İLLE DE, ISRARLA; AŞK YENIDEN…[*]

“Nasıl rüya görüyorsak
öyle yaşarız.”[1]
“Mevt yokluksa
aşk varlıktır.”[2]
“Aşk meyinden içen
aşık ayılmaz.”[3]
Tutkuyla betimlenen aşk, meydan okuyan bir kuvvet, teslim alınamayan isyancı bir cürettir. Tıpkı “Tutku ile aşk, büyük işlerin kanatlarıdır,” sözlerindeki üzere Goethe’nin…

Kolay mı? Aşka, sevdaya dair yazmak; nihai kertede insanî tutku ve cüret(imiz)e yani hayata, onu değiştirerek estetize etmeye mündemiç bir ahlâk, bir vicdan meselesidir…
Edip Cansever’in, “İçinden doğru sevdim seni/ Bakışlarından doğru sevdim de/ Ağzındaki ıslaklığın buğusundan/ Sesini yapan sözcüklerden sevdim bir de/ Beni sevdiğin gibi sevdim seni/ Kar bırakılmış karanlığından/ Yerleştir bu sevdayı her yerine…”
Ya da Atillâ İlhan’ın, “Yalnızlıklarımda elimden tuttular/ Uzak fısıltıları içimi ürpertir/ Sanki gökyüzünde bir buluttular/ Nereye kayboldular şimdi kimbilir/ Ne kadınlar sevdim zaten yoktular/ Böyle bir sevmek görülmemiştir…”
Veya Apollinaire’in, “Aşk şu akar su gibi kayıp gidiyor/ Aşk gidiyor/ Hayat nasıl yavaş/ Ve umut nasıl şiddetli/ Gelen gece saati çalıyor/ Ben kalıyorum günler kayıp gidiyor…” dizelerindeki beşeri meselede yazmak, elbette kolay değil!
Ancak Faruk Nafiz Çamlıbel’in, “Tarihe karıştı, eski sevdalar,” saptamasına aldırmadan, “İlle de, ısrarla; aşk yeniden…” diyen(lerden) birisi olarak evet, aşka ve sevdaya dair yazabilirim…
Nâzım Hikmet Ran’ın, “Tahir olmak da ayıp değil/ Zühre olmak da,/ hattâ sevda yüzünden/ ölmek de ayıp değil,” dizelerini terennüm edip, bu konuda asla son noktanın konulamayacağı bilinciyle ve de Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun, “Bütün kitapları yakmalı/ Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır,” dizelerindeki uyarıyla…
* * * * *
Sevda, hayatın insan(lık)a verdiği en büyük armağandır.
Birine, dünyaya, bugüne, geleceğe umut dolu gözlerle bakmaktır.
Tükenmeyen, bitti denilen yerde başlayan sevda, bu gücüyle de, “insanı kör eder, sağır yapar” Mevlânâ’nın işaret ettiği gibi…
Aslında “Sevgi… bir üretimdir. Daha dışarıdan bakıldığında sevenler, üreticiler olarak görünür, daha yüksek bir düzenin üreticileri…”[4]
Sevgi, sevda deyip geçmeyin sakın ha…
O bize itiraz etmeyi, baş eğmemeyi, yalan söylememeyi, çözümün insan(lık)da olduğunu öğretir ki, bu da , “insan olmak/ kalmak”ın “sırrı”dır.
Bize durmadan yalana sarılmayı “öğreten” yalanın iktidarında sevda insan(lar)a, önemli olanın kendi kendimize yalan söylemememiz ve yalanın iktidarına boyun eğmememiz olduğunu öğretir.
Yalana boyun eğen, kendisine saygısını yitiren ve sevdaya yabancılaşandır…
* * * * *
Sevdaya yabancılaşmak vicdanını yitirmiş ahlâksızlıktır.
Elbette birileri için “günahsız” bir ahlâk düşünmek, göksüz bir dünya düşünmekten daha zorken; sözünü ettiğim ahlâk, ezilenlere ait olandır…
Onların ahlâkı, vicdansız, insansız bir gevezeliktir.
Hayır, hayır o beş para etmez genel ahlâk söylevlerine aldırmayın; çünkü onlarınki, üzerinde etiket olan pazarın ahlâkıdır.
Nihayet ahlâkî davranışın niteliğini, ait olduğu niteler…
Sevdanın, vicdanın ahlâkı gibi…
* * * * *
Bir yaşam biçimi olan o ahlâk, gözlerde, dünyaya bakıştadır…
Tıpkı Aristoteles’in, “Aşk, gözden kalbe düşen yıldırımdır”; bir Rus atasözünün, “Aşk gözlerden başlar,” deyişindeki üzere…
Söyleyeceklerini gözleriyle söyleyen sevda, dünyaya baktığımız pencere değilse nedir?
Bir an düşünün: İnsan(lar)ın, birbirinin gözünün içine sevdayla bakmasından daha cüretkâr, yaratıcı bir şey olabilir mi?
Herakleitos’un, “Kulaklardan daha emin tanıklar” olarak betimlediği gözler, öğretir, kavratır, haber verirken; “Aşk düşmüşse yüreğe, gökkuşağına bürünür gözler; birbirinden güzel renklerle örter tüm kara bulutları,” notunu düşer Henry Ward Beecher…
İş bu nedenle aşkın dili gözlerdedir; gözlerin dili ise, her yerde birdir ve birleştiren umut ve cesarettir…
* * * * *
Sevda(lar) ile insan(lık)ın özgürleşme kavgasının iç içe geçtiği hayatta ne kavgasız sevda ne de sevdasız bir kavga mümkün değildir…
Çünkü korkuları yenmekte, insan(lık)ı yüreklendirmekte bir kaldıraç işlevi gören sevda, onu var eden umuttur, cesarettir…
Hem de aklını yüreklice kullanan bir cesaret…
Söz konusu cesaret, hayatı tehlikeye atmak pahasına, aşkı ve hayatı koruyarak, korkuyu baş eğmeyen; bir bilgeliğin cüretidir aynı zamanda…
Bu nedenle sevdalanmak, ölmeyi göze almak gibi çok ama pek çok cesaret ister.
Bir yüzleşmeye de denk düşen sevda, insan(lık)ın kendini yeniden üretmesinin de yol ve yöntemidir.
Bir başlatma ve sona erdirme kesinliği olarak sevda, asla bir “alışkanlık” değildir.
O, sevdanın hayatı çoğaltıp, korkaklığın ölüme davetiye çıkardığı dünyada; “Korkağa, korkak”, “Yanlışa yanlış” derken; insan(lık)a direnç ve umudun ne olduğunu öğreten, gösteren, unutturmayandır…
Hayatı durmadan estetize ederek, umut etmenin, başkaldırmanın insan olmanın vazgeçilemezi olduğunu ve uğruna dövüştüklerimizi gerçekleştirmenin yeni yollarını öğretir biz(ler)e…
Hem de kuşkulara, boşvermelere karşı!
* * * * *
Kolay mı? Bir Kürt atasözündeki üzere, “Her tişt ji ziravî, mirov ji stûrî diqete/ Her şey incelikten, insan kabalıktan kopar,” diyen sevda, kişiliğimiz ve karakterimizi oluşturandır…
Çünkü insanı insan yapan içtenliğin yürekliliği olan sevda, elimizin emeği, gözümüzün nurudur; dünyaya bakışımızı betimleyen karakterimizdir.
Elbette bir yanıyla acı ile ilintili olan sevda, Aristoteles’in, “Sevmek acı çekmektir, sevmemek ölmek,” uyarısını ve sevdanın bir acıma olamayacağını asla unutmaz…
Evet sevda ne kendi kendine ne de ötekine acımakla nitelenemez, nitelenmemelidir de…
Özetle Aldous Huxley’in, “Bu dünya belki de bir başka gezegenin cehennemidir,” diye betimlediği yerkürede insan(lık)a dayatılan egemen yabancılaşmanın, yalnızlığın, insanlık durumunun en derin olgusu olan tekilliğin, bir başınalığın, çaresizliğin panzehiri sevdadır…
Sevdanın yoğunlaştırılmış, en üst aşaması olan aşktır…
* * * * *
O hâlde artık, aşkı konuşmaya başlayabiliriz…
Anatole France’ın, “Hıristiyanlık, aşkı günah sayarak ona büyük bir iyilikte bulundu”; Emma Goldman’ın, “Kilise ve toplum öyle kabul etsin ya da etmesin, aşkla kutsanmamış, doğal olmayan bütün birliktelikler fahişeliktir,” sözlerinin altını özenle çizerek ekleyelim: Aşk, hiçbir afete, felakete aldırmaz…
Kendini aşkıyla aşarak, tazeler/ yeniler…
Küllerindeki közden harlanan bir ateştir…
Hiçbir zaman vazgeçmeyen bir gülümseme ya da hayata mündemiç insan(lık)ın doğal kendiliğindenliğidir.
Birbirine zıt bir sürü şekli olsa da, nihayetinde, iki iken bir olmanın ötesinde çoğullaşmaktır.
Hatırlamalarla yaşayıp, unutmalarla ölüme mahkûm edilen aşk, anlatılmaktan çok yaşanır.
Malum “Aşk dizge dışıdır” vurgusuyla ekler Gülsüm Depeli de: “Aşkın kendisi temel bir duygu değil; duygusal bir kombinasyon aslında. Bunun içinde coşkuyu mutlaka hatırlamak gerekiyor. Aşkın coşkusu, ki bu yine kendi içinde çok dolu bir kavram, yıkıcı olabileceği kadar üretici de olabilir. Yıkıcılığı içinde yaratıcılık da trajediler de barındırabilen bir kavram. Aynı saniyeler içinde vazgeçişler ve ele geçirmeler, öfke ve sevinç, kaçarken yakalanma, yakalandığın anda birdenbire bırakma… Belki saniye bile diyemeyeceğimiz bir hızla birbirine aktarılması duyguların… Bütün paradoksal anların aynı anda harekete geçmesi…
Aşk bir yandan bir varoluş doğrulaması. Çünkü bizim bedenimizi tanımlayan ve bu dünyaya ekleyen bir haz ve enerji yoğunlaşması. Çok da güçlü bir duygu… Diğer paradokslarından da söz edilebilir belki. Tutku ve cinsellik aşkın tanımlayıcı unsurlarından biridir. Ama bir yandan tam da bu yanıyla içimizi kırıp birden şüpheye düşüren bir şeydir.”[5]
Öte yandan bir yolunu her zaman bulan aşk, duyuların şiiridir ve saklanamaz.
Ya da tatlı acılığıyla, Johann Wolfgang von Goethe’ye, “Seni seviyorsam, bundan sana ne?” dedirten aşk, hayal kurmak, cüret etmek, hoşgörmek, üretmektir.
Kendine has insanî nedenleriyle aşk, aşık olmayanın anlayamayacağı ya da anlaşılmaz ilan ettiğidir…
Birçok hayatı yaşamakla özdeşleşen aşk, Atilla İlhan’ca, “Ben sana mecburum bilemezsin,” derken; “İnsan sevdiğini bırakmaz, sevmek bırakır insanı…” notunu düşmektir…
Sonsuz, sınırsız niteliğiyle daima kendi kendini büyütüp, çoğaltan aşk, daima gençtir.
Yani “Kalbin yaşı yoktur,” Eugene Ionesco’nun belirttiği üzere…
 “İmkânsız bir ihtimal” olarak da tanımlanması mümkün olan aşk; bir kelimeye bin anlam, bir yaşam, bir mücadele yükleyebilmektir…
Ama Yılmaz Erdoğan’ın, “Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim,” dediği değildir asla…
İmkânsız birçok şeyi mümkün kılan aşk köprü kurmakken; aşktan korkmak, yaşamdan korkmak ve kaçmaktır.
Sevginin olduğu yerde hayat, hayatın olduğu yerde de aşkın olduğu herkesin malumuyken; aşkı tanımak, yaratan ve yok eden güçle yüzleşmektir…
Kolay mı insan dediğin sevebildiği, aşık olabildiği kadardır; dahası ve fazlası değildir…
Evet, evet nihayetinde W. Goethe’nin, “İyi değilim, (…) çünkü ne aşığım ne de kimse bana aşık… Aşk bana her şeyi veriyor. Onun olmadığı yerde havanda su döver gibiyim,”[6] notunu düştüğü aşk…
Cemal Süreya’ya, “Annesinden dayak yediği hâlde,/ yine ‘anne’ diye ağlayan bir çocuktur aşk…”
İlhan Berk’e, “Yaşamaktır aşk!”
Can Yücel’e, “Aşk; kelime değil/ bir cümledir./ Kurmak içinse,/ özneyle yüklem değil,/ iki yürek gerekir”…[7]
Atilla İlhan’a, “Ağzımın tadı yoksa,/ Hasta gibiysem,/ Boğazımda düğümleniyorsa lokmalar,/ Buluttan nem kapıyorsam,/ İnan hep güzel gözlerinin hasretindendir”…
Aşık Veysel’e, “Güzelliğin on para etmez/ bu bendeki aşk olmasa”…
Edip Cansever’e, “Bu aralar ellerim hep üşür benim./ Doktor ‘kansızlık’ der,/ ben ‘sensizlik’ derim”…
Yunus Emre’ye, “Türlü türlü cefanın/ Adını aşk koymuşlar,” dedirtendir aşk…
Tam da bunun için ille de, ısrarla; aşk yeniden…
19 Mart 2012 10:52:19, Ankara.
N O T L A R
[*] Mali Müşavirler Bülteni (Ankara), Yıl:36, No:67, Ocak-Mart 2012…
[1] Joseph Conrad.
[2] Abdülhak Hamid Tarhan.
[3] Aşık Veysel.
[4] Bertholt Brecht, Brecht’in Lai-Tu’su, İnter Yay., 1988, s.292.
[5] Gülsüm Depeli, “Aşk Huzursuzdur”, Bianet, 12 Şubat 2012.
[6] W. Goethe’nin, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s. 279.
[7] “Çok sahiplenmeden seveceksin mesela./ Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,/ Hem de hep senin kalacakmış gibi.” (Can Yücel.)
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s