GIBRIS’IN EKONOMI-POLITIĞI ÜZERINE KENAR NOTLARI


I) DİK DURUP, DİKLENMEK: KÜRKÇÜ DEDİ Kİ…
II) ÖNCE TARİHSEL ARKA PLAN
II.1) TARİHSEL SÜREÇ
III) DEMOGRAFİK YAPI
IV) SORU(N) NEDİR?
V) JEOSTRATEJİK KONUM
V.1) BATMAYAN UÇAK GEMİSİ
VI) T. “C”NİN ÖTEKİLERİ!
VI.1) SÖMÜRGELEŞTİREN TÜRKLEŞTİR-ME!
VII) RAUF DENKTAŞ FASLI
VII.1) KUZEY’DEKİ “DERİN (DENİLEN) DEVLET”
VII.2) KUZEY’DE SİYASET
VII.3) KUZEY’DEKİ EKONOMİ
VII.3.1) KUMARHANE
VII.3.2) FUHUŞ
VII.4) KUZEY MUHALEFETİ
VII.4.1) “SOL” MU?!
VIII) T “C”NİN KIBRIS SİYASETİ
VIII.1) AKP’DEN CHP’YE ŞOVENİZM HİSTERİSİ
IX) GÖRÜŞ(EME)MELER
X) GÜNEY’DE SİYASET
X.1) GÜNEY’DEKİ EKONOMİ
XI) GAZ/ PETROL KAPIŞMASI
XI.1) ABD VE AB FAKTÖRÜ
XII) ONURLU BİR ÇÖZÜM İÇİN NE YAPMALI?

“Beraberlik,

bütünlükten çok
çoğulculuğa geçiştir.”[2]
T.“C”nin işgal, ilhak, sömürgeleştirme tarihinin önemli halkalarından birisi de Kıbrıs, daha doğru deyişle Gıbrıs hikâyesidir.
Kıbrıs’ı ‘Gıbrıs’ diye telaffuz eden Gıbrıslılar, telefonu “Alo,” yerine “Kim konuşur” diye açarlar. Viraja “büküm”; kaportacıya “doğrultmacı”; direksiyona “dümen”; pedala “ayakça”; klaksona “boru”; pencereye “güngiren” der.
Sonra da kolay kolay kızmayan, küfür etmeyen Gıbrıslılar, çok kızınca ayağa kalkan insanlardır.
Ve şimdilerde Gıbrıslılar, onları “kurtarma” söylencelerine sarılanlara karşı ayaktalar; kızgın ve öfkeliler…
“Kurtarılma” söylenceleriyle mistifiye edilen hikâye ya da Türklerin Kıbrıs macerası 1571 yılında Sultan II. Selim’in adayı Venediklilerden almasıyla başladı. Söz konusu serüven, Osmanlı’nın ardılı T.“C” için 32 kısım tekmili birden entrika ve yalan dolanla dolu bir macera romanı gibi sürüyor. Sürmeye de devam edecek gibi görünüyor.
‘Düstur’daki bir yazısında Halid El Hurub’un, negatif bir örnek olarak, “devletçik”[3] diye tanımladığı Kıbrıs’ın Kuzey’inin işgali, -zamanın behrinde- 1974’de Türk(iye) sosyalist hareketinin önemli bir bölümü tarafından desteklenmişti. İşgal konusunda milliyetçi bir tutum takınılmıştı.
İşin içinde bir de Yunanistan ve Kıbrıs’taki faşist cuntaların devrilmesi olunca, milliyetçilik, kendini “anti-faşizm paravanı” ardında gizlemeyi başarabilmişti. SSCB’nin harekâtı başlarında olumlaması, Ecevit’in kuyruğuna takılan SSCB eksenli sosyalistleri de böyle bir destek vermeye itmişti.
Türk-İş’inden DİSK’ine tüm sendikalar, bu milliyetçi çılgınlığın peşinden koşmuşlar, Ecevit’e tam destek sunmuşlar ve DİSK, üye işçilerinin bir günlük yevmiyelerini devlete bağışlamaları için kampanya başlatmıştı.
Yeri gelmişken, Gıbrıslılar’dan “Kıbrıs Konferansı”nda sosyalistler için özür dileyeyim.
Sonrada Dev-Genç’li vekilimiz Ertuğrul Kürkçü’ye teşekkür edip; 1974-1980’e kesitinde Anadolu’daki devrim savaşımında dövüşerek düşen Gıbrıslı devrimcilerden Özer Elmas, Ercan Turgut, Mehmet Ömer, Sadık Cemil, Muharrem Adnan, Mustafa Ertan ile Derviş Kavazoğlu ve Kostas Mişhauli’nin İngiliz sömürgeciliğine, Türk ve Rum işbirlikçiliğine karşı verdikleri mücadeleyle hepimizin önünde saygıyla eğildiği esin kaynakları olduklarını ifade ederek[4] başlayayım diyeceklerime…
I) DİK DURUP, DİKLENMEK: KÜRKÇÜ DEDİ Kİ…
Milliyetçi muhafazakârlığın yükseldiği bir kesitte, sömürge(ler) sorunu olarak, Kıbrıs’ı konuşmak; J. P. Sartre’ın, “İnsanlar kahramanları oynuyorlar; çünkü korkaklar. Azizleri oynuyorlar; çünkü kötü ruhlular. Suikastçıyı oynuyorlar; çünkü yanı başlarındaki komşularını öldürmek için yanıp tutuşuyorlar. İnsanlar oynuyorlar; çünkü doğuştan yalancılar,” diye resmettiği çürümenin ortasında hiç de kolay değildir.
Ancak BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, 12 Aralık 2011 tarihinde, TBMM Genel Kurulu’ndaki tarihi konuşmasında, zor olanı yapıp, şunları dedi:
“Türkiye Avrupa Birliğine (AB) girse de girmese de çözmek zorunda olduğu iki tane temel meselesi var: Bir tanesi Kürt meselesi, bir tanesi Kıbrıs meselesi. Bütün bunları bizim başımıza AB ya da başkaları bela etmedi. Kendimiz gittik, Kıbrıs’ı işgal ettik; şimdi, oradan askerlerimizi nasıl çıkartacağımızı bilemiyoruz. Kürt halkının haklarını inkâr etmek için, taburlarla asker soktuk, katliamlarla kana boyadık Kürdistan coğrafyasını; şimdi, bunun hesabını nasıl vereceğimizi kendimiz de bilemiyoruz. Kıbrıs halkı, Kıbrıs’ta yaşayan Türkler bu uygulamayı istemiyorlar, bırakın Avrupa’yı, Amerika’yı, Yunanistan’ı. Şimdi, o zaman, bu problemleri nasıl çözeceğimize dair yeni bir tartışma açmadan, ne Avrupa Birliği ne başka bir birlik bizim için önemli olamaz. Bizim için önemli olan, kendi sorunlarımızı çözmek…”
Bertrand Russell’ın, “Günümüzde, dünyadaki temel sorun, aptalların kendilerinden son derece emin, akıllıların ise devamlı şüphe içinde olmalarıdır,” biçiminde özetlediği negatif tablo karşısımnda dik durup, diklenen Kürkçü’nün bu tavrı, Kıbrıs sorununun nasıl çözüleceği konusunda herkes için öğreticidir.
Herkes bundan öğrenmelidir!
Tabii, “Resmi ideoloji KKTC’nin bir devlet olduğu yalanını 30 yıldır söylüyor. Bu yalana dünyada bizden başka kimse inanmıyor. Dost düşman buna dahildir. Biz riyakârca 30 küsur yıldır buranın devlet olduğunu bu halka söylemeye devam ediyoruz. Devlet değil niye yalan söylüyorsunuz bu halka. Kendiniz çalıp kendiniz oynuyorsunuz. Adadaki halk, bizdeki başına kakma görgüsüzlüğümüzü 30 yıldır yaşıyor,” diyen BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in, Kenan Evren’in 12 Eylül darbesinin yanında KKTC’nin kurulmasındaki rolü sebebiyle de yargılanması gerektiği ve KKTC’nin Türkiye’nin “Kalın bağırsağı” olduğu vurgusu ile “Kontrgerillanın, fuhuş baronlarının, kumarhane krallarının merkezi hâline gelmiş bir yerden bahsediyoruz,” demesini de unutmadan![5]
II) ÖNCE TARİHSEL ARKA PLAN
Öğrenmekten söz edilince tarihsel arka plana göz atmak, “olmazsa olmaz”dır…
Güray Öz’ün, “Kıbrıs kadar çok el değiştirmiş, horlanmış ve güzel kalabilmiş bir ada, bir toprak parçası var mı bilmiyorum?” sorusuyla betimlediği yeşil ada Afrodit’in ülkesidir…
Evet Yunan mitolojisindeki aşk tanrıçası Afrodit’in doğum yeridir burası… Aşk tanrıçası ama onun doğuş biçimi, adanın şiddet dolu geçmişi gibi ürkütücüdür. Genellikle deniz köpüğünden doğuşunu gösteren resim ve heykellerinden, Boticelli’nin tablolarından tanırız bu güzeller güzelini. O köpüklere neden olansa gök tanrısı Uranus’ün oğlu tarafından öldürüldükten sonra kesilip denize atılan testisleridir…
Tarihinde durmadan el değiştirmiş ve kimilerinin Akdeniz’in bu stratejik yerinde dev bir uçak gemisine benzettiği Kıbrıs’ın ilk halkının, fırtınadan kaçan Mikenler olduğundan söz edilir.
Kıbrıs daha tarihinin ilk günlerinden itibaren bir Batı-Doğu karışımını yaşamış. Buraya ilk yerleşenler Truva savaşından sonra ülkelerine dönerken fırtınadan kaçan Mykenler.
Bugün Pafos bölgesinde kullanılan dilin Homer döneminin Yunancasına benzediği, hâlâ o günden kalma kelimelerin kullanıldığı söyleniyor. Adada yaygın olan ve Hıristiyanlıkla birlikte Meryem Ana kimliğine bürünecek Afrodit kültü de o günlerden kalma. Adada yaşayan her kadın ömründe bir kez Afrodit’in tapınağına giderek kendisini ona adıyor, kendisiyle sevişmeye gelecek bir erkek çıkana kadar tapınakta bekliyor. Çirkin kadınlar için bu bekleme yıllarca sürebiliyormuş. Krallar Afrodit tapınağında görevli fahişelerle sevişerek tanrıçaya bağlılığını gösteriyor, karıları ölünce kızlarıyla evleniyorlarmış.
Adanın ismi gibi serveti de bakırdan. Kıbrıs kelimesi Yunanca bakır anlamındaki “kupros”tan geliyor. Dünyanın ilk bakır madenlerinin burada işletildiği sanılıyor.
Tarihin eski çağlarından beri meskûn olduğu bilinen Kıbrıs’a milattan 2000 sene evvel Giritliler ile Mikenlilerin hâkim olduğunu gösteren kanıtlar var. Fenikelilerin de burada bazı yerleşim yerleri kurdukları ise bilinmektedir.
Daha sonrasında Kıbrıs’ı, MÖ 1320’de Hititler aldı.
MÖ 550’de Firavun Amasis zamanında Mısırlılar adayı istila etti. Ve Kıbrıs dokuz eyalete bölündü.
İran hükümdarı Keyhüsrev bütün Anadolu’yu zaptettikten sonra Kıbrıs’ı imparatorluğunun sınırları içine kattı ve İran iki asır süreyle adanın tek hâkimi oldu. Adaya Yunanistan’dan göçün bu sıralarda başladığı söylenebilir.
Makedonya Kralı Büyük İskender MÖ 333’te adayı zaptetti. 10 sene sonra ölünce imparatorluğun kumandanlar arasında paylaşılması üzerine Kıbrıs, Mısır’la birlikte general Lagos’un oğlu Ptoleme’nin idaresine geçti. Ada, Ptoleme hanedanının yönetiminde kaldığı iki buçuk asır boyunca Yunanistan’dan göç almayı sürdürdü.
Roma İmparatorluğu MÖ 58’de Kıbrıs’ı aldı. Ancak imparatorluk ikiye bölününce Kıbrıs ‘Doğu Roma’ya bırakıldı. Ve yönetimde daima imparator ailesi mensuplarından biri ‘vali’ sıfatıyla bulundu.
Ada MS 648’de İslâm ordularının hedefi oldu. Hz. Osman’ın hilafeti sırasında Şam Valisi Muaviye’nin isteği üzerine gönüllülerden oluşan iki ordu Abdullah bin Kays ve Mısır Valisi Abdullah bin Said’in komutalarında denize açılıp Kıbrıs’ta buluştular ve ada çetin savaşlardan sonra ele geçirildi. Ancak Arap orduları daha sonra 23 kez tekrarladıkları bu seferlerin hiçbirinde adada kalmayıp Kıbrıs’ı vergiye bağladıktan ve ganimet aldıktan sonra geri döndüler. En uzun süreli kalışları Harunreşid döneminde oldu.
Kıbrıs 760’ta yeniden Bizans hâkimiyetine geçti.
1184’te Bizans hanedanına mensup vali İshak Komnen imparatorluğun siyasi ve askeri bakımdan güçsüzleşmesinden istifade ederek bağımsızlığını ve 1. Komnen adıyla Kıbrıs Kralı olduğunu ilan etti.
1191’de İngiltere Kralı Arslan Yürekli Rişar çıktığı deniz seferi sırasında Komnen hanedanına son verip adayı Britanya İmparatorluğu’na bağladı. Başına da Kıbrıs Kralı sıfatıyla eski Kudüs Kralı Lusinyan’ı getirdi. Onun ölümünden sonra kardeşi Amori Lusinyan zamanında (1192-1205) Kıbrıs iktisadi bakımdan hayli gelişti. Magosa Akdeniz ticaretinin en önemli limanlarından biri hâline geldi. Ve Memlük devletinin Mısır’ı ele geçirmesinden sonra Kıbrıs Akdeniz’de Latin hâkimiyetinin son kalesi oldu.
Kral olarak 1324’te tahta geçen 4. Huig zamanında Kıbrıs, Venedik ve Rodos’la birlikte Anadolu’daki Türk varlığını sona erdirmek için kurulan Haçlı ordusuna öncülük etti.
Cenevizliler 1373’te adayı işgal ettiler. 1464’te Huig hanedanının saklı prensi Jack bu kez Venediklilerle anlaşıp Cenevizlileri yendi ve tahta oturdu.
82 sene süren Venedik hâkimiyeti 1570’de adanın Osmanlılarca işgaliyle son buldu.
II.1) TARİHSEL SÜREÇ
Ancak ifadeye gayret ettiğim tarihsel süreç, “2. Selim şehzadeyken kendisine Mısır’dan hediye olarak gönderilen cariye ve atlara Kıbrıslı korsanlar el koydu. Sultan tahta çıktığı gün Kıbrıs Adası’nın fethi emrini verdi,” diyen Avni Özgürel’in yüzeyselliğiyle kavranamaz.
Sözünü ettiğim “tarihsel süreç”, Zeynep Güneş’in ‘Kıbrıs Sorununa Marksist Yaklaşım’ başlıklı yazısında detaylı olarak işaret ettiği gibi: i) “Osmanlı’dan 1960’a”, ii) “1960-1974: bağımsız Kıbrıs’tan Türk işgaline”, iii) “İşgalden bugüne” alt başlıklarında üç aşamada irdelenebilir.
Sözü Zeynep Güneş’in satırlarına bırakırsak:
Osmanlı’dan 1960’a: Kıbrıs 1571’de Osmanlı yönetimine geçmiş ve ilk Türk topluluğu adaya bu tarihte yerleştirilmişti.
Osmanlı devleti, 1878 Berlin Anlaşmasıyla Rusya’ya kaptırdığı toprakları geri almak için, İngilizlerin yardımları karşılığında adayı İngiltere’ye kiraladı. Anlaşmaya göre, topraklar geri alınınca ada tekrar Osmanlı’ya iade edilecekti. Ancak Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşına Almanların yanında girmesiyle işler değişti ve İngiltere adayı ilhak ettiğini açıkladı.
1923 Lozan Anlaşmasıyla bu ilhak durumu tescil edildi ve 1925 yılında ada resmen İngiliz sömürgesi ilân edildi. Bu dönemde ada nüfusu ağırlıklı olarak Rumlardan ve küçük bir azınlık olarak Türklerden oluşuyordu.
1931 yılında, adanın Rum halkı, İngiliz sömürgeciliğine karşı ayaklanarak İngiliz sömürge valisinin konağını yaktı. İngiltere, ayaklanmanın bastırılmasında kullandığı kolluk güçlerini, isyana katılmayıp aksine karşısında yer alan Türklerden oluşturdu. Böylece Rumlarla Türkleri karşı karşıya getirecek ve birbirlerine kırdırtacak bildik İngiliz politikası hayata geçirilmeye başlanmış oluyordu.
Ayaklanmanın ardından Rum kesim içinde Enosis (Yunanistan’la birleşme) fikrinin giderek yayılmaya başladığı adada, İngilizler karşıt güç olarak Türkleri örgütlemeye giriştiler. 1943 yılında, İngiltere güdümlü bir örgüt olan Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK) kuruldu, ancak bu kurum istenilen etkiyi yaratamadı. 1944’te ise, Dr. Fazıl Küçük, Kıbrıs Milli Türk Halk Partisini kurdu.
1926’da kurulmuş olan Kıbrıs Komünist Partisi (KKP), 1931’de gerçekleşen ayaklanmadan sonra yasadışı ilân edilmişti. Sovyetler Birliği çizgisini takip eden KKP, faaliyetlerini yasal olarak da yürütmek üzere 1941 yılında AKEL’i kurdu. İki partinin üç yıl boyunca birlikte faaliyet göstermelerinin ardından, KKP 1944’te kendini feshederek AKEL’e katıldı. Bu tarihlerde sömürgeciliğe karşı yürütülen mücadelenin başını esas olarak AKEL ve Ortodoks Kilisesi çekiyordu.
1950’li yıllardan itibaren Kıbrıs’ın önemini arttıran temel faktörlerden biri Ortadoğu petrolleriydi. Bir diğer faktörse Kıbrıs’ın yine aynı bölgedeki karışıklıklara (örneğin Arap-İsrail çatışması türünden çatışmalara) yakından müdahale olanağı sunuyor olmasıydı. Doğu Akdeniz’deki üslerini tek tek kaybeden İngiltere açısından Kıbrıs’ın önemi çok büyüktü.
1950’li yıllara kadar süren duruma Türkiye açısından bakıldığında ise, ilginç bir manzara söz konusuydu. Çünkü bu tarihlere kadar Türkiye’nin “Kıbrıs meselesi diye bir meselesi yoktu” ve bu yetkili ağızlarca da telâffuz edilmekteydi. 23 Ocak 1950’de, dönemin Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, TBMM’de şunları söylüyordu: “Kıbrıs meselesi diye bir şey yoktur…. bugün İngiltere’nin Kıbrıs’ı başka bir devlete devretmek niyetinde veya eğiliminde olmadığı hakkında kanaatimiz tamdır. Kıbrıs’ta yapılan hareketler ne olursa olsun, İngiltere hükümeti Kıbrıs adasını başka bir devlete terk etmeyecektir. Bu böyle olunca, gençlerimiz boş yere heyecana kapılıyorlar, gereksiz yere yoruluyorlar.”
Yine aynı yılın Haziran ayında DP iktidarının Dışişleri bakanlığını yapan Fuat Köprülü de “böyle bir meselenin bulunmadığını” ifade ediyordu.
50’li yılların ortalarına kadar izlenen bu politikanın en belirleyici etkeni kuşkusuz NATO’ydu. Türkiye ve Yunanistan 1952 yılında NATO’ya üye olmuştu. Statükonun korunmasından yana bir tutum takınan Türkiye, Kıbrıs yüzünden Yunanistan’la karşı karşıya gelmek ve NATO üyeliğini tehlikeye atmak istemiyordu. Ayrıca NATO’nun yarattığı anti-komünizm histerisi her iki devlette de ağır basıyor ve politikayı daha çok bu tayin ediyordu. Ne var ki, Kıbrıslı Rumların bağımsızlık mücadelesinin aldığı boyut, en azından Yunanistan’ın soruna ilgisiz kalmasını imkânsız kılacaktı.
1954’te Yunanistan, İngiltere’nin Kıbrıs’ın “kendi kaderini tayin hakkını” tanıması için Birleşmiş Milletler’e başvurdu. Yapılan görüşmelerde Türkiye, adanın İngiltere’ye ait olduğunu belirterek İngiltere’nin yanında saf tuttu ve başvuru reddedildi. Aslında sömürgecilerden yana takındığı bu tavır Türkiye açısından hiç de istisna değildir. Çünkü Tunus’un ve Cezayir’in Fransız sömürgeciliğine karşı yürüttükleri ulusal kurtuluş savaşlarında da, Türkiye Fransa’dan, yani sömürgeci güçten yana tutum takınacaktı. Doğal olarak da Ortadoğu ve diğer azgelişmiş ülkelerin gözünde Türkiye sömürgecilerden yana bir ülke olarak yer edecekti.
İngiltere, kendisi için stratejik önemi büyük olan adanın ABD’nin etki alanına girmemesi için, işin içine Türkiye’yi sokarak ve fiili bir Türk-Rum çatışması yaratarak, adadaki varlığını meşrulaştırmaya çalışıyordu. Gerek Rum milliyetçiliğinin, gerekse yapay bir biçimde de olsa sivriltilmeye başlanmış olan Türk milliyetçiliğinin şiddetlenmesi, aslında bizzat İngiltere’nin işine geliyordu. Bu bakımdan, 1955’te milliyetçi temellerde kurulan EOKA’nın (Kıbrıs Savaşçıları Ulusal Örgütü) Türkleri de hedef alan provokatif eylemlere başlaması, aynı yıl gerçekleştirilen Londra Konferansında Türkiye’nin de taraflardan biri olarak masaya oturtulması ve Konferansın son günlerinde 6-7 Eylül olaylarının tezgâhlanması aslında hiç de tesadüf değildi.
6 Eylül 1955’te, devlet ağızlı bir gazete tarafından, Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin bombalandığı haberleri yayıldı ve ardından İstanbul’daki Rumlara ve diğer gayrimüslimlere saldırılar başladı. Evleri, işyerleri ve ibadethaneleri tahrip edildi, 3 kişi öldürüldü, 30 kişi yaralandı. Saldırılar son derece örgütlü ve hazırlıklı bir biçimde yönlendirilmişti. Arkasında MAH’ın (dönemin istihbarat teşkilâtı) bulunduğu “Kıbrıs Türktür Cemiyeti” ve “İstanbul Yüksek Okullar Talebe Birliği” gibi örgütler, saldırılara fiilen önderlik etmişlerdi. Çok geçmeden hükümet bütün bunları “komünistlerin” yaptığını duyurarak günah keçisini ilân ediverdi ve komünist avı başlatıldı. Böylece hem komünistlere karşı, hem Rumlara karşı öfke tırmandırılmış, bir taşla iki kuş vurulmuş oldu.
Yıllar sonra bir orgeneral, “6-7 Eylül olayları da Özel Harp dairesinin işiydi ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” diyerek, gerçek failleri itiraf etmişti. Yine Selanik’teki evi bombalama işini de bizzat Türk devletinin tezgâhladığı ortaya çıkmıştı.
Bütün bu olaylar olurken, Türkiye’nin dört bir tarafında, “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganlarıyla, bizzat devlet eliyle örgütlenen mitingler düzenlenmeye başlandı. Ortaokul, lise ve üniversite öğrencileri galeyana getirildi ve bu mitinglere katılmaları sağlandı. Böylece Kıbrıs, büyük bir kampanyayla “milli mesele” hâline getirilmiş oluyordu.
Bu arada Kıbrıs’ta, solu tırpanlamaya dönük bir kampanya başlatılmıştı. Aralık ayı ortalarında AKEL ve bir dizi sol örgüt kapatıldı ve tüm sol yayınlar yasaklandı. Yaklaşık 140 kişi tutuklanarak toplama kamplarına ve hapishanelere kapatıldı. 1959 Aralığına kadar sürecek olan bu illegalite yıllarında, EOKA’nın faşist liderlerinden Grivas’ın yönlendirmesiyle, pek çok sol kadro katledildi. Fakat illegal mücadeleye devam edildi.
1956 yılının ilk aylarında Makarios’la “özerklik” görüşmeleri başlatan İngiltere, Makarios’un “kendi kaderini tayin hakkında” ısrarcı olması üzerine, onu tutuklatarak sürgüne gönderdi.[6] Ne var ki, aynı yılın Temmuzunda İngiltere’nin hiç işine gelmeyen bir gelişme yaşandı. Mısır’daki Nasır yönetimi Süveyş Kanalı’nı ulusallaştırdığını açıkladı ve kanaldan dolayı Mısır’a yerleşmiş olan İngiliz askeri üsleri kapatıldı. Bu arada, Kıbrıs’taki Rumların mücadelesi de şiddetlenmişti. Mısır’daki üslerini kaybeden İngiltere, bölgesel önemi iyice artan Kıbrıs’ı elinden tümüyle kaçırmamak için, “kendi kaderini tayin hakkını” tanımak zorunda kaldı. Ancak adadaki askeri üslerinin kalmasını şart koştu.
Yine aynı yıl, Türkiye, aslında İngiltere’nin tezi olan “taksim” tezini Birleşmiş Milletler’e taşıdı. “Çifte Enosis” anlamına gelen bu teze göre, Rum ve Türk tarafları bölünecek ve her ikisi de kendi “anavatan”larına katılacaktı. İngiliz emperyalizminin “böl ve yönet” politikasına en uygun düşen çözüm de buydu zaten.
1957 başlarında ateşkes ilân eden EOKA, Makarios’un serbest bırakılmasıyla silahlı eylemlerini geçici olarak durdurdu. Öte yandan, aynı aylarda NATO da, Türkiye ile Yunanistan arasında “arabuluculuk” yapma bahanesiyle adaya el attı.
Bundan sonra süreç hızla ilerleyecek ve tertiplerin ardı arkası kesilmeyecekti. 27 Ekimde Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonunun başına eski sömürge savcı yardımcısı Rauf Denktaş getirildi. 29 Kasımda ise Türk Mukavemet Teşkilâtı (TMT) ilk bildirisini dağıtarak adını duyurdu. Bir yıl sonra EOKA tekrar faaliyete geçerek saldırılarını arttırdı. Buna karşılık TMT de Rumlara savaş ilân etti. Ne var ki TMT’nin hedef aldığı kitlenin içinde, adada barışı ve bağımsızlığı savunan Türk emekçiler de bulunuyordu. Kıbrıslı Rumların ve Türklerin ortak düzenledikleri bir mitingin ardından, TMT, sendikalı Türk işçileri katletmeye başladı. Benzer bir şekilde, solcu Rum işçiler de şoven Rumlarca katledildiler. Emperyalist planların hayata geçmesi için, daha önce barış içinde yaşayan işçi sınıfının, kardeşlikten, barıştan ve bağımsızlıktan yana tutumunun kırılması şarttı çünkü.
Adadaki gerginliğin had safhaya ulaşması sonucu, NATO üyesi iki devlet, Yunanistan ve Türkiye savaşın eşiğine geldiler. Ardından da, ABD patentli “bağımsızlık” formülü devreye sokuldu. 1959’da imzalanan Zürih-Londra Garanti ve İttifak Antlaşmalarıyla, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere, Kıbrıs anayasasının garantörleri ilân edildiler.
1960-1974 Bağımsız Kıbrıs’tan Türk işgaline: 1960’ta ilan edilen Kıbrıs Anayasasıyla, Kıbrıs “bağımsız” bir cumhuriyet olarak siyasi hayata gözlerini açmış oldu. Ama bu öyle bir bağımsızlıktı ki, adadaki İngiliz askeri üsleri varlığını sürdürüyor, Türkiye ve Yunanistan adada askeri kuvvet barındırıyor, Kıbrıs bu iki devletin üye olmadığı hiçbir ittifaka katılamıyor, anayasanın temel maddeleri Kıbrıs halkı tarafından değiştirilemiyordu. Aksi takdirde İngiltere, Türkiye ya da Yunanistan’ın, imzalanan anlaşmalara dayanarak “nizamı tekrar kurmak üzere” müdahale etme hakları bulunuyordu.
Yeni kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin başkanı Rumlardan (Makarios), başkan yardımcısı Türklerden (Fazıl Küçük) seçilecekti. Siyasi, askeri ve güvenlik sorunlarına ilişkin alınan tüm kararlarda, başkan ve başkan yardımcısının eşit veto hakkı bulunuyordu. İki resmi dil olacaktı. Mecliste Rumlar yüzde 70, Türkler ise yüzde 30 oranıyla temsil edileceklerdi. 10 kişilik Bakanlar Kurulunun 7’si Rumlardan, 3’ü Türklerden oluşacaktı. Şunu hatırlatalım ki, bu sırada Türklerin adadaki nüfus oranı yüzde 18 idi. Bu oranla yüzde 30’luk bir temsil hakkı almaları ve “eşit” taraf sayılmaları ise, daha baştan gelecekteki anlaşmazlıklara uygun bir zemin hazırlıyordu.
1960’tan sonra SSCB yanlısı AKEL’in adadaki oy oranı giderek artmaya başladı. Kıbrıs Cumhuriyeti, Bağlantısızlar Hareketi Zirvesinde kurucu üye unvanını aldı. Bağlantısızlar hareketi, SSCB’ye yakınlığıyla tanınıyordu. Bütün bunlar, Türkiye’nin ve emperyalist burjuvazinin korkulu rüyalar görmesi için yeterli nedenlerdi. ‘The New York Times’daki 12 Ağustos 1961 tarihli bir yazıda şunlar söyleniyordu:
“Sovyetler Birliği iktidarı demokratik yoldan yalnızca tek bir ülkede ele geçirebilir, o da Kıbrıs’tır. Bağımsızlıktan sonra komünistlerin etkisi arttı, işsizlik büyüdü… Bazı diplomatların yaptığı tahminlere göre serbest bir seçimde komünistler oyların yüzde 35’ini alabilirler. Eğer Kıbrıs’ın stratejik önemini hatırlayacak olursak, bunun Batı için ne büyük bir tehlike olduğu anlaşılır.” Bu “tehlike”nin yarattığı korku, Kıbrıs üzerinde oynanan oyunların daha da sertleşmesine neden olacaktı.
Kasım 1963’te cumhurbaşkanı Makarios anayasada 13 maddelik bir değişiklik yapmak istedi. Bunda EOKA’nın baskılarının da önemli bir payı vardı. Değişikliklerin çoğu, mevcut anayasaya göre Türk tarafına verilen hakları kısıtlayıcı nitelikteydi. Anayasa iki toplumun varlığına göre düzenlenmişti. Örneğin mevcut sistemde adalet ve belediye hizmetleri her iki toplumun kendi halklarından olanlarca sürdürülüyordu, memur sayıları, parlamenter sayıları, asker ve polis sayıları belli bir orana göre belirleniyordu. Getirilmek istenen değişiklikler ise tek toplumlu bir devlete geçişi gerektiriyordu. Sonuçta, Makarios’un katı bir tutum takındığı, Türk tarafınınsa müzakereye bile yanaşmadığı bir ortamda işler iyice kızıştı ve Türk tarafı “bizi cumhuriyetten attılar” söylemini ayyuka çıkararak meclisten ve tüm kurumlardan ayrıldı (bugün Kıbrıs Cumhuriyeti Meclisinde Türklere ayrılmış sandalyeler hâlâ boş tutulmaktadır.)
Bundan sonra Türkiye’nin taksim tezleri yeniden ortaya sürüldü. Türklere karşı yoğunlaşan saldırılar sonucu 24 Türkün öldürülmesini ve anayasanın ihlâl edilmesini, yapılan anlaşmalar gereği müdahale gerekçesi olarak kabul eden Türkiye, adaya müdahale edebileceğinin sinyallerini verdi. ABD Başkanı Johnson, 5 Haziran 1964 tarihli meşhur bir mektupla Türkiye’yi “şiddetli bir dille” uyararak, böyle bir harekâtın karşısında olduklarını belirtti. Bir ay sonra, Amerikan Dışişleri Bakanı Dean Acheson’un hazırladığı bir plan çerçevesinde Türkiye ve Yunanistan’la görüşmeler başladı. Acheson planına göre, adanın kuzeydoğu ucunda Türkiye’ye ait bir bölge oluşturulacak ve Türkiye burada istediği kadar asker barındırabilecekti. Fakat bu planın dolaylı olarak “taksim” anlamına geldiğini iddia eden Makarios, plana karşı çıktı ve uzlaşma sağlanamadı. 8-9 Ağustos’ta ise Türkiye Rumlara ait bölgeyi iki gün boyunca bombaladı. Bombardıman sonucunda 33 Kıbrıslı Rum öldü, 230 kişi yaralandı. Ancak Türkiye’nin bu hareketine İngiltere ya da Amerika’dan herhangi bir kınama gelmediği gibi, üstü örtük bir destek de verildi. Johnson mektubundan kısa bir süre sonra, Archeson’un Turgut Sunalp ve Nihat Erim’le yaptığı görüşmelerde “özel olarak dostça söylüyorum, fazla kan dökmeden size ayrılan bölgeyi askeri kuvvetle işgal edebilecekseniz gidip alın. Amerikan 6. Filosu karşınıza çıkmaz, tersine sizi korur” demesi, ABD’nin el altından bu müdahaleyi desteklediğini gösteriyordu. Çünkü uygulanmaya çalışılan plan, adanın dolaylı olarak NATO’nun denetimine sokulması anlamına geliyordu. Johnson mektubuna rağmen adanın bombalanması, Türkiye’nin Amerika’ya “kafa tutması” şeklinde yorumlansa da, bu, milliyetçiliği okşamaya yarayan abartılı bir söylemden ibarettir.
İşgalden bugüne: 21 Nisan 1967’de gerçekleştirilen bir askeri darbeyle, Yunanistan, Albaylar Cuntasının hüküm sürdüğü karanlık bir döneme girmişti.1973’te patlak veren Arap-İsrail Savaşında ABD’nin Yunan havaalanlarını kullanma isteği mevcut cunta tarafından reddedilince, ABD desteğini yitiren bu cuntaya karşı 25 Kasım 1973’te askeri bir darbe yapıldı. 15 Temmuz 1974’te de Makarios rejimine karşı Sampson[7]darbesi gerçekleştirilerek, adada faşist bir yönetim oluşturuldu. Bu darbeden beş gün sonra, 20 Temmuz 1974’te, Türkiye Kıbrıs’a çıkartma düzenledi ve 23 Temmuzda Yunanistan’daki ve Kıbrıs’taki cunta rejimi çöküp sona erdi.[8]
Türkiye harekâtın gerekçesini, garantörlük anlaşmalarından kaynaklanan haklarına dayandırdı ve ilk başlarda Batıdan da destek gördü. Bu sayede NATO, adaya yerleşme planlarına zemin sunması bakımından istenen fırsatı yakalamış oluyordu.[9] Bağlantısızlar Hareketi içinde yer alan Makarios’u destekleyen SSCB de, Yunanistan’ın egemenliği altına girmiş bir Kıbrıs’ı tercih etmediği için Türkiye’yi destekliyordu.
Ne var ki, 14 Ağustosta gerçekleştirilen ikinci bir harekâtla, Türk ordusu adanın içlerine doğru ilerleyerek Kıbrıs topraklarının yüzde 37’sini işgal etti. Türkiye’nin Makarios yönetimini[10] yeniden başa geçirmeye niyeti olmadığı anlaşılınca SSCB desteğini çekti. Aynı şekilde, ABD de işgalin sona ermemesi üzerine, 1975 Şubatından itibaren, üç yıl sürecek bir silah ambargosu uygulamaya başladı.
İşgalden günümüze dek yaklaşık kırk bin kişi (o günkü Türk nüfusun üçte biri) başta İngiltere olmak üzere Batı ülkelerine göç etti. Adaya Türkiye’den götürülmüş yoğun bir nüfus yerleştirilerek, Türk nüfusun oranı arttırılmaya çalışıldı. Anayasal cumhuriyetin korunması bahanesiyle adayı işgal eden Türkiye, aynı anayasal cumhuriyetin yok sayılmasını meşrulaştırarak, 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni (KTFD) kurdurttu ve başına Denktaş’ı oturttu. Aynı yıl yapılan anlaşmalarla güneydeki Türkler kuzeye, kuzeydeki Rumlar da güneye geçtiler ve ada halkı fiilen etnik kökenlerine göre iki ayrı bölgede toplanmak zorunda bırakıldı. 15 Kasım 1983’te ise bir adım daha ileri gidilerek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) adında bağımsız bir devlet kurulduğu ilân edildi.
İşin ilginç yanı, Türk kesimindeki, Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) ve Toplumsal Kurtuluş Partisi (TKP) gibi “sol” partiler, Denktaş’ın tehditlerine boyun eğerek, hiçbir direnişte bulunmayıp mecliste bu kararı onayladılar. Böylece uluslararası alanda kimsenin tanımadığı kendinden menkul bir “cumhuriyet” oyunu sahneye koyulmuş oldu. Oyunun kahramanı, muhaliflerini her türlü yöntemle susturmaya çalışan, eski İngiliz sömürge savcısı, yeni Türkiye “sömürge valisi” Denktaş’tı.
Bu sırada, Türkiye’de 12 Eylül askeri diktatörlüğü yeni sona ermiş, seçimler henüz yapılmış, ama hükümet kurulmamıştı. Seçimlerin galibi olan Özal başta olmak üzere, generaller ve Dışişleri de KKTC’nin ilânına pek sıcak yaklaşmamışlardı. Ne var ki Denktaş’ın dayatmasıyla yüz yüze gelinmiş ve KKTC tanınmak zorunda kalınmıştı…[11]
III) DEMOGRAFİK YAPI
İzleyen süreçte Kıbrıs’ın Kuzey’i, açılan kumarhanelerle, ne idüğü belirsiz bankalarla, mafyanın, MİT’in, itin cirit attığı bir kara para aklama cenneti hâline getirilmiştir. Kurulan özel üniversiteler dışında neredeyse hiçbir gelir kaynağı kalmamış, adanın kuzeyi Türkiye’ye göbekten bağlı hâle getirilmiştir. Yerli nüfusun büyük bir bölümü, iş olanaklarının kısıtlılığı nedeniyle yurtdışına göçmüş durumdadır. Adaya sonradan yerleştirilen ve sayıca yerli nüfusa eşit hâle gelen Türk nüfusun büyük bir bölümü, lümpen-milliyetçi kesimden oluşmaktadır. Bu da yerli halkla bu kesim arasındaki çelişkileri daha da arttırmaktadır.
Bu düzlemde Kıbrıs’ın net nüfusunu kimse söyleyemiyor. Kaçağı var, göçeri var, öyle olunca hesabı zorlaşıyor. Ama ortalama bir rakam veriyor herkes. KKTC’de asker hariç 200-220 bin arasında Türk var. Bunun 90 bini Kıbrıs doğumlu, 35 bini çalışma iznine sahip T.“C” vatandaşı, 30 bini çift uyruklu, 50 bini de kaçak işçi.
Kıbrıs’ta 45 bin Hataylı, 22 bin G. Antepli, 20 bin Karadenizli var. Onları Sivas, Urfa, Mardin ve Tokat’lılar izliyor.[12]
Yani Kıbrıs’ın Kuzey’ini Kıbrıslı olmayanların çoğunluğu oluşturuyor…
IV) SORU(N) NEDİR?
Bu noktada telaffuz edilmesi “olmazsa olmaz” olan “Soru(n) nedir?” diye haykırmaktır!
Evet, evet Voltaire’in, “Bunca fikir sahibi olup, fikrin özünü, ne olduğunu daha doğru dürüst bilememek çok acıklı bir şey. Gerçekten öyle; ama bilmediğini biliyormuş sanmak daha da acıklı, daha da budalaca bir şeydir,”[13] sözünü anımsayarak “soru(n)”un bir demografik mühendislik, zorla yerinden etme, el koyma yani işgal ve sömürgeleştirme olduğunu söyleyebiliriz
Siz boşverin Erol Manisalı’nın, “KKTC yaşayacak mı?” sorusundaki hamasete; bu sorunun ne olduğuna ve kimin için sorulduğuna bakın? Esas yanıt oradadır!
Bu noktada “Sorunun temeli milliyetçilik”[14] saptamasının altını çizen Niyazi Kızılyürek, sonuna kadar haklıdır.
Kıbrıs, iki milliyetçiliğin kıskacındadır; bunun herhangi biri, diğerine tercih edilmez, edilmemelidir de…
Yakın tarihin tanık olduğu üzere Kıbrıs, Türk-Yunan ilişkilerinde hep en önemli “gerginlik” noktalarından biri oldu.
1923 Lozan Barış Antlaşması ile kurulan Türk-Yunan dengesi izleyen yıllarda tarafları çatışmaya sürükleyen bir niteliğe bürünmüştür. 1947 Paris Antlaşması ile Oniki Adalar İtalya’dan alınarak Yunanistan’a verilmiş, 1959-60 Antlaşmalarının ardından ilan edilen Kıbrıs Cumhuriyeti ile ada üzerindeki İngiliz egemenliğine son verilirken adada yaşayan Türk ve Rum toplumları arasında ortaklık esasına dayalı bir statü oluşturulmuş ve bu statü Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin güvencesine bağlanmıştır.
Ancak bu statüko uzun ömürlü olmamış, Enosis yönündeki çabalarla Kıbrıs’daki Türk toplumu yok edilmeye çalışılmıştır. Bu çabalar Türkiye’nin tepkisini çekerken uzun erimli bir “sorun”un da Türk-Yunan ilişkilerinde yer etmesine yol açmıştır. Kıbrıs’ın her iki ülkede “ulusal dava” olarak algılanmakta oluşu azınlıkların “öteki” kimliği ile değerlendirilerek şiddet hareketleri ile karşılaşmalarına yol açmıştır.
Bu şiddet hareketlerinden birisi de 6-7 Eylül 1955 olayları olmuş, Türk-Yunan ilişkilerinde halklar düzeyinde kimlik ve niyetlere ilişkin yargıları olumsuz etkilemiştir. 1960 sonrası dönem, Türkiye’nin dış politikasında önemli bir dönüm noktasıdır. Özellikle adada Türk toplumuna yönelik şiddet hareketlerinin artmasının ardından Türkiye’nin adaya askeri müdahale girişiminin ünlü “Johnson Mektubu” ile engellenmesi Türkiye’nin ABD ile askeri, siyasi, ekonomik ilişkilerini gözden geçirmesini gerektirmiştir. Gerçekten de bir süre sonra Türkiye’de Sovyetler Birliği ve Bağlantısızlarla olan ilişkilerin güçlendirilmesine dönük politikalar yürütülmeye başlanmıştır.
İlişkilerin 1950’lerin ikinci yarısından itibaren önce Kıbrıs sorunu, 1970’lerin başından itibaren de Ege Denizi’ne ilişkin sorunlar dolayısıyla yumuşama-tırmanma ekseninde salınım göstermesi iki ülkenin de ulusal dış politika seçeneklerini sürekli baskı altında tutan bir yapı ortaya çıkarmıştır.
Nitekim, 1974 Kıbrıs “Barış Harekâtı” sonrasında Kıbrıs’da ve Ege Denizi’nde iki ülkeyi sıcak bir çatışmanın eşiğine getiren fiili durumlar yaşanmasına rağmen tırmanma süreçleri özellikle ABD, NATO’nun arabuluculuğu ile atlatılabilmiştir…
Verili tabloda da anlaşılacağı üzere Kıbrıs sorunu, Kıbrıslı olmayanlarındır, onlara aittir… Gıbrıslılar açısından aslî soru(n) ise, “kurtarıcılar”dan kurtularak, kendi kaderini özgürce tayinden geçmektedir…
V) JEOSTRATEJİK KONUM
Kıbrıs’ı “dış güçler” için bu denli önemli kılan jeostratejik konumudur.
Kıbrıs neden emperyalist kapitalizm için önemli olduğu ve nelerin paylaşılamadığına gelince…
Kıbrıs, kara para cenneti olduğu kadar bu paraların aklanma merkezlerinden birisidir!
Kıbrıs, kumarhaneler cenneti hâline gelmiştir, kumarhaneler merkezidir!
Kıbrıs, insan ticaret merkezi de olmuştur aynı zamanda. Beyaz kadın pazarı, insan kaçakçılığı üssü, geçiş yeri, vs hâline getirilmiştir!
Kıbrıs, bir de Ortadoğu’da egemenlik mücadelesinin siyasi göstergelerinden birisidir aynı zamanda. Siyasal güç gösterisinin bir parçası ve örneği olan Doğalgaz ve petrol arama işi olayında da açıkça görüldü bu olay!
Kıbrıs, Doğu Akdeniz’de egemenlik açısından siyasi ve askeri bir üs olması ile de önemlidir. Ortadoğu’nun dışa açılan kapılarının kilit bölgelerinden birisidir!
Kıbrıs stratejik konumundan kaynaklı doğudan batıya, kuzeyden güneye geçiş yollarının kavşağıdır!
Bu bakımlardan Kıbrıs emperyalist kapitalist merkezler ve onların bölgesel uşakları açısından oldukça değerli ve önemlidir. Yoksa ki, bunca yıldır çözülemeyen bir konumda olmazdı.
Tüm dünya emperyalist kapitalistleri Kıbrıs söz konusu olduğunda sürecin içine dahil oluveriyorlar. Kendilerini zenginleştirdikleri gibi, uşaklarını da zenginleştirmeyi ihmal etmiyorlar.
Çünkü Kıbrıs’ın üzerinde “Büyük Ortadoğu Projesi”nin (“BOP”), emperyalist politikaların gölgesi vardır.
Bu bağlamda bir “kördüğüm” olarak T.“C” devleti için, “yavru vatan” çok önemlidir. “Başbakan Erdoğan da, Kıbrıs’ın Türkiye açısından öneminin ‘stratejik’ olduğunu söylüyor.
Türkiye’nin çekilmesini isteyenlere, ‘Türkiye buradan çek git diyor. Sen kimsin be adam. Şehidim var, gazim var, stratejik olarak ilgiliyim. Kıbrıs’ta Yunanistan’ın ne işi varsa, Türkiye’nin Kıbrıs’ta stratejik olarak o işi var. Ülkemizden beslenenlerin bu yola girmesi manidardır. Biz destekliyoruz, bunun karşılığı olması gerekmez mi’ diye haykırıyor.
Tarihte bu kadar samimi bir itiraf var mıdır, bilemiyorum,” diye soran Ferai Tınç önemli bir noktanın altını çizerken; T.“C” ordusunun fiili işgali altındaki Kıbrıs’ın Kuzey’indeki yönetim işgalcilerin “hizmetçisi”dir sadece…
Ayrıca işgal altında tutulan ada, aynı zamanda T.“C” kontr-gerillasının üssü hâline getirilip, hiçbir yatırım yapılmazken, “kumarhaneler cenneti” olarak kullanılmıştır.
AKP’nin dinci gericiliği adada yayma teşebbüsleri sonuç vermeyince, ada sakinlerine saldıran Tayyip Erdoğan, Kıbrıs halkının onuruna sahip çıkması karşısında çileden çıkmış ve ada halkına “besleme” diyerek hakaret etmişti.
Zira Kıbrıs Akdeniz’in doğusunda hâkim bir ada olmasının ötesinde, birçok kirli-gizli işin, emperyalist kapitalistlerin açıktan yapamadığı işlerin merkezidir, geçiş üssüdür, kontrol noktasıdır.
Bir kara para aklama merkezi olmanın yanısıra, uyuşturucu ve insan ticaretinin geçiş üssü ve kontrol merkezidir. Kumarhaneler batağıdır. Gizli servislerin hoyratça fink attığı ender yerlerden biridir.
Öte yandan emperyalist ABD açısından adanın kuzeyi “BOP” için kritik bir öneme sahiptir. Zira adanın kuzeyinde orta ve uzun vade de askeri-istihbari üslerin kurulması-kullanılması ABD açısından vazgeçilemezdir.
Devamla Kıbrıs adasının önemi önümüzdeki yıllarda daha da artacak. Barındırdığı üslerin Körfez, İran, Kafkasya, Anadolu ve Süveyş’e egemenliği yanında, yeni olanakların ortaya çıkması da durumu değiştiriyor.
ABD ve AB, Ortadoğu’yu yeniden yapılandırma planları içinde Kıbrıs adasını paylaşma yoluna girdi…
Kıbrıs adasında egemen olan devletler Büyük Ortadoğu’yu da kontrol altına alabileceklerdir.
Adadaki ve bölgedeki gelişmeler, yakın gelecekte Kıbrıs’ın ABD, İngiltere ve AB üçlüsü tarafından yönetileceğini ve kullanılacağını göstermektedir.
İngiliz üslerinin yanına ABD ve AB üsleri de gelebilecektir.
Yani Ortadoğu küresel güçlerin oyun alanı olduğu sürece Kıbrıs adası da bundan nasibini alacaktır.
Özetle Necmiye Alpay’ın da ifade ettiği gibi, “Jeostrateji uzmanlarına göre adanın konumu paha biçilmezdir ve gitgide daha çok öyle olmaktadır (‘stratejik olarak ilgiliyiz’). Kıbrıs halkının tarih boyunca rehin kalmasının gerekçesi budur. Siz, devletlerin ağzını sulandıran bir ‘batmayan uçak gemisi’siniz. Hem de dünyanın en zengin yeraltı kaynaklarının burnunun dibindeki bir gemi”dir!
V.1) BATMAYAN UÇAK GEMİSİ
“Batmayan uçak gemisi” olarak Kıbrıs, emperyalizmin üssüdür.
İngilizler Kıbrıs’ı pek severler. Kıbrıs, Ortadoğu’nun Akdeniz’deki kapısıdır. Tükenmekte olan Britanya İmparatorluğu’nun tacındaki son mücevherlerden biridir. Adanın İngilizlere ait olduğu, Lozan Antlaşması’nın 16. maddesiyle kabul edilir. İngilizler kira ödeyerek el koydukları 1878 tarihinden bu yana adadaki varlıklarını şu ya da bu şekilde sürdürürler. Örneğin bugün adada birisi Larnaka, diğeri Agia Napa’da olmak üzere iki büyük İngiliz üssü ve toplam 20 bin İngiliz askeri bulunmaktadır.
Evet İngiltere adada hâlen 100 kilometrekarelik bir alanı askeri üs olarak işgal etmekte ve yaklaşık 20 bin kişilik bir askeri güç bulundurmaktadır.[15]
İngiltere’nin adadaki üsleri adanın yaklaşık yüzde 5’ini işgal altında tutuyor.
Akrotiri üssü, stratejik önemi olan bölgede bulunuyor ve İngiltere bu üssü 1960’dan bu yana kullanıyor. Akrotiri, Akdeniz ve Ortadoğu’da egemenlik kurma hayalini taşıyan İngilizlere insanlı-insansız istihbarat ve karşı istihbarat faaliyetleri için oldukça stratejik fırsatlar sağlıyor.
Bu nedenle İngiltere, Magosa yakınındaki Dikelya Üssü’nü ve Limasol yakınındaki Akrotiri Üssü’nü, dünyada kendi yönetimi ve denetimindeki hemen bütün üslerini kapatmasına rağmen korumakta ısrar ediyor.
İngiliz üsleri, Libya, Irak ve Afganistan işgallerinde kullanıldı. Askeri üsler İngiltere’nin bölgedeki diğer emperyalist operasyonlarda kilit işleve sahip
“Batmayan uçak gemisi”nden sadece İngiltere değil; ABD de sonuna dek faydalanmaktadır. Örneğin WikiLeaks’te yayımlanan ABD diplomatik mesajları Kıbrıs’ta İngiltere’ye ait olan askeri üssü kullanan ABD casus uçaklarının Türkiye, Lübnan ve Kuzey Irak üzerinde yaptıklarına işaret ediyor.
Ancak sadece İngiltere ve ABD de değil!
‘Politis’ gazetesinin haberine göre, Kıbrıs’ın Güney’i ile Fransa arasında savunma ve askeri alanlarda işbirliği yapılmasını öngören ve Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas ile Dışişleri Bakanı Michele Alliot Marie tarafından imzalanan anlaşma uyarınca, Fransız askeri güçlerine “Zigi” (Terazi) bölgesinde bir deniz üssü ile Baf’taki “Andreas Papandreu” hava üssünü kullanma hakkı veriliyor.
Evet, Kuzey’inden Güney’ine birçok “kurtarıcı”/ “dost”un işgali altındadır “batmayan uçak gemisi” olarakKıbrıs…
VI) T. “C”NİN ÖTEKİLERİ!
Slavoj Zizek’in, “Her ulusun dolapta cesetleri, iskeletleri vardır,” sözünün altını defalarca çizerek, burada T. “C”nin ötekileri konusunda bir parantez açmalıyım.
Rumlar, Pontuslular, Ermeniler, Kürtler, Araplar, Süryaniler, Nasturiler, Keldaniler Aleviler, Romanlar ve daha niceleri T.“C”nin ulus devlet tarihinin kurbanlarıdırlar ve bu uzun listeye mutlaka Kıbrıs da eklenmelidir…
Yani Kıbrıslılar da “öteki olmanın ağırlığı”yla T.“C”nin ulus devlet projesinin veya sermayenin Türkleştirilmesinin kurbanlarındandır…
VI.1) SÖMÜRGELEŞTİREN TÜRKLEŞTİR-ME!
Nikos Konstandaras’ın, “Kendi kimliklerini savunma ihtiyacı duyan Kıbrıslı Türkler, adanın işgal altındaki kesimine yapılan Türk yerleşimci akınından korkuyor,”[16] diye resmettiği tabloda Kadri Gürsel ekliyor:
“… ‘Kontrolsüz Türkiyeli göçü’ ile adadaki Kıbrıslı Türklerin azınlığa düşmüş ya da düşüyor…
Adadaki finans, imalat ve eğitim sektörlerinde mülkiyet hızlı biçimde Kıbrıslı Türklerden, Türkiye kökenli ya da Türkiyeli sermayeye geçiyor…
Siyasi ve toplumsal iradelerine, genel manada Türkiye Cumhuriyeti otoriteleri tarafından saygı gösterilmemesi. Kısacası, kaale alınmamak. Kıbrıslı Türklerin güç kaybına neden olan Türkiye vesayeti…”
“Türkiye vesayeti” dedikleri şey tamı tamına sermayeyi Türkleştiren bir sömürgeleştirilmedir…
Hatırlayın 2011’in Ocak’ında Lefkoşa’daki ekonomik önlemler paketini protesto gösterisinde taşınan bir pankartın üzerinde “Kurtarıldık mı? Has..r!” yazıyordu ki, bu öfke, anti-sömürgeci bir reddedişten başka bir şey değildi…
T.“C” Başbakanı Erdoğan’ın o pankartı taşıyanlara “Beslemeler” diye haykırdığı o Gıprıslı duruşu, tamı tamına bir isyandır.
“Bugün Kıbrıslı Türkler, Türkiye’den manevi bir kopuş yaşıyorlar. Ayrışma, kuzeydeki siyasi eğilimler ekseninde değil, Sağı ve Solu da içine alarak ‘Kıbrıslı Türk’ kimliği üzerinden ilerliyor. Bugün Türkiye’nin bir ‘Kıbrıslı Türk’ sorunu vardır.”
Nihayetinde ‘Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Derneği’nin (Ekopolitik), ‘Gizli Kuşatılmışlık Çalıştayı’nda, “Kıbrıs’ta kimlik sorunu yaşanıyor. Ada kökenliler ile Türkiye kökenliler kutuplaşıyor. Toplum psikolojisi geliştiği zaman öyle musluk gibi değil ki kapatılabilesiniz. Dere gibi akar ve bazen bir yerleri de yıkar… Durdurmak hiç de kolay olmaz,” diyen Vamık Volkan’ın uyarısı, “Kıbrıslı Türkler ne ister?”[17] sorusunu bir kez daha acil gündem maddesi kılmaktadır…
Kıbrıs’ın Kuzey’indeki nüfus durumuna ilişkin 2006 sayımının sonuçlarını aktaran Ferdi Sabit’in sıraladığı verilere göre Kuzey’deki nüfus dağılımı şöyle: Annesi babası, dedesi, ninesi Kıbrıs’ta doğanların sayısı 121 bin, annesi, babası ya da dedesi ve ninesi Türkiye’de doğanların sayısı 42 bin 500, annesi veya babasından birisi Kıbrıs’ta doğanların sayısı 13 bin, değişik nedenlerle Kıbrıs’ta bulunan KKTC yurttaşı olmayanların sayısı 77 bindi. Bu 77 bin içinde 29 bin öğrenci, çalışmak için Türkiye’den gelenler bunlar arasındaydı. Bu arada 1500 civarında Maronit ve Rum yaşıyordu. Sayıları 27-35 bin arasında değişen askerleri ve ailelerini de sayarsak KKTC’nin nüfusu 300 bini aşıyordu. Bunun 121 bini yerli Kıbrıslıları oluşturuyordu.
Çoğunluğunu Kıbrıslıların oluşturmadığı Kuzey’e ilişkin olarak Yeni Kıbrıs Partisi (YKP) Yürütme Kurulu Sekreteri Murat Kanatlı, sosyo-ekonomik istilanın hız kazanmasına dikkat çekiyor:
“Kıbrıs’ın kuzeyinde eğitim sistemine karşı uzun zamandır devam eden saldırılar son yıllarda daha da sistematikleşti ve hız kazandı. Gülen Cemaati kontrolündeki Doğa Koleji ile bu işin sınırlı kalmayacağı belli idi. Önce Haspolat Meslek Lisesinde İlahiyat Bölümü açıldı, sonra İlahiyat Lisesi için Vakıflara ait Haspolat’taki arazinin tahsis edildiği haberleri basına yansıdı. KTOEÖS, Haspolat Meslek Lisesinde gerici eğitimin yaygınlaşmasına karşı aylardır direnmekte…
Üniversiteler sorunu devam etmekte. Böylesi koşullarda önce TC Elçiliği ve yardım heyeti desteği ile ODTÜ Kıbrıs’ın kuzeyinde kampüs açtı. Şimdi de İTÜ Mağusa’ya yerleşmekte. Yalnız denizcilik alanında eğitim vereceği açıklanmasına rağmen yabancı diller okulu açarak DAÜ’ye alternatif olduğunu ilan etmiş oldu. Onun da elçilik ve yardım heyeti destekli olduğuna şüphe yok! Şimdiki gündem Çukurova Üniversitesi…
Kıbrıs konusunda görüşmelerin sürdüğü, toprak konusunun masada sıcak bir başlık olarak durduğu koşullarda Karpaz Bölgesinde Çukurova üniversitesine dönümlerce arazi verilmesi ilginçtir. Ancak bunun yanında geçen yıllarda Türkiye’de çıkan haberlerde Çukurova Üniversitesi Rektörü Alper Akınoğlu, hakkında ‘İhaleye Fesat Karıştırma, Edimin İfasına Fesat Karıştırma, İrtikâp, Görevi Kötüye Kullanma, Resmi Belgede Sahtecilik’ gibi bir dizi suçlama söz konusu…
TC yardım heyeti kontrolünde Kıbrıs’ın kuzeyine yardım adı altında ayrılan bütçeden TC menşeli üniversite ve kolejlere para aktarılması ve bunun Kıbrıslı Türklere bir nevi borç veya hibe olarak veriliyor diye lanse edilmesi zaten dikkat çekiciydi. Bunun yanında adı yolsuzluk olaylarına karışan şaibeli rektör ve üniversite yöneticilerinin olduğu kurumlar, cemaat bağlantılı grupların da yardım edilenler listesinde olması konuyu daha da ilginç kılmakta…
Bir başka ‘ilginç’ başlıkta, Türk(iye) sermayesinin Kıbrıs’ın Kuzey’in de yol açtığı çevresel riskler… Petrol dolum tesisi konusunda ÇED raporu hazırlandığı söylendi. KTMMOB bile ÇED raporu aleyhine açıklama yayınladı. Edilen bilgilere göre T.’C’ yetkililerden bu projenin onaylanması için ‘tavsiyeler’ ve ‘baskılar’ yapılıyor.
Benzer şekilde T.‘C’ menşeli bir müteahhitlik firmasının buraya gelerek bazı yarım kalmış inşaatları tamamlamak işini aldığı artık herkes tarafından biliniyor. Gene aynı şekilde bu firmanın buradaki işlerinde yardımcı olunması için elçilik ve bazı T.‘C’ yetkililerin ‘ricaları’ olduğu da gazetelerde haber olarak yayınlandı, Müteahhitler Birliği’nin açıklamalarına yansıdı…
Özelleştirmeler konusunda T.‘C’ Bakanı Beşir Atalay’ın açıklamaları hâlâ tazedir. Bunu destekler şekilde EL-SEN hükümet uzlaşması sonrası T.‘C’ elçisi Halil İbrahim Akça’nın açıklamaları mevcuttur. T.‘C’ elçisi ve yetkililerin telefon ve elektriğin özelleştirilmesi konusunda ‘tavsiye’ ve ‘baskıları’nın devam edeceği anlaşılmaktadır…
Tarım ve hayvancılıkta bir süredir sorunlar devam etmekte…
Özetle hangi taşı kaldırsak altından T.’C’ yetkilileri çıkmaktadır” ki, bu da tamı tamına bir sömürgeleştirilmedir…
Aslında bu durumu en net özetleyen Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) 21. Olağan Kongresi’nde, “İstiklal Marşı’nın okunmaması ve şehitler için saygı duruşunda bulunulmaması” yüzünden Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı (KTBKK) Korgeneral Hayri Kıvrıkoğlu ile KKTC Başbakanı Ferdi Sabit Soyer arasında yaşananlardır.
Hatırlanacağı üzere Kıvrıkoğlu, İlhan’ın onuruna verilen yemekte Soyer’la karşılaştı. Soyer, Kıvrıkoğlu’na elini uzatarak “Merhaba” demek istedi ama Kıvrıkoğlu’ndan hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaştı. Kıvrıkoğlu, Soyer’in elini havada bırakarak tokalaşmayı reddetti ve çok sayıda davetli önünde Başbakan’ın elini sıkmayacağını açıkça dile getirdi.
Kıvrıkoğlu’nun Soyer’e, “Kurultayınızda İstiklal Marşı’nı neden okumadınız? Şehitler bu davaya hizmet verdi, ancak şehitler için saygı duruşu bile yapmadınız. Bununla da yetinmeyip kurultayı şehitler gününe denk getirdiniz” dediği belirtildi.
Komutanın sert tepkisi karşısında şaşkına dönen Soyer, “Türklük kalbimizde yatıyor, Türklüğümüzden kuşkunuz mu var?” deyince gerilimin dozu daha da arttı.
Korgeneral Kıvrıkoğlu Soyer’e, “Madem öyle, kanıtlayın o zaman” karşılığını verdi.
Dikkat edin, bu işgal ordusuna özgü bir tavrıdır…
Ancak iş bununla sınırlı değildir!
Örneğin “AKP’nin Lefkoşa’daki büyükelçi değişiminin tek bir anlamı var; o da, KKTC’nin siyasi, Kıbrıslı Türklerin toplumsal iradesi sıfırla çarpıldı,” vurgusuyla
“Ekonomik önlemler paketini Kıbrıslı Türklere ‘ceza’ olarak gören, Kuzey Kıbrıs’ta hemen hemen tüm sivil toplum örgütleri, meslek kuruluşları, siyasi partiler ve nihayet halkın oyuyla işbaşına gelmiş cumhurbaşkanınca ‘istenmeyen adam’ ilan edilmiş bir bürokrat, Teknik Heyet Başkanı Halil İbrahim Akça, AKP hükümeti tarafından ve Köşk’ün de onayıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin, devletin temsilcisi olarak, Lefkoşa’ya büyükelçi yapılıyor. Kimin yerine üstelik? Seleflerinden hayli farklı olarak, yine yukarıda saydığım kesimlerin geniş bölümünün saygısını, daha önemlisi sevgisini kazanmış, tanıyan herkesin ‘parlak’ diplomat niteliğinde söz birliği ettiği Büyükelçi Kaya Türkmen’in yerine… Daha görevde yedinci ayını bile doldurmadan, böyle bir muameleyi hiç hak etmemişken, Dışişleri tarihinde benzeri görülmemiş bir biçimde ve diplomatik prosedür hiçe sayılarak… Ankara’nın dediği olur!
Ankara’nın cumhurbaşkanından sokaktaki adamına kadar Kıbrıslı Türklere mesaj net: Siz ne derseniz deyin, ne yaparsanız yapın benim dediğim olur! Sanki ‘bağımsız’ bir ülkeye büyükelçi değil, sömürgeye vali atanıyor…
Acı gerçek şu ki: Konjonktürün ve Kıbrıslı Türklerin çözüm iradesinin de desteğiyle milliyetçi-devletçi-güvenlikçi söylemi terk eden, sivil-asker bürokrasiye meydan okuyan, statükoyu sarsan, Türkiye’nin Kıbrıs tabusunu yıkan siyasi güç, AKP’ydi. Tüm bunları yaptıktan sonra, Kıbrıs’ta çözüm için irade ortaya koyan, pragmatik, realist ve akılcı bir politika izleyen de yine aynı partiydi. AKP, bir ölçüde Kıbrıs politikasıyla, hükümet partisinden iktidar partisi hâline geldi.
Şimdi aynı AKP’nin geldiği noktaya bakın… Milliyetçi-devletçi-güvenlikçi söylemi diline dolamış coştukça coşuyor. Bürokratik vesayetin yerine sivil vesayet getiriyor.”[18]
Askeri cenahtan siyasiye tüm tutumların nazarında Kıbrıs’ın Kuzey’i T.“C”ye zimmetlidir…
Burada “Bir Kıbrıslı gencin feryadına kulak verelim: Türkiyeli işadamları Mısır’a 2 milyar dolarlık yatırım yapmışlar, 80.000 kişiyi çalıştırıyorlar. Kıbrıs’a yatırım sıfır. Tabii kumarhaneleri saymazsak… Türkiye’den sürülen kumarhaneler Kıbrıs’ta. Kuzey Kıbrıslıların girmesi de yasak, çalışması da. Reklamcılık okudum, kurpye mi olayım’ diye veryansın ediyordu. Şunu açık söyleyelim: Türkiye’den gelenler ‘ada’yı tek kelime ile sömürüyorlar. Kuzey Kıbrıs öylesine göbeğinden Türkiye’ye bağlanmış ki polisi geçtim itfaiye teşkilâtının başını bile Türkiye’den izin almadan atayamıyorsunuz. İster Güzelyurt’taki Şeyh Nâzım’a gidip sorun isterseniz Mağusa’daki falcı Elmas’a danışın herkesin ortak görüşü ‘Kuzey Kıbrıs’ta bıçak kemiğe dayandı’ olacaktır. Üstelik onların olumlu ya da olumsuz anlamda ‘GARASAKAL’ dedikleri Türkiye’nin sürekli, ‘Sizi biz kurtardık nankörler’ fırçasından da bıkıp usanmışlar. Kimse bu milliyetçi tiratları yemiyor. Yemiyorlar çünkü açlar’…”[19] evet tablo bu!
Kimse milliyetçi bağnazlıkla bu gerçeği, Rauf Denktaş ve epigonları gibi bastırmaya kalkışmasın!
VII) RAUF DENKTAŞ FASLI
Gıbrıslıların bu hâle düş(ürül)mesinde önemli faktörlerden birisi de, W. S. Landor’un, “Büyük görünen birçok insan, yakından bakılınca küçülürler” veya Bertrand Russell’ın, “Ne kadar az bilirseniz; o kadar şiddetle müdafaa edersiniz,” sözleriyle betimlenmesi mümkün olan Rauf Denktaş figürüdür!
Burada durup, Onun için bir parantez açmak gerek…
Mete Çubukçu’nıun ifadesiyle, “Rauf Denktaş’ın tarihi, milliyetçilik ve taksim politikalarının tarihidir.”
Bu nedenle de Onu, Kıbrıs’taki “Gordiyon Düğümü”nün yaratıcısı olarak anmak hatalı olmaz.
Bilinir: “Efsaneye göre yeni bir lider arayışına giren Frigyalılara kâhinler, şehre arabası ile giren ilk adamı kral ilan etmelerini söyler. Bu kişi kağnısıyla kente giren yoksul bir köylü, Midas’ın babası, Gordios olur. Kral ilan edilen Gordios kendisine bahşedilen bu lütuf üzerine arabasını tanrı Zeus için tapınağa adar. Araba kızılcık dallarından bir düğümle tapınağa bağlanır ve inanışa göre bu düğümü çözecek kişi Asya’nın mutlak hâkimi olacaktır. Büyük İskender, düğümü çözmek üzere Gordion’a gider günlerce uğraşır fakat başarılı olamaz. Sonunda sabırsızlığına yenik düşer, dayanamaz ve en iyi bildiği yöntemle bir kılıç darbesiyle çözer düğümü.
O gün bugündür ‘gordion düğümü’ zorluğun, çözümsüzlüğün ve imkânsızlığın simgesel bir ifadesi olarak addedilir. Ancak Kaf Dağı’nın ardına ulaşabilenler ya da İskender gibi olağanüstü liderlik yetenekleriyle donatılanlar bu düğümü çözebilecektir.
Modern zamanların Gordios’u hiç şüphesiz ki Denktaş’tır. Türk milliyetçiliğinin en muteber figürlerinden olan Denktaş’ın Kıbrıs’ta attığı ‘düğüm’, Gordios’un düğümünü misliyle gölgede bırakacak türden.
Öylesine bir düğümdür ki bu, on yıllardır süren arayışlara rağmen hala daha çözülebilmiş değil…
Siyasi literatüre ‘çözümsüzlük çözümdür’ kavramını kazandırmış Denktaş’ın çözümsüzlük bayrağı şimdi dava arkadaşı Eroğlu’nun elinde.
Tarih Denktaş’ı ne yazık ki birleştiren değil bölen, bütünleştiren değil ayrıştıran bir şahsiyet olarak hatırlayacaktır. Geride bıraktığı ‘düğüm’ ise kolay kolay çözülecek gibi görünmüyor. Düğüm onu çözecek İskender’ini bekliyor.”[20]
Bu gerçeği “es” geçenler; “Bir ömür süresine nasıl birden fazla hayat sığabileceğinin yaşayan örneklerinden biriydi. Önüne çıkan sorunların çözümünde istediği zaman açan, istediği zaman tıkayan olabilecek bilgi, birikim, irade ve duruşa sahipti… Onunki davaya adanmış bir ömürdü,” der Murat Yetkin gibi… Ama sormazlar, söylemezler: “Hangi davaya adanmıştı”?
Ekleyelim Sami Kohen’in dikkat çektiği üzere: “Rauf Denktaş’ın ölüm döşeğinde iken, yanında bulunan kızı Ender Vangöl’e ‘Hristofyas’a söyle burası bağımsız bir Cumhuriyettir’ demesi, mücadele ile geçen ömrünün son dakikalarında dahi, bu davaya ne kadar bağlı kaldığını gösteriyor.
‘Burası bağımsız bir Cumhuriyet’ sözü, onun vizyonunu yansıtıyordu.
Bunun gerçek olmasını hep isterdi Rauf Denktaş… Yani adada Rum kesiminden ayrı olarak, varlığını sürdüren bağımsız bir Kıbrıs Türk Cumhuriyeti… Herkes kendi yoluna…”
Evet, “Amacına ulaştı… Aslında Denktaş amacına ulaştı. Çıkarmayı fethe dönüştürerek, başlangıçta geçici olarak planlanan müdahaleyi ebedi hâle getirdi,” Metin Münir’in altını çizdiği üzere…
Çünkü Ceyda Karan’a göre O; “Taksim’in mucidi”ydi.
Derya Sazak için de, “Denktaş, ‘maçı uzatma’ üstadıydı.”
Nihayet Huda El Huseyni’in ifadesiyle, “Kıbrıs’ın birleştirilmesine engel olmayı başardı.”[21] Bu özellikleriyle Türk(iye) sermayedarları Onu çok ama pek çok sevdiler…
Ölümü ardından patronlar ile sarı renkli kurumlar yayımladıkları mesajlarda Rauf Denktaş’ı göklere çıkarıp, “yaşamını halkının bağımsızlık ve egemenliğine nasıl adadığı”na dikkat çektiler…[22]
TOBB BAŞKANI RİFAT HİSARCIKLIOĞLU
Denktaş, ömrünü Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve eşitliğine adamış çok değerli bir devlet adamıydı. Kıbrıs Türk halkı ve Türk milleti çok önemli bir liderini kaybetti.
TİSK BAŞKANI TUĞRUL KUDATGOBİLİK
Hayatını ülkesine ve haklı davasına adayan Denktaş sadece Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti değil, bütün Türk milleti için yeri doldurulamaz bir değerdir.
TESK GENEL BAŞKANI BENDEVİ PALANDÖKEN
Denktaş, ömrünü Kıbrıs Türk halkının özgürlük ve eşitliğine adamış çok değerli bir devlet adamıydı. Kıbrıs Türk halkı ve Türk milleti çok önemli bir liderini kaybetti.
TÜRK-İŞ YÖNETİM KURULU
Yaşamını Kıbrıs davasına adamış, bu davanın önderi büyük devlet adamı Rauf Denktaş, sadece KKTC’nin değil, Türk milletinin gönlünde de ebediyete kadar var olacaktır.
Patronlar ne dediyse, onların (AKP başta olmak üzere) her boy ve soydan burjuva politikacıları ile devlet adamları ve ordusu da benzer şeyleri tekrarladılar Rauf Denktaş için…[23]
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU
KKTC’nin kuruluşunda büyük emeği olan, bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin lideri ve KKTC’nin bugüne gelmesine en büyük katkıyı yapan kurucu devlet başkanı Rauf Denktaş’ı kaybetmenin büyük üzüntüsü içindeyiz. Anısı önünde her zaman saygıyla eğileceğiz.
MHP GENEL BAŞKANI DEVLET BAHÇELİ
Ömrünün her aşamasında KKTC’nin, uluslararası toplumda eşit ve onurlu bir seviyeye gelmesi için örnek alınması gereken bir çaba göstermiştir. Kıbrıslı Türklerin varoluş haklarının, aynı zamanda vazgeçilmez egemenlik hukukunun yılmaz ve tavizsiz bir savunucusu olmuştur. Geçmişte işgal ve esarete direnen, bağımsızlık tutkusuyla Kıbrıs Türklüğüne umut ve heyecan aşılayan bu büyük devlet adamı, yaşarken bile efsaneleşmiştir.
HALKIN SESİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI NUMAN KURTULMUŞ
Tüm dünya şahit oldu ki Rauf Denktaş, ömrünün çoğunu Kıbrıs’a adamış, hayallerini Kıbrıs üzerine kurmuştu. Bir daha hatırlamamız gerekir ki, Kıbrıs bize tarihi bir mirastır.
SAADET PARTİSİ GENEL BAŞKANI MUSTAFA KAMALAK
Tarih, onu kahramanlar listesinde yazacaktır.
DEMOKRAT PARTİ GENEL BAŞKANI NAMIK KEMAL ZEYBEK
Yüzyılımızın en büyük Türklerinden biriydi.
DSP GENEL BAŞKANI MASUM TÜRKER
Direnişin, mücadelenin simgesi olan Denktaş yaşama veda etse de bıraktığı fikirler, yazdığı eserler, yeni nesillere tarih boyunca ışık tutacak, yol gösterecektir. Denktaş’ın fikirleri ve eserleri, KKTC haklı davasında mücadele edenlerin elinden tutacak bir güç olacaktır. Yeri asla doldurulamaz.
GENELKURMAY BAŞKANI ORGENERAL NECDET ÖZEL
Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, merhum Denktaş’ın kişiliğini ve hizmetini unutmayacak, onu daima gönüllerinde yaşatacak ve ortaya koyduğu ideallerin yaşatılmasının takipçisi olacaktır.
Onun ardından “Kahramanlık” içerikli açıklamaları ya da reklam ve yalanları bir kenara bırakıp, “Gerçek neydi?” sorusunun yanıtını ararsak: Rauf Denktaş’ı betimleyen Kıbrıs’ın Kuzey’indeki kontr-gerilla faaliyetleri, Türk Mukavemet Teşkilâtı ve memleketi kumarhaneye çevrilmesidir… (Denktaş’ın öncülüğünde Kıbrıs’ın bölünmesinin ardından Kuzey ekonomisi T.“C”ye bağımlı hâle geldi.)
Hayatı ve siyasal portresi bunun kanıtıdır.
1924’te Baf’ta doğan Rauf Denktaş, hukuk eğitimi için İngiltere’ye gitti. Döndükten sonra ise adadaki sömürge yönetiminde savcılık yaptı. Daha sonra “İngilizleri ikna ederek” görevinden ayrıldı.
1958’de Türk Mukavemet Teşkilâtı’nın (TMT) kuruluşunda yer aldı. Genelkurmay Özel Harp Dairesi’nde çalıştığı yıllarda Kıbrıs’ta Türk Mukavemet Teşkilâtı’nın kurulmasında görev alan ve anılarını ‘Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu’ başlığında kitaplaştıran emekli Yarbay İsmail Tansu, teşkilâtın o dönemki Başbakan Adnan Menderes’in talimatıyla, gayrı resmi bir şekilde kurulduğunu doğruluyor.
Özetle kontr-gerillanın Kıbrıs ayağı TMT’nin, T.“C” Genelkurmay’ına (o dönemki adıyla Özel Harp Dairesi’ne) bağlı olarak kurulduğu konusunda şüphe bulunmuyor. Emekli Yarbay İsmail Tansu, TMT’nin kurulmasını öneren kişinin de 27 Mayıs’tan sonra idam edilen Fatih Rüştü Zorlu olduğunun altını çiziyor.
Yalçın Küçük’ün ‘Sırlar’ kitabında ‘Tarih ve Toplum’ dergisinin Aralık 1998 sayısında Ahmet An’ın yazdığı makaleye dikkat çekiliyor. ‘Kıbrıs ve Ayrılıkçı Politikalar’ başlıklı yazıda, Denktaş ile beraber TMT’de faaliyet yürüten Dr. Fazıl Küçük’ün, 1957 yılında EOKA’nın faaliyetleri nedeniyle Ankara’ya gittiği ve burada Menderes’in kendisine Albay Rıza Vuruşkan isimli birinin tanıttığını belirtiliyor.
Vuruşkan’ın, İş Bankası müfettişi kılığında Kıbrıs’a gönderildiği ve TMT’nin faaliyetlerine yön verdiği, İsmail Tansu’nun anlatımıyla da doğrulanıyor. Taksim politikası ABD ve İngiltere’nin işine geliyor. TMT’nin kuruluş dönemi, ada üzerinde ABD ve İngiltere’nin “taksim” politikası hususundaki çekincelerini kaldırmasıyla çakışıyor.
Açık bir kontrgerilla tertibi olan 6-7 Eylül olayları da bu politikanın bir uzantısıydı. Denktaş’ın içinde bulunduğu TMT de, Kıbrıs’ta Türk ve Rum halklarının birliğini savunan isimlere ve örgütlere karşı mücadeleye başladı. 29 Mayıs 1959’da öldürülen İnkılapçı gazetesinin editörü Fazıl Önder ve 5 Haziran 1958’de öldürülen Kıbrıslı Türk Atletizm ve Kültür Merkezi yöneticilerinden Ahmet Yahya faili belli cinayetlere kurban gitmişlerdi. Ancak hafızalara en fazla kazınan TMT cinayeti, AKEL üyesi iki sendikacı Kostas Mişaulis ile Derviş Ali Kavazoğlu’nun öldürülmesiydi. Kıbrıs’ın iki militan sendikacısı idi Mişaulis ve Kavazoğlu.
Kıbrıs’ta işçi hareketinin tarihi 1930’lara kadar dayanıyor. İngiliz şirketlerine karşı Türk ve Rum işçilerin beraberce greve gittikleri vakiyken, Rauf Denktaş, eski bir sömürge polisi olan Necati Taşkın’ı Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu başkanlığına komployla getirerek işçiler arasındaki bölünmenin ilk adımını atıyordu. Derviş Ali Kavazoğlu, Necati Taşkın’ı, “1958’e kadar İngiliz sömürgecilere yardımcı polis olarak çavuş rütbesiyle hizmet eden ve daha sonra Türk köylülere adeta kan kusturan Celal Hordan’ın faşist örgütünün önde gelenlerinden biri olan, Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu’nun liderliğini dağıtan Denktaş tarafından bu federasyonun genel sekreterliğine tayin edilen bir kimse” olarak tarif ediyor.
11 Nisan 1965 tarihinde, Lefkoşe’deki bir toplantıdan Larnaka’ya dönerken, yakın mesafeden açılan ateş sonucu AKEL üyesi iki sendikacı Derviş Kavazoğlu ve Kostas Mişaulis otomobillerinde katledildi. Katliamın sorumlusu Türk Mukavemet Teşkilâtı, Rauf Denktaş ise TMT üyesi idi.
İlerleyen süreçte Denktaş, Kıbrıs’ın bölünmesinde Türkiye ile birlikte çalışmalar yürüttü. 1973’ten itibaren ise Kuzey Kıbrıs’ı yıllarca fiilen yöneten isim oldu. Siyasi yaşamı boyunca Birleşik Kıbrıs fikrine karşı çıktı.
Denktaş’ın öncülüğünde Kıbrıs’ın bölünmesinin ardından Kuzey Kıbrıs ekonomis Türkiye’ye bağımlı hâle geldi. Bunun üzerine adanın kuzeyi kumarhane cenneti oldu. Turizm adı altında kumarhane faaliyetleri yapılırken ayrıca Kuzey Kıbrıs, tarihi eser kaçakçılığı ve kara para aklamanın da merkezi oldu. Denktaş yaşamı boyunca bu kumarhanelere karşı bir faaliyet yürütmedi.
Bunun yanında O, Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türklerin birlikte barış içerisinde yaşayabileceğine hiçbir zaman inanmadığına dikkat çeken ‘Afrika’ gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Şener Levent’in ifadesiyle, “Türkiye’nin gurur duyduğu fakat Kıbrıs’ın gurur duymadığı” kişi olarak tanımlanır.
Siyasi kariyerine İngiliz sömürgecileriyle başlayıp, Türk Özel Harp Dairesi mensubiyetiyle deneyim katan O, Kıbrıs’ı çözümü imkânsız bir problem hâline getirdi. Bunun en ağır faturasını da “Gıbrıs”ın yerli halkı ödedi.
İşgal sonrası süreçte ada, T.“C”nin kirli para aklamadan, kumara birçok kirli işinin yürütüldüğü kontrolsüz bir alan; aynı zamanda Kuzey Kürdistan’da ve metropollerdeki para-militerin (Türk işgalindeki bölümünde) eğitildiği yer oldu. (Örneğin, Ergenekon davasında da yargılanan Türk-Metal Sendikası başkanı Mehmet Özbek’in adını taşıyan tesisler silahlı eğitim kampı olarak kullanıldı.)
İş bu nedenle de Rauf Denktaş’ı bir özel harpçı olarak nitelemek, hiç de haksız olmaz…
Çünkü 1957 yılında T.“C”nin Kıbrıs sorununa iyice müdahil olduğu ve “Ya Taksim ya ölüm” mitinglerinin on binlerce insanı harekete geçirdiği bir dönemde siyaset sahnesine çık(arıl)an ve Dr. Küçük’ün desteği yanında Türkiye’nin teşvikiyle Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu (KTKF) Başkanlığı’na getirilen Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Kemal Tanrısevdi ile Türk Mukavemet Teşkilâtı’nı kurdu ve Özel Harp Dairesi’nin sevk ve idaresi altında Kıbrıs’ın bölünmesi ve Taksim fikrinin hayata geçirilmesi için aktif bir mücadeleye girişti.
1958 yılında uygulamaya koyduğu “Vatandaş Türkçe konuş” ve “Türk’ten Türk’e” kampanyalarının yanı sıra, yerleşim birimlerine Türkçe isimler koyma, Kıbrıslı Rumlarla her türlü işbirliğine son verme gibi girişimlerle de Taksim’in ideolojik ve maddi koşullarını oluşturmaya yöneldi. 1958 yılının mayıs ayında solcu Kıbrıslı Türk işçi önderleri silahlı saldırılara uğradı. Bazı sendikacılar katledildi ve binlerce Kıbrıslı Türk işçi Kıbrıs Rum sendikalarından istifa etmeye zorlandı. 7 Haziran 1958 tarihinde “Kıbrıs’ın 6/7 Eylül’ü” olarak bilinen olaylar gerçekleşti: Türk Enformasyon Bürosu’na atılan bir bombanın ardından Kıbrıslı Türkler Kıbrıslı Rumlara karşı saldırıya geçti. Böylece, üç ay sürecek ve geride yüzden fazla ölü bırakacak etnik çatışmalar başladı.
Rauf Denktaş, yıllar sonra, 1984 yılında, bir İngiliz televizyonuna (ITN) Türk Enformasyon Bürosu’na bombayı Kıbrıslı Türklerin koyduğunu itiraf edecekti. Denktaş’ın Özel Harp Dairesi’ne bağlı olarak Taksim için tutkuyla çalıştığı ve adının “şahin politikacıya” çıktığı bir dönemde Türkiye ve Yunanistan, NATO ve ABD’nin de teşviki ile Taksim ve Enosis tezlerinden vazgeçerek bağımsız Kıbrıs devletinin kurulmasına onay verdiler.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra Denktaş, Taksim fikrine bağlı kaldı ve ısrarla Taksim doğrultusunda hazırlık yapılması gerektiğini savundu. Ne var ki, olaylar Denktaş’ın umduğu gibi gelişmedi.
16 Ağustos 1960’da büyük bir heyecanla karşılanan TC Büyükelçisi Emin Dırvana ile gerçekleştirilen ilk resmi toplantıda Denktaş ve çalışma arkadaşları büyük bir düş kırıklığı yaşadılar. Denktaş, “adanın bölünmesinin kaçınılmaz olduğu” yönünde bir değerlendirme yaparak Dırvana’ya “Büyükelçi olarak geldiğiniz Kıbrıs’tan Vali olarak ayrılmanızı temenni ediyoruz” dedi.
Her daim ırkçı-milliyetçi çevreler tarafından rol model alınan Denktaş’ın “günahları”nı bütün okyanusların suları bir araya gelse dahi temizlemeye yetmez. Kendisi, Kıbrıs’ın İngiliz emperyalizminin emelleri doğrultusunda bölünmesi ve emperyalizmin Kıbrıs’a yerleşmesinin baş müsebbiplerindendir.
“Toros” kod adıyla liderlik yaptığı teşkilâtın halkların kardeşliğini savunan ve birleşik bir Kıbrıs mücadelesi veren her iki yakadan sol-sosyalist politikacıların, sendikacıların, eylemcilerin katlinde oynadığı roller ise hâlâ hatırlardadır.
Milliyetçilikler tarafından kıskaca alınmış Kıbrıs’ta, “Gordion Düğümü”nü aratmayacak çetinlikte sorunlar silsilesi ve silinip atılması yıllar alacak bir düşmanlık mirası bırakarak gitti.
Siyasi literatüre “çözümsüzlük çözümdür” kavramını kazandırmış Denktaş’ın, geride bıraktığı “düğüm” ise kolay kolay çözülecek gibi görünmüyor.
Aziz Şah’ın ifadesiyle, “Türk kontr-gerillasının ve Britanya emperyalizminin Kıbrıs’taki baştemsilcisi” olan Denktaş, ‘12’ye 5 Kala’ başlıklı kitabında aynen şöyle der: “Körü körüne İngiliz dostluğu güttük”.
Özetle bu sözün hakkını, sonuna kadar vermiş bir hayatı yaşamıştır Kuzey’deki “derin (denilen) devlet”in mimarlarından Denktaş!
VII.1) KUZEY’DEKİ “DERİN (DENİLEN) DEVLET”
‘Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Derneği’nin 28 Haziran 2011’de düzenlediği ‘Gizli Kuşatılmışlık: Kuzey Kıbrıs Çalıştayı II-Girne Durağı’nda “Ergenekon’un anavatanı hâline geldiği”ne dikkat çekilen adanın bu hâle gelmesinin müsebbiplerinden birinin Rauf Denktaş olduğundan söz etmiştik.
Kıbrıs’ın Kuzey’indeki yönetimin 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, TMT lideri veya sorumlusu addedildiği için her şeyden kendisinin sorumlu tutulduğunu belirterek, “TMT ne yapmışsa Denktaş’tan bilindi uzun süre,” dese de, gazeteci Nezire Gürkan’ın, kendisiyle yapılan röportajlardan oluşan ‘Zirvedeki Yalnızlık Kulesi’ başlıklı yapıtında, 1950’lerde Rumlara karşı kurulan TMT anlatırken, Kuzey’deki “derin (denilen) devlet”in de nasıl oluşturulduğundan söz eder sanki…
Acılı ve meş’um bir hikâyedir bu!
Örneğin 50’lerin sonları, Kıbrıs adasında hem Türkçe hem de Rumca konuşan Kıbrıslılar için “cadı avı” yıllarıydı. İngiliz sömürge yönetimine karşı mücadeleye girişen EOKA’nın İngilizlerin yanı sıra “vurması gereken” başkaları da vardı: Komünist AKEL partisi ve ona bağlı PEO sendikasında örgütlenmiş “komünistler”. Henüz Kıbrıslı Türklere ilişme vakti gelmemişti. Hem o işle uğraşan karşı tarafta başka bir yeraltı örgütü vardı: Türk Mukavemet Teşkilâtı… Hani, Türkiye gazetelerinde yazan bazı köşe yazarlarının ya da Kurtlar Vadisi gibi televizyon dizilerinin “Kıbrıs’ın Kuvayı Milliyesi” dedikleri örgüt.
Dönemin Türkiye gazetelerine bakılırsa komünizm gitgide güçleniyordu Ada’da ve komünist Rumlar yönetimi ele geçirirlerse Kıbrıs bir “Sovyet peyki” hâline gelecekti.
Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 1958 yılının Kasım ayında açıklıyordu:”Kıbrıs komünizmin sıçrama taşı hâline getirilemez”. Sömürgecilerin bile (en azından o hâliyle) artık sömürgecilik döneminin bittiğini kabul ettiği bir dönemde Türkiye Dişişleri Bakanı şöyle devam edecekti: “Bağımsızlık cemaatlara değil, milletlere verilir. Bir Kıbrıs milleti diye bir şey mevcut değildir”.
Soğuk Savaş’ın dengeleri açısından Akdeniz’in bu bahtsız adasında 1936 yılında asgari ücretlerin artırılması için yapılan grevde Rumlar ve Türkler birlikte yer almışlar, 1941’de madenciler yine birlikte greve gitmiş, aynı yıl demiryolu grevinin ardından aralarında Türklerin de olduğu grevin öncüleri hapse mahkûm edilmişti. 1948 yılında yapılan “efsanevi” madenci grevindeyse 700’ü Kıbrıslı Türk 2000 işçi, dört ay mücadele etmişti. Amerikan Maden Şirketi CMC’nin ocaklarında çalışanların grevi, üzerlerine ateş açılarak bitirilebilmişti.
Türklerle Rumların ortak yer aldığı grev dalgası 50’lerde de devam edince, karar da verilmişti çoktan. Akdeniz’de bir Küba kurulmaması için çare belliydi: Ortak sendikalar yerine etnik temele dayanan ayrı ayrı sendikalar kurulmasını “teşvik etmek”. 1958 yılının 1 Mayıs’ı Türklerle Rumların ortak olarak kutladığı son 1 Mayıs olacaktı. Aynı yılın ilk ayı EOKA, AKEL ya da PEO içinde örgütlenmiş, “Türklerle birlikte yaşayabileceklerini ifade eden” Rumları öldürmeye başlarken, TMT aynı “suça iştirak eden” Türkleri uyarıyordu. 22 Mayıs 1958 günü PEO’nun Türk şubesi Başkanı Ahmet Sadi Erkurt evinin kapısında eşiyle birlikte saldırıya uğruyor ve yaralı olarak kurtuluyordu.
Kıbrıslı Türklerin lideri Dr. Fazıl Küçük’ün sahibi olduğu ‘Halkın Sesi’ gazetesinin ertesi günkü haberi şöyleydi: “1 Mayıs günü Rumlarla beraber birkaç satılmışın yaptıkları yürüyüş ile ilgisi olduğu söylenilen Ahmet Sadi, azılı komünistlerden olup, Rum solcu sendikasının elebaşlarındandır”. Erkurt daha sonra Londra’ya kaçmak zorunda kalacak ve 1977 yılında 64 yaşında ölene dek sürgün hayatı yaşayacaktı.
Bunun ardında olan şey Sabri Yirmibeşoğlu’nun işaret ettiğiydi…
Bir televizyon programında emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun “Kıbrıs’ta cami yaktık” cümlesini “ağzından kaçırması” ve TMT emekli komutanlarından ve aşırı milliyetçi ‘Volkan’ gazetesinin genel yayın yönetmeni Hasan Keskin’in de “Paşam öyle diyorsa öyledir herhâlde” diye ajanslara demeç verişinde görüldüğü üzere!
Bilindiği gibi Kıbrıs’ta cami bombalama ve tahrip etme olayları, TMT’nin de kuruluş yılı olan 1958 yılında başlar. Yıllara yayılan camii “saldırıları” TMT tarafında Türkler ve Rumlar arasındaki dostane ilişkileri koparmak ve iki halk arasında düşmanlık yaratmak için kullanılmıştır.
Bunun da ötesinde birçok cami bombalama olayının altında bizzat dönemin Kıbrıslı Türk liderliği ve TMT olduğu bilinen gerçekler arasında. Tarihçi Ahmet An Baf’ta bir camiye gerçekleşen saldırıyı şöyle anlatır:
“Baf’ta provokasyon yapmak amacıyla Kıbrıslı Türkler caminin şerefesinden Rum çarşısına kurşun sıktılar ve adam öldürdüler. Bunu üzerine de Rumlar kurşun geldiği yer olarak camiye bazuka attılar ve karşı atış sonucu cami yıkıldı.”
Ahmet An gerek Türk tarafındaki gerekse de Rum tarafındaki yeraltı örgütlerinin Gladio tarzı örgütlenmeler olduğunun altını çizmektedir. “Bu örgütler Gladio denen merkezi ABD’de olan örgütlenme sayesinde faaliyetlerini yürütmekteydiler. Çünkü Rum tarihçilerin eserlerine de baktığımızda Grivas’ın veya Yorgacis’in faaliyetlerinin ABD tarafından yönlendirildiği belgelenmiştir.
Taksime karşı çıkan demokratik güçleri susturmuştur TMT. Aynı şekilde Rum tarafında EOKA örgütü de 1958 Ocağında başlayarak solcu AKEL’ci önde gelen liderleri öldürmüştür. İki tarafta da TMT ile EOKA aynı doğrultuda çalıştı.”[24]
Sabri Yirmibeşoğlu’nun sözleri “ağzından kaçmış” bile olsa Kıbrıs’ın karanlık geçmişini işaret etmektedir. Türkiye’de yaşanan 6-7 Eylül olayları Özel Harp dairesinin ilk başarılı eylemi olarak tarihe yazılır.
Ardından 6-7 Haziran 1958’de ise aynen 6-7 Eylül olayların kopyası yaşanır ve Kıbrıs’taki Rum malları yağmalanır. Karşılıklı (Hem EOKA hem de TMT) provokasyonlarla dolu yılların ardında ise 1974’e gelinir ve ada fiilen bölünür.
1960 senesinde adaya çıkan Türk Alay Komutanı Turgut Sunalp’ın hafta sonları Kıbrıs’ın kuzeyini dolaşarak taksim haritası çıkartmaya çalıştığını paylaşan Ahmet An 1974’ün planını çoktan hazırlandığını belirtir.[25]
VII.2) KUZEY’DE SİYASET
Hikmet Çetinkaya’nın bile, “Tüm dünyadan soyutlanmış bir KKTC var karşımızda… KKTC’yi dost bildiğimiz ülkeler bile tanımıyor… Tüm geliri; turizm, kumarhaneler, vakıf üniversiteleri ve Türkiye’den gelen ekonomik destek… O kadar,” diye tanımladığı, işgal altındaki Kıbrıs’ın izole edilmiş Kuzey’inde siyaset, düzen içi “seçenekler”e sıkışmışlığı içinde“derin (denilen) devlet”ten  bağışık olmamış ve olamamıştır.
Özellikle Serdar Denktaş bu gerçeği dolaylı da olsa şöyle itiraf etmektedir: “Türkiye’den para geldi ve burada bir memur devleti kurduk… Bir 28 yıl işte böyle yaşadık ve iktidarda da bu yöntemle kaldık. Ama ne zamanki Türkiye’de ekonomik kriz tırmandı, Kıbrıslı Türk bu krizden sizden iki kat daha fazla etkilendi. Ayrıca düzenimizin fazla demokratik olduğu, gösteri, yürüyüş ve sendikal hakların kısıtlanması gerektiği de Türkiye’nin bürokratları tarafından bize söylenmeye başladı.”
Bu böyle olunca da Kuzey’deki yönetimin Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün, Kıbrıs’ta çözüm için 2012’nin son tarih olduğuna dikkat çekerken, çözümsüzlük durumunda B planlarının bulunduğunu belirtip, bunun “KKTC’nin uluslararası arenada tanıtılması” olduğu sinyalini veriyor.
O hâlde Kıbrıs’ın Kuzey’inde siyasetin, Mehmet Ali Talat da dahil, T.“C”ye patentli bir çözüm(süzlük) olduğu bir an dahi göz ardı edilmemelidir.
VII.3) KUZEY’DEKİ EKONOMİ
Kıbrıs’ın Kuzey’inde bir “ekonomik” yapıdan çok “dominyon”dan[26] söz edilebilir.
Kaldı ki Erdal Güven’in de itirafındaki üzere: “KKTC ekonomisi, bir yandan uluslararası tecrit, bir yandan yapısal bozukluklar, bir yandan Türkiye’ye bağımlılık nedeniyle oldum olası sağlıklı bir bünyeye kavuşturulabilmiş değildir.
Örneğin yalnız 2011 yılında Türkiye KKTC bütçesine yardım artı kredi olarak 860 milyon lira katkıda bulundu. Buna rağmen, KKTC’de yaklaşık 300 milyon liralık ek kaynak gerekiyor ki bütçe denkleştirilebilsin.
300 milyonun yaklaşık yarısı KKTC tahvilleriyle karşılanacak. Kalan 150 milyon lira için öncekilerde olduğu gibi KKTC bütçesine bakıldığında, tasarruf edilebilecek kalemler ‘personel giderleri’ ve ‘cari transferler.’ Yani maaşlar ve ödemelerden kesinti.
Aynı Dışişleri yetkilisinin ifadesiyle, “Ortada bir acı reçete var. Ama kimse ne içirmeye ne içmeye niyetlidir.”[27]
Kolay mı? Aralık 2010 tarihinde işe giren bir kişinin aylığı 2.000 TL iken Ocak 2011’de işe girenin maaşının ise 1.300 TL’ye düşürüldüğü, sosyal hakların kısıtlandığı Kıbrıs’ın Kuzey’inde “Sorunun merkezi: Şişkin kamu sektörüdür.” Yani “dominyon”daki “Kamunun ekonomideki ağırlığı nedeniyle, harcamaların yüzde 70’ten fazlasının personel giderleri ve sosyal transferlerden oluştuğu görülüyor…”[28]
Ve “Türkiye’nin tüm yardım ve kredilerine rağmen KKTC ekonomisi 30 yıldır bir türlü ıslah edilemiyor,” diye ekliyor Canan Balkır…
Başka türlüsü mümkün mü? Metin Münir’in, “Kuzeyde yoğun bakımdan çıkamayan bir ekonomi ve Fuhuş ile kumar var,” teşhisi göz önünde bulundurulduğunda, pek de mümkün değil gibi duruyor…
İş böyle olunca da, “vahim durumu”, ‘Kathimerini! Gazetesinden Robert Ellis şöyle tasvir ediyor: “1974’teki Türk müdahalesinin ve adanın yüzde 37’sinin işgalinin ardından 1983’te adanın kuzeyi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) adıyla bağımsızlığını ilan etti. Fakat bağımsızlığı Türkiye’den başka tanıyan yok. Bağımsızlık bir yanılsamadan ibaret, zira kuzeyin ekonomisi Türkiye’ye bağımlı… İhracat ithalattan çok daha az; şu an meyve ve sebze ihtiyacının yüzde 80’i Türkiye’den karşılanıyor.
Kamu harcamaları, Kıbrıs Türk ekonomisinin yüzde 70’ini oluşturuyor ve bütçesinin yüzde 40’ını Türkiye tamamlıyor. AKP’nin iktidara gelmesinden bu yana Türkiye’nin KKTC’ye katkısı üçe katlandı ve 2010 yılında 600 milyon dolar bağış yapıldı. Ki bunun yarısı devletçiğin bütçe açığını kısmen kapatmak için kullanıldı. Fakat açığın büyük kısmı yerli yerinde duruyor; bu nedenle Kıbrıslı Türklerle kemer sıkma politikasına dair anlaşma yapıldı. Kıbrıs’tan sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, protokolün uygulanmaması hâlinde Kuzey Kıbrıs’ın iflas edeceğini söyledi.”[29]
Aslı sorulursa Kıbrıs’ın Kuzey’inin üretimden kopmasının ve Ankara’dan gelecek paraya muhtaç olmasının nedeni Türkiye’nin ve Denktaş patentli yönetiminin izlediği politikalardır.
Kuzey Kıbrıs’ta esas olarak tarıma dayalı üretim vardı, 50 bin kadar işçi çalışırdı, Avrupa ülkelerine, özellikle Britanya’ya gümrüksüz taze sebze ve narenciye ihraç edilirdi. Ama Denktaş ve Türkiye 1990’larda ihraç belgelerinde KKTC antetini ve mührünü kullanmaya başladılar, o ülkeler önce uyardılar, sonra da ithalatı tamamen kestiler. Şimdi ise tarımın GSMH içindeki payı yüzde 9, imalat sanayinin yüzde 11, inşaat sektörünün yüzde 12, turizmin yüzde 17, kamu hizmetlerinin yüzde 13, ulaştırmanın yüzde 12’dir.
Demek ki Kuzey Kıbrıs’ın ekonomik sıkıntısı izolasyonları ve derogasyonları kaldırmak için çaba göstermeyen, tam tersini yapan Ankara politikalarından ileri gelmektedir. Erdoğan “vesayet, vesayet” deyip durmasın, kendisi bu konuda askerle tam birlik içindedir.
Böylece Kuzey Kıbrıs Türkiye’den gelen 2011 rayiçiyle 1 milyar TL civarında paraya muhtaç duruma getirilmiştir. (Rakamlara göre 35 yıl içinde verilen para 4.5 milyar liradır.)
Ne var ki, Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’den yılda 1 milyar liralık ithalatı vardır. İhracatı ise 20-30 milyon liradır. Yani Türkiye verdiği parayı geri almakta, devletten çıkan para ihracatla tekrar ekonomiye dönmektedir. (Zaten liberalizmin meşrebinde özel sektöre para aktarmak yok mudur?) Bununla birlikte oradaki Türk birliğinin harcamalarının da Kuzey Kıbrıs ekonomisine girdiğini kabul etmek gerekir. Askerî harcamalar denetim dışı olduğundan miktarını bilmemekteyiz. Fakat o da, Erdoğan’ın “stratejik çıkarımız” diye yakıştırdığı çıkarın bedelidir.
1974’ten önce Kuzey Kıbrıs, Salamis Bay bir turizm cennetiyken, şimdi otellerdeki doluluk oranı ancak yüzde 30’dur. Ankara’nın uzlaşmazlık politikaları olmasaydı, Kıbrıs bir barış adasına dönüştürülebilseydi, Antalya’ya, Kemer’e gelen turistlerin bir bölümünü o otelleri dolduracaktı. Kuzey Kıbrıs Türkünün diğer gelir kaynağı her gün Güney’e inip orada çalışmalarıdır. Yerlilerin tamamına yakını yasal Cumhuriyetin pasaportunu taşıdıklarından onlar daha iyi ücret veren Güney’deki işletmelerde çalışıyorlar. Kuzey’de ise -yukarıda da söylediğimiz gibi- Türkiye’den gelmiş göçmen işçi var.
Kuzey Kıbrıs kumarhaneciliğiyle, silah simsarlığıyla ve benzer kaynaklarıyla kara para cenneti hâline gelmiştir, ama tabii ki, o para geldiği gibi gitmektedir. Asil Nadir başta olmak üzere pek çok işverenin devlete külliyetli miktarda borcu vardır.
1 miyar lirayı Türkiyeli göçmen işçilerle birlikte nüfusa bölerseniz, Ankara’nın yaptığı yardım kişi başına yılda ortalama 2.5 TL civarındadır.
Özetle T.“C”, Kuzey’de Türkleri korumak için değil, stratejik nedenlerle asker bulundurduğunu Başbakanı’nın ağzından ikrar etmişken; Kıbrıs kumarhane ve fuhuş bataklığına dönüştürülmüştür…
VII.3.1) KUMARHANE
Kıbrıs’ın Kuzey’i için kumarhaneler kilit önemdedir!
Bu konuda Derviş Deniz, ‘Kıbrıs Gazetesi’nde şunları açık, açık haykırmaktadır:
“KKTC’de yaşayanlar için en büyük iki yüzlülük örneği kumarhaneler ile ilgili konu açıldığı zaman yaşanmaktadır.
Siyasetçisi, işadamı, kumarhane sahibi ve turizmci hep bir ağızdan farklı nüanslar da farklı şeyler söylemektedirler. Bu söylenenlerin kaçta kaçının gerçek düşünceler olduğunu kimse söyleyemez.
KKTC ekonomisinde lokomotif olarak görülen sektör turizmdir…
Zaman zaman, kumarhanelerin KKTC’ye zararlardan bahsederiz. Ama inanın KKTC kumarhanelerin zararları dışında faydalarının ne olduğunu tartışmayız. Tartışmama nedenimiz de ahlâki açıdan bir sorun yaratan bu sektörün yarattığı sosyal çöküntülerin ekonomik faydalarla tedavi edilmeyeceğine olan inancımızdır…
Kumarhanelerin sosyal sıkıntılarını bir tarafa bırakırsak, ekonomik olarak ülkeye bir katkı yaptıklarını inkâr edemeyiz. Faaliyet sahaları nasıl olursa olsun, bu sektörde faaliyet gösteren kurumlar çeşitli yönlerden ekonomiye katkı yapmaktadırlar.
Özellikle KKTC’nde faaliyet gösteren kumarhaneler, çalıştırdıkları yabancı uyruklu personelin konaklaması için bina kiralamakta ve emlak piyasasına katkı yapmaktadırlar…
Hepimiz biliyoruz ki her hafta sonu Türkiye’den gelen kumar tutkunları, kumarhanesi olan otelleri doldurmaktadırlar. Bu durumda kumarhaneler içerisinde faaliyet gösterdikleri otellerin odalarını cuma, cumartesi ve hatta pazar gecelerinde müşterileri ile doldurmaktadırlar…
Ülkemizde kumarhanelerin faaliyetlerini rahatça yürütmelerine olanak sağlayalım ama ülkemizi de kumarhaneler ülkesi gibi lanse etmeyelim.”[30]
Kolay mı?
“Kıbrıs Gözlemi” başlığıyla ‘Gözlem Gazetesi’nde yayınlanan yazısında Can Pulak’ın, Derviş Deniz’in netliğiyle işaret ettiği üzere:
“Kıbrıs ekonomisini kumarhane ve Üniversiteler canlı tutuyor. Türkiye’deki özel üniversitelerin sayısındaki artış, öğrenci miktarını az da olsa düşürmüş. Ama tüm engellere rağmen, Casino’lar iyi çalışıyor. Kıbrıs’lı Türk vatandaşının buralara girmeleri yasak.
27 Casino’nun işleri fena sayılmaz ve en başarılısı uluslararası poker turnuvası da düzenleyen MERİT…
Casino’ların otellere faydası büyük. Yılda toplam 675 bin geceleme oluyor ve bunun için otellere ödenen yıllık ücret, 54 milyon doların üzerinde. Otellerin çoğunda kalite iyi, hatta bazıları Avrupa ölçülerini aşmışlar bile.”[31]
Evet T.“C” işgali altındaki adanın kuzeyi uyuşturucu, kumar, fuhuş ve kaçakçılık yörüngesinde duruyorken; kumarhaneler Türkiye’den Kıbrıs’ın Kuzey’ine taşınmıştı.
Kuzey Kıbrıs kumar turizmini ülke turizminin kurtarıcısı olarak görmüş ve 1998 yaz sezonu ile beraber Kuzey Kıbrıs’ta 18 tane casino işletilmeye başlanmıştır.[32]
Kumar turizminin buraya taşınmasıyla, Kuzey Kıbrıs turizminde bir çeşitlenme meydana gelmiştir. 2009 yılında Kuzey Kıbrıs’ın turizm geliri 434 milyon dolar olarak açıklanmış ve Kuzey Kıbrıs bu turizm gelirinin yaklaşık 75 milyon dolarını casino işletmelerinden alınan vergilerle sağlamıştır. Yani, kumar turizmi Kuzey Kıbrıs devletine neredeyse yapmış olduğu ihracat kadar (yaptığı ihracat 80 milyon dolar) para kazandırmıştı.
Dolayısıyla Kuzey Kıbrıs “ekonomisi” dendiğinde “kumarhane turizmi” de ilk akla gelen başlıklar arasında yer alıyor. Kuzey Kıbrıs’ta 27 adet kumarhane (casino) faaliyet yürütürken bunun yanı sıra şans oyunlarının oynanması amacı ile faaliyet yürüten 130 bet ofisi (Şubat 2010 verilerine göre) mevcut.
Adanın kuzeyinde faaliyet yürüten 25 kumarhanenin üçte dördünün işletme hakkı Türkiye kökenli şirketlere ait. İstanbul Havayolları, Dedeman, Kaya Turistik Tesisleri Anonim Şirketi bunlardan birkaçı. Kumarhanelerde 4 bine yakın kişi istihdam ediliyor ancak bunların sadece yüzde 30’u Kuzey Kıbrıs vatandaşı. Kuzey Kıbrıs’a yılda 200 binin üzerinde kişinin kumar oynamak için geldiği tahmin ediliyor…
Kumarhanelerden şans oyunları hizmet vergisi alınıyor. Kuzey Kıbrıs’ta 2007 Temmuz ayında çıkarılan ‘Şans oyunları hizmetleri vergisi yasası’ ile vergi oranları yeniden düzenlendi. Verginin matrahı, işletme imtiyazı veya izni alan iş yerlerinde jeton, fiş ve benzeri araçlarla kumar veya bahis oynanması karşılığında, işletmenin her gün için elde ettiği brüt gelir olarak hesaplanıyor. Aylık vergi ilk 5 oyun masası için toplam 3 bin; 6 ile 10’uncu masalar arası her oyun masası için 750; 11’inci ve sonrası her masa için bin dolardan az olamıyor. 50 adet oyun makinesi için toplam 5 bin, 51 ile 150’inci makineler arası her oyun için toplam 105, 151 ile 300’üncü makineler arası her oyun makinesi için 110, 301 ve sonrası her oyun makinesi için ise 115 dolardan az olamıyor. Bakanlar Kurulu bu tutarları her yıl yüzde 50’yi aşmamak koşuluyla artırma veya azaltma yetkisine sahip. Kumarhane sahipleri faaliyetleri dolayısıyla oluşan giderleri ve vergi, resim, harç adı altında devlete ödedikleri tutarları Şans oyunları hizmetleri vergisi matrahından indiremiyor.
Ancak bu vergilerin toplanıp toplanmadığını kesin olarak söylemek mümkün değil. Kumarhanelerden alınan yıllık harç ile kumarhaneye giriş yapan kişilerin sayısı üzerinden alınan vergiler (kişi başına 2 Avro) dışında kesin rakamlar mevcut değil.[33]
Bir yıl içerisinde bet ofislerin devlete sağladığı kazancın katkısı su götürmüyor: 5 milyon 930 bin avro.
Kuzey’de 30’dan fazla izinli Casino bulunmasına karşın, casinoların 25 tanesi faal durumda.
Toplam 30 şubesi bulunan şirketler, devlete yılda 1 milyon 150’şer bin avro, 20 şubesi bulunanlar 750’şer bin avro, 10 şubesi bulunanlar ise 400’er bin avro ödüyorlar. Bütün ödemeler yılda 5 milyon 930 bin avro tutuyor.
2009’un Temmuz ayına girildiğindeyse, devletin 2009 için gerekli vergilerin şu ana kadar 4 milyon 668 bin 219 avro’luk bölümünü tahsil etmiş durumda olduğu belirtiliyor. Birçok vatandaşın nazarında söz konusu olansa, ülkede adım başı mantar gibi üreyen kumarhaneler kara parayı aklamaya hizmet ediyor.
‘Fileleftheros’ gazetesi, Kıbrıslı Rumların geçtiğimiz Ekim 2009’da Kuzey Kıbrıs’taki kumarhanelere kredi kartıyla 400 bin avro verdiklerini, otellere ise 130 bin avro ödediklerini yazdı. Rumların bir aylık dönemde kumarhanelerde harcadıkları paraların 250-340 bin avro civarında seyrettiğini ifade etti.[34]
VII.3.2) FUHUŞ
T.“C”yi ILO’ya şikayet için gittikleri Ankara’daki basın toplantısında, “Ada’nın fuhuş, uyuşturucu ve kumarhaneler cennetine dönüştüğü”nü ifade eden Kuzey Kıbrıslı sendikalar önemli bir gerçeğin altını çizerlerken; T.“C” ile Yunanistan arasında bölünmüş Kıbrıs’ta seks ticaretinin zirve yaptığı iddiaları gündem maddesidir.
Kıbrıs’ın her iki kesiminde radyo istasyonları adada artarak süren kayıtdışı seks ticareti konusuna geniş yer ayırıyor. Kuzey Kıbrıs’taki ‘Radyo Mayıs’ ve Güney kesimindeki ‘Radyo Astra’ konuya dikkat çekiyorlar.
Lefkoşa’daki onlarca gece kulübü ve casino aynı zamanda kayıtdışı genelev olarak da işletiliyor. Hatta bu kulüpler arasında, Playboy’un tavşan logosunu kullanan sahte bir Playboy Club bile yer alıyor.
AFP haber ajansının 17 Ekim 2010’da geçtiği bir habere göre adaya gece kulübü ve casinolarda çalışmak üzere daha çok Doğu Avrupa ülkelerinden getirilen yabancı uyruklu kadınlar ellerinden pasaportları alınarak fuhuşa zorlanıyor.
‘Radyo Astra’ya konuşan bir kadın, “Kıbrıs’a garson olarak çalışmaya geldim. Bana bu söylendi. Ama şimdi müşterilerle birlikte olmaya zorlanıyorum. Ben fahişe değilim ama beni bunu yapmaya zorluyorlar” ifadelerini kullandı. Adanın Güney’in de dansçılar ve garsonlar için gündeme getirilen farklı bir vize çeşidine karşı çıkılınca şimdi yeniden turistik vize uygulamasına geçildi. Ancak bunun da kayıtdışı fuhuş sorununa çözüm olmadığı, şimdi kadınların bar ve masaj salonlarında pazarlandığı belirtiliyor.
Avrupa Konseyi’nin uzmanlık komitesi tarafından kaleme alınan raporda, Rum kesiminden, “Doğu Avrupa’da genç kadınların seks kölesi olarak çalışmasının tamamen önüne geçilmesi” istendi.
Ada’nın Kuzey’inde de kayıtdışı fuhuş yükselen bir tehlike olarak nitelendiriliyor. AFP’nin haberinde, başta Moldova olmak üzere KKTC dışındaki ülkelerden getirilen ve özgürlükleri ellerinden alınarak zorla çalıştırılan kadınların Lefkoşa’nın kuzeyinde yol kenarında müşteri beklediklerine dikkat çekildi.
Kuzey’deki yönetimin Dışişleri Bakanlığı’nın verilerine göre 2009’da toplam 42 gece kulübünün bulunduğu Kıbrıs’ın Kuzey’inde bin adet “hostes”e çalışma izni verildi. Bu izni veren makamların insan ticareti kurbanlarını belirleyecek hiçbir yönteme sahip olmadığı da altı çizilen unsurlar arasında.
‘Kıbrıslı Türk Öğretmenler Birliği’ Genel Sekreteri Şener Elçil, “Türkiye bu aktivitelerden sorumlu. Adanın kuzeyinde mafya iş başında ve polis hiçbir şey yapmıyor. Hatta onlar da işe bulaşıyor, fuhuş için getirilen kadınların pasaportlarını alıkoyuyorlar” dedi.
Kıbrıs’taki gece kulübü ve casino’larda fuhuşa zorlanan kadınlar çok kötü şartlarda barınıyor ve çalıştırılıyor. Haftanın 7 günü sekse zorlanan bu kadınlara kontrat süreleri dolana kadar ödeme de yapılmıyor. Çalıştıkları gece kulüplerinin ya da casinoların arkasında izbe barınaklarda kalan kadınlar haftada bir kez, koruma eşliğinde alışverişe çıkabiliyor. Uyumalarına neredeyse hiç izin verilmeyen ve kimi zaman sadece su ve ekmekle beslenen kadınlar 6 ayda 2000 ila 10.000 Avro arasında para kazanıyor.
VII.4) KUZEY MUHALEFETİ
Çürüyen, kokuşmuş yapıya yönelik muhalefetin, “marjinal” ilan edilse de, etkinleşerek yükseldiği ‘Kuzey Kıbrıs’taki Sendikal Platform’ tarafından örgütlenen mitingler, ekonomik önlemler paketini protesto hareketinden T.“C” karşıtı eylemlere dönüştü.
Eylemciler, Türkiye karşıtı pankartların yanı sıra “Direniş var yılgınlık yok”, “Onursuz Meclis istemiyoruz”, “Kuklalar dışarı”, “İşte burası işbirlikçi yuvası”, “Göç etmek istemiyoruz”, “Kuklalar içerde yurtseverler burada”, “Memleket yanıyor hükümet uyuyor” sloganları atıp, pankartlar taşıyorlar.
Can Pulak’ın, “Her kafadan çıkan seslerin gürültüsü birkaç desibel daha yükselmiş… Türkiye’lilik-Kıbrıs’lılık sürtüşmesi maalesef devam ediyor. Siyasi görüntü yine içaçıcı değil,”[35] diye tarif ettiği siyasal atmosferde grevler ile Kıbrıs’ın Kuzey’ini sarsan muhalif etkinliklerin giderek güçlenmesi muhtemeldir.
VII.4.1) “SOL” MU?!
Söz konusu yükselişle, uzun süre “sol” (mu?!) olarak Mehmet Ali Talat’ın pazarlandığı Kıbrıs’ın Kuzey’in de “sol ve solculuk” bir kez daha sorgulanıyor ve daha da sorgulanacak gibi duruyor.
Hatırlatarak ilerleyelim:
KKTC’nin 22. kuruluş yıldönümü etkinlikleri kapsamında konuşan dönemin Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, çözüm istedikleri vurgusuyla, “Rum liderin ise Kıbrıs Türklerini asimile etmeye çalıştığını” söyledi.
Güney Yönetimi’ne “Asker çekilmez, Maraş verilmez,” diye tepki gösterdi.
“Halk arasında yer yer birleşmenin sıkıntı yaratacağı bile düşünülüyor… Halkta dayanılmaz birleşme isteği yok” diye ekledi ve “Kıbrıslı Türklerin, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinin mezesi yapılmak istendiğini” ileri sürdü.
Bu kadarı yeter mi?
Evet, Kıbrıs’ın Kuzey’inde “sol ve solculuk”, resmi (sağ) ideolojinin patronaj sisteminden kopup, T.“C” işgaline karşı Gıbrıs bilinci ile kendini, enternasyonalist eksende yeniden inşa etmekle mükelleftir…
Mehmet Hasgüler’in, “Biraz Ortadoğu, biraz Akdeniz, biraz Lübnan, biraz Filistin, Biraz Avrupa, biraz askeri üs, biraz garnizon, biraz işgal, biraz Helenizm, biraz Bizans, biraz Osmanlı, biraz Hıristiyanlık, biraz Müslümanlık, biraz Türkçülük”[36] olarak tarif ettiği sol ve solun resmi ideolojinin patronajıyla sağcılaşma sürecine ilişkin olarak Prof. Dr. Niyazi Kızılyürek şunlara dikkat çekiyor:
“Kıbrıs Türk toplumunda sol düşünce, ‘Enosis’ ve ‘Taksim’ gibi milliyetçi projeleri reddeden ve bağımsız Kıbrıs devleti fikrine dayalı bir tür ‘Kıbrıslılık bilinci’ olarak gelişti. Kıbrıs Türk sol hareketi aynı zamanda bir kimlik hareketiydi ve Kıbrıs’a kültürel ve siyasi bir coğrafya, yani ‘yurt’ olarak bakıyordu
Mehmet Ali Talat, pek çok Kıbrıslı Türk gibi, Türkiye’deki öğrenimi sırasında solcu fikirleri benimseyecek ve Türk milliyetçiliğini temsil eden Rauf Denktaş ile karşı karşıya gelecekti. ‘Vallahi ben solcu olduktan sonra Denktaş’ı eleştirmeye başladım, öncesinde değil. Denktaş’ın politikalarını demokrasiyle ve barışla bağdaştırmıyordum. Ama esasen Denktaş’ın emperyalizme, İngiliz ve Amerikan emperyalizmine hizmet eden bir politika güttüğünü düşünüyordum.’
Ne var ki, zaman ilerledikçe Kıbrıs’ın kuzeyinde oluşturulan ayrılıkçı yapı Kıbrıslı Türkleri ve doğal olarak Kıbrıs Türk solunu da kuşatmaya başladı.
Nitekim KKTC kurulduğu zaman gözyaşı döken Talat, bir süre sonra KKTC’ye tutunmaya çalışacaktı. Talat, bu değişimi şu sözlerle özetliyor:
‘Arkadaşlar, belki sizi kızdırabilir şimdi söyleyeceklerim, ben kahin değilim ama, göreceksiniz gün gelecek bu Kıbrıs’ta KKTC’yi biz savunacağız CTP olarak. Bunu hem dünyanın bizi sıkboğaz etmesine, hem Rum tarafının biz dışlayan tutumuna, hem de Türkiye’deki bazı çevrelerin müdahalelerine karşı yapacağız (…) KKTC’ye sahip çıkalım derken şunu söylüyordum: Eğer biz iktidara gelirsek ya da siyasi bir denge oluşturursak KKTC’nin dünyaca tanınmasının ne zararı var? Bağımsız devletler de federasyon kuramaz mı? Dünyadaki federasyonların yüzde 90’ı bağımsız devletlerin bir araya gelmesiyle kurulmuştur. Biz de iki bağımsız devlet olarak bir federasyon kurabiliriz.’[37]
Talat’ın böyle bir anlayışa yönelmesi, aslında CTP içinde önemli bir değişiklik yaşandığını gösteriyordu. Bir yanda etnik milliyetçi kuşatma, diğer yanda adada kurulan sağ patronaj sistemi öyle boyutlara ulaşmıştı ki, CTP’nin sadece ‘Kıbrıs’ta barış’ ve ‘federal çözüm’ gibi fikirleri savunarak kitleselleşmesi mümkün görünmüyordu. CTP’yi iktidara gelebilecek bir parti görüntüsüne kavuşturmak için yeni arayışlar içine girildi.”[38]
“Solun”, “sol” olabilmesi için Andrey Tarkovski’nin, “İlkelerine bir kez ihanet eden bir daha hayata karşı lekesiz bir tavır alamaz” ve Milan Kundera’nın, “Sakın, ülkenize ve vatanınıza aitsiniz safsatalarına inanmayın. Yaşamı başka yerlerde arayın. Sizin kimliğinizi oluşturan isminiz, milletiniz, ırkınız ya da dininiz olamaz,” uyarılarının kayıt altına alınarak, unutulup/ unutturulmaması müthiş önem arz ediyor…
VIII) T “C”NİN KIBRIS SİYASETİ
“Son tango” söylenceleriyle bezenmiş; “Oyunun sonuna geliniyor” tehditlerini sürekli gündemde tutan; “T.‘C’-AB ilişki(sizlik)lerine endekslenen”; “Kıbrıs’ı jeopolitik bir koz olarak gören” ve “Türkiye’nin savunması Kıbrıs’tan başlar”, “Kıbrıs’ı veren Türkiye’yi verir” hamasetiyle betimlenen T“C”nin Kıbrıs siyaseti, nihai kertede geleneksel sömürgecikten muaf değildir.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, AB ile ilişkilerde yaşanan tıkanıklığın aşılması için “kimsenin Türkiye’den Kıbrıs konusunda jest beklememesi gerektiğini” söylediği…
Kıbrıs “Barış Harekâtı”nın 36’ncı yıldönümü törenlerine katılan Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in, AB’ye sert mesajlar yollayarak, “Ya Kıbrıs ya AB diyorlarsa, Türkiye’nin her zaman tercihi Kıbrıs’tır, Kıbrıs olacaktır,” dediği…
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, “Kıbrıs müzakereleri son şans… İngilizce de ‘enough is enough/ yeter artık’ derler. Uluslararası aktörlerin birkaç ay içinde etkinlik göstermesi lazım… Ya müzakerelerle statüko değişir ya da alternatif yolları düşünmek zorunda kalırız,” uyarısıyla çıkışıp, “Rum kesimi tek taraflı olarak AB dönem başkanı olursa AB ile ilişkiler donar,” dediği…
Semih İdiz’in, “KKTC 82’nci ilimiz mi olacak? Olursa ve dünya bunu kabul edecek mi? Daha önemlisi Kıbrıslı Türkler buna razı olacaklar mı?” sorusunu dillendirdiği…
Vd’leri ile vb’leri ortadayken; farklı düşünmek ve yorumlamak mümkün mü?
Hâlâ “Evet” diyen varsa şu çarpıcı örneğin de verelim: “Kıbrıs harekâtında 10 kişiyi öldürdüm,” açıklaması üzerine Devlet Tiyatroları’ndan emekli edilen oyuncu ‘dışarıdan görevlendirme’ yöntemiyle yeniden sahnede…
Bir dönem “Kurtlar Vadisi” adlı dizide “Kılıç” karakteriyle ünlenen, 2009’da yaptığı “Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında elleri bağlı 10 esiri öldürdüm” açıklamasıyla Türkiye ve Yunanistan arasında diplomatik krize neden olan, bu açıklaması nedeniyle apar topar Devlet Tiyatroları’ndan (DT) emekli edilen oyuncu Attila Olgaç yeniden DT sahnelerinde. Olgaç, İstanbul DT tarafından sahnelenen Sophokles’in yazdığı, Kenan Işık’ın yönettiği “Antigone” adlı oyunda “dışarıdan görevlendirme yöntemi” ile başrol oynuyor.
Olgaç, 2009’da, “Kurtlar Vadisi”ndeki rolüyle ilgili yapılan bir söyleşide şunları demişti: “Kılıç karakteriyle senaryo gereği adam öldürdük. Ama ne yazık ki bu vatan için ben gerçek hayatta 10 kişiyi vurdum. Askerlikte terhisime 1 gün kalmıştı. Tam o sırada Kıbrıs Barış Harekâtı oldu. Beni Mersin’den Kıbrıs’a gönderdiler. Savaşın en acımasızca ve en kanlı bölümünün sürdüğü temizleme harekâtında görev verdiler. Komutana, ‘Yapamam, adam öldüremem, ben sanatçıyım’ dedim. ‘Burada sanat bitti. Burası gerçek hayat, savaş. Emir verdim mi öldüreceksin’ dedi. İlk öldürdüğüm çocuk 19 yaşında, esir düşmüş bir askerdi. Silahı yüzüne doğrulttuğumda yüzüme tükürdü. Alnından vurdum, öldü. Daha sonraki çatışmalarda 9 kişiyi daha öldürdüm.”
VIII.1) AKP’DEN CHP’YE ŞOVENİZM HİSTERİSİ
T“C”nin sömürgeci Kıbrıs siyasetinin taşıyıcıları AKP’den CHP’ye uzanan (MHP ile farkı olmayan) ve de Anatole France’ın, “Aptal bir şeyi 50 milyon kişi de söylese, o hâlâ aptal bir şeydir,” sözünü anımsatan, ortak şovenizm histerisidir ki, bu da “Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, hiç kimse fazla bir şey düşünmüyor demektir,” diyen Walter Lipmann’ın uyarısını anımsatmaktadır…
Mesela CHP Genel Başkan Yardımcısı Osman Korutürk, “CHP, ulusal çıkarlarla uyumlu, Kıbrıs Türk halkının beklentilerini karşılayan bir çözüme destek verecek. Ancak CHP, çözüm sürecinde gereksiz tavizlerden kaçınılması, bu maksatla Kıbrıs Türk tarafına baskı yapılmaması ve çözümün net bir şekilde adadaki iki devletin varlığı esasına dayalı olması gerektiğini değerlendirmektedir,” derken; Robert Ellis de ekliyor: “Arap liderlere halklarının sesine kulak vermeleri tavsiyesinde bulunan Erdoğan, Kıbrıslı Türklerin gösterilerini görmüyor, seslerini duymuyor…”[39]
Tablo bu! Yani Rauf Denktaş’ın, “Barış ve Özgürlük Bayramı” nedeniyle Temmuz 2011’deki yazılı mesajında “Milli davamız emin ellerde… Anavatanımızın Kıbrıs meselesinde geri adım atması bahis konusu değildir,” dediği merkezde!
Oral Çalışlar’a, “Statükocuların, Ergenekoncuların, AB karşıtlarının Denktaş’a olan sempati ve ilgisini bugün daha iyi anlayabiliyorum,” dedirten düzlemde; bir zamanlar Rauf Denktaş’ın, “Bilgisiz,”[40] dediği Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kıbrıs’ta artık yeni bir sürecin başladığını belirterek, “Ustalık döneminin Kıbrıs’a da yansıyacağını” açıkladı.
Kıbrıs sorunun çözümü konusunda Annan Planı döneminde ortada olan şartların değiştiğine dikkat çeken Erdoğan, “Bu şartları yeniden görüşeceğiz” dedi.
Ayrıca Erdoğan, 19 Temmuz 2011’de AKP Genel Merkezi’nde kahvaltıda bir araya geldiği KKTC’li gazetecilerin sorularını yanıtladı, açıklamalar yaptı, mesaj verdi: “Kötü niyet karşısında kimse bizden iyi niyet beklemesin. Maraş’ın açılması konusunda daha çok beklerler. Asker de çekmeyiz. Benim kitabımda artık Güzelyurt yok. Karpaz’da en ufak oynama yapılamaz.”
Yine KKTC’de, hem Rum kesimine hem de AB’ye mesajlar veren Başbakan Erdoğan, şu anda “Kıbrıs” diye bir devlet olmadığını, “Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olduğunu” vurgulayarak ekledi: “Şehit ve gazilerimizin kanlarıyla yoğrulmuş bu topraklar üzerinde kimseye operasyon müsaadesi veremeyiz. Her zaman şunu söyledik: Adil, kapsamlı ve kurucu iki devlet anlayışı kabul edilmediği sürece burada bir adım atılması mümkün değil”!
İsmet Berkan’ın ifadesiyle görünen odur ki, “Başbakan Erdoğan’ın Kıbrıs gezisi ve gerek gezi öncesi ve gerekse gezi sırasında söyledikleri, AKP’nin Kıbrıs politikalarının değiştiği, daha doğrusu AKP’nin kısa bir süre için çıktığı devletin geleneksel Kıbrıs politikası çizgisine geri döndüğü şeklinde yorumlandı. Zaten Başbakan Erdoğan’ın sözlerinin eski KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve Prof. Dr. Mümtaz Soysal tarafından alkışlanmış olması yeterince şey söylüyor.”
Özetle AB’ci liberalleri “hayal kırıklığı”na uğratan AKP hakkında “Kıbrıs’ın dokusuyla oynuyor,” diyen ‘Afrika’ gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Şener Levent uyararak ekliyor:
“Ötekiler de oynadı, AKP de oynuyor, AKP daha fazla oynuyor. Daha önce burada Türk ordusu vardı, şimdi burada İmamın ordusu da var. Eskiden bize kurşun atanlar belki Türk ordusundandı, derin devlet kısmından ama şimdi kurşunu atanlar imamın ordusundan. Gerçekten camileri kışlaları olarak kullanıyorlar. Son yakalananın (Afrika gazetesinin kurşunlanması olayında yakalanan kişiden söz ediyor) camide kaldığı ortaya çıktı. Camide kalmış, orada cinayet planları yapmış, bizim burada bir cami var, kiliseden dönme orada kalmış, sonra buraya gelip kurşun sıkıyor, Erdoğan yalan söylemiyor, gerçekten camiler kışlaları.”[41]
IX) GÖRÜŞ(EME)MELER
“Taksim” ile “Enosis” beslemesi milliyetçiliklerin gerilimiyle ne uzayıp, ne kısalarak yılan hikâyesine dönen görüş(eme)meler açısında Kıbrıs’ta her şey hâlâ eskisi kadar zorken; bölünme hâlâ derin…
“İlelebet masada kalmayız” tehditlerinin daha sık telaffuz edildiği; “Son şans”lardan, “Olmazsa olmazlar”dan, “Öncelikler”den daha sık söz edilir olduğu; “Müzakerelere ‘Hayır’la başlanan”, “Kıbrıs’ta barış olmaz” vurgularıyla kimilerine göre, “Kıbrıs’ta çözüm yok, yedi kapı var”…
Kolay mı? “Meşhur Britanyalı diplomat David Hannay vaktiyle şu gözlemde bulunmuştu: Kıbrıs sorununu çözmek yönündeki müzakerelerin başarıyla sonuçlanması aleyhinde bahis oynayan asla para kaybetmez”![42]
Gerçekten de ‘Uluslararası Kriz Grubu’nun (ICG), “Kıbrıs ya birleşecek ya da ilelebet bölünecek” ifadelerini kullandığı; BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun’un, 18 Kasım 2010’da KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile Güney yönetimi lideri Dimitris Hristofyas’a süre verip, “Çözümü sizler bulacaksınız. Ancak BM’nin üstlendiği iyi niyet misyonunun sonsuza dek sürdürülemeyeceği de bir gerçek” dediği tabloda Derviş Eroğlu her şeyi özetlercesine ekliyor: “Çözüme inanmak yetmez…”
Evet görüş(eme)melerin hülasası budur, böyledir, bu kadardır…
Tıpkı hâkim çözümsüzlükten -kaçınılmaz biçimde- payına düşeni alan emperyalist “Annan Planı”nda olduğu gibi…
Bir de konuyla ilişkili “Tazminat” meselesi var.
Deniz Zeyrek’in belirttiği üzere, “Kıbrıs’ın güneyinde 1974 sonrası 500 bin dönüm arazi bırakan Türkler, kuzeyde Rumlara ait 1.5 milyon dönüm arazide yaşıyor…
Bugüne dek Rum arazilerinin sadece binde 3’ü tazminatla ‘Türkleştirilirken’, karşılığında 40 milyon sterlin ödendi. Yani en basit hesapla çıkacak fatura on milyarlara varacak…”
X) GÜNEY’DE SİYASET
“Enosis”in farklı düzlemlerdeki patronajı ile Güney’de siyaseti kilitleyen sıkıntıya ilişkin olarak Demetris Hristofias’ın, “Geçmişin bedelini ödüyoruz,” saptamasının önemli olduğu kanaatindeyim…
Örneğin KKTC’den elektrik ithali Kıbrıs Rum Kesimi’nde tepki yarattı; hükümet ortağı DİKO partisinin Başkan Yardımısı ve Rum Yönetimi eski lideri Tasos Papadopulos’un oğlu Nikos Papadopulos, KKTC’den elektrik alınmasını kepazelik olarak tanımlayarak, “Hristofyas hükümeti geçici ancak onurlu bir eziyet yerine, bizi kepaze eden kolay yolu seçti” demesi gibi…
Örneğin Güney Kıbrıs’ta 18 Aralık 2011’de gerçekleşen yerel seçimlerde, Güney Yönetimi Başkanı Dimitris Hristofyas’ın partisi AKEL oy kaybına uğrarken milliyetçi partilerin yükselişe geçmesi gibi…
Önceki seçimlerde yüzde 32 dolayında bir oy potansiyeline sahip olan ana muhalefetteki Rum Seferberlik Partisi (DİSİ) bu kez yüzde 38 oranında oy alarak, en yakın takipçisi AKEL’e yüzde 10 fark attı.
DİSİ’nin desteklediği bağımsız aday Konstantinos Yorgacis de yüzde 57 oranında oy alarak Güney Lefkoşa Belediye Başkanı seçildi. Kıbrıs’ta Türklerin yok edilmesini amaçlayan ‘Akritas Plan’cılarından EOKA’cı Polikarpos Yorgacis’in oğlu olan Konstantinos Yorgacis, aşırı sağcı partilerden Demokrat Parti (DİKO) tarafından da desteklendi. AKEL adayı Eleni Mavru ise yüzde 37 oranında oy alarak belediye başkanlığı koltuğunu kaybetti.
Yani Kıbrıs’ta çözümsüzlük Kuzey gibi Güney’de de gericiliği ve şovenizmi güçlendirirken; Güney’de itirazı mümkün olmayan söylemler de boy veriyor.
Mesela Dimitris Hristofyas’ın Washington’daki düşünce kuruluşu ‘Brookings Enstitüsü’nde konuşmasında, Türkiye ve Yunanistan’ı kast ederek “1974’de anavatan diye adlandırılan iki ülke de Kıbrıs’a saldırdı. Albaylar Cuntası’nın cinai eylemi (darbe) iktidardan uzaklaşmasına ve Yunan halkında demokrasinin yeniden tesissi sonucu getirdi. Kıbrıs tecavüz kurbanıydı. Şimdi yeniden bakireliğini tesis etmeye çalışıyoruz. Ben Kıbrıslı Türkleri seviyorum. Bu duygularım da sözden ibaret değil. Adadaki tüm garantör ülkeler olumsuz rol oynuyor. Tüm yabancı askeri varlığın Kıbrıs’tan çekilmesinden yanayım,” demesi gibi…
Ayrıca ‘EOKA’cılar Derneği’, ‘1955-59 EOKA Tarihi Anı Konseyi ve Kurtuluş Mücadelesi Vakfı’nın düzenlediği bir törende, hayatında tekrar yaşamak isteyebileceği tek şeyin “EOKA mücadelesi” olduğunu söyleyen Glafkos Klerides’in, ‘Fileleftheros’a röportajında, iki toplumun çatıştığı 1963-1968’te Türkleri kantonlarda tecrit ederek boyun eğeceklerine inanmalarının çok büyük hata olduğunu ve anlaşma için fırsatları değerlendiremediklerini belirterek, Rumların Türklere ve Türkiye’ye karşı Yunanistan’dan silahlar getirterek savunma birlikleri oluşturduklarını ve saldırı planı yaptıklarını anlatırken, Akritas Planı’na da atıf yapması gibi…
Bunlar işin bir yanı; ötekine gelince, o da Güney yönetiminin İsrail’le yakınlaşmasıdır.
16 Şubat 2012’de Kıbrıs’ın Güney’ini ziyaret eden ilk İsrail Başbakanı olan ve Larnaka yerine sürpriz bir şekilde Rumlardan askeri kullanım hakkı istediği Baf’taki üsse inen Netanyahu, “Doğalgaza geldim” dedi.
Hristofyas, İsrail’in Andreas Papandreu askeri üssünü isteyip istemediği sorusuna ise “Bu gibi konular kamuoyuna uluorta ilan edilmez” yanıtını verdi.
Özetle Netanyahu’nun Kıbrıs’ın Güney’ine yaptığı gezide, “Türkiye’ye karşı ittifak” yorumlarına neden olan bir işbirliği anlaşmasına imza atılırken; ülke arasındaki yakınlaşmayla ilgili olarak, “Bu bizim için doğal bir ilişki” yorumu yapan Netanyahu ile Dimitris Hristofyas tarafından İsrail ve Kıbrıs’ın Güney’i arasında arama-kurtarma alanında işbirliği protokolü imzalandı.
Ayrıca görüşmelerden ardından düzenlenen basın toplantısında, Hristofyas ve Netanyahu, İsrail ve Güney Kıbrıs arasında enerji alanında işbirliği konusu ile Kıbrıs sorunu ve Ortadoğu’daki sorunları ele aldıklarını belirtti.
Hristofyas, arama ve kurtarma alanında imzalanan işbirliği anlaşmasının, İsrail ile Kıbrıs’ın Güney’i arasında “var olan mükemmel ilişkilerin kanıtı” olduğunu açıkladı.
Netanyahu ile görüşmesinde Greentree zirvesi ve Kıbrıs sorunu hakkında da bilgi verdiğini belirten Hristofyas, “Kıbrıs’ı yeniden birleştirecek adil, kalıcı ve fonksiyonel bir çözüm bulunması için iyi niyet ve sabırla müzakere ettiklerini” görüşmede dile getirdiğini aktardı.
Netanyahu da, Kıbrıs’ın Güney’i ile İsrail arasında, doğalgaz kaynaklarının değerlendirilmesi alanında önemli işbirliği perspektiflerinin bulunduğunu ve Kıbrıs konusunda ise dışarıdan empoze edilecek hiçbir çözümün sonuç getirmeyeceğini kaydetti.
Özellikle Netanyahu’nun, Hristofyas’tan adada bir askeri üs talebinde bulunduğu iddiasının öne çıktığı ziyarete ilişkin olarak, Güney Kıbrıs basını, İsrail Başbakanı’nın ziyaretinin ana gündem maddesini İsrail’in Ada’da bir askeri üs talebinin oluşturduğunu yazdı.
‘Alithia’ gazetesinde 16 Şubat 2012’da yayımlanan habere göre, İsrail, Akdeniz’deki doğalgaz sondaj çalışmalarına destek vermek karşılığında Andreas Papandreu Üssü’nü kullanmak istiyor; ancak üssün lojistik destek için mi, yoksa daimi şekilde mi kullanılacağı henüz netlik kazanmadı. Üs, şu anda Yunan Hava Kuvvetleri tarafından kullanılıyor. Kısa süre önce ortak savunma anlaşmalarına da imza atan iki ülke, son zamanlarda geliştirdikleri yakın ilişkilerin Türkiye’ye yönelik bir çaba olmadığının altını çizse de, siyasi gözlemcilere göre İsrail’in Kıbrıs’a olan ilgisinin temelinde Türkiye ile yaşadığı çatışmalar yatıyor.
Konuyla bağıntılı İsrail basınından ‘Ha’aretz’ de ziyaret amacının, Kıbrıs’ın “doğalgazı korumak için” güvenlik şemsiyesi altına alınma ve “Türklerden korunmak” diye tarif ederken; ‘Simerini’nin İsrail basınına dayandırdığı bir diğer habere göre, İsrail ordusunun bu özel birimi hidrokarbon yatakları bölgesinde devriye gezecek ve sınırların denetimini yapacak. Bu birim, sadece bu hedef için satın alınacak denizaltılar ve torpido botlarla takviye edilecek.
Öte yandan ‘Fileleftheros’ da, teşvik üzerine Çinlilerin, Rum Yönetimi’nin tek taraflı olarak Doğu Akdeniz’de “münhasır ekonomik bölge” ilan ettiği alandaki parselleri “istila etmesinin” beklendiği yazdı.
Gazete manşet haberinde; PetroChina, Sinopec, China Gas Group Cnooc isimli Çin devletine ait petrol ve doğalgaz devi şirketlerin ilgisinin parsellerle sınırlı kalmadığını doğalgaz sıvılaştırma ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihraç tesisleri ile diğer büyük kalkınma çalışmalarına da katılmak istediklerini yazdı.
Evet, olup-biteni özetlemesi açısından burada sözü, ‘Türk’ün Kavgacılığı Kıbrıs ve İsrail’e Yaradı’ başlıklı ‘The Jerusalem Post’un yorumuna bırakmak gerek:
“İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Güney Kıbrıs ziyaretini, pek çok kişi İsrail’in Türkiye ile ilişkilerinin bozulmasının sonucu olarak sunuyor. İsrail, -Kıbrıs adasının kuzey yarısını 1974’te istila eden ve Yunanistan’ın müttefiki güneye düşmanlık besleyen- Türkiye’yi gücendirmekten kaçınmak için Lefkoşa’yla ilişkileri geliştirmekten sakınmıştı. Lakin Erdoğan’ın İslâmcı partisi AKP’nin yönetimindeki Türkiye, istikrarlı biçimde Atatürk’ün laik politikalarından ve Batı’ya yöneliminden uzaklaşıp Arap komşuları ve terör örgütü Hamas’la yakınlaşmaya yöneldi. Bunlar, eski Osmanlı’nın yeniden tesisine dair anakronik bir takıntının uzantısı gibiydi. İsrail de tepki olarak Güney Kıbrıs ve Yunanistan’la ilişkilerini güçlendirmeye, Ermeni ve Kürt ulusal hareketlerine yönelik konumunu gözden geçirmeye başladı.
Ancak bu izahat, kısmen doğru. Türkiye’yle ilişkilerin bozulması, şüphesiz bir katalizör olsa da, Güney Kıbrıs’la sıcak ilişkiler, İsrail dış politikasının yön değiştirmesinin bir parçası. Mayıs 2010’daki Mavi Marmara fiyaskosundan bile önce, İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman, Kudüs’le yakın ilişkilerin dışında kalmış çok sayıda ülkeyle yeniden temas için yoğun çalışma başlatmıştı…
Güney Kıbrıs’la gelişen ilişkiler, müşterek fosil enerji çıkarları tarafından da besleniyor. Güney Kıbrıs Enerji Düzenleme Kurulu, ülkenin milli enerji şirketi ve iki İsrailli firma -Delek Sondaj ve Avner Petrol Araştırma-, Teksas merkezli petrol ve gaz arama firması Noble Energy’nin hisselerine sahip. Kudüs’le Lefkoşa’nın oluşturduğu Münhasır Ekonomik Bölge’nin uzantısı olarak Aralık 2010’da imzalanan anlaşmada belirlenen Akdeniz’in altındaki bölgelerde petrol ve gaz araştırma-çıkarma çalışmalarının başını Noble çekiyor. 2009’da bulunduğunda dünyanın en büyük gaz yatağı denilen Tamar ve ondan daha büyük Leviathan, tüm iç ihtiyaçlarımızı karşılamakla kalmayıp önemli ihracat geliri de sağlayacak.
Güney Kıbrıs-İsrail ilişkilerini pekiştiren, Türkiye’nin kavgacılığı oldu. Kuzey Kıbrıs adına konuşan Ankara, petrol ve gaz bulgularıyla ilgili haksız iddialarda bulundu. Türk Enerji Bakanı Taner Yıldız 23 Kasım’da, İsrail ve Güney Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’deki aramalarının yasadışı olduğunu iddia edip iki ülkenin sınırlarını çizdiği ekonomik bölgeyi sorguladı. Eylül 2011’de Erdoğan, Türkiye’nin ‘gerekli adımları atacağını’ ve ‘Doğu Akdeniz’in doğal kaynaklarının İsrail’ce tek taraflı sömürülmesini engelleyeceğini’ söyledi.
Eylül’de Türkiye, Türk hükümetince Güney Kıbrıs’ın karasularında gaz araması için tutulan Norveç gemisini ‘korumak’ için üç donanma gemisi gönderdi. 21 Aralık 2011’de Türk savaş gemileri, İsrail’in Leviathan’la Güney Kıbrıs’ın 12 no’lu gaz yatağı bloğunu ayıran su hattını top ateşine tuttu.
İsrail’le Güney Kıbrıs, Türkiye’nin bu kabadayılıklarından korkmuyor. Güney Kıbrıs lideri Dimitris Hristofyas, Netanyahu’yla basın toplantısında, ‘Uluslararası topluma çağrı yapıyorum, özellikle de AB’ye; Türkiye’ye uluslararası hukuka saygı göstermesi ve hukuk ihlâllerine son vermesi yönünde güçlü bir mesaj göndersinler. Hele de Türkiye, Avrupa ailesinin bir üyesi olmak istiyorsa…’ dedi.
Netanyahu, Türk saldırganlığına sessiz kalsa da İsrail, sondaj platformlarını korumak için gece görme cihazları, radarlar, çoklu ateşleme sistemleri, donanımlı insansız uçaklar, deniz araçları konuşlandırdı. 22 Aralık’ta Elbit’in gözetleme sistemlerinin 90 milyon dolar karşılığında Türk Hava Kuvvetleri’ne satışının ertelenmesi de Türkiye’ye İsrail’in gaz yataklarını taciz kampanyasını durdurması için işaret göndermeye yönelik bir zamanlama olarak yorumlandı. Bu şartlarda İsrail’in, Güney Kıbrıs ve Yunanistan ile güçlü ilişkiler geliştirmesi önemli. Netanyahu’nun Kıbrıs ziyareti, bu çabanın en tamamlayıcı parçası.”[43]
Özetle her şey daha da giriftleşirken; çözüm ve çözümsüzlük arasına sıkışan Güney siyasetinin güzergâhını, ekonomik soru(n)lara örgütlü müdahaleyi örgütleyecek güçlerin niteliği belirleyecek birazda…
X.1) GÜNEY’DEKİ EKONOMİ
Kıbrıs’ın Güney’inde ekonominin kötüye gittiği, resmi verilerce doğrulanıyor.
‘Fileleftheros’, 2011’in ilk yarısında mali açığın yüzde 3.47’ye yükseldiğini, bu oranın Rum yönetiminin 2011 yılı için önüne koyduğu yüzde 4 hedefin sadece yarım puan altında olduğunu yazdı.
Habere göre, bütçede yaşanan kayma, kamu borcu faizlerinin işlenme maliyetlerinin yüzde 46.10’a yükselmesine, gelirlerin yüzde 1.42 oranında azalmasına ve harcamaların yüzde 9.15 oranında artmasına katkı yaptı.
Güney Maliye Bakanlığı, daha önce, 2010’da GSMH’nin yüzde 5.3’ü kadar olan bütçe açığının 2011’de GSMH’nin yüzde 4.5’i ile sınırlı kalacağını hesaplamıştı.
Bu durumda Kıbrıs’ın Güney’i ciddi bir krizle yüz yüzeyken borçlar için 350, maaşların ödenmesi için de 200 milyon Avro’ya gereksinim varken; ‘Politis’ gazetesi, 2.5 milyar Avro’luk Rus kredisinin bile, Rum ekonomisini kurtarmaya yetmeyeceğinden söz ediyor.
Ekonomik kriz nedeniyle devreye giren önlemler paketi çerçevesinde Güney’deki ‘Simerini’ gazetesi, “Oksijen Bitiyor… Kıbrıs Ekonomisi Sıfır Noktasında” başlıklarıyla manşetten aktardığı haberinde, Güney ekonomisinin geri dönüşü olmayan bir yola girdiğini ve acilen ek tedbirler alınması gerektiğini yazarken; Maliye Bakanı Kikis Kazamias, sendikalarla 18 Kasım 2011 itibarıyla devlet memurlarının maaşlarının iki yıl süreyle dondurulmasına ilişkin müzakerelere başlayacağını kaydetti.
Tam da bu süreçte yine Maliye Bakanı Kikis Kazamias’ın teklifiyle kumarhane açmayı gündemine alırken; Güney’de bütçe açığının, 2011 yılının ilk 5 ayında 497.5 milyon Avro’ya ulaştığı açıklandı.
Rusya’nın başat öğe özellikleri kazandığı Güney ekonomisinde “Olağanüstü hâl! Ekonomi 1974’e döndü!” (11 Temmuz 2011’de askeri deniz üssünde meydana gelen patlama nedeniyle!) saptaması, Merkez Bankası Başkanı Athanasios Orfanidis tarafından dillendirilirken; “iflas eşiği” gerçeği AB’de (ve Yunanistan’da) derinleşen krizle Güney’i daha sarsarken gaz/ petrol kapışmasını öne çıkarıyor…
XI) GAZ/ PETROL KAPIŞMASI
Güney yönetiminin, 18 Eylül 2011’de Münhasır Ekonomik Bölgesinde petrol ve doğal gaz çıkarma çalışmalarına başlamasına sonrasında T.“C”nin gösterdiği tepki, bölgesel bir gerginliğe neden oldu.[44]
Aslında adadaki petrol gerginliği 2003’den beri devam ediyordu. Kıbrıs’ın Güney’i, keşif faaliyetlerinin önünü açmak için 2003’te Mısır’la, 2007’de Lübnan’la, 2010’da ise İsrail’le yapmış olduğu anlaşmalarla Münhasır Ekonomik Bölgesi’ni belirlemişti. AKP de, Kuzey’in haklarının görmezden gelindiğini öne sürerek yapılan bu anlaşmalara karşı çıkmıştı.
Daha sonra sondaj yapılan alanın imtiyaz hakkı, Güney yönetimi tarafından Amerikan Noble Energy şirketine verildi. Söz konusu şirket de İsrail’in Derek şirketiyle anlaştı. İsrailli uzmanların da çalıştıkları petrol platformunun İsrail uçakları tarafından korunması gerginliğin daha da artırdı. (İsrail ve Türk savaş uçaklarının radarlarla birbirlerini görecek kadar yaklaştıkları iddia edildi.)
İsrail hükümeti Akdeniz’deki Tamar, Leviathan ve Yam Tethys petrol arama platformlarını korumak gerekçesiyle bölgeye savaş gemilerini yolladı. Bölgede yeni sondaj kuyularının açılması durumunda askeri korumanın genişletileceğine dikkat çekildi.
‘Ha’aretz’in haberine göre yetkililer, sondaj kuyularının sadece donanma tarafından korunmayacağını, hava kuvvetlerinin de olası bir saldırıda harekete geçmeye hazır olacağını kaydetti.
Güney Yönetimi, Türkiye’nin itirazlarına rağmen petrol ve doğalgaz aramasına açtığı Doğu Akdeniz’de 100 yıllık ihtiyacını karşılayabilecek bir doğalgaz yatağı bulduğunu ilan etti.
Ekonomik münhasır alanda 300 milyar metreküplük doğalgaz rezervi bulduğunu ve 3 yıl içinde günlük 40 milyon metreküp doğalgaz çıkartabileceklerini açıkladı.
‘Fileleftheros’un haberine göre, Güney yönetimi tarafından “Afrodit” ismi verilen 12. Parsel’de arama sondajlarını yürüten Noble Energy Şirketi uzmanları, söz konusu yatağın doğalgaz içeriğinin, ön hazırlık göstergelerine göre 300 milyar metreküp olarak hesaplandığı açıkladı.
Güney yönetiminin 2009 yılında uluslararası ihale açarak bölgeyi kiraladığı Amerikan petrol şirketi Noble Enerji, sismik gemilerle 3 boyutlu araştırmalar sonucunda Kıbrıs adasının 200 kilometre güneyi ve İsrail’in ekonomik münhasır alanına komşu bölgede zengin doğalgaz rezervi bulduğunu açıkladı.
Noble Enerji, Rumların 12’nci parsel adını verdiği ve İsrail’in münhasır ekonomik bölgesine komşu alanda bulunan doğalgaz damarının, denizin 5 bin metre altında olduğunu belirtti. Doğalgazın bulunduğu bölgenin İsrail tarafında ise, petrol devi BP doğalgaz çıkartıyordu.
Bunlar olurken Hristofyas BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasından sonra düzenlediği basın toplantısında petrol ve doğal gaz bulunması durumunda, Kıbrıs sorununa bulunacak çözüm çerçevesinde, bundan Rumların da Türklerin de yararlanacaklarını açıkladı. Ayrıca adada çözüm bulunamasa bile elde edilecek olan gelirden Kıbrıslı Türklerin de faydalanmasının yolunun bulunacağını belirtti.
Hristofyas’ı yanıtlayan Eroğlu “Buna inanmak için çok saf olmak lazım, Sayın Hristofyas bu olayı yumuşatmak için siyasi taktik uygulamıştır” deyip; Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz aramalarına ilişkin olarak BM Genel Sekreteri’ne 4 maddelik bir öneri sunduklarını açıkladı.
Bunların ardından ABD Başkanı Obama ile New York’ta 20 Eylül 2011 tarihli görüşmesinde Başbakan Erdoğan, Kıbrıs’ın tek taraflı doğalgaz arama girişiminden rahatsızlık duyduklarını söylerken; Obama da, ABD’nin Kıbrıs’ı tanıdığını, Amerikan şirketi Noble Energy’nin sondajını da desteklediğini açıkladı.
Bunun üzerine Erdoğan 21 Eylül 2011’de KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile New York’ta Kıta Sahanlığı anlaşması imzaladı.
Anlaşmaya göre Türkiye KKTC’yi Münhasır Ekonomik Bölge ilan ederek Kıbrıs açıklarında petrol ve doğal gaz arayacaktı. Anlaşmadan sonra toplanan KKTC bakanlar kurulu Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) petrol ve doğal gaz arama ruhsatı verdi.
Sonra da T.“C” Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız “Tüm Kıbrıs adası etrafında petrol arayacağız. Adanın güneyindeki sularda da petrol arayacağız” dedi.
Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması sonrasında Urla Limanı’ndan yola çıkan Koca Piri Reis gemisi Kıbrıs açıklarında koordinatları belirlenen bölgede çalışmalara başladı. 21 kişilik ekibi bulunan gemiyi TSK’ya bağlı savaş uçakları, denizaltılar ve fırkateynler izledi.
Güney Kıbrıs yönetiminin petrol aramaya başlayacağını duyurması üzerine AKP hükümetinin savaş tehditleri ile başlattığı gerginlik, savaş gemilerinin Kıbrıs’a ulaşmasıyla tırmanışa geçti. 9 Eylül 2011’de ise Hristofyas, Rum Milli Muhafız Ordusu’nun teyakkuz hâlinde ve hazırlıklı olması gerektiğini açıkladı.
Yunanistan Savunma Bakanı Panos Beglitis, Güney Kıbrıs’ın Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmalarına tepki gösteren Türkiye’ye, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de uluslararası deniz hukukundan kaynaklanan haklarını koruyabilecek durumdayız,” derken; ve Kıbrıs’ın Güney’deki yönetimin petrol aramasını fırsat bilen AKP’nin, savaş gemileri ve helikopterler eşliğinde petrol aramaya gittiği Kıbrıs’ta tansiyon yükselirken, adada bir araya gelen ilerici partiler ise Kıbrıs’taki petrolün tüm Kıbrıslılara ait olduğunu açıklıyorlardı.
Buna rağmen T.“C” Enerji Bakanlığı yetkilileri, “Dünya devleri Shell, Statoil, RWE, Chevron gibi 9 şirket Türkiye ile ortaklık için başvuru yaptı. Türkiye’nin bizimle çalışan şirketlerin Rumlarla çalışmayacağına dair prensip kararı var,” dedi. Enerji Bakanı Taner Yıldız da, Doğu Akdeniz açıklarında petrol aramak için 10’a yakın uluslararası şirketin başvurduğunu açıkladı.
XI.1) ABD VE AB FAKTÖRÜ
Kıbrıs için ABD faktörü boylu boyunca bir çözümsüzlük demektir!
Hayır abarttığım falan yok…
Mesela ABD Dışişleri’nin 1973-76 dönemine ait Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan arşivlerini kamuoyuna açtı. 873 sayfalık arşivde, bazı belgeler hâlâ devam eden hassasiyetten dolayı bazı cümleler üzerindeki gizlilik derecesi kaldırılmayarak sansürlendi. Belgelerde, Türkiye’nin müdahalesinin günüyle bilinmesine karşın önlenemediği yer alırken; yıllardır çözüm bekleyen, birçok siyasetçi ve arabulucu eskiten Kıbrıs meselesi konusunda ABD Başkanı Obama ilginç bir itirafta bulundu: “Her başkanın her şeyi anlamasını beklemeyin” dedikten sonra kendisi için Kıbrıs’ı örnek gösterdi.
Kıbrıs için “ortalamacı” görüntüsü veren AB faktörü de, ABD’den farklı değildir! Hatta Avrupa Sosyalistleri Partisi Başkanı Sergei Stanishev, Dimitris Hristofyas’ın Kıbrıs sorununa çözüm bulunması çabalarına destek verip, ülkenin Türkiye işgali altında olmasına Avrupalı Sosyalistlerin tahammül edemeyeceğini belirtse de…
Nicolas Veron’un, “AB’nin işleri yürütme tarzını kökünden değiştirmesi gerekiyor, aksi takdirde yakında AB diye bir şey kalmayabilir,” uyarısının muhatabı olarak kendisi bir “kör düğüme” dönüşen AB’nin Genişleme Komisyonu Masası Sözcüsü Angela Filote’un, “Türkiye limanları açmazsa müzakereler durur,” uyarısının gösterdiği üzere,  T.“C” ile ilişki(sizlik)lerinde de benzer soru(n)larla yüzyüzedir.
N’olur bir Aydınlanma imgesidir zannıyla AB’yi abartmayın; “Aydınlanma düşüncesi son tahlilde sadece emperyalizme geçit veriyor”ken;[45] Egon Friedell’in, ‘Kulturgeschichte der Neuzeit/ Yeniçağın Kültür Tarihi’ başlıklı yapıtındaki şu önemli uyarıyı “es” geçmeyin:
“Fransız Devrimi, eşitliği getirmedi; yalnızca eşitsizliğin bir başka ve çok daha kötü biçimine, kapitalist eşitsizliğe yol açtı. Fransız Devrimi, özgürlüğü de getirmedi, fakat eski rejimin düşünceye yönelik acımasız sansürünü, ama bu kez özgürlük adına ve çok daha sert önlemlerle, uygulamayı sürdürdü. Herkese şunu sordu: Özgürlükten yana mısın? Ve karşısındakinden net bir yanıt alamadığında da ona eskisi gibi tutuklama emriyle değil, fakat giyotinle karşı çıktı…”
AB bir sermaye projesidir, tekellerindir…
Kaldı ki yaşanan krizle de, Timothy Garton Ash’ın ifadesiyle, “Nereye baksak Avrupa projesinin durgunluğa girdiğini görüyoruz…”
Ve “AB üyesi ülkelerin kamuoylarında, temel konularda AB’nin bir karar mercii olarak ulus-devlete kıyasla daha az tercih edildiği görülüyor”ken[46] Stefan Füle, “Yeni bir AB-Türkiye gündemi oluşturmak için, uyum çalışmalarının yanı sıra Kıbrıs ve Kürt sorunlarının açıklığa kavuşturulması da şart,” saptamasını yapıyor. İşin ilginç yanı, aynı süreçte, ‘The Financial Times’ da yer alan, T.“C”nin AB üyeliği sürecinin değerlendirildiği Daniel Dombey imzalı haberde, Cengiz Aktar’ın Bahçeşehir Üniversitesi’nde AB üzerine olan dersinin yeterli ilgi olmadığı için kaldırıldığı aktarılarak, “İşte bu iptal kararı, Türkiye’nin AB üyeliği arayışının acıklı hâline işaret ediyor” denilmesi…
Haberde adı belirtilmeyen bir Türk diplomatın, Türkiye’de popüler olan bir söylemi kullandığı belirtilerek şu sözleri aktarılıyor:
“Güven sorunu var. AB bize adil davranmıyor. En büyük fark da şu: Türkiye artık geçmişe kıyasla kendine çok daha fazla güveniyor.” Diplomata, AB müzakereleri sorulduğunda da “Süreç kesinlikle öldü” diye cevap verdiği aktarıldı.
Nihayet “AB ile 6 yıla yakın bir zamandır süren katılım müzakerelerinde sadece 13 fasıl açılabildi. Güney Kıbrıs yönetiminin talebiyle Türk limanlarının açılmasına ilişkin ek protokoller uygulanmıyor diye, 8 fasıl askıya alındı,” notunu düşüyor Sami Kohen de!
XII) ONURLU BİR ÇÖZÜM İÇİN NE YAPMALI?
Gıbrıslıların, emperyalist patentli olmayan onurlu bir çözüme ihtiyacı var.
Gıbrıs sorununun burjuvazinin şu ya da bu kesiminin ihtiyaçlarına yanıt veren formüllerle kalıcı bir çözüme ulaşabilmesi olanaksızdır.
Evet, bir kez daha tekrarlarsak: Gıbrıslıların sorunu, enternasyonal bir sorundur.
Emperyalist metropoller ile onların yerli uşaklarının sömürgeci yaklaşım ve baskısına karşı, anti-emperyalist, anti-faşist ortak mücadelesi olmadan asla çözülemez.
Bunun, bir hayli güç olduğundan söz etmek mümkünse de, asla imkânsız olmadığı unutulmamalı…
Unutulmasın Epiktetos’un ifadesiyle, “Li hev rast hatina tengasîyan çiqas mezin be, ji bo çareserîya wan jî ewqasî pê serbilindî bûn e./ Karşılaşılan zorluklar ne kadar büyükse, bunların üstesinden gelmek de o kadar gurur vericidir.”
Bu noktada ‘Simerini’ gazetesi Yazıişleri Müdürü Yannos Haralambides’ın, “Sömürgeciler adadan gitsin” talebi eşliğinde şair Neşe Yaşın’ın şu anlamlı uyarısı asla unutulmamalıdır:
“Kıbrıs’ta bir barış sürecinin başlaması gerekiyor. Bu, çözümden farklı bir şey…. Çözüm devlet yapısını belirleyecek, ülkeyi politik anlamda birleştirecek, ama bence esas birleşme insanların birleşmesidir. Esas barış masada imzalanan bir anlaşmadan çok, insanların barışmasıdır. Çözüm olmadığı takdirde neler olacağını düşünmek bile istemiyorum. İnsanları barıştırmak için uğraş veriyoruz, ama insanlar birbirlerini göremiyor ki şu anda.”
Bu gerekli; çünkü Martin Luther King’in, “Kuşlar gibi uçmasını, balıklar gibi yüzmesini öğrendik. Ancak bu arada çok basit bir sanatı unuttuk; kardeş olarak yaşamayı,” sözleri hâlâ aktüel…
Mesela Güney Kıbrıs’ta ‘Fileleftheros’un yayımladığı anket, Rumların çözümden umutlu olmadığı ve Türklerle eşitliğe olumsuz yaklaştığını ortaya koyuyor…
Burada iki şeyi hatırlatmadan geçmeyelim:
İlki; “Düğümlene düğümlene çözülmez bir hâl alan Kıbrıs için ikisi güçlü biri cılız üç eğilim çekişme hâlinde: BM çizgisinde olanlar, Denktaş liderliğindeki ulusalcılar ve sorunu iki toplum arasında çözmek isteyenler,” diyen Hakan Gülseven’in…
İkincisi de ‘Coğrafyasına Teslim Olan Ada: Kıbrıs’ başlıklı kitabında Mehmet Hasgüler’den:
 “Ulusalcılar Türkiye’nin AB üyeliğine karşı dinamit lokumu olarak Kıbrıs’ı kullanıyorlar sadece. Karşı cenahtaki Avrupacılar da maymuncuk anahtarı olarak Kıbrıs’ın Türkiye’yi AB’ye sokacağını düşünüyor. İki taraf da istismar ediyor Kıbrıs halkını. Ben üçüncü yol diyorum. Burada, anavatan olduklarını söyleyen Türkiye ve Yunanistan, gerçek bir anavatan gibi ortaya çıkıp bu iki halkın, militarist politikalardan uzak yaşamalarını sağlamaları lazım…”[47]
Onurlu bir çözüm için bu uyarılar ile Albert Einstein’ın, “Düşlemek, bilmekten daha önemlidir”; Hegel’in, “Ji bo dest xistina serkevtinên mezin, yek ji wan hêmanan jî azwer bûn e,/ Büyük başarıların elde edilmesini sağlayan unsurlardan birisi, tutkulu olmaktır,” sözleri asla unutulmamalıdır…
Yeni bir dünya, yeni bir Gıbrıs mümkündür…
Kıbrıs halkı, yüzyıllardır kendi kaderini tayin hakkından yoksun bırakılmış, çözüm arenasının tümüyle dışına itilmiştir. Ada alınmış, satılmış, kiralanmış, işgal ve ilhak edilmiş, sömürgeleştirilmiş, birileri cumhuriyet oldunuz demiş, berikiler siz en iyisi ayrı durun buyurmuştur; ama ada halkına asla söz düşmemiştir. Aslında bugünkü durum da daha farklı değildir.
Adanın kuzeyinde de güneyinde de, çalışanlar, sınıfsal çıkarlarının yansıması olan bir çözümü üretebilecek örgütlülükten yoksundurlar. Böyle olunca da yine burjuva seçeneklerden herhangi birinin peşinden koşmaktalar.
Oysa adayı bu hâle getiren AB’dir (unutulmamalıdır ki, uyguladığı politikalarla yıllardır adanın başına bin bir çorap ören İngiltere aynı AB’nin bir parçasıdır), ABD’dir, TC’dir, Yunanistan’dır; yani burjuvazidir. İşçi sınıfı burjuva politikaları sorgulamadığı takdirde, şu ya da bu şekilde onun tuzağına düşmekten kurtulamayacaktır.
Kıbrıs sorununun, kapitalizm altında kalıcı bir çözüme ulaşması mümkün değildir. Emperyalist politikaların uzantısı olan hiçbir çözüm, ister AB altında, ister bağımsız bir Kıbrıs devleti altında olsun, Kıbrıs’ın kalıcı bir barışa kavuşmasını sağlayamaz.
Bu tespitleri kimilerine hayalci görüneceği muhakkaktır. Oysa tarih, gerçek hayalcilerin, yıllardır soruna kapitalist temellerde çözüm arayanlar olduğunu defalarca kanıtlamıştır.
Şimdi de aynı hayaller pompalanıyor. Bu tür hayallerin faydasızlığını sadece Kıbrıs’ın acılı tarihi göstermiyor, aynı burjuva hayaller başta Kuzey İrlanda’da ve diğer yerlerde de gerçeklerin testine dayanamadı.
Bu noktada Kıbrıs’ta kalıcı bir sosyalist çözüm için:
i) Adadaki İngiliz üsleri tümüyle kaldırılmalı, İngiliz askerleri adayı terk etmelidir.
ii) BM, Türk ve Yunan askerleri adadan geri çekilmeli, sorunun çözümüne ilişkin her türlü dış müdahaleye son verilmelidir.
iii) Başta adanın idari yapısı olmak üzere, her türlü soruna çözüm üretmek üzere, Kıbrıslı Rum ve Türk işçilerden oluşan ortak komiteler kurulmalı, adanın geleceği hakkında karar alma hakkı bu komitelere devredilmelidir.
iv) Adadaki sınırlar kaldırılarak, dolaşım ve yerleşim özgürlüğü sınırsız bir biçimde hayata geçirilmelidir.
v) Bütün çalışanlar, örgütlenme alanı tüm adayı kapsayan sendikalar altında örgütlenmeli, yani sendikal birlikleri sağlanmalıdır.
vi) Kıbrıs’ta iki halk arasında sürekli düşmanlığı kışkırtan tüm faşist ve milliyetçi örgütler dağıtılmalı, yöneticileri cezalandırılmalıdır.
vii) Ada, mafyanın ve istihbarat örgütlerinin tüm uzantılarından arındırılmalı, bunların finans kaynakları olan kumarhaneler kapatılmalı, tüm bankalar işçi komitelerinin denetimi altında kamulaştırılmalıdır.
“L’unione fa la forza/ Birlikten kuvvet doğar vurgusuyla tekrarlıyorum: Yeni bir dünya, yeni bir Gıbrıs mümkündür…
28 Şubat 2012 18:17:52, Ankara.
N O T L A R
[1] 4 Mart 2012 tarihinde Ankara’da Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi ve AKA-DER’in düzenlediği ‘Kıbrıs Kongresi’nde yapılan konuşma… Kaldıraç, No:132, Mayıs 2012…
[2] T. Adorno.
[3] Halid El Hurub, “Gazze KKTC’nin Yolunda”, Düstur, 28 Eylül 2010.
[4] “Bizim için, bizim hareketimiz için Kıbrıslı devrimcilerle birlikte mücadele etmek sadece bir tasavvur değildi. Hareketimizin içinde Kıbrıslı arkadaşlarımız yer aldılar, savaştılar, çatıştılar, bizimle birlikte cezaevlerinde yattılar. O nedenle Kıbrıs halkının mücadelesiyle, Kıbrıslı devrimcilerle THKP/C arasında bir kan bağı vardır desem çok abartmış olmam. Öte yandan Kıbrıslı devrimciler, sadece THKP/C’de değil, daha sonraki süreçte, 74 sonrası 80’e kadar geçen mücadele döneminde Türkiye’de savaştılar. Aralarından Özer Elmas, Ercan Turgut, Mehmet Ömer, Sadık Cemil, Muharrem Adnan, Mustafa Ertan da hayatlarını kaybettiler. Bizim büyük kayıplar galerimizde yer alıyorlar. Ama bizim de Kıbrıslı devrimcilerin savaşlarından esinlendiğimiz doğrudur. Derviş Kavazoğlu ve Kostas Mişhauli’nin İngiliz sömürgeciliğine, Türk ve Rum işbirlikçiliğine karşı mücadelenin birer simgesi olarak hayatlarını, iki halkın emekçilerinin kurtuluşu için vermiş olduklarını biliyoruz.” (Kıbrıs’ta çıkan ‘Yeniçağ Gazetesi’nin aktardığı Ertuğrul Kürkçü’nün konuşmasından, ANF News Agency, 3 Nisan 2011.)
[5] “Önder: KKTC, Türkiye’nin Kalın Bağırsağıdır!”, Gelecek Gazetesi (Kıbrıs), No:28, 7 Ocak 2012, s.3.
[6] Makarios, 1957 Martında serbest bırakıldı, ama adaya dönmesi yasaklandığı için Atina’ya yerleşti. Makarios, adaya ancak 1960’ta, Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğunda dönebildi.
[7] Nikos Sampson, EOKA(B)’nin faşist önderlerinden biriydi.
[8] Buradan müdahâlenin ilerici bir rol oynadığı sonucunu çıkaranlar da bulunuyor. Hatta nedenle sonuç birbirine karıştırılarak müdahâlenin amacı sanki buymuş gibi yansıtılabiliyor. Oysa işgalci Türk ordusunun böyle bir niyeti de yoktu hesabı da. Bu müdahale olmasaydı Yunanistan’daki faşist rejim çok uzun süre ayakta kalacaktı demek, spekülasyondan öte hiçbir anlam taşımamaktadır. Kaldı ki, işin başka bir boyutu da, bütün bu söylenenlerle gerici Türk ordusuna asla sahip olmadığı demokratik bir rol biçilmiş olmasıdır. Unutulmamalı ki, aynı ordu Yunanistan’ı “faşizmden kurtarırken”, tam altı yıl sonra o karabasanın içine Türkiye’yi sokmuştur. Bütün bunlar bir yana, 1967 Albaylar Cuntası hükümetini tanıyan ilk ülke Türkiye’dir.
[9] 1964’te adaya bir NATO üssü kurulması konusu gündeme getirilmiş, fakat SSCB’nin ve Makarios’un karşı koyuşları sayesinde bu hayata geçirilememişti. Bunun yerine BM askerleri adaya yerleştirilmişti. Türk işgalinin ardından, Yunanistan 1974 Ağustosunda işgali protesto etmek için NATO’nun askeri kanadından çekildiğini açıkladı ve 1980 yılına kadar bu durum devam etti.
[10] Makarios 7 Aralıkta Kıbrıs’a döndü ve cumhurbaşkanlığı görevini üstlendi.
[11] Zeynep Güneş, “Kıbrıs Sorununa Marksist Yaklaşım”, Marksist Tutum, 20 Aralık 2001.
[12] Can Pulak, “Kıbrıs Gözlemi”, Gözlem Gazetesi, 14 Ekim 2011.
[13] Voltaire, Felsefe Sözlüğü, Çev: Lûtfi Ay, İnkılâp Kitabevi, 2011, s.244.
[14] Niyazi Kızılyürek, Milliyetçilik Kıskacında Kıbrıs, İletişim Yay., 2002.
[15] Zeynep Güneş, “Kıbrıs Sorununa Marksist Yaklaşım”, Marksist Tutum, 20 Aralık 2001.
[16] Nikos Konstandaras, “Kıbrıslı Türkler Saygı Görmek İçin Ayakta”, Kathimerini, 7 Mart 2011.
[17] Erdal Güven, “Kıbrıslı Türkler Ne İster?”, Radikal, 27 Şubat 2011, s.22.
[18] Erdal Güven, “Efendiler Aslına Rücu Ederken”, Radikal, 12 Şubat 2011, s.31.
[19] Cüneyt Özdemir, “Kıprıs Kıprıslılarındır!”, Radikal, 18 Şubat 2011, s.8.
[20] İbrahim Varlı, “Kıbrıs’ın Gordios’u Denktaş”, Birgün, 17 Ocak 2012, s.11.
[21] Huda El Huseyni, “Dünya Değişti, Denktaş Hâlâ Aynı”, Şark ül Evsat, 22 Nisan 2005
[22] “Yeri Doldurulamaz”, Cumhuriyet, 15 Ocak 2012, s.11.
[23] “Fikirleri Işık Tutacak”, Cumhuriyet, 15 Ocak 2012, s.11.
[24] Ahmet An, TMT’nin Kurbanları ve Kıbrıs’ta Fırtınalı Yıllar (1942-1962) Galeri Kültür Yay., Lefkoşa 1996.
[25] Hasan Yıkıcı, “Yirmibeşoğlu’nun Ağzından Kaçırdığı Kıbrıs’ın Gizli Tarihi”, BİA Haber Merkezi, 24 Eylül 2010.
[26] “Dominyon, eskiden Britanya İmparatorluğu’na bağlı ülkeleri belirten terim… Bu devletler, yasal açıdan özerk olmakla ve dış işlerinin yönetimini kendileri üstlenmekle birlikte, Büyük Britanya imparatorunu hükümdar olarak kabul ediyorlardı.” (http://tr.wikipedia.org/wiki/Dominyon) Bu tanımda “Büyük Britanya” yerine T.“C”yi koyarak okuduğunuzda, neyi kastettiğimi anlarsınız!
[27] Erdal Güven, “Eroğlu’na Yanıt Yok Talat’a Davet Var”, Radikal, 8 Şubat 2011, s.27.
[28] Canan Balkır, “KKTC Ekonomisi: Bir İflasın Öyküsü…(2)”, Radikal, 25 Aralık 2003, s.4.
[29] Robert Ellis, “Kıbrıslı Türklere Kulak Tıkamayın”, Kathimerini, 1 Mart 2011.
[30] Derviş Deniz, “Casinolar KKTC Ekonomisine Katkı Yapıyor mu?”, Kıbrıs Gazetesi, 10 Ekim 2011.
[31] Can Pulak, “Kıbrıs Gözlemi”, Gözlem Gazetesi, 14 Ekim 2011.
[32] J. Warner, “North Cyprus: Tourism and The Challange of Non-recognition”, Journal of Sustainable Tourism, 1999, Sayı:2, Cilt:7, ss.128-145.
[33] Emine Tahsin, “Casinolardan Sosyal Sorumluluk Dersleri”, soL Haber Portalı, 22 Haziran 2010.
[34] “… ‘Kumarhane Cenneti’ KKTC”, Birgün, 8 Ekim 2009, s.8.
[35] Can Pulak, “Kıbrıs Gözlemi”, Gözlem Gazetesi, 14 Ekim 2011.
[36] Kıbrıslılık, Derleyen: Mehmet Hasgüler, Agora Kitaplığı, 2008.
[37] Adam: Talat’ın Kıbrıs’ı, Söyleşi: Erdal Güven, Doğan Kitap, 2009.
[38] Niyazi Kızılyürek, “Kaybedilen Bir Davanın Öyküsü”, Radikal Kitap, Yıl:8, No:456, 11 Aralık 2009, s.18-19.
[39] Robert Ellis, “Kıbrıslı Türklere Kulak Tıkamayın”, Kathimerini, 1 Mart 2011.
[40] Rauf Denktaş, “Sorumlu AKP Hükümeti”, Cumhuriyet, 8 Ekim 2006, s.11.
[41] Bahadır Selim Dilek, “Türkiye’de Üstü Örtülü Otoriter Bir Rejim Var”, Cumhuriyet, 24 Temmuz 2011, s.7.
[42] “Bölünmüş Kıbrıs’ta Son Şans”, The Financal Times, 12 Kasım 2010.
[43] “Türk’ün Kavgacılığı Kıbrıs ve İsrail’e Yaradı”, The Jerusalem Post, 16 Şubat 2012.
[44] Münhasır Ekonomik Bölge 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre kıyısı olan devletin sahil şeridinden itibaren 200 millik bir alanı kapsamakta. Kıyısı olan devlet bu alandaki doğal kaynakları araştırma ve işletme hakkına sahip bulunmakta.
[45] Cumhur Aksel, “Hem Antiemperyalist Hem de Aydınlanmacı Olunamaz”, Cumhuriyet Kitap, No:1116, 7 Temmuz 2011, s.21.
[46] Hasan Kirmanoğlu, “AB Ülkeleri Ne Kadar AB Yanlısı?”, Radikal İki, 21 Austos 2011, s.12.
[47] Mehmet Hasgüler, Coğrafyasına Teslim Olan Ada Kıbrıs, Anka Yay., 2004.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s