“ZAMAN AŞIMI’’ YA DA “ZAMAN AŞAR MI?”[*]

“Önemli olan
zamana bırakmak değil,
zamanla bırakmamaktır.”[1]
Soru(n) şu: “Zaman aşımı” söz konusu mu? Veya “Zaman aşar mı?”
Tabii… Elbette…
Ama bu kadar değil; olmamalı ve olamaz da…
Tabii… Elbette… deyince; hemen ardından “Ancak” kaydı düşülmeli…
Örneğin ilk aşkınız “ölmüş” olabilir; ama hangi zamanın gücü o “ilk”i aşmaya muktedir ki?
Zaman bir çok şey alır götürür; hatta aşındırır; ancak aşamadığı/ aşmayacağı şeyler de vardır ki, biz on(lar)a “ölümsüzler” deriz…

Evet, evet Yahya Kemal Beyatlı’nın, “Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,/ Birçok seneler geçti, dönen yok seferinden…” ya da “Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarları/ Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları./ Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…/ Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa…” dizeleri; elbette boşuna ve anlamsız/ karşılıksız değildir…
Zaman, bir şeyleri aşındırır; yok eder… Ancak bu kahredici “gücü”ne karşın; kimi şeyleri de aşamaz; Metin Demirtaş’ın, “Esrik bir hava estirdin/ Gençlik günlerimden/ Ne çıplak kuğu boynun/ Ne körpecik ağzın/ Kayan bir yıldız gibi geceden/ İki mavi göz indi yüreğime/ O kokulu güzel ikindiden,” dizelerindeki üzere…
* * * * *
Aslı sorulursa “zaman”ı tartışmak, istesek de istemesek de, felsefi bir alana el atmakla özdeştir…
Nihayetinde felsefi bir düzleme tekabül eden zaman Ovidius’a göre, “Her şeyi yutar”!
Veya “Zaman hiç kaybolmaz. Kaybolan biziz,” der Paul Claudel!
Kimileri için “sessiz bir testere”; kimileri için “geçip giden ve geri dönmeyen” biçiminde tanımlanan zaman, benim için de “ölümsüzlüğü” haykırmak amacıyla durmadan biriktiren bir sonsuzluktur.
Zamanın bu doğrultuda yer yer susup, yer yer kekelediği de bir vakıadır…
Ancak aslolan her şeyin bir zamanı olduğu; zamanın tüketerek/büyütüp, çoğalttıklarıyla gerçekleri bulduğu ve bu uğurda mücadele edenlerin yüz yüze kaldıkları zaman aşımı karşısında yine zaman sığınmaktan başka seçenekleri olmadığıdır…
* * * * *
“Olmak ya da olmamak” babında felsefe tam da burada imdadınıza koşar…
Kolay mı? Zaman kavramından tutun da; günümüz sürdürülemez kapitalizmiyle “görünmez” kılınan gerçekleri görmeye çalışmak; başlı başına felsefi bir uğraştır.
Medyanın dört bir yandan kuşattığı insan(lık)ın gerçeğine kast edildiği yani egemen sunumda “görüntüsü olmayan”ın yok sayıldığı muktedirlerin tablosunda “Görüntülerin asıl görünmesi gerekenler olmadığının altını çizmek… Görüntülerin gerçeklik olmadığını belirtmek”[2] çok önemlidir…
İnsan(lık)ın yaşamı kavrama, çözümleme çabasıyla iç içe geçen felsefe; Aristoteles’e göre, “Nedenler bilimidir”…
Ayrıca da Arthur Schopenhauer’a göre, “Sayfaların arasında gözyaşları, ağlama, dişlerin birbirine çarpması ve karşılıklı katletmenin korkunç gümbürtüsü olmayan felsefe, felsefe değildir.”
Uzaktakine erişmeye çalışırken, yakındakini gören, onunla da cebelleşen felsefe olaylara karşı hazırlıklı olmak ve kuşku duymak iken; “Bugüne değin filozoflar dünyayı yalnızca yorumlamakla yetindiler. Oysa asıl sorun, dünyayı değiştirmektir,” notunu düşen Karl Marx’ın uyarısının da altı özenle çizilmelidir…
İnsan(lık) çukurdayken; bazılarına yıldızlara bakmayı öğreten felsefe, nihayetinde dünyaya (ve zamana da) yepyeni bir gözle bakmanın kuramsal etkinliğidir.
* * * * *
Bir tanzim ve tasnif aracı olarak zamanın üç kategorisi vardır.
Abdülhak Hamid Tarhan’ın, “Şimdi ben bir hayal-i maziyim” diye betimlediği yaşanmışlıkla, “değiştirilemez” geçmiş…
Maksim Gorki’nin, “Onu ancak analar düşünebilir, çünkü çocuklarında geleceği doğurur onlar,” diye tanımladığı gelecek…
Ve içinde geçmişi taşıyan bugün, geleceği biçimlendiren şimdi…
Burada neyin zaman aşınımına uğradığı, neyin zamanı aştığı üzerine kafa yormak gerek…
Tam da bunun için Halil Cibran’ın, “Bugününüz, geçmişi anılarla, geleceği ise özlemle kucaklasın”… Edward Young’un, “Yarın, yergisidir bugünün”… William Blake’ın, “Bugün kanıtlanan, bir zamanlar yalnızca hayal ediliyordu”… Bir Çin Atasözünün, “Geleceğin tüm çiçekleri, bugünün tohumları içindedir”… Malcolm X’in, “Gelecek, bugünden onun için hazırlananlara aittir,” sözlerinin altı özenle çizilmelidir…
Unutmayın: Gark olduğunuz karanlıklar içindeki zaman dilimindeki şimdide bile dünyada bir yerde muhakkak sabah olmaktadır.
O “şimdi”yi ise, geleceğe başvurmadan betimleyemeyiz. Çünkü “şimdi” denilen şey geçmişle gelecek arasındaki bir konaktır ki, ona da hayat denir…
* * * * *
“Hayat” dediğiniz şey, bir canlı için “ömür”ken; Pir Sultan Abdal’ın, “Geçti gider ömrümüz, geri dönülmez,” saptaması eşliğinde yeni bir günün doğması için ise, birçok yıldızın batması gerekir.
Johann Wolfgang von Goethe’nin, “Neye inanman gerektiğini söyleyeyim sana, erdemli dostum: Hayata inan. Hayat, kitaptan da, hocadan da daha çok şey öğretir insana”… “İnsan yalnız yaşatmakla yaşar”… “Hayat, yaşayanlarındır ve yaşayan kimse değişikliklere hazır olmalıdır,”[3] uyarıları eşliğinde; nasıl ve ne zaman öleceğinize kendiniz karar veremezsiniz, ama nasıl yaşayacağınız kendi ellerinizdedir ki, bu da zaman karşısında neyin aşınıp, neyin aştığının insan(lık)ın ellerinde olduğunun kanıtıdır…
Bir yıkım ve yaratım olarak hayat faturası ağır bir öğretmendir ya da hatalarımızdan öğrendiğimiz ve “deneyim” olarak adlandırılandır.
Ancak deney yaparak “deneyim” edinilmez. Deneyim hakkını vererek, zamana aldırmadan yaşamak; yaşamış olmaya değerini vermektir…
Unutmayın: Bir şeyin değeri ona verilen öneme bağlıdır.
Ki bu da gerektiğinde ayrılmayı, yok olmayı göze alabilen “ölümsüzlük”tür…
Her ayrılışta bir ölüm imgesi varken; hayattan ayrılmak da ölmektir.
Ama tam bu noktada Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi, “Ayrılıyorum, ayrılıyorum, oradayım,” diyerek; baldıran içen Sokrates’in, “Artık ayrılma vakti geldi, ben ölmeye, sen ömür sürmeye; hangimizin seçtiği yol doğru?” sorusunu telaffuz edebilmek cüretiyle, zamanı aşarak ölümü de yenebilirsiniz…
Bu insan olmanın ve kalmanın zamana da yenilmeyen gücüdür…
Bu da tamı tamına Eugene Ionesco’nun, “Kalbin yaşı yoktur”; Gertrude Stein’in, “Kalbimizin yaşı hiç değişmez,” diye betimlediği cürettir…
Hani Paul Valéry’nin, “Yaşlanmak, olabilirliğin azalmasıdır”; Seneca’nın, “Yaşlılık, iyi olmaz bir hastalıktır”; Juvenalis’in, “Yaşlılık, ölümden çok daha korkunçtur,” diye betimlediği zamana teslim olmuş bir teslimiyeti aşan cürettir…
* * * * *
Evet, evet zaman aşınımına uğramak için yaşlanmamaktan söz ediyorum![4]
Hani Franz Kafka’nın, “Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz”; ya da Joseph Heler’in, “Büyüyünce küçük bir çocuk olmak istiyorum,” dediği türden…
Yaşlanmak ölmektir; ölümden korkmadan yaşamak yani yaşlanmamak ise “ölümsüzlük”…
Ölmeyi göze almazsan, yaşayamazsın; hayata hakkını veremezsin. Çünkü ölüm korkusu: Zamana teslim olmaktır…
Oysa daha doğar doğmaz, ölmeye başlarız.
Dünyaya geldiğimiz gün, bir yandan yaşamaya, bir yandan da yavaş yavaş ölmeye başladığımızdan veya bir şekilde doğup, bin bir şekilde ölebilme imkânına sahip olduğumuzdan kimin kuşkusu olabilir ki?
Evet ölmeden önce, binlerce kere öldürüldüğümüz yaşamda, ölümden korkmayanların “ölmediğine inananlardan” birisi olarak Franz Kafka’nın “Nasıl yaşanırsa, öyle ölünür,” sözüne müthiş değer biçerim…
Bilirim her ölüm erkendir. Ancak buna rağmen yaşamayı öğrenmek için birkaç defa ölmeyi de göze alarak, “Ölümden niçin korkayım ki, ben varken o yok, o varken ben yokum,” diyen Epiküros’un uyarısının altını defalarca çizerek eklemeliyim:
Aşındıran zaman karşısında insan olmak/ kalmak cüretiyle durmadan yenilenmeliyiz; sıradan(laştırılmış) insanların en korktuğu şeylerin, yeni bir adım atmak, söz söylemek ve yapmak olduğunu bilerek…
O hâlde…
Unutmayın: Yeni, her zaman alışılmış kuralları çiğnemeyi, “kutsal” sayılana saygısızlığı içerir. Çünkü ölü olan, kutsaldır; yeni, yani farklı olan ise “günahkâr”, tehlikeli, yıkıcı ve cüretkârdır!
Unutmayın: İnsan(lık), kıyıyı çok uzun bir süre görmemeyi göze almadıkça yeni coğrafyalar keşfedemez!
Unutmayın: Bir kez keşfedildikten sonra tüm gerçeklerin anlaşılması kolaydır. İş, onları keşfedecek cürettedir!
Unutmayın: Yeni gerçeklerin değişmez “yazgısı” ve kaçınamayacağıdır…
* * * * *
Zaman karşısında aşınmak ya da onu aşmak: Bu, zamanın inhisarında değil, insan(lık)ın ellerindedir…
17 Mart 2012 13:03:58, Ankara.
N O T L A R
[*] Rüzgâr Şiir Yaşam Kitabı VIII., Haziran 2012…
[1] Nâzım Hikmet.
[2] M. Şehmus Güzel, Felsefe Üzerine, Kardelen Yay., 2011, s.19.
[3] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.322-316.
[4] “İnsanın en iyi yılları kırklı yıllarıdır. İnsan ellisinden sonra bozulmaya başlar, oysa kırklarında alçaklığının doruğundadır.” (H.L. Mencken.)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s