SATIL(AMAY)IP, ALINA(MAYA)N SANAT (İLE SANATÇI)[*]



“Ey insan!
Sanat yalnız senindir.”
[1]


Adına “sanat” denen çok şey ile bu alışveriş konusunun “sanatçı”larının üzerinde bir fiyat etiketi var…
Alıp, satabilirsiniz; paranız kadar “özgür”sünüz!
Ya alınıp-satılanlar! Fiyat etiketlerinden ne kadar “bağımsız”lar?
Sanat, bu/ ve böyle olabilir mi?
Eğer Bertolt Brecht gibi, “İnsanlık yara almışsa sanat yoktur artık. Güzel sözcükleri biraraya getirmek sanat değildir. İnsanların kara yazgılarından etkilenmezse, insanları nasıl etkileyebilir sanat?” “Tüm sanatlar, sanatların en büyüğü olan yaşam sanatına katkıda bulunur,” diyorsanız…
Karl Marx’ın işaret ettiği üzere, “İnsanı insan olarak, dünyayla ilişkilerini de insani ilişkiler olarak kabul ederseniz, sevgiyi yalnız sevgiyle, güveni yalnız güvenle, vb, değiş tokuş edebilirsiniz. Sanatın tadına varmak istiyorsanız, sanat kültürü almış biri olmalısınız. Başkalarını etkilemek istiyorsanız, gerçekten başkalarını canlandıran ve yüreklendiren biri olmalısınız, insanla ve doğayla ilişkilerinizin her biri gerçek bireysel hayatınızın belirli bir şekilde dışavurumu olmalı, iradenizin nesnesine uygun olmalıdır. Karşılığında sevgi uyandırmadan seviyorsanız, yani sevgi olarak sevginiz karşılıklı sevgi yaratmıyorsa, seven bir kişi olarak dışa vurumunuzla kendinizi sevilen bir kişi yapamıyorsanız, sevginiz güçsüzdür, bir talihsizliktir,” diye düşünüyorsanız…
Sanat, bu/ ve böyle olamaz!
Birkaç şey daha eklenmeli:
W. Goethe, “Sanat bağımsız olmaktır; ne dindarlık, ne de vatanseverlik burada yardımcı olabilir”;[2] Schiller, “Sanat, özgürlüğün çocuğudur”; Paul Valéry,“Sanatta en rahatsız edici şey özgürlüktür,” derler…
Sanatın düşmanı, üzerine iliştirilen etiketin bağlılığı, biatıdır!
Kim buna “Hayır” diyebilir!
Dese de “İnanmamızı” isteyebilir?
İnsan bir şeyin güzelliğini göremiyorsa, aslında hiçbir şey göremiyor”[3]saptaması doğruysaeğer, sanatçı olmak ve kalmak için “olmazsa olmaz,” satınalınamayan özgürlüktür.
Çünkü sanat, yaşama eklenen insanın, insanlaşarak, toplumsallaştırılmasıdır; malum “Sanatı kendine hayat edinenler için hayat büyük bir sanattır,”Brachvogel’in dediği gibi…
“Görünmezi” görünür kılan sanat, insan(lık)a özgü olan her şeyin bütünleyicisi ve kendisidir;
Paul Klee’nin, “Sanatçı, görünmeyeni görünür kılandır”; Özdemir Asaf’ın, “Sanatçı ıslık yaratandır dillerde ezgisi kalır. Adını aratandır,” saptamalarındaki üzere…
Evet, yaratıcılığın gücü ve sorumluluğunun bilincinde olması gereken sanat, doğası gereği insanî bir vicdanın sesidir, soluğu, haykırışı olmakla da mükelleftir…
Sanatın hakikâti insan(lık) hakikâtinden muaf olamazken sanat hayat içindir; bağrındaki “Birey” ile…
Ve sanatın dilini savunmak, “sponsorluk”a, “Pop kültür(süzlük)ün, pop-art saçmalığı” veya “Bienal” ticaretine indirgenemezken!
* * * * *
İlk kez 1895’te Venedik Bienali’nde kullanılan -İtalyanca’daki- “Bienal” sözcüğünün Türkçe karşılığı “yılaşırı” olsa da bu bana, sadece ve sadece “ticaret”i anlatıyor; kanımca burada durup bir parantez açmak gerekiyor.
“Dünya sanatının yıldız isimleri”nden diye sunulan Sarah Morris, “Sanat marjinal bir faaliyet değil,” diyor; doğrudur…
Ancak bu doğruyu; en büyük doğrudan soyutlamamak gerekir: O da ne mi?
Gayet basit: Marjinal bir faaliyet olmaması gereken sanat ve onun hiçbir dalı ticari de olamaz, olmamalıdır da…
Ancak bu kapitalizmin meta fetişizmi koşullarında böyle değil, olamıyor …
Örneğin ‘Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün Başkanı Nora Şeni, “İstanbul Kültür Mirası ve Kültür Ekonomisi Envanteri” kapsamında yazıp, İstanbul 2010 Ajansı’nın katkılarıyla yayınladığı ‘İstanbul’da Özel Kültür Politikası ve Kentsel Alan’ kitabında özel kültür girişimleri ve sanat-kültür sponsorlukları konusunda”derinleşiyor”!
“Ülker’e kadar genişleyen bu derinlik”, burjuvazinin dipsiz çukurudur!
Örnekleri çoğaltmakta yarar var!
İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nca Koç Holding sponsorluğunda düzenlenen “İsimsiz” başlıklı XII. İstanbul Bienali’nde Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa V. Koç, “Biz Koç Holding olarak ülkemizdeki en büyük güncel sanat platformunu, bienali destekliyoruz. Çağdaş sanatı herkese sevdiren bu platforma sahip çıkıyoruz” vurgusuyla ekliyor: “Bizim amacımız, güncel sanatın ülkemizde gelişmesi, daha geniş kitlelere ulaşması ve özellikle genç ziyaretçilerin sayısının artması sayesinde özgür düşünme altyapısının oluşturulmasıdır. Madem özgür bir dünyada yaşıyoruz ve madem buna çağdaş sanat diyoruz, herkes özgür olarak kendini ifade edebilmeli…”
Dikkat edin! Bunları söyleyen Koç Holding İmparatoru Mustafa V. Koç’un selefi, Koç Holding’in Kurucusu Vehbi Koç’tu…
Ve O, 3 Ekim 1980’de Kenan Evren’e yolladığı mektupta aynen şunları diyordu:“Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilâtı teçhiz edecek ve onu kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır. İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır. DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıalilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”
Ne kadar özgürlükçü ve de sanatsal değil mi?
Koç’ların “Binenal”leride yer alanlar; adına “sanat” denen alışverişin “sanatçı”ları utanmıyor musunuz? Sizin suratınız kızarmaz mı hiç?
Bakın “Kamusal Sanat laboratuarı”, “Emrinize Amadeyim Paşam” başlığıyla kaleme aldıkları basın açıklamaları ne diye haykırırlar?
“Uluslararası İstanbul Bienali 2007 yılından beri Koç Holdingin sponsorluğunda gerçekleştiriliyor. Bu durum önümüzdeki on beş yıl boyunca da böyle devam edecek. Hatırlayacağınız gibi geçen seneki XI. İstanbul Bienali Bertolt Brecht’in “Üç Kuruşluk Opera”adlı eserinden yola çıkmış ve Koç hanedanlığı, Türkiye’de yaşayan sanatçılara, ‘İnsan Neyle Yaşar?’ sorusunu sorarak bir çağrıda bulunmuştu. Sermayenin Brecht’i şefkatle bağrına basması tartışmalara neden olmuş hatta ‘İstanbul Beğenal, Direnal ve Alternatif Platform’ yaratıcı eylemlerle de protesto etmişlerdi.
Şimdi bir kez daha, küresel kültür başkenti İstanbul’da 12 Eylülün hemen ertesinde aynı sahne yeniden kurulacak. Herkes yerlerini alsın! Sermaye yaldızlı sanat maskesini takacak. Silah sanayi ve kültür endüstrisinin, finans kenti ve kültür başkentinin tek ve aynı sistemin iki farklı yüzü olduğunu ispat edercesine Koç Holding gururla sunacak: ‘İsimsiz.’
Açıkçası bu kez de başlık bize biraz korkakça geldi; utanmış da saklanmış gibi, muhbir gibi, itirafçı gibi. Bienalin başlığı faili meçhul isimsiz mektupları düşündürdü. Biz de imzası belli, ismi üzerinde sahici bir mektup bulalım dedik. Adı konsun bu işin artık. Okunsun ve hatırlansın. Kültür sanat hamisi babacan sermaye Türkiye’nin ekonomik düzenini kurarken elleri titremeden imzaladı bu mektubu…
Bu mektup sömürü düzeninin kuruluş sözleşmesi, faşist iktidarın protokolü, işçiler, öğrenciler, sanatçılar ve ülkenin tüm ilerici güçleri için idam fermanıdır.
On yıl boyunca bir dize şiiri, bir paragraf romanı, bir muhalif resmi işkencelerde, cezaevlerinde sanatçıların burunlarından fitil fitil getiren bir güç hangi sanata destek çıkar? Sosyal devlet anlayışı gereği sanata, eğitime, sağlığa harcanması gereken paralar, şişirme operasyonlarla dağları taşları bombalayarak harcanırken devletin savunma ihalelerini alan bir firma neden biz sanatçılara sponsor olur? ‘90’lı yıllarda yapılan bir araştırmaya göre devletle iş birliği içinde olan büyük sermaye gruplarına borcu olmayan insan yokken, hatta bu holdinglere borçlu çocuklar doğmuşken, Koç hanedanlığı bu dikensiz gül bahçesinde neden sanat ve sanatçıya sponsor olur?
Unutturmak iktidarın en büyük silahıdır. Ama biz o isimleri hiç unutmadık. Ne insanca yaşamak için bedel ödeyenleri ne de yaşamı pazarlamak için can alanları. Gerçekleri gün yüzüne çıkarmak için, üzerindeki yaldızı çekinmeden KAZIYINIZ. Göreceğiniz bu ülkenin geçmişi, bugünü ve geleceğidir.”[4]
* * * * *
Durum bu denli vahim ve utanç vericiyken, görülmesi gerek:“Günümüz sanat sahnesi, tüm aktörleri ve ilişki ağlarıyla bir bütün olarak, kitle kültürünün tüketim kalıplarına angaje olmuş durumda. Bu düzlemde dolaşıma giren, ‘tasarlanan’ sanat da, piyasa normlarıyla anlam kazanmakta artık. Sanatın, özerkliğini yitirmesinin üzerinden çok zaman geçti tabii, ama sanat üretimi hiçbir tarihsel dönemde, 2000’li yıllarda olduğu gibi, değerini gösterge ekonomisine tabi bir skala üzerinden belirleyecek kadar tekdüzeleşmedi.
Çağdaş sanat adıyla kodlanan popüler sanat akımlarının dünyevi saltanatı, kendi etik ve estetik anlayışı kadar dağıtım-pazarlama-finansmana öncelik veren bir kurumlaşmaya dayanıyor ve bu bağlamda kendi sözünü, medyasını da yaratıyor.
Küresel çapta egemenliğini ilan etmiş olan çağdaş sanatın geçerli kodlarını sorgulama, çağdaş sanat dünyasının arkeolojik temellerine dair derinlikli, kökten analizler ortaya koyma çabalarına da son yıllarda pek sık rastlanmaz oldu.”[5]
Çünkü nihayetinde alınır/satılır metaya tahvil edilmişti onların “sanat” dediği!
“Sermayenin kuralı -teknik ve teknoloji aracılığıyla- bedenleri bölmek ve parçalamaktır. Bu bedenler orta malı hâline getirilmiş, makineleştirilmiş metalardır. Meta fetişizminin şeyleştirme işlemi aracılığıyla sermayenin düzenlenmesi, yaşamı ölüm saçarak tüketir,”[6] formülasyonundaki üzere Esther Leslie’nin…
Kolay mı? “Bugün, kültür endüstrisi, bilinçli-bilinçsiz yürütücüleriyle epistemolojik herhangi bir yükü sırtına almayan yeni bir kültür tanımı yarattı. Düşünsel süreçlerle birlikte arzuların yönlendirilmesiyle de şekillenen bu yeni süreçte sanat tarihçisine olduğu gibi küratöre de yer yok. Akla karşı olduklarını dilinden düşürmeyen postmodern cihanda ‘araçsallaşan akıl’ piyasanın manipüle edici gücünün bir parçası olmakla kalmadı, distopik bir sonsuz karnaval içinde özneye dair bütün anlatıları da kocaman gövdesinde sindirdi.
1920’lerin avangardının, 60’ların özgürlük söyleminin ya da 80’lerin estetik karşıtlığının yokluğunda, sanata dair her türlü belirti bugün git gide daha da teatralleşerek var oluyor. Bugünün sanatından geriye kocaman bir ‘kitsch’ kalırsa şaşırmamak gerek.”[7]
Gerçekten de Denizhan Özer’in işaret ettiği gibi, “Türkiye’de parayı elinde tutan sermaye sahipleri sanatı keşfetti. Keşfetti derken, sanatın nasıl bir değere dönüştüğünü, sahip olan kişiye nasıl bir repütasyon kazandırdığını gördü ve büyük alımlara başlayıp müzeler vs kurmaya başladı.”
Sonrası da izah ettiğimiz gibi… Hatta bunun da ötesindeki bir gülünçlük…
“Nasıl” mı?!
Bakın neler diyor Kanat Atkaya:
“2011’de billboard’larda, elektrik direklerinde, üstgeçitlerde ‘I. Uluslararası Boğaziçi Sanat Bienali’ ilanları görmeye başlayınca kafam karıştı.
İlanlarda bir hanımefendi, tablosunun önünde gülümseyerek poz veriyordu. ‘Sanat ulusları yüceltir’ şeklinde gayet derin bir vecizesiyle ön plana çıkan hanımefendinin ‘Neşe Banu’ olduğunu, aynı ilandaki http://www.nesebanu.com adresini kafama not edip hayatımı sürdürdüm…
‘Tamam da kim bu Neşe Banu?’ diye düşünmeye başladım.
Çare belli, web sayfasına bakılacak…
‘I. Uluslararası Boğaziçi Sanat Bienali’nin… sponsorları sağlam; devlet, hükümet bu sanatsal organizasyonun kaya gibi arkasında.
Başbakanlık Tanıtım Fonu, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ‘hep destek, tam destek’ demiş.
Yaman bir sanatçı olmalı Neşe Banu (‘Sanatçı adı’ olarak Aden Goldenberg’i kullanıyor).
Daha önce Viyana’daki bir karma sergide sanat görüşünü şöyle özetlemiş: ‘Spontanizm tekniğinde tümüyle kendime mahsus geliştirdiğim eserlerimde romantizm çok ağır basarken, modernizmin, ebru tekniğinin özelliklerini, modern oryantalizmi, yer yer sürrealizmin etkisi, Asya ve Anadolu sanatlarının, kubizmin etkilerinin tümünü hayalden zihinsel anlamlı bir bütün içinde eserlerime yansıtmaktayım…’
Anlamış gibi davranmak için ‘spontanizm akımı’ nedir diye Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi’nden girdim internetten çıktım.
Hiçbir yerde bulamadığıma göre ‘spontanizm’ gerçekten Neşe Banu hanımefendinin özgün yoludur.
Tanıştığıma memnun oldum spontanizm; biraz spontane oldu ama olsun…
Neşe Banu (nam-ı diğer Aden Goldenberg), bienal fikrinin nasıl oluştuğunu, geliştiğini, serpildiğini ve hayata geçtiğini web sayfasında anlatıyor.
Neşe Banu, sohbetleri sırasında birçok sanatçının bienallerde yer almak istediğini ancak değişik nedenlerle bunun gerçekleşemediğini fark etmiş.
‘Sanat hiçbir zümreye ait değildir’ diyerek kolları sıvamış, ‘Neden benim ülkemin sanatçılarının eserleri on milyon dolardan, yüz milyon dolardan satılmamaktadır?’ sorusunu kendine sormuş ve ‘sanatçı seçiminde daha hoşgörülü davranarak’ bu bienal’e niyet etmiş.
Temayı ‘XXI. Yüzyıl Sanatçıları ve Hz. Mevlânâ’ olarak belirleyip hoşgörü kavramını da ön plana çıkarınca…
Neşe Banu sanatı ‘vatanın milli menfaati’ olarak görüyor, ‘kabuğunu kıran yeni Türkiye devletinin kalkınmasına destek olacağını’ düşünüyor.
Bu girişimi küçük göreceklere de ‘şırank!’ şeklinde bir tokat çağrışımı yapan şu hatırlatmayı yapıyor:
‘Sivas Kongresi akabinde Amerikalı bir general Atatürk’e muvaffak olabileceğinize inanıyor musunuz diye bir soru yöneltti. Aldığı cevap aynen şöyle idi: Ben ve arkadaşlarım inandığımız bir gaye uğruna yola çıktık, başaramayacağımızı düşünenler sükûtuhayale uğrayacaktır…’
Okuyunca coştum, bendime sığmadım ve Boğaziçi Bienali’ne yan gözle bakacak olanlara şöyle seslenmek istedim:
‘Hz. Mevlana, Atatürk, Başbakanlık Tanıtım Fonu, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediye… Behey gafiller, behey gafiller!’
Çok yönlü ve sansasyonel bir sanatçı Neşe Banu.
İnternette haberler arasında gezerken müzisyen yönünü öğrendim mesela: ‘Sanatçı Banu daha sonra da önceden anons edilen piyanistin gelememesi üzerine kendi bestesi olan ‘Göz yaşların inci tanesi’ adlı şarkıyı konukları için enstrümansız olarak seslendirdi.’
Boğaziçi Bienali 5-10 Ekim tarihleri arasında gerçekleşti…”[8]
‘I. İstanbul Boğaziçi Sanat Bienali’nin posterlerinde kendi resmini kullanan Neşe Banu Argadal, “Neden sorusu”na, “Posterlerde resmimin olması çok doğal, çünkü Boğaziçi Bienali benim eserim. İlk defa bir kadın böyle bir şey yapıyor… Albüm kapaklarında müzisyenlerin resmi yer almıyor mu? Bienali Batı’da yapmış olsam resmimin afişlerde olmasını kimse yadırgamazdı… Bundan sonra ben yapacağım bütün bienallerde yüzümü kullanacağım, insanlar kıskançlığı bir yere bırakmalılar,” yanıtını verirken her şeyin ticarileştiği oranda ne kadar da teşhirci olduğunun altını çiziyordu farkında olmadan…
* * * * *
Burada durup, bir daha sıralamak gerekir ise; sanat, satılmaktan ısrarla uzak olmaktan başka bir seçeneği olmayan, olmaması gerekendir.
Faturası, özgürlükleri (ile bağımsızlığımızı) ciro eden ve sanatı da sanat olmaktan çıkaran meta fetişizmine teslimiyet, kendini kendi olmaktan çıkartmaktır.
Unutulmasın bağımsız olmak bir seçimdir; o neye mal olursa olsun ve nelere yol açarsa açsın…
Çünkü W. Goethe’nin, “Hiç kimse özgür olmaksızın kendini özgür sayan kimseden daha çok köle değildir,” uyarısını göz etmeyen bağımsızlık insanın kendine, ilkelerine sadakatidir; bu da çoğu zaman çoğunluğun tapındığı put ve fetişlere sadakatsizlik ve isyandır.
Ludwig Feuerbach’ın, “Çağımız… İşaret edilenden çok işareti, hakikisinden çok sahtesini, gerçeklikten çok hayali, özden çok görünüşü yeğliyor… Çünkü bugünlerde yanılsama kutsal sayılıyor, gerçek ise küfür,” diye betimlediği; çok şeyin göründü gibi olmadığı saçmalığın ortasında; nasılsa, öyle olan, görünen, yapan bağımsızlık; gerçeklerden çok görünüşe; doğrudan çok yalana bağlanılan iklimin, biliyormuş gibi görünen manipülasyonlarına meydan okumanın “olmazsa olmaz”ıdır…
İnsan(lık)ın, meydan okuma yeteneğinin, satın alınamayan bağımsız/ özgür sanat ile güçlenip, artırılabileceğini unutmadan; böylesinin de, hayatı yaşamaya değer kılan şey olarak tanımlandığı göz ardı edilmemelidir…
Bu bağlamda başkaldıran sanat: İnsan(lar)a dayatılarak, hayata dair her şeyi imajların denetimiyle yalanın boyunduruğu altına alan egemenlik karşısındaki bir çığlıktan başka bir şey değildir…
Söz konusu egemenliğin bir elinde sopa, öbür elinde de havuç (para) vardır…
“Sopa” herkesin malumu; para, büyük bir iğfal vasıtasıdır; “İnsanlığın hiçbir icadı para kadar fesat verici değildir,” Sophokles’in deyişindeki üzere…
Çünkü para ve insanî ahlâk ters orantılıdır. Biri azaldıkça diğeri artar.
Honore de Balzac’ın, “Para denen şey, kimseyi tanımaz; kulakları, kalbi yoktur ki paranın,” diye betimlediği ilişkinin egemenliği insanı insan olmaktan çıkarırken insafsızlaştırır; ruhunu sattırır…
“Herkesin bir fiyatı vardır,” diye haykıran, bunun bir “kural” olduğunu vaz’eden meta fetişizmi, hava güneşliyken şemsiyesini size ödünç veren, ama yağmur yağmaya başlar başlamaz geri isteyen ilişkidir.
Yeri gelmişken Tom Stoppard’ın, “Parayı hep zamanı satın alan bir şey olarak gördüm,” uyarısı eşliğinde altını özenle çizmeliyim: Para, insanî yoksulluğun karşılıksız kredi kartından başka bir şey değildir…
Sanatın, böylesi bir yoksulluğa yani “pazar ilişkileri”nin ağına teslim edilmesi; doğası gereği Anakharsis’in,“Pazaryeri, insanların birbirlerini aldatmaları ve üçkâğıda getirmelerine ayrılmış bir yerdir”; Oliver Goldsmith’in, “Ticaretin uzun süre hüküm sürdüğü yerde onur kalmaz”; Charles Dickens’in, “İşte pazarlığın kuralı: ‘Ya sen onların canına okursun ya da onlar senin canına okur.’ İş hayatının ahlâk ilkesi budur”; Charles Baudelaire’in, “Tüccar, dürüstlüğü bile para getirsin diye kullanır,” sözlerini anımsatır…
Sanatsal faaliyetle aynı kapsamda ele alınması mümkün olmayan “pazar ilişkisi”, nihayetinde iyilikbilmez bir açgözlülükle betimlenir.
Her zaman yoksul olan açgözlülük, aynı zamanda yoksullaştırıcı bir düşkünlüktür.
Şimdi sanat açısından soru(n), hayata ve insan(lık)a karşı sorumluluklarını, örneğin bienal denen ve benzeri düşkünlüğe ciro edip, edemeyeceğindedir.
Kolay mı? Yerküredeki sürdürülemez kapitalist çürümenin verili safhasında, büyük sergiler/ bienaller “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i”nin pazarlaması, kitleleri denetim altına almaya çalışan manipülasyon ve pasifleştirme taktiğidir.
Bienallerin, yığınlar üzerinde afyon etkisi yapan futboldan farkı yoktur.
Pasif katılımcılar, sürüleştirilmişlerdir. Amaç, insanlarda algılama bozukluğu, anlam kargaşası yaratarak uyuşturma ve sindirmedir; yani “gergedanlaşma süreci”dir.
Bienallerle başlayan “gergedanlaşma süreci” hızla çevreyi/ benlikleri sar(s)arken; insanlar, insanlıktan gergedanlığa ya da sürülüğe dönüştürülmektedir.
“Gergedanlaşma süreci” dedim: Eugene Ionesco, ‘Gergedan’ başlıklı oyununda şunları der: “Bilmem hiç dikkatinizi çekti mi, insanlar sizin düşüncelerinizi artık paylaşmıyorsa, sanki canavarlarla karşı karşıyaymışsınız duygusu uyandırıyorsunuz. Gergedanların saflığı, aynı zamanda acımasızlığı var onlarda. Onlar gibi düşünmüyorsanız göz kırpmadan öldürebilirler sizleri… Modern dünyada, totaliterleşme süreci, gündelik hayattaki pratiklerin deşifre edilmesiyle değil, totaliter toplum düşüncesini canlı biçimde çağrıştıran ‘gergedan’ imgesinin sürekli ‘taraflar’ca kullanılmasıyla sağlanmaktadır. Kahraman Bêrenger, etrafındaki tüm kişilerin aşama aşama ‘gergedanlaştığı’ bir dünyada, ayakta kalmaya çalışan bir ‘insan’dır. Öyle ki, Bêrenger’nin ‘gergedanlaşmaması’, bir noktada ona acı veren bir olgu olur. Bêrenger büyük bir kahraman olduğu için değil, bir türlü gergedanlaşamadığı için ‘insan’ kalmayı seçer, dolayısıyla da oyunun sonunda boyun eğmeyip insan kalmayı seçmesi, ironik bir etki yaratır. Kendi kurtuluşunu örgütleyemeyen ‘birey’ toplumun sorunlarına çare olamamıştır…”
Sanatın metalaştırıldığı güzergâhta, Bêrenger gibi insan olmak/ kalmak, daha bir zorlaşıyor.
Yani sponsorların, tekelci himayeciliğin tacir ilişkileriyle oluşturulan “çağdaş endüstriyel sanat”ın bienal denen “şizofrenik karnaval”larla pazarlanması, insan(lık)ın yabancılaştırılmasını güçlendirmektedir.
Söz konusu pazarlama da insan(lık)ın tüketilişinin zeminidir (hayattır).
Şimdi bir kez daha soralım: Benlikleri, aklı tutsak eden azami kâr/kazanç hırsıyla “sanat” mümkün müdür, olabilir mi?
Elbette ve kesinlikle “Hayır”!
İnsan(lar)ı, yabancılaştırıp/öteleyerek insanî/ sanatsal mecraların/ mekânların dışına iten sanat tacirlerinin manipülasyonu küratörlerin cinayeti değilse nedir ki?
İktidar küratörleri, sanat kavramının üzerine tül örtüp, ortamı karartıp/efsunlayarak, her şeyi metalaştırır…
Anlaşılmaz olanı anlaşılır kılma yönündeki eleştirel faaliyeti sabote eder; boyun eğmeyi, egemene biatı, kirliliği körükler.
Tüm bunları yapanlar ise pazar oligarşisinin soytarılarıdır.
Kapitalist kültür endüstrisi totaliter bir sektördür. Kocaman bir ağzı, nokta kadar aklı ve hassasiyeti, bodyguardları, hizmetkârları, parası mukabilinde rol kesen figüranlarıyla herkesin üstüne düşen rolü oynadığı bir orta oyunudur.
“Akıl tutulması”dır!
Şimdi bu devasa “akıl tutulması” karşısında eğer, “Var olmak bir ödevdir; isterse bir dakikalık olsun,” diyebiliyorsak W. Goethe gibi; sonsuza kadar yaşayacakmışız gibi -insanca- yaşamalıyız, zamanımızın az olduğunu hiç unutmadan…
Ki bu da, başkasının keyfine göre, satılan, alınan bir yaşamakla mümkün değildir. Çünkü insanın hayatı, sevmek yaşamaktır/ başkaldırmaktır içtenliğiyle sanatı var eden hayalidir.
“Sanat, sanatçı mı?” dediniz!
O hâlde Rod Steiger’in, “En önemli şey utanç duymadan kendin olmaktır”; Kazancakis’in, “İnsan uçurumun kenarına varmadan kanatlanmaz”; Karl Marx’ın, “Bir kimsenin özgür olarak gelişmesi, herkesin özgür olarak gelişmesinin şartıdır”; I. Kant’ın, “Böcek olmayı kabul edenler, ayaklar altında kalmaktan ve ezilmekten yakınmamalıdırlar,” uyarılarını unutamazsınız/ unutturamazsınız!


TEMEL DEMİRER


N O T L A R
[*] Patika Dergisi, No:76, Ocak-Şubat-Mart 2012…
[1]Schiller.
[2]W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.473.
[3]Oscar Wilde, Sanatçı: Eleştirmen, Yalancı, Katil-Estetik ve Etik Üzerine, çev: Esin SoğancılarKaya GençFatih ÖzgüvenTürker Armaner, İletişim Yay., 2008.
[4]Özcan Yaman, “Sanat AŞ”, Evrensel, 18 Eylül 2011, s.16.
[5]Gökhan Gençay, “Akıntıya Karşı Sanat”, Radikal Kitap, Yıl: 10, No:551, 7 Ekim 2011, s.33.
[6]Esther Leslie, Walter Benjamin – Konformizmi Alt Etmek, Çev: Eda Çaça, Habitus Kitap, 2011.
[7]Barış Acar, “… ‘Küratör’e Dönüşümden ‘Küratörün Dönüşümü’ne”, Birgün Pazar, 18 Eylül 2011, s.7.
[8]Kanat Atkaya, “Milli Menfaat Olarak Bienal”, Hürriyet, 6 Ekim 2011, s.7.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s