihracatta rekabet gücümüzü destekleyebiliriz,’[34] demiş.
Bu ifadelere bakılırsa devletin Bölgeye dair planını bellidir. Üstelik bunu ifade etmekten gram çekinilmiyor bile. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Çin olacak, Türkiye büyüyecek. Bu iktisadi manevranın en önemli dayanağı ise, gerçekleşecek yatırımların ‘terör’ ün ‘panzehiri’ olacağı iddiası.
Bölgeyi yıllardır uyguladığı/uygulamadığı politikalarla ucuz emek gücü deposu hâline getiren devlet şimdi de bunu bir fırsata çevirmeye çalışıyor. Sermayeye 6. Bölge diye işaret ettiği Kürt Bölgesi’nde yıllardır sürdürdüğü sömürgeci politikaları derinleştirmek, bundan nemalanmak istiyor.”[35]
Değiştirilmesi geren durum tamı tamına budur; böyledir!
IV. AYRIM: DEĞİŞİMİN GERE(KLİLİ)Ğİ
Karl Marx değişimin bir diyalektik süreç olarak her an yaşandığının farkındadır.
Marx’ın vurgu yaptığı değişim, insanın özgürlüğü önündeki engelleri yıkılması ve sınıfsız-sömürüsüz-sınıfsız bir dünya yolunda, devletin sönümlendirilerek, eşitlikçi özgürlüğün yaratılmasıdır.
Bunu gerçekleştirmek ise ancak, dünyayı değiştirirken kendisini de nihayete erdirecek bir sınıfın elindedir ki; Marx’ın insanın özgürleşmesini merkeze aldığı düşüncesinde işçi sınıfı büyük değişimi gerçekleştirecek “özne” olarak konumlandırılmıştır.
Yoksa Marx’ın temelde ilgilendiği mesele işçilerin sömürülüyor olması, zor şartlarda yaşaması değildir. Tarihte kölelerin, serflerin, işçilere nazaran çok daha sefil bir hayat sürdüğü dönemler olmuştur. XIX. yüzyılda ise lümpen proletarya toplumun en derin sıkıntılar içinde yaşamını sürdüren kesimidir. Marx’ın ise bunların hiçbirine belirleyici bir önem atfetmediği bilinmektedir.
İşçi sınıfına atfedilen tarihsel önem devletin ve sınıfların sönümlenmesinde oynayacağı roldür. Bu yüzden daha sonraları sola sirayet eden işçicilik, işçi fetişizmi, işçiliğin ahlâkî olarak yüksek görülmesinin Marx’ın bakış açısıyla hiçbir ilgisi yoktur.
Marx bizatihi siyaset üzerinde çok fazla durmadığı gibi, işçi sınıfı hareketinin gelişimi mefhumunu bir örgüt ve hegemonya sorununa indirgememiştir.
Meseleyi bir eşitlik ve özgürlük sorunsalı (ve buna bağıntılı yeni bir siyasal örgütlenme[36]) olarak formüle etmiştir.[37]
O hâlde kolektif proletarya ile tarihsel bloğunun iktidarını, değişimin gerekliliği yolunda eşitlik ve özgürlük için bir “iktidarsızlık” olarak formüle etmek kilit önem arzetmektedir…
IV.1) “SONUÇ YERİNE”
Burjuvazinin topyekûn saldırısı altındaki işçi sınıfının, “değişimin gerekliliği”ne içkin zorunlulukları kavrayarak, politikleş(tiril)mesi için antagonizma (sınıfsal uzlaşmazlık), emeğin öznelliği (emeğin politik bağımsızlığı), örgüt ve devrimci pratik üzerine yeniden düşünmek gerekiyor. Özellikle kapitalist üretimin “olmazsa olmaz”lığı olan kâr oranının düşmesi eğilimi yasasın, işçi sınıfı mücadelesinin ve kapitalizmin sürdürülemezliğinin işaretiyken![38]
Hem de anti-kapitalizmin, toplumsal antagonizmanın tözü olduğu ve sınıf antagonizmasıyla toplumsal antagonizma arasında artık bir dolayım kalmadığını asla göz ardı etmeden!
İşçi sınıfının politikası, yeniden kurulacak ise, bu perspektiften kurulacaktır…
Bu da toplumsal antagonizmanın tözünü, artık anti-emperyalizm ve anti-faşizmin oluşturmadığını kavramayı gerektiriyor.
Her şeyin anti-kapitalizm eksenin de tanımlanmasını “olmazsa olmaz”laştığı güzergâhta toplumsal antagonizmanın politik bedeni -siyasal demokrasi gücü olan!- “halk” değildir.
İşçi sınıfı kavramı ve gerçeği, “halk” ve “ulus” kavramları içine (anti-emperyalist ve anti-faşist eksenlerde) sıkıştırılmadan kavranmalı/ kavratılmalıdır.
Hatırlayın: Sınıf, emperyalizm karşısında “ulus”a, faşizm karşısında “halk”a monte edilerek, ne emeğin sınıflaştırılmasına ne de emeği sınıfsızlaştıran devrimci söylem ile eyleme geçilemedi.
Bu da sınıf kavramını politik olarak komünist güç olmaktan çıkarıp, siyasal demokrasi gücüne indirgedi. Ücretli emeğin reddi üzerinden komünizm politik talep hâline getirilemedi. (Oysa emeğin özgürlüğü ücretli emeğin reddi idi!)
Sınıfı politik olarak kuranın toplumsal antagonizmanın tözü olduğu; devrimciliğin de bu tözde yattığı unutuldu…
Kaldı ki işçi sınıfını politik olarak kuran da böylesi (Leninist) politikliktir.
Ancak şunu da eklemeden geçersek meseleyi eksik sunmuş oluruz: Karl Marx, hiçbir zaman komünistliği temsiliyette, öncüde, önderlikte görmedi. O, komünistliği, sınıfın bugünden sınıf olarak kendini reddeden örgütlü somut politik pratiği olarak gördü. “Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir durum ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü duruma son verecek gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda var olan öncüllerden doğarlar,” dedi.
Bu noktada kapitalizm koşullarında nesnel ve öznel olmak üzere, toplumsal gerçekliğin iki farklı görünümünden bahseder György Lukacs: Nesnel anlamda, nesneler, nesneler arası ilişkiler ve bütün bunların oluşturduğu “nesneler dünyası” söz konusudur.[39] Bu koşullara bağlı olarak özneler, nesneler tarafından kuşatılmışlardır ve koşullar nesne-bağımlı bir yaşam için son derece uygundur. Böylece özneler nesnel gerçeklikle karşılaştıklarında iki olanakları vardır: Tanıma (recognition) veya reddetme (rejection). Bu noktada tanıma, insanın teorik ve pratik açıdan nesnel koşullara boyun eğmesi ve uyum göstermesi anlamına gelir. Tanıdık bir kavram kullanırsak, insanın şeyleşmesi anlamına gelir. Şeyleşme, nesnel gerçekliğe uyum gösteren özneler ve özneler arası ilişkilere karşılık düşer. Bu noktada, Lukacs açısından şeyleşmenin ilk adımı nesneleşmedir.
Nesneleşme, insan emeğinin üretim sırasında nesneye aktarılması, içerilmesi ve hay alet/ heyula bir niteliğe bürünmesidir. Emek, nesneleşmeye bağlı olarak, öznenin kendisinden çıkar, nesneye aktarılır. Kapitalist toplum koşullarında, diğer toplum biçimlerinden farklı olarak nesneler pazarda satılmak üzere üretilirler. Böylece nesne, özneden kopardır, ona dışsal bir nitelik kazanır ve kendiyle ilişkisiz bir biçimde farklı öznelerle ilişkilenir. Bu sonuncu dolayısıyla, emek-gücü de pazar ilişkileri içinde alınıp-satılan bir metaya dönüşür. Bütün bunların neticesi, insanın başat etkinliği üretime bağlı olarak, emek-gücünün insanın kendisine yabancılaşmasıdır.[40] Bu noktadan sonra emek tıpkı diğer metalar gibi “nesneler dünyası”nın bir parçası hâline gelir. Burada nesneleşmeye bağlı olarak şeyleşen işçi, emek-gücünü satın alarak şeyleşen burjuvayla toplumsal gerçekliğin öznel görünümünü oluştururlar. Lukacs için işçi ve burjuva açısından şeyleşme farklı biçimlerde olsa da içerik olarak pek fazla farklılık göstermez. Ancak işçinin, burjuvadan ayrıldığı elzem nokta, toplumsal ilişkilerin temel etkinliğini oluşturması ve olası bir değişimin olanağını, başta anılan reddetme edimiyle tohum hâlinde taşımasıdır.
Kendilerini şeyleşmiş ilişkilerin içinde bulan özneler ne bu koşulların dışında olabilirler ne de kaçabilirler, çünkü nesnel koşullar, öznel koşulları belirleyecek derecede kuvvetlidir. Bunun anlamı, nesnel koşulların, özne ilişkilerini uyum göstermesi, kendi nesneler dünyasının bir parçası olması ve denetimi altında kalması için zorlamasıdır. Bu noktada özneler toplumsal gelişmenin olanaklarına bağlı olarak, önce şeyleşmeyi aşabilme koşullarına sahip değillerdir. Ancak işçi toplumsal ilişkilerin dayanağı olan başlıca özne, belirli bir tarihsellik içerisinde bu koşula sahip olarak, taşıdığı tohumu açığa çıkarabilir. Böylece şeyleşmiş İlişkileri parçalayarak öz bilince sahip bir şekilde alternatif toplumsal ilişkiler kurar.[41]
Bu noktada, “Sen çalışıp çabalarsın, çoluk çocuğunun karnını doyuramazsın; o yan gelip yatar, elini ılık sudan soğuk suya vurmaz, bir eli yağda bir eli baldadır. Bir de sen götürür de arkadaş reyin bu padişah hayatını sürenlere verirsin. Olur mu? Benim bu fukara kısmının gidişine de davranışına da aklım ermedi gitti,” diyen Yaşar Kemal’in tutumu karşısında; V. İ. Lenin’in, “İşçilere politik bilinç götürmek için sosyal-demokratlar [komünistler-y.n] nüfusun bütün sınıfları arasına gitmeli, ordu birliklerini bütün yönlere göndermelidir,” uyarısı anımsanmalıdır…
Evet, evet, işçi sınıfının soru(n)larını, György Lukacs’ın uyarılarını “es” geçmeyen, böylesi bir perspektiften ele almaktan başka çare(miz) kalmamıştır…
12 Mayıs 2012 10:49:20, Ankara.
N O T L A R
[1] Özgürlük ve Sosyalizm Partisi’nin 9 Haziran 2012’de Adıyaman’da, 10 Haziran 2012’te de Antep’te düzenlediği “Ulusal İstihdam Strateji” başlıklı panelde yapılan konuşma… Newroz, Yıl:6, No:213, 22 Haziran 2012…
[2] Sadi.
[3] Murat Sevinç, “İşçinin Adı Var mı?”, Radikal İki, 18 Mart 2012, s.12.
[4] Karl Marx, “Nihayet, bizzat sermaye-emek ilişkisinin, kapitalist ile işçi arasındaki ilişkinin yeniden-üretimi ve yeni-üretimi, üretim ve değerlenme sürecinin başlıca sonucu olarak görülmektedir. Bu toplumsal ilişki, bu üretim ilişkisi, gerçek sürecin maddi sonuçlarından çok daha önemli bir üründür. Gerçekten, bu süreçte işçi kendi kendini emek kapasitesi olarak ve kendi karşıtı olarak sermayeyi üretmekte, kapitalist ise kendi kendini sermaye olarak ve kendi karşıtı olarak canlı emek kapasitesini üretmektedir. Her biri kendini yeniden üretirken, kendi olumsuzlamasını da yeniden-üretmektedir. Kapitalist, emeği yabancı emek olarak üretmekte; emek, ürünü yabancı ürün olarak üretmektedir. Kapitalist işçiyi, işçi de kapitalisti üretmektedir, vb.” diyerek, çelişkinin bir ilişki üretimi olduğunu ortaya koymuştur.
[5] Sınıf İlişkileri, Hazırlayan: M. Nedim Süalp-Aslı Güneş-Z. Tül Akbal Süalp, Sınıf İlişkileri, Bağlam Yay., 2011.
[6] Haluk Yurtsever, Kapitalizmin Sınırları ve Toplumsal Proletarya, Yordam Kitap, 2012.
[7] K. Marx, Kapital, C:1, Sol Yay., 1975, s.652.
[8] K. Marx, 1844 Elyazmaları’ndan aktaran: Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, 1979, s.113.
[9] Yasin Durak, Emeğin Tevekkülü, İletişim Yay., 2012.
[10] Elbette “din adına”, çeşitli “farklı söylenceler de mevcuttur:
* “Ezilenleri özgürlüğe kavuşturun. Her türlü boyunduruğu ve zinciri kırın. Yiyeceğinizi açla paylaşın.” (Tevrat/ Yaşeya 58/ 6-7.)
* “Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin.” (İncil/ Matta; 6/ 19.)
* “Hem Tanrıya hem mamona (paraya) kulluk edemezsizin.” (İncil; 6/ 24.)
* “Allah ve Elçisi faiz yiyenlere savaş açmıştır.” (Kur’an/ Bakara Suresi; 279.)
* “Biriktirdiklerinizle dağlanacaksınız. Kenz ateştir.” (Kur’an/ Tevbe Suresi; 34-35.)
* “Biz istiyoruz ki ezilenleri yeryüzünde önderler yapalım.” (Kasas Suresi; 5.)
* “İnsan için emeğinden başkası yoktur.” (Kur’an/ Necm Suresi; 39.)
* “Kölelere özgürlük.” (Kur’an/ Beled Suresi; 13.)
* “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” (Hz. Muhammed.)
* “İşçinin hakkını alın teri kurumadan veriniz.” (Hz. Muhammed.)
* “Her zaman yoksuldan yana ol, sömürücü zenginin yanında olma.” (Hz. Ali.)
* “Başkaldırıyorum o hâlde varım.” (Ali Şeraiti.)
*TEM
[11] Türkiye iş kazalarında dünya üçüncüsü ve Avrupa birincisiyken; Türkiye İnsan Yönetimi Derneği (PERYÖN) ve Towers Watson, “PERYÖN üyeleri arasında bir anket yaptı. “İş Sağlığı ve Güvenliği” konulu ankete 104 şirketin orta ve üst düzey yöneticileri yanıt verdi. Ankete göre, şirketlerin çoğunluğunun iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili tanımlı prosedürleri ve uygulamaları bulunuyor. Şirketlerin yüzde 29’unda bu uygulamalar çalışanlara seminerler ve çalıştaylar, yüzde 22’sinde panolara asılan duyurular, yüzde 17’sinde e-posta, yüzde 9’unda ise hazırlanan kitapçık ve broşürler aracılığıyla duyuruluyor. Şirketlerin yüzde 13’ü ise iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili önemler ile ilgili çalışanlarla iletişimde bulunmuyor. Anket, iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili ölçümlerin şirket genelinde veya departmanlar bazında performans hedeflerine yansıtılmadığını ortaya koyuyor. Şirketlerde iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin uygulamaların var olduğu görülse de, bu uygulamalar şirketlerin yüzde 45’inde işletme genelinde veya departman bazında hedeflerle ilişkilendirilmiyor. (Fatoş Karahasan, “İş Güvenliğinde Sınıfta Kaldık”, Milliyet, 21 Mayıs 2012, s.9.)
[12] Koray Çalışkan, “Rekortmen Sendika Grevi Yasakladı”, Radikal, 17 Nisan 2012, s.6.
[13] “Faşizme Karşı Omuz Omuza Bir Mayıs’a Bir Mayıs Meydanına…”, Galata Gazete, 27 Nisan 2012.
[14] Eren Putlar, “Türkiye’de Kaç Kürt Yaşıyor?” http://www.t24.com.tr/haberdetay/124914.aspx
[15] KONDA yöneticisi Bekir Ağrıdır ile söyleşi: “Türkçe Bilmeyen Kürt Derdini Nasıl Anlatsın?”, http://yenisafak.com.tr/Yorum/?i=207651
[16] Oysa ne Kürt coğrafyası ne de diğer bölgelerde Kürtler tarafından işlenen suçların ülke ortalamasının üzerinde olmadığını gösteren bir çalışma için bkz: İsmail Azboğlu, “Kürtler Daha mı Çok Suç İşliyor?” Özgür Gündem, 25 Eylül 2011, s.11.
[17] Sibel Özbudun, “… “Yeni” Yoksulluk ve Etnisite”, Newroz, No:192, 10 Kasım 2011, s.8; Newroz, No:193, 17 Kasım 2011, s.9.
[18] Mustafa Sönmez, “Güneydoğu: İçe Kapanmaya Devam!”, Cumhuriyet, 3 Şubat 2012, s.11.
[19] Mustafa Sönmez, “Özerklik İspanya’yı Böldü mü?”, Cumhuriyet, 3 Haziran 2011, s.13.
[20] Mustafa Sönmez, “… ‘Açılım’, GAP’ta da Çuvalladı…”, Cumhuriyet, 25 Kasım 2011, s.11.
[21] Mustafa Sönmez, “GAP Ağaları ve Yoksul Kürtler…”, Cumhuriyet, 26 Kasım 2011, s.10.
[22] Oral Çalışlar, “Mayınlar Öldürüyor…”, Radikal, 1 Mart 2011, s.17.
[23] Siren İdemen ve Yücel Göktürk’ün Express’in seçim özel sayısı için yaptığı röportajdan. http://kafaradyo2.tumblr.com/post/6422107728/s-rr-abemiz-expressin-harika-secim-ozel
[24] Melda Başçakır, “Erhan Göksel ‘Giderayak’ Hükümeti Bombaladı!”, 25 Ocak 2010… http://www.devadim.com/pagelist/konu.php?id=7312&sayfa=1#lastMessage
[25] M. Ender Öndeş, “Güvencesizlik ve Kürtler…”, Gündem, 22 Mayıs 2012, s.4.
[26] S. Çiftyürek, “Ulusal İstihdam Stratejisi”, Newroz, Yıl:6, No: 209, 26 Nisan 2012, s.1-4.
[27] Burak Gürel, “Asya Devinin Sonunu Ucuz İşgücü mü Getirecek?”, Radikal, 11 Şubat 2012, s.18-19.
[28] Sedat Yılmaz, “Bölge’ye Boş Teşvik Değil, Barış Gerekli”, Gündem, 16 Nisan 2012, s.5.
[29] Ali Barış Kurt, “Çin Benzetmesi Sömürgeci Bir Kafanın Ürünüdür”, Gündem, 14 Nisan 2012, s.4.
[30] Yatırım Organize Sanayi Bölgesi (OSB)’ye yapılırsa 12 yıl süreyle!
[31] Turkish Yatırım Günlük Haber Bülteni, 6 Nisan 2012.
[32] http://www.berlinturk.de/berlin/news/berlin/zafer-cayüzde C4yüzde 9Flayan-turkler-kendi-otomobillerini-uretecek-zekaya-sahip
[34] Ankara Sanayi Odası (ASO), İşsizlik ve Bölgesel Gelir Dağılımı Eşitsizliğiyle Mücadele İçin “Yerel Asgari Ücret” Uygulaması, Haziran 2005.
[35] Azize Aslan, “Kürt Coğrafyası’nda Kapitalizm”, Kaynak:(jiyan.org), http://www.jiyan.org/2012/04/13/kurt-cografyasinda-kapitalizm
[36] Karl Marx – Friedrich Engels, Komünist Partisi Manifestosu, Çev: Işık Somer, Kaynak Yay., 2, basım., 2003, s.62.
[37] Can Ulusoy, “Etik ve Adalet Merkezli Yeni Bir Siyaset Arayışı: Türkiye’de Özgürlükçü Sol”, Doğu Batı, Yıl:15, No:59, Kasım-Aralık-Ocak 2011-12, s.210-213.
[38] Kapitalist üretim sisteminde toplam kâr miktarını arttırmanın iki yolu vardır: Ya artı değer (işçinin emeğinin değerinin kapitalist tarafından çalınan kısmı) oranını yükseltmek, ya da emeğin sermaye tarafından sömürülme yoğunluğu aynı kalmak kaydıyla, sömürülen işçi sayısını arttırmak.
Artı değer oranını yükselterek kâr miktarını arttırmanın belirli sınırları vardır. Bu sınırlar aşıldığı takdirde kâr oranının artışı da tehlikeye girer. Üretim ve çalışma tarihinde bunlar çok sayıda denenmiş yollardır.
Sömürülen işçi sayısını sürekli arttırarak, aynı artı değer oranıyla daha fazla toplam kâr miktarına ulaşabilmenin yolu vardır. Fakat bunun için sabit sermaye yatırımı denilen yeni sermaye yatırımları gereklidir. Çünkü aynı sabit sermaye miktarıyla daha fazla sayıda işçi sömürülemez. Çalışacak işçi sayısı bakımından da sistem için bir sürdürülebilirlik sınırı vardır. Bu yüzden eski üretim araçlarını ve metotlarını geliştirerek veya değiştirerek üretimdeki verimliliği arttırmak gerekir. (Böylece daha az sayıda işçi ile aynı miktarda iş veya aynı sayıda işçi ile daha fazla iş üretilebilir.)
Ancak bu durumda yeni teknolojiyle ilgili olan yatırım sermayesi toplam sermayeyi arttırmış olacağı için, değişen sermayede (ücretlerde vb.) sabit sermayeye ve dolayısıyla da yatırılan toplam sermayeye oranla görece bir azalma olmuş olur. Bu durumda kâr oranı azalır.
Teknik yenilenme yatırımı, hem yeni iş alanları yaratarak işçi sayısını fazlalaştırabileceği, hem de üretim maliyetini düşürerek daha ucuza satılabilmesini sağladığı mal miktarını arttıracağı için (kâr oranında düşmeye yol açsa bile) toplam kâr miktarında artma sağlayacaktır.
Kâr oranının azalması eğilimi yasası, hem teknolojik yeniliklerin, hem de sermaye yatırımlarının yayılmasının ana itici güdüsüdür. Karl Marx (1818-1883) tarafından ortaya konulan bu basit yasa, kapitalizmin temel bir dinamiğini açıklayıcı niteliktedir.
Kapitalizm, yayılmadan duramaz. Kapitalisti hangi kâr oranıyla para kazandığı ilgilendirse de, onun asıl ilgisini çeken şey, elde edeceği toplam kâr miktarıdır. Bu nedenle üretimi arttıracak teknolojik yenilikleri destekle(yebili)r (tarihteki teknolojik icatların ve yeniliklerin itici güçlerinden biri) ve yeni yatırım alanları ve meta pazarları elde etmek için yayıldıkça yayılmak ister.
Sermayenin yayılmasını kısıtlayan veya engelleyen faktörler onu çeşitli derecelerde ve biçimlerde bunalıma sokar. Bu bunalım sadece ekonomik değil, çok şiddetli siyasi ve askeri biçimler de alabilir. XX. yüzyılın sonlarına kadar bu tür gelişmelerin çok sayıda örneğini gördük.
Ama XX. yüzyılda uluslararası sermayenin yayılabilmesi için hâlâ elverişli olan yeterince bölge ve pazar vardı. Onun açısından bu imkân günümüzde daha da azalmıştır. Kapitalist küreselleşme, artık doğa ve insan kaynaklarının daha fazla sömürülmesinde fiziksel sınırlarına doğru yaklaşmaktadır. Bu nedenle uluslararası sermaye, yayılmasını engelleyecek veya zayıflatacak her türlü faktöre karşı çok daha hassastır. (Osman Bahadır, “Kâr Oranının Azalması Eğilimi Yasası”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, No:1312, 11 Mayıs 2012, s.12.)
[39] György Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci, çev: Yılmaz Öner, Belge Yay., 2004, s.157.
[40] yage, s.174.
[41] Önder Kulak, “Dilthey ve Lukacs’da Anlama-Yorumlama Meselesi”, Felsefe Yazın, Yıl:8, No:20, Mayıs-Temmuz 2012, s.8-9.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s