ON’LARA, ON’LARIN YOLDAŞ(LAR)INA DAIR…[1]

“Siz kendi hikâyenize
sahip çıkmazsanız,
birileri size hikâyenizi
anlatmaya başlar.”[2]
Immanuel Kant’ın, “Böcek olmayı kabul edenler, ayaklar altında kalmaktan ve ezilmekten yakınmamalıdırlar,” netliğiyle tarif ettiği dünyada On’lar; Şeyh Bedrettin’in, “Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlamazlar”; Ernesto Che Guevara’nın, “Çoğu bana maceracı diyecek, evet öyleyim. Ama farklı bir türden! İnançlarını doğrulamak uğruna, postunu tehlikeye atan türden”; Malcolm X’in, “Kimse sana özgürlük veremez. Kimse sana eşitlik veya adalet veya başka birşey veremez. Eğer insansan, sen alırsın… Bir insan özgürlüğe doğru dürüst önem verdiğinde, güneşin altında, o özgürlüğü elde etmek için yapmayacağı hiçbir şey yoktur… Özgürlük elde edebilmemizin tek yolu kendimizi dünyadaki her mazlum insanla birlikte tanımlamaktır,” sözleriyle betimlenenlerdir…

Bu nedenle de “aşkı ve hayatı”, yaşamları pahasına savunarak çoğaltan On’lara, Onların yoldaşı Mehmet Latifeci’ye dair söz etmeye başlarken, en doğrusu “Kanadık merhem olduk/ Çekildik bayrak olduk/ Döküldük yaprak olduk/ Geldik bugüne…” dizelerini terennüm etmek Hasan Hüseyin Korkmazgil’in…
AYLARDAN MART…
18 Mart (resmi olarak 26 Mart) 1871’deki Paris Komünü’ne atfen “Kiraz Zamanı” olarak betimlenen Mart ayının 8’in ‘Dünya (Emekçi) Kadınlar Günü’, 21’i ‘Newroz’, 30’u da “Biz buraya teslim olmaya değil ölmeye geldik,” diye haykıran On’ların Kızıldere’sidir…
Bu kadar mı? Elbette değil; çok daha fazlası…
Mart’ın 3’ünde Diyarbakır zindanındaki ölüm orucunun 50. gününde yitirdik Orhan Keskin’i…
12’sinde Askeri darbeyi yaşadık 1971’de…
Yine 12 Mart’ta İstanbul’da Ümraniye ve Gazi Mahallesi’nde egemenlerin saldırısı sonucu 16 alevi-devrimci insan katledildi 1995’de…
13’ünde İzmir’de idam edildi devrimci işçilerden Seyit Konuk, İbrahim Ethem Coşkun ve Necati Vardar darbeciler tarafından 1982’de…
16’sında faşistlerin bombalı saldırısıyla katledildi İstanbul Üniversiteli 7 devrimci genç Beyazıt Meydanı’nda 1978’de…
Yine 16’sında 5000 Kürt kimyasalla yok edildi Halepçe’de Saddam zulmünce…
21’inde, bir Newroz Günü’nde 1982’nin, Mirin him rehetiyeke bê dawî û him jî wê bibe agirê berxwedanê. Ez ji jiyanê hez dikim û him jî pir hez dikim. mirin wek daxwazeke xeyalî. Çi tiştekî trajîk û çi tiştekî hêsan/Ölüm, hem sonsuz bir rahatlık, hem de direnişin ateşi. Ben hayatı seviyorum hem de çok seviyorum. Ölümü istemek imkânsız bir hayal gibi… Ne trajik bir şey ve ne kadar kolay,” diyerek ateşe verdi bedenini Mazlum Doğan, Newroz Ateşi sönmesin, mücadele yaşasın/ yaşatılsın diye…
Sonra 1995’in 30 Mart’ında evinin önüne kurulan pusu ile kalleşçe katledildi Mehmet Latifeci…
On’lar; Tevfik Fikret’in, “Di zen kirina riya haqiyê te de, bi tena serê xwe be jî tê biçî/ Hak bellediğin yolda, yalnız da olsa gideceksin,” uyarısını hayata geçirmekte bir an dahi tereddüt etmeyen kutup yıldızları ya da Gabriel García Márquez’in ifadesiyle, “Gerçekliğin, her şeyin ötesinde, sıradan insanların mitoslarından ve efsanelerden kaynaklandığını fark ettim: Söz konusu sıradan insanların inancı, onların günlük efsaneleri… Ve bütün bunlar gündelik yaşamın olağan parçalarını oluşturuyor, insanların zaferlerine ve yenilgilerine işaret ediyor; insanları derinden etkiliyor,” dedikleridir…
Evet, evet On’lar biz(ler)e insan olmayı ve kalmayı öğretenlerdir…
İNSAN OLMAK VE KALMAK
İnsan olmak, tekili tümelleştiren farkındalıkla; egemen düzenin “olağan” saydığı tektipleştirici sürüleştirmeye “Hayır” diyerek, başka bir dünyanın mümkün olduğunu haykırıp, böylesi bir dünya için mücadele etmektir…
İnsan olmak ve kalmak, bir başkası için üzülmekten öte, onun için yanmayı göze almak, yani “olağan” sayılan hayatın dayatmalarının dışına taşabilmektir.
Yani insan olmanın ve kalmanın defterinde “olağan” sayılana yaşamında asla yer açmayış, yani “olağan”a teslim olmamak, olağan dışındaki gerçeğin arayışına atılan ilk adımdır.
Gabriel Marcel gibi, “Ben, sen ile ben olur” diyebilmektir…
Çünkü “kâmil hâli”yle insan olmak ve kalmak, “ben” denilenin “öteki”yle organik bütünlüğüdür.
İnsan benliğinin kuruluşunda ve ortaya çıkışında yapılması gereken “ben olmayan”, “ötekileştirmeyen” bir toplumsallığa sarılmaktır.
Toplumcu kendilik serüveni için en önemli adımdır bu…
Benin toplumsallaştırılabilmesi ancak diğerini, “öteki” ilan edileni bilmek ve empati kurmakla mümkündür ki, ancak böylelikle aşılabilir “tekçilik”…
Öznelliğin çekirdeği olan ben, oluştuğu toplumsalın dışında değilken, olamazken; “öteki” denilen benliğin diğer yüzüdür.
Bu da bir yerde Rainer Maria Rilke’nin, “Görmeyi yeniden öğrenmek”[3] dediği şeyken; insan olmak ve kalmak, “olağan” sayılan yalan ve dayatmalara direnmektir…
Çünkü düşünmektir… Özgürlüktür… Sevmektir… İnanmaktır… Umuttur… Cesarettir… Bilgeliktir… Ölçülülüktür… İçtenliktir… Kardeşliktir… Aydınlıktır… Coşkudur… Sevinçtir… Onurdur insan olmanın ve kalmanın direnci…
Kolay mı? “Olağan” sayılanı tahakkümüne insanca direnirsen varsın…
Çünkü direnmek dirilmektir… Dik durmaktır… İsyandır…
“Olağan” sayılanı insan(cık)lara susmayı, boyun eğmeyi, korku ve teslimiyeti enjekte eder durmadan On’ların biz(ler)e öğrettiği gibi insan olmanın ve kalmanın aksine…
Aslı sorulursa insan(lık)ın yaşadığı trajedi, egemenlerin güçlülüğünden çok insan(cık)ların “olağan” sayılana teslimiyetindendir…
“Nasıl” mı?
Nâzım Hikmet’in, “Akrep gibisin kardeşim,/ korkak bir karanlık içindesin akrep gibi./ Serçe gibisin kardeşim,/ serçenin telaşı içindesin./ Midye gibisin kardeşim,/midye gibi kapalı rahat./ Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun kardeşim./ Bir değil, beş değil/ yüz milyonlarsın maalesef./ Koyun gibisin kardeşim, gocuklu celep kaldırınca sopasını/ sürüye katılıverirsin hemen/ ve adeta mağrur koşarsın salhaneye./ Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,/ hani şu derya içre olup/ deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf./ Ve bu dünyada bu zulüm/ senin sayende./ Ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer/ ve hâlâ şarabımızı,/ vermek için üzüm gibi eziliyorsak,/ kabahat senin -demeğe de dilim varmıyor ama-/ kabahatin çoğu senin, canım kardeşim,” dizelerini anımsarsanız; “Niçin bu durumdayız?” sorusunun yanıtını da bulmuş olabilirsiniz…
Sıradanlaşma… Teslimiyet… Korkular…
İnsan(lık) dışı egemen düzeni besleyen, en güçlü silahı ezilenlerin korkusudur.
George Macdonald, “Cesaretin en korkunç düşmanı, korkunun kendisidir, korkulan şey değil; içindeki korkuyu yenmeyi başarabilen insan en büyük kahramandır,” derken bir kitabede kayıtlı olanları da aktarmadan geçmeyeyim:
“- Ölümle karşılaştım. Sordum: ‘Nereye gidiyorsun?’
– Ölüm yanıtladı: ‘Benares’e gidiyorum’
– ‘Oraya neden gidiyorsun’ diye sordum.
– ‘Bin kişiyi öldürmek için’
Ertesi hafta tekrar karşılaştım ölümle.
Ölüme sordum: ‘Benares’e bin kişiyi öldürmeye gitmedin mi? Oysa yüz bin ölü var.’
Ölüm gülümsedi ve ‘Ben bin kişiyi öldürdüm, gerisini korkuları öldürdü’ dedi…”[4]
Özetle Paul Freire’nin “Ezilenler, aynı anda hem kendileridir hem de bilinçlerini içselleştirmiş oldukları ezenlerdir,”[5] saptamasının altını özenle çizerken; “olağan” denilene başkaldırının “içselleştirilmiş” egemene ve enjekte ettiği korkuları aşmanın biricik yolu olduğu bir an dahi unutmadan; Montaigne’in, “Kendinize inanın, başkaları da size inanacak”; Mark Twain’in, “Düşlerinizi küçümseyen insanlardan uzak durun. Küçük insanlar bunu hep yaparlar, oysa büyük insanlar, büyük düşlerinizi gerçekleştirebileceğinize inanmanızı sağlarlar”; Pyotr Kropotkin’in, “Ancak hiçbir şey yapmayan insan hata yapmaz”; bir İskoçya atasözünün, “İnsanlar yaşadıkça ihtiyarladıklarını sanırlar hâlbuki yaşamadıkça ihtiyarlarlar,” sözlerinin altını çizen türde Mahir’ce yaşayın…
MAHİRCE YAŞAMAK
Mahirce yaşamak, Mahir olmayı gerektirir…
Kolay mı?
Chuck Palahniuk’in, “Dünya nüfusu arttıkça, insan sayısı azalıyor… Herkesin hayal gücü tükendiğinde artık hiç kimse dünya için tehdit olmayacak,” diye betimlediği kapitalist yabancılaşmanın kaosunda kendi gözüyle gören, kendi yüreğiyle hisseden insan(lar) çok azken; sürdürülemez kapitalizmin dünyasında insan olmak ve kalmak mahirce yaşamayı, mahir olmayı gerektirir!
“Neden” mi?
“Biz Marksizmi entelektüel gevezelik ve dünya devrimci hareketinin trafik polisliğini yapmak için okuyup öğrenmiyoruz. Biz dünyayı değiştirmek için, dünyanın Türkiye’sinde devrim yapmak için öğreniyoruz…
“… Önemli olan tek şey Devrimin esenliğidir. Yalnız Devrimin esenliği en yüce yasadır…
“Bu mücadele sınıflar mücadelesidir. Burada el titremesine, tereddüde ve kararsızlığa yer yoktur…
“Emperyalizmin tahakkümüne, karşı devrimin şiddetine karşı, silaha sarılmaktan başka çare yoktur…
 “Tarihi kahramanlar değil, kahramanları tarih yaratır,” diyerek yaşayanın Kızıldere’deki Mahir (Çayan) olmasından…
ON’LARIN KIZILDERE’Sİ
Kızıldere; ölümsüz ölümü kucaklayan Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin, Ömer Ayna ile Ertuğrul Kürkçü demektir…
Kızıldere, onlarca yıldan beri diz çöktürülemeyen bir direniş geleneğinin simgesidir; coğrafyamızın kırlarından meydanlarına, sokaklarından f tiplerine uzanan…
Artlarında bıraktıkları direniş geleneğinin müthiş kahramanlığı ve mütevazı sadeliğiyle gitti On’lar, “Diz çökerek yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir,” gerçeğinin altını çizerek…
Bu direniş geleneğini elbette ki Mahir Çayan’lar yaratmadı; On’lar sadece devrim mücadelesinde yeni bir sayfa açtılar; Pir Sultan’ların, Şeyh Bedrettin’lerin, Kawa’ların geleneğini çoğaltarak sürdürürken…
Evet Kızıldere, emperyalizme ve kapitalizme karşı, bir savaş çağrısıdır!
Tıpkı “Hain tuzaklarda, kan uykularda/ vurulduk ey halkım unutma bizi!/ İşkenceler için tahta çarmıha,/ gerildik ey halkım unutma bizi!
Zulüm sığmaz iken köye şehire,/ bize mezar oldu, kan Kızıldere;/ yavuklu yerine çıplak mavzere,/ sarıldık ey halkım unutma bizi!/
Her seher vaktinde, tan atışında/ kızıl güller açar dağlar başında./ Faşist namluların her kurşununda,/ dirildik ey halkım, unutma bizi!” haykırışındaki üzere…
Evet, evet Kızıldere, bağımsızlığın, sosyalizmin, enternasyonalizmin ve savaşın manifestosudur.
Nihayet Ertuğrul Kürkçü’nün, “Kızıldere sürecinin önemi alışılagelenin dışında bir siyaset imkânına ışık tutması; bir devrimci kitle hareketi yaratılması açısından oynadığı tarihsel rol. Öğrendiğim en önemli şey bir devrimin toplumsal ve siyasal yapıyı yıkmadıkça mümkün olamayacağı,”[6] diye formüle ettiği Kızıldere tarihten silinmeyenlerin, silinmesi mümkün olmayanların ölümsüzlük anıtıyken; Kızıldere son olmadığı gibi savaşın sürdüğünün, sürdürüleceğinin alâmetidir…
“Onlar ki dünyanın son umudu/ soyları tükenmeyen birer şahindirler,” dizeleriyle tarif edilebilir On’lar…
Gerçekten de Hiram Abbas’dan Mehmet Eymür’e uzanan kontgerillanın katliamcılarını zulmü karşısında; “Biz buraya teslim olmaya değil, ölmeye geldik,” diyenler, yani en iyilerimiz Kızıldere’deydi; On’lar, yaratılan devrimci değerlerin; onurun, erdemin, inancın simgeleri olarak kurtuluşun yolun gösterip, aydınlatırken “Oy dere Kızıldere/ böyle akışın nere?/ Onlar biter mi sandın/ sana can vere vere…/ Dere bizim evimiz/ suyu alın terimiz/ söyle nedendir dere/ vurulur gençlerimiz?/ Dere böyle durulmaz/ gence kurşun sıkılmaz/ sanma faşist olandan/ bir gün hesap sorulmaz,” dizelerindeki üzere mücadelenin hedefini yani devrimi muştuluyorlar…
Hasılı devrimci direniş ve kararlılığın, devrim uğruna kendini adamanın adıdır; devrimciliğin ilan-ı aşk zamanıdır; erdemin tarihini “Beni vurmak kurtuluş mu?” haykırışıyla geleceğe taşıma anıdır; dünümüz, bugünümüzdür Kızıldere…
Özetin özeti hepimize, herkese Çin atasözünün, “Bin kilometrelik bir yolculuk ilk adımla başlar”; Publilius Syrus’un, “İnsan denemeden ne yapacağını kestiremez”; George Bernard Shaw’ın, “Sorun çaresizlik değil, isteksizlik”; René Descartes’ın, “Unutma, sana ışık tutanlara sırtını dönersen; göreceğin tek şey kendi karanlığındır”; Victor Hugo’nun, “Bana yağmuru anlatma, yağ!” sözleriyle altını çizdiğini anımsatır…
ON’LARDAN BİRİ; ON’LARIN YOLDAŞI: MEHMET LATİFECİ…
On’lardan olmanın onurunu yaşatanlardan ve kontrgerilla tarafından katledilen Mehmet Latifeci’yi tanımayanınız elbette yoktur…
Ernesto Che Guevara gibi, O da, “Devrimcinin görevi devrim yapmaktır,” diyenlerdendi…
Ali Ekber Bahadır’ın, “Direniş, militanın davaya bağlılığının eylemidir,” sözlerini doğruluyordu…
Bu özellikleriyle de Edgar Allen Poe’nin, “Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz yalnızca bir düşün içinde bir düş,” diye betimlediği devrimciliğe sonuna dek bağlıydı…
Antakya’nın Samandağ’ın Sutaşı köyünde 1965’te doğan O, 1985-1986 yıllarında öğrenim gördüğü Burdur Eğitim Fakültesi’nde direnişçi kimliğiyle öne çıktı. Devrimci gençlik faaliyetindeki mücadeleciliği sonucunda okuldan uzaklaştırıldı.
Daha sonra döndüğü Antakya Samandağ’da Arap, Kürt ve Türk halklarının kardeşliği temelinde yükselttiği devrimci mücadelesiyle sürdüren ve Samandağ Halkevi’nin kurulmasına önayak olan Mehmet Latifeci, ardından Samandağ DEP İlçe Başkanı olarak devrimci enternasyonalist mücadeleyi örgütledi, önderlik etti.
Bundan rahatsız olan T.“C”, bölgedeki (müftüden işadamına, jandarmadan polisine kadar geniş bir zeminde örgütlediği) kontrgerilla güçlerini harekete geçirip, 30 Mart 1995’te evinin önünde kurduğu pusu ile Mehmet Latifeci ve babası Yahya Latifeci’yi katletti.
Evet Ozan Telli’nin, “Halk içinde sudaki balık gibiydi. Kara yağız, mahcup edalı, asi bıyıklarıyla gülümseyen, sıcak kanlı, sevecen ve dost bir insandı. Son derecede bilinçli, devingen, karınca ve arı gibi çalışkan, kendine özgü yöntem ve erdemleri olan, komünizm ve halkların kardeşliği için kararlı bir savaşım veren, gerçekten adı gibi latif ve güzel bir yoldaştı,” diye tanımladığı Mehmet Latifeci’yi de bir 30 Mart’ta yitirdik; Pablo Neruda’nın, “Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde,” dizelerini ve devletin katillerle iç içe olduğunu anımsayarak…
Nasıl bilmezsiniz?
‘Gazeteport’un haberine göre, Antakya’daki referandum çalışması sırasında Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in 1 Eylül 2010 günü Samandağ ilçesine yaptığı gezi esnasında beraberinde bulunan ve yalnız bırakmayan Samandağ’lı Behçet Karaağaçlı’nın, 30 Mart 1995 tarihinde DEP Samandağ İlçe Başkanı Mehmet Latifeci ile babası Yahya Latifeci’yi öldürmekten hükümlü olduğu ortaya çıktı…[7]
ON’LAR KAYITSIZLIĞIN REDDİDİR
On’ların önemi, kayıtsızlığın büyütüldüğü yerkürede, hepimize dağlara çıkmayanların, uzakları göremeyeceğini; umut ve ısrarın cesaretin yarısı olduğunu; cüretkâr bir samimiyetin insan olmanın referansını teşkil ettiğini anımsatmalarında yatar.
Murathan Mungan’ın, “Türkiye’nin resmi dini iki yüzlülüktür” diye tarif ettiği verili iklimde yıkıcı ve yok edici bir etmen olarak kayıtsızlık, insan(lık)a yapılabilecek en büyük kötülüktür.
Kolay mı? “Sevginin karşıtı nefret değil, kayıtsızlıktır. Sanatın karşıtı çirkinlik değil, kayıtsızlıktır. İnancın karşıtı sapkınlık değil, kayıtsızlıktır. Ve hayatın karşıtı ölüm değil, kayıtsızlıktır,” der Elie Wiesel…
Öte yandansa kayıtsızlığa mündemiç ilgisizlik, aldırmazlık insan(lık)ın vicdanında onulmaz yaralar açar.
“Vicdan, gözle görülür, elle tutulur bir ‘nesne’ değildir. Ne ki, vicdansız birinin yapıp ettikleri, gözle görülür, elle tutulur sonuçlar verir. Doğru ya da iyi olanı yapma doğrultusunda gelişmiş bir zorunluluk duygusu çerçevesinde işler vicdan. Kişinin, kendi davranışlarını, amaçlarını, karakterini ahlâksal açıdan değerlendirmesini sağlar. Ruhsal ve kültürel yapısının bir bileşimidir kişinin.
Kişilerin vicdanı olduğu gibi, toplumların da vicdanı vardır. Bir toplum vicdanını yitirir gibi oldu mu, tüm ölçütler, değerler şaşmaya yüz tutar. Olup bitenler, yaşananlar karşısında duyarsızlaşmaya, kayıtsızlaşmaya başlar toplum. Ortak değerleri, hep birlikte oluşturulmuş güzellikleri kimsenin gözü görmez olur…
Kimi yazarlar ve ozanlar, romanlarını, öykülerini, şiirlerini yazarken edindikleri toplumu gözlemleme güçlerinden, insan ruhunu okuma yetilerinden yola çıkarak bir ‘ses’e dönüşürler. Toplumda yaşananlara gösterdikleri tepkileriyle, dile getirme yürekliliğini gösterdikleri düşünceleriyle, yaşadıkları toplumun ‘ses’i, ‘vicdan’ı olurlar’
Onlar, tam da Melih Cevdet Anday’ın ‘Telgrafhane’ şiirinde söylediği gibidirler: ‘Bir sis çanı gibi gecenin içinde/ Ta gün ışıyıncaya kadar/ Vakur metin sade/ Çalacaksın’…”[8]
Bir kez daha tekrarlayayım: On’lar, bunun için önemlidirler…
Hızır Paşa’larca katledilmelerine karşın Pir Sultan gibi haykırmaklarıyla: “Yürü bre Hızır Paşa/ Senin de çarkın kırılır/ Güvendiğin padişahın/ O da bir gün devrilir…”
On’lardan neden mi söz ettim?
Çünkü On’lar, III. Büyük Bunalım’ın yerküresindeki sürdürülemez kapitalist vahşet karşısında insan(lar)a yapmaları gerekeni işaret ederler…
ELBETTE İSYAN…
Bu tabloda Nâzım Hikmet’in, “Onlar ki toprakta karınca,/ suda balık,/ havada kuş kadar/ çokturlar;/ korkak,/ cesur,/ cahil/ hâkim/ ve çocukturlar./ Ve kahreden/ yaratan ki onlardır,/ destanımızda yalnız onların maceraları vardır./
Onlar ki uyup hainin ığvasına/sancaklarını elden yere düşürürler/ ve düşmanı meydanda koyup/ kaçarlar evlerine/ ve onlar ki bir nice mürtede hançer düşürürler/ ve yeşil bir ağaç gibi gülen/ ve merasimsiz ağlayan/ ve ana avrat küfreden ki onlardır,/ destanımızda yalnız onların maceraları vardır./
Demir,/ kömür/ ve şeker/ ve kırmızı bakır/ ve mensucat/ ve sevda ve zulüm ve hayat/ ve bilimle sanayi kollarının/ ve gökyüzü/ ve sahra/ ve mavi okyanus/ ve kederli nehir yollarının,/ sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı/ bir sabah vakti değişmiş olur,/ bir şafak vakti karanlığın kenarından/ onlar ağır ellerini toprağa basıp/ doğruldukları zaman.
En bilgin aynalara/ en renkli şekilleri aksettiren onlardır./ aslında onlar yendi, onlar yenildi./ çok sözler edildi onlara dair/ ve onlar için:/ zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,/ denildi,” dizelerindeki üzere, On’lardan da öğrendiğimiz gibi elbette isyan!
Şimdi “Bize şiddet uygulamayanlara karşı biz de şiddet uygulamayız,” diyen Malcolm X.’in; “Direnmek, bir anlamda insan topluluklarının kendini sürekli yeniden yaratması demektir… İnsanlık tarihin akışını değiştirmeye kadirdir. Tarih yaratıcı yurttaşların eseridir,”[9] diyen Stephane Hessel’in uyarılarını toplumsallaştıran bir eylemi örgütleme zamanıdır!
Nihayetinde Oğuz Atay’ın, “Yaşamak; aynı zamanda yaşamış olduklarını hatırlamaktır”; İbn-i Haldun’un, “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer,” sözleri eşliğinde On’ların, Onların yoldaş(lar)ının, 2012’nin 30 Mart’ında herkese anlattığı bir kez daha bunlardır ve de daha fazlası…
29 Mart 2012 08:14:01, Ankara.
N O T L A R
[1] 30 Mart 2012 tarihinde TÖP’ün Samandağ’da da düzenlediği “Kızıldere Anması”nda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:132, Mayıs 2012…
[2] Murathan Mungan.
[3] Rainer Maria Rilke, Malte Laurids Brigge’nin Notları, çev: Behçet Necatigil, Can Yay., 2010, s.8.
[4] Aktaran: Mustafa Pamukoğlu, “Korku Sizi Yenmesin, Siz Korkuyu Yenin…”, Cumhuriyet, 14 Şubat 2012, s.11
[5] Paul Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, çev: Dilek Hattatoğlu, Ayrıntı Yay., 2010.
[6] Emine Özcan, “Kızıldere Katliamından 36 Yıl Sonra Ertuğrul Kürkçü Anlatıyor…”, BİA Haber Merkezi 29 Mart 2008.
[7] “Bakanın Arkasındaki Katil!”, Focus Haber, 3 Eylül 2010.
[8] Celâl Üster “Bir Sis Çanı Gibi Gecenin İçinde”, Cumhuriyet Kitap, No:1153, 22 Mart 2012, s.6.
[9] Stephane Hessel, Öfkelenin!, Çev: İsmail Yerguz, Cumhuriyet Kitapları, 2011.
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s