SANAT SALDIRI ALTINDA…[*]



“Açıklamak,
değiştirmek için dünyayı,
birlik, umut,
kavga gerek insanlara.”[1]
Sanat saldırı altında…
Sakın ola, “Ne zaman değildi ki?” demeyin…
Evet, egemenlerin sürekli saldırı ve tasallutu altında olan sanat bugün, daha ağırlaştırılıp vahimleşen muhafazakâr bir saldırganlığın boy hedefi…
Özgürlükçü, başkaldıran insanî içeriği boşaltılma kastıyla karşı karşıya bırakılan -bir politik eylem olarak- sanat, yine ve yeniden saldırı altında…
Sorduğu sorularla yanıt(ını) ararken, nihai kertede aşka ve hayata dair bir yanıt olan sanat yeniden, bir kez daha Oktay Rifat’ın “Öpüşmek yasaktı bilir misiniz?/ Düşünmek yasak/ İşgücünü savunmak yasak!” dizelerindeki saldırganlıkla yüzleşiyor…
Asla hafife alınmaması gereken muhafazakâr müdahale ile sanatın, yapandan yapılana veya yaratandan yaratılana, beşeri toplumsallığı imha ve inkâr edilmek isteniyor…
* * * * *
Dikkat çekmek istediğim muhafazakâr dizayn; Lord Acton’ın, “İktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar,” sözleriyle tanımlanması mümkün olan AKP patentli bir dayatmanın polis devletinde somutlanırken; liberallere de, “Çıplak gerçek iyi giyimli yalandan/ çok daha iyidir,”[2]gerçeğini anımsatıyor…
Şaka değil! Yeminli AKP “aşığı” Murat Belge’nin dahi “itiraz etmek”[3] durumunda kaldığı hikâyede, örneğin Melih Gökçek’in “ahlâksız ve müstehcen” bulduğu ve “içine tükürdüğü” heykel düşmanlığı; ya da Recep Tayyip Erdoğan’ın, Mehmet Aksoy’un Kars’taki “İnsanlık Anıtı”na nefreti vardır…
Siz bakmayın “Başbakan Erdoğan’ın, Kars’taki ‘kardeşlik’ heykeline ‘Ucube’ demesinin tartışılacak çok yanının olduğu bir gerçek,” diyen liberallerin kıytırık “eleştirileri”ne! Onlar, “hem ağlarım hem giderim” diyen utangaç gelinleri ya da kararsız Kasım’ları andıran tereddütleriyle, sanata muhafazakâr saldırının yolunu döşemişlerdir…
Açık açık ifade edelim; hatta haykıralım: ne sanat ile bağnazlık ne de sanat ile muhafazakârlık yan yana duramaz, anılamaz!
Sanat, duyarlığın, düşüncelerin, düşlerin ifadesi olması yanında bir itirazın, yorumun, eleştirinin yaratıcı eylemi, rüzgârı, fırtınasıdır…
Böylesi bir şey bağnaz ya da muhafazakâr olabilir mi? Veya “olursa” sanat diye nitelenebilir mi?
Sanat bendini aşan bir akarsudur; gerçektir; “gibi”liğin reddidir!
Yeri geldi, belirtmeden geçmeyeyim: Sanat, dünyanın karanlıkta bile ışığı olan bir cürettir…
Görünmeyeni görünür kılan eleştiri ile insan(lar)a ne olduğunu anlatırken; neden düştüklerini ve nasıl ayağa kalkabileceklerini gösterendir…
* * * * *
‘The Beatles’, ‘Pink Floyd’, ‘David Bowie’ ve Elton John’un prodüktörlüğünü yapan Ken Scott, “Müzik tüccarın elinde” vurgusuyla, müzik sektörünün bugün muhasebeciler ve avukatlar tarafından yönetildiğinin altını çizerken; burada sanata dair bir parantez açıp, hatırlatmakta yarar var!
Charles Bukowski’nin, “Tehlikeli bir şeyi şık biçimde yaptığınızda, ona sanat denir”; Friedrich Holderlin’in, “Bir ülkede akıl ve sanattan çok, servete değer verilirse, bilinmelidir ki, orada keseler şişmiş, kafalar boşalmıştır”; V. İ. Lenin’in, “Özel mülkiyetin temel olduğu bir toplumda, sanatçı pazara göre yapıt üretir, müşterilere ihtiyacı vardır. Papaz ve öğretmen devletin resmi ideolojisine göre vaaz ve ders verir, bunun dışına çıkamaz. Bizim devrimimiz tüm bu baskıları kaldırmak için vardır”; Mehmet Ercan’ın, “Sanatçının sermayeye bağlılığı, köpeğin sahibine bağlılığına benzer,”[4] uyarılarını yeniden anımsamak, muhafazakâr saldırı altındaki sanatın selameti açısından kilit önemdedir…
Çünkü… Erzurum Atatürk Üniversitesi’nin öğrencisi ve öğretim üyesi olmayan Güzel Sanatlar Fakültesi’nin dekanı ‘Kapıya kilit vurmayız’ derken; 18 yıl önce açılan 3 bölüme öğretim üyesi ve öğrenci bulunmayan bir coğrafyada konuşuyoruz sanatı ve sanatçı sorunsalını…
Hem de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 9 Ocak 2011 tarihinde Kars’ta bir açılış töreninde, “Hasan Harakani’nin türbesinin yanına bir ucube koymuşlar, garip bir şey dikmişler. Oradaki tüm vakıf eserlerinin, o sanatkârane eserlerin olduğu yerde böyle bir şey olması düşünülemez… Bugün konuşanların tarihe, sanata saygıları yok. Bize sanat dersi vermeye kalkıyorlar,” diyebildiği…
Ve bunun üzerine Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın, “Başbakan, Kars’ın dokusuyla bağdaşmayan çok sayıda yapılaşma gördü ve üzüntüsünü dile getirdi. Otelin açılışında ‘Bu dokuyla bağdaşmayan çirkinlikleri nasıl yaptınız? Bunları iyileştirmeye çalışın’ dedi. Türbenin ve külliyenin dokusuyla bağdaşmayan çevredeki gecekonduları gösterdi. Belediye başkanını, valiyi, vakıflar bölge müdürünü, hepimizi bir araya toplayıp, ‘Bu gecekondulaşmalar, bu külliye düzeniyle bağdaşıyor mu? Bir an önce kamulaştıracak mısınız, ne yapacaksanız yapın, bunları kaldırın,’ dedi. Bir heykel sözü, metinlere dönüp tekrar bakın, geçmedi,” yalanına –hiç sıkılmadan- sarılsa da, Erdoğan’ın ısrarla “Evet ucube dedim,” diye haykırdığı bir iklimde konuşuyoruz sanatı…
Hem de “İnsanlık Anıtı”na Kars Belediye Başkanı Nevzat Bozkuş’un, “Bunun biri Ermeni, kendini kasıyor. Diğeri ise Türk de elini uzatmış, ezik büzük özür diliyor. Gözyaşları da, Ermenilerin sevinç gözyaşları,” diyebildiği bir nefret söylemi atmosferinde!
Ya da İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in, “Birileri de ciddi hâlde saptırma yaparak, kendine göre gerekçeler uydurarak, makulleştirerek, teröre destek veriyor. Resim yaparak, tuvale yansıtarak, şiir yazarak, şiire yansıtıyor, günlük makale yazarak. Hızını alamıyor. Terörle mücadelede görev almış askeri ve polisi, sanatına, çalışmasına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyorlar. Terörle mücadele edenle bir şekilde mücadele ediliyor. Arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, Bursa’dır, Viyana’dır, Londra’dır, Washington’dur, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur. Oraya da sızmışlardır. Bakmışsınız kültür, eğitim derneği. Bakarsınız ‘think tank’ kuruluşu. Dağdakiyle mücadele kolay. Ama arka bahçede ayrık otuyla ayrıkotları birbirine karışıyor. Bir kısmı faydalı, bir kısmı zehirli,” saptamasıyla sanatı sakıncalı arka bahçe ilan etmeye kalkıştığı bir zırvalığın ortasında konuşuyoruz sanatı ve sanatçıyı!
Sanatçı dedim; eğer AKP yandaşı/ yalakası değilseniz vay hâlinize; “Bankamatik sanatçılığını önlemeye çalışıyoruz. Çünkü 40 yaşından sonra hatta 35’ten sonra sahnede zorlanıyorlar. 35’ten 65’e kadar 30 sene çalışmadan maaş ödüyoruz,” tehdidiyle karşı karşıyalar, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın!
Veya bir zamanların Kültür Bakanı Atilla Koç’un dünya kültür(süzlük) literatürüne geçen “Bu ülkenin entelektüellerinde rakı içme kadar okuma alışkanlığı olsaydı, Orhan Kemal fakir ölmezdi”… “Bizdeki Yunan eserlerini batı ülkelerine verelim, onlar da bize İslâm eserlerini versinler”… “Hasankeyf’te kültürel varlığımız yok”… “Şiir az gelişmiş ülkelerde gelişmiştir,” sözlerine yansıyan zihniyeti…
Ve nihayet AKP’nin kültür ve sanata saldırılarının en somut ifadesi olarak birçok sanatçı ve sanat eserine karşı açılmış, hâlâ sürmekte olan davalar:
• ‘Evrensel’ gazetesi karikatüristi Sefer Selvi, Erdoğan’ı ata benzettiği için aleyhine açılan dava…
• Karikatüründe Erdoğan’ı yumağa dolanmış bir kediye benzettiği gerekçesiyle ‘Cumhuriyet’ gazetesi karikatüristi Musa Kart aleyhine açılan dava…
• ‘Penguen’ dergisinin 127’nci sayısının kapağında, Erdoğan mağdurlarından Musa Kart’a destek olmak amacıyla “Tayyipler Alemi” adıyla yayınlanan karikatür sebebiyle dergiye açılan dava…
• “Reco Kongo kenesi Türkiye’nin anasını ağlatıyor,” başlığı ile kapak yaptığı ve bir vatandaşın sırtına Kırım Kongo hastalığına neden olan bir kenenin bindirildiği karikatürü nedeniyle ‘Leman’ dergisi karikatüristlerinden Mehmet Çağçağ aleyhine açılan tazminat davası…
• ‘Laz Marx’ oyununun Rize’deki gösteriminden sonra Başbakan’a hakaret gerekçesiyle oyun yönetmeni ve oyuncusu Haldun Açıksözlü iki yıl sekiz ay hapis cezası istemiyle yargılanmıştı…
• Beyoğlu Kumpanya sanat topluluğundaki 16 kişiye, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından “Ülkemizden” oyununda söylenen şarkıda geçen “İşportacı Tayyip” repliği nedeniyle açılan dava…
• Haşmet Zeybek’in kaleme aldığı ve Devlet Tiyatroları Trabzon Bölge Müdürlüğü’nce sahnelenen “Düğün ya da Davul” oyununda, Başbakan Tayip Erdoğan’ın “Ananı da al git” ve “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” sözlerinin kullanılması üzerine Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü idari soruşturma açmıştı…[5]
Vs, vs…
Tüm bunlar size, Nazilerin Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in, “Ne zaman kültür lafını duysam elim silahıma gidiyor,” sözlerini anımsatmıyor mu?
* * * * *
AKP muhafazakârlığı sanata yeniden nizamat vermeye kalkışırken; (demiştim ya!) Cüneyt Özdemir gibileri de, “Kabul edelim Başbakan Erdoğan okkalı bir soru sordu. Bugüne kadar biz habire ‘Sanat sanat için midir’ yoksa ‘Sanat toplum için midir’ tartışması ile vakit kaybederken aklımıza hiç ‘Sanat sanatçıların tekelinde midir’ sorusu gelmemişti. Bu öyle bir soru ki İstanbul Bienali’ne konu başlığı olarak verseniz gelecek yıla çok rahat ‘tema’ olur!” türünden yalakalığı maharet belliyor!
Sanata dair bir “tekel”den söz edip, bunu sorgulayacaksak, yapılması gereken ilk şey sanatın iktidarın hizmetkârı olamayacağının, olmaması gerektiğinin altını çizmektir…
Elbette sanat, irca ettiğiyle kendisine aitken, yaşadığı çağa ve topluma karşı sorumluluklarına sırt çevirmeyen özellikleriyle insanlık için,  insanî  bir duruştur…
Bu konudaki hiçbir hotzotçuluk, hiçbir tekel ya da sermaye boyunduruğu kabullenilemez ve kabullenilmemelidir de!
Kim yadsıyabilir ki?
Başbakan Erdoğan yalnızca görsel sanatlardan değil, itiraz edip, eleştiren özellikleriyle sanatın hiçbir dalından haz etmiyor, “haz etmemek” ne kelime, nefret ediyor. Bunun içinde freni patlamış bir buldozer gibi sanatın üzerinden geçerek, ezip yok etmek kastıyla heykelleri “ucube” ilan edip yıktırıyor, Şehir Tiyatroları’nı özelleştireceğine ilişkin “fermanlar” çıkartıyor!
Bu ya da böylesi bir tutum ne Erdoğan’ın ne de bir başkasının haddinedir, olmamalıdır da!
Hatırlayın, 25 Nisan 2012 günü sanatçıların özgür tiyatro için gerçekleştirdiği yürüyüşteki şu slogan dikkat çekiciydi: “Taklayı siz atın/ Sanatı bize bırakın! Beyoğlu Kumpanya…”
Evet, sanat iktidarın diliyle “kirletilmek” istenirken; yaşa(tıl)dıklarımızı çok güzel özetliyor bu slogan!
Kim ne derse edesin; kapitalist egemen güçlerin, kapitalist iktidarın dili, bugün için Başbakan’ın ağzında, söyleminde somutlanıyor…
Farkında mısınız? Hiçbir bakan, “Başbakanım” demeden cümle kuramıyor artık…
Hoyrat, saldırgan ve gerçeğin dile getirilmesinden nefret eden bu biat kültürü, sanata da enjekte edilmeye kalkışılırken; örneğin “mizah” deyince, Aziz Nesin’in eleştirel ve isyancı inceliğinin yerine Cem Yılmaz suya sabuna dokunmazlığı ikame edilmek isteniyor… Buna da muhafazakâr sanat kılıfı altında kotarılıyor…
* * * * *
Ancak Ali Poyrazoğlu’nun ifade ettiği gibi “Sanat, dönüştürücü bir mekanizma olarak bugünü yarına dönüştüren, insanın ruhunu, bakışını değiştiren, kendini her gün yeniden sınayıp, kendisi ve yaşamı üstüne düşünmesini sağlayan bir mekanizmadır. Bugüne kadar gelişi, konumu adlandırıp, onu nasıl değiştirebileceğini, nasıl farklı bir gözle yaşamlarla insanlarla iletişim kurabileceğini anlatır. Sanatın işi cevap sunmak değil, soru sormaktır. Deha, soruda gizlidir, cevapta değil. Sanat sorular sorduğu için yaratıcıdır, bu yüzden deha, sanatın itici gücüdür. Sanat sürekli bir devrimin peşinde olduğu için muhafazakârdır diye adlandırılamaz.
Muhafazakâr sanat diye bir şey tanımlanamaz. Sanat, muhafaza eder, korur, olanı biteni tespit eder ama yeni bir şekilde değiştirilmesini önerir. Sözcük anlamında muhafazakâr tavrın, bakışın sanatın içinde yeri yoktur. Öyle bir şey söz konusu değil. Resmin muhafazakârını yapmayı önerebilir misin? ‘Muhafazakâr şiir yaz’ diyebilir misin? ‘Muhafazakâr müzik bestele’ diyebilir misin? Nasıl ki bunları diyemiyorsan, ‘Muhafazakâr tiyatro yap’ da diyemezsin. ‘Muhafazakâr sinema yap’ da diyemezsin…”
Evet, evet diyemezsin!
Çünkü “Entelektüelin bir görevi de insan düşüncesini ve insanlar arası iletişimi kıskacı altına alan klişeleri ve indirgeyici kategorileri kırmaktır,”[6] diyen Edward Said, bizlere aynı zamanda sanatçı aydının da ne olması ve yapması gerektiğini öğretir…
Bir sanatçının aydın özellikleri, yaşadığı topluma, çağına ve hepsinden de öte, kişisel onuruna duyduğu saygının teslim alınamazlığında somutlanır.
Sanatçı, aydın onuru, elbet baskı düzenlerine karşı çıkmayı, onlara karşı savaşım vermeyi gerektirir…
* * * * *
Tüm bunlarla birlikte bugünlerde öne çıkan bir saldırı alanı olan tiyatroya gelince; inanın bunda da şaşırtıcı bir şey yok!
Çünkü O… Erwin Piscator’un, “En iyi tiyatro gerçeğin kendisidir”; Alan Jay Lerner’in, “Tiyatroda öksürmek bir solunum rahatsızlığı değildir. Bir eleştiridir”; Henry de Montherlant’ın, “Tiyatroda yalnızca alçak sesle söylenebilecek büyük gizleri haykırdım,” diye tarif ettiğidir de ondan!
Kolay mı? Tiyatro sözün, düşünmenin, dilin, yaşanan çağı belirleyen zihniyeti sorgulamanın mekândır…
Ariane Mnouchkine’e göre bugün öyle bir dönemde yaşıyoruz ki ya tarihin içindeyiz ya dışında. Tarihdışılığını, kafayı karanlık bir çukura gömmeye, yani bir tür devekuşu olmaya benzeten o, gerçekçiliği sadece ikinci elden yaşanan bir oyun olarak gören içi boşaltılmış bir tiyatro anlayışına itiraz ediyor.
Gücünü yaşamdan alan tiyatro gerekliliğinin altını çiziyor.
Evet, tiyatro, egemen kültüre karşı bir itiraz alanıdır…
Çünkü “Başlangıçta ‘tiyatro’ insanların açık havada özgürce söyledikleri bir şarkıydı. Herkesin özgürce katıldığı özgürce bir kutlamaydı. Derken egemenler geldi ve ayrılıklar oluştu: kimi kişiler sahneye çıkacak ve oyun oynayabilecek; gerisi ise oturmaktan, kabullenmekten ve edilgen olmaktan başka bir şey olmayacaktı,” vurgusuyla ekler Augusto Boal ‘Ezilenlerin Tiyatrosu’nda, “İnanıyorum ki bütün gerçek devrimci tiyatro grupları tiyatronun üretim araçlarını halka devretmelidir ki, halk da bunları kullanabilsin. Tiyatro bir silahtır ve bu silahı kullanması gereken halktır”[7]
O hâlde şimdi sanat olağanüstü bir saldırı altındayken; İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları emekçileri 23 Şubat 2012’de Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi önündeki basın açıklamasında, “Bizi, seyircimizi ahlâksızlığa teşvik etmekle suçluyorlar. İzlemedikleri oyunlarımız üzerine kışkırtıcı, tehdit edici yalanlar yayıyorlar. Bizi ve sizi ‘tek tip’leştirerek kendilerine benzetmek istiyorlar, çünkü sanat korkunun ilacıdır; bizleri korkutamamaktan korkuyorlar,” diye haykırırlarken; Edvard Munch’un ‘Çığlık’ tablosunu anımsamalıyız…
Kapitalist vahşetin tanımlayıcı imgesi olarak ‘Çığlık’, insanlığın temel görünümünü belleklerden silinmeyecek bir yoğunlukla karşımıza dikmektedir…
Şimdilerde bu durumdayız; buradan çıkışın, saldırganlığa yanıtın tek yolu sanatı yeniden silah olarak kullanmak, sokaklara çıkarmak, toplumsallaştırmak, yani halka devretmektir…
O hâlde şimdi George Orwell’in, “Bilinçleninceye dek başkaldıramayacaklar, başkaldırmazlarsa da hiçbir zaman bilinçlenemeyecekler”; V. İ. Lenin’in, “İnsan zihni, maddi hayatı yansıtmakla kalmaz, onu değiştirir de”; Nelida Pinon’un, “Umudu farklı kılan, kendisini sürekli yenileyebilme yeteneğidir”;[8] Louise Glück’ün, “Çok zordur ayakta kalabilmek/ bilinç/ karanlık toprakta gömülü oldukça,”[9] sözleriyle telaffuz ettikleri gerçekleri yüksek sesle, hep birlikte haykırmalıyız!
3 Mayıs 2012 16:24:16, Ankara.
N O T L A R
[*] Esmer, No:73, Mayıs-Haziran 2012…
[1] Paul Eluard.
[2] Anne Landers, Dünya Kadın Şairlerinden Kadının Hâlleri, Derleme ve çeviri: Selahattin Yıldırım, Agora Kitaplığı, 2012.
[3] Bkz: Murat Belge, “Muhafazakâr Sanat”, Taraf, 13 Nisan 2012, s.3.
[4] Mehmet Ercan, “Aforizmalar”, insanokur.org.
[5] Doğan Işıklı, “Faşizmin Sanata Bakışı”, Tavır, No:117, Şubat 2012, s.17-20.
[6] Edward Said, Entelektüel, Çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay., 2004, s.11.
[7] Augusto Boal, Theatre of the Oppressed, Pluto Pres, 2008, s.99.
[8] Nelida Pinon, Dünya Kadın Şairlerinden Kadının Hâlleri, Derleme ve çeviri: Selahattin Yıldırım, Agora Kitaplığı, 2012.
[9] Louise Glück, yage, 2012.
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s