DEVLET(LER) VE FAŞIZM(LER)

“İyi bir fikre sahip
olmanın en iyi yolu,
birçok fikre sahip olmaktır.”[1]
Devlet(ler) ve faşizm(ler) konusunda, yeniden anımsamak, konuşmak ve tartışmak zorundayız yine.
Çünkü “zamanın ruhu”, bunları bir kez daha “olmazsa olmaz” kılıyor dünyanın değiştirilmesi için.
i) DEVLET NE(DİR)?

“Devlet Ne(dir)?” konusunda: “Bir sınıfın başka bir sınıf üzerindeki tahakküm aracı” ifadesinin en “güzel” ve “özlü” tanım olduğunun altı özenle çizilmeli.
Sonra da devletin, egemen güçlerin terör aygıtı ve insan(lık)ın tüm toplumsal soru(n)larının kaynağı… olduğu da.
Evet devlet “her şeye kadir” olandır.
Hayattaki en büyük katildir.
Örgütlenmiş resmi şiddettir.
Ayrıca hem bir sınıfın diğer sınıf(lar) üzerindeki baskı aygıtı; hem de bu durumu meşrulaştıran ideolojik aygıttır devlet.
Devlet, ekonomik bakımdan egemen olan sınıfın siyasal gücünü ifade eder.
Çünkü uzlaşmaz sınıf savaşları yüzünden meydana gelen oluşum; hâkim sınıfla ezilen sınıf arasında dengeleyici, çatışmayı frenleyici ve düzen sınırları içerisinde tutucu bir güçtür.
Modern sanayinin ilerlemesi emek-sermaye çelişkisini geliştirip, genişletip yoğunlaştırdıkça devlet iktidarı, giderek bir sınıfın egemenlik aygıtının toplumu kontrol altına almak için örgütlenmiş bir kamu gücü niteliğine bürünür. Sınıf savaşımında ilerlemeyi belirten her devrimden sonra, devlet iktidarının saf baskıcı niteliği gittikçe açığa çıkar.
“Özel bir baskı aracı”dır.
Adına para toplanan…
Adına insan dövülen, adam öldürülen…
Adına savaş açılabilen, olmayan tebası öldürülebilen…
“Toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan bir güç”tür!
Bunlar unutulan “devlet gerçeği”nin kavratılması için “olmazsa olmaz”…
Bu temel de “Devlet bir doğa kanunu mu? Yoksa doğal bir oluşum mu?” soru(n)larını bir kez daha tartışmaya açmak gerek…
ii) DEVLETİN TANIM(LAR)I VE KAPİTALİZM
“Kapitalizm ve Modern Devlet” konusunda “Burjuva Devrimleri” bağlamında “İngiliz”, “Fransız”, “Alman” örnekleri yanında “ATÜT” ve “Merkezi Feodalite”yle malûl “Doğu” örneklerine de el atmak gerek…
Devlet: Platon’a göre, “Filozof kralın bilgisinin ve ruhunun ideal bir form hâlinde somutlaşması”; Aristo için, “Bireyin siyasi olarak mensup olduğu organik yapı”; Hobbes açısından, “İnsanın varlığını güvence altına alan siyasi güç”; Hegel de, “Tanrının yeryüzündeki yansıması”; Heiddeger için, “Tarihsel bir yazgı”; Nietzsche göre de “Yalanların en büyüğü”dür…
Ya da Gustav Landauer’e göre, “Devlet, insanlar arasındaki bir koşuldur, belli bir ilişkidir.”
Friedrich Nietzsche’nin ifadesiyle, “Bütün canavarların en soğuğuna devlet denir.”
Thomas Hobbes’a göre de, “Leviathan”dır…
Max Stirner’in, “Devlet, kendi şiddetine hukuk, bireyinkine ise suç adını verir,” dediğidir…
Aynı konuda Proudhon da, “Yönetilmek, her işlemde kaydedilmek, sicil almak, deftere geçmek, vergilendirilmek, damgalanmak, ölçülmek, sayılmak, değerlendirilmek, yasaklanmak, yola getirilmek, düzeltilmek ve cezalandırılmaktır. Bu kamu yararı bahanesiyle ve genel çıkar adına; tekel altına alınmak, gasp edilmek, aldatılmak, soyulmaktır. En küçük sızlama ve direnme karşısında bastırılmak, cezalandırılmak, aşağılanmak, tacize uğramak, izlenmek, tutuklanmak, yargılanmak, vurulmak, sürülmek, onursuzlaştırılmaktır. İşte devlet budur. Onun adaleti budur. Onun ahlâkı budur,” demiştir.
Veya Ernest Gellner için, “Devlet, ulusal eğitimi tekeli altına alan kurumdur.”
Max Weber’e göre, “Şiddet kullanma tekelini elinde bulunduran aygıt”tır. V. İ. Lenin’e göre de, “Hâkim sınıfın en örgütlü hâlidir.”
“Devlet burjuva ideologlarının ileri sürdüğü gibi toplumun dışında ve üstünde değildir. O ne aklın vergisidir ne de tanrı vergisi. Devletin yapısı toplumda, toplumda görülen en temel anlaşmazlıklarda aranmalıdır,” diyen F. Engels’in eklediği üzere:
“Demek ki, devlet düşünülemeyecek bir zamandan beri varolan bir şey değildir. İşlerini onsuz gören, hiçbir devlet ve devlet erki düşünü bulunmayan toplumlar olmuştur. Toplumun sınıflara bölünmesine zorunlu olarak bağlı bulunan belirli bir iktisadi gelişme aşamasında, bu bölünme, devleti bir zorunluluk durumuna getirdi. Şimdi, üretimde, bu sınıfların varlığının yalnızca bir zorunluluk olmaktan çıkmakla kalmayıp, üretim için gerçek bir engel olduğu bir gelişme aşamasına hızlı adımlarla yaklaşıyoruz. Bu sınıflar, vaktiyle ne kadar kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıktılarsa, o kadar kaçınılmaz bir biçimde ortadan kalkacaklardır. Onlarla birlikte, devlet [de-bn.] kaçınılmaz bir biçimde yok olur. Üreticilerin özgür ve eşitçi bir birlik temeli üzerinde üretimi yeniden düzenleyecek olan toplum, bütün devlet makinesini bundan böyle kendine layık olan yere, bir kenara atacaktır: Âsâr-ı atika müzesine, çıkrık ve tunç baltanın yanına.”
“Modern devlet, biçimi ne olursa olsun, özü itibarıyla kapitalist bir makinedir, kapitalistlerin devletidir, toplam ulusal sermayenin ideal kişileşmesidir. Üretici güçleri ne kadar çok kendi mülkiyetine geçirirse, o kadar çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o kadar çok sömürür. İşçiler ücretli işçi, proleter olarak kalırlar. Kapitalist ilişki ortadan kaldırılmaz, bilakis doruğuna tırmandırılır.”[2]
Tıpkı Karl Marx’ın ‘Fransa’da İç Savaş’ına “Önsöz” de bir kez daha altını çizdiği üzere: “Devlet bir sınıfın bir başka sınıf tarafından ezilmesi için bir makineden başka bir şey değildir; ve bu, krallıkta olduğu denli, demokratik cumhuriyette de böyledir.”
Ancak N. Buharin’in (1918) ifadesi “modern devleti” anlamlandırmada çok önemlidir: “Devlet, tıpkı sermaye gibi, bir nesne değil, toplumsal sınıflar arasındaki bir ilişkidir. Devlet, yönetenle yönetilen arasındaki bir ilişkidir. Devletin özü bu ilişkidir.”
Kanımca tüm bu tanımlar arasında Buharin’in işaret ettiği eksende yoğunlaşılarak, Kapitalist devlet, işçi sınıfı ve emekçilerin, burjuvazinin egemenliği altına alınmasının aygıtı ve kapitalist sömürüyü düzenleyen terör aracı olduğunun altı -ısrarla- çizilmeli…
iii) BİÇİM(LER)İ
“Küreselleşme” ile eşzamanlı kesitte devlet makinesi, dünya üzerinde tekil/ topyekûn bir aygıta dönüşürken; devletçi, devlet eksenli düşünme/ yaşama biçimleri derinleşiyor.
Oysa bilindiği üzere devlet derinleştikçe, insan(lık)ın dünyası daralır. Böylelikle herkes devletin bir görevlisi, polisi hâline getirilir.
Olan da budur!
Bu eksende devletin sebeb-i hikmeti, nihayetinde içeride baskı ve terörden, dışarıda da cenk ve gasptan ibarettir: Sermaye temerküzü için (buna “parlamenter demokrasi” dedikleri şey de dahildir)!
Devlet kendini fark ettirmeden bireyin yaşamının her alanında yer almaktadır. Onun telefonlarını dinleyebilmekte, kredi kartları sayesinde ne tür harcamalar yaptığını, internette hangi sayfalara baktığını görebilmekte, önemli yerlere kameralar yerleştirerek onu her an gözetim altında tutabilmektedir. Dolayısıyla her birey kendi içinde bir polis oluşturmaya başlar. Çünkü her hareketi devlet tarafından izlenmektedir; hem kendi rızasıyla…
Ayrıca da devlet, yalanın ekonomi-politikasıdır. Hakikât devlet’in en büyük düşmanıdır. Çünkü hakikât yalanın ölümcül düşmanıdır.
Ancak nihayetinde devletin hükümranlığını sürdürebilmesi, yine herkesin anlayabileceği dilden, basit ve yalın bir gerçeğe dayanır: Terör!
O hâlde devletin biçim(ler)i nihayetinde zorbalık ve “dönüşüm”dür…
iv) DEVLETTE “DÖNÜŞÜM”
Devlet sabit, durağan değil; sınıf mücadelesi dinamikleri ve sermaye birikim modeliyle doğrudan ilintilidir.
Bu bağlamda devletten söz ederken dinin, tutuculuğun, muhafazakârlığın ve otoriterliğin egemen ideolojinin kurucu unsurları olarak ele alınmasını bu içsel, dışsal ve tarihsel gelişmelerden bağımsız olarak düşünmek olanaksızdır.
“Dönüşüm” kapitalist devletin “olmazsa olmazı”dır.
Örneğin AKP iktidarının Türkiye’de pek çok şeyi “değiştirdiği”, hatta 80 yılda oluşmuş kimi hassas dengeleri bozup başka “dengelere” yöneldiği bir gerçektir.
Mesela Hüsamettin Cindoruk’a bile, “AKP Türkiye’yi dönüştürüyor,”[3] dedirten AKP iktidarı dönemi, “teröre dayalı iktidar” siyasetinin alanını genişleten ve dışlayıcı otoriter dayatmayı öne çıkaran özellikleriyle Türkiye’deki faşizan sağ iktidar geleneklerini güncelleştiriyor. Anadolu gericiliğine yaslanmış faşist dayatmaları geliştiriyor. (“Kıbrıs fatihliği”ne dönüş siyaseti, ırkçı kitle terörünün hortlatılması, HES cinayet ve tutuklamalar vd’leri!)
Yeri geldi anımsatalım: “Askeri vesayet rejimi”nin Türkiye’deki otoriter rejimin önemli bir görünümü olduğu kuşkusuz bir gerçek; ancak Türkiye’deki otoriter rejimin “özünü” “Askeri vesayet rejimi” ile tanımlamaya kalkıştın mıydı işte o zaman sapla saman karışıveriyor!
Örneğin “Ergenekon’dan hesap sorma” siyaseti kontrgerillayı sorgulamamakta, aksine korumaktadır. Çünkü kontrgerilla, “Ergenekon” adlı bir çete değildir. Kontrgerilla gerçeği, AKP eliyle yeniden yapılandırılan devletin yine AKP eliyle sürdürülen şiddet işlev(selliğ)inde gizlidir.
v) İŞLEV(SELLİĞ)İ
“Modern devlet ve devletin görüngüleri” bağlamında “egemenlik”, “hegemonya” ve “devletin topluma, zihne mal edilmesi” yani “makro iktidarı” besleyip, var eden “mikro iktidar” konusundaki işlev(selliğ)e geçersek…
Zorbalığın işlev(selliğ)i konusunda, -özellikle de “küreselleşme”nin bugününde!-, “Devlet(in), belli bir coğrafyada egemen sınıfın şiddet kullanım tekelidir,” gerçeği öne çıkarılmalı; ve de Max Weber’in, “Devlet, şiddeti tekeli altına alan kurumdur,” uyarısının altı defalarca çizilmelidir!
Küreselleşme ile devlet hükmedilmek, izlenmek, dinlenmektir.
Denetim altına alınmak, telkin edilmektir.
Sansürlenmektir, fişlenmektir.
Azarlanmak, düzeltilmektir.
“Yargılanmak”, mahkûm edilmek, hapsedilmektir.
Dolandırılmak, kandırılmaktır.
Egemenin, ezilenler üzerinde terör estirme aracıdır…
Çünkü işlev(selliğ)i nihayetinde egemen şiddeti meşrulaştırmaktır. Devlet bunun için vardır. Böyle bir oluşumdur.
Tam da bu nedenle devlet açısından her şey, onu bekası içindir. (Yurttaş için falan değil!)
Rejimi, yönetim sistemi veya biçimi farklılık gösterse de, devletin başlıca özellikleri şunlardır: i) Şiddeti legal olarak kullanma yetkisine sahiptir! ii) Devlet insan öldürebilir, katil değildir! iii) Devlet paranızı (vergi diye) alır, çalmaz!
Böylesi manipülatif bir şiddet ve baskı aracı sistemin koruması içindir; hep gizlidir; hep gizlenir; acımadan öldürür; acımadan yalan söyler; acımadan çalar/ el koyar/ gasbeder; ezilenleri kandırır; kendine mahkûm/ mecbur oldukları yalanına inandırır; yalansız varolamaz; en önemlisi de birçoklarını buna yani yalanlarına ikna eder. (Bunda “Devletin İdeolojik Aygıtları”nın (“DİA”) etkisi belirleyicidir.)
vi) “DİA”LAR
Louis Althusser, burjuva kapitalist iktidarın kendini yeniden üretmesi için gerekenleri anlatırken “DİA”lardan söz eder. Çünkü toplumdaki hâkim sınıfın, belli bir fikrî yapıya istinaden, düzeni sağlamak için oluşturduğu güç-iktidar organizasyonu olan “DİA”lar, bütünlük içerisinde “düzenin” devamlılığını sağlama fonksiyonunu üzerine alır.
Devletin baskı aygıtının aksine “DİA”lar, fiziksel şiddeti baskın ve görünür biçimde kullanmaz. Devletin baskı aygıtları fiziksel kütle baskısını işletirken ve daha çok siyasal zorun icrası onun varlık nedeni iken; “DİA”lar, devletin baskı aygıtlarının sağladığı siyasal koşulların üzerinde, ideolojik yayar ve ideolojinin kütlesel baskısı ile işler. Yani; “DİA”lar tüketildikçe bireyler, biçimdilendirilir.
Yine Althusser’e göre, kapitalist formasyon(lar)da en baskın olanı getirileni -ideolojik meşruiyet sağlayan fikir(ler)i topluma empoze eden- eğitim “DİA”sıdır.
Burada bir parantez açıp ekleyelim:
İş bu nedenlerle de devlet, sadece devrimle yıkılabilecek bir şey değildir; çünkü o bir yerde insanlar arasındaki ilişki tarzıdır. Devleti sonlamak, söz konusu ilişkileri berhava etmekten geçer. Bunun için de özgürlükçü ve dayanışmacı yeni bir “hayat tarzı” kurmak gerekir. O hâlde aslolan “iktidarı alma”nın yanı sıra, gündelik hayatı/ ilişkileri değiştiren sürekli devrimlerdir.
Bunları unutmadan ve Ergin Yıldızoğlu’nun “Faşizm kapitalizme ilişkilidir,”[4] saptamasının altını çizerek, faşizmin sıradanlaş(tırıl)masının kapitalizm ile doğrusal ilişkisine kafa yormalıyız…
vii) KAPİTALİZM İLE FAŞİZM
François Chatelet’in, “Faşizm özüne indirgenmiş liberal devlettir,”[5] derken; “devletin özü”, “neo-liberal sermaye birikim rejimi” ve “kapitalist devlet” şahsında -hepimize!- üzerinde düşünmemiz gereken bir perspektif sunar…
Faşizm, kapitalizme mündemiç sürekli bir hâldir; kapitalizmin ve burjuva demokrasisinin bir uzantısıdır.
Çünkü liberal sistem faşizmin gelmesi için gerekli koşulların birincisidir. Yani liberalizm ile faşizm arasındaki tarihsel bağ kapitalizmdir.
Hatta kapitalizmin gölgede bekleyen özü/ saklı suretidir; maskesi olmayan kapitalizmdir faşizm…
Çünkü faşizm, kapitalizmin her daim yanındadır; kapitalizmin bekası için vardır. Kapitalizmin beslediği, büyüttüğü meşru çocuğudur.
Nihayetinde kapitalizm icadı olan faşizm; yaygınlaşan ve güçlenen sosyalizme karşı bir karşıt hamledir. Faşizm, sermaye sahiplerinin direktifi doğrultusunda grev, hak, hukuk vs’nin tarumar edilmesini gerçekleştirerek, ezilenleri örgütsüzleştirir.
Ve denilebilir ki faşizm kapitalizmin çöküşünün eşiğine geldiği; devrimin nesnel koşullarının olgunlaştığı, ancak öznel koşullarının olmadığı koşullarda gündeme gelen bir burjuva diktatörlüğü biçimidir.
Sıradan(laştırılan) faşizm, bizatihi gündelik hayatı dönüştüren ve tehdit eden bir olgudur.
viii) FAŞİZMİN SIRADANLAŞ(TIRIL)MASI
Faşizmin sıradanlaş(tırıl)ması; kapitalist yabancılaş(tırıl)mayla ilinti ve “sermaye birikim biçimlerinin diktatörlüğü”nün gündelik hayatı biçimlendirmesiyle bağıntılıdır.
Kapitalizmde, insan(lar)ı kanatları altına almaya hazır bir faşizm tehlikesi vardır daima… Faşizm, bir “izm” olduğu kadar kapitalizmin egemen olduğu devlet tarafından topluma pompalanan bir ideolojik aygıt; bir hayat tarzıdır.
Ya da devleti kutsayan putperestliğin modern zamanlarda aldığı şekillerden biridir; gündelik yaşama sinmiş bir şeydir faşizm…
Bu nedenler de faşizm öncelikle beşeri ilişkilerde boy verir. Çünkü nihayetinde faşizm salt bir ideoloji değil; bir yaşam şeklidir. Bunun için de faşizmin zaferi, gündelikleşmesidir!
“Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar,” der bunun için Ingeborg Bachmann.
Faşizm sadece insanları susturmakla yetinmez. Aynı zamanda onları kendi lehine konuşmaya da zorlar.
“[Faşizm] insanların dünyaya dair saçma sapan inançlar ile çağdaş yüksek teknolojiye tam bir hâkimiyeti zorluk çekmeden birleştirebileceklerini de kanıtladı. Televizyon ve bilgisayar silahlarını giderek daha fazla kullanan köktenci gruplarıyla geç XX. yüzyıl, bizi bu fenomene daha aşina hâle getirmiştir,”[6] Eric Hobsbawm’ın işaret ettiği üzere…
Özetle faşist hareketi doğuran şey başlangıçta amaçtan ziyade ortak korku ve nefretlerdir.
Mesela “en çocuksu hâliyle”, “Bir iki üçler yaşasın Türkler/ Dört beş altı Polonya battı/ Yedi sekiz dokuz Alman domuz/ On onbir oniki İtalya tilki/ Onüç ondört onbeş Ruslar kalleş” tekerlemesiyle büyümektir gündelik(leştirilen) faşizm…
Sıradan(laştırılan) faşizmin şekil değiştirdiğine inanıyorum. Artık siyasi ya da ırksal bir olgu değil bir liderin, önderin, ideolojik bir savaşın tarafı olunduğunda perspektifiniz hümanizma üzerine kurulu olsa bile sinsice kendini açığa çıkarmaya, egonuzu teslim almaya meyilli. Ve egomuz o kadar haklı o kadar temiz ki sorgulamaya bile gerek yok. Tabii ki Araplar Türk’leri İngiliz’lere satan “hain”, Yahudi’ler “sinsi”, Yunan’lılardan “dost olmaz”, Ermeni’ler “puşt”, Kürt’ler “o.ç” (!)(!)… Ve neler, neler?
Sıradan(laştırılan) faşizm ile, modern zamanların sabıkalı çocuğu milliyetçilik arasında inkâr edilemez bağlar vardır.
Toplumun içindeki bir şeydir faşizm uzaydan falan gelmez. Mahallemizdeki bakkal, manav, kredi kartı borçlusu memur da olabilir. Bir de “Ben faşist miyim yani?” diyenler.
Nihayetinde “ben” ve öteki ayrımının netleştiren sıradan(laştırılan) faşizm, binbir surattır.
Türlü kinayeler, kıvırtmalar, ikiyüzlülüklerin gayri-insaniliğidir.
Bir başka açıdan faşizm, G. Orwell’in, “Büyük Birader”idir…
Veya Ece Temelkuran’ın ‘Kayda Geçsin’de işaret ettiği üzere, sırandan(laştırılan) faşizm, insanlığın insanlıktan ağır ağır sıyrılarak çıkmasıdır. Gözle görülmeyecek kadar ağır ağır ve küçük küçük işleyen bir süreçtir.
O, bütün felaketler içinden en kolay kılık değiştirenidir. Öldüren değil, çürüten… rutubet gibi bir şeydir, küf gibi…
O, zamana yayar kendini. Kar uykusu gibi bir tereddüt yaratarak yapar bunu. “Acaba mı?” “Dur biraz daha bekleyelim”! “Belkide korktuğumuz kadar kötü olmayabilir” cümleleriyle yavaş yavaş uyuşturur insan(lık)ı. Çağın en büyük ilüzyonistidir; kötülüğü iyilik gibi gösterme becerisine sahiptir.
O, insanları öncelikle öldürmez, dönüştürür.
Sırandan faşizmin zaferi insanın hamurunu değiştirebilmedeki becerisidir.
Önce yavaş yavaş insanlık haysiyeti ortadan kaldırılır. Rıza üreten ve zulmü katlanabilir hâle getiren meşrulaştırma mekanizması çoğunluğun kafasına yerleştirildiğinde başlar oyun.
Rızanın üretilmesi için ülkedeki insan hamurunun delilik yönünde değişmiş olması gerekir.
Bu eksende faşizm, açlık sınırının altında asgari ücretle yaşamaya çalışmaktır…
Gözaltında kaybolup cesedi bile bulunamamaktır…
Bir avuç öğrenciye bir tabur polisle karşı koymaktır…
Sırf farklı düşündüğü için bir insanın hayatını elinden almaktır…
Nihayet bunların da ülke varlığını korumak uğruna olduğunu ilan etmektir…
Evet faşizm, sadece Hitler’in toplama kampları, askerleri, orduları, insan yakılan fırınları; Naziler’in “kahverengi gömlekleri” ya da Mussoli’nin naraları değildir.
Bencileyindir, bencilliktir, katı katı, kapkatı söylemlerdir.
Burnumuzun dibindedir. İç içedir bizimledir.
Çünkü bazen faşizm gündelik hayatı biçimlendirir, dönüştürür ve kanıksamanızı sağlar, kendini böyle vareder.
Faşizm, bir otoritenin ve bu otoriteye dayanan bir kitlenin toplumu belli alanlarda (ve belki tüm sosyal alanda) baskılayarak homojen bir toplumsal tahayyül ve algı varmış hissi yaratmasıdır.
Bağıra bağıra geldiği gibi sessiz sessiz de gelebilir faşizm…
“Sıradan(laştırılan) faşizmi; farkında olmadığı hâlde, birçok insanın davranış biçimi” diye tanımlayabiliriz!
ix) FAŞİZM NEDİR?
Tekelci kapitalizm aşamasında faşizm insanları tek tipleştiren bir diktatörlüktür; muhalefete ve farklılığa tahammülsüzlüktür.
Evet faşizm kapitalist bunalımın derinleştiği koşullarda, büyük sermayenin krizine yanıt üretmek üzere ve onun desteği ve onayıyla iktidara gelir. İlk hedefi, isçi sınıfının tüm örgütlülüğünü (sendikalar, partiler, dernekler, meslek birlikleri v.s.) parçalamaktır. Bunu yapmak için kitlesel bir desteğe gereksinimi vardır. Bu destek küçük burjuvaziden sağlanır.
Faşizm, kapitalizmin sıkıştığı zamanlarda kullandığı bir çıkış yolu, bir yumruktur.
“Burjuva diktatörlüğünün ‘normal’ polis ve askeri kaynaklarının ve bunların parlamenter palavralarının toplumu bir denge durumunda tutmaya yetmedikleri anda, faşist rejimin zamanı gelmiş demektir,”[7] diyen Lev Troçki ekler:
“Burjuvazi, bir çıkış yolu bulmak için işçi örgütlerinin yarattığı baskıdan mutlaka kurtulmalıdır; bu örgütler yok edilmeli, imha edilmeli, iyice ezilmelidir.
İşte o zaman, faşizmin tarihsel rolü başlar. Proletaryanın hemen üstünde yer alan ve onun saflarına itilmenin korkusu içinde yaşayan sınıfları ayağa kaldırır faşizm; resmi hükümetin arkasına saklanarak onları örgütler, askerileştirir ve faturayı finans kapitale gönderir ve proleter örgütlerinin, en devrimcisinden en tutucusuna kadar bütün proleter örgütlerinin, kökünün kazınmasına yöneltir onları.”[8]
Lev Troçki’nin ifadesiyle, “Faşizm karşı-devrimci umutsuzluğun partisi”yken; modern ve aktüel bir ideolojidir. Yani XIX. yüzyıl öncesinden kopup gelen bir ideoloji değildir.
Faşizmin odak noktası “güç” olgusudur. Güç yani iktidar ve de zorlayıcılık faşizmin elde etmeyi en çok arzu ettiği ve de mutlak bir noktaya taşıyarak sınırsızlaştırmayı hedeflediği bir şeydir; mutlak iktidar, mutlak zorlayıcılık… Faşizm, zorlayıcılığını kabul ettirebildiği zaman mutlaklaşan bir güce kavuşur. Bu nedenle de kabul edilebilir bir şekilde gücü maksimize etmesi gerekir. Yani toplumun gücün iktidar/yönetici elit kesim/lider tarafından mutlak şekilde kullanılmasını kabul etmesi ve hatta istemesi elzemdir.
Faşizm, total bir ideolojidir. Toplumu yekpare bir bütün olarak algılar. Toplumu tekilleştirir; bu yapısıyla da totaliterdir. Toplumun bölünmez bütünlüğüne zarar verdiğine inandığı her şeyi düşman kabul eder. Bunun için de toplumun bütünlüğüne zarar veren her öğenin yok edilmesi ve toplumdan soyutlanması gerekir. Söz konusu tekilliği bozan her türlü farklı düşünce reddedilir. Çünkü faşizm toplumu tek bir yapı olarak şekillendirebildiği ölçüde onu kontrol edebilir. Faşizmin toplumu kontrolü ise toplumun tepkilerini kendi çıkarları doğrultusunda yönetebilmesine bağlıdır. Faşizm, toplumu sürekli bir endişe hâlinde tutmaya gayret eder. Sürekli bir tehdit algısı, içte ve dıştaki düşmanların varlığı ve bitmek bilmeyen toplumu yıpratma çabaları ile tehlikenin yakın ve de her yerde olduğu hissettirilir; şüphe ve korku toplumu çaresizleştirip iktidara daha da bağlanmasına neden olur. Bu şekilde faşist ideoloji toplumun nefret, korku ve şehvetinden bir tepki çıkarıp onu kullanır. Bunun karşısında muhafazakâr ideoloji toplumu sürekli bir uyku modunda yönetir. Toplumun faşizmin arzu ettiği gibi reaktif değil, tam anlamıyla tepkisiz kalması tercih edilir.
B. Mussolini’nin, “Devletin dışında hiçbir şey olamaz. Her şey devletin içindedir,” saptamasının özetlediği faşizm, sadece politik ve kamusal alanı değil; aile, ekonomi, düşünce ve dinsel hayatı da düzenler.
Faşizm için “Devlete karşı özgürlük olamaz”.
Faşizm, egemen burjuvazinin bilindik metotlarla iktidarını sürdürme imkânına artık sahip bulunmamasına işaret eder.
Nihayetinde monolitik ve korporatist örgütlenme modelidir faşizm.
1932’de İtalyan ansiklopedisinde B. Mussolini’nin yazdığı iddia edilen ‘La Dottirina Fascısmo/ Faşizm Doktrini’ başlıklı makalede özetle, “Devlete karşı hiçbir şey olamaz”, “devletin dışında hiçbir şey olamaz”, “herşey devletin içindedir” biçiminde özetlenmiştir.
Buna göre, devlet toplumsal hayatın bütününü kapsar. Devletin el atmadığı hiçbir alan yoktur.
İdeolog Alfredo Rocco’ya göre, “Faşizm kişiyi toplum (devlet) menfaatinin sağlanmasında sadece bir araç olarak görür”
Bir devlet biçimi olarak faşizm: Egemen sınıfın, ezilen sınıf ve tabakaların bir bölümünü saldırı hattına çekerek, örgütlemesidir.
“Baskıcı ruh hâlinin toplumsallaştırılması”, “toplumsal veba” olarak da nitelenmesi mümkün olan faşizm; azınlığın “fazlalık” olarak görülmesi ve ötekileştirilmesidir de.
Çünkü faşistler ulusçu/ veya köktendincidir… Devletçidir…
İki temel dayanağı vardır faşizmin: Yalan ve zorbalık.
Faşizm milliyetçilik ya da köktendincilik ile temellenen eylem bütünlüğüdür.
Ya da “Taranta Babu’ya Mektuplar”da veya “Arbeit Macht Frei/ Çalışmak Özgürleştirir” çılgınlığıyla anlatılandır…
Faşizm, devlete parazit gibi bağımlı insan(lık) sürüsü yaratır.
Faşizmde devlet halkın efendisidir; paramiliter güçlerden oluşan, hem yargılama hem de kovuşturma haklarına sahip olan silahlı bir örgütle terörü ekonomik, politik, kültürel hayatı kendi düşüncelerine göre şekillendirmek için kullanır.
Faşizmde bireyler baskın ideolojiyi destekleyici sözler söylemek dışında ağızlarını açmamaya, birer robot gibi çalışmaya ve aileler kurarak gelecek nesli garanti altına almaya zorlanır. Bu “verim” odaklı insan politikası yüzünden çalışmayanın, eşcinsel olanın, sakat ya da engelli olanın, “zararlı” etnik gruplardan birine üye olanın, faşist devleti eleştirenin yaşamaya hakkı yoktur.
Bunların dışında faşist iktidarların ortak noktaları ağır silahlanma, yayılmacı emeller ve tüm ideolojinin “ikon”u şeklinde ortada duran, genellikle reel anlamda yaptırım gücünü elinde bulunduran azılı bir lider ve ona ölümüne itaat eden bir parti örgütünün varlığıdır.
Faşizm güçlünün haklarının diğer tüm güçsüzlerin hakkının üstünde sayıldığı, demokrasiyle, insan haklarıyla, adaletle, modern toplumla ve insancıl herhangi bir düşünceyle hiçbir zaman bağdaştırılamayacak bir düşünce çerçevesidir.
Faşizm bir düşünce değil, bir suçtur. (MHP, Ülkü Ocağı, Turancılık, Nihal Atsız, Alpaslan Türkeş, Dokuz Işık.)
Özetle faşizm, sınıfsal bir olgudur. Sınıfsallığı bilinçli olarak çarpıtılır. Bu yüzden de faşizm denildiği zaman sadece akla Almanya ve İtalya gelir. Sanki Hitler olmasaydı Almanya’da faşizm olmayacakmış gibi, faşizm bireylere indirgenir. Faşizmin sınıfsal niteliği örtbas edilir. Faşizm, kapitalizmin buhranlarını aşabilmek için halkı baskı altında tutma aygıtıdır. Faşizm, kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının yarattığı koşulların burjuvaziyi içine düşürdüğü sosyal, siyasal açmazlarının ürünüdür…
Faşizm insanlıktan çıkma hâlidir; sermayenin milliyetçi/veya dinsel diktatörlüğüdür.
Nihayet burjuvazi faşizmden medet ummakta haklıdır. Çünkü faşizm, burjuvazinin destesindeki jokerdir…
x) “NASIL”I?
“Nasıl”ına gelince: Irk önemli bir birleştirici öğedir; ancak bu “olmazsa olmaz” değildir; yeri geldiğinde ırkın yerine din de kullanılır.
Lawrence Britt’in ‘Fascism Anyone?’[9] başlıklı makalesinde, Hitler (Almanya), Mussolini (İtalya), Franco (İspanya), Suharto (Endonezya) ve Pinochet (Şili) örneklerinden hareketle faşizmin 14 belirleyici karakteristiğini şöyle özetler:[10]
1. Güçlü ve sürekli milliyetçilik. 2. İnsan haklarının tanınmaması (ve reddi). 3. Milli birlik amacıyla bir düşmanın/ günah keçisinin tanımlanması (ve hedef gösterilmesi). 4. Militarizmin hâkimiyeti.5. Yaygın cinsiyetçilik (Ataerkinin pekiştirilmesi). 6. Medyanın denetim altında tutulması. 7. Milli güvenlik takıntısı. 8. Dinin ve hükümetin içice geçmesi. 9. İş dünyasının (sermayenin) kollanması. 10. İşçi (ve emek) dünyasının ezilmesi. 11. Aydınlara ve sanata karşı nefret (ve saldırı). 12. Suç ve ceza takıntısı. 13. Yaygın kliyantalizm (kıyakçılık) ve yolsuzluk. 14. Seçimlerde usulsüzlüktür.[11]
Tüm bunlarla birlikte faşizm her şeyden önce toplumdaki sınıf çelişkilerinin üzerini örterek, sınıf uzlaşması yaratmaya çalışır. Bütün sınıfları bir ve aynı ülküye bağlılarmış gibi göstermek zorundadır. Bunun için ırkçılık, milliyetçilik, cinsiyetçilik, etnik ayrımcılık türünden ideolojik söylemler kullanır.
Bütün faşist rejimler devleti yüceltmiş, bireyi hiçe saymış, her şeyin geleceğini “devletin bekası”na tabi kılmıştır.
Temeli öteki ve ötekileştirmek ile başlayan “izm”dir. Bu yüzden, faşizmi anlayabilmek için öncelikli olarak öteki ve ötekileştirmeyi anlamak gerekir.
Bir empati yoksulluğu olarak faşizm, her şeyi hep kendine yontar, duyamaz, kördür.
Faşizm sansürcü, muhafazakâr, baskıcı görüşlerden ibaret değildir. Faşizm bir askeri diktatörlükten yahut polis devletinden ibaret değildir. Faşizm, kitlelerin üzerine, eline silah verilmiş kitleler (profesyonel ordu-polis vs. değil, sıradan -ama çoğu içinde bulunduğu ekonomik, sosyal, psikolojik koşullardan ötürü çılgına dönmüş- insanlar) göndererek onları (aslında en çok da işçi sınıfını) yıldırmak, örgütlenmelerini dağıtmak üzere örgütlemektir.
“Ne zaman faşist bir yönetim altında olduğunuzu anlarsınız” mı?
Yazmaktan korkuyorsanız; yayınlamaktan korkuyorsanız; yorumlamaktan korkuyorsanız; ülkeden kaçmak için fırsat arıyorsanız…
Çünkü AIDS gibidir, kimse kendisine konduramaz.
Grip gibidir. Çok bulaşıcıdır. Önlem alınmazsa bütün bir ülkeyi çok kısa sürede hasta edebilir.
Ateş gibidir. Kendisini yakanı da yakar.
Nihayet “İnsanlık öldü mü?” sorusunun “Evet” yanıtını vermektir faşizm!
xi) BİÇİM(LER)İ
Devletin “farklı” hâlleri gibi, devletin ve toplumun yeniden örgütlenmesi için de faşizmin “farklı” hâllerinden, biçim(ler)inden söz etmek gerekiyor artık.
Evet, evet faşizmin hâllerinden söz edebiliriz.
80’lerle birlikte faşizm farklı veçhelere bürünmeye başladı.
Robert Paxton, 2004 tarihli incelemesi ‘The Anatomy of Fascism/ Faşizmin Anatomisi’de, “Faşizmin tarihsel bağlamda ortaya çıkmış karakteristikleri olduğu”nun altını çizerken; “neo-faşizm” ile klasik faşizm “farklılığı”na dikkat etmek gerekiyor…
Farklı hâllerin birçok türü vardır: Karmadan, dinseline dek…
Faşizm çeşitli ülkelerde koşullara bağlı farklılıklar gösteriyor olsa da, özü itibariyle her yerde benzerdir.
Farklı olana tahammül edememektir faşizm.
Herkesin aynı olmasını, aynı şekilde düşünmesini, konuşmasını, aynı şeyleri istemesini istemektir. Bu şekilde tanımlanmak ne faşizm kavramının içini boşaltır ne de onu basite indirger. Tam tersine ne kadar tehlikeli ve sapması kolay bir yol olduğunu gösterir.
Yaşayan bir terimdir; çeşitli versiyonları vardır faşizm…
Faşizmin öne çıkan özellikleri ancak, ortaya çıkıp biçimlendiği dönemin koşullarının yarattığı bir şeydir…
Faşizm tarih içerisinde bir sürekliliği olmasıyla birlikte her dönemde de kendine has biçimler meydana koyar. Aslında özü itibariyle sermayenin beslemesidir. Sermayenin, kendi varlığını tehlikeye sokacak (ya da tehdit edecek diyelim) eylem nereden geliyorsa, oraya yönelen savaş mekanizmasıdır. Tarih boyunca nerede ortaya çıkarsa çıksın özü hiç değişmez: Tekellerin azami kâr azami egemenlik için işçi sınıfı ve emekçi halklara yönelttiği silahtır.
xii) TANIM ARALIĞI
Faşizmin tanımını dar tutmak, her koşulda geçerli midir?
Kanımca değil!
Faşizmi birkaç cümleyle tanımlamak zor; hatta imkânsızdır.
Kesin sınırları çizilmiş bir faşizm tanımı yerine, onun farklılıklarını da içeren genel özelliklerinin altını çizmek gerek.
Kapitalizm ile diktatörlük sözcükleri faşizmin analizinde kilit önemdedir.
Faşizm hikâyesi, “ulusun/ toplumun yeniden inşası” söylenceleriyle, eskinin rehabilitasyonu için kotarılır.
Faşizmin üstüne edildiği birçok kavramlar var: Milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, militarizmin yüceltilmesi, özgürlüklerin yok edilmesi, vs…
Ancak faşizm = ırkçılık değildir. Irkçılık, faşizm’in bir alt koludur. Ancak tamamen faşizm anlamına gelmez.
Faşizm, bir yanıyla da eskinin, ırk veya din üstünlüğü yoluyla yeniden güçlendirilip, tahkim edilmesidir.
İnsan(lık) için neyin doğru, neyin yanlış; neyin iyi ve neyin kötü olduğuna devlet adı altında karar veren sistem olarak faşizm konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir!
Yani faşizm bir düşünce, hayatı algılama ve düzenleme biçimidir.
Şekilsel ve örgütsel özellikleri
i) Devlet içinde ve yanında başka bir devlet olan silahlı gizli servisin merkezi önemi. Kendi taraftarlarının gözetim altında tutulması.
ii) Militarizm: ekonomik hayat da dâhil olmak üzere toplumsal hayatın militarize edilmesi. Militer kitle yürüyüşleri ve büyük gösteriler faşizmin en önemli görünüşleridir.
iii) Bilimlerin taraflılık yasasının egemenliği altına alınması.
iv) Kitle seferberliği, parti propagandası yoluyla toplumsal alanın ve kitle iletişim araçlarının tekelleşmesi çabası.
v) Toplumun sürekli kışkırtılması, devrimci ilan edilen konular lehine zorunlu coşkunluk.
vi) Eğitim ve öğretim üzerinde etkinlik.
vii) Politik karşıtın ortadan kaldırılması eğilimi. Karşıt düşmandır.
viii) Paramiliter çeteler.
ix) Erkeklik vurgusudur…
Bu hâliyle faşizm -nihai kertede- sermayenin hizmetindedir.
Çünkü siyasal olarak; faşizm, kanser ise, kapitalizm de sigaradır…
İyi de faşizmin olası en kapsayıcı tanımı için Curzio Malaparte’nin ‘Kaputt’ başlıklı yapıtındaki[12] bir pasajı aktarabilirim:
“1941 yılı sonbaharında Ukrayna’da Poltawa yakınındaydım. Bölgede partizanlar kaynaşıyordu. Bir gün, bir alman subayı topçu konvoyunun başında bir köye girdi. Köyde tek bir canlı yoktu, evler çoktan terk edilmiş gibi görünüyordu…
Atların nal sesleri hemen hemen uzaklaşmış, ovanın çamuru içinde boğulmuştu ki birden bir kurşun vızladı ‘halt!’ diye bağırdı subay. Kafile yine durdu, kuyruktaki batarya yine köy üzerine ateşe başladı…
Subay yüksek sesle saymaya başladı: ‘Dört, beş, altı. Bir tek tüfeğin ateşi bu. Köyde sadece bir kişi var.’ O anda bir gölge, elleri havada koşarak kara duman bulutundan sıyrıldı, askerler partizanı yakaladılar, iterek subayın önüne getirdiler. Subay eğerinin üstünden eğilip partizana baktı: ‘Ein kind’ (Bir çocuk) dedi alçak sesle. En fazla on yaşında bir çocuktu bu. Zayıftı, acınacak hâldeydi. Elbisesi paramparça, yüzü kapkaraydı. Saçları kavrulmuş, elleri yanmıştı. Ein kind!
Bir ara subay, çocuğun önünde durup, uzun uzun ve sessizce yüzüne baktı ve sıkıntı dolu bir sesle:
‘Dinle!’ dedi. ‘Sana kötülük etmek istemiyorum. Benim işim bacak kadar çocuklarla savaşmak değil. Savaşı ben icat etmedim ki?’
Bir süre sustu, sonra insana garip gelen bir yumuşaklıkla sordu:
‘Bak, benim bir gözüm camdır. Asıl gözümün hangisi olduğu kolay anlaşılmaz. Hemen, hiç düşünmeden hangi gözümün cam olduğunu söyleyebilirsen serbest bırakırım seni.’
Çocuk hiç tereddüt etmedi:
– Sol göz, dedi.
– Nasıl bildin?
– Çünkü ikisinden, soldaki daha insan gibi bakıyor.”
Evet, faşizm hep buydu…
Hayatiyeti olmayan camdan bir gözün donukluğu; ve kötülüğün sıradanlaşarak, toplumsallaşmasıdır faşizm…
“İyi de faşist tehdit sürüyor mu”?
Elbette, faşizm tehdidi ortadan kalkmış değil. Aksine, dünyanın çeşitli bölgelerinde, faşizm giderek daha fazla sesini duyuran bir güç hâline geliyor.
xiii) TARİHİ TANIMLAR
Bu durumda, elbette tarihi tanım(lar)a gönderme yapılabilir… Rasgele, en vurgulularından birkaçını sıralayayım:
Mesela “Faşizm; sermayenin emekçi kitlelere karşı en vahşi saldırısıdır.
Faşizm; gemi azıya almış şovenizm ve yağma savaşıdır.
Faşizm; azgın gericilik ve karşı-devrimdir.
Faşizm; işçi sınıfının ve tüm emekçilerin en kötü düşmanıdır,”[13] denilebilir Georgi Dimitrov gibi…[14]
Ya da “Mali sermayenin en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür,” tanımı yapılabilir Komintern gibi…
Veya Clara Zetkin’in, “Faşizm proleter devrimi gerçekleştirememiş proletaryanın çekmeğe mahkûm olduğu cezadır”; Roland Barthes’ın, “Faşizm konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir”; Walter Benjamin’in, “Her faşizm yenilgiye uğramış bir devrime delalet eder,” saptamalarına da gönderme yapılabilir…
Sonra Nikos Poulantzas’ın yorumuyla da şöyledir: “Faşizm, kapitalizmin emperyalist aşamasına aittir. Emperyalizm tek başına ekonomik bir olgu olarak değil, politika ve ideolojide çok derin değişiklikler ortaya çıkaran, kapitalist sistemin bir bütün olarak yeni bir eklemlenmesi olarak anlaşılmalıdır (müdahaleci devletin ortaya çıkışı- emperyalist ideolojinin oluşmasıyla geçiş aşamalarında devletin oynadığı rolle artan bir müdahale).”[15]
Bunların hiçbiri bugünü tek başına açıklamaz; ancak bir açıklamanın unsurlarını -elbette- oluşturabilir ve oluşturmalıdır da…
xiv) NEO-FAŞİZM
Evet, XXI. yüzyılda faşizmi yeniden ele almak, zorunlu hâle geliyor.
Çünkü karşımızda Komutan Yardımcısı Marcos’un “Neo-liberal faşistler”[16] ya da Umerto Eco’nun “Ur Faşizm”[17] diye betimlediği; ve çok önceleri François Chatelet’in, “Faşizm özüne indirgenmiş liberal devlettir,” dediği bir gerçek var karşımızda.
Söz konusu gerçek V. İ. Lenin’in, “Mali sermaye çağı gericiliği”nde dikkat çektiği dıştalayıcı-otoriter devletlere (yani dolayısıyla faşizm(ler)e) davetiye çıkartan yeni bir “cinnet kesiti” midir?[18]
Ya da 11 Eylül sonrası oluşan hassasiyetinden yararlanarak “yeni muhafazakârlık” denilen dini motifleri ağır basan faşizmden söz etmek gerekir mi?
Veya ABD’nin Pentagon hâli ya da dünyanın Guantanamo veya Ebu Garipleşmesidir neo-faşizm midir?
Bunlar yanıt(lar) istiyorken; 1980 sonrasında ırkçı/ kültürel milliyetçi faşist hareketler konusunda donanımsızlığın altını çizmeden geçmemek gerek![19]
Küreselleşmenin meydana getirdiği milliyetsizleşme ve sınırların ortadan kalkması hareketinin önüne geçmek için önümüzdeki on yıllarda yükselişe geçmesi muhtemel neo-faşizm(ler) yanında “din soslu” faşizm(ler) de giderek yaygınlaşıyor…
Sürdürülemez kapitalizmin kriziyle faşizm(ler) yeniden dünyanın resmi dinine dönüşüyor.
Neo-faşizm(ler), realize olduğu toplum, topluluk veya örgütün kendisini nasıl adlandırdığından bağımsız olarak, her zaman; irrasyonal, din-ırk-ulus nosyonlarının biri veya birkaçının bayrak yapıldığı, şiddete dayalı, obskürantist, korkutma ve sindirmeye dayalı terör yöntemlerini benimsiyor.
Özellikle de emperyalist demokrasilerin dünyayı savaş alanına çevirdiği, ülkelerindeki işçi sınıfı ayağa kalktığında ona kan kusturduğu kapitalizm koşullarında demokrasi ve diktatörlük kavramları karşıt değil, aksine bütündürler.
“Demokratik” (denilen!) ülkeler, nihayetinde bir sınıfın -burjuvazinin- egemenliğindeler ki bu da burjuva diktatörlüğüdür.
Asrın sarî hastalığı olarak da faşizm(ler), kapitalizmin sürdürülemezliğine mündemiçtirler…
Faşizm(ler) konusunda bir uyarı da, “Tilki, derisinden vazgeçer de, alışkanlıklarından vazgeçmez,” diyen Suetonius’dan…
23 Mayıs 2012 21:11:26, Ankara.
N O T L A R
[*] Kaldıraç, No:133, Haziran 2012…
[1] Albert Einstein.
[2] Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2010.
[3] Leyla Tavşanoğlu, “Hüsamettin Cindoruk: AKP Türkiye’yi Dönüştürüyor”, Cumhuriyet, 24 Şubat 2012, s.6.
[4] Ergin Yıldızoğlu, “… ‘AKP Faşizmi’ – Devlet ‘Sorunu’…”, http://www.sendika.org, 2 Şubat 2012.
[5] Maria Antonietta Macciocchi, Faşizmin Analizi, çev: Cemal Süreya, Payel Yay., 1979.
[6] Eric Hobsbawm, Kısa XX. Yüzyıl, 1914-1991 Aşırılıklar Çağı, Çev: Yavuz Alogan, Everest Yay., 2006, s.157.
[7] Lev Troçki, Faşizme Karşı Mücadele, Yazın Yay., 1993, s.158.
[8] Lev Troçki, yage.
[9] Lawrence Britt, “Fascism Anyone?”, Free Inquiry, Spring 2003, s.20.
[10] bianet.org
[12] Curzio Malaparte, Kaput, Çev: Zühal Avcı, Sosyal Yay.
[13] G. Dimitrov, Komünist Enternasyonal VII. Dünya Kongresi’ne Rapor, 1935.
[14] Metin Çulhaoğlu’nun ifadesiyle, “Komünist Enternasyonal’in 7. Kongresi’nde (1935) yapılmış… Dimitrov’un dillendirdiği tanımın… ‘sosyolojik’ veya ‘ideolojik’ bir temeli yoktur.” (Metin Çulhaoğlu, “İster Faşizm Deyin İster Başka Bir Şey”, http://haber.sol.org.tr/…)
[15] Ernesto Laclau, İdeoloji ve Politika, Belge Yay., 1998, s.95.
[16] Komutan Yardımcısı Marcos, “Yeni Bir Sağın Doğuşu: Liberal Faşizm”, Birikim, No:139, Kasım 2000, s.51-59.
[17] Bertolt Brecht-Umberto Eco-İlya Ehrenburg Faşizm Yazıları, Ütopya Yayınevi, 2001.
[18] Gericililik Küreselleşirken: Faşizm! Yeniden mi?, Kolektif, Ütopya Yayınevi, 2000.
[19] Fascism: Comparison and Definition/ Faşizm: Karşılaştırma ve Tanım, Madison: University of Wisconsin press., 1980.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s