SURIYE: BIR LIBYA DAHA MI?[1] T.DEMIRER

“Hiçbir şey bilmeyen cahildir,
ama bilip de susan ahlâksızdır.”[2]
Ben bu satırları kaleme almaya başlarken, Rusya Dışişleri Bakanlığı açıklamasında, “Ateşkes rayından çıkmak üzere. Suriye’de şimdi sorun, barışçıl, tüm ulusu kapsayan görüşmelere geçiş veya iç savaş arasında tercih yapmaktır,” deniyor ve emperyalist müdahalenin tercihi ise “iç savaş”a yöneliyordu.
Şimdi yazmak, anlatmak neye yarar?
Sisin yelpaze ile dağıtılmayacağını bilsem de; J. D. Salinger’in, “Biri sizi en azından dinliyorsa, durum o kadar da kötü sayılmaz,” sözünü anımsamak beni yüreklendiriyor!
Susmanın, boyun eğmenin ahlâksızlıkla özdeşleştiği bir coğrafyada hakikâti yazmak, dillendirmek asla “boş” ve “karşılıksız” olamaz; değildir de…

ORTADOĞU’YA EMPERYALİST MÜDAHALE
Bilmeyen, görmeyen var mı?
“Amerikan dış politikası gölgesinde Ortadoğu’da demokrasi mücadelesi”yle,[3] “emperyalistler ve taşeronları ‘Arap Baharı’nı manipüle ettiler”;[4] “Pax-Americana” dizaynıyla “Ortadoğu’nun yeniden inşası”na[5] yöneldiler…
Böylece de, Müslüman Kardeşler’i ve ona destek veren diğer “İslâmi örgütlenmeleri” de küresel sisteme dahil etmeye başladılar. Bu aynı zamanda Ortadoğu’da -temel karakteri ABD ve Batı karşıtlığı olan!- “Şii Yayı”na karşı bir önlemdir.
Özellikle Müslüman Kardeşler’in (Muslim Brotherhood) 1948’den bugüne kadar geçirdiği süreç ve (U) dönüşü göz önüne alındığında durum daha net gözlenebilir.
“Arap Baharı”nın yol açtığı alt üst oluşun, ikinci perdesindeki bastırma ile Ortadoğu Sünni İslâm’lı “Pax-Americana” senaryosuyla kuşatılırken; Suriye’de doğan ve hâlen Fransa’da yaşayan Ali Ahmet Sait Eşber, ya da tüm dünyanın tanıdığı ismiyle Adonis, ‘The Guardian’da şöyle haykırıyor: “Bu baharı yaratan Arap gençliğidir, ilk defa Araplar Batı’yı taklit etmiyor; bu sıra dışı bir şey! Ancak buna rağmen bu devrimci anın meyvesini yiyenler İslâmcılar, tüccarlar ve Amerikalılar oldu… Ben, askeri bir diktatörlükten dini diktatörlüğe geçişi desteklemiyorum… Askeri diktatörlük düşünceyi, dini diktatörlük ise hem düşünceyi ama hem de bedeni, dili ve günlük yaşamı kontrol ediyor”![6]
Evet, “Arap Baharı”nın hazana dönüş(türül)mesiyle devreye sokulan şimdiye dair, Lübnan’da yayınlanan ‘An Nahar’ gazetesinden Semih Saab şunların altını çiziyor:
“Arap dünyasında siyasi hareketlenmelerden bir yıl sonra, ABD bölgede istikrarın sağlanması ve çıkarlarını korumak için 60 yıldır müttefiki olan askeri rejimlerin enkazı üzerinden yeni doğan İslâmi rejimlerle işbirliği kuruluyor. (…)
Washington’un İslâmi hareketlerle işbirliği kurması dikkat çekmiştir. Çünkü düne kadar bu kuruluşlara şüpheli gözüyle bakıyordu. El Kaide’nin lideri Usame bin Ladin’in öldürülmesi, Washington’un İslâmi hareketlerle diyaloga girmesinde teşvik edici olmuştur. Çünkü Washington; bu İslâmi hareketlerin ‘El Kaide’ye’ göre biraz daha tarafsız, mutedil ve katı fikirleri taşımadığı kanısında. Buradan yola çıkarak Mısır ve Suriye’de Müslüman Kardeşler’le, Tunus’ta İslâmi Uyanış Hareketi’yle, Libya’da ise El Kaide’ye yakın beyanlarda bulunan Albulkerim Belhac liderliğindeki ‘İslâmi mücadele gurubuyla’ diyalog geliştirildi. Ve aynı noktada Amerika, Afganistan’daki Taliban hareketiyle ilişkiye girebilirdi.”[7]
ABD emperyalizmi, “Büyük Ortadoğu Projesi” (“BOP”) için bunları yapıyorken; AKP’nin de önemi artıyor…
Konuyla ilintili olarak: Birkaç yıl önce ‘Syriana’ isminde bir film oynamıştı. Hatırladınız mı?
Başrolde George Clooney’ye “Oscar” kazandıran film; yolsuzluk ve yobazlıkla beslenen İslâm kapitalizmini, İslâm kapitalizmiyle uyutularak satın alınan Arap ülkelerini; petrol şirketleri tarafından yönlendirilen ABD’nin sözde dış politika uzmanlarını, Washington merkezli güç oyunlarını ve bu oyunları hayata geçiren CIA ajanlarını anlatıyordu. ‘Syriana’, bunların yan yana getirilmesiyle kotarılan “Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme projesinin” adıydı. Başka ifadeyle ‘Syriana’, yıllardır konuşula gelen “BOP”un kod adıydı.
Ayrıca hatırlayın: “BOP kapsamında Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejimi, sınır ve haritaları değiştirilecek. Türkiye de bunların içinde,”[8] demişti Condoleezza Rice 2003’de…
Evet; bunlar, savaşsız olmaz, olamaz…
Tam da bunun için AKP’nin “Neo-Osmanlı” işbirlikçiliğine, Müslüman Kardeşler’e gün doğuyor…
James Petras, “İslâm dünyasındaki demokratik, ulusalcı ve sınıfsal mücadelelerinin dinamiği, emperyalist Batı (ABD ve Avrupa Birliği) ile Amerikalı hükümet temsilcilerinin, halkla ilişkiler uzmanlarının ve akademisyenlerin “ılımlı” diye adlandırdığı İslâmcı partiler, liderler ve rejimler arasında yeni ittifakların doğmasına yol açıyor,”[9] derken; “Ortadoğu’nun dincilerine gün doğdu” vurgusuyla ekliyor Semih İdiz: “Bu durumda ‘Yeni, modern ve demokratik Ortadoğu’ değil 15-20, 50 yılda bile ortaya çıkamaz…”
O hâlde Ortadoğu’da bir “demokratikleşme”den değil, emperyalist düzenlemeden/ müdahaleden söz etmek gerekiyor!
Hâlâ “demokratikleşme”(?!) diyenlerin Bahreyn, Yemen ve de ‘The Washington Post’un bile başyazısında, “Suudi Arabistan, Arap Baharı dahilinde büyük bir gerici güç niteliği taşıyor. Suudiler, Mısır’daki Hüsnü Mübarek rejimini sonuna kadar destekledi ve ABD’deki Barack Obama yönetimine de aynı tavrı sergilemesi yönünde baskı yaptı. Komşusu Bahreyn de halk isyanının bastırılmasına yardım etmek üzere kendi askerini gönderdi. Reform taleplerini engellemek üzere, kendi halkına ve komşusu Ürdün gibi diğer otokrasilere muazzam paralar döktü,”[10] demek zorunda kaldığı Suudi Arabistan için bir şeyler demesi gerekiyor!
Mesela “Suriye’ye demokrasi ihracı”nda başı çeken ve İran’ın ikinci kanalı ‘Fars News’e verdiği röportajda, “Şu anda Bahreyn’de bir sorun yok! Bahreyn’de karışıklık çıkaran insanlar var,”[11] diyen Recep Tayyip Erdoğan gibi…
İŞBİRLİKÇİ TÜRK(İYE) SİYASETİ
“Bahreyn’de bir şey yok, Suriye’de var!” diyen Türk(iye) siyasetinin Suriye operasyonu, elbette Ortadoğu’daki emperyalist düzenlemeden bağışık değildir.
Örneğin İngiltere’nin önemli düşünce kuruluşlarından ‘Chatham House Türkiye Projesi’ Müdürü Fadi Hakurai, ‘CNN International’de yayımlanan analizinde, Türkiye’nin Esad karşıtı eğiliminin, Suriye’deki protestoculara karşı duyduğu mezhep sempatisi, Ortadoğu’da Türk etkisini arttırma ve rakibi İran’ın sınırlandırma isteğinden kaynaklandığını söyledi.
Evet, ABD’nin alt-emperyalistliğine soyunan AKP patentli “Neo-Osmanlı” eğilimiyle T.“C”, Harp Akademileri Komutanlığı’nda verdiği konferansta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ağzından şöyle haykırıyor:
 “Geleceğe dair müspet beklentilerimize rağmen, Türkiye’nin yakın çevresinde büyük risk ve tehditler de mevcuttur. Komşumuz Suriye’de akan kan devam etmekte, Irak’ta mezhepsel temelde siyasi istikrarsızlık yaşanmakta, İran’ın nükleer programı çerçevesinde odaklanan gerilimin sıcak bir çatışmaya dönüşme ihtimali bulunmaktadır. Yakın komşularımızda cereyan eden bu istikrarsızlık ortamı, bölgesel ve küresel güç mücadelesinin provasının yapıldığı yeni bir soğuk savaş sahnesine dönüştürülmek istenmektedir. Bölgedeki gerilimin sıcak çatışmalara veya iç savaşa sebep olması durumunda, yeni bir belirsizlik ve kaos ortamının doğması yüksek bir ihtimaldir. Bu şartlar altında Türkiye’nin gelişmeleri uzaktan izleme lüksü de yoktur. Bir yandan her türlü olumsuz senaryoya karşı hazırlanırken, diğer yandan böylesine bir felaketin önüne geçmek için diplomasinin tüm imkânlarından azami ölçüde yararlanmak mecburiyetindeyiz.
Dolayısıyla, Türkiye için diplomatik aktivizm ve askeri hazırlık bir seçenek değil, zorunluluktur. Yakın bölgemizde cereyan eden bu tehdit ve risklerin güvenlik stratejilerimiz bakımından yeni yansımaları olması da kaçınılmazdır. Bu nedenle, gelişmeleri sınırlarımızın ilerisinde yönlendirebilecek strateji ve yeteneklere sahip olmak mecburiyetindeyiz.”
Evet T.“C”, ABD senaryolu bir savaşa hazırlanıyor.
Zaten Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, T.“C” için Suriye meselesine müdahil olmanın “Bir tercih değil, zorunluluk” olduğunu açıklaması; Suriye sınırında yaşanan gelişmeleri yakından takip ettiklerini vurgusuyla, “Türkiye kendi çıkarlarını koruyacak her türlü adımı atacaktır… Uluslararası güvenliğimiz tehlikeye girdiğinde her şey yapılır,” demesi de bundandır!
“Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad yönetiminin Suriye’yi açık hava hapishanesine çevirdiğini” savunan Davutoğlu’nun ve “Suriye halkını desteklemek için tüm alternatifleri gözden geçireceğiz,” tehdidi ile Başbakan Erdoğan’ın, İstanbul’daki “Suriye’nin Dostları” konferansındaki sert ifadeleri de T.“C”nin Suriye emellerinin dışa vurumundan başka bir şey değildir!
‘Ha’aretz’ gazetesinin, “40 Türk istihbarat subayının Suriye ordusunca yakalanması”ndan söz ettiği bir müdahillikle Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ın, Suriye konusunda, “Türkiye olarak her duruma karşı hazırlıklıyız” dediği tabloda; Timothy Garton Ash, “Yakın gelecekte Türkiye Britanya’dan, İran Almanya’dan, Suudi Arabistan Fransa’dan, Rusya ABD’den önemli olacak. Ve Suriye’nin kaderini bu ülkeler belirleyecek,” notunu düşüyor düşmesine ama!
Bu işin bir de “Türkiye adım adım Suriye ile askeri bir çatışmanın içine mi sürükleniyor?”[12] sorusu ile karakterize olan yanı var!
T.“C”, Suriye’ye el atarken; İran’la karşı karşıya kalıyor.
“Suriye krizi farklı siyasal tercihler… İran ile Türkiye arasındaki ilişkiler şarampole yuvarlamaya aday. Gerilim, krizin çözümüne ilişkin birbirine iki zıt tercihten kaynaklanıyor. Türkiye, Suriye muhalefetini hem sivil hem askeri cephede şekillendiriyor. Hedef Esad rejimini bitirmek. İran ise Irak’la 8 yıl süren savaş sırasında ve Batı’nın dayattığı tecrit ve ambargolar karşısında 33 yıldır yanında gördüğü sadık müttefiki Suriye’yi kaybetmek istemiyor.”[13]
İRAN’LA SORU(N)LAR
“Suriye ve İran sorunları, Türk dış politikasının önünde karmaşık bir denklem olarak duruyor”ken;[14] M. Ali Çelebi’nin ifadesiyle, “İran ile Türkiye arasında daha önce her dönem perçinlenen ittifakta çatlamalar yarılma evresine doğru gidiyor…”
Çünkü Erdoğan’ın nafile ziyareti de işe yaramadı; Suriye konusunda anlaşamadılar…
“İpe un seriyorlar” dedi Başbakan, Tahran için.
Bununla yetinmedi; “Dürüst değiller!” diye ekledi: “Bu nedenle itibar kaybediyorlar. Bu diplomasinin dili değildir, başka bir şeyin dilidir. O da bana yakışmaz.”
Çekişme hakarete dayandı. İran’dan dozu sürekli artan salvolar yükseliyor.
Başbakan Erdoğan’ın 5 Nisan 2012 günü İran’la ilgili sarf ettiği sözlere, İran’dan sert yanıt verildi. İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanvekili İsmail Kevseri, daha önce Türkiye için kullandığı “emperyalizmin taşeronu” ifadesini tekrarlayarak Ankara’yı “yeterince dürüst olmamakla” suçladı!
İran Dışişleri Bakanı Yardımcısı Abbas Irakçi da, “Türkiye, Suriye konusunda ilk başta aceleci politikalar izlemeye başladı ve şimdi bu aceleciliğinin esiri olmuştur,” derken; ‘İran İslâmi Şûra Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu’ üyesi Perviz Sururi, Ankara’nın “yanlış bir analiz” yaparak Suriye’deki gelişmeler karşısında Amerika’nın yanında yer aldığını ve Suriye’yi hedef seçtiği” vurgusuyla, “Türkiye’nin yavaş yavaş eski konumuna döndüğünü gösteren bazı işaretler göze çarpmaya başladı” dedi.
İranlı yetkili Muhsin Rızayi, Türkiye’yi “güvenilmez ülke” ilan ederken; İstanbul’da gerçekleşen “Suriye Halkının Dostları” toplantısına sert tepki gösteren İran, Ankara’ya ağır suçlamalarda bulundu. ‘İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu’ Başkanı Alaaddin Burucerdi, konferansı “Suriye’nin düşmanları” şeklinde değerlendirdi.
Türkiye’ye Bahreyn üzerinden göndermede bulunan Burucerdi, “Türkiye gibi Müslüman bir ülkenin ABD ve İsrail’in yanında olması çok üzücüdür. Türkler, gerçekten insani meseleler peşindeyseler neden Bahreyn ve Yemen’deki kriz için suskunlar” diye konuştu.
İran Meclisi Başkanı Ali Laricani de meclis genel oturumunda İstanbul’daki konferansa tepki gösterip, konferansa katılan ülkelere hitap ederek, “Eğer sizler bölgedeki demokrasi için endişeliyseniz, neden Bahreyn’deki vahşi diktatörlüğe ve bazı diğer ülkelerdeki diktatörlüğe sessiz kalıyorsunuz?” diye sordu.
Konferansa İran Dışişleri Bakanlığı’ndan da tepki geldi. Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Emir Abdullahiyan, toplantıyı, Suriye’ye karşı bazılarının düşmanlığı olarak değerlendirdi.
Meclis oturumunda söz alan Halkın Egemenliği partisinin lideri Mustafa Kavakebiyan ise Dışişleri Bakanlığı’na çağrıda bulunarak Türkiye ile ilişkilerin gözden geçirilmesini istedi. Kavakebiyan, İstanbul’daki Suriye zirvesi ve Türkiye’nin İran’dan aldığı ham petrolü yüzde 20 oranında düşürmesini kınayarak, Ankara ile ilişkilerde daha dikkatli olunması çağrısı yaptı.
Elbette soru(n)lar bunlarla da sınırlı değil; bunların evveliyatı da vardı; örneğin ‘Devrim Muhafızları Hava-Uzay Kuvvetleri’ Komutanı Tuğgeneral Emir Ali Hacızade, NATO’nun füze kalkanı projesi çerçevesinde Türkiye’ye kurulan radar sisteminin, İsrail’in güvenliğini sağlamayı amaçladığı vurgusuyla, “Acı olan da bunun Müslümanların parasıyla yapılıyor olması,” demişti…
Özetle İsrail Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Benny Gantz’in, İran’ı vurma kararını kendisinin alacağını açıklayıp, “İsrail kendi güvenliğinin baş garantörüdür. Ordu olarak bizim rolümüz bu. İsrail devleti kendisini savunmalıdır,” derken; Rusya’nın da, İsrail’in yaydığı, İran’ın nükleer silah yapmaya yakın olduğu yolundaki spekülasyonların “yıkıcı sonuçları” olabileceğini açıkladığı uluslararası tabloda; İran’la T.“C”nin karşıt konumlanışları Suriye tercihleriyle bir kez daha yinelenmektedir!
Hem de ‘The Independent’in, “Suriye krizinin kaderi, tüm Ortadoğu’nun istikrarını tehlikeye atacak biçimde derinleşmektir,”[15] saptaması eşliğinde; İran Dışişleri Bakanı Ekber Salihi’nin, “Suriye bizim kırmızı çizgimizdir,” dediği…
Ayrıca da Irak Başbakanı Nuri el Maliki’nin, Suriye’de Esad rejimini devirme girişimlerinin bölgede krizi alevlendireceğini ve Suriye rejimini devirmeye yönelik sürece de karşı olduklarını belirtip, Türkiye’nin bölgede “düşman bir devlet” olma yolunda ilerlediği vurgusuyla, “Erdoğan’ın açıklamaları Irak’ın içişlerine müdahale etme yönündeki eğilimine yeni bir dönüştür. Erdoğan’ın hâlâ bölgede hâkimiyet kurma hayalleri içinde olduğu görülmektedir. Açıklama, ne yazık ki Erdoğan’ın eskiden reddettiği mezhepçi boyutu içermektedir. Ancak bu husus bütün Iraklılar tarafından bilinmekte ve reddedilmektedir. Bu bölgesel politikaların sürdürülmesi Türkiye’nin çıkarlarına zarar verecek ve onu herkese düşman bir ülke konumuna getirecektir,” dediği…
‘Antakya Ehli Beyt Kültür ve Dayanışma Vakfı’ Başkanı Ali Yeral’ın da, “Şii-Sunni savaşından tedirginiz… Bahreyn’e neden ses çıkarılmıyor,” diye sorduğu girift tabloda…
SURİYE: LİBYA MI OLACAK?
30 Ocak 2012’de Efraín Chury Iribarne’nin, Uruguay’daki ‘CX 36 Radio Centenario’ isimli radyo istasyonundan gerçekleştirdiği söyleşi de James Petras’ın, “Libya’da yaptıklarını Suriye’de tekrarlamak istiyorlar,”[16] saptaması Suriye’deki durumun kavranması açısından kilit önemdedir.
Gerçekten de ‘Taraf’ın da ifadesiyle, “Rusya ve Çin vetosunu aşamayan Batı, Arap ülkeleri ve Türkiye BM’yi devre dışı bırakacak Libya Temas Grubu benzeri bir formül arayışı içinde,” yani “Suriye için Libya formülü masada”yken;[17] emperyalist müdahale, “Suriye için Libya modeli mi?”[18] sorusuna yanıt arıyor.
Söz konusu koordinatlarda Rusya’nın BM Büyükelçisi Vitali Çurkin, BM Güvenlik Konseyi’ndeki konuşmasında, Libya hükümet yetkililerinin desteğiyle Suriyeli muhalifler için özel bir eğitim merkezi kurulduğu yolunda bilgi aldıklarını açıklarken; “adım adım Libya senaryosu” devreye sokulmaktadır.
Örneğin ilki 2012’nin Şubat ayında Tunus’ta yapılan Suriye’nin Dostları Konferansı’nın ikincisi, AKP hükümeti ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirildi; ve Başbakan Tayyip Erdoğan, Esad’ın BM Temsilcisi Koffi Annan’a verdiği sözü yerine getirmediğini belirterek, BM’nin müdahalesinin kaçınılmaz olduğunu söyledi!
Evet Abdulbari Atwan’ın, “Suriye halkının, kendi dostları olduğunu iddia edenler ve muhalif liderler tarafından yanıltıldığını söyleyebiliriz… Bu, bölgemizde yaşanan yeni bir ‘milletler oyunudur’. Koca filler petrol, gelirleri ve nüfuz bölgelerinin paylaşımı için çekişiyorlar. Biz Araplar ise maalesef oların kurbanıyız,”[19] uyarısı eşliğinde Suriye’ye yönelik emperyalist müdahale adım, adım derinleştirilirken; Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle, Suriye’deki rejimin dağılacağı yönünde işaretlerin olduğunu belirttiği; güzergâhta, “… ‘Artık çok geç’ kaydını düşen Batılı diplomatik kaynaklar, Esad’ın son dönemde attığı, ‘Yeni anayasa’, ‘olağanüstü hâli kaldırma’, ‘yeni seçim kanunu’ ve ‘yeni siyasi partiler kanunu’ gibi adımların kendisinden aylar önce istenen reformlar olduğunu belirterek ‘Niyetleri kendi iktidarlarını korumak olduğu için tüm yapılanlar kâğıt üzerinde kalıyor. Bir yanda halkını ağır biçimde ezerken diğer yanda demokrasi için kimseyi ikna edemez’ değerlendirmesini yapıyorlar.”[20]
Hatta “ABD’nin Sesi” Ömer Taşpınar da şunların altını çiziyor: “Suriye konusu açıldığında Amerikalı yetkililerin ağzından hep aynı cümle çıkıyor: ‘İyi seçenek yok…’ İster dışarıdan müdahale gelsin, isterse de şu anki dinamikler aynen devam etsin, Suriye bir iç savaşa doğru hızla ilerliyor. Kötümserlik öyle bir noktada ki, bu saatten sonra Beşar Esad görevi bıraksa bile fayda etmeyecek. Bu kadar kan döküldükten sonra, Suriye’de bir Sünni-Alevi savaşı çıkması son derece muhtemel. ‘İyi seçenek yok’ diyenler zaten bütün bu çıkmazları göz önünde bulunduruyor.”
Konuyla bağıntılı olarak Amerikan ‘CNN’ televizyonunda, Suriye konusunda önceliğin diplomatik çözüme verilmesine karşın, Pentagon ve ABD Merkez Komutanlığı’nda ordunun kapasitesinin gözden geçirildiği duyurulurken; ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da, Suriye Devlet Başkanı Esad’ın, Annan planının gereklerini yerine getirmesi için zamanın daraldığı vurgusuyla, “Artık zaman kalmadı, hiçbir gecikme ya da mazeret kabul edilemez,” ifadesini kullandı!
Çok yönlü saldırıya maruz kalan Suriye’de Körfez ülkeleri Suriyeli muhalifleri silahlandırırken; Katar sermayeli ‘El Cezire’ kanalı da medyatik yalan ve manipülasyonları devreye sokuyor.
Evet kanalın yayın politikasını protesto için ayrılan habercilere göre, Suriye ve Libya ile ilgili gerçekmiş gibi verilenler, El Cezire’deki editörlerin kendi fikirleri, gerçekler montaj yoluyla gizleniyor. El Cezire’den istifa eden 5 kişiden biri olan savaş muhabiri Ali Haşim, yaklaşık 5 ay önce canlı yayında Suriye ordusunun Lübnan sınırını bombaladığına ilişkin haberi yalanlayınca kanaldan ayrılması istenmiş!
Emperyalistler açısından Suriye’ye yönelik müdahalede her yol mübahken; “ABD’nin planı İran’ı düşürmek” diyen Faik Bulut bağıntılı olarak ekliyor: “1-Suriye iç savaşa gidiyor 2-Mesele artık Suriye’nin iç sorunu olmaktan çıkmıştır, salt Suriye içinde çözülemez 3- Türkiye’nin tavrı Suriye’deki gelişmeleri doğrudan etkileyecek. Tavır ne yönde gelişirse gelişsin Suriye’deki gelişmeler de Türkiye iç siyasetini doğrudan etkileyecek.”
Bu durumda “Suriye’ye müdahale ‘kapıda’ mı?” sorusuna, “Suriye’de müdahale gerçekten ‘kapıda’ mı, açıkçası emin değilim,” yanıtını veren Foti Benlisoy ekliyor:
“Başta ABD olmak üzere emperyalist güçler Suriye’ye dönük bir askeri saldırı başlatma konusunda kesin bir kararlılık içerisinde değiller…
Suriye hususunda emperyalist merkezlerden ziyade Katar, Suudi Krallığı ya da Türkiye gibi bölgesel aktörlerin daha ‘şahin’ bir pozisyon aldıklarını görüyoruz…
Suriye’ye bir uluslararası müdahalenin ‘kapıda’ olup olmadığı hususunda emin olabilmek mümkün değil. Elbette Annan planı sürecinin hemen yakın gelecekte nasıl işleyeceğini görmek ve ardından da nisan sonunda Paris’te gerçekleştirilecek üçüncü Suriye’nin Dostları toplantısını beklemek gerek. Kesin olan tek şey, eğer bir müdahale söz konusu olursa bunun sınırlı bir karakteri olacağı ve esas itibariyle Türkiye üzerinden bir tampon bölge ya da güvenlik alanı oluşturulması şeklinde gelişeceği.
Kısa vadede bir emperyalist müdahalenin ufukta olmayışı bizi yanıltmasın: Türkiye’nin şu ya da bu bahaneyle (göçmen akını, ‘terör saldırıları’) bir tampon bölge oluşturma ihtimalini bir an bile aklımızdan çıkarmamalıyız. Böyle bir girişimin hedefi ve olası sonucu, Suriye’deki ayaklanmanın desteklenmesinden ziyade Kürt hareketinin Suriye’deki gelişimini durdurmak, Esad sonrasında ülkedeki gelişmeleri kontrol ederek Kürt taleplerinin gerçekleşmesini mümkün mertebe kısıtlamak olacaktır.”
HEVESLİ BİR TAŞERON: ANKARA
“İşin sonunda sıcak savaş olasılığı bile var!” notunu düşen Emre Kongar’ın, “Suriye’deki olayları ve Türkiye’nin konumunu herkes büyük bir kaygı ve dikkatle izliyor… Genişletilmiş Ortadoğu Projesi kapsamında, Suriye şu anda gündemin başına yerleşti ve ucu açık bir sorun… Bölgede ABD çizgisinde bir politika izleyen ve bu nedenle de ‘Esad kardeşliğini’ bir gecede ‘Esad düşmanlığına’ dönüştüren Türkiye’nin durumu çok zor!” diye resmettiği tabloda, “Türkiye’nin Suriye meselesindeki tutumu ve Ortadoğu’yla ilgili diğer çıkış ve hamleleri bir tür Yeni Osmanlıcılık olarak adlandırılabilir olsa da, bu, bu yeni kavrayış ve yönelimin Amerikan çıkarlarıyla ters düşülen bir durum oluşturduğu anlamına gelmiyor… Çünkü Türkiye, Suriye’de jandarmalığa soyunuyor.”[21]
Hem de, bir zamanlardaki ‘Honduras’ gibi…
Burada bir parantez açıp, Pepe Escobar’dan aktaralım: “Genel hatlarıyla ‘Terörist Türkiye sınırı, Suriye tarafına ateş açıyor’ diye tercüme edilebilecek bir video var ki, bugünün ultra istikrarsız jeopolitik sıcak noktasında neler olup bittiğini gayet isabetli biçimde özetliyor. Videodaki dış ses, ‘Burası Türkiye-Suriye sınırı… Ve bu Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) bir operasyonu… (Sınırın Suriye tarafındaki kontrol noktasının bulunduğu sınır kapısına atıfla) Kapı ele geçirilecek.’
Bu ne demektir? Yani Türkiye, Suriye sınırından kilometrelerce değil, sadece birkaç metre mesafede, ÖSO’ya yataklık etmektedir. Asia Times Online’ın daha önce bildirdiği gibi, İskenderun’da bir NATO komuta ve kontrol merkezine aylardır ev sahipliği yapmanın da ötesine geçen Türkiye, artık tam Suriye sınırına kadar ilerledi; böylece ağır silahlı gerillaların/ paralı askerlerin egemen bir devletin içine saldırıp Türkiye’ye geri kaçmasının imkânını sağladı.”[22]
Bunlardan ötürü Ankara-Şam hattında gerilim tırmanırken Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Türkiye’yi Suriyeli isyancıların silah kaçırmasına ve sınırı geçmesine yardımcı olarak BM-Arap Ligi Özel Temsilcisi Kofi Annan’ın barış planını baltalamakla suçlayıp; BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun’a bir mektup göndererek, Türkiye sınırında meydana gelen olayların, “Türk hükümetinin Suriye’ye karşı yürüttüğü komplonun” bir parçası olduğunu açıkladı.
Muallim, “Suriye topraklarına girerek sivillere saldıran ve altyapıyı tahrip eden terörist grupların” desteklenmesi ve barındırılmasının Türkiye’nin stratejisi olduğunu da iddia etti. Türkiye’nin “Topraklarının silahlı gruplar tarafından komşu bir ülkeye saldırı için kullanılmasına izin vermesinin saldırı olarak değerlendirilmesini” isteyen Muallim, Türkiye’nin BM Genel Kurulu tarafından kınanması gerektiğini söyledi. Türkiye’yi silahlı gruplarla işbirliği yaparak sivilleri terörize etmek ve Türkiye’ye kaçmaya zorlamakla suçlayan Muallim, böylece Türkiye’nin bir mülteci krizi yarattığını, ardından da insani koridor ve tampon bölge talebinde bulunduğunu söyledi.
Ayrıca da Muallim, Türkiye’nin silahlı muhalifleri korumasının komşulukla bağdaşmayacağını belirterek, “Şaşıyorum, Türkiye nasıl 180 derece döndü. Müslüman Kardeşler yasağı Erdoğan’ı mutsuz etti,”[23] diye ekledi!
Sonrası da, Suriye’nin Dostları’nın İstanbul Konferansı’na kadar malum üzere!
İstanbul’da gerçekleşen ‘Suriye’nin Dostları’ toplantısında dostluğa rastlanmazken; Başbakan Erdoğan, konuşmasında BM’nin Suriye’ye müdahale etmesi gerektiği vurguladı.
Ureyb Errentavi’nin, “Türkiye, Suriye’nin Dostları’nın İstanbul konferansı bağlamında, Katar, Suudi Arabistan ve Fransa desteğiyle, bir taşla birkaç kuş vurmaya çalışıyor,”[24] diye betimlediği toplantı; hızlı ABD işbirlikçisi liberal Cengiz Çandar’a göre, “İstanbul’daki Dostlar Grubu toplantısı, Annan Planı’nın defin işlemlerine başlandığının işaretidir.” “Suriye’deki rejimin ayakta kalmasını farklı gerekçelerle de olsa- isteyenler, cankurtaran simidi gibi Kofi Annan’a sarılmış durumdalar.” “… ‘Suriye Dostları’nın İstanbul kararları, ‘Annan Planı’nda delik açtı veya ‘Annan Planı’ İstanbul’da delindi diye bir genel hüküm yanlış olmaz,” biçiminde yorumlandı yorumlanmasına da!
Her şey Kadri Gürsel’in, “… ‘Dostları’, Suriye’yi Lübnanlaştırıyor,” saptamasındaki üzereyken; Suriye’nin BM Daimi Temsilcisi Beşar Caferi de, BM’deki basın toplantısında sert dille eleştirdiği Türkiye’nin tutumunu “savaş ilanı” olarak değerlendiriyordu!
“MUHALEFET (Mİ?)” VE KÜRTLER
“Suriye halkı bundan sonra kendi göbeğini kendi kesecek. Sanılandan uzun bir mücadele olacak,” diyen Suriye Ulusal Konseyi (SUK) Başkanı Burhan Galyun, Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) desteklemek üzere bir askeri konsey oluşturduklarını ve yabancı ülkelerin yardımıyla muhaliflere silah sağlayacaklarını duyurdu.
Galyun, 1 Mart 2012’de Paris’teki açıklamasında, Suriye’deki bütün silahlı gruplar arasında varılan uzlaşmanın ve bazı ülkelerin ÖSO’ya silah vermeye hazır olduklarını açıklamalarının ardından askeri konsey kurma kararı aldıklarını vurgulayarak ÖSO’ya destek olma konusunda uzmanlarla işbirliği yapacaklarını söyledi.
Galyun, silahlı grupları bir araya getirmenin, Suriye üzerinde yabancı etkisini azaltmayı da hedeflediğini söyleyerek “Bazı ülkelerin devrimcileri silahlandırmak istediğini biliyoruz. Askeri konsey aracılığıyla silah akışını organize ederek belli ülkelerden doğrudan silah teminini önlemek istiyoruz” diye konuştu.
“Galyun, askeri konseyin büyük ihtimalle Türkiye’de olacağını da belirtti.”
Dikkat Galyun, bunları 2 Mart 2012’de ifade etti; yani askeri konseyin büyük ihtimalle Türkiye’de olacağını söyledi…
Aktaralım: Türkiye’deki kampta yaşayan ve Özgür Suriye Ordusu mensubu olduğunu söyleyen Mehmed Zahhur rahatça anlatıyor: “Sınırı geçiyor, çatışıp geliyorum”!
Bu kadar da değil; Hatay’da 6 adet sığınmacı kampı kurulmuş. 5’i sivillere ayrılmış. Altıncı kamp ise sadece polis ve asker sığınmacılar için kurulmuş. Bu sonuncu öyle bir kamp ki, TBMM’den bir heyetin bile girmesine izin verilmemiş![25]
Dahası var: “İdlip’te Suriyeli asiler askeri eğitim alıyor. Ürdün’de de Suriyelilere askeri eğitim veren bir kamptan bahsediliyor,”[26] notunu düşüyor Fehim Taştekin…
Dahası da var: El Kaide lideri Ayman el Zevahiri Türkiye, Irak, Lübnan ve Ürdün’deki Müslümanları, Esad rejimine karşı savaşan Suriyelilere destek vermeye çağırdı…
Dahanın da dahası var: İnsan Hakları İzleme Örgütü, Suriye’de silahlı milislerin ciddi ihlâllerde bulunduğunu açıkladı! Esad yönetimi yandaşlarını, güvenlik güçlerini kaçırmak işkencede bulunmak ve infaz etmekle suçladı. Suriye Ulusal Konseyi de dahil olmak üzere muhaliflere gönderdiği açık mektupta, “Muhalif liderler, takipçilerine hiçbir koşul altında işkence yapmamaları, adam kaçırmamaları veya infazda bulunmamaları gerektiğini açıkça anlatmalılar” ifadelerini kullandı. Açıklamada muhalif liderliğinin, böylesi ihlâlleri kınama ve aleyhinde konuşma sorumluluğu bulunduğu hatırlatıldı!
Özetle Suriye’de “muhalefet” denilenlere dair Faik Bulut şunların altını çizer: “Suriye’de aslında bir muhalefet değil, birçok muhalefetin olduğudur. Yani birkaç muhalefetten söz etmek mümkün… Muhalefetin homojenliğinden bahsetmek oldukça zor! Nerede hangi muhalefet var söylemek çok kolay değil. Örneğin Hama’da genel olarak Müslüman Kardeşler etkin görünüyor, ya da Selefi denen İslâmcı gruplar. Ama mesela Şam’da ya da diğer herhangi bir yerde de bu gruplar mı var, kesin bir şey söylemek mümkün değil. Birkaç muhalefet var. Kürt muhalefeti var, liberal muhalefet var, batı yanlısı muhalefet var, gerçekten demokrat muhalefet var, sol muhalefet var ve de tabii ki İslâmcı muhalefet de var.
Burada da iki ana grup var; bir eski muhalefet, bir de yeni muhalefet. Eski muhalefet nispeten legal ya da illegal parti ve örgütlerin bulunduğu muhalefet. Bunlar tabansız, yani kitlesi yok. Dolayısıyla bunlarınki bir anlamda siyasi ve sözde bir muhalefet… ‘Sözde’den kasıt sözlü muhalefet, sözde kalan, pratiğe geçmeyen, deyim yerindeyse, asayişle çok fazla derdi davası olmayan muhalefet. Bu muhalefet giderek geriliyor ve ölmek üzere, can çekişmek üzere…
Bir de Kürt muhalefeti var, Kürt muhalefeti, genel rejim değişikliği içerisinde kendine bir yer edinmeye çalışıyor. Genel demokratikleşmede kendi taleplerinin de ister anayasa değişikliği şeklinde olsun ister başka şekilde olsun taleplerini yerine getirmeyi istiyor ama asla şiddete bulaşmıyor.”
Gilbert Achcar’ın da işaret ettiği üzere, “Hem rejim hem muhalefet Suriye Kürtleri’yle flört ediyor. Pek çok Kürt kuvvetleri muhalefeti destekledi; ama kendi taleplerini vurguluyorlar.”
Bir yanıyla “Bekle-Gör Politikası” izlemeyi sürdüren Kürtler, Müslüman Kardeşler liderliğindeki muhalefete mesafeli yaklaşırken, Suriye’ye yönelik olası bir dış müdahaleye de karşılar.
Müslüman Kardeşler’in AKP tarafından himaye edildiğini ve kollandığını belirtirten Suriye Kürtlerinin en büyük partisi Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) lideri Salih Müslüm’e göre, Müslüman Kardeşler’in ipleri AKP’nin elinde ve AKP Müslüman Kardeşler üzerinden Suriye’ye müdahale ediyor.
Ayrıca Suriye Ulusal Konseyi (SUK) çatısı altında birleşme konusunu görüşmek için İstanbul’da bir araya gelinen toplantıyı Kürt gruplar terk ederken; Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Washington Temsilcisi ve Irak cumhurbaşkanının oğlu Kubat Talabani, Washington’da ‘Middle East Institute’ün düzenlediği panelde, Beşşar Esad rejimine karşı muhalefeti destekleyen Türkiye’nin Suriyeli Kürtleri de nasıl yanına çekebileceğini anlattı! [27]
“GERÇEK DURUM” VE İKİ YANILGI
Suriye, emperyalist müdahalenin hedefidir; bu işin bir yanı…
Öteki ise Suriye parlamentosundan ayrılarak Mısır’a giden İmad Galyun’un, “Şam’daki mafyavari bir rejim ülkeyi yönetiyor… Bunda Esad’ın kardeşi var, dayısının, halasının, teyzesinin oğulları, ordu ve Muhaberat, çıkarcı işadamları var,”[28] diye resmettiği Baas rejimi gerçeği!
Radikal sosyalistler bu iki şeyden birini tercihle mükellef değiller ve olamazlar da!
Radikal sosyalistlerin safı, Suriye halklarının yanıdır!
Hayır! “Ehven-i şer” politikas(ızlığ)ı bize ait değildir.
Biz Ortadoğu’daki emperyalist müdahaleye sonuna kadar karşı çıkıp, “Batı Merkez”ci, “demokrasi ihracı”nın, olsa olsa, yeni Irak’lar, yeni Libya’lar yaratacağının altını çizeriz…
Ancak emperyalizme karşı çıkmaklığımız; kesinlikle (Saddam’ı ve Kaddafi’yi desteklemediğimiz gibi) Esad’ı, Suriye Baas’ını desteklememiz anlamına gelmez…
“Özgür Suriye Ordusu” denilen paramiliter grubun, nihayetin de “El Muhaberat”tan hiçbir farkı yoktur ve olmamıştır da!
Yeri gelmişken Esad’ı ve Baas’ını desteklemeyi; kusur addedenlere Milan Kundera’nın, “Sakın, ülkenize ve vatanınıza aitsiniz safsatalarına inanmayın. Yaşamı başka yerlerde arayın. Sizin kimliğinizi oluşturan isminiz, milletiniz, ırkınız ya da dininiz olamaz,” uyarısını; Suriye’ye “demokrasi ihracı”yla önemli gelişmeler kaydedileceği yanılgısından malûl olanlara da; Bertolt Brecht’in, “Hiçbir ilerleme, mantığa dönüş kadar zor değildir,” sözlerini anımsatalım…
Evet, ne Esad’ı ne de Baas’ını desteklemiyorum; safım sadece Suriye halkının yanındadır; bu nedenle de, şunları diyen Mihrac Ural’dan, yani birinci yanılgıdan, çok farklı düşünüp, davrandığım açık:
“Temel Demirer’le yıllardır yazışırım. Yıllar önce ziyaretime de geldi. Son Suriye olaylarını da sık sık bilgi dönüşümü çerçevesinde bu konuları özel olarak konuştuk. Yazılarını düzenli gönderir ve okurum. Ancak karşı- devrimcilerin, eli kanlı şebekelerin yaptığı yıkım ve ölüm girişimlerine ‘halk ayaklanması’ dediğine rastlamadım. Onun altında imzası olan bir yazılı metin görmeksizin de buna inanmam mümkün değil. Dostluk adına, doğru algı adına tutum budur. Temel Demirer ülkemizin önemli ve en özverili aydınıdır, doğru düşünce için gerçekçi kaynakların ne olduğun bilir. Yüzlerce makalemi düzenle bir şekilde de almaktadır.
Suriye halkıyla dayanışma grupta Mustafa Şen arkadaşın yaptığı aktarma. Sol adına beni çok rahatsız etti.
‘Temel Demirer hocamızın katıldığı panele gittim. Halk ayaklanmasından cart curt bahsetti 🙂 Esad kötüymüşte falan filan 🙂 yaşasın Türk solu…’
Bu aktarımların gerçekliği tartışma götürür gibidir, Mustafa arkadaşı tenzih ederek soruyorum, olaylara ve söylemlere kötü taraftan bakarak iyi sonuçlar çıkarılmaz derim.
Dostum Temel Demirer, yazılarında Suriye yönetimi için net bir söylemi olmasa da, ortada sahnelenen oyunların Emperyalizmin bir oyunu olduğunu açıkça ifade ediyor.
Ancak ben, Temel dostumla ilgili değil, Türkiye solu malum kimi milliyetçi karanlık akıllar için söyleyeceklerimi burada bir kez daha aktarmak istiyorum.
Bugünkü verileriyle, Türkiye solunda milliyetçilik egemen bir algıdır. Bu sol çoğu zaman Osmanlıcı-İttihatçıdır da. Onlarca makalede bu milliyetçi solun kof, cahil, düzeysiz ve bilgiden yoksun, medya ağzıyla ortaya koyduğu söylemleri eleştirdim. Hiç bir şey bilmediklerini gösterdim. İddialarının bilimsel, akademik, siyasal bir dayanağı olmadığı ortaya koydum. Ama milliyetçilik bir virüstür beyine girmiştir kimi sol bu girdap içindedir; bu, Cumhuriyetteki Osmanlının soldaki tezahürüdür; Yeni Osmanlının yeni padişahlığı Erdoğan’da ise, ittihatçılığı da soldadır… Buna sol denirse…
Bugün Suriye’nin ortaya koyduğu diremeyi küçümsemek bile emperyalizme hizmettir.
Kaldı ki, Suriye son 50 yıldır bu kavganın en önünde durmaktadır. Bunu tüm bölge devrimci ve komünist hareketleri de onaylamıştır. 18 Nisan 2011 Beyrut toplantısına onlarca Komünist parti, sosyalist parti direnme örgütü katılmış ve bunu teyit etmiştir…
Panellerde ortaya konulan tutumlarla, halkı katleden karşı-devrim güçlerine sunulan desteği kim yapıyorsa, onu, onları buradan ayıplıyorum, lanetliyorum… Bu bilgileri doğru taşıma sorumluluğu göstermeyenleri de şiddetle eleştiriyorum.”[29]
İkinci yanılgı da, Hasan Celal Güzel’in, Suriye’ye müdahaleye strateji “çizen” satırlarındaki “müdahaleci-düzenlemeciliği”dir:
“Suriye’de bir ‘iç savaş’ başlamıştır. Üstelik bu iç savaş, Nusayri azınlığın diktasına dayanan totaliter BAAS yönetimi ve diktatör Beşar Esad tarafından tahrik edilmekte; Ortadoğu’da endişe edilen bir mezhep kavgası hâline dönüşme eğilimi taşımaktadır. Bu konuda, aklıselim sahibi muhaliflerin ‘Ulusal Konseyi’ duyarlı davransa da BAAS iktidarının gözü dönmüş katilleri, muhaliflerle olan mücadelelerini mezhep ayrımcılığı eksenine oturtmaya çalışmaktadırlar…
Suriye’ye askerî müdahale konusunda şöyle bir yol izlenebilir:
1. ABD ve NATO’nun mutabakatı sağlanabilir. Ancak müdahale sadece Türkiye tarafından gerçekleştirilmelidir.
2. Esad yönetimine çekilmesi konusunda süreli bir nota verilebilir.
3. Hava Kuvvetleri’nin başta Humus ve Hama olmak üzere saldırgan askerî hedeflere sevk edilmesi düşünülebilir. Bu durumda, büyük bir ihtimalle BAAS direnişi kırılmış olacak ve kara harekâtına lüzum kalmayacaktır.
4. Gerekirse kuzeyden karadan da girilebilir.
Netice olarak, Suriye’deki katliamcı rejim kısa sürede yıkılacak ve yeni rejim kurulacaktır.”
Her iki yanılgıdan da uzak durmak, “olmazsa olmaz”dır; yeni Libya’ların yaratılmaması ve Kaddafi’lerin, ya da yeni Irak’ların yaratılmaması ve Saddam’ların savunulmaması için…
LİBYA: BİR DAHA ASLA!
Halk açısından bir Kaddafi veya yeni Libya istemek mümkün mü?
Alain Badiou’nun, “Libya’daki demokrasi buram buram petrol kokuyor,” nitelemesiyle betimlenen “yeni dönem”inde “Libya diken üstünde”![30]
‘Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü’, Libya’nın Misrata kentindeki hapishanelerde faaliyetlerine son verdi. Kararının gerekçesini adı geçen kentteki yaygın işkencelere bağlayan örgüt, sorgulanan hastaların, sorguya devam edebilmeleri için kendilerine tedaviye getirildiğini ileri sürerek buna alet olmayacaklarını açıkladı…
Kaddafi rejimini deviren isyancı güçlerin binlerce kişiyi gizli gözaltı merkezlerinde tuttuğu ve çok sayıda Kaddafi yanlısının işkenceyle öldürüldüğü bildiren ‘Uluslararası Af Örgütü’ de endişeli…
Abduzzehra Errekabi, “Silahlı milislerin Kaddafi yandaşlarına karşı savaş suçları, hukuk dışı tutuklamalar ve bazı durumlarda ölünceye kadar işkence etmek de dahil tehlikeli ihlâllerde bulunduğu”nu[31] belirtirken; ‘İnsan Hakları İzleme Örgütü’, Libya’nın yeni yönetimi Ulusal Geçiş Konseyi’ni (UGK) keyfi tutuklamalar ve mahkûmlara kötü muamele konularında uyardı.
New York kökenli kuruluş tarafından konuyla ilgili olarak yayımlanan açıklamada, Trablus’ta 20 ceza ve tutukevindeki 53 mahkûmla görüşüldüğü belirtilerek, “Mahkûmlar, kötü muameleye maruz kaldıklarını, dayak yediklerini ve kendilerine elektrik verildiğini anlattılar. Aralarından bazıları suçlamalarına kanıt olarak vücutlarındaki yaraları gösterdiler. Mahkûmların hiçbiri hâlâ hâkim önüne çıkarılmadı” denildi…
Ayrıca ‘Uluslararası Af Örgütü’, 2011’de Libya’da yürüttüğü bombardımanlar sırasında 55 sivilin ölümüyle ilgili soruşturma açmadığı için NATO’yu sert şekilde eleştirdi!
E. J. Dionne Jr.’in, “Irak tekrarlanmalı mıydı?”[32] diye sorduğu “yeni” Libya konusunda; John Kiriakou, “Manzara, 2003’teki Irak’a benziyor. Fakat Irak’ta işler çok çabuk değişmişti. Irak’tan da bildiğimiz gibi, şimdi kutlama değil, Libya’nın geleceğiyle ilgili endişe duyma vakti,”[33] yanıtını veriyor…
Bu işin bir boyutu; ötekine gelince, o da şu: Libya harekâtında başı çeken Fransa’nın daha krizin başında, muhaliflere tam destek karşılığında petrolden pay istediği ortaya çıktı. ‘Liberation’ gazetesine göre, Sarkozy, Bingazi’de Kaddafi’ye karşı kurulan Ulusal Geçiş Konseyi’nin sözcüsüyle bizzat anlaşma imzaladı ve ülkenin petrol kaynaklarının yüzde 35’ini aldı. Yani Fransa 1 koydu 3 bin 860 aldı…
6 milyon nüfusu olan Libya’nın 44 milyar varil petrol rezervi bulunuyor. Dünyada en çok petrol rezervine sahip 10’uncu ülke olan Libya’da tüm petrol anlaşmaları Kaddafi ve ailesi tarafından yürütülüyordu. Libya’ya yönelik hava saldırısı için 359 milyon dolar harcayan Fransa yaptığı bu gizli anlaşma sayesinde 1 trilyon 386 milyar dolar değerindeki 15.4 milyar varil petrolü işleme hakkına sahip oldu.
Bunların yanında altı ayı aşkın bir süre Fransa ve İngiltere öncülüğündeki NATO birlikleri tarafından bombalanan Libya’da, isyancıların başkent Trablus’u ele geçirmesinden sonra, petrol başta olmak üzere ülkenin yer altı ve yer üstü zenginliklerine el koyma yarışı başladı. Bu konuda Fransa, İngiltere, İtalya ve Almanya arasında kıyasıya bir rekabet yaşanırken, ABD’nin desteğini alan Türkiye’nin de yeniden imar konusundaki yüklü ihaleler alacağı tahmin ediliyor.
Libya’nın işgal edilmesinde bu ülkenin sahip olduğu zengin petrol yatakları önemli rol oynuyor. Dünya petrol üretiminde 9. sırada bulunan Libya, savaştan önce günde 1.6 milyon varil petrol üretiyordu. Bu miktar savaş nedeniyle günde 60 bine kadar düşmüş durumda. Libya petrolünün, 1959 yılından beri yüzde 40’ını İtalya işletiyor. İşgal ile birlikte Libya’nın petrol tekeli NOC’nin de batılı tekeller tarafından satın alınması bekleniyor.
‘L’Humanite’nin ifadesiyle, “Savaşın sonucundan keyif duyacak biri varsa o da büyük Fransız tekeli Total’dir!”
Pepe Escobar’ın saptamasıyla özetlersek: “Libya’nın yeniden inşa sürecinin arifesinde, Trablus üzerinde petrol ve doğalgaz ganimetlerini kapmaya çalışan akbabalar dönenip duruyor. Yeni Libya’yı, ‘Felaket Kapitalizmi’ dizisinin en son bomba bölümü olarak düşünün. Bu kez kitle imha silahları yerine R2P (‘koruma sorumluluğu’) var elimizde. Bu bölümde neo-muhafazakârlar değil, insancıl emperyalistler işbaşında. Fakat hedef aynı: Rejim değişikliği… Proje de aynı: Turbo-kapitalizme entegre edilmemiş bir ülkeyi tümüyle dağıtmak ve özelleştirmek; turbo motorlu neo-liberalizm için bir başka (kârlı) fırsat alanı açmak. Mesele bilhassa faydalı, zira neredeyse küresel bir resesyonun ortasında duyulan bir ağız şapırtısı bu…”[34]
Evet Libya’da “Yeni dönem Kaddafi’nin linçiyle başladı” ve Kaddafi’nin devrilmesi de ‘Brent’e yaradı petrol fiyatları 6 ay öncesine döndü. Yani Libya’da iç ayaklanmanın başlamasıyla beraber 105 dolardan 120 dolara fırlayan petrol, muhaliflerin Trablusgarp’a girmesinin ardından yeniden 105 dolara düştü…
Muammer Kaddafi’yi düşüren sürecin, sanıldığı kadar masum olmadığına işaret eden Silvio Berlusconi, “Libya’da olanlar halk ayaklanması değildi. Güçlü adamlar, Kaddafi’yi devrip, yeni bir döneme imza attı,” dedi!
“Yeni dönem” mi? Neyin “yeni dönemi”!
Libya’da 42 yıllık Muammer Kaddafi iktidarının sona ermesinden sonra halkın “güçlü bir lider” istediği ortaya çıktı! Bingazi Üniversitesi’nin kamuoyu yoklamasında, “Beş yıl içinde Libyalıların neye ihtiyacı var” sorusuna Libyalıların yüzde 25’i “güçlü tek bir lider” şeklinde cevap vererek, Kaddafi’ninkinden çok farklı olmayan bir rejimi tercih edeceklerinin sinyalini verdi. Katılımcıların yüzde 21.8’i Libya’nın Birleşik Arap Emirlikleri’ni, yüzde 8.6’sı Katar’ı, yüzde 4.6’sı ABD’yi örnek almasını istedi…
“Yeni dönem” mi? Neyin “yeni dönemi”!
Kaddafi’nin Sirte’de öldürülmesinden sonra ülkenin tamamen “kurtulduğunu” duyuran Libya Ulusal Geçiş Konseyi (UGK), ülkede eskisinden daha demokratik ancak daha İslâmi bir rejim kurulacağını açıkladı. Bu ifade pratikte şeriat kurallarının uygulanacağı anlamına gelir.
Bingazi’de düzenlenen kurtuluş töreninde, diğer yetkililerle birlikte yemin eden ve “bir İslâm ülkesi olarak şeriatın kabul edildiğini” belirten Libya UGK Başkanı Mustafa Abdülcelil, Kaddafi dönemindeki boşanma ve evlilik yasasının şeriata aykırı olduğu için yürürlükten kaldırıldığını, faizin yasaklandığını belirtti…
Alın size “demokratik”(!) “yeni”(?) Libya…
Kazanan belli; kaybeden ise yine halk…
IRAK: BİR DAHA ASLA!
Halk açısından bir Saddam veya yeni Irak istemek mümkün mü?
Gelelim Bir zamanlar George W. Bush’un, “İşler iyiye gittikçe, şiddet kötüye gidiyor çünkü Irak’ta hayat düzeliyor!”; Rhode Island’dan Çavuş Phil Cummings’in, “Bu insanların (Iraklılar) bazıları onları kurtarmaya gelmemize rağmen bizi sevmiyor. Fakat ben onlara hep gülümsüyorum. Okullarda çocuklar bize taş atıyor, ben onlara şeker veriyorum. Ben onlara şeker veriyorum, onlar bana taş veriyor”; Ergin Yıldızoğlu’nun, “Yalan, fiyasko ve felaket,” diye betimledikleri Irak parantezine…
Hızla sıralayayım:
i) ABD askerleri geriye çekilirken Bağdat’ta hükümet yoktu, morgda 20 bin kimsesiz ceset vardı…
ii) “2003’ten önce 2 bin yıldır Irak’ta barış içinde yaşayan Hıristiyan azınlık, bugün kaçacak yer arıyor. Iraklı mültecilerin yüzde 40’ı Hıristiyan…”[35]
iii) 6 yıldır ABD işgali altında olan Irak’ta çocuklar ve bebekler, 400 dolara kadar düşen fiyatlara, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu onlarca ülkeye satılıyor. Alınan bilgiye göre 2005’ten bu yana her yıl en az 150 çocuk, yurtdışına çıkarılarak yabancı ailelere satılıyor. 12’den fazla suç şebekesi tarafından yönlendirilen çocuk satışında adı geçen ülkeler arasında, Türkiye, Ürdün, Suriye, İsviçre, İrlanda, İngiltere, Portekiz ve İsveç yer alıyor…
iv) Irak’ta ABD’nin 2003’teki işgaliyle kurulan yeni rejim, zalimlikte Saddam yönetimini aratmıyor. Uluslararası Af Örgütü’nün raporuna göre, Irak hapishanelerindeki mahkûmların çoğu psikolojik ve fiziksel işkence görüp yıllarca yargılanmadan tutuluyor. ‘Yeni Dönem, Eski Suistimaller: Irak’ta Yasadışı Alıkoymalar ve İşkence’ başlıklı 59 sayfalık raporda yaklaşık 30 bin mahkûmun bulunduğu Irak’ta cezaevi koşulları çok kötü, mahkûmlar daracık hücrelerde tutuluyor. Adalet sisteminin adli kanıtlardan ziyade suçlu ifadeleri üzerine kurulurken, yüzlerce mahkûm işkence ile alınan ifadeler üzerine idam ediliyor.
Güvenlik güçlerinin işkenceleri; mahkûmları bacaklarından asmak, tırnaklarını sökmek, kablo ve borularla dövmek, matkapla delik açmak olarak aktarılıyor. Verilen bazı örnekler şöyle: 100 mahkûm iki minibüse doldurulup Bağdat’taki bir cezaevine nakledilirken, yedisi öldü; Muhammed Salih El Katibi adlı bir mahkûm kırılan kaburgasının karaciğerini delmesine bağlı iç kanamadan öldü. Kürt yönetimi de eleştirilerden payını alırken, özellikle aracında patlayıcı madde bulundurduğu iddiasıyla 10 yıl önce tutuklanan gazeteci Valid Yunus Ahmed’in hâlâ yargı önüne çıkarılmadığına dikkat çekildi. ABD de şüphelileri işkence yapılmayacağına dair garanti almadan Iraklı güvenlik güçlerine teslim etmekle suçlandı. Raporu açıklayan direktör Malcolm Smart güvenlik güçlerinin sistematik hak gasplarına karşın hiç birşeyden sorumlu tutulmadıklarına dikkat çekip işkence ve ihlâllerin önlenmesi çağrısı yaptı. Irak Adalet Bakanlığı iddiaları yalanlarken, ABD ordusu da yalanlamada bulunup cezaevlerinin düzenli denetlendiğini savundu…
v) ABD Irak’ı yeniden inşa çalışmalarında 125 milyar doların kötüye kullanıldığını saptarken, Irak’ın Yeniden İnşası İçin Özel Müfettişlik yolsuzlukla ceplere indirilen paranın 50 milyar doları geçtiğini hesap etti. Bu Bernard Madoff’un yolsuzluğundan bile büyük. NASDAQ borsası ile kendi adını taşıyan borsa komisyonculuğu şirketinin başkanı Madoff’un 50 milyar doları iç ettiği ortaya çıkarıldığında, “tarihin en büyük dolandırıcılığı” denilmişti. Vakalardan birinde 57.8 milyon dolar 100’lük banknotların istiflenmesi suretiyle paketler hâlinde Irak’ın güneyinin kontrolüden sorumlu Robert Stein Jr’a gönderilmiş. Stein ve askerleri, dolar paketlerini yığıp önünde poz vermiş. Silah taciri Dale C Stoffel ise, ihale dağıtan Amerikalı yetkililere şirketlerin pizza kutularında on binlerce dolar yollandığı bilgisini vermesinin ardından 2004’te Taci’de öldürüldü…
vi) Irak’ta eşcinsel erkeklere yönelik sistematik “kaçırma, işkence ve öldürme” kampanyası yürütüldüğü belirtildi… İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), 17 Ağustos 2009 tarihinde açıkladığı bir raporla Şii lider Mukteda el Sadr’a bağlı milis grupların ülkedeki homoseksüellere yönelik sistematik şiddet uyguladıklarına dikkat çekerek hükümeti acil önlem almaya çağırdı. Kurbanların evlerinden kaçırılarak, diğer eşcinsellerin isimlerini vermeleri için sorgulandıkları, ardından ise öldürülerek cesetlerinin “ya çöplüklere atıldığı ya da ibret olarak caddelere asıldığı” kaydedildi. Yetkililer cinayetleri araştırmakta isteksiz davranıyorlar…
vii) Irak’ta 2003 yılında başlayan ABD işgali sonrası hayatını kaybeden sivillerin sayısı 110 bini geçti. Ancak bu rakam sadece resmi kayıtları içeriyor. Gerçek sayının ise çok daha fazla olduğu açık… Irak hükümetinin, şiddet olaylarında ölenlerin defnedilmesi için verdiği izin belgelerine göre, 2005’ten sonra 87 bin 215 Iraklı öldü. AP haber ajansı, bombalı saldırılardan infaz tipi cinayetlere kadar şiddet olaylarında ölenlerle ilgili olarak Irak Sağlık Bakanlığı’nın tuttuğu listeyi, adının açıklanmasını istemeyen bir bakanlık yetkilisinden alarak yayınladı. Ajansa konuşan Iraklı yetkili, bu rakamın gerçek rakamdan yüzde 10-20 daha az olabileceğini belirtiyor. Yetkili, binlerce kişinin hâlâ kayıp olduğuna ya da savaş ortamında birçok kişinin resmi yetkililerden defin izni alınmadan gömüldüğüne dikkat çekiyor. Resmi rakamlara göre, 2003’te başlayan işgalden bu yana ölen sivil sayısı, 110 bin 600’den fazla. Sağlık Bakanlığı’nın 1 Ocak 2005 ile 28 Şubat 2009 arasında tuttuğu kayıtlar, 2006 ve 2007 yıllarında mezhepler arası çatışmanın zirveye çıktığını gösteriyor…
viii) ‘Irak Yetimlere Yardım Komisyon’un basın sorumlusu İbrahim El Tai, resmi istatistiklere göre Irak’ta yaklaşık 5 milyon yetimin bulunduğunu, her 3 Iraklı çocuktan birinin yetim olduğunu söyledi. ‘Irak İnsan Hakları Bakanlığı’nın 2009 yılı verilerine göre, Irak’ta 4.5 milyon yetim ve 2 milyon 250 bin dul kadın bulunuyor…
ix) Irak’ın başkenti Bağdat’taki ıslahevlerinde yüzlerce çocuğa insanlık dışı muamele yapılıyor! ‘The Guardian’ gazetesi, Bağdat’taki ıslahevlerinde gardiyanların çocuk mahkûmlara tecavüz ettiklerini yazdı. Koşulların çok kötü olduğu ıslahevlerinde çocuklara işkence de yaygın…
x) İngiltere Savunma Bakanlığı, İngiliz askerlerinin 14 yaşındaki Iraklı bir erkek çocuğa cinsel tacizde bulunduklarına ilişkin suçlamanın araştırıldığını duyurdu. Mayıs 2003’te bugün 19 yaşında olan çocuğun, Basra yakınlarındaki İngiliz üssü “Camp Breadbasket”de tacize uğradığı bildiriliyor…
xi) “XX. yüzyılda özgür yaşamlarıyla tanınan Iraklı kadınlar, ABD işgalinden bu yana ölümle mücadele ediyor…”[36]
IRAK İŞGALİNİN BİLANÇOSU
Kesin rakamlar bilinmemekle beraber Irak’ta işgalin başlamasından Mart 2012’ye 1.5 milyon insanın öldürüldüğü tahmin ediliyor. Gerçeklikten uzak olan resmi rakamlara göre bu sayı 100 bin…
‘Opinion Research Business’e göre ise, Mart 2003-Ağustos 2007 tarihleri arasında sadece sivil ölümlerin sayısı 1 milyon 33 bin. Ölen Iraklı sivillerin büyük bir çoğunluğunu kadın ve çocuklar oluşturuyor. Bunun yanı sıra 16 bin 623 Iraklı güvenlik görevlisi öldü, 40 bini de yaralandı. Hayatını kaybeden direnişçilerin sayısıysa 26 bin 405. Iraklı ailelerin beşte biri en az bir üyesini işgale kurban verdi…
Ülkedeki en yüksek ölüm oranı da hane halklarının yüzde 40’ından fazlasının bir üyesini kaybettiği başkent Bağdat’ta! Yetim kalan Iraklı çocukların sayısıysa 5 milyon. 2003’ten bu yana ülkede, 14 binden fazla kişinin de kaybolduğu açıklandı…
İşgalin başından itibaren 4 bin 486 Amerikan; 179 İngiliz ve diğer koalisyon güçlerine ait 139 olmak üzere toplam 4 bin 804 asker öldü. 32 bin askerin yaralandığı işgalin ABD’ye maliyeti ise 1 trilyon doları aştı. ABD kayıplarının büyük kısmını direnişin yükseldiği 2005 ve 2007 yıllarında verdi…
Bin 764 yabancı paralı askerler öldü, 59 bin 465 asker de yaralandı. Çatışma dışı yaralanan yabancı güçlerin sayısı, 51 bin 139, bunların 47 bin 541’i ise ABD’li. İşgalden dönen 300’den fazla ABD askeri de intihar etti…
Uluslararası sağlık kuruluşlarının yaptığı araştırmalara göre, Irak’ta savaşan ABD askerlerinin yüzde 70’inden fazlası psikolojik tedavi gerektiren hastalıklara sahip oldu. Bunun en büyük kanıtı da Irak halkına yaptıkları insanlık dışı muameleler oldu. Öyle ki Ebu Garib Hapishanesi, insan hakları ihlâlleriyle ünlendi, buraya getirilen Iraklılar sistematik olarak işkenceden geçirildi…
2004 ve 2006 yıllarında bu işkencelere ait görüntüler basına sızdı. Ancak kimse önemli bir ceza almadı…
İşkencenin yanı sıra kadın ve çocuk istismarı da Iraklılar için işgalin açtığı en büyük yaralardan biri oldu. Tutuklu bulunan yüzlerce kadına, 10-14 yaş arası çocuklara tecavüz edildi. İşgalin başladığı günden bu yana 1.5 milyon insan evini kaybetti. 1 milyon insan hâlâ mülteci kamplarında hayatlarını sürdürmeye çalışıyor…
xii) Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Irak’ta içme suyu ve uygun tedavi olanaklarından mahrum milyonlarca insanın sağlıklarının risk altında olduğunu açıkladı. Komitenin Irak Delegasyonu Başkanı Juan Pedro Schaerer, “Birçok Iraklının kirli suyu içmekten ve kötü koşullarda yaşamaktan başka çaresi yok. Bunun sonucu olarak da zaten sınırlarını zorlayan bir sistem içinde çok fazla hastayı tedavi etmeye çalışıyoruz” dedi…
xiii) ABD’nin kullandığı beyaz fosfor nedeniyle Felluce’deki kanser vakaları ve yenidoğan ölümleri arttı. Bazı çocuklar iki başlı doğuyor… ABD, yasaklı kitle imha silahlarını ilk kez Felluce holokostunda kullanmadı. Benzer silahları Afganistan’da da denemişti. Filistinlilerin arka arkaya maruz bırakıldığı holokostlarda da, bu silahları İsrail kanalıyla deniyor. ABD’nin kullandığı kimyasal silahlar sadece beyaz fosfor ve uranyumla sınırlı değil; geçmişte sivilleri yakmak için Napalm gazı da kullanmıştı.
Özgürlüklerin, demokrasinin, Aydınlanma’nın, barışın ve insan haklarının ülkesine bağlı güçlerin Felluce’de ne kullandıkları bilinmiyor. Ancak bunların sadece hukuki değil, ahlâki ve insanî açıdan da yasaklı kitle imha silahları olduğu kesin. Bu holokostun sonuçları öldürülenlerle sınırlı kalmadı, yeni kuşaklara da uzandı.
‘The Independent’de yayımlanan rapora göre, Felluce’deki kanser vakaların oranı, II. Dünya Savaşı’nda atom bombası atılan Hiroşima ve Nagazaki’deki orandan yüksek. Rapor Felluce’deki doktorların yenidoğan ölümlerinin artışına dair şikâyetlerini aktarıyor. Keza yeni doğanlar arasında, konjenital (doğumsal) anomali hâlleri baş gösteriyor; bazı çocuklar iki başlı ve felç hâlde dünyaya geliyor. Bir araştırmaya göre, Felluce’de kanser hastası olan 14 yaş ve altındaki çocukların sayısı Ürdün’dekilerin dört katı, Kuveyt’tekinin de sekiz katı. 4 bin 800 Felluceli’yi kapsayan araştırmayı yürüten bilim insanlarından Chris Busby’ye göre, kanser vakalarının ve konjenital anomalinin sebeplerinin belirlenmesi zor. Busby, böyle bir etkinin meydana gelmesi için halkın genlerde değişime yol açan bir şeyin etkisinde kalmış olması gerektiğini ekliyor.
Özetle ABD’nin Irak’ta Sünni isyanını bastırmak için fosfor bombası da kullandığı operasyonlardan Felluce’ye anormal doğan çocuklar miras kaldı. Doktorlara göre sakat doğan çocukların sayısı 15 katına çıkarken, kan kanseri de artışta!
xiv) Adı gibi karanlık bir paralı asker şirketi olan Blackwater’in adı Irak’ta masum sivillere karşı işledikleri cinayetlerle ilgili davalar nedeniyle gündemde. Blackwater, Birleşik Devletler’de para karşılığı savaş hizmeti veren çok sayıda şirketten biri ve en ünlüsü. Irak savaşının ikinci yılında sadece araçlarına “fazla” yaklaştıkları için katlettikleri iki Iraklı kadın cinayetiyle ilgili olarak açılan davanın, yargıç tarafından sanıkların ifadelerinin alınmasındaki eksiklikler nedeniyle düşürülerek, tıpkı on dört sivilin öldürülmesi olayında olduğu gibi üstü örtülmüştür. 2007 Eylülü’nde aralarında on yaşında bir çocuğun da bulunduğu 27 sivilin katledilmesi olayının kaderi de farklı olmamıştır. lrak Başbakanı ne denli temyize gidileceğini söylese, davanın aslında Irak’ta açılması gereğinden söz etse de sonuç değişmeyecek, Blackwater ve kiralık katillerinin işledikleri cinayetlerin hesabını vermeleri söz konusu bile olmayacaktır.
Irak savaşının mimarı W. Bush ve Neo-Conları belki de tarihte ilk kez savaşı serbest piyasa kurallarına uygun olarak özelleştirmişler, tepeden tırnağa silahlanmış, iyi yetişmiş paralı askerleri savaşa sürmüşlerdir. Los Angeles Times’ın açıklamalarına göre Irak savaşında yerli ve yabancılardan oluşan 180 bin kişilik bir paralı asker gücü görev almıştır. Blackwater’e savaş boyunca 6 milyar dolar ödenmiştir. Aylık ücretlerse beş ile altı bin dolar arasındadır…
Daha fazla uzatmaya ne hacet?
Konuya ilişkin olarak ‘başyazı’sında ‘Kuds ül Arabi’, “İşgal 1.5 milyon Iraklı’nın ölümüne, 5 milyonunun evini kaybetmesine, istikrarlı ülkenin parçalanmasına, halkın güvenlikten ve en temel ihtiyaçlardan mahrum bırakılmasına yol açtı. Bu suçlar cezasız kalmamalı ve özür dilemeksizin geçiştirilmemeli… ABD 4 bin vatandaşını kaybetti. Bu kişiler yalana dayalı bir savaşta hayatlarını kaybetti. Savaşın maliyeti de 700 milyar doları aştı,”[37] derken; ‘The Financial Times’ da, “Ülkede onlarca mini Saddam var,”[38] diye ekliyor ‘başyazı’sında…
“İyi de tüm bunlar niye oldu” mu?
Saddam döneminde Irak’tan çıkarılan Batılı petrol devleri 36 yıl sonra döndü. Irak’ın geniş petrol alanları, dört büyük şirket, Exxon Mobil, Shell, Total ve BP’ye ihalesiz olarak açıldı.
“Özetle ‘The New York Times’, Irak petrollerine dair haberleri malumun ilanı oldu. Öne çıkan iki haberden birinde 1925’ten 1961’e kadar Irak Petrol Şirketi’nin ana ortakları konumunda olan ve Saddam’ın 1972’de petrolü millileştirmesine kurban giden Batılı beş petrol şirketinin Bağdat’a dönüşü müjdeleniyordu. Diğerinde ise Irak Petrol Bakanlığı’nın petrol anlaşmalarına ABD Dışişleri Bakanlığı bünyesinde oluşturulan danışmanlar ekibinin nasıl da yardımcı olduğu işleniyordu. Anlaşılan o ki danışmanlar sıkı çalışmış ve Exxon Mobil (ABD), Chevron (ABD), Shell (Hollanda-Britanya), BP (Britanya) ve Total (Fransız) şirketleri, öyle başka ülkelerin şirketleriyle ihalelerde yarışmak filan zorunda kalmaksızın Irak Petrol Bakanlığı’ndan anlaşma koparmanın eşiğine gelmişti.”[39]
Alın size “demokratik”(!) “yeni”(?) Irak…
Kazanan belli; kaybeden ise yine halk…
SON BİR NOT: “NE YAPMALI”
Libya ve Irak’ta gerçekleştiği üzere, tüm emperyalist müdahale, saldıranlık ve işgaller; diktatörlüklere, gerici rejimlere karşı halkı korumakla ilgili değillerdir.
Libya ve Irak’ta olduğu üzere Suriye’ye de müdahalenin esas amacı, emperyalist düzenlemedir…
Suriye’deki karışıklığın itici gücü emperyalizm ve işbirlikçisi T.“C”dir.
Söz konusu müdahale mali sermayenin talancı amaçları için sürdürülmektedir; asla “demokrasi” için falan değil…
Libya ve Irak’taki gibi Suriye’de olanlara taraf olmamak olmaz…
“İyi de nasıl” mı?
Öncelikle ne Libya, ne de Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de “iki ezen güç” arasındaki iktidar kavgasında taraf olunamaz.
Radikal sosyalistlerin safı, sadece ve sadece; halkın doğru (özgürlük ve demokrasi) talepleri yanında safında yer almayı gerektirir.
Bunun için de Suriye halklarını, T.“C”nin zulmünden korumak amacıyla kendi gericiliğimize karşı mücadeleyi yükseltmek; vazgeçilemez enternasyonalist “olmazsa olmaz”ımızdır!
Bizim de yapmamız gereken; yaptığımız; yapacağımız budur…
25 Nisan 2012 22:03:35, Ankara.
N O T L A R
[1] 26 Nisan 2012 tarihinde Ankara’da SBF-DER’in düzenlediği panelde yapılan konuşma… 26 Nisan 2012 tarihinde Ankara’da ‘Suriye Halkıyla Dayanışma ve Emperyalist Müdahaleye Hayır Platformu’nun düzenlediği toplantıda yapılan konuşma… Newroz, Yıl:6, No: 210, 8 Mayıs 2012…
[2] B. Brecht.
[3] Emrah Altındiş, “Amerikan Dış Politikası Gölgesinde Ortadoğu’da Demokrasi Mücadelesi”, Birgün, 24 Mart 2012, s.11.
[4] Alp Kadıoğlu, “Emperyalistler ve Taşeronları ‘Bahar’ı Manipüle Etti”, Birgün, 24 Mart 2012, s.11.
[5] İbrahim Varlı, “Ortadoğu’nun Yeniden İnşası”, Birgün, 7 Şubat 2012, s.11.
[6] Aktaran: Güray Öz, “Ey Şair, Ey Adonis!”, Cumhuriyet, 15 Şubat 2012, s.6.
[7] Semih Saab, “ABD ve İslâmcılar Arasında Pazarlık”, Evrensel, 7 Şubat 2012, s.8.
[8] Condoleezza Rice, “Transforming The Middle East/ Ortadoğu’yu Dönüştürmek,”, The Washington Post, 7 Ağustos 2003.
[9] James Petras, “Ilımlı İslâm” İttifakı: İsyanın Yayılmasını Önlerken Emperyalizmi Korumak”, 24 Mart 2012, http://www.toplumsol.org/washington-ilimli-İslâm-ittifaki-isyanin-yayilmasini-onlerken-emperyalizmi-korumak-james-petras/
[10] “Suudiler İçin Büyük Dünya İçin Küçük Adım”, The Washington Post, 27 Eylül 2011.
[11] “Erdoğan: Şu An Bahreyn’de Bir Sorun Yok!!!”, 1 Nisan 2012, http://www.medyasafak.com/
[12] Eyüp Can, “Türkiye Suriye’ye Ne Zaman Saldırır?”, Radikal, 11 Nisan 2012, s.5.
[13] Fehim Taştekin, “Şam’a Uzanan Yolda Türk-Acem Dansı”, Radikal, 30 Mart 2012, s.29.
[14] Sami Kohen, “Suriye ve İran Denkleminde Çelişkiler”, Milliyet, 31 Mart 2012, s.20.
[15] “Annan Planı Başarısız Olursa”, The Independent, 11 Nisan 2012.
[16] James Petras, “Yunanistan, Suriye, Küba Üzerine…”, http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=42943, 14 Şubat 2012.
[17] “Suriye İçin Libya Formülü Masada”, Taraf, 6 Şubat 2012, s.3.
[18] “Suriye İçin Libya Modeli mi?”, Birgün, 25 Şubat 2012, s.11.
[19] Abdulbari Atwan, “Suriye’ye Müdahale Fırsatını Kollayanlar”, Kuds ül Arabi, 17 Mart 2012.
[20] Utku Çakırözer, “Batı Referandumu Geç Buldu”, Cumhuriyet, 27 Şubat 2012, s.8.
[21] İsmail Güney Yılmaz, “Suriye?”, http://www.sendika.org, 15 Şubat 2012.
[22] Pepe Escobar, “Türkiye, Suriye’de Daha Ne Kadar İleri Gidecek?”, Asia Times, 12 Nisan 2012.
[23] Utku Çakırözer, “Yaptığınız Komşuluk Değil”, Cumhuriyet, 28 Şubat 2012, s.13.
[24] Ureyb Errentavi, “Türkiye ve Suriye Krizi: Uçurumun Eşiğinde Dans”, Düstur, 25 Mart 2012.
[25] Mustafa K. Erdemol, “Sınırı Geçiyor, Çatışıp Geliyorum”, Cumhuriyet, 15 Nisan 2012, s.11.
[26] Fehim Taştekin, “Suriye Tahterevallisindeki Dehşet Dengesi”, Radikal, 20 Şubat 2012, s.22.
[27] Ali H. Aslan, “Talabani’den, Suriyeli Kürtleri PKK’ya Kaptırmama Taktiği”, Zaman, 25 Şubat 2012, s.20.
[28] Özgür Ulusoy, “Suriye’yi Mafya Yönetiyor”, Cumhuriyet, 19 Şubat 2012, s.13.
[29] Mihrac Ural, “Türkiye Solu Yine Milliyetçi…”, Gmnweb, 4 Nisan 2012.
[30] “Libya Diken Üstünde”, El Kuds El Arabi 13 Aralık 2011.
[31] Abduzzehra Errekabi, “Libya’nın Geleceği ve Zor Sınav”, El Haliç, 2 Mart 2012.
[32] E. J. Dionne Jr., “Libya, Obama’ya Oy Kazandıramaz”, The Washington Post, 24 Ağustos 2011.
[33] John Kiriakou, “Irak Hatası Libya’da Yinelenmesin”, The Huffington Post, 22 Ağustos 2011.
[34] Pepe Escobar, “Felaket Kapitalizmi Libya Semalarında”, Asia Times, 24 Ağustos 2011.
[35] Robin Haris, “Iraklı Hıristiyanların Dünyaları Başlarına Yıkıldı”, The Times, 4 Temmuz 2008.
[36] Seyyar El Cemil, “Iraklı Kadın Beş Yıldır Cehennemi Yaşıyor”, Beyan, 2 Temmuz 2008.
[37] “ABD Iraklılara Özür ve Tazminat Borçlu”, Kuds ül Arabi, 20 Şubat 2009.
[38] “Irak’ta Onlarca Mini Saddam Türedi”, The Financial Times, 23 Ekim 2008.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s