“GÖLGE” VE “ ÇIĞLIK” YA DA THEO’NUN YOL’U…[*]

“Tebatî, ked û zanatîye.”[1]
Theo Angelopoulos hakkında yazmak, “zor” bir iş…
Ancak J. J. Rousseau’nun, “Mirovê ku herî zêde dijîn, ne zêdetir bi hejmartina salan, hê zêdetir pê hisîna jiyanê ye/ En çok yaşayan insan, en çok yıl saymış olan değil, hayatı en çok hissetmiş olandır,” Montaigne’nin, “Qîmeta jiyanê ne di emirê dirêj de, di nav jiyîna qenc û pak de ye/ Hayatın değeri uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır,” sözleri yardımıma koşunca “zor” biraz kolaylanıyor.
Öncelikle Rousseau ile Montaigne’in sözlerindeki gibiydi Angelopoulos…

Sonra da J. Krishnamurti’nin, “Yalnızca masumlar tutkuludur,” deyişindeki ve Şükrü Erbaş’ın, “Benim, kıyısında saygıyla beklediğim olanak, başkalarının çiğneyip attığı sıradanlıktı,” sözlerindeki gibiydi…
“Olağan” dedikleri “nizam”ın dışındaydı; bunlara aldırmayıp, sorgulayan biriydi; Luis Buñuel’in, “Alışılmış ahlâka, geleneksel hayallere, duygusalcılığa, toplumun tüm ahlâksal pisliğine karşıyım. Burjuva ahlâkı, benim için Ahlâksızlığın ta kendisidir; çünkü ters kurumlar üzerine kuruludur: Din, vatan, aile ve toplumun diğer temel direkleri!” sözleriyle altını çizdiği türden…
* * * * *
Onu var eden değerlerinden, sanatsal duruşundan ödün vermeyen Angelopoulos, durmamacasına tarih ve zaman içinde yolculuk etmişti…
Bu; İthaki’ye yolculuğu andıran bir serüvendi…
“Çocukluğumun ilk resmi, Alman ordusunun Atina’ya girişi… İkincisi, iç savaşta babamın tutuklanması. Üçüncüsü, Atina’nın dışındaki bir tarlada annemle birlikte babamın bedenini arayışımız, babamın uzaktan eve gelişi, annemin ona doğru koşuşu. Üniversitedeyken önümde oturan kızın ilk aşkıma dönüşmesi, düşlerimin kenti Paris’e ilk adım atışım, Lyon Garı’na indiğim an. Atina’ya dönüşüm, gösteride öğrencileri coplayan polisin bana da vuruşu, gözlüklerimin parçalanması, hiçbir şeyi seçememem, görüntünün yitişi. Sonra Atina sokaklarında dolaşan albaylar. Yeniden Yapılanma’yı çektiğim yağmur altındaki Timfi kasabası” diyerek ilk görüntülerini tanımlayan Angelopoulos trajik bir sonla yaşamını yitirdi…
“Yolculuk benim tek yuvam. Yolculuğa çıkmazsam kendimi bir tutuklu gibi duyumsarım” diyen O, yedinci sanattaki sonsuz yolculuğuna başladı…
“Yaşamın kendisi bir yolculuk… Ben tarihten etkilendim çünkü sarsıntıların, sivil savaşların, diktatörlüklerin olduğu bir dönemde yaşadım. Bu olaylar çocukluğumdan başlayarak beni değiştirdi. Tarih bir anlamda zamanda yolculuğa çıkmaktır da. Zaman kavramı birçok biçemde açıklanabilir. Zaman biziz” diyen Angelopoulos ebedi bir zamana dönüştü…
Evet, yeni filmi ‘Öteki Deniz’i çekmekte olduğu sırada bir motosikletin çarpması sonucu yaşamını yitiren Theo Angelopoulos, öldüğünde 76 yaşındaydı…
* * * * *
Sinema ile tanışmasını şöyle anlatırdı O:
“Sinemayla ilişkim bir karabasan gibi başlamıştı. 1946 ya da 1947 yılıydı, tam olarak anımsamıyorum. Savaş sonrası yıllar. İnsanların sinemalara akın ettiği yıllar. Biz çocukların, gişelerin önünde oluşan uzun kuyrukların arasından içeriye süzülerek balkonun sihirli karanlığında kaybolduğunu anımsıyorum. O yıllarda çok film izledim, ama anımsadığım ilk film Michael Curtiz’in ‘Kirli Yüzlü Melekler’iydi. Filmde, kahramanın, iki gardiyanın kolları arasında elektrikli sandalyeye götürüldüğü bir sahne vardır. Onlar yürürken gölgeleri de duvarda büyür. Sonra birden bir çığlık duyulur: ‘Ölmek istemiyorum!’ Bu çığlık uzun süre rüyalarımdan çıkmadı. İşte sinema hayatıma böyle girmişti. Duvarda gittikçe büyüyen bir gölge ve bir çığlıkla…”
O “gölge ve çığlık”; Quentin Tarantino’nun, “İnsanlar bana film okuluna gidip gitmediğini sorduklarında onlara: ‘Hayır, filmlere gittim’ diyorum”; veya Jean-Luc Godard’ın, “Sinema bir zanaat değildir. Bir sanattır. Ekip çalışması demek değildir. Hep bir başınasınızdır; daha önce boş sayfanın başında nasıl bir başınıza idiyseniz, sette de bir başınasınızdır… Fotoğraf gerçektir… sinema ise saniyede yirmi dört kere gerçektir… Hiç kuşkusuz bir filmin başı, ortası ve sonu olmalıdır, ama ille de bu sırayla değil,” diye betimledikleri şeydir…
* * * * *
“Neden” mi?
Çünkü “Günümüz sinemasında, ölü zaman denen şey -suskunluklar ve aralar- artık gereksizleşmiştir. Bir sahne ile diğeri arasındaki bu tanımlanamayan zaman ortadan kaybolmuştur. Bence sessizlik bile adeta müzikal olmalıdır, kesimle ya da ölü karelerle yapılmayıp, karenin içinde yer almalıdır…”
“Benim gözümde sembolik öğeler, basit hikâyenin sınırlarından kaçmak, gerçekötesi bir dünyayı araştırmaktır. Bunlar senaryonun kumaşına girerlerse de, çoğunlukla anlamlarından pek emin değilimdir. Örneğin, Selanik limanından çıkarılan taş elin önemini söyleyemem…” diye açıklar Angelopoulos ‘Sisli Manzara’ filminin en önemli sahnelerinden biri, kendisine sorulduğunda.
Karanlık bir sokakta başlayan aynı filmde, kız çocuğu küçük kardeşine, tüm evrenin başlangıcının hikâyesini anlatırken, “Korkuyor musun… Önce karanlık vardı, sonra ışık oldu…” der ve karanlığın içinde istasyona doğru ilerlerler…
Bu “ilerleyiş” karesine Onun şu sözlerini eklemek gerek:
“Varacak hedefim yok, yolculuğun (hayatın) kendisi bir hedeftir…”
“Yağmurun ardındaki müziği duymak için susmak gerekir…”
“60’lardan beri, dünyayı değiştireceğimize inanıyorduk ama dünya değişmedi. Ancak en kötü zamanlarda bile umudumu kaybetmedim…”
Yine bir konuşmasında bütün filmlerinin temelinde yer alan “günümüz dünyası”na bakışını da şöyle açıklıyordu:
“Epey hazin bir yüzyılın sonuna yaklaştığımızı düşünüyorum. Yüzyıl başladığında o kadar umut ve hayal vardı ki: daha iyi bir dünya, daha fazla adalet, insanlar arasında daha fazla anlayış umudu. Bugün çevrenize baktığınızda her zamankinden çok engeller, sınırlar ve karşılıklı anlayışsızlık görüyorsunuz. Teknik düzeyde iletişim devasa boyutlara ulaştı. Bunun büyük bir farklılık yaratması gerekirdi ama o da korkarım sadece hayal. Gerçek iletişim yok gibi…”
“Bugünün yalnız bireyleri sinemaya unutmak için gidiyor, hatırlamak için değil…”
“Dünyanın şu anda sinemaya her zamandan daha çok ihtiyacı var. Yaşadığımız çürüyen dünyaya belki de en son direniş formudur sinema…”
Yine “Biz dünyayı değiştirebileceğimize inandığımız bir kuşağız ancak değiştiremedik. Dünya daha iyi hâle gelmedi” diyen Angelopoulos sinemasını şöyle anlatırdı:
“Yolun yarısından biraz fazlasını gittiğimi düşünüyorum. Bu yolu tarihsel olayların peşinden koşmakla harcadım. O süre zarfında da imgeden nasıl yararlanacağımı öğrendim. İmgelere hâkim olmaya çalışmadığımızda hâkim olabiliyoruz. Her bitiş yeni bir başlangıç, bütün bunlar duygusal bir kaos içinde gerçekleşiyor. Yeniden başlamak, bir kez daha yitirdiklerimizi yeniden bulmak için her seferinde yeni bir başlangıç yapıyoruz. Biz bilmediğimiz bir tanrıya dua eder gibi yapıyoruz. Ben bir kez daha bana bir film yapma şansı verilmesini diliyorum…
* * * * *
Yaşadıkları, yaptıkları, hasılı duruşu sinemaya doğrudan yansıyan Angelopoulos’un yolculuğuna baktığımızda ilginç şeylerle karşılaşırız. Üniversite yıllarının aktif militan öğrencilerinden biridir ve Marksisttir.
İlk gençlik yıllarının büyük düşü sinemacı olmak için üniversiteyi bırakır ve Fransa’ya gider, orada IDHEC’te öğrenci olur. 1960’lı yıllar, Fransa henüz yeniden siyasallaşmanın ve militanlaşmanın başlangıç aşamalarındadır.
O militanlık Angelopoulos’un yapıtlarının bir yerindedir hep…
1935’te doğan Angelopoulos, mitololojik göndermelere bolca yer verir filmlerinde.
Daha çok bireyden hareketle tarihsel bağlam içinde toplumsal olayları filmlerinde konu edinir ve özellikle entelektüel bireyin yaşama dair ızdırapları ve düş kırıklıkları işler.
‘36 Günleri’, ‘Avcılar’, ‘Kumpanya’, ‘Kitera’ya Yolculuk’, ‘Arıcı’, ‘Puslu Manzaralar’, ‘Leyleğin Geciken Adımı’, ‘Ulis’in Bakışı’, ‘Sonsuzluk ve Bir Gün’, ‘Ağlayan Çayır’ ve ‘Zamanın Tozu’ gibi önemli filmlerin sahibi olan Angelopoulos, birçok film festivalinde onur konuğu oldu. Yönetmen Angelopoulos, 2010 yılında 17. Altın Koza Film Festivali’nin onur konuğu olarak Adana’ya gelmiş ve ödül törenine katılmıştı.
* * * * *
Özgür Apak’ın, “Uzun ve ağır bir yolculuktur; yolda olmayı sevmeyenlerin, bir an önce ‘varmak’ isteyenlerin beğeneceği türden bir şey değil; yolda olmanın sinemasıdır,” der Angelopoulos’un yaptıkları için…
“Angelopoulos XX. yüzyılın en önemli sanatçılarından birisiydi, bir yandan Yunan kültürünün tarihinden getirdiği mitolojik söylenceleri öte yandan ise çağdaş tarihi sıkı bir örgüyle yeniden anlatıyordu, aslında bütün sanatçılar gibi hayatı boyunca tek bir filmi anlattı Angelopoulos: Odysseas’ın bir türlü sıla özleminden kurtulamadan çağdaş Yunanistan’da kendini arayışının filmini yapma çabası. Kendi tarihini kurmak ve tarihiyle yüzleşmek, bir anlamda sürgünlerin, iç savaşların, işgallerin, siyasi baskıların ve emperyalizmin her zaman diri Yunan ilgisinin toprağında, bir yere ait olma mücadelesiydi onunkisi.”[2]
Yunan trajedilerinden beslenen O, Politik sinemanın önemli isimlerindendir. Beyaz perdeye farklı bir bakış ve derinlik kazandırmıştır.
Sinema otoritelerine göre dünyada yaşayan büyük yönetmenlerden biriydi. Edebiyat için Dostyovski ne ise Angelopoulos da sinema için öyledir. İsimleri kadar içerikleri de hayli gizemli filmlerin replikleri Kazancakis, Ritsos, Kavafis tadındaydı.
Ünlü Alman sinema eleştirmeni Wolfram Schütte onun için “Zamanın bilirkişisi” derdi. Brecht’in “epik tiyatro” anlayışı kameranın büyüsüyle birleştirmişti. Kimilerine göre insana, iç dünyamıza bir yolculuktu yapıtları. Kimine göre ise insanı insandan uzaklaştırır, başka boyutlara götürürdü.[3]
Akira Kurosawa’nın, “Theo merceğinden her şeye sessizce bakıyor. Filmlerini, izleyiciyi perdeden koparmayacak kadar güçlü kılan işte bu sessizliğin ağırlığı ve Theo’nun kamerasının hareketsiz bakışının yoğunluğu” vurgusuyla betimlediği Onun sineması; “XX. yüzyılın silinmez etkilerini, XXI. yüzyılla yüzleşmeyi, siyasal, tarihi, sosyal olayların insanları, insanların olayları nasıl değiştirdiklerini benzersiz anlatımıyla vurguladı. XX. yüzyılın analizini geçmişle gelecek arasında dolaşarak irdeledi.
XXI. yüzyılı sorgularken değer yargılarının çürüyüşünü, solun ağır yenilgisini, etik olanın çöküşünü, büyük sermaye ile sanat-kültürün çatışmasını, sürgünleri anlattı. Eve dönüş, sürgün, çatışma, uzlaşma, baskı, sığınmacılık, iletimsizlik, düş, gerçek, geçmiş, gelecek, tarih, bellek, kimlik arayışı onun gözde temalarıydı.”[4]
“Angelopoulos, tarihsel romanın ve filmin ‘kapalı zaman’ının çerçevesini kırmış, tarihsel dönemlerin içinden geçen ‘zaman yolculuklarıyla’ tarihsel süreçlerin belli başlı uğraklarında bireyin, bu uğraklar ile buluşmasın ya da onlara uzak düşmesinin tragedyalarını anlatıp durmuştur.”[5]
Kolay mı? “Angelopoulos demek,… başlı başına insanlık vicdanı demekti,” Ali Koca’nın ifadesiyle…
Özetle “Çağımızın sinemasını sinema yapanlardandı…
Tarihsel akışla tek tek insan yaşamlarını bu denli ortak bir öykü içinde birleştirebilmek belki de Angelopoulos sinemasının en önemli yanı”ydı…[6]
Hasılı O; “Klasik anlatımı reddeden, insanın yüreğini titreten bir yönetmendi”;[7] Ayşe Emel Mesci’ye göre de, “Sinemanın şairi”ydi!
Özetle “Angelopoulos sinemasında Orhan Veli’yi buldum. Garip insanların hikâyelerini anlatıyordu çünkü,” vurgusuyla Emre Uzundağ’ın eklediği üzere:
“Angelopoulos, bizden biri. Evet, ancak bu topraklara dair iyi şeyler söyleyen küçük bir zümre bizden olma şerefine nail olur! Ama hayır, o bize hoş gözükmek derdinde değildi. Angelopoulos Anadolu’dur, Balkan’dır, Roma’dır, Yunan’dır ve en nihayetinde Akdeniz’dir. Anlattığı hikâyelerin yalınlığı, kuşatıcılığı ve coğrafya tanımazlığı, onu bizden biri kılmıştır. Kadrajına giren her karede kendimizden bir şey bulduğumuz, bizi arayışa sürükleyen filmlerdir onun filmleri. Hiçbir göz boyamaya, sinema hilesine başvurmadan, yaşamdan bir sahneyi alır ve öylece sunar bize. Sanatsallığı da buradan gelir. Fazla çaba harcamadan, kendini heder etmeden, gördüğünü yansıtır. Ne kumdan kaleler ne de buzdan saraylar gibi yitip gidecektir Angelopoulos’un anlattıkları.
Şiirseldir sineması. Epiktir bir yanıyla, fakat aynı zamanda masumdur. Eğer Angelopoulos’un sineması bir renkle müsemma olacak olsaydı, bu mavi olurdu. Zira denizin enginliğinin ve derinliğinin, gökyüzünün sonsuzluğunun ve kudretinin resmidir. Yıllanmış, hüzünlü, hayal kırıklıklarıyla dolu, pişman, âşık ve bir o kadar umutludur onun sineması…
Yüzyıllar öncesine dönüp onunla konuşan bir sinemadır onunki. Bu yanıyla da bizim sinemamızdır, çünkü sayfalarını karıştırdığı geçmişin izine Anadolu’da da rastlarız. Binlerce yıllık kardeşliğin izidir bu.
Eğer Angelopoulos sineması özetlenmeye muhtaçsa – ki bu imkânsız-, ben onu ‘Sonsuzluk ve Bir Gün’ filmindeki otobüs sahnesiyle özetlerim. Bu sahne, ağırbaşlı bir şenlik. Kısa mesafeli bir yolculuk. Varılacak bir nokta vardır ve o süre zarfında otobüste olanlar, yalnızca büyülü bir gerçekliktir. Bir yanıyla sürreal, bir yanıyla da o kadar sıradandır ki, tüylerinizin diken diken olmaması imkânsız. Küçük müzik dokunuşlarıyla varoluşun kıyısında gezdirir sizi. Bir an keyiflenir, bir an üzülürsünüz. Tüm zıtlıkların bir arada olduğu enfes, damağınızda buruk bir tat bırakan ufak bir andır sadece.”[8]
* * * * *
“Sinema, ‘devrim’le bir aradayken kıymetlidir,”[9] diyen Müjde Arslan’ın saptamasının altını özenle çizerek; Barış Yıldırım’ın şu çok önemli saptamasıyla noktalıyorum dediklerimi:
“Yunan yönetmenin toplumsallıkla ilişkisi, bir tarafı kör bir madalyon gibidir. Birçok bireyci sanatçının aksine, madalyonun toplumsal sorunlar yanını görür, fakat onları ortaya çıkaran siyasi iktisat yanına kördür. Ama boşluk tanımayan bir dünyada bu boşluğu başka şeylerle ikame etmek zorundadır ve çareyi değerler, bellek, dayanışma gibi romantik idealler ve idealar dünyasına ait şeylere sarılmakta bulur.
Angelopoulos, yaşadığı dünyanın sorunlarını görmesi anlamında bizdendir… Ama o, bu sorunların çözümünü yine onları yaratan yapının kendisinde aradığı ölçüde bizden değildir. Aslında ahlâki bir sosyal demokrasidir onun aradığı…
23 Şubat 2012 12:26:59, Ankara.
N O T L A R
[*] Patika, No:77, Nisan-Mayıs-Haziran 2012…
[1] “Sabır, emek ve bilgeliktir” (Sefarad Atasözü.)
[2] Zahit Atam, “Angelopoulos’un Ardından”, Birgün, 5 Şubat 2012, s.9.
[3] Aygül Yıldız, “Theo ‘Başka Denizler’e Yol Aldı”, Gündem, 26 Ocak 2012, s.15.
[4] Aslı Selçuk, “… ‘Balkanlar’ın Belleği’ne Veda”, Cumhuriyet, 27 Ocak 2012, s.14.
[5] Veysel Atayman, “Suskunluk da Bir Sestir Angelopoulos”, Birgün, 26 Ocak 2012, s.13.
[6] Turgay Fişekçi, “Angelopoulos’un Ardından”, Cumhuriyet, 1 Şubat 2012, s.15.
[7] Sevin Okyay, “O Şimdi Sonsuzluğa Karıştı”, Radikal, 26 Ocak 2012, s.30-31.
[8] Emre Uzundağ, “Bakakalırım Giden Geminin Ardından”, Radikal, 27 Ocak 2012, s.19.
[9] Müjde Arslan, “Sinema, Devrim ve 68”, Mesele, No:17, Mayıs 2008, s.46.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s