SOMUT VERİLERLE KAPİTALİZMİN EKOLOJİK SORU(N)LARI: (KÜRESEL) ISINMA + SU(SUZLUK) + KİRLİLİK + NÜKLEER + KENT= TÜRKİYE + YERKÜRENİN HÂLİ

“Uçaklar atlardan daha hızlı gider diye, bu dünyanın daha iyiye gittiğini göstermez.”[2] “Somut Verilerle Kapitalizmin Ekolojik Soru(n)ları: “Kirlilik + Kent + (Küresel) Isınma + Su(suzluk) + Nükleer = Türkiye + Yerkürenin Hâli” konusunda söz etmek umut ile “umutsuzluk” arasına sıkışmak ya da gecenin aydınlığa mündemiç olduğu düşünmek gibi bir şey… Ya da “Umut olmadan, umut edilen ele geçirilemez,” diyen Liesherak’ı ve “Yaşayanlar için umut her zaman vardır. Umutsuzluk, ölüler içindir,” uyarısıyla Theokritos’u anımsamak… Veya W. Bourdillon’un, “Gecenin binlerce gözü vardır”; Longfellow’un, “Sabah yaklaştıkça, gece kararır,” sözlerinin altını defalarca çizmek… Vb’leri gibi, gerilimli, sıkıntılı, sancılı bir iş yani…
Bu işin bir yanı… İkincisi de, burjuva hegemonyanın “apolitik politikas(ızlığı)ı” insan(lık)a dayattığı açmazın ya da Albert Camus’nün, “Çağdaş siyasi toplum, ‘insanları umutsuzluğa düşürme makinesi’dir,” diye betimlediği “öğretilmiş çaresizlik”in orta yerinde, ekolojik soru(n)ların her ele alınışında “Siyaset yapma!” uyarılarının ağızlarda sakız olduğu koşullarda, tartıştığımız meselenin tümüyle politik olduğunun altının çizilmesi gerekliliği… Kapitalizmin devreye soktuğu ekolojik felaketin kıyısında
dolaşan insan(lık)ın, yeniden eşitlikçi-özgürlük ütopyalarına ihtiyacını acilleştiren gidişatta, soru(n)lar için radikal çözümlere gereksinim[3] büyümektedir ki, bu da insanlığın yeni bir şafağa tanık olacağının kanıtıdır… Çünkü ekolojik yıkım tehdidi, kapitalizme karşı hoşnutsuzluğu büyütürken, itiraz tabanını da genişletmektedir…
Evet Demokritos’un, “Evrendeki her şey olasılık ve gerekliliğin ürünüdür,” diye betimlediği bu durumda da; Oscar Wilde’ın, “Hoşnutsuzluk, bir insanın ya da ulusun ilerlemesi için attığı ilk adımdır,” sözlerine denk düşen gelişme(ler) yaşanmaktadır… 3I. AYRIM: KÜRESEL ISINMA FELAKETİ “Bütün yüreğimle inanıyorum ki doğayı yok etmek suçların en büyüğüdür.”[4] İspanya Halk Partisi’nden Mariano Rajoy’un, küresel ısınmanın abartılmaması gerektiğini belirtip, “Dünyanın en önemli 10 bilim adamı burada ve hiçbiri bana yarın Sevilla’da havanın nasıl olacağını garanti edemedi. Nasıl olur da bazıları 300 yıl sonra dünyada neler olacağını söyleyebilir? Bu küresel ısınma konusunda çok dikkatli olmak gerekir, ama dünyanın en büyük problemi hâline de getiremeyiz,”[5] diye haykırdığı tekelcikapitalizmin küresel aymazlık dünyasının saçmalamalarını bir kenara bırakırsak; Sağır Sultan’ın dahi duyduğu üzere, yerküre bir iklim değişimi ya da küresel ısınma illetiyle karşı karşıyadır; “tehlike” ya da “tehdit”, ne derseniz deyin; “acil”dir, “acilleşmekte”dir! Örneğin Alman ve İngiliz hükümetlerinin çevre konusundaki danışmanı iki profesör küresel ısınmanın önüne geçmek için geç kalındığını açıklıyor… BBC’ye konuşan İngiliz Prof. David King ve Alman Prof. John Schnellnhuber, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nde (IPCC) yer alan birçok meslektaşları gibi politikacıların sera gazı salınımını azaltmak konusunda çok ağır adımlar attıklarını, şimdi konulan yüzde 30-40 azaltma gibi hedeflerin sıcaklık artışını 2 derecenin altına çekmeye bile yeterli olmayacağını savunuyor…[6] Ya da Ömer Madra’nın ifadesiyle, “Ne kadar zamanımız kaldığını bilmiyoruz. Niçin artık beklemeyeceğimizi ise sanırım, bilmesek de hissedebiliyoruz artık. İşin garip tarafı, küresel iklim değişikliği, bu yüz bin yıllık sarsıntılı macerasında ‘aklını başına devşirmesi’ için insanlığın önüne çıkmış ilk, belki de tek fırsattı. ‘Ortak akla’ muazzam bir ‘salto’ attırabilirdik belki. Bu ihtimal hâlâ var gibi görünüyorsa da, çok vaktimiz kalmadığından adım gibi eminim…”[7] Durum bu; aciliyeti de böyle! Siz boşverin Mahmood Ayub’un, “BM küresel sorunlara çözüm bulunması için eşsiz bir konuma sahip,”[8] türünden palavralarına! Kapitalist sisteme endeksli soru(n) BM’nin kontrolünde değildir. Kolay mı? Kapitalizmin otomotiv uygarlığında her yıl araçlar için (küresel ısınmaya yol açan) 1 trilyon 700 milyar litrelik akaryakıt kullanılıyor (Bu rakam bir yıl içinde kullanılan şişe suyu miktarının iki katına denk geliyor)![9] Türk hacı adaylarının dahi, 18 Aralık 2007 günü Arafat’ta geleneksel olarak Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yaptırılan Vakfe Duası’nda küresel ısınmaya neden oldukları için af 4dilediği;[10] veya kimilerinin felaketten bir “keramet” beklediği[11] koşullarda, bunun ne demek olduğunu kavrayabiliyor musunuz? Evet, evet durum “vahim”! Ve şimdi katil kapitalizm karşısında; “Doğa yaşamak için gereksinilen bir araç değil, yaşamın ta kendisidir,” diyen Marx’ı -yeniden- anımsama zamanı… Kapital’dekiler de dahil olmak üzere pek çok yazısında da kapitalist üretim biçiminin, toplumsal üretim sürecinin bileşim ve tekniklerini, aslında tüm zenginlik kaynaklarını, yani doğayı ve işçileri kurutarak düzenlediğinden bahseden O’nun dedikleri; üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen insan(lık)ın gündemindedir bugünde hâlâ… Marx’ın, kapitalizmin daha gençliğinde öngördüğü bu eğilimlerinin en trajik sonuçlarıyla yüzleşmek bugünde, bir felaket eşiğindeki hepimizin sorunudur… Çünkü yaşamın ta kendisi olan doğa, ona hükmetmeyi başardığı oranda onu pervasızca sömüren kapitalist üretim tarzının ölümcül tehdidi altındadır… Ve en önemlisi yaşamın kaynağı kapitalizm tarafından kurutulmak üzeredir… Kimi iddialara göre, 2012 geri dönülmez noktanın ilk yılı olacaktır… O hâlde; “2012 dönemecine girdiğimiz şu günlerde küresel iklim ve küresel adalet hareketlerinin çağrı ve önerilerine kulak vermemiz gerekiyor…”[12] I.1-) KÜRESEL ISINMA NEDİR? “Nankör insan, her şeyin fiyatını bilen fakat hiçbir şeyin değerini bilmeyen kimsedir.”[13] “Buzulların erimesine, iklimlerin değişmesine neden olan küresel ısınma nedir?” diye soracak olursanız;[14] Prof. Dr. Emrullah Güney, ‘Çevrebilim Sözlüğü’nde şöyle yanıtlar sorunuzu: “Başta karbondioksit olmak üzere bazı atmosferik gazlar sera camının etkisini andıran bir etkiye sahiptir. Işığı geçirir, fakat sıcaklığı içeride tutar ve sıcaklık artışına neden olur. Atmosfer ile yer arasındaki sıcaklık dengesi, sanayileşmedeki ve fosil yakıtların yanmasındaki artıştan kaynaklanan atmosferik karbon dioksit artışlarından etkilenir, bu ise atmosferdeki ortalama sıcaklığı yükseltir…” Uzmanlara göre, buzulların ve donmuş kara parçalarının erimesi ve okyanusların ısınması küresel ısınmanın sonuçları olduğu kadar bu sürecin hızlandırıcısı da. Doğa yasası gereği burada zincirleme bir etki söz konusu. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 5Şöyle ki: Kutuplarda eriyen cam gibi buzulların altından ya kara parçası ya da mavilacivert deniz çıkıyor. Bu da güneş ışığının eskisi kadar yansıtılmayacağı anlamına geliyor. Böylelikle, okyanuslar daha fazla ısınacak, okyanusların ısınmasıyla daha çok buzul eriyecek. Son olarak, ABD Ulusal Kar ve Buz Bilgi Merkezi, Kuzey Buz Denizi’ndeki erime hızının rekor seviyeye ulaştığını açıkladı. 8 Ağustos 2007 tarihinde yapılan ölçümlere göre 1979-2000 yıllarında ortalama 7.7 milyon kilometre olan alan, 5.8 milyon kilometreye düştü. Yani yüzde 30’luk bir azalma gerçekleşti. Danimarka’nın Kuzey Kutbu’na yakın adası Grönland’da toplam buzul alanının yüzde 30’unun son 30 yılda eridiği ortaya çıktı. Bilim insanları, erime devam ettikçe deniz seviyesinin 7 metreye kadar yükselebileceğini söylüyorlar. Bu da, Danimarka ve Hollanda gibi kıyı ülkelerin sular altında kalması anlamına geliyor. Fransız uzman Jean Jouzel’e göre ise, yeryüzü sıcaklığı bir asır içinde 0.8 derece arttı. Bu arada, 1961-1990 yılları arasıyla kıyaslandığında 2071-2100 arasında ortalama 3 derecelik bir artış daha, binlerce kişinin ölmesi anlamına geliyor. Çünkü, iklimsel değişikliklerle birlikte salgın hastalıkların ve orman yangınlarının artması; kıyı bölgelerde su ve sel baskınlarının yaşanması bekleniyor. İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN OLASI RİSKLERİ[15] IPCC’nin dördüncü Sentez Raporu’nda iklim değişikliğinin olası riskleri şöyle sıralanıyor: a) SICAKLIĞIN ARTMASI: Küresel ısınmanın hem iyi hem de kötü etkileri vardır. Pozitif açıdan daha az sayıda insan soğuk havadan etkilenir ve soğuk bölgelerde tarım ürünlerinden daha yüksek verim alınır. Olumsuz açıdan ise tropik ve tropik altı bölgelerde tarımsal üretim azalır, böcek nüfusu artar, su kaynakları azalır ve kentlerde hava kirliliği artar. b) ISI DALGALARI: Bilim insanları aşırı sıcakların tüm dünyada etkili olacağından yüzde 90 emin. Sıcaklar orman yangınlarına, insan ölümlerine ve yosun patlaması gibi su kalitesinde sorunlar yaşanmasına yol açabilir. c) ŞİDDETLİ YAĞMURLAR: Bilimsel tahminlere göre-sağanaktan doluya kadar- aşırı yağışlar yüzde 90 olasılıkla artacak. Bu felaketlerin sonucunda su kalitesinde düşme, seller, ekinlerin zarar görmesi, toprak erozyonu ve hastalık riski ortaya çıkacak. d) KURAKLIK: Bilim insanları kuraklığın önümüzdeki yıllarda yüzde 66 oranında daha sık ve yaygın görüleceğini tahmin ediyor. Susuzluk, tarım ürünlerindeki Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 6azalmadan kaynaklanan yiyecek azlığı nedeniyle açlık ve orman yangınları ortaya çıkacak. e) DAHA GÜÇLÜ FIRTINALAR: Denizlerin ısınması büyük bir olasılıkla tropik siklonları arttıracak. Çok sayıda insan bu nedenle ölecek ya da yaralanacak; hastalıklar baş gösterecek; mercan kayalıkları hasar görecek ve maddi hasarlar meydana gelecek. f) BİYO ÇEŞİTLİLİKTE AZALMA: Ortalama sıcaklığın yalnızca 1.5 santigrat derece artması, bugün bilinen türlerin üçte birinin yok olmasına yol açacak. g) DENİZ SEVİYESİNDE YÜKSELME: Denizlerde su seviyesi yükselecek. Deniz seviyesinin altında kalan topraklar sular altında kalacak. Bunun sonucunda toplu göçler yaşanacak. IPCC raporunu hazırlayanlardan kimya mühendisi Lenny Bernstein bu konuda şu bilgiyi veriyor: “Sıcaklık arttıkça termal genişleme, buzulların erimesinden bağımsız olarak deniz seviyesinde yükselmelere yol açacak. Bugüne dek elde ettiğimiz verilere göre bu, çok ciddi sonuçlara yol açacak ve buzulların erimesi de bu sonuçları daha da vahim hâle getirecek.” IPCC’ye göre buzul erimeleri hâlihazırda bilim insanların tarafından gözleniyor ve erime giderek hızlanıyor. Bu arada su seviyesindeki artışlar IPCC’nin 2001 yılı projeksiyonlarının çok üzerinde seyrediyor. Stanford Üniversitesi’nden iklim bilimci Stephen Schneider, “Şu anda en kötü senaryodan bile daha kötü durumdayız. Artık dünyamız son derece güvensiz bir yer,” diyor. 2007 Şubat ayında yayımlanan Birleşmiş Milletler raporuna göre, XXI. yüzyıl içinde su baskını ve kuraklık nedeniyle yüz milyonlarca insan yaşadığı yeri terk edecek, canlı türlerinin yüzde 40’ı yok olacak ve her altı kişiden birisi içme suyu sorunu yaşayacak. Ne yazık ki, tahminler doğru çıkıyor: Türkiye kuraklık çekerken Bangladeş’te milyonlarca insan seller yüzünden evsiz kaldı, şimdi de salgın hastalıklarla boğuşuyorlar. Yine çok uzağa gitmeye gerek yok, ülkemizde birçok hayvan türü yok olurken tropikal iklimlerde yaşayan bazı hayvanlar görülmeye başladı.[16] 7I.1.1-) YAKLAŞAN FELAKET “Doğa üzerindeki zaferimizden dolayı kendimiz fazla kutlamayalım. Her bir zafer için, doğa bizden intikamını alacaktır. Her adımda etimizle, kanımızla, beynimizle kendisine ait olduğumuzu ve içinde yer aldığımızı hatırlatacaktır bize.”[17] “Felaket” eşikte… Meteoroloji Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı, iklim değişikliğinin önümüzdeki yıllarda durdurulmasının mümkün olmadığına dikkat çekerek, “Dünya, üzerindeki türlerin devamı için gereken tepkiyi vermeye başlamıştır. Hayat devam ediyor ve kalan sağlar bizimle diyecektir,”[18] derken; İngiltere eski Dışişleri Bakanı Margaret Becket de ekliyor: “BM Güvenlik Konseyi Dönem Başkanı olarak iklim değişikliğiyle ilgili özel bir oturum düzenledik. Uluslararası topluluğun büyük çoğunluğu artık bu tehdidin farkında”![19] Sakın ola kimse inkâra kalkışmasın![20] Uzmanlar, çevre felaketlerinin göz göre göre geldiğini, ısınma ve susuzluğun artmaya devam ederken sağlık görevlileri de sadece sıtmadan 1 milyon kişinin yaşamını yitirebileceği uyarısını yapıyor![21] BM’ye bağlı çalışan bilimciler, XXI. yüzyıl sonuna kadar deniz suyu seviyesindeki yükselmenin, bugüne kadar yapılan tahminlerin iki katı bir boyutta olabileceği konusunda uyarıyorlar! (Geoscience dergisinde yayımlanan bir diğer araştırmaya göre, deniz suyu kutuplardaki buzulların erimesine bağlı olarak 160 santimetre yükselebilir.[22]) Yine Bilim dergisi Nature’da yayımlanan bir çalışma, ozon gazının iklim değişikliği üzerindeki etkisinin sanılandan çok daha fazla olabileceğini gösterdi! (Çalışmayı yürütenlerden Exeter Üniversitesi’nden profesör Peter Cox, “Ozon gazının iklim değişikliğini sanılandan iki kat fazla etkilediğini düşünüyoruz,” dedi.[23]) Kuzey Kutbu buzulları küresel ısınmanın etkisiyle eridi, denizcilerin uzun yıllar boyunca kullanmak istediği rota açıldı: Atlantik’i Pasifik’e bağlayan yol seyre elverişli artık![24] Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi’nde (NASA) görevli iklim uzmanlarının araştırmasına göre Kuzey Buz Denizi’nin 2040’ta tamamen eriyeceği düşünülüyordu, ancak gerçek tarih 2012 yazının sonu olabilir![25] 8Dünya nüfusunun büyük bir kısmı, çölleşme yüzünden yerinden olma riski altında. BM tarafından hazırlanan rapor önlem alınmazsa 2 milyar kişinin göç edeceği uyarısını yapıyor! [26] BM Genel Sekreteri Ban Ki-Mun, “Küresel ısınmaya müdahale etme zamanı bu andır. Acilen önlem alınmazsa insanlık aç ve susuz kalabilir,” diyerek dünya ülkelerine çağrı yaptı! [27] 2007’de binlerce kişinin yaşamını yitirmesine yol açan doğal afetlerin 2008’de artacağı belirtildi! (Küresel ısınmaya bağlı iklim değişiminin acı faturası, 2007 yılında binlerce kişinin ölümüne ve milyarlarca dolarlık zarara yol açan doğal felaketlerde görüldü. Endonezya’nın Cava Adası’nda toprak kaymaları ve seller nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 200’e yaklaşırken dünyanın önde gelen sigorta şirketlerinden Almanya merkezli “Munich Re”, önümüzdeki yıllarda küresel ısınmaya bağlı felaketlerin artacağı uyarısında bulundu… Şirketin yönetim kurulu üyesi Torsten Jeworrek, “2007’de mega felaketlerin olmaması bizi aldatmamalı” diyerek, 2006 yılında felaketlerin yol açtığı 50 milyar dolarlık zararın, 2007’de 75 milyar dolar düzeyine ulaştığına dikkat çekti. 2005 yılında ABD’nin güney bölgelerini vuran Katrina kasırgası sebebiyle felaketlerin dünya çapındaki faturası 220 milyar dolar olarak tahmin edilmişti.[28]) Ayrıca ABD’nin ‘Center For Strategic And International Studies’ ve ‘Center For A New American Security’ adlı düşünce kuruluşlarının raporu, iklim değişikliğinin ABD’nin tarihte karşılaştığı en büyük ulusal güvenlik tehditlerinden biri olabileceğini belirtti! (İklim değişikliğinin göç patlaması, su ve diğer kaynaklar için savaşlar, nükleer enerjiye daha çok yönelme ve nükleer silahların yayılmasına yol açacağı sıralanırken, ortalama sıcaklık 2040’a dek 5.6 derece artarsa modern insan yaşamının her alanının baştan sona istikrarsız hâle geleceği, topyekûn bir nükleer savaş sonrasında insanların karşılaşacakları yaşam koşullarıyla benzerlikler taşıyacağı öngörüldü.[29]) Ve nihayet BM’nin 2 Şubat 2007 tarihli iklim raporundaki çarpıcı tespitleri de şöyle: * 2100’e kadar sıcaklık 1.8 ila 4 derece artacak. Bu, binlerce yıldır iklimde meydana gelen en dramatik değişiklik! * Uzun süreli ve yoğun sıcak hava dalgalarıyla daha sık karşılaşacağız! * Uygarlaşma ne kadar yavaşlarsa yavaşlasın ya da sera gazlarının salımı ne kadar azalırsa azalsın, küresel ısınma ve deniz seviyesinin yükselmesi asırlarca sürecek. Okyanuslardaki su seviyesi 18 ile 59 santimetre yükselecek! * Daha şiddetli fırtınalar görülecek! 9* Sıcaklık dalgaları daha sık yaşanacak! * Kutup buzulları eriyecek. 2100 yılı yazında artık Antarktika olmayabilir! * Bangladeş’ten Hollanda’ya pek çok kıyı ülkesi sular altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya![30] * Küresel ısınma Afrika ve Güney Asya’daki tarım ürünlerinde yüzde 30’a varan azalmaya neden olacak![31] I.1.2-) ISINMANIN “MALİYETİ”! “Koca selleri meydana getirenler, küçük dereciklerdir.”[32] “İyi de bunların maliyeti ne?” mi… UNDP’in İnsani Gelişme Raporu’nda iklim değişikliğinin insani gelişmede benzeri görülmemiş gerilemelere yol açabileceğinin altı çizilirken; özellikle yoksulluğu azaltmada, beslenmede, sağlıkta ve eğitimde esaslı gerilemelere yol açacağı söylenen iklim değişikliğinin “ilk ve en ağır bedellerinin bugünkü ekolojik borçta hiçbir suçu bulunmayan yoksullar tarafından ödenecek olması” vurgulanıyor.[33] Bu işin bir yanı; ötekiler de şöyle…[34] Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Nilgün Kazancı’nın açıklamalarına göre, küresel ısınma nedeniyle, dünyadaki kuşların yüzde 12’si, kurbağaların yüzde 32’si, kaplumbağaların yüzde 42’si, memelilerin yüzde 23’ü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya…[35] Akdeniz Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ramazan İkiz de, küresel iklim değişikliğiyle birlikte bazı tehlikeli tür köpekbalıklarının Akdeniz’e girebileceklerini açıkladı…[36] Gerçekten de su ısısının 2 derece yükselmesiyle Hint Okyanusu’ndaki 33 canlı türü yer değiştirdi… Konuya ilişkin olarak İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bayram Öztürk, Akdeniz’de su ısısının 37 yılda 2 derece yükselerek 32’ye çıktığını belirterek, “Hint Okyanusu ile Akdeniz suyunun arasındaki ısı farkının 2 dereceye kadar düşmesi nedeniyle, 33 değişik canlı türü Kızıldeniz’den geçerek Akdeniz’e girdi. Bunların içerisinde insan açısından hayati tehlikeleri olan canlı türleri de mevcut. Bu nedenle bölgede daha çok ve detaylı inceleme yapılması gerekiyor” dedi…[37] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 10DÜNYADA NELER OLUYOR VE OLACAK?[38] Bugün dünyanın yüzde 30’u kuraklık çekiyor. Bu oran 1970’lerin iki katından da fazla. Dünya çapında deniz seviyesi sadece bir metre yükselse, sular 5 milyon km2 karayı örtecek. Denizin 2 derece ısınması durumunda birçok mercan türü ölecek. 1932-1956 yılları arasında petrol ve otomotiv şirketleri 45 Amerikan şehrinde elektrikli tren şebekelerini satın aldılar ve bunları söküp attılar. Amaçları daha fazla petrol kullanımını misillemekti. Her yıl bir milyon yıllık depolanmış güneş enerjisi yakıyoruz. ABD dünya nüfusunun yüzde 4’ünü barındırıyor ve sera gazlarının yüzde 24’ünü salıyor. İnsan, atmosfere 1850’den beri her yıl daha fazla karbon gazı attı. Atmosferdeki miktar yüzde 36 arttı. Gündüz ile gece arasındaki ısı farkı artıyor, kıtalar okyanuslardan daha fazla ısınıyor. Avrupa’nın kuzeyi, Asya’nın kuzeyi ve Amerika’nın kuzeyi ısınmayı en açık şekilde yaşayan bölgeler. Bunların yanında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji Kliniği’nden Prof. Dr. Recep Öztürk de, küresel ısınmanın enfeksiyon hastalıklarını artıracağına dikkat çekti…[39] Uzmanlara göre küresel ısınma pek çok hastalığın da kapısını açıyor. Çok yakında hepatit A, tifo, dizanteri, tüberküloz, mantar, bakteri ve virüs enfeksiyonları, hatta akciğer kanseri vakaları daha da artabilir…[40] Ve çok önemli bir şey daha: Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre her yıl iklim değişikliğinin doğrudan ve dolaylı etkileri sonucu 150 bin insan ölüyor. Önlem almaya başlamazsak çok daha fazla kişi ölecek. Kıtlık, sellerde artış ve yoğun göçler bekleniyor. Barınma ve yiyecek için milyonlarca kişi göç edecek. Savaşlar çıkacak…[41] 11I.2-) ISINAN TÜRKİYE KURUYOR! “Varolmak algılanmaktır.”[42] Kar yağmıyor, kuraklık artıyor, sıcaklar daha uzun sürüyor… Uzmanlar, yaz kış fark etmez saat 11.00-16.00 arası güneşe çıkmayın diye uyarıyor. Dünya son 420 bin yılın en sıcak dönemini yaşıyor. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de buzullar eriyor. Ağrı, Cilo, Süphan ve Kaçkar’daki buzullar hızla eriyor, Erciyes ve Aladağ’da buzullar tamamen eridi… Kuraklık sonucu göç ve su savaşları, tüm canlılar için yakın tehlike olarak belirdi ve bilim adamları sürekli uyarıyor; eğer önlem alınmazsa 40 yıl sonra üçüncü dünya ülkelerinde toplu ölümler yaşanacak. Orta Anadolu’da kuruyan göller, Muş, Konya, Çukurova, Aydın ve Muğla’da kuraklık sonucu en verimli ovaların çölleşmeye yüz tutması, Ege’de üzüm ve incir üretiminde verimin önemli ölçüde düşmesi, barajların kuruması gibi haberlerden geçemediğimiz ve çiçeği burnunda Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun büyük bir aymazlık içinde “küresel ısınmanın Türkiye’yi tehdit etmediğini” buyurduğu günlerde Türkiye’yi ve dünyayı bekleyen küresel felaketin boyutları gözler önünde…[43] Bilindiği üzere sıcaklık artışları, günlük hayatı, insan sağlığını olumsuz yönde etkilerken en önemli etki su kaynakları üzerinde görülmeye başlandı. Küresel ısınma ve ‘El Nino’ ile gelen aşırı sıcaklar, kar yağışlarının azalması, ani sağanaklar şeklinde oluşan yağışların yeraltında depo edilememesi, buharlaşmanın artması, yanlış su yönetimi gibi sebeplerle su kaynaklarımız beslenemiyor ve buharlaşmanın artması ile de alarm sinyalleri veriyor. Göller, akarsular kuruyor. Akşehir Gölü artık yok. Son yıllarda Amik, Avlan, Güvenç, Emen, Kestel, Yarma, Eşmekaya Gölü, Hotamış ve Ereğli sazlıkları yok oldu, Menderes Nehri son dönemdeki sıcaklıkların etkisi ile artan su ihtiyacını karşılamak için fazla su alımı nedeniyle akmaz oldu. Tarım alanlarında sulama yapabilme olanağı giderek azalıyor. Barajlarımızda 2005 Aralık ayında doluluk oranı yüzde 63.4 iken, Aralık 2006’da yüzde 58’e geriledi. 2006 Ocak ayında İstanbul’daki 17 su kaynağının yüzde 81.3’ü doluydu. Bu yıl, ocak rakamlarına göre ise doluluk oranı yüzde 56’ya düştü. Gelecek 100 yılda Türkiye’yi, bugün Kuzey Afrika’da egemen olan kurak ve sıcak iklimin kuşatacağı, çölleşme tehlikesinin baş göstereceği artık tahmin ötesinde bir gerçeklik. BM bünyesinde oluşturulan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli tarafından hazırlanan taslak rapora göre de, küresel ısınma nedeniyle 20 yıl içinde yüz milyonlarca kişi susuz kalacak. Dünya yüzeyinin 1/3’ü de çölleşme tehdidi altında. Çölleşmeden doğrudan etkilenen bölgelerde yıllık gelir kaybı 42 milyar dolar. Oysa çölleşmeyle mücadelenin yıllık bedeli sadece 2.4 milyar dolar. Susuzluk, kuraklık ve çölleşme demek gıda azlığı ve açlık demektir. [44] 12Örneğin, iklim değişikliği ve kuyular yüzünden son 18 yılda yüzde 60 küçülen Tuz Gölü, böyle giderse en çok 2015’te kuruyacak![45] XXI. YÜZYILDA TÜRKİYE NASIL OLACAK?[46] DEĞİŞEN MEVSİMLER İklimin değişen özellikleri dayanabilme sınırlarımızı zorlayacak. Kış aylarında yağış miktarı yazdan daha hızlı azalırken, sıcaklıklardaki artış yazdan daha düşük olacak. Gelecekteki yazlarımız ve sonbaharlarımız daha kuru, kışlarımız ise daha yumuşak geçecek; sadece Karadeniz Bölgesi daha nemli ve fırtınalı olacak. SU KAYNAKLARI SORUNU Yeraltı sularımız azalan yağışlarla daha az beslenip artan taleple daha fazla kullanılacağı için daha hızlı yok olacak. Irmaklar yazları ekseriyetle kuru kalacak, kışın ise daha sık ve güçlü biçimde taşacak. Yerleşim merkezleri (özellikle turistik dönemlerde nüfus patlaması yaşayanlar) yazları olağan hâle gelen su kıtlıklarıyla baş edebilmeyi ve su baskınlarının olduğu sel yataklarından bina yapmamayı öğrenmeli. UYARLANMASI GEREKEN TARIM Su kaynaklarındaki azalma tarımı etkileyerek fazla sulama isteyen (örneğin şeker pancarı, mısır, vb. gibi) ve çok geniş topraklara ihtiyacı olan ürünlerin ekilmesini büyük ölçüde sınırlayacak. Korular ve ağaçlarla çevrili alanlar topraktaki ve yeraltındaki suların ve hatta toprağın kendisinin korunmasına büyük katkı sağlıyor. Artan sağanak yağışlardan dolayı damla erozyonu toprağı bugüne oranla daha fazla aşındıracak. Su geçirmezleşmiş ve ağaçsızlaşmış yani hiçbir ağaç kökünün toprağı tutamayacağı alanlarda yaşayanlar heyelan ve moloz akıntıları gibi kütlesel toprak kaymalarına hazırlıklı olmalı… DEĞİŞEN DENİZ KIYILARI Marmara, Karadeniz ve Akdeniz 2100’de birkaç desimetre yükselecek. Bu özellikle Samsun-Kızılırmak, İzmir-Gediz, Aydın-Büyükmenderes ve Adana-Göksu deltaları gibi bazı nehir haliçlerini ve alçak bölgeleri (Türkiye’nin güney kıyılarındaki çok hassas lagünleri) tehdit edecek. Türkiye’nin 8200 kilometrelik deniz kıyıları bir yüzyıl içinde değişecek. DAHA AZ KARLANAN DAĞLAR XXI. yüzyılın kayakçıları dağlarda kara ulaşmak için mutlaka dedelerinden çok daha yukarı çıkmak durumunda kalacak. Doğu Karadeniz dağlarında 1500 metre yükseklikte, karlanma süresi bugünkünden dörtte bir oranında daha kısa olabilecek, güneyde Toros Dağları’nda ise bu süre yarıya yakın azalabilecek! 2500 metrenin üzerindeki, yüksek rakımlardaki “kayılabilir alanlara” sahip olan merkezlerin ise telaşlanmasına gerek yok. DAHA FAZLA AKDENİZ MANZARASI Doğa gezginleri manzaranın XXI. yüzyılın başındaki gibi olmadığını fark edecek. Havanın ortalama sıcaklığının artmasıyla Akdeniz ağaçları olan Halep çamı ve palamut meşesi Bolu bölgesine yerleşirken, kayın ağacı, gürgen ve ladin gibi daha ‘soğuk’ türdeki ağaçlar belki de tamamen kuzeye doğru göç edip Türkiye’yi terk edecekler. Türkiye’nin Ege ve İç Anadolu Bölgesi daha kurak olurken, kuraklaşan Doğu Anadolu Bölgesi, ormanlar yerini otsu bitkilere ve çalılara bırakacağı için, steplere benzeyecek. 13Tablo o kadar vahim ki, küresel ısınma nedeniyle 40 yılda 3 Van Gölü kadar su kaybedildiğini saptayan TÜSİAD bile, politikacıları duyarsızlıkla suçladı![47] Gerçekten de TEMA Vakfı’na göre Türkiye’nin yüzde 89’u hafif, orta, şiddetli ve çok şiddetli olmak üzere erozyon ve buna bağlı olarak çölleşme riskiyle karşı karşıya. Yanlış arazi kullanımı, doğal bitki örtüsünün yok edilmesi, toprak ve yüzey özellikleri erozyona yol açıyor. Küresel ısınma diye tanımladığımız iklim değişiklikleri ise çölleşmeyi hızlandırıyor. Erozyon da, çölleşme de Türkiye için yeni olgular değil. Yaşanan ve yaşanacak tüm çevre felaketleri “gözle görülür” bir süreç içinde gerçekleşiyor.[48] Ve nihayet küresel ısınma ile Türkiye’de,[49] 1980’lere kadar tepelipelikan, macarördeği, dikkuyruk, alacabalıkçıl, küçüksumru gibi 150’nin üzerinde türde binlerce kuşun barındığı ve 20 bin hektara yayılan Akgöl Sazlığı, şimdi uçsuz bucaksız bir kum yığını… Konya’nın Ereğli ilçesindeki eski sazlık, yeni çöl, Ereğli’yi de tehdit eder hâle geldi… Ereğli Tarım İlçe Müdürü Özkan Özgüven ise, “2007 yılında kum fırtınaları yüzünden Polis Okulu tatil edildi, Ereğli Devlet Hastanesi’ndeki hastalar, başka yerlere sevk edildi. Sulama kanalları metrelerce toprakla doluyor ve verimli toprak heba oluyor,” diye haykırıyor![50] I.3-) KYOTO PROTOKOLÜ “ÇÖZÜM” MÜ? “Kendine dışarıdan bak.”[51] BM’nin düzenlediği ‘Hafifleme Emisyonun Azaltılması ve İklime İstikrar Kazandırılması Ortak Geleceğimizi Korumak’ başlıklı panelde Başbakan Erdoğan’ın bile, iklim değişikliğinin, insanlığın karşı karşıya bulunduğu en büyük çevre tehdidi olduğu vurgusuyla, Türkiye’nin[52] Kyoto Protokolü’ne taraf olmaya olumlu baktığını söyleyebildiği[53] koşullarda soru(n) bu denli acil olması yanında “vahim”leşirken; neo-liberal çevrelerce göklere çıkarılan Kyoto Protokolü “çözüm” mü ya da “çözüm” olabilir mi? Yeri geldi, uzatmadan ve evirip, çevirmeden söyleyelim: “Kyoto’ya ilişkin olarak ortaya konması gereken en önemli eleştiri, kuşkusuz sözleşmenin neo-liberal politikaların mantığına uygun şekilde, sermaye sınıfının istekleri doğrultusunda ve yararı oranında hazırlanmış olmasıdır… Bir yaptırım getirmeyen Protokol’ün, yaptırım gücünü sağlama adına ‘havayı kirletme hakkı’ olarak tanımlanabilecek, fakir ülkelerin emisyon salımı haklarını gelişmiş ülkelere satmalarına yol açmaktadır… Sudan sonra, en temel yaşam kaynağı olan havanın da bir süre sonra parayla satılabilmesinin önünün açılmasını hazırlamaktadır bu protokol…”[54] 14Çevre Mühendisleri Odası’nın da, Kyoto Protokolü’nün küresel iklim değişikliğine çözüm getiremeyeceğini, çevre sorunlarının parçacı ve mekanistik yaklaşımlarla ele alınmaması ve dünyanın yaşadığı ekolojik krizin çözümünde bütünleşik yaklaşımların temel alınması gerektiği vurgusuyla, “Kyoto Protokolü, iklim değişikliği sorununa çözüm bulmaktan uzak, sembolik, neo-liberal hava etkisinde bir girişimdir. Kapitalist küreselleşmenin yarattığı ekolojik krizin ve bu noktada küresel ısınmaya dayalı iklim değişikliği olgusu dahil olmak üzere bir dizi çevre sorununun çözümü radikal ve köklü bir politik değişimdedir,”[55] dediği kesinlikle unutulmayıp, göz ardı edilmemelidir… Bu saptamalardan hareketle devam edersek: Yeryüzündeki insan ve canlı hayatı bakımından ciddi birtakım sonuçları olacağı ileri sürülen bu küresel sorunun çözümü için dünya burjuvazisi Kyoto Protokolü denen protokolü gündeme getirdi. 141 ülkenin katılımı ile imzalanan protokol 1997 yılından beri sürüncemedeydi ve uygulamaya geçmeyi bekliyordu. Sonunda, bilim insanlarının küresel ısınmayla acilen mücadele çağrıları yaptığı bir dönemde protokolün işlemesi için düğmeye basıldı ve Kyoto Protokolü yürürlüğe girdi. Burjuva medyanın geneli tarafından da “önemli bir adım olarak” alkışlandı. Anlaşmanın yürürlüğe girmesini Kyoto’da törenle kutlayan Japonya hükümeti, ABD’ye, “en çok gaz yayan ülkenin hâlâ bize katılmamış olmasını esefle karşılıyoruz” diye seslendi. Bilim insanları eğer müdahale edilmezse 10 yıl içinde gezegenin geri döndürülemez bir mahvolma sürecine gireceğini söylüyor. Diğer taraftan zaten gecikmiş bir girişim olan Kyoto Protokolünün derde deva olamayacağı da anlaşılıyor. Dünyanın ısınma sürecine girdiğine ya da kullanılan fosil yakıtların atmosferde birikerek sera etkisi yapacağına ilişkin düşünceler 1880’li yıllardan itibaren zaman zaman ortaya atıldı. Ancak daha çok tahminlerden oluşan, o günün koşullarında bilimsel olarak ispatlanamayan bu görüşler yeterince yüksek sesle dile getirilemedi, getirildiğinde de egemen güçler tarafından çıkarlarına dokunduğundan dolayı susturuldu. 1970’li yıllarda bilimsel veriler ışığında bazı gazların sera etkisi yaratabileceği konusunda bilim çevreleri fikir birliği aşamasına geldiler. 1979 yılında, Dünya Meteoroloji Örgütü, bilim insanlarını Birinci Dünya İklim Konferansı için Cenevre’de topladı. Konferansın sonunda hükümetlere insanın sebep olduğu iklim değişiminin olumsuz etkilerinin önlenmesi için çağrıda bulunuldu. Aradan altı yıl geçtikten sonra Avusturya’da düzenlenen yeni bir konferans ile sera gazının küresel ısınmaya etkileri araştırılmaya başlandı. Burada karbondioksit miktarının 2030’lu yıllarda iki katına çıkacağı tahmininde bulunuldu. Buna rağmen konu pek ses getirmedi. Küresel ısınma ile ilgili tezler asıl olarak 1988 yılında ABD’de yapılan toplantıdan sonra yankı buldu. NASA’ya bağlı olarak çalışan iklim uzmanı James Hansen, 1988’de katıldığı bir 15toplantıda sera gazlarının etkilerinden bahsederken, kuraklıkların, sellerin ve daha farklı doğal olayların artma olasılıklarını gözler önüne serdi. Hansen bu konuşmayı yaparken -doğanın bir azizliği mi diyelim- ABD’de yılın en sıcak günü idi ve orta batı, tarihinin en kurak dönemlerinden birini yaşıyordu. O ana kadar herhangi bir sıcaklık değişimini kesin olarak kabul etmeyen bilim adamları, hükümetler ve ABD yönetimi, olayın ABD’de gerçekleşmesinin büyük etkisi ile sıcaklık değişimini kabul etmekle kalmadı, bunun “küresel bir ısınma” olduğunu da görünürde kabul etti. Vandana Shiva’nın da dediği gibi, “Etiyopya ve Sudan’da binlerce kişinin açlıktan ölmesi Kuzey Hükümetlerinin çölleşmeyi ve kuraklığı acil küresel çevre sorunları olarak değerlendirerek harekete geçmeleri için yeterli olmamıştı…. Ne de olsa ölümler Afrika’da, ‘dışarılarda bir yerlerde’ olmuştu.”[56] Dünyanın jandarmasından böyle bir ses gelmesi elbette bütün bilim insanlarını ve BM’yi etkiledi. Hansen’in yarattığı ivme ile BM, Hükümetlerarası İklim Değişimi Panelini (IPCC) gerçekleştirdi. Dünyanın farklı ülkelerinden yaklaşık 2000 bilim adamının katıldığı IPCC, 1990 yılında, küresel ısınmaya “insanın yaptığı etkinin” henüz ispatlanamadığını bildiren bir rapor yayınladı. Birinci raporun iki yıl sonrasında, 1992’de, Brezilya’nın Rio de Janerio kentinde UNCED (Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı) toplandı ve 160’tan fazla ülkenin katılımı ile İklim Değişimi Çerçeve Konvansiyonu imzalandı. 1995 yılının sonlarına doğru IPCC nihayet ikinci raporunu açıkladı. Bu raporda, yaklaşık 2000 bilim adamından gelen verilere dayanılarak, iklim değişiminin doğal nedenlerden dolayı değil, “insan etkilerinden” (kuşkusuz burada “insan etkileri” diye bahsedilen olgu aslında kapitalist üretimin etkileridir) kaynaklı olduğu açığa kavuştu. En sonunda, Nisan 1997’de, eski Japon imparatorluk başkenti Kyoto’da düzenlenen konferansa katılan ülkeler, atmosfere karıştıklarında sera etkisi yaratan karbondioksit, metan, kloroflorokarbon, hidroflorokarbon, asitoksit gibi gazların emisyonunu (salım) engelleyecek ya da azaltacak koşulların altına imza attılar. Ancak bilimsel bulgularla ortaya atılmasından Kyoto Protokolünün imzalanmasına kadar geçen süre, küresel ısınmanın ve iklim değişiminin dünyadaki bütün ülkeler tarafından kabul edilmesine yetmemişti. Özellikle ABD, Rusya Federasyonu ve Avustralya anlaşmayı imzalamamakta direniyorlardı. Rusya dışında bu süreçte hâlâ değişen bir şey yok. 1997 yılında imzalanan ve o dönemin ABD başkanı olan Clinton’ın da onayladığı anlaşmayla, sanayileşmiş ülkeler genelinde, baz yıl olarak kabul edilen 1990’daki sera gazı yayma oranının 2008-2012 arasında yüzde 5.2 oranında azaltılması hedefleniyor. 16Kyoto Protokolü, sonuç olarak burjuva bilim insanlarının hazırladıkları ve petrol devlerinin gölgesinde imzalanan bir anlaşmadır. Ve bundan dolayı anlaşmanın her satırı petrol kokmaktadır. Örneğin: “İlgili uluslararası çevre antlaşmaları kapsamındaki taahhütler ile sürdürülebilir orman düzenleme uygulamaları, ağaç dikimi ve ağaç takviyesine/desteğine ilişkin teşvikler dikkate alınarak Montreal Protokolü ile düzenlenen sera gazlarına ilişkin rezervlerin korunması ve iyileştirilmesi…”[57] Doğanın dengesinin rayına oturması için fosil yakıt kullanımının ortadan kaldırılması değil, daha fazla “ağaç dikerek” karbondioksit emisyon miktarını normal seviyeye çekmeye çabalama maddesi! Yani bir taraftan doğaya fosil yakıtlardan karbon kökenli maddeleri salmaya devam edelim, ama diğer taraftan da bu karbonu ortadan kaldırabilmek için çevreyi ormanlık hâle getirelim! Kuşkusuz kimse ormanlık alanların arttırılmasına hayır demez. Ancak burjuvazi ve onun “bilim” adamları ormanlık alanları kendi üretim alanlarına dokunmadan arttırmanın yolunu arıyorlar ve buldular da. Buna göre eski ağaçlardan oluşan ormanlar yok edilerek, bunların yerine genç ve daha hızlı büyüyen ağaçlardan oluşan ormanlar oluşturulacak. Bu durum çevreyi korumak adına yapılan en büyük cinayettir kuşkusuz. Kâr dışında bir düşüncesi olmayan kapitalistler ve onların yalakaları, bu ormanları kesip yerlerine tek tip ağaç dikmekle birinci olarak doğanın çeşitliliğini tehlikeye atıyorlar. Diğer taraftan, bu ormanlarda yaşayan canlıların yaşam alanlarının ormanlar yeniden orman hâline gelene kadar ellerinden alınacağını biliyor, ama görmezden geliyorlar. Ormanlık alanları fabrika yapmak ya da geniş tarım arazileri elde etmek için ortadan kaldıran kapitalistlerin çevreyi ormanlaştırma projesi tam bir ikiyüzlülüktür.[58] Evet, evet Kyoto Protokolü, dünyayı kirleten kapitalist ikiyüzlülükten başka bir şey değildir![59] Örneğin Kyoto’ya imza atmayan ABD ile birlikte atmosferdeki sera gazlarından en çok sorumlu olan ülkeler arasında Japonya ve Kanada bulunmaktayken;[60] ‘Center for Global Development’ adlı kuruluşunun desteğiyle dünya genelinde yapılan araştırmaya göre, dünyayı kirleten birinci ülkenin ABD; dünyayı en çok kirleten halkın ise Avustralyalılar olduğu ortaya çıktı… Araştırma için, karbon salımında kişi başına düşen pay hesaplandı ve Avustralyalıların, ülkeler listesinin ikinci sırasındaki Çin’in büyük farkla önünde olduğu görüldü. 50 bin kadar elektrik santralı ve 4 bin firmayı dahil ederek yapılan araştırmaya göre, kişi başı karbon salımında 10 tonla başı çeken Avustralyalıları 8 tonla Amerikalılar izliyor. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 17Ülke bazında listenin başında ABD, ikinci sırada Çin var. Araştırmada, ABD’nin sahip olduğu elektrik santrallarının atmosfere her yıl 2.5 milyar ton karbon saldığına, bu alanda ikinci sırada 2.4 milyar tonla Çin’in yer aldığına dikkat çekiliyor. Rusya 600 milyon tonla üçüncü, Hindistan, 529 milyon tonla dördüncü, Japonya 363 milyon tonla beşinci iken, onu sırasıyla Almanya, Avustralya, Güney Afrika, İngiltere ve Güney Kore izliyor. Kişi başına karbon salımında birinci 10 milyon tonla Avustralya. Onu ABD, İngiltere, Çin ve Hindistan izliyor.[61] Bunlar, tam da böyleyken; Afrika’nın, dünyayı en az kirleten kıta olmasına karşın, kıta sakinlerinin iklim değişikliğinden korunma olanaklarına sahip olmaması nedeniyle küresel ısınma karşısında yüksek bedel ödeme riskiyle karşı karşıya bulunduğu belirtildi. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (BMKP) 27 Kasım 2007’de yayımlanan yıllık raporunda, iklim değişikliğinin Afrika Sahra-altı’nı, kuşaktan kuşağa geçecek sakat döngüler yaratacak şekilde etkileyeceği vurgulanarak, Afrika’da sıcaklık yükseldiğinde hasadın kötü olacağı ve insanların açlıktan öleceği ya da kadınların su bulmak için uzun saatler geçirecekleri kaydedildi. Buna karşılık zengin ülkelerde iklim değişikliğine karşı, uzun ve sıcak yazlarla mevsim değişikliklerine uygun bir düzenleme yapılacağı belirtilen raporda, fırtınalara, su baskınlarına ve kuraklığa karşı bu eşitsizliğin en çok yoksul ülkeleri etkileyeceği, en çok da nüfusunun yüzde 40’ı günde bir doların altında yaşayan Afrika Sahra-Altı’nı vuracağı bildirildi. Raporu hazırlayanlar, bu bölgede yaşayan 720 milyon insanın 75 ila 250 milyonunun yaşam koşullarının ya da kalkınma hedeflerinin, ısınmanın etkisiyle kötüleştiğini göreceklerini belirterek, iklim dengesi bozulunca tarım üretiminin zarara uğrayacağı ve kötü beslenme, gelir kaybı ve sağlık sorunlarının ortaya çıkacağına işaret ettiler. Etiyopya ve Kenya gibi ülkelerde kuraklık zamanında doğan çocukların şimdiden kötü beslenme ve yetersiz gelişme sorunuyla karşı karşıya bulunduklarına işaret edilen raporda, Nijer’de meydana gelen su baskınlarının sivrisineklerin ve dolayısıyla hastalıkların artışına neden olduğu, ateşli hastalıklar ve sıtma vakalarında yükselme kaydedildiği belirtildi. BMKP, sıcaklığın 2.9 derece yükselmesi ve yağışların yüzde 4 azalması durumunda Afrika Sahraaltı’nda kişi başına gelirin yüzde 25 azalacağı uyarısında bulunurken, bu bölgenin tamamının, tek başına ancak Teksas eyaleti kadar, sera etkisine yol açan karbondioksit (CO2) gazı ürettiğine dikkati çekti…[62] Bu tabloda da Kyoto Protokolü, neo-liberal yalan, yaygara ve manipülasyondan başka bir şey değil… Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 18I.3.1-) “UYGUNSUZ GERÇEK” Mİ? “Bir metre iş yapmayı, bin kilometre söz vermeye değişmem.”[63] “Uygunsuz Gerçek” filmi de, başrolündeki Eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore da bunun bir parçasıdır… Duymamış olamazsınız; eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore, önce Oscar, sonra da 2007 Nobel Barış Ödülü (IPCC ile birlikte) ile takdis edildi…[64] “Uygunsuz Gerçek” filmiyle tüm dünyaca tanınan, kendi ifadesiyle “aktivist, emekli politikacı” Al Gore, “Küresel ısınma gerçeğini hissetme kapasitesine sahibiz. Gerçek bazen rahatsız edici olabilir, hoş karşılanmaz ve kolayca ihmal edilir. Bazen bizi değişime zorlayacağı için gerçeği bilmezlikten geliriz. Sevdiğimiz şeyler için derin koruma, kollama duygusu geliştirirsek gerçekleri kabul ederiz ve değişim için çabalarız,” dese de; özel hayatında hiçbir şey yapmayan, evinde normal bir Amerikan ailesinin 20 katı elektrik harcayan birisi… Gerçekten de küresel ısınma gerçeğini yıllardır iyi bilen, tüm dünyaya bu gerçeği anlatmayı vazife edinen Al Gore’un, sorunu gidermek için çaba harcaması, dünyaya örnek olması beklenirken evinde enerjiyi sorumsuzca harcaması tam bir samimiyetsizlik örneği. Konuşmak kolay, ama alışkanlıkları değiştirmek güç iştir, niyet ve çaba gerektirir! Peki, eleştirileri alınca neler yapmış? Evlerini “sıfır karbon” hâle getirmek için uğraşıyorlarmış. Sıfır karbon, açığa çıkardığı kadar karbonu emerek genel toplamda karbon üretimini sıfırlayan sistemler için kullanılan yeni moda bir terim. Evinin çatısına güneş enerjisi paneli yerleştirmiş. Ayrıca toprağın ısısı ile evi ısıtıp soğutan jeotermal bir sistem kurdurmuş. Elektrik tasarrufu sağlayan ampuller takmışlar, çerçeveleri değiştirmişler. Bütün bu değişiklikler elektrik ve doğalgaz faturasına da ayrıca yardımcı olmuş! Konuşmasında kriz sözcüğünün Türkçe ve İngilizcede “alarm” anlamına geldiğinden, oysa Japonca ve Çince de çift anlam taşıdığından; “tehlike” ve “fırsat” olduğundan bahsetti. Her krizin yaşam tarzımızı ve ekonomimizi değiştirmek için aynı zamanda bir fırsat olduğunu söyledi. Doğru, yaptığı iki saatlik “Uygunsuz Gerçek” sunumu için dolar bazında yedi sıfırlı bir rakam aldığı iddia ediliyor. Bu tutar hem aile ekonomisini hem de hayat tarzını değiştirecek büyüklükte! Son olarak, gittiği balık lokantasında nesli tükenme noktasına gelen bir balığı yiyerek yine büyük tepki aldı.[65] “Uygunsuz Gerçek” sunumunda küresel ısınma ile bazı hayvan soylarının tükendiğini söyleyen Al Gore, “aktivist” olarak nesli tükenen balıkları korumak yerine yiyerek daha hızlı tükenmelerine katkı sağlıyor. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 19“Gerçeği” bilmesine rağmen kendisini ve ailesini “değişime” zorlayan etken, kamuoyunun baskısı gibi görünüyor. Kendisi eski bir politikacı olabilir, ama “aktivist” midir? Konuşarak “aktivist” olunmuyor. Eskilerin dediği gibi “Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz”![66] “Bırakın Nobel’i, Al Gore’u, hatta ABD-Çin çekişmesini, küresel ısınmada, diğer çevreye ilişkin sorunlarda, modern küresel kapitalizmin mantığı ve temel işleyişi sorgulanmaksızın mücadele edilecek şeyler değil. İşin aslı bu. Konuyu, işin aslını bir yana bırakarak tartışmaya, konuşmaya çalışmak sadece eksik değil, yanıltıcı, çünkü temel sorunu gözlerden uzak tutmaya yarıyor. Sonuçları sebep, sorumluları kurtarıcı yerine koyarak yanıltıyor”![67] Unutmayın: “Küresel ısınma aslında insan faaliyetlerinin, ya da daha genel anlamda ‘teknolojinin’ ürettiği zehirli bir meyve değildir. O aslında, kapitalist aktivitenin ve kapitalist teknolojinin bir ürünüdür.”[68] I.4-) ALTERNATİF VE T.“C”! “Zamanın çağrısına kayıtsız kalamayız.”[69] Başbakan Erdoğan, Kyoto’ya olumlu baktığını söylese de;[70] eski Çevre ve Orman Bakanı’nın, Türkiye’nin Kyoto Protokolü’nü imzalamasının ülkenin enerji politikalarına darbe vuracağını[71] savunarak karşı çıkarken;[72] küresel ısınma konusunda T.“C”nin aldığı önlem nükleer santrallere sarılıp, her alanda “özel sektör”ün açmak oldu… Örneğin enerji sektörüne yatırım düşünen yerli ve yabancı şirketler, rüzgâr santralı kurmak için Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nda (EPDK) kuyruk oluşturdu. Yatırımcılar, Türkiye’nin elektrik santrallarının toplam kurulu gücü 41 bin megavat (MW) olmasına rağmen, 40 bin MW’ın üzerinde rüzgâr santralı kurmak için başvuruda bulundu.[73] Yenilenebilir enerji kaynaklarından “rüzgâr enerjisi” yatırımına özel sektörden yoğun ilgi gözleniyor. Türkiye’de rüzgâr enerjisi yatırımı için yerli ve yabancı firmalar hazırlıklarını tamamladı. Bu şirketler arasında BP ve Iberola gibi dünya devleri bulunuyor…[74] Bu noktada belirtmeden geçmeyelim: T.“C”nin sorunun salt “ticari” veçhesiyle ilgilendiği bir “sır” değilken; Ufuk Uras’ın, “Meclis nükleer enerjiden yana değil, temiz enerjiden yana olmalıdır,”[75] demiş olması da laf-ı güzaftan öteye bir anlam taşımaz… Oysa Anadolu alternatif enerji[76] kaynakları açısından şanslı bir coğrafyadır. Örneğin Türkiye’de rüzgâr potansiyelinin 80 bin MW’ın üzerinde olduğu biliniyor.[77] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 20Elektrik İşleri Etüd İdaresi’nin verilerine göre Türkiye’nin alternatif enerji[78] kapasitesi şöyle:[79] ALTERNATİF ENERJİ KAPASİTESİ RÜZGÂR ENERJİSİ Türkiye genelinde 88 bin mW rüzgâr enerjisi kapasitesi var. 21.2 mW’lık rüzgâr enerjisi kurulu gücüne sahip olan Türkiye’de, bin 460 mW’lık kurulu güç için 39 projeye lisans verildi. Ayrıca 2 bin 750 mW’lık kurulu güç projeleri konusunda değerlendirme sürüyor. GÜNEŞ ENERJİSİ 87 milyon ton petrole eşdeğer (TEP) güneş enerjisi potansiyeline sahip olan Türkiye, hâlihazırda 10 milyon m2 güneş toplayıcısına sahip. Güneş enerjisiyle şu anda üretilen elektrik miktarı 500 kW iken potansiyel, evlerde, mutfaklarda 375 bin TEP’lik güneş enerjisi kullanılıyor. Kullanılabilir güneş enerjisi 875 bin TEP’i buluyor. BİYOENERJİ Biyodizel ve biyoetanol üretiminde kullanılan kanola ve aspirin yetişebilecek 1.5 milyon hektar arazi var. Bu sayede yılda 1.25 milyon ton biyodizel, 3.25 milyon ton biyoetanol üretilebilir. Hâlihazırda yılda 800 bin ton biyodizel üretimi var. JEOTERMAL Jeotermal kaynaklar konusunda zengin olan Türkiye’de 31 bin 500 mW potansiyel var. Bunun 500 mW’lık bölümü elektrik üretiminde kullanılabilir. HİDROELEKTRİK Mevcut kurulu güce ek olarak Türkiye’nin 836 milyon kWh kurulu güç potansiyeli var. 2006 yılında da 500 milyon kwh’i gerçekleşti. Bir kez daha vurgulayalım: Türkiye yenilenebilir enerji konusundaki coğrafi avantajlarını kullanarak uzman bir ülke konumuna erişebilir, bölge ülkelerine enerji ihracatı yapabilir.[80] Bugüne kadar maalesef ülkemizde sularımız boşa aktı, rüzgârımız boşa esti, güneş her gün doğdu ve battı, yeterince değerlendirilemedi![81] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 21II. AYRIM: SU(SUZLUK) “Horisnero”[82] Yerkürede milyonlarca insan su kirliliğinden hayatını kaybediyor… Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 35’ine denk gelen 2.3 milyar insanın sağlıklı suya hasret…[83] Özetle devasa bir susuzluk tehdidiyle karşı karşıya olan yerkürede; * 1 milyar kişi sudan mahrum… * 2.5 milyar kişi arıtılmamış kirli sular içiyor… * Kirli sulardan bulaşan hastalıklar yüzünden haftada ortalama 35 bin kişi ölüyor… * Dünya Sağlık Teşkilâtı’nın raporlarına göre, gelişmekte olan ülkelerde hastalıkların yüzde 80’ine kirli sular yol açmakta… * Çin’de nehirlerin yüzde 40’ı, içme suyu kaynaklarının yüzde 50’si kirlenmiş durumda… * Tatlı su kaynaklarının yüzde 70’i hâlâ tarımda kullanılıyor… * Hindistan’da birçok nehir kurudu… * Batı’da diş fırçalamak için 8 litre, sifonu çekmek için 10-35 litre, duş almak için 100-200 litre su kullanılıyor… * Tatlı suyun büyük kısmı buz kütleleri hâlinde bulunuyor… * Kişi başına düşen günlük su ihtiyacı 50 litre olsa da 30 litre suyla günlük işler hâlledilebiliyor; yiyecek ve içecekler için 5 litre, hijyen için 25 litre su gerekiyor… * Bir ABD’li günde ortalama 500 litre, bir İngiliz 200 litre su tüketiyor… * Bazı ülkelerde kişi başına günde 10 litrenin altında su düşüyor. Gambiyalılar günde 4.5, Malililer 8, Somalililer 8.9, Mozambikliler 9.3 litre su kullanıyor… * Bir kilogram patates üretmek için 1000, bir kilogram mısır için 1400, bir kilogram buğday için 1450 litre su gerekiyor…[84] * Bir otomobil üretimi için 400 ton, 1 kilo kumaş üretimi için 200 litre, 1 ton çelik üretimi için de 240 ton su kullanılıyor. Evsel kullanımda ise; 3 dakika süreyle diş fırçalamak için 5 litre, tuvalet ihtiyacı için 20 litre, banyo yapmak için ise 50 litre su tüketiliyor. Tarımsal alanda hektar başına 10.5 ton su kullanılıyor… Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 22* Kişi başına evsel su tüketiminin ülkelere göre istatistiki bilgilere göre: Almanya 145 Litre/gün, Fransa 125 Litre/gün, İsveç 193 Litre/gün, Türkiye 111 Litre/gün, ABD 600 Litre/gün, Senegal 29 Litre/gün… * Dünya yüzündeki suyun yüzde 97.5’i tuzlu. Yüzde 2.5 oranındaki tatlı suyun yüzde 70’i Antarktika ve Gröndland’da buz kütlesi hâlinde; kalan kısmının büyük bölümü ise derin yeraltı su kütlesinde bulunuyor. Su kaynaklarının sadece yüzde 1’i insanlar tarafından kullanılabiliyor…[85] Dünyadaki su kaynakları da diğer kaynaklarda olduğu gibi adil dağılmıyor. Bazı ülkeler su içinde yüzerken, çoğu Ortadoğu’da yer alan bazı ülkeler ise susuzluktan kırılıyor. Grönland’da kişi başına düşen yıllık tatlı su miktarı 10 milyon 578 bin 950 metreküpü bulurken, Kuveyt’te sadece 8 metreküpte kalıyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO) 2005 yılı verilerine göre dünyada en fazla tatlı su kaynağı Brezilya’da. Yağmur ormanlarına ve dünyanın en büyük debisine sahip ırmağı olan Amazon’a sahip olan Brezilya, 8 trilyon 233 milyar metreküp toplam yıllık yenilenebilir su kaynağı ile açık farkla önde. Dünyanın kişi başına düşen en az tatlı su kaynağına sahip ülkesi ise Kuveyt. Petrolü suyundan fazla olan bu ülkede kişi başına yıllık 8 metreküp (ton) su düşüyor.[86] DÜNYANIN SU ZENGİNİ BREZİLYA[87] ÜLKE YILLIK TATLI SU KAYNAĞI (MİLYAR METREKÜP) KİŞİ BAŞINA YILLIK TATLI SU KAYNAĞI (METREKÜP) ÜLKE YILLIK TATLI SU KAYNAĞI (MİLYAR METREKÜP) KİŞİ BAŞINA YILLIK TATLI SU KAYNAĞI (METREKÜP) 1- Brezilya 8233 45.570 37- Liberya 232 66.530 2- Rusya 4507 31.650 38- Gine 226 26.220 3- ABD 3051 10.270 39- Pakistan 223 1.420 4- Kanada 2902 91.420 40- Mozambik 217 11.320 5- Endonezya 2838 12.750 41- Türkiye 214 2.950 6- Çin 2830 2.140 42- Romanya 212 9.510 7- Kolombiya 2132 47.470 43- Nepal 210 8.170 8- Peru 1913 69.390 44- Sırbistan 209[88] 19.820 Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 239- Hindistan 1897 1.750 45- Fransa 204 3.370 10- Kongo Dem. Cum. 1283 23.580 46- Nikaragua 197 35.140 11- Venezüella 1233 47.120 47- İtalya 191 3.340 12- Bangladeş 1211 8.090 48- İsveç 174 19.580 13- Myanmar 1046 20.870 49- İzlanda 170 582.190 14- Şili 922 57.640 50- Gabon 164 121.390 15- Vietnam 891 10.810 51- Sierra Leone 160 30.960 16- Kongo 832 217.920 52- Almanya 154 1.870 17- Arjantin 814 20.940 53- Angola 148 10.510 18- Papua Yeni Gine 801 137.250 54- Panama 148 46.580 19- Bolivya 623 69.380 55- İngiltere 147 2.460 20- Grönland 603 10.578.950 56- Orta Afrika 144 36.910 21- Malezya 580 23.320 57- Ukrayna 140 2.900 22- Avustralya 492 24.710 58- Uruguay 139 40.420 23- Filipinler 479 5.880 59- İran 138 1.970 24- Kamboçya 476 32.880 60- Fr. Guyanası 134 736.260 25- Meksika 457 4.360 61- Surinam 122 277.900 26- Japonya 430 3.360 62- Etiyopya 122 1.680 27- Ekvador 424 32.170 63- Kosta Rika 112 26.450 28- Tayland 410 6.460 64- İspanya 112 2.710 Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 2429- Norveç 382 83.920 65- Guatemala 111 8.790 30- Madagaskar 337 18.830 66- Finlandiya 110 21.090 31- Paraguay 336 55.830 67- Kazakistan 110 7.120 32- Lao DC 334 57.640 68- Hırvatistan 106 23.890 33- Yeni Zelanda 327 83.760 69- Zambiya 105 9.630 34- Nijerya 286 2.250 70- Macaristan 104 10.580 35- Kamerun 286 17.520 71- Mali 100 7.460 36- Guyana 241 314.210 II.1-) SUYA HASRET DÜNYADA! “Sizi; ekmek, gökyüzü, gezegen, güneş ve hayatınızın sefaleti için para ödemeye zorluyorlar.”[89] Suya hasret bırakılan yerkürede su yönetimi Kuzey ülkeleri ile küresel şirketler için 1990’lı yılların başlıca gündem maddelerinden biri olmuştur. XX. yüzyılın son çeyreği içerisinde gelişen ve suyu metalaştıran yaklaşım sonucunda dünya nüfusunun yaklaşık olarak yüzde 5’inin kullandığı suyun yönetimi artık çokuluslu şirketler tarafından yapılmaktadır. Dünyada 2000 yılına kadar 100 ülkede özel su şirketleri işletmeye girmiş ve su hizmetlerinin bir bölümü özelleştirilmiştir… Dünya nüfusunun yalnızca yüzde 5’i suyu çokuluslu şirketlerden satın aldığı hâlde, bu şirketlerin yıllık gelirleri dünya petrol ticaretinin yıllık gelirinin yarısına ulaşmış durumdadır. Fortune dergisinin Mayıs 2000 sayısında, su endüstrisinin küresel trendi ile ilgili olarak “XX. yüzyılda petrol, devletler ve şirketler için ne ifade ettiyse, XXI. yüzyılda da ulusların varlık Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 25düzeyini belirleyecek değerli bir meta olan su aynı değerde olacaktır,” öngörüsü yapılarak şirketler bu alana davet edilmiştir.[90] Aynı tarihte uzmanların su endüstrisi için yaptıkları yıllık gelir tahminleri ise 400 milyar dolar ile petrol gelirlerinin yüzde 40’ı ya da dünya ilaç sanayiinin üçte biri düzeyindeydi. Ancak dikkat edilmesi gereken ve ayırt edici özelliğe sahip olan en önemli husus, suyun satışından elde edilen bu devasa gelirin dünya nüfusunun yalnızca yüzde 5’inden sağlandığı gerçeği. 1998 yılında, bu kez Dünya Bankası’nca hazırlanan bir raporda ise su piyasasının 800 milyar dolara yükselmesinin beklendiği açıklandı. Fakat Dünya Bankası, 2005 yılında su piyasasının büyüme hedefini revize ettiklerini ve yeni tahminlerin 1 trilyon doları aştığını açıklamıştır.[91] Bu bağlamda su (ve kaynakları) emperyalistlerin üzerinde paylaşım kavgası yürüttükleri bir alandır; ve bunun için de, enerji kaynakları üzerinde yüz yıllardır süren paylaşım mücadelesi küreselleşmeyle birlikte su ile cephe genişletti… Dünyada nasıl petrol ve doğal enerji kaynakları üzerinde asırlardır süren bir egemenlik savaşı varsa su kaynakları üzerinde de aynı savaş başlamış bulunmaktadır. Bugün dünyadaki güç paylaşımında geçmiştekinden daha farklı yöntemlerin etkili olduğu bir küresel süreç yaşanmaktadır.[92] Gerçekten de tüm dünyayı tehdit eden susuzluk, bir savaş unsuru olma özelliği kazanırken; “Ortadoğu başta olmak üzere suyun kıt olduğu bölgelerde su savaşlarının çıkması muhtemeldir.”[93] Türkiye ve dünya genelinde küresel ısınma, buna bağlı iklim değişiklikleri ve su yoksulluğu, hayati bir kaygıyı da beraberinde getirirken; su zengini ve fakiri ülkeler arasındaki gerilimin, yakın gelecekte bir çatışmaya dönüşme olasılığı da artıyor. BM verileri, temiz su kaynaklarının küresel ısınmaya bağlı yağış azlığı, buharlaşma, ölçüsüz-bilinçsiz tüketim ile kirlilik yüzünden azaldığını gösterir ve bir ülkenin su zengini sayılabilmesi için kişi başına tüketimin yıllık 8 bin ile 10 bin metreküp arasında olması gerekirken, 2025’te 2 milyar, 2050’de ise 7 milyar insanın susuzluk tehlikesi ile karşı karşıya kalacağı tahmin ediliyor. Yapılan araştırmalarda, gelecekte su ihtiyacı yüzünden gerilimin tırmanacağı bölgeler arasında İsrail, Ürdün ve Filistin (Şeria Irmağı); Çin ve Hindistan (Bramaputra Nehri); Hindistan ve Bangladeş (Ganj Nehri[94]); Amazon Nehri’nin geçtiği tüm ülkeler ile Etiyopya ve Mısır (Nil Nehri) gösteriliyor. Ancak risk haritasında, su kıtlığının en çok hissedileceği yer Ortadoğu olarak gözüküyor. Hızlı nüfus artışı ve iklim değişikliklerinin bölgede suya ihtiyacı sürekli artırması; 2050’lerde önce kriz, sonra da yeni çatışmaların çıkma olasılığını güçlendiriyor.[95] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 26Yani su sorunu genelde bölgesel faktörlerle biçimlenip tehlikeli boyutlara ulaşıyorken; [96] sorunun arkasındaki gerçek de, başka bir hikâyeyi dillendiriyor. Bunu göre 2025 yılında 2 milyardan fazla insanın tarım, endüstri ve günlük işleri için ihtiyaç duydukları suya ulaşması imkânsız hâle gelecek. Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilâtı ve İngiltere Savunma Bakanlığı’nın gündeminde gelecekte çıkması muhtemel su savaşı senaryosu var. Ortadoğu, Asya ve Afrika’da suların azaldığı göz önünde bulundurulduğunda bu senaryonun gerçekleşmesine ramak kaldığı gözlerden kaçmıyor. Mark Twain’in bir zamanlar söylediği “Viski içmek, su savaşmak için” sözleri adeta XXI. yüzyılda yaşanacaklardan haberdar…[97] II.2-) SUYU “SORUN”LAŞTIRAN “SERBEST” PİYASA “Adamın hararetle sevdiği iki kişi vardı yalnızca: Biri en büyük dalkavuğu, öteki de kendisiydi.”[98] Buraya kadar ifadeye gayret ettiklerimiz kapsamında şunu saptamamız gerekir: Suyu “sorun” hâline getiren “serbest” piyasadır; kapitalizmdir! Günlük yaşamdan endüstriye, sağlık alanından tarıma kadar pek çok açıdan ihtiyaç duyduğumuz bir kaynak olan suyun durumu, özellikle son yıllarda doğa ve çevre felâketlerinin artmasıyla birlikte daha fazla gündeme girmeye başladı. Burjuvazi, insanlığın geleceğini düşünmese de, en azından kendisinin ve sermayenin geleceğini düşünmek zorunda olduğundan, sorunun vahametinin boyutlarının ve çözüm yollarının araştırılması için bu konuya epeyce bir kaynak ayrılmış durumda. Kapitalizmin, eğer yok edilmezse insanlığı yok edecek denli tahrip edici bir sistem olduğu, çevresel felâketler ve küresel ısınma gibi meseleler üzerine yapılan bu araştırmalarla her geçen gün daha fazla ortaya çıkıyor. İş o noktaya gelmiş durumda ki, burjuvazinin gücü bile sorunu saklamaya yetmiyor. Bu araştırmalardan birisi olan BM’nin yayınladığı Su Raporuna göre, (kapitalist politikalar yüzünden) on yıllardır gözlerden uzak tutulmaya çalışılan sorunlar artık patlama noktasına gelmiş durumda. Raporda, 2025 yılının kuraklık ve beraberinde meydana gelecek felâketler için bir dönüm noktası olduğu, bu yıldan itibaren dünya nüfusunun üçte ikisinin su sıkıntısıyla karşı karşıya kalacağı, 2050 yılına gelindiğinde ise 9.3 milyara ulaşacak olan insan nüfusunun (60 ülkede yaşayan) 7 milyarlık kısmının su kıtlığı yaşayacağı söyleniyor. Bu duruma yol açan sebepler ise raporda şöyle belirtilmiş; küresel ısınmanın sebep olduğu iklim değişikliğiyle beraber kuraklığın artması, yağış miktarı ve seyrinin değişmesi, buzul kütlesinin azalması. Su kaynaklarının kurumasının ve ekolojik dengenin bozulmasının nedeni de Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 27“insanın doğaya müdahalesi” olarak konuluyor ve rapor “Avrupa ve ABD’deki dev çiftlikler, Asya ve Afrika’da da giderek büyüyen kentlerin su ihtiyacı ve insanların suyu kullanış şekillerine bakıldığında; insanların bu şekilde su harcamaya devam etmesi durumunda, gelecekte her bir damla suyun hesabının yapılması gerekecek” türünden cümlelerle devam ediyor. Yine BM’ye ait “Kıtlığın Ötesinde: Güç Dengesizliği, Yoksulluk ve Küresel Su Krizi” isimli bir başka çalışmada ise, durum biraz daha açık ortaya konuyor. Uzmanlar tarafından 60’lı yıllardan beri uyarıların yapıldığı fakat dikkate alınmadığı, nüfus artışı ve iklim değişikliği ile birlikte dünyanın en zengin ve en yoksul ülkeleri arasındaki uçurumun giderek büyüdüğü, ekonomik olarak geri kalan ülkelerin doğal kaynaklardan da mahrum kaldığı, yoksulların temiz suya ulaşmak için zenginlerden daha fazla para ve emek harcadığı ve buna rağmen çok daha kirli-kalitesiz suları içmek zorunda kaldıkları, raporda yer alan ifadeler arasında. Önsözde su rekabetinin gelecek yıllarda artacağına işaret edilerek, ulusal düzeyde su rekabeti arttıkça, küçük çiftçilerin ve toplumun zayıf kesimleri de dâhil olmak üzere en az haklara sahip olanların, su kaynaklarının daha güçlü kesimlere aktarıldığına tanık olacakları ve su sıkıntısına sahip bölgelerde sınır ötesi anlaşmazlık potansiyelinin artacağı belirtiliyor. Dünyada milyonlarca kişinin temiz suya erişimi olmadığına ve bunun suyun kıtlığından değil, yoksulluktan, eşitsizlikten ve başarısız hükümet politikalarından kaynaklandığına dikkat çekiliyor. Sorunun vehameti, burjuvazinin ortak çıkarlarını korumayı ve kapitalist sistemin selametini düşünme görevini üstlenmiş bu tür emperyalist kurumlarda çalışan raportörleri bile “açık sözlü” olmaya itse de, neticede sorunun asıl kaynağına değinilmemekte ve adı konmamaktadır. Kuşkusuz sorunun asıl müsebbibi kapitalizmden başkası değildir.[99] Bunu daha iyi kavramak ve sorunun boyutlarını görebilmek için, yine aynı raporlarda yer alan verileri beraberce inceleyelim. Yüzde 70’i suyla kaplı dünyamızda bu suyun sadece yüzde 3’ü kullanılabilir ve içilebilir durumdadır. Bu tatlı su kaynaklarının yaklaşık yüzde 70’i ise buz veya buzulların içine hapsolmuş hâldedir. Kalan yüzde 29’unu ise yeraltı suları oluşturuyor. Nehirler ve göller gibi yerüstü sularının oranı ise yüzde 1’in altındadır. Mevcut tatlı su kaynakları kişi başına yılda ortalama 7000 m3 su istihkakı sağlamaktadır. BM standartlarına göre alt sınırın 1000 m3 /kişiyıl, üst sınırın da 10.000 m3 /kişi-yıl olduğu göz önüne alındığında, bunun son derece yeterli bir miktar olduğu anlaşılacaktır. Ne var ki, su kaynakları kapasite olarak yeterli durumda olsa da, bu kaynakların coğrafi olarak dağılımında bir eşitsizlik söz konusudur. Yeryüzünde bulunan 214 temel su kaynağını içeren bölge yahut havzanın 155’i -ki dünya su ihtiyacının yüzde 40’ını karşılayabilecek kapasitededirler- birkaç ülkenin (ABD, Çin, Rusya ve Kanada) sınırları içinde yer almaktadır. Su kaynakları açısından en fakir bölgeler, tahmin edileceği gibi Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dur. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 28Sosyalizm gibi yeryüzü kaynaklarının hiçbir kişinin ve/veya sınıfın özel mülkü olmayacağı ve maddi manevi tüm bu kaynakların insanlığın ortak ihtiyaçlarına uygun biçimde kullanılacağı bir toplumda hiç de sorun teşkil etmeyecek bu durum, kapitalizm altında insanlığın mahvına yol açabilecek denli ciddi bir hâl alabiliyor. Çünkü kapitalizm altında bu eşitsizlik, dünya nüfusunun önemli bir kısmının temiz suya erişememesini ve buna bağlı olarak birçok toplumsal sorunun yaşanmasını beraberinde getiriyor. Verilere göre, dünya üzerindeki 188 ülkeden 50’si ciddi su sıkıntısıyla karşı karşıyadır. Bu 50 ülke dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ını içeriyor. Yaklaşık 1.5 milyar insan ise temiz içme suyu bulamaz durumda. Her 7 dakikada bir kişi, susuzluktan dolayı ölüyor. Kirli sudan ya da temiz su bulamadığı için buna bağlı önlenebilir hastalıklardan dolayı ise yılda yaklaşık 1.6 milyon insan hayatını kaybediyor. Üstelik bunların yüzde 90’ına yakını beş yaşın altındaki çocuklar. Bilimdeki, teknolojideki ve kültürel alandaki gelişmeler burjuvazi tarafından her fırsatta dile getiriliyor ama dünya nüfusunun yüzde 22’sinin evinde içme suyu yok. 2.4 milyar insan sağlık hizmetleri ve hijyenin yetersiz olduğu yerlerde yaşarken, Afrika’da bir insan günde ortalama beş saatini temiz su bulmak için harcamak zorunda. Üstelik bu eşitsizlik, su kaynaklarının coğrafi dağılımıyla sınırlı da değildir. Yeterli miktarda su kaynağına sahip olan birçok ülkede dahi, neo-liberal ekonomi politikaları ve egemenlerin siyasi çıkar hesapları yüzünden su sıkıntısı yaşanmaktadır. Örneğin ABD’de kişi başına düşen yıllık su tüketim miktarı 7500 m3 civarındayken, bu rakam, Nil nehri gibi dünyanın sayılı büyüklükteki bir su kaynağının yanı başında yer alan Sudan’da 600 m3 dolayındadır. Hem su kaynaklarının kısıtlı olduğu hem de siyasi kavgaların, çekişmelerin toplumsal yaşamı felç ettiği Filistin’deki Gazze şeridinde ise aynı rakam 165 m3 ’e kadar düşmektedir ki bu, insanın ihtiyaç duyduğu minimum seviye olan 1000 m3 ’ün oldukça altındadır. Su kaynaklarına erişim ve kullanım hakkının, kapitalizm altında son derece eşitsiz kullanıldığı, bu rakamlardan da anlaşılacağı üzere bir olgudur. Tüketilen suyun yüzde 85’ini dünya nüfusunun yüzde 12’si kullanmaktadır ve bu yüzde 12’lik dilimde yer alanların emperyalist-kapitalist metropollerde yaşayanlar olduğu rahatlıkla tahmin edilebilir. Temiz suya erişemeyen ya da sınırlı olarak erişebilen her üç kişiden ikisinin günlük geliri 2 doların, kalan birininki ise 1 doların altındadır. Buradan çıkan en bariz sonuç, su sıkıntısının aslen yoksulların sorunu olduğudur. Üstelik yoksullar, temiz suya ulaşmak için zenginlerden daha fazla para ödemek zorundalar. New York’ta yaşayan birisi suyun m3 ’üne ortalama 15-20 cent harcarken, su zengini bir coğrafya üzerinde kurulu Bolivya’nın başkenti La Paz’da, su tekeli Bechtel ülkeden kovuluncaya kadar suyun m3 ’ü 1 doları bulmaktaydı. Su sıkıntısını yaratan faktörlerden biri de kapitalizm altında plansız ve anarşik bir biçimde gelişen sanayileşmedir. Geçtiğimiz yüzyılda dünya nüfusu 2 kat, su tüketimi ise 6 kat artmıştır. Bu oran, su tüketiminde asıl belirleyicinin tarımsal üretim ve sanayi, yani kapitalist üretim tarzı olduğunun göstergesidir. Dünya ortalamasına göre su tüketiminin yüzde 70’i Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 29tarımsal sulamaya, yüzde 22’si sanayiye ve sadece yüzde 8’i içme ve kullanma suyuna ayrılıyor. Oysa tarımsal alanda ve sanayide yapılacak bazı düzenlemelerle su tüketiminin pekâlâ azaltılabileceği biliniyor. Benzer şekilde alt yapıya gereken önem verildiği takdirde de, gelişmiş ülkelerde yüzde 15’e ve daha geri ülkelerde yüzde 70’e kadar varan su kayıplarının (dağıtım sistemlerinde meydana gelen) önlenmesi mümkün. Ancak bunlar hiç de kârlı bir yatırım olarak görülmediğinden, kapitalistler açısından son sıralarda yer alan seçenekler olmaktadır. Kapitalistler ve çokuluslu tekeller, dünya nüfusunun hatırı sayılır bir kısmının yaşadığı bu sıkıntıları aşmak yönünde gerçekte kıllarını kıpırdatmazken, sözümona “bir şeyler yapmak” adına ikiyüzlü oyunlar sahnelemekten de geri durmuyorlar. Buna en güzel örnek, dünyanın hâli hazırda yaşadığı ve ilerleyen yıllarda daha fazla yaşayacağı su sorununun tartışıldığı Dünya Su Forumudur. Üç büyük tekelin başını çektiği Dünya Su Konseyinde ve onun 1997 yılından beri üç yılda bir düzenlediği Dünya Su Forumunda çevrilen dolapların asıl amacı, gittikçe büyüyen su pazarını tamamen ele geçirmek ve neo-liberal politikalar doğrultusunda su hizmetlerinden elde edilen muazzam kârları cebe indirmektir. Neo-liberal anlayışın su politikasının özünde, su kaynaklarının özelleştirilerek bu tekellerin özel mülkü hâline getirilmesi, su hizmetlerinin dağıtımının ve satışının kamusal yanının ortadan kaldırılarak bu işlerin de tekellerin kontrolüne geçmesi yatmaktadır. Bugün itibariyle bu tekeller, dünya üzerindeki kullanılabilir su kaynaklarının yüzde 20’sini ellerine geçirmiş durumdadırlar. “Üç büyükler” olarak anılan bu tekellerin (Fransız Suez ve Vivendi ile Alman-İngiliz ortaklığındaki RWE-Thames Water) 2002 yılındaki toplam ciroları 160 milyar doları, büyüme hızları ise yüzde 10’ları bulmuştu. Su endüstrisinin toplam hacmi ise yılda 1 trilyon dolara yaklaşarak, ilaç sektörünü geçmiş ve petrol sektörünün yüzde 40’ına ulaşmıştır. Üstelik hâli hazırda su hizmetlerinin sadece yüzde 5’i özelleştirilmiş durumdadır. Bu tablo, “üç büyükler”in su pazarını ele geçirmede neden bu denli heveskâr davrandığını ve neoliberal saldırıların pervasızlığını anlamak için yeterlidir. Su tekelleri, gittikleri ülkelere, “daha sağlıklı ve yeterli su sağlamak” bahanesiyle girdikleri hâlde, ilk iş olarak tasarruf adına personel azaltımına gidiyor, işçi ücretlerini düşürüyor, servisleri kısıtlıyor ve fiyatları arttırıyorlar. Örneğin su hizmetlerinin Fransız Suez’e devredilmesinin ardından Gana’da su ücretleri yüzde 95 artmıştır. Aynı fahiş fiyat artışları Fransa’da yüzde 150, Filipinler’de yüzde 400, Bolivya’da yüzde 300 ve İngiltere’de yüzde 450 olarak gerçekleşmiştir. Avustralya’da Sydney’deki özelleştirme sonrasında içme suyunda yüksek oranda parazit ve bakteri bulunmuş, Kanada’da da 7 kişi e.coli bakterisi yüzünden ölmüştü. Güney Afrika’da Johannesburg’da su yoksullar için ulaşılamaz, bedeli ödenemez hâle geldi ve binlerce abonenin suyu kesilince kolera salgını baş gösterdi. İngiltere’de de dizanteri vakalarında 6 kat artış yaşandı. Hindistan’da su giderleri, asgari ücretle geçinen bir ailenin bütçesinin yüzde 25’ine ulaştı. Birçok ülkede, örneğin Peru’da, su kaynakları kısıtlı Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 30olmamasına rağmen fahiş fiyatlar uygulanmaya başlandı. Sonuç olarak yaşanan deneyimler, şirketlerin muazzam kârlar elde ettiğine ancak buna karşılık ne su sıkıntısında bir düzelme olduğuna ne de “sağlıklı ve yeterli su” sağlanmadığına işaret ediyor.[100] “Pahalı su fakiri ezer,”[101] gerçeği her şeyi belirlerken; “Dünya Bankası da çeşitli ülkelere suyun dağıtımının özelleştirilmesini telkin ediyor ve bunun ciddi anlamda verimlilik sağlayacağını iddia ediyor”![102] Çokuluslu tekellerin taşeronu ve acentesi işlevini gören Dünya Su Konseyi ve Dünya Bankası (DB) gibi kuruluşlar, tekelci mali sermayenin önünü açacak politikaları ve uygulamaları devletlere dayatıyorlar. Bu kapsamda da Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) üyesi ülkelerde su kaynakları ticarileştirilirken yoksul bölge ve yoksul halkların suya ulaşması zorlaşıyor Su sektöründe küresel politikaları belirleme ve uygulamaya koyma çabaları, Eylül 2002 Rio+10 toplantısında özellikle azgelişmiş ülkeler ve ülkemiz için doğrudan emredici sonuçlar doğurarak uluslararası anlaşma hükümlerine dönüşmektedir. Bu süreçte, su gibi bir toplumsal değerin, tüm insanlığın yaşamsal gereksinmesi olan böyle bir varlığın küresel su şirketlerinin kâr hesaplarına ve gelişmiş ülkelerin aralarında dünya genelinde yürüttükleri egemenlik ve hegemonya savaşının emrine terk edilmemesi gerekmektedir. Tüm DTÖ üyesi ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de mevcut su kaynakları ve su altyapısı GATS kapsamında ticarileştirilerek ve yeni kâr alanları olarak ulusötesi şirketlere devredilme hazırlıkları yapılmaktadır. Ticarileştirme sonucunda su fiyatlarındaki artış bugünkünün iki-üç katı olacak ve parasını ödeyebilenlere su hizmeti verilecektir. Yoksul bölge ve halklara su hizmetinin ulaşabilmesi için gerekli yatırımların kâr olarak geri dönüşünün uzun bir sürece alabileceği düşünüldüğünde, suyun buralara ulaşması zorlaşacaktır. Suyun kâr için yeniden yapılandırılmasında su “temel bir insan hakkı” olmaktan çıkarılıp “Su temel bir ihtiyaç maddesidir ve bedeli vardır, öyle veya böyle ödenmelidir” felsefesi benimsenmiştir. Kısacası; su nerede daha çok tüketilecek ve kâr getirecekse oraya doğru akacaktır. Su kaynakları üzerinde küresel çapta ilerleyen hegemonya çabaları, Arjantin, Bolivya, Gana, Filipinler, Güney Afrika ve Nikaragua gibi ülkelerde büyük toplumsal muhalefetle karşılaşmıştır. Türkiye’de ise sürecin olumsuzluğu ilk sonuçlarını her yönüyle ortaya koymuş durumdadır. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 31Dünyanın en büyük su şirketleri, Antalya’da belediye su işletmeciliği imtiyazına 10 yıllık süre ile el koymuş; İzmit’te Yuvacık Barajı işletme imtiyazı 16 yıllığına yine bir küresel şirkete devredilmiş; Çeşme-Alaçatı ile Bursa su işletmeciliğinde benzer imtiyazlar çıkarılması için Dünya Bankası devreye girmiştir. Tarımsal sulama yönetiminde “katılımcı sulama yönetimi özelleştirmeleri” projesi, yine Dünya Bankası kredileri ile uygulamaya girmiştir.[103] II.3-) TÜRKİYE’DE SU(SUZLUK) SORUNU “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.”[104] Suyu, susuz Türkiye’de de sorunlaştıran kapitalizmin yıkımı, olanca süratiyle sürmektedir… Örneğin Orta Anadolu’daki su havzaları, yanlış tarım teknikleri ve bilinçsiz sulamanın tehdidi altında… Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) Türkiye Su Kaynakları Programı Müdürü Buket Bahar Dıvrak, son 40 yıl içinde sulak alanlarımızın yarısının yok olduğuna dikkat çekerek bunun yaklaşık 3 Van Gölü büyüklüğünde bir alanı kapladığını söyledi. Dıvrak, Orta Anadolu ve Konya civarındaki sulak alanların kuruma, batıdaki Uluabat, Bafa gibi göllerin de sanayileşme nedeniyle kirlilik tehdidi altında olduğunu vurguladı.[105] DSİ verilerine göre, Türkiye’de son 40 yılda 2.5 milyon hektarlık sulak alanın yarısı kaybedildi. Toplam 2.5 milyon hektarlık sulak alanın yarısının kaybedildiği Türkiye’de bu kaybın yaklaşık yüzde 25’i (320 bin 500 hektar) Konya Kapalı Havzası’nda gerçekleşti.[106] Doğal Hayatı Koruma Vakfı-Türkiye ile çevre il ve orman müdürlüğünden derlenen bilgilere göre, normalde su zengini olmayan Türkiye’de son 40 yılda 2.5 milyon hektarlık sulak alanın yarısından fazlası yok olurken özellikle 2007’de kuraklıktan en çok etkilenen bölge Konya oldu. 50 bine yakını kaçak olmak üzere 70 bin kuyudan su çekilen Konya’da normalde yılda 1 metre azalan yeraltı su seviyesi, ekim ölçümlerine göre 3.5 metre düştü. Konya kapalı havzasında yeraltı suyu seviyesi son 20 yılda 25 metre azalırken, uzmanlar, Tuz Gölü’nden içilebilir yeraltı suyuna doğru akışın başlamak üzere olduğuna dikkat çekiyorlar. Hotamış, Ereğli, Eşmekaya sazlıklarını yıllar önce kaybeden Konya, önemli sulak alanlarından Bolluk Gölü’nü de bu yaz yitirdi. Gölde, kaşıkçı, kılıçgaga, Akdeniz martısı, gülensumru, cılıbıt, flamingo gibi kuşları görmek imkânsız oldu. Samsam Gölü de bu yaz kuruyan göllerdendi. Yaz ördeği, Macar ördeği, dikkuyruk, kılıçgaga, büyük cılıbıt, Akdeniz Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 32martısı gibi kuşlara ev sahipliği yapan Kulu Gölü, Küçük Göl ve Düden Gölü olarak ikiye ayrıldı. Düden Gölü, tamamen kurudu. Küçük Göl ise adeta can çekişiyor. İl çevre ve orman müdürlüğü raporuna göre, Tersakan Gölü ile Suğla Gölü Yarma Bataklığı, Arap Çayırı, Karapınar Ovası gibi önemli alanlarını da kaybeden Konya’da Meke Gölü de iki parçaya ayrıldı. Nasreddin Hoca’nın gölü Akşehir Gölü de 2007 kuraklığına yenik düştü.[107] Bunların yanında yarı kurak bir iklim kuşağında yer alan Türkiye’de yağış yılda ortalama 501 milyar m3 suya tekabül etmektedir. Yıllık ortalama yağış miktarı ülke genelinde 250 mm’den 2500 mm’ye kadar değişmektedir. Türkiye’nin toplam yenilenebilir yeraltı ve yerüstü su potansiyeli brüt 234 milyar m3 ’tür. Teknik ve ekonomik şartları çerçevesinde, tüketilebilecek toplam su potansiyeli ise 98 milyar m3 yerüstü, 12 milyar m3 ’ü de yeraltı suyu potansiyeli olmak üzere, yılda ortalama 112 milyar m3 ’tür. Ancak bu miktar, bölgesel ve mevsimsel olarak Türkiye’de dengesiz bir şekilde dağılmaktadır.[108] Bugüne kadar, mevcut su potansiyelinin olan 112 milyar m3 ’lük suyumuzun yüzde 38’i farklı amaçlara yönelik olarak geliştirilerek kullanıma sunulmuştur. Geriye kalan yılda 67 milyar m3 ’lük su potansiyeli ise hâlen kullanılamamaktadır.[109] II.3.1-) SU(SUZLUK) VE DEVLET POLİTİKA(SIZLIK)LARI “Kararlar yılan balığına benzer; kolayca yakalanır ama tutması çok zordur.”[110] Buraya kadar izah ettiğimiz çerçevenin uzantısı olarak Türkiye’de “su(suzluk) ve devlet politika(sızlık)ları”na gelince…[111] Öncelikle şunun belirtilmesi gerek: “Türkiye’nin şu anda yüz yüze kaldığı asıl mesele, ‘basit bir susuz kalma hâli’ değil, aksine karmaşık bir şehirleşme problemidir ve nedenleri salt doğa olaylarına indirgenemez”[112] ve de kapitalizm ile doğrudan ilgilidir… Ayrıca da söz konusu sorunun küresel ısınmayla ilişkisi de göz ardı edilmemelidir… Soru(n) çok büyüktür, önemlidir, yaşamsaldır… Bunun karşısında T.“C” politika(sızlık)ları ise komik ve “düşündürücü”dür. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 33Örneğin askerlerin bile el attığı[113] susuzluk riskine karşı bir dizi önlem aldıklarını söyleyen Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu “Yapacağımız projelerle önce 2023, sonra 2040’a kadar sıkıntı yaşanmayacak,”[114] dedi! Alın size bir “tedbir”; ne kadar da etkili!!! Ancak bir dakika! Belgelerin kanıtladığı üzere T.“C” politika(sızlık)ları, yaklaşan kuraklık riskine, tıpkı bir zamanlar depreme olduğu gibi tamamen kulaklarını tıkamış. TBMM’nin 2001 yılında yaklaşan kuraklık konusunda uyarıldığı anlaşıldı. Sorunları ve çözüm önerilerini bir bir tekrar eden rapor, “görüşülmeden” arşive kaldırılmış![115] Bu işin bir yanı; bundan çıkartılan “sonuç”a gelince: AKP hükümeti ormanlar, sahiller, fabrikaların ardından akarsuların da özelleştirilmesi için girişimlere başladığını açıkladı… Hükümet, küresel ısınma, yağışların azlığıyla ortaya çıkan “su krizi”ni çözmek için akarsulara göz dikti. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, proje çerçevesinde belirlenecek bölgelerin sulanması için akarsuların yap-işlet-devret modeliyle özel sektöre açılacağını bildirdi. Sistemle akarsu ve göletlerin kullanım hakkı 49 yılı geçmeyecek şekilde devredilecek. İşi üstlenecek yatırımcılar “ihale” yöntemi yerine, nükleer santral projesinde olduğu gibi “yarışmayla” belirlenecek![116] Buna göre yarışmayla seçilecek yatırımcı, barajdan[117] elde edilen suyu işletme süresi boyunca satarak hem yatırım maliyetini çıkaracak, hem de kâr edecek… Hükümetin akarsuların satılmasına ilişkin projesine 7 Temmuz’da Hürriyet gazetesindeki köşe yazısında, Yalçın Bayer de yer vermişti. Bayer, satış kapsamında 12-13 akarsu bulunduğunu ve bunlardan metreküp hesabıyla yaklaşık 3.1 milyar dolar gelir beklendiğini belirtmişti. Yazıda şu ifadeler yer almıştı: “Fırat’ın sularının üzerindeki Atatürk ve Keban gibi barajlara giden sular da bu özelleştirme kapsamı içinde olacak. Devlet Su İşleri (DSİ)’de yapılan ön çalışmalara göre, Fırat’ın 29 yıllık satış değerinin 950 milyon dolar, Dicle’nin 650 milyon dolar olacağı söyleniyor. Yani Fırat ve Dicle bir “fabrika” gibi düşünülüyor.”[118] Kaldı ki DSİ’yi yeniden yapılandıran AKP, AB ve Dünya Bankası raporlarını dikkate alıyor… Yani AKP, Su Yasa Tasarısı Taslağı çalışmalarında, AB ve Dünya Bankası’nın daha önce Türkiye’deki su kaynaklarının yönetimi için hazırladıkları raporları referans olarak kabul ediyor. Dünya Bankası’nca hazırlanan rapor, “Sulama ile Su Kaynaklarının Özelleştirilmesi ve Yönetimi” konularını içeriyor.[119] Evet, evet su da satılıyor! AKP’nin su krizine yanıt(sızlığ)ı bu! Oysa “çözüm” elbette bu değil! Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 34“Su akar AKP-devlet bakar” denilebilecek açarsızlık çerçevesinde anımsatmadan geçmeyelim: Türkiye’de 6 milyar ton suyun 3 milyar tonu daha musluklara ulaşmadan sızıntıyla yok oluyor. Hazırlanan rapora göre, sızıntıların azaltılması hâlinde Ankara ve İstanbul’un iki yıllık su ihtiyacının tamamını karşılamak mümkün. Rapordaki tespitler şöyle: Şebeke sistemine verilen 6 milyar ton suyun 3 milyar tonu musluklara varmadan sızıntıyla yok oluyor. Böylece suyun faturalandırılabilen bölümü 3 milyar tonda kalıyor. Türkiye’de en çok su kaybı yüzde 65 ile Mersin’de. Ankara’da yüzde 50-58, İstanbul’da yüzde 30-35, İzmir’de ise yüzde 44 oranında su kayboluyor. Türkiye’de yılda 501 milyar metreküp yağış düşüyor ama bunun da 274 milyar metreküpü buharlaşıyor. Yıllık kullanıma hazır 193 milyar metreküp tatlı sudan ancak 40,1 milyar metreküpü tüketiliyor. İçme suyu şebekesindeki kaybın yüzde 20 azalması hâlinde 1.8 milyar ton su tüketicinin kullanımına sunulabilir. Kaçak su kullanımının engellenmesi ve sızıntıların azaltılması hâlinde koruma altına alınan su ile İstanbul ve Ankara illerinin iki yıllık su ihtiyacı karşılanabilir.[120] Ayrıca belediyeler, müteahhitlere yaptırdıkları hizmetler karşılığı 2006 yılında 6 milyar YTL, 2007 yılının ilk çeyreğinde de 1.2 milyar YTL ödeme yaptı. Bu ödemelerin 2.8 milyar YTL’si yola, 1.3 milyar YTL’si kanalizasyona, 941.2 milyon YTL’si de sosyal tesislere, hizmet binası ve hizmet tesisi yapımına gitti. 15 ayda içme suyu yatırımları için de 927.2 milyon YTL harcandı.[121] Ve İstanbul gibi dillere pelesenk olan Ankara’ya geçersek… Melih Gökçek, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile ASKİ’nin Ankara’ya su temini konusunda üzerine düşen, ancak yapmadığı hiçbir şey olmadığını savunarak, “Belediye Başkanlığı’nın hiçbir sorumluluğu bulunmamaktadır,”[122] diyor pişkin pişkin… Ama DSİ defalarca uyardı. Susuzluğu önleyecek proje ihale bile edildi. Ancak “Kaynak yok” diyen Gökçek, ASKİ’nin parasını yol ve kavşaklar için harcadı;[123] bunu bilmeyen var mı? Ve nihayet Kızılırmak suyuna muhtaç bırakılma hikâyesine (ve sonuçlarına) dair birkaç noktayı anımsatırsak… Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 35Ankara Anakent Belediyesi’nin “Kızılırmak suyunda ağır metal yok” açıklamasını, DSİ’nin 2003-2004 yıllarında yaptığı “Hirfanlı ve Kesikköprü Baraj Gölleri’ndeki Kirlilik Araştırması” yalanlıyor. Rapora göre, Kesikköprü Barajı’nın 1 No’lu istasyonuna ait parametrelerde, bir içme suyunda tavsiye edilen değerlerin çok üzerinde kurşun ve kadminyum bulunuyor. Raporda ayrıca Kesikköprü suyunun yüksek oranda sülfat içerdiğine de dikkat çekiliyor. Ankara Anakent Belediyesi’nin, kentte yaşanan susuzluk sorununa çözüm olacak savıyla Kızılırmak’tan getirmeyi planladığı su, içme suyu olarak kullanıma uygun görülmüyor. DSİ’nin raporuna göre, ağır metaller sınıfında bulunan ve Dünya Sağlık Örgütü’nce bir içme suyunda tavsiye edilen en yüksek kurşun oranı 0.01; kadminyum oranı ise 0.003 miligramlitre. Kesikköprü Barajı’nın 1 No’lu istasyonuna ait parametrelerde bu oranlar sırasıyla 0.019 ve 0.006 miligramlitre olarak ölçülüyor. Raporda ayrıca bir içme suyundaki sülfat oranının en fazla 250 miligramlitre olması gerekirken Kesikköprü Baraj suyunda bu oranın 334.4 miligramlitre civarında olduğu belirtiliyor. Yine DSİ’nin 14 Şubat 2005 tarihli “Ağır Metal Analiz Deney Raporu”na göre Kesikköprü Barajı’nın çıkış yerinden alınan su örneklerinde, sudaki kurşun oranının 0.005, kadminyum oranının da 0.007 miligramlitre olduğuna dikkat çekiliyor. Yetkililer, suyun içerdiği ağır metallerin insan sağlığı açısından zararlı olduğu konusunda hemfikirken sudaki sülfat oranı fazlalığının da sertliği artırdığına işaret ediyor. Bununla birlikte yetkililer, Anakent Belediye Başkanı Melih Gökçek’in Kızılırmak suyunda bulunan sülfat değerlerinin Çamlıdere ve Kurtboğazı barajlarından gelecek suyla karıştırılmasıyla düşeceği ve şehir şebekesine suyun harmanlandıktan sonra verileceği yönündeki açıklamalarına karşılık, barajlarda su kalmadığı zaman belediyenin Kızılırmak suyunu hangi suyla harmanlayacağını da merak ettiklerini dile getiriyor. DSİ’nin “Ağır Metal Analiz Deney Raporu” na göre sudaki diğer ağır metallerin oranı ise şöyle: Çinko 0.019, krom 0.012, mangan 0.010, demir, 0.07 ve bakır 0.05 miligramlitre…[124] Konuya ilişkin olarak Kavaklıdere Dayanışma ve Güzelleştirme Derneği Yönetim Kurulu üyesi Bülend Büyükakın, Belediye Başkanı Melih Gökçek’in Kızılırmak suyunu başkente getirmek istemesine tepki göstererek “Kızılırmak’tan su getirmeyi ve bunu halka sunmayı cinayet” olarak değerlendirdi. Büyükakın, Atıksu deşarjı yapılan ve Sıvas’ta 10, Kırşehir’de 1, Nevşehir Avanos’ta 3, Kayseri’de 40 ve Kırıkkale’de 9 tane fabrikanın bulunduğu Kızılırmak’ın onlarca kent ve kasabanın kanalizasyon, yüzlerce fabrikanın endüstriyel atıklarını taşıdığını anımsatarak “Kızılırmak suyunun içme suyu kalitesine gelecek biçimde arıtılması olanaksızdır,”[125] dedi! Durum bu; ama bir şey daha: Çevre ve Orman Bakanlığı’nın “alarm” veren verilerini yorumlayan Prof. Dr. Çağatay Güler, Türkiye’de kentlere ham su sağlayan göl, baraj ve Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 36göletlerdeki suyun hızla tükenmesi ve buna bağlı su kütlesi azalımının “ağır metal kirliliği” başta olmak üzere önemli halk sağlığı sorunları yaratabilecek boyutlara ulaştığına dikkat çekerek, “Kimyasal kirlilik göstergeleri bir olağanüstü hâl yaklaşımıyla ele alınmak zorunda,”[126] diyor demesine de; aldıran kim? III. AYRIM: KAPİTALİZMİN ÇÖPLÜĞÜ YA DA ATIKLARIN YERKÜRESİ “Alâmetler belirdi, kıyamet alâmetleridir. Haberdir, erişmekte kaynayan su galeyan noktasına.”[127] Sunay Demircan’ın ironik bir bir betimlemeyle, “Yeni Dünya Düzeni’nin kendine özgü insan tasarımı olduğu gibi doğa tasarımı da var kuşkusuz. Descartes ve ardıllarının ürettiği bu tasarımı ifade eden slogan şudur: Dünya âlem sana kurban olsun âdemoğlu!”[128] diye ifade ettiği bağlamda “YDD’nin “doğa tasarımı” yerkürenin hoyratça çöplükleştirilmesinden başka bir şey değildir![129] Sadece iki örnek bile durumun vahametini anlatabilir kanısındayım… Birincisi: Her yıl, tüm dünyada 8 milyon ton atık okyanuslara ve denizlere ulaşıyor! [130] İkincisi de İtalya’da gündem “çöp”e kilitlendi.[131] Başta Napoli kenti olmak üzere Campania bölgesinde sokakları dolduran tonlarca çöp yığını halkla hükümeti karşı karşıya getirirken soruna çözüm bulunmamasına tepki gösteren göstericiler ile polis arasında zaman zaman çatışmaların yaşandığı ve yaralananların olduğu belirtildi![132] III.1-) AŞIRI TÜKETİM “İktidarsızlık, iktidarı üretiyor.”[133] Yerkürenin hoyratça çöplükleştirilmesi, kapitalist tüketim modelinin bir getirisi olurken; şunun da unutulmaması gerek: Kaynakların tüketilmesindeki aşırı hız böyle sürerse ekolojik sistem çökecek… Dünya Doğa Fonu’nun (World Wildlife Fund: WWF) iki yılda bir yayımladığı ‘Yaşayan Gezegen’ başlıklı rapora göre insanlık doğal kaynakları tüketmeye mevcut hızla devam ederse 2050 yılında dünya dışında bir gezegene daha gereksinimi olacak. BBC’nin internet sitesinde yayımlanan habere göre çevrenin yok edilmesi şimdiye kadar görülmemiş bir hıza ulaştı. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 37Rapordaki veriler 1970-2003 yılları arasında doğal kaynak türlerinin yüzde 31 azaldığına işaret ediyor. Biyolojik çeşitliliğin azalmasının temel nedeni dünyanın kaynakları yerine koyma hızından daha hızlı bir tüketimin olması. Raporun işaret ettiği bir başka nokta ise petrol, gaz ve kömür gibi kirletici etkileri olan yakıtların tüketiminin 1961-2003 döneminde 9 kat artmış olduğu gerçeği. Çevreyi en fazla olumsuz etkileyen ülkeler listesinde ise Birleşik Arap Emirlikleri, ABD, Finlandiya, Kanada, Kuveyt, Avustralya, Estonya, İsveç, Yeni Zelanda, Norveç, Danimarka, Fransa, İngiltere ve Almanya yer aldı. WWF Başkanı Paul King ekolojik sistemin çökme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığına dikkat çekerek acilen önlem alınması gerektiğini vurguladı. [134] Bu arada gezegeni en fazla kirleten 56 ülkenin çevresel çabalarını inceleyen Germanwatch’ın hazırladığı rapora göre, bu alanda ABD ve Suudi Arabistan en alt sırada… [135] III.2-) ZEHİRLENEN DOĞA “Kötülüğü pasifçe kabullenen kişi, onun kalıcılaşması için uğraşan kişi kadar gömülmüştür kötülüğün içine. Kötülüğe karşı durmayı denemeksizin onu kabullenen kişi gerçekte kötülükle işbirliği içindedir.”[136] Yerkürenin çöplükleştirilmesiyle doğanın zehirlenmesiyle kapitalist üretim arasında bir bir ilişki söz konusuyken;[137] zehirli atıklar arıtılma yerine yoksul Güney ülkelerine boca edilmektedir… Bilindiği üzere milyonlarca ton zehirli atığın yasalara uygun biçimde arındırılması büyük giderlere mal olmakta ve dev şirketlerin tatlı kârlarını kemirmektedir. Bunun içinde “zehirli atıklar” yoksul ülkelere “ihraç edilmekte”dir. Örneğin Fildişi Sahili[138] ve zehirli variller olayı bu tür yasadışı eylemler arasındadır. Yerel yönetimlerin katkısıyla rüşvet, politik baskı ya da nüfuz ticaretiyle yürütülen “zehir kaçakçılığı” ise tüm dünyada artmaktadır. Çevre Programı’nın (PNUE) hesaplamalarına göre zehirli atık ihracatı 2001’de 8.5 milyon tona ulaşmıştır. Suç örgütlerinin bu tür faaliyetleri buna dahil değildir. Bunların yıllık cirolarının milyarlarca dolar düzeyinde olduğu saptanmıştır.[139] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 38Gerçekten de, çevre kirlenmesi, zehirli atıklar türü felaketler, küreselleşen dünyanın, tıpkı açlık, sağlık gibi bir türlü üstesinden gelemediği, belki de üstesinden gelinmesini istemediği felaketler arasında. Zehirli atıklar, havanın, suyun, toprağın hoyratça kirlenmesi, kanser kaynağı asbestli gemi sökümü, radyasyonlu hurdalar, siyanürlü altın, zehirli variller türünde belalar ülkemizin yabancısı değil. Asbestli Hollanda gemisinin çevrecilerin uyanıklığı sayesinde, gemi sökümcülerini kârlı bir işten yoksun bırakmış olsa da, geri gönderilmesi henüz belleklerden silinmedi. Günümüz insanını olduğu gibi gelecek kuşakları da olumsuz biçimde etkileyeceğinden kuşku duyulmayan bu tür afetlerin önlenmesiyle ilgili ulusal ve uluslararası önlemler yetersiz. Batı Afrika’da Gine Körfezi’nde yer alan Fildişi Sahili’nde Ağustos 2006 sonunda patlak veren zehirli atık skandalından söz ettim yukarıda… Zehirli atıkların Abidjan yöresinin çöplüklerine boca edilmesinin faturası son derecede ağırdı. Hastalanan, nefes alma zorluğu şikâyetiyle hastanelerin yolunu tutanların sayısı 26 bin, hastanede tedavi altına alınanların sayıları ise 2 bini bulmuştu ve de Fildişi Sahili olayı, buzdağının görünen, üstü örtülemeyen yanı. Asıl kitle suyun altında. Bu konuda bilmediklerimiz, bilinenlerden çok daha fazla. Le Monde’un başyazısının ilk paragrafı, “Bu skandal, yasaları hiçe sayan gangsterlerin yoksul dünyayı istismarının öyküsüdür. Küreselleşmenin iğrenç yüzü kurtların koyun ağılında istediklerini yapmalarına izin verilmesinin öyküsüdür. Afrika’yı kirleten, zehirleyen Avrupa’nın utanç öyküsüdür. Yargısal, idari ve siyasal sonuçları olması gereken bir öykü,”[140] derken zehirli atıkların kaynağını net bir biçimde ortaya koyuyor.[141] III.2.1-) DENİZLER, SULAR “İnsan mezardan dönemez, ama hatadan dönebilir.”[142] Konuya bağıntılı olarak önemli bir saptamayı aktaralım: Bilim insanları, okyanuslarda, balıklar ve diğer deniz canlılarıyla, denizden sağlanan geçimi tehdit eden 200 civarında “ölü bölge” tespit ettikleri belirtildi. BM Çevre Programı, bu bölgelerin son 2 yılda yüzde 34’lük artış gösterdiğini bildirdi. “Ölü bölgeler”, ABD’nin Doğu Sahilleri, İskandinav fiyortları, Mississippi ırmağının kirlettiği Meksika Körfezi, Güney Amerika, Gana, Çin, Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda, Portekiz ve İngiltere açıkları olarak biliniyor…[143] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 39Deniz ve okyanuslardaki uzun periyotlu çalışmanın sonuçları, tahribat bu hızla sürerse 2048’de tüm balık ve deniz ürünlerinin yok olacağını gösteriyor.[144] Ayrıca Kanada’daki Dalhousie Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan lideri Boris Worm 2003 yılı verilerine göre açık denizlerdeki balık ve diğer canlılarda yüzde 29’luk azalma görüldüğünü vurgulayarak şunları söyledi: “Aşırı avlanma, av yasağı döneminde avlanma ve derin bölgelerde tarak ağıyla avlanma ekosistemi mahveden unsurların başında geliyor. Çok ciddi önlemler alınmalı…”[145] Ve nihayet AB’nin, yılda ortaya 1.3 milyar ton tehlikeli atık ortaya çıkardığına dikkat çeken Ege Üniversitesi Çevre Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ümit Erdem, bunun 40 milyon tonluk kısmının “nereye gittiğinin belli olmadığı” vurgusuyla, “Aslında atıkların gittiği yerler bellidir. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelere gitmektedir. Bunun bir kısmı bir yerlerden çıkmaktadır. Karadeniz kıyılarımızda, Isparta’da, Manyas’ta ortaya çıkan tehlikeli atıkların nereden geldiği bellidir. Türkiye, bazı devletlerin tehlikeli atık çöplüğü hâline getirilmemeli, bu konudaki tedbirler artırılmalıdır,”[146] dedi… Evet, evet AB bizi, Karadeniz’i kirletiyor![147] Dünyanın en zengin biyolojik çeşitliğe sahip denizlerinden biri olan Karadeniz, akarsulardan, karadan, havadan çeşitli tehditlerle karşı karşıya… Karadeniz’e yönelik tehditlerin en büyüğü nehirlerden geliyor. Avrupa’nın en büyük nehirlerinden olan Tuna, Dinyeper ve Don Karadeniz’e kirlilik taşıyor. Sadece Tuna ile Karadeniz’e yılda yaklaşık 60 bin ton fosfor ve 340 bin ton inorganik azot taşındığı biliniyor. Ayrıca kanalizasyon, tarımsal ve endüstriyel faaliyetlere bağlı olarak oluşan atıklar, arıtım sürecinden geçirilmeden veya tam arıtım yapılmadan doğrudan doğruya veya akarsular vasıtasıyla denize boşaltılıyor.[148] III.2.2-) HAVA KİRLİLİĞİ “Kötü kazanabilir, ama üstün gelemez.”[149] Kapitalizm su ve denizler gibi, nefes aldığımız havayı da kirletiyor; dünyadaki ölümlerin yüzde 6’sı da hava kirliliğinden kaynaklanıyor![150] İşte iki örnek… Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 40İlki şu: Dünyanın en yoğun iş merkezlerinden Hong Kong’un uluslararası iş çevresi kirli hava yüzünden kenti terk ediyor. Hong Kong’da faaliyet gösteren Batılı ticaret odalarının yaptığı araştırmalar, kirli havanın neden olduğu sağlık problemlerinin, bölgedeki işadamlarını kaçırdığını ortaya koydu. Hong Kong’a gelen yabancı yatırımcılar da şehirden uzaklaşıyor, Hong Kong’daki hava kirliliğinin büyük kısmı kömür yakıtlı elektrik santrallarından kaynaklanıyor.[151] İkincisi de şöyle: İran’daki hava kirliliği bir ayda 3 bin 600 can alırken, durumun “toplu intihar” noktasına vardığı kaydediliyor… Tahran temiz hava komitesinin yöneticisi Muhammed Hadi Haydarzade, “23 Ekim ile 23 Kasım 2007 arasında kirlilik doğrudan ya da dolaylı tam 3 bin 600 kişinin ölümüne yol açtı” derken, ölümcül kalp krizi sorunlarının yüzde 80’ine yoğun kirlilikten kaynaklanan sisin yol açtığını belirtti. 7 milyon nüfuslu Tahran, 1.3 milyon eskimiş aracın bulunduğu dünyanın hava kirliliğinin en yoğun olduğu kentlerinden. Yaşlı ve çocukların evlerinden çıkmamaları istendi.[152] Dünya Sağlık Örgütü (WHO) yetkilileri, her yıl tahmini 800 bin kişinin hava kirliliğine bağlı solunum yolu hastalıkları, kalp ve akciğer kanserinden, zamansız öldüğünü belirtilirken, daha temiz fosil yakıtları kullanımıyla bu ölümlerin yüzde 15 azaltılabileceğini kaydediyor. [153] WHO da, hava kirliliğini azaltmanın, her yıl 120 bin kişinin ölümünü önleyeceğini açıkladı.[154] III.2.3-) KÜRESELLEŞEN KİRLİLİK “Herkesin suskun olduğu cumhuriyette, özgürlüğün varlığı tartışılır.”[155] Havasından suyuna dek yerküreyi kuşatan kirlilik de kapitalizmin kollarında küreselleşiyor… Örneğin Amerika’daki çevre kuruluşu Blacksmith Institute’in yayınladığı dünyanın en kirli 10 kentinin listesine göre, dünyada 12 milyon kişi çevre kirliliğinden ciddi boyutlarda etkileniyor.[156] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 41DÜNYANIN EN KİRLİ 10 KENTİ KENT (ÜLKE) NÜFUS SUMGAYIT (AZERBAYCAN) 275 bin kişi LİNFEN (ÇİN) 3 milyon kişi TİANYİNG (ÇİN) 140 bin kişi SUKİNDA (HİNDİSTAN) 2.6 milyon kişi VAPİ (HİNDİSTAN) 71 bin kişi LA OROYA (PERU) 35 bin kişi DZERZHİNSK (RUSYA) 300 bin kişi NORİLSK (RUSYA) 134 bin kişi ÇERNOBİL (UKRAYNA) 5.5 milyon kişi KABWE (ZAMBİA) 255 bin kişi Ayrıca İngiltere’de her yıl 27 milyon ton civarında çöp toplandığı, bunun diğer Avrupa ülkelerinden en az 7 milyon ton fazla olduğu ve bu durumun ülkeyi “Avrupa’nın çöplüğü” hâline getirdiği bildirildi. İngiltere’yi 20 milyon ton çöple İtalya, 17 milyon tonla İspanya, 13 milyon tonla Fransa ve 10 milyon tonla Almanya izliyor.[157] Bunların yanında Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilâtı’nın (OECD) açıklanan ‘Temel Çevresel Göstergeler 2007’ raporu, Türkiye’nin çöp, hava kirliliği, su temizliği gibi konulardaki durumuna dikkat çekti. Çöp üretiminde en yakın ülke olan Macaristan’a fark atan Türkiye, hava kirliliğinde ise Avustralya’nın hemen ardından ikinciliği aldı. OECD üyesi 30 ülkenin temel çevresel göstergelerinin değerlendirildiği rapora göre, Türkiye “Kentsel Atık” sıralamasında da en yakın izleyeni Macaristan’ı üçte bir oranında geçerek birinci oldu. 1000 dolarlık “özel nihai tüketim” başına üretilen çöp miktarında Türkiye 80 kiloyla birinci olurken, Macaristan 53 kiloda kaldı. “Kentsel atık” miktarı sıralaması, Danimarka, Meksika, İspanya, İrlanda, Avustralya şeklinde devam ediyor. Rapora göre Türkiye 1990 yılından sonra da havasında kükürtoksit oranını en çok artıran ikinci ülke, kükürtoksitte artış görülen 5 ülkeden de biri konumuna geldi. Avustralya 5.4 kg kükürtoksit ile OECD birincisi, Türkiye 4.8 kg ile ikinci oldu. Polonya 3.7 kg ile Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 42üçüncülüğe yerleşirken, OECD’de GSYİH’sına oranla en az kükürtoksit salan ülke İsviçre oldu. Avustralya, Türkiye, İzlanda, Yeni Zelanda ve Yunanistan dışındaki ülkelerde oran düşerken, ekonomisi OECD’de gerilerde olmasına karşın Türk kentlerinin hava kirliliğinde gelişmiş ülkeleri sollaması dikkat çekti. Su kaynaklarından yararlanma sıralamasında Türkiye OECD ortalamasının yaklaşık üçte ikisinde kalırken, atık suyun temizlenmesinde de son sıralarda yer aldı. Raporda, atık suyun ikinci ya da üçüncü kez işleme tabi tutularak salınmasına yönelik iyiden kötüye kalite sıralamasında Hollanda ilk sırayı alırken, Türkiye 21’inci sırada yer aldı. Tehdit altında bulunan memeli hayvanlar sıralamasında OECD ülkelerinin orta sıralarında yer alan Türkiye, barındırdığı soyları yok olma tehdidiyle karşı karşıya bulunan kuşlar ve tohumlu bitkiler açısından ilk sıralarda yer aldı. Soyları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan ve en çok hayvanı barındıran ülkeler şöyle sıralamasında 12’nci sırayı İsveç ve Slovak Cumhuriyeti ile paylaşan Türkiye, kuşlar sıralamasında 5’inci oldu. Yok olma tehdidi olan tohumlu bitkiler konusunda ise Türkiye, Japonya ve Belçika ile 5’inci sırayı aldı.[158] III.3-) KİRLİLER, KİRLETENLER, KİRLENENLER! “Sofradan en fazla payı alanlar, bize kanaatkâr olmayı öğretiyor. Karnını doyuranlar, açlara seslenip gelecek güzel günlerden bahsediyor. Ülkeyi uçuruma sürükleyenler, sıradan insan için ülke idare etmenin zor olduğundan dem vuruyor.”[159] “İyi de bu vahim tabloda kirliler, kirletenler, kirlenenler kimler” mi? “Sanayileşmiş ülkeler, özellikle de ABD, sorumsuzca üretiyor ve tüketiyor. ‘Maliyeti artıracak,’ diye önlem almıyor… Sonuç olarak bunun cezasını bütün dünya çekiyor,”[160] vurgusunun altını çizelim: Evet “resmi” olarak kirletenler başta ABD olmak üzere, “sanayileşmiş” ülkeler; “gayrı- resmi” olarak kirletilenlere gelince: Blacksmith Enstitüsü’nün hazırladığı çevre kirliliğinin en fazla olduğu 10 yer listesinde, bir dönem kimyasal silahların üretildiği Rusya’daki Dzerzhinsk ve Zambiya’da bakır madeni bölgesi olan Kabve kasabası gibi yerler bulunuyor. Enstitünün başkanı Richard Fuller, dünyada çevre kirliliğinin 1 milyar kadar kişiyi hasta ettiğini söyledi. Listenin hazırlık aşamasında 300 bölge incelendi ve en kirli 10 yer arasında bir sıralama yapılmadı. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 43Listedeki diğer yerler şöyle: Çerbonil-Ukrayna; Haina-Dominik Cumhuriyeti; La OroyaPeru; Linfen-Çin; Mailuu Suu-Kırgızistan; Norilsk-Rusya; Ranipet-Hindistan; Rudnaya PristanRusya…[161] Devamla üç anlamlı örnek daha: Birinci: Fildişi Sahili skandalının ardında tıpkı Otopan gibi yine Hollanda şirketleri var. Probo Koala adlı gemi bir sürü limandan geri çevrildikten sonra 381 tonluk zehirli atığı ülkenin en büyük limanı Abidjan yakınındaki boş araziye boca etmiş ve sonuç olarak yedi kişinin ölümüne, 60 bin insanın da hastanelerin yolunu tutmasına neden olmuştur. Yasadışı eylemin ardında bu tür işlerden sabıkalı Trafigura adlı 28.5 milyar dolarlık cirolu Hollanda şirketi var![162] İkinci: Probo Koala’nın Afrika’ya bıraktığı zehrin ardından küresel faaliyetler sorgulanıyor… Yunan bandıralı bir tanker.. Panama bayrağı taşıyor.. İsviçreli bir şirkete ait.. Şirketin mali merkezi Hollanda’da… Tankerin kiralanmasından, merkezi İsviçre’de bulunan bir şirketin Londra şubesi sorumlu… Geminin aslında boşaltım yapacağı yer Amsterdam Limanı… Son durağı Estonya… Atıkların bırakıldığı yer ise Fildişi Sahili’nin en büyük kenti Abidjan… Trafigura şirketi, Amsterdam Limanı’na 300 bin dolar ödemek istemeyince, Probo Koala tankeri, atıkları bir gecede Abidjan’a boşalttı. 10 kişi öldü, on binlerce kişi hastanelik oldu. Çevreci Jim Puckett, “Çevre koruma Kuzey’de pahalıya mal oluyor. Bu yüzden şirketler Güney’e bakıyor” diyor![163] Üçüncü: ABD Deniz Kuvvetleri, iki yılda yaklaşık 40 bin ton işlenmemiş atık suyu yanlışlıkla okyanusa boşalttığını açıkladı. Deniz Kuvvetleri basın merkezinden yapılan açıklamada, San Diego’da üslerden birinde meydana gelen bir hata nedeniyle 38 bin 745 ton atık suyun işlenmeden Pasifik Okyanusu’na döküldüğü belirtildi![164] Dördüncü: DenizTemiz/Turmepa’nın çalışmasına göre, dünyada her yıl 450 milyar metreküp çöp denize atılıyor![165] DENİZLERDE YAŞANAN KİRLİLİK Dünyada her yıl 450 milyar metreküp arıtılmamış ya da kısmen arıtılmış çöp ile endüstriyel ve tarımsal atık denize atılıyor. Denizlere, yüzde 50’si plastik olmak üzere saatte 675 bin kilogram çöp atılıyor. Türkiye’de, sanayi tesislerinin yüzde 98’inde, belediyelerin yüzde 95’inde, turizm tesislerinin ise yüzde 81’inde atık arıtma tesisi bulunmuyor. Dünya nüfusunun neredeyse yarısı sahillerde yaşıyor. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 44Her 20 kişiden 1’i, ömründe bir kere, kirli bir denize girmekten hastalanıyor. Her yıl yaklaşık 250 milyon kişi, kirli denizlere girdiği için mide ve bağırsak enfeksiyonu ile üst solunum yolu hastalıklarına yakalanıyor. Ticari olarak avlanabilen balık türlerinin en az yüzde 70’i gereğinden fazla tüketilmiş durumda bulunuyor. Denize atılan bir cam şişe 1 milyon yılda, 1 plastik şişe ise 450 yılda ancak çevrime karışıyor. Denizlerdeki çöpler, her yıl 1 milyondan fazla deniz kuşunu öldürüyor. Akdeniz havzası, dünyadaki 34 sorunlu bölge içinde üçüncü sırada yer alıyor. Deniz kirliliği, küresel ısınmanın ana nedeni olarak algılanıyor. Sanayi, turizm ve kentleşmeye yönelik çalışmalar nedeniyle artan bir kirlilik tehdidiyle karşı karşıya bulunan denizlerin insan sağlığı açısından faydası da bulunuyor. III.3.1-) ÇİN ÖRNEĞİ “Hayat, sen başka planlar yaparken başına gelenlerdir.”[166] Kirlilik, kapitalizme dönen Çin’in de sorunu… Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin, dünyayı ekolojik felakete doğru adım adım götürüyor… Dünya Bankası verilerine göre, dünyanın en kirli 20 şehrinden 16’sı Çin’de bulunuyor. Artan enerji tüketimi enerji rezervlerinin ölçüsüz ve tedbirsiz kullanımına neden oluyor. Bunlar da doğaya kirli akan nehirler ve asit yağmurları olarak geri dönüyor. Çin son yıllarda yaptığı büyük sanayi kalkınması yüzünden ağır bir bedel ödemeye hazırlanıyor. Bugün, bazı Çin şehirleri Hollywood korku filmlerindeki terk edilmiş şehirlere benziyor. Yapılan araştırmalara göre kırsal kesimde yaşayan 300 milyon insan kirli su kaynakları ile yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Her gün basında salgın hastalık artışları ile ilgili rakamlar yayımlanıyor. Tüm bunlar Çin’in son 20 yıldaki kontrolsüz büyümesinin ve çevreyi göz ardı eden ekonomik politikalarının eseri. Çin kaynaklı araştırmalara göre çevre kirliğinin şu ana kadar ekolojik Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 45dengeye verdiği zarar yüzde 9, Dünya Bankası uzmanlarına göre ise bu oran yüzde 10-12 seviyelerinde seyrediyor.[167] Çin’in, Dünya Bankası’nı, yılda 750 bin kişinin kirliliğe bağlı nedenlerle öldüğü bulgusunu içeren bir çalışmayı sansürlemeye zorladığı öne sürüldü. Daha önceki çalışmalar Çin’de her yıl 400 bin kişinin kirliliğe bağlı hastalıklar yüzünden öldüğünü gösteriyordu. Ancak Financial Times, Çinli bakanlarla birlikte yürütülen bir çalışma sonucunda Dünya Bankası’nın hazırladığı raporda bu rakamın bir milyona yaklaştığını yazdı. [168] Evet Independent’ın haberine yansıdığı üzere, Çin İngiltere’nin çöplüğü hâline geliyor. Çin’in Lianciao bölgesini örnek veren gazete, 9 bin 600 kilometre uzaklıktaki bu çöp dağının içinde İngiltere’de üretilmiş ve tüketilmiş malların ambalajları ile İngiltere’de bulunan bazı süpermarketlerin poşetlerinin bulunduğunu yazdı. Haberde, çöp yığınında yaşları dörtten başlayan çocukların çalıştırıldığı kaydedildi.[169] Bir başka örnek de şu: Çin’deki Guiyu kasabası, bir yaşam alanından çok, bir elektronik eşya mezarlığı. Burası oyun konsolu, dizüstü bilgisayar ve cep telefonlarının “ölmeye” geldiği, aynı zamanda yeniden doğdukları yer. Kasabayı saran hurdalıkta çevreye kirlilik saçan, çocukların zehirlenmesine yol açan, insanların elektronik aşkının parçaları parçalanıyor, eritilip asitle yıkanıyor, geri dönüşüme sokuluyor. Elektronik devrelerle plastik parçalardan çıkan kavruk metal ve yanık kokusu önce Guiyu’yu, sonra da beş saat mesafedeki Hong Kong’u sarıyor. Atölyelerde elektrik devreleri kömür ateşinde yakılıyor. Bu sırada etrafı kalın bir duman kaplıyor. Ayda 100 dolar kazandıran işe, çocuklar da tatillerde ve öğle aralarında annebabalarına yardım ederek katılıyor. Metallerin asitle yıkanmasıyla çıkan kirli su, kasabalının içme suyuna karışıyor. Malzemelerin içindeki metallerin fiyatlarının hızla artması, atık ticaretini iyice kârlı hâle getiriyor. Akademisyenlere göre aileler kazandıkları düşük ücretlerin bedelini korkutucu şekilde ödüyor. Shantou Üniversitesi’nin araştırmasına göre, kasabada bir-altı yaşlarındaki 165 çocuğun 135’i beyin hasarına yol açabilecek zehirlenmeye maruz kalıyor.[170] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 46III.3.2-) BİYOGENETİK BOZULMA “Evrenin ‘niçin’i bulunabilseydi, o ‘niçin’ evrenin yerine geçerdi.”[171] “Kirlenme” dedik… “Çin örneği”ni verdik… Soru(n) bunlarla bitmiyor… Bir de “biyogenetik bozulma” alt başlığında irdelenmesi gereken dert var![172] Hızla sıralayalım: İstanbul Çevre Konseyi Genel Sekreteri Türksen Başer Kafaoğlu, Türkiye’de kimyasalların ve tarım ilaçlarının gıdalarımıza çok rahat karışabildiğini anımsatarak “Türkiye’de neye elimizi atsak zehirli” diyor…[173] Sebze ve meyvede kullanılan tarım ilaçlarının kalıntısı en çok çocuk ve yaşlılarda etkili oluyor…[174] Günlük yaşamda vücudumuz binlerce toksik maddeye maruz kalıyor. Tek başlarına zararsız olabilen bu kimyasal maddeler, vücudumuzda buluştuklarında “kokteyl etkisi” yaratarak, bedensel ve zihinsel bozukluklara yol açabiliyor. Özellikle hamile kadınlarda belirgin hasar yaratma riski taşıyan bu maddeler, erkek çocuklarda sperm azlığına ve cinsel organlarında yapısal anomalilere neden olabiliyor. Bugün ve her gün yaklaşık 75.000 yapay kimyasal maddeye maruz kalıyoruz. Gün boyunca bu maddeler, derimizin gözeneklerinden vücudumuza sızıyor, solunum yoluyla ciğerlerimize doluyor ve yiyecekler aracılığı ile sindirim sisteminize giriyor. Gece boyunca hâlı, perde veya yastıklardan yayılan kimyasal maddeleri soluyoruz. Vücudumuzu hedef alan bu kimyasal bombardıman XXI. yüzyıl yaşam tarzının kaçınılmaz bir yan etkisi. Şimdi bunların insan sağlığına ne gibi etkileri olduğu tartışılıyor…[175] Tarımda hormon kullanımı, sağlığımızı tehdit etmeye devam ediyor. Örneğin, yaşları 2.5 ile 6 arasında değişen üç kızda, yedikleri hormonlu çilekler nedeniyle “ergenlik” belirtileri görüldüğü iddiası, gıdalarda hormon tartışmasını yeniden gündeme getirdi. Ziraat Mühendisleri Odası ile Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın Türkiye’de domates, patlıcan ve sakız kabağı dışında herhangi bir bitkide hormon kullanılmadığını belirtmesine karşın yurttaşlar tedirgin. Tıp çevreleri, bitkideki hormonun insan sağlığını olumsuz etkilediğini vurguluyor… [176] “İyi de bunlar neden böyle” mi? Elbette kapitalizmden vurgusuyla ekleyelim: “Biyogenetik çalışmaların, söz gelimi açlığı ortadan kaldırmak gibi insani amaçlarla yapıldığını düşünmek en iflah olmazından saflıktır. Sürekli kâr elde etme dürtüsüyle hareket eden ve bunsuz varlığını hiçbir şekilde devam ettiremeyecek olan sermaye, ya pazarlarını derinleştirir ya da yeni pazarlar yaratır. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 471990’da GDO’lu bitkilerin ekim alanı sayısı 147 iken, 1995’de sayı 15 bine, 1999’da 36 bine çıkmıştır. Bu bitkilerin ekim alanı 1996’da 1.7 milyon hektarken, 2004’de 81 milyon hektara (Türkiye’nin yüzölçümünden büyük bir alan) çıkmış durumda. Yani sekiz senede 50 katına çıkmıştır.”[177] Bir şey daha: Genetiği değiştirilmiş tarım ürünlerinin ekimi 2005 yılında yüzde 11 arttı. GDO üretiminde tekeli elinde bulunduran ABD’de[178] yüzde 5’lik bir artış görülürken Hindistan’da ekim alanının yüzde 160 artması, doğaya ve insan sağlığına tehdit oluşturan tarım ürünlerinin bağımlı ülkelerde yaygınlaştırıldığını gösteriyor.[179] Ve bir şey daha: Batı ülkelerinin ürettiği birbirinden güzel bahçe bitkileri, ilaçlar ve tekstil maddelerinin kaynağını oluşturan bitkilerin, Afrika topraklarından hiçbir karşılık verilmeden alınması yeni bir tür kolonyal talan! Afrika’dan topladıkları bitkilerden hatırı sayılır kârlar elde eden Batı firmalarına göre durum çok normal. Biyolojik korsanlık lafını telaffuz etmek istemeyen Batılı firmalara göre, bu bitkilerin Afrika ülkeleri tarafından toplanıp, milyonlarca dolarlık yatırımlarla insanlığa faydalı ürünlere dönüştürülmesi imkânsız. Kâr amacı gütmeyen kuruluşlarsa, bitkiler için de mülkiyet hakkının söz konusu olması gerektiğini tekrarlıyor ve ekliyor: “Bunun adı, biyolojik korsanlıktır!”[180] III.3.3-) ZEHİRLENEN, KİRLETİLEN TÜRKİYE’NİN YIKIMI “Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpâre geniş bir ânın Parçalanamaz akışında.”[181] Bu iç karartan verilerden, zehirlenen, zehirli atıklarla kirletilen Türkiye’deki yıkıma geçersek…[182] Öncelikle: “Avrupa’nın en doğal ve en az kirli ülkesiyiz; ama bu pek umurumuzda değil”![183] “Nasıl” mı? İşte veriler… Türkiye, yılda 200 bin ton zehirle kendini zehirliyor…[184] Türkiye’de yılda 2.5 milyon tonun üzerinde tehlikeli atık üretildiği tahmin edilmektedir…[185] Türkiye, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilâtı’na üye ülkelerde havası en kirli ikinci ülkeyken; “Kentsel Atık” sıralamasında da birinci…[186] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 48Türkiye’de plansız yapılaşma, sanayileşme, çarpık turistik mekânlar ve tıbbi atıklar kıyıları birer “zehir deposu” hâline getirirken 3 bin 227 belediyeden yalnızca 170’inde atık arıtma tesisi bulunuyor…[187] Türkiye’de en büyük tehlikeli atık imha tesisi İZAYDAŞ kapasitesinin dolduğunu açıkladı. Bu durumda günde 550 ton tehlikeli atığın nereye gittiği bir muamma![188] İZAYDAŞ,[189] “Ülkede 1 milyon ton tehlikeli atık üretiliyor, imha için bize sadece 100 bin tonu geliyor,” derken eski Çevre Bakanı Pepe, “Tehlikeli atık miktarı 750 bin ton”; İSO da, “Gerçek rakam 2 milyon ton civarında” diye ekliyor![190] Tam da bu noktada İsmet Berkan hatırlatıyor: “Çevre Bakanı Osman Pepe,[191] cevabını kendisinin vermesi gereken soruyu bize soruyor: ‘Bu memlekette 750 bin ton zehirli atık kimyasal madde üretiliyor ama bunların en çok 50 bin tonu yasal ve bilimsel yollarla yok ediliyor, ya gerisi ne oluyor?’ Sahiden, ne oluyor?”[192] Ne olduğunu çevre bakanı dahil bilen kimse yok; kapitalizmde işler böyledir! Devam edelim: İstanbul’daki tıbbi atıkları yakarak imha eden İstanbul Çevre Koruma ve Atık Maddeleri Değerlendirme Sanayi AŞ’nin kapasitesi 24 ton olmasına karşın, toplam 202 hastaneden günde ortalama 34 ton tıbbi atık ortaya çıkıyor. Geri kalan yaklaşık 10 ton civarındaki atığın ise nasıl yok edildiği bilinmiyor…[193] Yeri geldi anımsatalım: Topladığı yıllık ortalama 4 milyon ton çöpün, 100 bin tonunu geri dönüşümle ekonomiye kazandıran İstanbul Büyükşehir Belediyesi, dönüştürülen malzemeleri geri dönüşüm uygulayan firmalara satıyor…[194] Ayrıca İstanbul’da günlük çıkan 13 bin ton katı atık, çeşitli yöntemlerle bertaraf ediliyor. Ancak 23 ton tıbbi atık haricinde hiçbir tehlikeli atık türü yok edilmiyor. Nüfus artışına paralel olarak çöp üretimi de artan İstanbul’da, her türlü atığın bilimsel standartlarda toplanması, depolanması, ayrıştırılması ve geri kazanımının sağlanması, yıllar alacak gibi görünüyor. Dünyada katı atıklar, depolama dışında yakma, gazifikasyon ve proliz gibi çeşitli yöntemlerle bertaraf ediliyor. Ancak bu yöntemlerin ton başına maliyeti 80 doları bulduğu için Türkiye’de uygulanamıyor…[195] Bir şey daha: Tutuklu ve hükümlüyü yaşamdan “tecrit” eden Kocaeli’deki Kandıra F Tipi Cezaevi, çevresindeki köylüleri “çevre”den mahrum ediyor. Arıtma tesisi olmadığı için atıkları onlarca köyün yararlandığı dereye dökülen F tipi cezaevi tepki çekiyor…[196] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 49Ve bir şey daha: Türk-İş’e göre ölüm nedeni solunum yetmezliği olarak görülen birçok işçi asbestten yaşamını yitirdi. Batı, asbestli gemilerin söküm işlerini Türkiye’ye yönlendirdi Hollanda’dan Aliağa’da sökülmek üzere yola çıkan ancak çevrecilerin tepkisi ve dönemin Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe’nin çabalarıyla engel olunan asbestli ‘Otopan’ gibi tehlike saçan birçok gemi Türkiye’de. Dünya Sağlık Örgütü tarafından çok tehlikeli kanserojen madde olarak tanımlanan asbestin kullanımı 40 ülkede tamamen yasaklandı. Türk-İş teşkilâtlandırma uzmanı Sinan Vargı tarafından hazırlanan raporda gırtlak ve akciğer kanserine yol açan asbest yüzünden sadece Batı Avrupa’da 2030 yılına kadar 500 bin kişinin öleceği belirtildi.[197] III.3.4 -) VARİLLER, VARİLLER… “Kabul edilmiş bir yanlışlık, kazanılmış bir zaferdir.”[198] Türkiye’nin zehirli atık varillerin mezarlığı olduğunu bilmeyen var mı?[199] Uzmanlar tarafından sıkça dile getirilen söylem, Türkiye’nin “zehirli atık cenneti” olduğu ya da “kimyasal atık çöplüğüne” dönüştüğü yönünde. Bu kapsamda İspanya bandıralı Ulla gemisinin batışından asbestli hurda gemilerin sökümüne kadar birçok nokta, insan, hayvan ve bitki sağlığı açısından özellikle ilerleyen yıllar için tehlike oluşturuyor… Karadeniz’in dibinde ve Sinop ile Samsun’daki depolarda İtalyan menşeli zehirli variller 19 yıldır bekliyor. İskenderun Limanı’nda 4 yıl bekledikten sonra 6 Eylül 2004’te batan Ulla gemisi için ancak 8 Mart 2005’te ihaleye çıkılırken, Liberya bandıralı Amorito gemisi Ulla’yı çıkarmak için aylar sonra geldi. Geminin sadece bir bölümü çıkarılırken, kalan yük çok katılaşması gerekçe gösterilerek, denizin dibinde bırakıldı… İzmir Aliağa’daki gemi söküm tesisleri ise özellikle asbest içeren hurda gemilerin çevreye verdiği zararlar açısından yıllardır tartışılıyor… Aliağa Limanı’na boşaltılan asbestli malzeme miktarı 300 ton civarında…[200] Bunların yanında onlarca kirpinin ölmesiyle ortaya çıkan Kocaeli’ndeki çevre skandalı, kazdıkça büyüyor. Körfez ilçesine bağlı Osmanlı Köyü sınırlarındaki Marmara Madencilik Şirketi’ne ait arazi içinde yapılan kazıda, toprağın altında tonlarca zehirli atığın daha olduğu belirlendi. Bidonlarla gömülen atıkların ilk belirlemede petrol tankı çamurunu andırdığı belirlendi. Yetkililer, skandalla ilgili olarak Kayabay Petro- kimya Sanayii ve Ticaret A.Ş. adı altında faaliyet gösteren tesisin eski sahiplerini bulmaya çalışıyor…[201] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 50Ayrıca Çanakkale Boğazı’ndan geçen gemilerin sintine atıklarını toplayan bir firmanın, ücret karşılığı kiraladığı araçlarla petrokimya atıklarını doğaya bıraktığı savlandı. Çanakkale Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Müdürlüğü ekipleri, Çanakkale Belediyesi’ne ait bir kamyonla kent girişinde yeni mezarlık mevkisindeki araziye, Kepez Limanı’na petrol taşıyan gemilerin tankerlerinden çıkan slajların dökülerek, üzerlerinin dozerle örtüldüğünü tespit etti. Polis ile İl Çevre ve Orman Müdürlüğü görevlileri, limanda yaptığı aramada, 150 çuval slaj ile 139 varil ayrıştırılmış slaj ele geçirdi…[202] III.4.-) KİRLİ TÜRK(İYE) KAPİTALİSTLERİ “Dünyadaki her şey hareket hâlindedir… Yaşam değişir, üretici güçler büyür, eski ilişkiler çöker…”[203] Yukarıda defalarca ifade ettiğimiz üzere Türkiye’deki kirliliğin tek nedeni kapitalizm ve kapitalistler… Bu konuda, “Türkiye’deki endüstri kuruluşlarının yüzde 98’inde arıtma tesisi bulunmaması,”[204] gerçeği bile konuyu yeterince aydınlatır… Ama bunlarla yetinmeyip, muhtelif örnekleri sıralayalım… İstanbul Teknik Üniversitesi’nin hazırladığı rapordaki tespitler vahim: Eminönü’ndeki atölyeler çevreye yılda 75 ton siyanür, 115 ton sülfürik asit, 410 ton hidroklorik asit yayıyor… [205] Kimyasal atıklarını bıraktıkları Fırat Nehri’nin kızıla boyanmasına yol açan Sivas’ın Divriği ilçesindeki Erdemir Maden ve Park Maden Enerji şirketlerinin faaliyetleri çevreyi kirletiyor…[206] OYAK Erdemir’e ait demir-çelik maden işletmelerinin boşalttığı atık, Fırat’ı kızıla boyadı. Kirlilik Keban Baraj Gölü’nü de etkilerken Çevre Bakanlığı’ndan yardım istendi. Sivas’ın Divriği ilçesinde bulunan işletmelerin dinlendirme havuzları, 18 Kasım 2006’dan itibaren Çaltı Çayına Boşaltılmaya başlandı. Buradan Fırat’a ulaşan kiremit rengi atıklar hem Fırat’ı, hem de Fırat’ın beslediği Keban Baraj Gölü’nü kızıla boyadı. Kemaliye Belediye Başkanı Mustafa Haznedar maden işletmesinden atık boşaltma işleminin durdurulmasını istedi. Durumu Sivas Çevre ve Orman Müdürlüğü’yle Çevre Orman Bakanlığı’na da bildiren Haznedar, “Bu bir çevre katliamı. Keban tehlike altında,” dedi…[207] Türkiye’nin önde gelen ilaç firmalarından Deva, 31 Temmuz 2007 Tarihinde bahçesindeki “gömülmüş varillerle” gündeme geldi. Çerkezköy Organize Sanayi Bölgesi’nde Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 51faaliyette bulunan Deva Holding Anonim Şirketi İlaç Aktif Maddeleri Çerkezköy Üretim Tesisleri’nin arazisine gömülmüş hâlde, içinde ‘furfuril alkol’ bulunduğu ileri sürülen 72 varil bulundu. Şirketin Üretim Müdürü Ersin Özkırımlı, bu maddeyi yakarak bertaraf etmekten daha zararsız olduğu ve çevreye etkisi bulunmadığı gerekçesiyle gömdüklerini açıkladı…[208] Deva Holding’in Çerkezköy’deki fabrikasının bahçesinde bulunan varillerin sayısı 80’e ulaştı… [209] Ve nihayet zehir dolu varilleri Gebze’deki Unifar Kimya Fabrikası’ndan aldıklarını ve kamyonla taşıdıklarını söyleyen Mehmet Suiçmez, “Arkadaşım Ali Ayvenli ile varilleri Orhanlı bölgesine gömdük. Firmanın kimyageri varillerde pis su olduğunu söyledi,” dedi…[210] Bu konuda Tuzla’dan Yatağan’a öne çıkan örneklere geçersek: III.4.1-) BOĞULAN YATAĞAN “Bütün kötülükler içerisinde en kötüsü kusurlarımızı dahi değiştirmememizdir.”[211] Yatağan ilçesini yaşanmaz hâle getiren termik santralın, kükürtdioksit oranının tehlike sınırını 10 kata kadar aştığı inversiyon (sıcaklık terselmesi yüzünden kirliliğin dağılmaması) dönemlerinde, yasağa rağmen üç üniteyle çalışarak halkı soluksuz bıraktığı ortaya çıktı… [212] Yatağanlılar evden çıkmıyor. Havadaki kükürtdioksit oranının tehlike sınırındaki 395 mikrogram/ metreküpe ulaşması, ilçeyi korkuttu…[213] Evet, evet ölüm, zehir ve kuşku… Mavi Ege’deki Yatağan’ı artık sadece bu sözcükler anlatıyor. Zehirli atıkların yeraltı sularına karıştığı, ortasından kül denizinin geçtiği bölgede insanlar ölüm korkusuyla yaşıyor. AİHM’in kararına rağmen Türkiye’nin işletmeye devam ettiği santralda yaşanan son skandal ise baca gazı arıtma tesisi… Yatağanlıların yıllardır bitmesini beklediği tesis, sadece iki gün çalışıp devre dışı kaldı…[214] Yatağanlılar, filtrelerden çoktan ümidi kesmiş. Canının derdine düşmüş durumda.[215] 40 bin nüfuslu ilçede santralın kurulmasının ardından üst solunum yolu hastalıkları ve kanser artmış. Bir hekim de oksijenin yetersiz kalması nedeniyle şişmanlığın yaygınlaştığına dikkat çekiyor. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 52Yatağan Termik Santralı’ndan çıkan küller ve atık su, santralın birkaç kilometre ötesindeki kül barajına bırakılıyormuş. Kilometrelerce büyüklükteki bir atık alanı. Yatağanlılar, üzeri toprakla örtülen atıkların yeraltı suyuna karıştığından, suyun da zehirlendiğinden yakınıyor. Yatağan Çevre Platformu Sözcüsü, 2005’in Temmuz ayında aynı gün içinde 600 kişinin zehirlenme şikâyetiyle hastanelere başvurmasının da sudan kaynaklandığını iddia ediyor. Bu arada antik Stratonikeia kentininin mermer kalıntılarının santralın yaydığı külle kararmış olması onca yıldır insanların soluduğu havanın yol açabileceği tahribatın ciddiyetini sergiliyor. İzmir 9 Eylül Üniversitesi Onkoloji Bölümü’ne başvuranlara “Yatağan’dan mı geldiniz?” diye soruluyormuş. Babasının kanserden öldüğünü söyleyen radyolog Ayhan Özdemir, “Düşük kalorili linyit kömürü kullanıldığı için uranyum tehlikesi söz konusu. Külleri de çimento fabrikalarına veriyorlar. O çimentodan yapılan binalardan evlerimize sürekli radyoaktif salınım söz konusu,” diyor. Muğla Tabip Odası Başkanı Ferit Turhan da ilçede santralın bölge halkına ne derece zarar verdiğini bilimsel olarak ortaya koymak gerektiğini, Tabip Odası’nın bu amaçla hazırladığı projenin de 110 bin YTL bulunamadığı için gerçekleştirilemediğini anlatmış.[216] Burada durup, Yatağan’ın sorununu net biçimde tarif edersek: Ege Üniversitesi Nükleer Bilimler Enstitüsü ve Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü akademisyenlerinin yaptıkları ortak araştırmaya göre termik santraldan çevreye normal limitlerin üzerinde Polonyum-210 maddesi saçılıyor. Polonyum-210 maddesi, Rus istihbarat servisinin eski çalışanlarından Aleksandr Litvinenko’nun zehirlenmesiyle gündeme gelmişti. Çalışmada, Manisa Soma, Muğla Yatağan, Kütahya Seyitömer ve Tunçbilek termik santralları çevresinde belirleyici örnek olarak seçilen liken ve karayosunu türleri kullanılarak, radyoaktif Polonyum-210 (Po210) ve Kurşun-210 (Pb210) kirliliği saptandı. Yatağan Termik Santralı etrafında toplanan liken ve karayosunu örneklerindeki Polonyum-210 ve Kurşun-210 oranları, diğer termik santrallar civarında toplanan örneklerdeki oranlardan daha yüksek bulundu. Polonyum-210, Yatağan’daki karayosunlarında kilogramda 1125 ve 1228 bekerele kadar yükseldi. Polonyum-210 Soma’da yapılan ölçümlerde en yüksek 398, Kütahya’da da en yüksek 243 bekerel elde edildi. Bilim insanları, üst sınırın gıdalarda kilogramda 370 bekerel olduğunu belirterek, “Bunun üzerine çıkılması alarm durumudur,” dedi.[217] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 53Buncası da yetmezmiş gibi, işte T.“C”nin Yatağan’a “yeni” katkısı![218] 27 yıldır termik santralın kapatılması için mücadele eden Yatağan’a ikinci bir termik santral geliyor! 27 yıldan beri santral kirliliğiyle boğuşan Yatağan’a bir termik santral daha kurulması girişimlerine başlandı. Daha 2006 yılında eylem düzenleyerek Yatağan Termik Santralı’nı protesto eden Turgut beldesi, bir santraldan kurtulmaya çalışırken daha da yakınlarına bir santral gelmesi planına karşı öfkeli.[219] Yatağanlıların ilçelerine kurulmak istenen ikinci termik santraldan, gazetelere verilen ilanlarla haberi oldu. Turgut Belediye Başkanı Muammer Bahçeli, haberleri okuduktan sonra bir araştırma yapmış ve santralın beldelerine bağlı Hacıbayramlar köyüne kurulacağını öğrenmiş. Bahçeli, “Şu anda evlerde, kahvelerde, her yerde bu santral; Ermeni tasarısı, tezkere, anayasa tartışmalarının önüne geçti. Yani biraz daha fazla zehir soluyacağız. İşin en düşündürücü yanı, Hacıbayramlar köyü, Yatağan Termik Santralı’ndan hâkim rüzgârlar nedeniyle en çok zarar gören üç yerden biri. Halka rağmen bu santral olmaz” dedi. Yatağan Belediye Başkanı Haşmet Işık da, santralı basından duyduklarını belirterek “Mevcut santral yetip artıyor. ‘20 yıl sonunda baca gazı arıtma tesisi ile temiz hava solumaya başlayacağız’ derken, 20 yıllık külfetin nimeti gibi bir santral daha kuruyorlar. Bu coğrafya iki santralı kaldırmaz” diye konuştu.[220] III.4.2-) DİLOVASI MI KANSER YUVASI MI? “Kendimizi, neleri yapmaya muktedir olduğumuzu hissederek değerlendiririz, ama diğerleri bizi yaptıklarımızla değerlendirirler.”[221] Hakkında şu verilerin söz konusu olduğu kanser yuvası Dilovası mı mı? 15 bini çocuk yaklaşık 50 bin kişinin yaşadığı Dilovası’nda sanayi tesisleri insan sağlığını hiçe saymaya devam ediyor. Tesisler denetimin olmadığı gece saatlerinde zehirli gazları filtrelemeden doğaya bırakıyor Dilovası Sanayi Bölgesi’nde ağır metal, demir çelik, boya, kimya ve kozmetik gibi sektörler başta olmak üzere toplam 167 kuruluş bulunuyor. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün kayıtlarına göre 1 Ocak 1995-10 Ekim 2004 tarihleri arasında gerçekleşen ölümlerin yüzde 32.3’ü kanserden![222] Kocaeli İl Çevre Müdürlüğü’nce, toplam sayısı 7 bin 400 olarak verilen tüm işletmelerin sadece yaklaşık yüzde 5’inin atık suları denetleniyor. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 54Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nca hazırlanan ve Dilovası’ndaki sanayi atıklarının çevre ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin araştırılması amacıyla kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’na sunulan raporda, 2002 yılı Kocaeli Sanayi Odası kayıtları ve İl Çevre Müdürlüğü verilerine göre yürütülen çalışmaya yer verildi. Buna göre, sanayi kuruluşlarının yüzde 56.9’u Gebze, yüzde 19.3’ü İzmit bölgesinde, yüzde 10.9’u Köseköy’de, yüzde 7.7’si Körfez, yüzde 4.8’i ise Gölcük bölgesi sınırları içinde bulunuyor. Kocaeli İl Çevre Müdürlüğü’nün 2001 verilerine göre, sıvı atıkları denetlenen sanayi kuruluşlarının başında metal sektörü geliyor; bunu, kimya, gıda, petrol ve petrol ürünleri sektörü izliyor. Su kirliliği yönünden denetlenen sanayi kuruluşlarının yüzde 54.5’i metal, petrol ve petrol ürünleri ile kimya sektöründe yer alıyor. Kocaeli’ndeki yaklaşık 400 birinci sınıf ve yaklaşık 7 bin ikinci ve üçüncü sınıf gayri sıhhi müesseseden, sadece 1198’i Kocaeli Sanayi Odası’na kayıtlı. İl Çevre Müdürlüğü’nce, toplam sayısı 7 bin 400 olarak verilen tüm işletmelerin yaklaşık yüzde 5’inin atık suları denetleniyor. Hava kalitesi yönünden denetlenen işletmelerin oranı yaklaşık yüzde 6. Tehlikeli atık denetimi yapılan işletmeler ise tüm işletmelerin binde 6’sını oluşturuyor![223] 200 bin nüfuslu Dilovası’nda organize sanayi bölgesinin kanalizasyonu yok! 167 firmadan 16’sında atıksu tesisi var![224] Evet, evet bunlarla birlikte Türkiye’nin “sanayi kenti” Kocaeli “kanser tehdidi” altında. Dilovası’nda üç kişiden biri kanserden ölüyor. Dilovası’ndaki 167 firmadan aralarında uluslararası düzeyde ünlü firmaların da bulunduğu 34’ü “ciddi çevre kirliliği” yaratıyor. TÜBİTAK’tan Doç. Dr. Mustafa Tırıs, Çevre Bakanlığı’nın istemi üzerine Dilovası’nda yaptıkları çalışmanın sonuçlarını Meclis Araştırma Komisyonu’na sundu. Rapora göre Dilovası’nda 167 fabrika var. Bunlardan 18’i faal değil, 113’ü ısınma harici çevreye olumsuzluk yaratacak emisyon oluşturmuyor. Tırıs, “Ancak 34 firma, gerçekten emisyon kaynağı olarak çok ciddi potansiyel ve risk içeriyor” dedi. Raporda ‘kirletme potansiyelleri yüksek’ denilen firmalar şöyle: Akpolmer Akrilik Levha Sanayi, Alemdar Liman A.Ş, Arsan Yeni Çizgi Banyo, ASD Madencilik Pet. Ürünleri, Askarbon Mad. İnş. Nkl.San, Basf Türk Kimya San. Boyataş Boya Dağıtımı, Çolakoğlu Metalurji, Diler Demirçelik End. Diversey Kimya San. Dow Türkiye Kimya San. DYO Boya Fabrikası, Ecomelt Alüminyum Geri Kaz., Elit Kimya San. Er Madencilik Nakliyat, İzocam Tic ve San., Kartal Teneke Kutu San., Kav Madencilik İç ve Dış Tic., Kutsan Teneke Ambalaj, Marshal Boya ve Vernik San. Olmuksa, Polisan Kimya San. Sentapol Sentetik ve Tabii Pol., Sev-Bal Maden, SevKan Tarım Ürünleri, Solventaj Teknik Depolama, Standart Alüminyum, Total Oil, Uğur Teneke Amb. ve Plastik, Unilever Sanayi ve Ticaret, Yılkarbon Yakıt Pazarlama….[225] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 55İyi de Ahmet İnsel’in, “Kapitalizmin tüm unsurları Dilovası’nda ittifak içinde. Türkiye’nin ihracatının anlamlı bir bölümünün bu bölgeden yapılıyor olmasının kendilerine yeterli dokunulmazlığı sağlayacağından emin işverenler, kendisiyle aynı zihniyetle yerel yöneticiler ve siyasetçilerle el ele, insanı feda ediyorlar,”[226] diye betimlediği çerçevede TBMM’nin Dilovası Araştırma Komisyonu’nun raporu şu gerçeği ortaya koyuyor:[227] * Dilovası’nda kanserden kaynaklı ölümler, Türkiye ortalamasından 2.6; dünyadakinden ise 2.7 kat daha fazla görülüyor. * Dilovası’nda kansere bağlı ölümler içindeki akciğer ve mide kanseri ölüm oranları dünyadakinin 2.6 katı, prostat kanserinde ölüm oranları ise 3.2 katı. * Dilovası’nda 10 yıl ve daha uzun süre yaşayanlarda kanser nedeniyle ölme riski 10 yıldan az yaşayanlara göre 4.4 kat daha fazla.[228] * Dil deresinin suyu olması gerekenden 4 kat daha kirli. Suda canlıların yaşaması mümkün değil. * Bölgeyi en fazla kirleten 5-6 büyük sanayi tesisinin arıtma öncesi ve sonrasındaki atıklarından örnekler alındı. Ancak arıtma sonrası da suyun hâlâ kirli olduğu belirlendi. * Dilovası’nın şebeke suyunun yüzde 75’i kaçak. Bu kaçak abone olmayanların yanı sıra, şebeke kaçağından da kaynaklanıyor. Bu nedenle Dil deresinden şebeke sularına kirli suyun karışma ihtimali var. Ayrıca Dil deresinin yakınında içme suyu kuyuları bulunuyor, insanlar içme suyu olarak bu kuyu sularını kullanıyor.[229] Ve nihayet eklemeden geçmeyelim: Kocaeli’nin Dilovası beldesindeki kirlilikle ilgili araştırma komisyonu başkanı Eyüp Ayar, “TÜBİTAK’ın incelemesi sonucu, havada kanserojen madde yüksek çıkarsa, Sağlık Bakanlığı, bölgeyi, kanser açısından tıbbi afet bölgesi ilan edebilir. Buna benzer bir örnek Nevşehir’de de yaşanmıştı, bir köy Bakanlar Kurulu kararıyla kaldırıldı. Dilovası’ndaki 170 fabrikadan 34’ünün endüstriyel kirliliği var. Biz, adeta bölgenin dondurulmasını istiyoruz. 1970’te 400 olan nüfus bugün 35 bin, gün içindeki girişlerle 70 bin. Dilovası kanser gibi büyüyor, kirlilik Hereke, Gebze, Karamürsel’i de etkiliyor” dedi. Dilovası’ndaki kirlilik Kocaeli Üniversitesi’nin liken ve kara yosunları üzerinde yürüttüğü çalışmaya da yansıdı. Buna göre Dilovası’nda bakır, çinko, cıva, krom değerleri normalden 200 kat fazla. En fazla kirlenme kurşunda, Dilovası’nda 270’ken Ege’de maksimum değer 30. Bölgedeki kadmiyum değeri de dört kat fazla![230] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 56III.4.3-) “TUZUN DA KOKTUĞU” TUZLA “Tilki bir eşeği baştan çıkarıyorsa, bırak çıkarsın; sen eşek olma!”[231] Tuzla’da üzerinde çocukların oynadığı boş bir arazide binlerce zehirli atık varili bulundu…[232] Tuzla’da toprak altında bulunan varillerin içindeki madde kanserojen fenol… İstanbul Kimya Mühendisileri Odası’ndan Gülay Yasan, fenol maddesiyle ilgili şu bilgileri verdi: “Fenol Dünya Sağlık Örgütü tarafından kansorejen maddeler sınıfına alındı. Çok tehlikeli bir maddeyle karşı karşıyayız. AB’ye göre de fenol ‘kansorejen ve mutojen 3’ kategorisinde. Araştırmalar sürüyor ancak hayvanlarda yapılan deneylerde, fenolün bir sonraki nesle de zarar veren ‘mutojen 3’ özelliğinde olduğu belirlendi. Fenolü karbolik asit, monohidro benzer olarak isimlendiririz. Beyaz kristal hâlindedir ve suda çözülür. Parlayıcı ve patlayıcı özelliği de vardır. Yanarak havaya karışabilir. Isı, ateş ve kıvılcımla parlama ortaya çıkar. İnsanlara ve hayvanlara zarar veren bir madde. Solunum, sindirim ve deri yoluyla insan vücuduna alınır. Fenol, en büyük zararı ise akciğer ve sinir sistemine veriyor. Yağmurlarla fenol içme suyuna karışabilir. Bölge bir an önce izole edilmeli. Isı ve ateş kullanılmamalı. Çalışma yapanlar mutlaka özel tulumlar, eldiven ve maske kullanmalı.”[233] “Fenol” deyip geçmeyin, fenol hemen zehirler…[234] İstanbul Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği öğretim üyesi Prof. Dr. İlhan Talınlı’nın belirttiği üzere, “Fenol, endüstride, günlük hayatta birçok ürünün içinde olan yararlı bir madde. Ama atık hâline dönüştüğünde, çevre sistemleri içinde dağıldığında ekolojik sisteme zarar vermesi söz konusu. Kanserojenlikten önce yüksek zehirlilik seviyelerine sahip bir madde. Hemen zehirleyebilen bir madde. Fabrikalarda kullanımında nefes yoluyla alınması hâlinde birçok hastalık çıkarabilir. Uzun vadede bu tehlikelerin dışında kanserojenlik, mutojenlik, eksik doğumlara yol açma gibi sonuçlarla karşımıza çıkabilirler.”[235] TÜBİTAK Tuzla’daki zehirli varillere ilişkin hazırladığı raporu tamamladı. TÜBİTAK, çalışmalar sonucu toplam 640 adet kimyasal varil, 2 bin çuval kontamine granül atık, kırpıntı ve benzeri ile yaklaşık 560 ton kontamine toprak olmak üzere toplam 876 bin 580 kilogram atık çıkarıldığını açıkladı. Bölgeden alınan 12 numuneden 8’inin oldukça zehirli, 3’ünün çok zehirli, 1’inin de az zehirli olduğu kaydedildi.[236] Bu vahim tabloyu biraz daha irdelersek…[237] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 57Tuzla’da bulunan zehirli atık çöplüğü, “eşelendikçe” büyüyor. Atık mezarlığının ilk fark edildiği bölge, varillerin bulunmasından bir hafta sonra 14 Nisan 2006’da dedektörlü ekipler tarafından taranmaya başlandı. Basın mensuplarına uygulamayla ilgili bilgi verilirken araziye dağılan ekipler 25 varil bulmuştu bile! Kısa süre sonra bulunan varil sayısı 100’e ulaştı. Yetkililer, ancak kepçe, kamyon ve işçilerin katılımıyla oluşturulabilecek büyüklükteki “gizli” mezarlıkla ilgili olarak Orhanlı Belediyesi’nin “Haberimiz yoktu” demesini gerçekçi bulmadı. Zehirli varillerin ilk olarak bulunduğu Orhanlı Beldesi Mescit Mahallesi Değirmentepe Mevkii’nde dedektörlerle varil araması yapıldı. Ekipler ilk yarım saat içinde toprağa çok az gömülü durumda 25 atık varil buldu. Aramalar devam ettikçe bulunan atık dolu varil sayısı 100’e ulaştı.[238] Tuzla’daki zehirli varillerle ilgili tepkiler dinmemişken Çorlu’da da, Deri Organize Sanayi Bölgesi’ndeki “katı atıkların” ilçe belediyesinin çöplüğü dışındaki yeşil alanlara bırakıldığı ortaya çıktı. Sanayi bölgesindeki 118 dericiden 108’i, atıklarını tarım ve hayvancılık yapılan arazilere gömüyor. İlçe belediyesi ve çevre yetkilileri çaresiz. Çorlu Deresi de can çekişiyor Çorlu’da, 118 deri fabrikası ve bir de atık kâğıt fabrikasını içeren DOSB, ilçedeki tüm fabrikaların sekizde birini oluşturuyor. Çorlu Deresi’nin kenarında kurulu işletmelerde yılda 25 milyon küçükbaş, 50 bin ton da büyükbaş hayvan derisi işleniyor. Deri üretiminin yüzde 37’sini yapan bölgede 10 bin işçi çalışıyor, günlük 40-50 ton katı atık çıkıyor.[239] Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe, Tuzla’da zehirli atık dolu varilleri toprağa gömen firmanın Mustafa Nevzat İlaç Firması’na bağlı “Unifar Kimya AŞ” olduğunu açıkladı. Pepe, Unifar hakkında suç duyurusunda bulunduklarını belirtirken, firmayı kapatmaya yetkili olmadıklarını söyledi.[240] Bu arada Uluslararası çevre örgütü Greenpeace Akdeniz Ofisi Toksik Maddeler Kampanya Sorumlusu Banu Dökmecibaşı, Tuzla’da bulunan gömülü varillerle görünür hâle gelen kimyasal tehlikenin, Türkiye’de çok daha büyük boyutlarda olduğunu söyledi. Tuzla’da ortaya çıkan durum karşısında, kimyasal atık sorununun çözümü konusunda gösterilen yaklaşımın da en az mevcut durum kadar tehlikeli olduğunu belirten Dökmecibaşı, Türkiye’nin atık yakma tesisleri yerine atık düzeyini minimuma indirecek ve atıkları ekonomiye geri kazandıracak stratejiye ihtiyacı olduğunu belirtti.[241] Buncasının ardından ne oldu mu? Gayet basit ve bir o kadar da net: “Türkiye’nin günlerce konuştuğu bir çevre katliamı, fıkralara konu olabilecek bir şekilde bitti. Tuzla’da çocukların oyun oynadığı, mahallelinin Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 58piknik yaptığı boş araziye, yüzlerce zehirli varili atarak çevreyi kasten kirletmekle suçlanan yedi sanık, ‘yüklenen fiil, suç tarihi itibarıyla suç olarak tanımlanmadığı’ için beraat etti”! [242] III.4.4-) TÜRKİYE’NİN SULARI “Başarının ana babası çoktur; başarısızlık ise yetimdir.”[243] Evet Türkiye, kapitalizm tarafından tepeden tırnağa kirletiliyor; toprağından sularına değin… Tek tek sıralıyalım![244] * Kirlilik ve kuruma nedenleriyle yok ettiğimiz göl ve akarsular yüzünden Türkiye’de yaşayan 62 balık türünün 41’i yok olma sınırına geldi…[245] * Türk Deniz Araştırmaları Vakfı görevlisi Yrd. Doç. Dr. Bülent Topaloğlu, “Bakıma ihtiyaç duyan bir hasta” dediği Marmara’nın sağlık durumunu şöyle özetledi: Karides, yengeç, pina (dev midye), sünger, Marmara’ya veda ediyor. Marmara’nın suları hızla bulanıyor. Kirlenme göstergesi olan bulanıklık oranları bu sularda son üç yılda yüzde 80 arttı. Nesli azalan türlerin sayısı da 50’nin üzerinde…[246] * Ören’de bir balık çiftliğinde ve körfezde meydana gelen balık ölümlerinin, suyun klorlu olmasından kaynaklandığı anlaşıldı. Ören Belediye Başkanı Kazım Turan, kloru denize Gökova (Kemerköy) Termik Santralı’nın bıraktığını belirterek konuyu yargıya taşıyacağını söyledi…[247] * Güllük Körfezi’nde çipura ölümleri bitmedi… Kıyıkışlacık Köyü, Gazalıkuyu bölgesi ve Ziraat Adası çevresindeki çiftliklerde başlayan toplu çipura ölümlerinden 30’a yakın çiftlik etkilendi. 400 bini aşkın balık telef oldu. Türkiye Su Ürünleri Kooperatifleri Birliği Başkanı Ramazan Özkaya’ya göre durum vahim: “Balık üreticisi şaşkın, şokta. Evsel atıklar, körfeze akan derelerdeki kimyasal atıklarla körfezin boğulduğu, oksijensiz kaldığı bir gerçek. Her an daha farklı çevre felaketleriyle karşılaşabiliriz”…[248] * Bodrum’un mavi bayraklı koyu Torba, pis sularını denize boşaltan 5 yıldızlı otel yüzünden kahverengiye döndü. Torbalılar, “Tesis bunu her yıl yapıyor,” diyor…[249] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 59* Katı atıklar açısından İstanbul’un en kirli noktası sayılan Harem’de kirlenmenin ürkütücü boyutlarını gözler önüne sermek isteyen Sualtı Temizlik Hareketi dalışlarda denizden toplam 11 bin 573 parça insansal atık çıkarıldı…[250] * Çevre ve Orman Bakanlığı’nın internet sitesinde yer alan “Yerüstü Suları ve Kirliliği” adlı araştırmaya göre, Türkiye’de faaliyet gösteren organize sanayi bölgelerinden sadece yüzde 14’ünde arıtma tesisi bulunduğu saptandı. Araştırmaya göre, “Türkiye’deki 3 bin 215 belediyeden 141’inde kanalizasyon sistemi bulunuyor. Bu belediyelerden sadece 43’ünde arıtma tesisi hizmet veriyor. Kanalizasyon sularının yüzde 98.67’si hiç arıtılmadan ırmaklara, göllere ve denizlere boşaltılıyor. Yılda 930 milyon metreküp endüstriyel atık suyun sadece yüzde 22’si arıtılıyor, yüzde 78’i ise arıtılmaksızın doğrudan göl, ırmak ve denizlere deşarj ediliyor.”[251] * TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı AKP Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış, Türkiye’de yılda 2 milyon ton zehirli atığın doğal kaynaklara bırakıldığını açıkladı…[252] * Türkiye’nin en büyük gölü olan Van Gölü, sanayi atıkları ve evsel atıklarla her geçen gün biraz daha zehirleniyor. Tuzlu ve sodalı suyuyla 3900 hektarlık alana sahip göl, nüfusu 500 bini geçen şehrin merkezindeki sanayi kuruluşlarının, 6 ilçe ile 2 belde ve 100’e yakın köyün kanalizasyon atıklarıyla kirletiliyor.[253] * İstanbul’da yaşanan kuraklık nedeniyle su seviyesinin azalması, barajlardaki kirliliği gözler önüne serdi. Barajlardaki kirlilik, İSKİ yetkililerinin “İstanbul’da musluktan akan suyu içebilirsiniz” açıklamalarıyla çelişiyor![254] * Çevresindeki sanayi tesislerinin atıklarıyla zehirlenen Küçük Menderes, artık bu yükü taşıyamaz hâlde. İzmir’de Ödemiş yakınlarındaki Beydağ’dan doğarak Selçuk’un dünyaca ünlü Pamucak sahillerinden denize dökülen 145 kilometrelik nehirdeki kirlilik, çevresindeki tarım alanlarını da tehdit ediyor. Selçuk Belediye Başkanı Vefa Ülgür, Kiraz, Bayındır, Tire, Ödemiş ve Torbalı’daki sanayi kuruluşlarının ağır metaller ve kimyasallardan oluşan atıklarıyla aynı ilçelerde arıtma tesisi olmamasından kaynaklanan evsel attıkların doğrudan nehre boşaltıldığını söyledi. Ülgür, “Bu katliama artık son verilmeli” dedi.[255] * Arıtma tesisi ve kanalizasyon bulunmayan pek çok kentte atık suların akarsu ve göllere deşarj edildiği ortaya çıktı. Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe’nin su kaynaklarımızdaki kirlilikle ilgili sorulara verdiği yanıtlar birçok ilde akarsuların, göllerin “kanalizasyona” dönüştüğünü ortaya koydu. Kanalizasyon ve arıtma tesisi bulunmayan kentlerde atık sular akarsulara, göllere deşarj ediliyor.[256] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 60ERZURUM Karasu, Aras, Çoruh nehirleri ve bunları besleyen alt akarsular kirleniyor. En büyük kirlilik, Erzurum Belediyesi’nin kanalizasyon şebekesinin bağlı olduğu, Fırat Nehri’nin kaynağı olan Karasu Nehri’nde görülüyor. Organize sanayi bölgesinden çıkan atık sular Karasu Nehri’ne veriliyor. Aras ve Çoruh nehirlerine belediyelerin atık suları deşarj ediliyor. BİTLİS Bitlis Çayı evsel nitelikli kanalizasyon suları ve katı atıklarla kirleniyor. Van Gölü ise, kıyısında bulunan Tatvan, Ahlat, Adilcevaz ilçeleri ile göl kıyısında bulunan Kıyıdüzü ve Sarıkum köyleri nedeniyle kirletiliyor. KARS Kars Çayı, Çıldır Gölü, Aras Irmağı, Arpaçay Barajı ve Kuyucu Gölü kirleniyor. Evsel ve endüstriyel atıklar ile tarımsal ve zirai mücadele ilaçları yağmur sularıyla kaynaklara karışıyor. ELAZIĞ Keban ve Karakaya baraj gölleri ile Hazar Gölü ve Dicle nehirleri, Peri ve Haringet çayları kirliliğe maruz kalıyor. Evsel atık sular, küçük ölçekli endüstri tesisleri kirliliğe neden oluyor. BİNGÖL Gayt Çayı kirleniyor. NEVŞEHİR Kızılırmak kirliliğe maruz kalıyor. Bu nehre daha çok evsel atık suların deşarjı yapılıyor. ADIYAMAN Samsat ilçesinin çökeltme havuzlu arıtma sistemi dışında merkez ve ilçelerde arıtma tesisi bulunmuyor. Eğriçay, Ziyaret Çayı, Kuru Dere ve Atatürk Barajı’na deşarj yapılıyor. SİİRT Botan Çayı, Siirt il merkezine ait kanalizasyon suları arıtılmadan döküldüğü için kirletiliyor. Kezer Çayı, tarımdaki aşırı ve yanlış sulama, Başur Çayı ise Bitlis ili ile Baykan ilçesi ve Ziyaret ilçesine ait arıtılmadan dökülen atık sularla kirletiliyor. KÜTAHYA Porsuk Çayı, Gediz Nehri ve Kocaçay kirleniyor. DÜZCE Küçük Melen, Büyük Melen, Uğur Suyu, Asar Deresi ve Aksu dereleri kirleniyor. RİZE Tüm yüzeysel sularda kirlilik var. Katı atıklar derelere boşaltılıyor. ÇANKIRI Melan Çayı ve Çerkeş Çayı dışındaki dereler kirleniyor. ŞIRNAK Toptepe Çayı kaynağının 700 metre yakınında faaliyette olan kömür ocaklarının çalışmaları sonucunda kaynakta ciddi kirlenme oluyor. Ocaklarda kullanılan suyun deşarjı sonucunda Nerdüş Çayı kirleniyor. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 61KAYSERİ Sultan sazlığı ve Hürmetçi sazlığı, Engir ve Tuzla gölleri sulak alanlar arasında. Nehirlerdeki kirlilik evsel ve endüstriyel atık sulardan kaynaklanıyor. AĞRI Murat Nehri, ilde atık su arıtma tesisinin bulunmaması nedeniyle şehir kanalizasyon şebekesinin ve Ağrı Şeker Fabrikası atık sularının arıtılmadan deşarjı nedeniyle kirleniyor. SAKARYA Sakarya Nehri, Çark Deresi, Mudurnu Çayı, Dinsiz Çayı, Sapanca Gölü, Büyük Akgöl, Küçük Akgöl, Poyrazlar Gölü, Taşkısığı Gölü evsel, endüstriyel, tarımsal, rekreasyon, ulaşım gibi amaçlarla kullanılarak kirliliğe maruz kalıyor. AMASYA Yeşilırmak, Çekerek Irmağı, Tersakan Çayı, Gümüş Deresi, Paşa Deresi kirliliğe maruz kalıyor. BOLU Büyüksu Deresi ile Gerede Çayı kirliliğe maruz kalıyor. Tabakhanelerden kaynaklanan atık sular da Gerede Çayı’na veriliyor. BURSA Mustafa Kemal Paşa Çayı, evsel atık sularını, tarımsal drenaj sularını ve özellikle madencilik faaliyetleri sonucu oluşan atık suları Uluabat Gölü’ne ulaştırıyor. İznik Gölü’nde önlem alınmazsa su kalitesi düşecek. BARTIN İl merkezi ve ilçe merkezlerinin altyapı sistemlerinin çıkışları ve Bartın Organize Sanayi Bölgesi’nin atık sularının su kaynaklarına verilmesi, aynı zamanda katı atıkların vahşi depolama şeklinde su kaynakları yataklarında depolanması kirliliğin en önemli nedenlerinden. III.4.5-) HAVA KİRLİLİĞİ “Üç türlü yalan vardır: Basit yalan, kuyruklu yalan ve istatistik.”[257] Ve suları kadar havası da zehirlenen Türkiye… İşte birkaç veri…[258] Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı 2006 hava kirliliği istatistiklerine göre, 2006 yılında kükürtdioksit (SO2) ortalamalarının en yüksek bulunduğu il ve ilçe merkezleri kirlilik sırasına göre Kütahya, Aksaray, Kırıkkale, Amasya ve Bursa (İnegöl) olarak belirlendi. Aynı dönemde partiküler madde (duman) ortalamalarının en yüksek bulunduğu il ve ilçe merkezleri ise kirlilik sırasına göre Kütahya, Bayburt, Elazığ, Isparta ve Antep oldu.[259] Hava kirliliği, Şubat 2007 tarihinde bir 2006 yılına göre Antep’te yüzde 193, Bilecik’te yüzde 67, Karaman’da yüzde 58, Zonguldak’ta yüzde 32, Malatya ve Sivas’ta ise yüzde 31 oranında arttı.[260] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 62III.4.6-) TERMİK SANTRALLAR “Zamanın mahvetmeyeceği bir şey yoktur.”[261] Yatağan ile birlikte anılması gereken termik santralların kirleticiliği müthiş bir şey![262] “TERMİK SANTRALLER ÖLÜM KUSUYOR!”[263] Çevre Mevzuatınca Metreküpte 100 mg Olması Gereken Toz-Kül Emisyonu Manisa Soma A Ter. San.’nde 7538 mg (75 kat fazla) Kütahya Tunçbilek Ter. San.’nde 7398 mg (74 kat fazla) Sivas Kangal Ter. San.’nde 1595 mg (16 kat fazla) K. Maraş Afşin Elbistan Ter. San.’nde 1298 mg (13 kat fazla)) Zonguldak Çatalağzı B. Ter. San.’nde 1224 mg (12 kat fazla) Kütahya Seyitömer Ter. San.’nde 1115 mg (11 kat fazla) Çevre Mevzuatınca Metreküpte 1000 mg Olması Gereken Kükürt Emisyonu: (Dünya Normlarında Bu Sınır Değer 100 mg Olarak Kabul Ediliyor) Sivas Kangal Ter. San.’nde 11953 mg (12 kat fazla) Gökova Yeniköy Ter. San.’nde 10900 mg (11 kat fazla) Muğla Yatağan Ter. San.’nde 8206 mg (80 kat fazla) K. Maraş Afşin Elbistan Ter. San.’nde 7255 mg (70 kat fazla) Kütahya Tunçbilek Ter. San.’nde 6215 mg (60 kat fazla) Kütahya Seyitömer Ter. San.’nde 3000 mg (30 kat fazla) Manisa Soma A Ter. San.’nde 3000 mg (30 kat fazla) Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 63Ve birkaç örnek daha sıralarsak… Elektrik Üretim Anonim Şirketi’nin (EÜAŞ) Genel Müdürü Sefer Bütün, “Türkiye’nin elektriğinin yüzde 10’unu karşılayan Afşin Elbistan A Termik Santralı, baca gazı arıtması olmadığı için dört yıl içinde kapanabilir,” dedi. Tam 22 yıldır baca gazı arıtmasız çalışan santral, EÜAŞ’ın 2006 yılında hazırlanan ancak tepki çekmemesi için açıklanmayan raporunda da toz emisyonu ve kükürdioksit açısından kirli santrallar arasındaydı. Elbistan Acil Kurtarma Derneği (ELKUD) Başkanı Poyraz Poyrazoğlu’nun iddiasına göre durum sanılandan vahim: “Santralın yarattığı radyoaktif kirlilik Çernobil’den 49 kat fazla. 10 yıldır kül tutucu filtreler çalışmıyor. Böylece her yıl 15 milyon ton atık bölgeye yağıyor, 500 bin insanca solunuyor, yağışlarla içme sularına karışıyor. Dünya normlarına göre 150 mg/metreküp olması gereken atmosferdeki kirlilik miktarı, 1500 mg/metreküplere çıkıyor. Hasta oranı beş katını geçiyor.”[264] Çatalağzı Termik Santralı’ndan çıkan küller, hiçbir arıtma olmadan doğrudan Karadeniz kıyılarına veriliyor.[265] IV. AYRIM: GENEL ÇERÇEVE: NÜKLEER ÇILGINLIK “Kızgın değilseniz eğer ya aptalsınız ya da duyarsız. Bunca haksızlık varken Mühim adamlar dünyanın yarısını öldürürken savaşlarda ya da köle yaparken süpergüçlere yoksulluktan ölüme terkederken Başka ne hissedebilirsiniz?”[266] “Nükleer (ve) enerji” denince; ilk anımsatılması gereken şu olmalı: 2006 Kamu Personel Seçme Sınavı’nda (KPSS) nükleer santral propagandası yapıldı. 17 Eylül 2006 Pazar günü yapılan sınavdaki A Soru Kitapçığı’nın Genel Yetenek Testi bölümündeki 28. soru şu şekildeydi: “Eğer kendinize çevreci diyorsanız nükleer enerjiye hemen ‘kötü’ damgasını yapıştırmaya adaysınız demektir. Oysa ‘Ateş iyi mi kötü mü?’ diye sorulsa ne dersiniz? Ateş, her yıl binlerce dönüm ormanımızı yakıyor. Kazayla evlerimiz, teknelerimiz yanıyor. Buna rağmen ateşe kötü diyebilir miyiz? Diyemeyiz; çünkü uygarlığın başlangıcı ateştir. Tıpkı ateşin gelip ormanlarımızı yakması gibi, nükleer enerji de zararlı olabilir. Yapmamız gereken şey, onu kontrol altında tutmaktır.” Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 64Bu parçada nükleer enerjiyle ilgili olarak anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir? A) Zararlarından nasıl korunulacağı konusunda çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. B) Günümüzde oldukça önemli bir yere sahiptir. C) Üretilirken ve kullanılırken dikkatli davranıldığı sürece, herhangi bir tehlike yaratmaz. D) Hangi alanda kullanılırsa zararsız olacağı henüz saptanmamıştır. E) Çevreye ve canlılara vereceği zararlar uzun yıllar sürecektir. Sınavda bu sorunun doğru yanıtı da en fazla nükleer propagandası yapan şık olan C’ydi! [267] “Üretilirken ve kullanılırken dikkatli davranıldığı sürece, herhangi bir tehlike yaratmaz,” denilen nükleerin -Marksist bir perspektifle bakıldığında-, ele alınışında genel bir ufuk darlığı göze çarpıyor. Kimisi konuyu sıradan bir çevreci duyarlılığı düzeyinde, kimisi ucuzluk-pahalılık argümanları çerçevesinde, kimisi salt teknik bir sorun olarak ele alırken, meselenin politik ve toplumsal yönlerine eğilenler de çoğunlukla ya “ulusal çıkarlar” söyleminin dar bakışına (değişik biçimlerde de olsa) hapsolmakta, ya “karanlık emelleri olan nükleer lobilere” dair gazetecilik değerlendirmeleri düzeyinde kalmakta, ya gelişmiş kapitalist ülkelerdeki durumu idealize eden bir yaklaşım sergilemekte, veyahut genel anlamda teknolojiyi ve teknolojik gelişmeyi yadsıma noktasına varan şüpheci ve karamsar görüşler ileri sürmekteler. Oysa nükleer santraller sorunu, insanlığın üretici güçlerinin (ve bunlar arasında teknolojinin) tarihsel gelişmesinin, insanlığın bir bütün olarak ihtiyaçlarını gidermeye yeterli bir temel sağlayıp sağlamadığı, insanı ve çevreyi tahrip etmeden insan ihtiyaçlarını gidermenin mümkün olup olmadığı ve bu sorunların, kaçınılmaz olarak ortaya çıkan toplumsal-politik niteliği gibi hususları içeren geniş bir bağlama oturtulmalıdır. “Dünyada hâlâ kullanıma toplam 27 bin nükleer silah var”;[268] New York Times’a göre bunun 25 bini ABD ve Rusya’da,”[269] bilgisiyle aktaralım: Joseph Cirincione’un ‘Bomb Scare: The History and Future of Nuclear Weapons’ başlıklı kitabına göre, bugün yeryüzünde elli devletin elinde 300.000 bomba yapacak kadar hazır nükleer malzeme var. Kırk devlet atom bombası yapacak yeteneğe sahip… Mevcut yedi-sekiz nükleer devletin elindeki bomba sayısı 27.000… Bunların tamamına yakını ABD ve Rusya’nın silolarında bulunuyor… Her biri bir şehri yok edecek ve atmosfere devasa boyutlarda zehirli bulut enjekte edecek kapasitedeyken;[270] “Nükleer silah stokunun mevcut patlama gücü Hiroşima’ya atılan bombanınkinin 330.000 katından fazladır. Bunun uygarlığı ve insan soyunu yok etmeye yeteceği, ve hatta gezegen üzerindeki canlı hayatın büyük bölümünü de yok edeceği hesaplanmaktadır…”[271] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 65IV.1-) ÖNCE(LİKLE) BİR KAÇ NOT “İşler atom reaktörleri işler Yapma aylar geçer güneş doğarken Ve güneş doğarken hiç umut yok mu? Umut umut umut Umut İnsanda.”[272] Öncelikle ütopyadan karabasana evrilen nükleer enerji sorununun genel çerçevesine değinerek başlayalım… İnsanlığı önce atom bombasına sonra da tehlikeli nükleer reaktörlere sürükleyen bilimsel yolculuk, 1789 yılında uranyum elementinin keşfiyle başlamıştır. Bunu yaklaşık yüzyıl sonra Becquerel’in radyoaktiviteyi keşfi, Marie ve Pierre Curie’nin radyoaktif element radyumu ayırması ve Rutherford’un atomun ilk tasarımını yapması izler. Nükleer bilim, bunu izleyen elli yıl içinde Einstein’dan Hahn ve Strassman’a, İtalyan fizikçi Fermi’den Amerikalı Urey’e, hepsi barış yanlısı olan bilim insanlarının yaptıkları bilimsel keşiflerle geliştirildi. 1945’te ABD tarafından Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan iki atom bombasıyla daha en başta yüzbinlerce insanın katledilmesinde kullanılan teknoloji, devletler arası nükleer korku salma yarışının zincirleme bir reaksiyona dönüşmesine uzanan bir çizgide gelişmeye devam edecekti.[273] İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden süreçte, Sovyetler Birliği’nin önce plütonyum sonra da hidrojen bombasını yapmasıyla akıl almaz bir nükleer silahlanma yarışı başladı. Nükleer silahlar, kısa zamanda, Soğuk Savaş’ın dünya ulusları üzerindeki en büyük korku aracı hâline geldi. Bu dönemde ABD tarafından Birinci Dünya’nın arka bahçesi olarak kullanılan Türkiye’ye de nükleer silahların yerleştirildiği bilinen bir gerçek. Amerika’ya ait bu silahların 90 tanesi, soğuk savaş bitmiş olmasına ve başta ABD olmak üzere dünya ülkeleri uluslararası anlaşmalarla nükleer silahların azaltılması için daha 70’lerde taahhütlerde bulunmuş olmalarına rağmen, şimdi de Ortadoğu halklarını tehdit etmek amacıyla, Adana’nın İncirlik Üssü’nde tutulmaktadır. Diğer taraftan nükleer silahların korkunç yüzünü unutturmak ve saklamak amacıyla 1953 yılında dönemin ABD Başkanı Eisenhower, “Barış için Atom” programını açıklar. 1954 yılında ABD Nükleer Enerji Komisyonu Başkanı “nükleer enerjinin ucuz” olacağını öne sürer. Aynı yıl Sovyetler Birliği’nde Obninsk Nükleer Santrali’yle nükleer elektrik tarihte ilk kez ana şebekeye bağlanmıştır. Askeri amaçlardan sivil amaçlara geçiş gibi yansıtılmaya çalışılan nükleer enerji, aslında bu yıllarda ve 70’li yılların basında yaşanan petrol krizinin ardından büyük umutlar bağlanan bir enerji türü oldu. Nükleer kalkınma heveslisi ütopyacıların hayal güçleri, bu dönemde nükleer enerjinin reklam edilmesinde büyük kolaylık sağladı. Bu ütopyacılara göre küçük hap şekline getirilen nükleer enerji pilleriyle arabalarımız bir yıl Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 66yolculuk yapabilecek, çiftliklerde ürünlerimizi yetiştirebilmek için yapay güneşler kullanabilecek, istersek yeryüzündeki belli bölgelerde hava sıcaklığını değiştirebilecektik. İşte bu bize müjdelenen “Atom Çağı”, yani bolluk çağıydı! Nükleer santrallerin yardımıyla -henüz nükleer silahlanma yarışı devam etmesine rağmen- yaratılabilmiş bu olumlu hava içinde, 60’lı yıllarda Türkiye’de de nükleer santral hevesi filizlenmeye başladı. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (IAEA) 1974 yılında hazırladığı bir rapora göre, 2000 yılında dünyada 4.500 adet nükleer santralin olacağı öngörülüyordu. Bu uğurda ilk yatırım maliyeti oldukça yüksek olan nükleer reaktörler için devletler gerek doğrudan kendileri yapmak suretiyle, gerekse özel sektöre aktarmak üzere hazine garantisi, sübvansiyon ve risk paylaşımı yoluyla yüz milyarlarca dolar kaynak harcadılar. Bugün gelinen noktada dünyadaki toplam santral sayısı o zamanlar öngörülmüş olanın yalnızca yüzde 10’udur ve nükleer enerjinin dünya toplam enerji üretimindeki payı yüzde 6’yı geçmemektedir. Bilindiği gibi, iktisadi kuramlarla geliştirilen dünya çapındaki eğilim göstergelerine göre, herhangi bir teknolojinin maliyeti belli bir süre içinde düşmektedir. Cep telefonlarını ve otomobil maliyetlerini düşünün. Nükleer enerji ise bu duruma bir istisnadır. Özellikle 1979’da Amerika’nın Pennsilvanya kentinde yaşanan büyük nükleer kaza (Three Mile Island) ile birlikte, güvenlik maliyetlerindeki artış, nükleer rüya açısından yaşanan ilk hayal kırıklığıdır. O dönemden bu yana nükleer enerji maliyetleri artmaya devam etmiş, piyasa için giderek cazibesini yitirmeye başlamıştır. Bu nedenle özellikle serbest piyasa ekonomisinin işlediği pek çok Batılı ülkede 70’li yılların sonundan bu yana nükleer reaktör siparişi olmamış, kendi ülkelerinde iş bulamayan nükleer endüstrisi, nükleer enerjinin “gelişmişlik sembolü” olduğu iddiasıyla, karar süreçlerinin çoğu durumda demokratik olmamasından da medet umarak gelişmekte olan ülkelere yayılma stratejisini benimsemiştir. Her ne kadar 1986’da yaşanan Çernobil faciasıyla nükleer enerjiye bağlanan büyük hayaller birer karabasana dönüşmüşse de, başta Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, kazanın boyutları ve korkunç gerçekleri dönemin ihtiraslı politikacı ve bürokratları tarafından ya kamuoyundan özenle saklanmış ya da ahlâksızca çarpıtılmıştır. Batıda bugün çalışan nükleer santrallerin neredeyse hepsi 1970’lerde sipariş edilmiştir, kapatılmamış olanların da ömürlerini tamamlamaları beklenmektedir. Bugün, nükleer enerjinin başarısızlıklarla tepe taklak giden öyküsü gelişmekte olan ülkelerde hâlâ bir nimet gibi, büyük bir ideal gibi yansıtılmaktadır.[274] Aslı sorulursa atom enerjisiyle ilgili rüyalar üç büyük kazayla sona erdi. Güvenlik kaygıları nedeniyle santralların yapım süreci giderek uzadı. Bu durum, nükleer enerjinin ticari olarak da yara almasına neden oldu. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 67Atom enerjisi 50’li yılların gelecek planıydı. Onun sayesinde çöller yeşerecek, Kuzey Kutbu yaşanır hâle gelecek, nükleer enerji motorları insanlığa onunla çalışacak uçaklar, otomobiller hediye edecekti. Bu enerji tüm dünyada kullanılabilecek ve o kadar ucuz olacaktı ki, elektrik sayaçları bile ortadan kaldırılabilecekti. Aradan geçen yarım yüzyıl ve üç nükleer kaza bu rüyaları sona erdirdi. 10 yıllarca süren milyarlarca sübvansiyona rağmen atom enerjisi dünya çapında primer enerji tüketiminde sadece yüzde 6’lık mütevazı bir paya sahip. 191 ulustan sadece 31’inin nükleer reaktörü var. Dünyadaki toplam 443 adetlik kapasitenin üçte ikisinden fazlası ise sadece beş devletin elinde. Kapasite ilaveleri özellikle Asya’da yapıldı. Batı Avrupa ve ABD’de nükleer elektrik fabrikaları hemen hemen tamamen durdu. ABD’li elektrik üreticileri son atom santralını 1973’te sipariş verdiler. Avrupa’da 1986’dan beri sadece tek santral sipariş edildi: Finlandiya’daki Olkiluoto 3 reaktörü. 60’lı ve 70’li yıllardaki muazzam artışın birden kesilmesinin nedenlerini soran birisi, bunun cevabını öncelikle ticari bilançolarda bulacaktır. Şiddetli protestoların, atık sorunlarının, atom silahı riskinin ve de özellikle ciddi kaza potansiyelinin yanında hesap-kitap belirleyici konuma geldi. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), yeni atom santrallarında her kilovat (KW) çıktı için 2 bin dolar sermaye maliyeti hesap ediyor. Modern doğalgaz santrallarının maliyeti ise sadece 500 dolar/KW. Atom santrallarının daha ucuz olan işletme maliyetleri, finansal, teknolojik ve politik riskleri dengeleyemez. Windscale (1957), Harrisburg (1979) ve Çernobil’deki (1986) tarihi felaketlere ilaveten ortaya çıkan ekonomik batak, uranyum çekirdeğinin parçalanmasından kazanılan enerjinin kendini asla kabul ettirememesine neden oldu. Daha 1970’li yılların ortalarında ve sonlarına doğru, dünyanın en önemli enerji pazarı olan ABD’de enerji sağlayıcılar nükleer enerjiden kaçtılar. Büyük zararlara rağmen, atom projelerinin yarıdan fazlası terk edildi. Ekonomi dergisi Forbes, ‘ekonomi tarihinin en büyük felaketinden’ bahsetti ve ‘atom macerasını’ Vietnam Savaşı ile karşılaştırdı. Birçok endüstri ülkesi Amerikan örneğini takip etti. ABD’deki elektrik endüstrisi 1999 ve 2002 yılları arasında 144 bin megavat gibi muazzam güce sahip yeni güç ünitelerini devreye aldı. Bu, 100’den fazla atom santralına denk düşmektedir. Amerikan hükümetinin enerji danışmanları ‘2005-Enerji Manzarası’ adlı referans senaryoda şöyle yazıyorlardı: 2025 yılına kadar yeni nükleer reaktörlerin devreye girmesi beklenmemektedir. Yüksek sermaye maliyetlerine ilaveten evvelden tahmini imkânsız teknolojik ve politik riskler de ortaya çıkmaktadır. Bunun sonucunda 11 Eylül saldırısını takiben nükleer reaktörlerin üzerine bilinçli olarak düşürülecek uçaklar gündeme geldi. Ayrıca, sorumluluk konusu da artarak şiddetlendi. Tek bir ağır kaza bile tüm atom endüstrisini yeni bir meşruiyet krizine düşürebilir, kaza nerede olursa olsun. Daha Harrisburg zamanında ve Çernobil’de güvenlik kavramları altüst olmuştu. Maliyetler hızla arttı, inşaat süreleri gittikçe daha uzadı: 60’lı yıllarda ABD’de bir reaktör bitene kadar beş yıldan az süre Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 68gerekiyordu, bu süre 1984’ten sonra ortalama 12 yıla çıktı. Sermayenin çabuk geri dönüşüne bağlı bir sektör için korkunç bir durum. Şimdi işleticiler daha uzun işletme sürelerine oynuyorlar. Fakat, süre uzatmaya kaçış enerji tedarikçilerinin yeni nükleer yatırımlara karşı temel şüpheci yaklaşımlarını değiştirmiyor. Bunun yerine, teknik açıdan geri kalmış, eski reaktörlerle mümkün olduğu kadar uzun sürede para kazanılmaya çalışılıyor. Uzatılan işletme süreleri aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla ‘atom çağının gerçek sonunu’ geciktiriyor. Bununla atom santrallarının durdurulmalarını ve sökülmelerini kastediyoruz. Onların sökülmeleri de maliyetlerin yeniden dramatik bir şekilde artmasına neden olacaktır. Eni isimli enerji grubunun Başkan Yardımcısı Leonardo Maugeri, Newsweek dergisine şunları söyledi: “Bir nükleer santralı kapatmak, aşağı yukarı yeni bir tanesini kurmakla eşdeğerdir; bu nedenle, işleticiler dünya çapında durdurmaları ertelemeye çalışmaktadırlar.” Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) da endişeli: “Bu muazzam inşaatların yıkılması da öngörülmeyen sorunları beraberinde getirebilir. Durum, ilk reaktörlerin inşası sırasındakine benzemektedir”. Arada geçen zamanda, dünya çapında varolan reaktörlerin ortalama yaşı artmaktadır. Bunlardan 79 tanesi 30 yıldan fazladır üretim şebekesinde. Çalışan reaktörleri aynı sayıda tutmak için bile önümüzdeki 10 yıllarda santral inşaatında önemli artış olması gerekir. Görünüşte ise böyle bir gelişme yok. İleriye yönelik öngörülerde ise Uluslararası Atom Enerjisi Kuruluşunun (IAEO) sesi gittikçe daha az çıkıyor. Şimdiye kadar hep atom enerjisinin altın çağının gelmekte olduğunu görmek istediler ama gerçekler beklentilerinin sadece temenniden ibaret olduğunu ortaya çıkardı. Sihirli yıl 2000’e kadar şu andaki şebekedeki gerçek miktarın 12 katı olan 4 bin 500 gigavatın devrede olması gerekiyordu. Güncel öngörüler ise daha az heyecan verici. 2004’teki yıllık raporlarında alışılmadık bir özeleştiri ile şunlar yazıyordu: “Atom enerjisinin geleceği ekonomik rekabet, yönetim, nükleer atıkların depolanması ile güvenliğin iyileştirilmesine ve kontrolsüz yayılma riskinin azaltılabilmesine bağlıdır.”[275] IV.1.1-) HATIRLATALIM! “Erdem kötü alışkanlıklardan kaçınmak değil, onlara istek duymamaktır.”[276] “Nükleer enerji nedir” mi? Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 69Nükleer enerji piyasanın en pahalı buhar üretim yöntemidir. Atom çekirdeğinin parçalanması yoluyla (fizyon) su ısıtılır ve tıpkı geleneksel termik santrallerde olduğu gibi, elde edilen buhar, elektrik üreten türbinlerin döndürülmesinde kullanılır. Sürecin ilk aşaması atomların parçalanmasına dayanır. Atom maddenin, etrafında elektronların toplandığı bir çekirdekten oluşan çok küçük bir parçasıdır. Atom çekirdeği ise proton ve nötronlardan oluşur. Nükleer enerjinin temelinde bir zincirleme reaksiyon bulunur. Reaktörde yakıt olarak uranyum-235 kullanılır. Uranyum atomunun çekirdeği, bir nötron tarafından iki ya da üç yeni nötron oluşturacak şekilde vurulur ve parçalara ayrılır. Buna “fizyon” adı verilir. Bu tepkime sırasında ısı da yayılmaktadır. Parçalanarak çoğalan yeni nötronlar bu defa diğer uranyum atomlarının fizyonuna yol açar ve süreç böyle devam eder. Bu şekilde ortaya çıkan yüksek miktardaki ısı mevcut suyu ısıtır. Isınan ve buharlaşan su elektrik jeneratörünü döndürür. Nükleer enerji üretimi sırasında, ana enerjinin büyük kısmı -yaklaşık üçte ikisi- ısı olarak daha baştan kaybedilir ve ısıl kirliliğe yol açar. Bütün bu tepkime süreci kolaylıkla yakıtın hızla erimesine ve reaktörün patlamasına yol açabileceğinden tepkimenin kontrol altında tutulması gerekir. Fazla nötronlar, emme işlevli malzemelerden yapılan çubuklar tarafından “yakalanır”. Bu çubukları nötronları emen süngerlere benzetebiliriz. Uranyum atomlarının parçalanması tehlikeli radyoaktif ışınların açığa çıkmasına neden olur. Burada asgari bir eşikten söz etmemiz mümkün değil, çünkü en küçük doz bile insan sağlığını tehdit etmektedir. Radyoaktivite zamanla azalır. Bir elementin yarı-ömrü, radyoaktivitenin yarı yarıya azalması için gereken zamandır. Yarı-ömrün zaman dilimi, elementlere göre bir saniyeden milyonlarca yıla uzanan aralıkta değişebilir. Örneğin plütonyum 239 elementinin yarı-ömrü 24.000 yıldır. Nükleer enerjinin büyük tehlikelerine gelince… Nükleer enerji, bizi diğer endüstriyel faaliyetlerin içerdiği risklerden çok farklı risklerle karşı karşıya getirmektedir. Bu tehlike, radyoaktivitenin doğasından gelen şu üç temel özellikten kaynaklanıyor: 1. Zararsız bir radyasyon miktarı yoktur. Radyoaktivitenin miktarı ne kadar az olursa olsun tehlikelidir, iddia edildiğinin aksine asgari bir sınır söz konuşu değildir. Sınır değerler sağlıktan çok ekonomik gerekçelerle belirlenmektedir. Nükleer santrallerde herhangi bir kaza sonucu ya da rutin bir şekilde çevreye yayılan radyoaktif parçacıkların en küçük miktarının bile soluma ya da yutma gibi yollarla vücuda girmesi durumunda radyoaktivite, en tehlikeli hâlini almaktadır. Tüm tıp dünyasının kabul ettiği üzere, 7 mikrogram (düşünün ki 1 Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 70mikrogram, gramın milyonda biridir) plütonyumun solunması durumunda akciğer kanseri olmaya kesin gözüyle bakılmaktadır. Üstelik radyoaktif ışınlar hücre dokularına uzaktan da zarar verebilmekte, farklı kanser türlerine neden olabilmektedir. Tıpta, radyolojide uygulanan temel bir kurala göre, her ek radyoaktivite dozu sağlığa zarar verme riskini artırır ve kesinlikle kaçınılması gerekir. 2. Sonuçları bugünle sınırlı değildir: Radyoaktif kirliliğin etkileri binlerce, hatta yüzbinlerce yıl sürebilmektedir. Radyoaktif parçacıkların etkileri ışın yoğunluklarına göre aşamalı olarak azalırlar. Bazılarının radyoaktivite oranları çok hızlı yok olmasına rağmen bazıları için yüzyıllar gerekmektedir (örneğin iyot-131, 8 gün sonra azalmaya, 80 gün sonra ise etkisini yitirmeye başlar; oysa plütonyum-239’un ışınlarının etkisinin yarı yarıya azalması 24.400 yıl alır ve ancak yaklaşık 250.000 yıl sonra etkisini yitirir). Uzun ömürlü radyoaktif maddeler -doğada bulunmayan ve uranyum çekirdeğinin parçalanmasıyla oluşan plütonyum gibi- doğaya bırakıldığında, binlerce kuşak boyunca bulaşıcı bir kaynak olmaya devam edecektir. 3. Sınırlar ötesi etkileri vardır Radyoaktif kirlilik küresel ölçekte yayılır. 1950’li ve 1960’lı yıllarda, Nevada, Avustralya ya da Güney Pasifik’te yapılan nükleer silah denemeleri, Avrupa’da bile radyoaktivite artışına yol açtı (Belçika IRM Enstitüsü araştırması). Çernobil felaketi sonrasında, dünyayı radyoaktif bir bulut kaplamıştır. Bu olaydan sonra, bazı ülkeler radyoaktif iyotu kolaylıkla emen ıspanak gibi ürünleri imha etmek zorunda kalmıştır, İngiltere, İskoçya gibi ülkelerde felaketten bu yana et ve süt tüketimiyle ilgili kısıtlayıcı önlemler hâlâ yürürlüktedir. Yeri geldi belirtelim: Tamamen güvenli bir nükleer santral yoktur! Nükleer santrallerin farklı tipleri var. RBMK Rus tipi (örneğin Çernobil), Magnox İngiltere reaktörü ve basınçlı suyla çalışan reaktörler (PWR). Bazı santraller diğerlerine oranla daha güvenli bir sisteme sahiptir ve bulundukları ülkeler güvenlik konusunda daha sıkı düzenlemeler getirmiştir. Ancak kesin olan bir şey var ki tüm reaktörler doğaları gereği tehlikelidir. 1986 felaketinden kısa bir süre önce, Çernobil reaktörü uluslararası nükleer güvenlik makamları tarafından “güvenli” ilan edilmişti. Ama “akla gelmeyen” başa geldi. Çok ciddi kaza senaryoları Batılı PWR reaktörleri için de bugün hâlâ geçerlidir. PWR’lerin zayıf noktalarından biri kullanılan soğutma suyunun çevrimidir. Başka alanlarda da kazalar gerçekleşebilir. Bunları şöyle sıralayabiliriz: * Nükleer yakıtların üretildiği yerler, Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 71* Nükleer atıkların yeniden işlendiği ve depolandığı yerler, * Nükleer madde ve atık taşımacılığı. Sağlık sigorta anlaşmaları ve diğer sigorta çeşitleri nükleer tepkimeden doğan sağlık sorunlarını anlaşma kapsamına almazlar. Nükleer bir kazanın yol açacağı zararlar öyle bir boyuttadır ki hiçbir sigorta şirketi bunu karşılamak istememektedir, istese de zaten karşılayabilmesi mümkün değildir. Hiçbir sigorta şirketinin muhtemel bir kazanın zararlarını üstlenmek istemediği nükleer santrallerin yakınında yaşamanın güvenli olduğu nasıl iddia edilebilir ki? Nükleer enerjinin doğum yeri olan ABD’de, nükleer santrallerin kurulmasıyla ilgili olarak “10 mil kuralı” getirilmiştir. Santraller yerleşim yerlerinin en az 16 km uzağında olmakla ilgili bu güvenlik mesafesine uymak zorundadırlar. Belçika’da 1991 yılında nükleer yerleşimlerin güvenliğine eğilen bir soruşturma komisyonu ülkedeki nüfus yoğunluğunu göz önüne alarak, böyle bir santralin bir yerleşim yerinin en az 30 km uzağında kurulması gerektiğini belirlemiştir. Peki bütünüyle güvenli bir reaktör asla olmayacak mı? Şimdilik böyle bir model sadece kağıt üzerinde mümkün. Kağıt üzerindeki bu modele göre, sorun çıkması durumunda, örneğin soğutma döngüsü kesintiye uğradığında, çekirdeğin erimesini engellemek için atomun parçalanma süreci otomatik olarak durdurulmaktadır. En iyi ihtimalle, böyle bir prototipin yapılması on yıl alır, bu tip bir reaktöre lisans verilmesi için de ek bir on yıl gerekir. Bir on yıl da ilk ticari modelin şebekeye bağlanması için gerekecektir. Bütünüyle güvenli bir reaktörün ortaya çıkması hipotezinde, ilk örneğin ortaya çıkışı bu hesaba göre otuz yıldan önce mümkün değildir. Yine de, nükleer zincirin diğer aşamalarıyla ilgili sorunlar (atık taşımacılığı, yakıt üretimi, vb.) ve kaza riskleri giderilemeyecektir.[277] IV.2-) DÜNYADA NÜKLEER “Bir varlık etki ettiği ölçüde vardır ve varolduğu ölçüde etki eder.”[278] Yerkürenin nükleer “gerçeği”ni kavramak için[279] biraz gerilere gitmek gerekiyor… İlk nükleer reaksiyon Chicago Üniversitesi’nde 2 Aralık 1942’de gerçekleştirildi. ABD, nükleer silah projesi “Manhattan Project”in meyvesi olan ilk atom bombası “Little Boy”u 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya ikincisi “Fat Man”i 15 Ağustos’ta Nagasaki’ye attı. İlk nükleer reaktörler, Soğuk Savaş’ın başlarında ABD ile SSCB arasındaki rekabetin sonucu olarak ortaya çıktı. ABD’nin Idaho eyaletindeki reaktör “Experimental Breeder Reactor 1” adlı deney santralı 20 Aralık 1951’de ilk nükleere dayalı elektrik enerjisini üretti. İlk sivil amaçlı nükleer Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 72elektrik üretimi SSCB’de 27 Haziran 1954’te Obninsk Kaluga Oblast reaktöründe gerçekleştirildi. Dünyada işletmede bulunan nükleer santralların toplam net gücü 350 bin 825 megavat. Bazı ülkelerde hâlâ işletmede olan nükleer santral sayıları da şöyle:[280] ÜLKELER SANTRAL SAYISI ABD 104 FRANSA 59 JAPONYA 56 RUSYA 31 İNGİLTERE 23 GÜNEY KORE 20 KANADA 18 ALMANYA 17 HİNDİSTAN 15 UKRAYNA 15 İSVEÇ 10 ÇİN 9 İSPANYA 9 FİNLANDİYA 4 Dünyada hâlihazırda 33 ülkede 439 nükleer santral faaliyet gösteriyor. Yapım aşamasında da 33 santral bulunuyor. İşletmedeki nükleer santrallarda yıllık 2.7 trilyon kilovatsaat elektrik üretiliyor. Dünya Nükleer Birliği’nin (World Nuclear Associated) verilerine göre nükleer santral sayısında ilk sırayı 104 adet santralla ABD alırken, onu 59’la Fransa, 55 santralla da Japonya izliyor. Nükleer enerji üretiminin toplam üretimdeki payı açısındansa dünyada ilk sırayı Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 73Fransa alıyor. Fransa nükleer santrallardan, toplam elektrik üretiminin yüzde 78’ini oluşturan 428.7 milyar kilovatsaat elektrik üretiyor. Türkiye’nin çevresindeki ülkelerde şu anda 51 nükleer santral faaliyette bulunuyor. Ayrıca sekiz santralın inşası sürerken, 14 santralın daha yapımı planlanıyor. İşletmedeki santralların 31’i Rusya’da, 15’i Ukrayna’da, ikişer tanesi Bulgaristan ve Romanya’da, bir tanesi de Ermenistan’da yer alıyor. Yapımı süren santrallardan ise yedisi Rusya’da, biri İran’da bulunuyor. Ayrıca İran’da iki, Rusya’da sekiz, Bulgaristan’da iki, Romanya’da iki santralın yapımı da kesinleşmiş durumda. 11 nükleer santralda toplam elektriğinin yüzde 1.9’unu karşılayan Çin, inşa etmekte olduğu beş ve planlama aşamasındaki 30 santralla, elektrik ihtiyacının önemli kısmını nükleerden sağlamayı hedefliyor.[281] Fosil yataklardan elde edilen enerji maliyetinin yükselmesi büyük ülkeleri yeniden nükleer enerjiye çevirmiş durumda. Rusya bu yöndeki kararını açıkladı. Çin, yeni 200 santral hedefliyor. Kanada termik santral yerine nükleere yöneliyor. ABD’de daha uzun ömürlü santral inşası arayışları sürüyor. 2010 yılından itibaren 30 kadar yeni nükleer santralin ABD’de devreye girmesi planlanmıştır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin elindeki mevcut ve inşa hâlinde olan 15 nükleer santrali varken 2050 yılına kadar bu santrallerin sayısını 200’e çıkaracağı ve 2020’ye kadar 30 yeni santralin inşasını tamamlamayı planladığı bilinmektedir.[282] Fransa, elektrik üretiminin yüzde 80’ini ülkenin dört bir yanına düzenli olarak serpiştirilmiş 59 nükleer reaktörden sağlıyor. Avrupa’da inşaat hâlinde bulunan iki reaktörden biri Fransa’da, diğeri Finlandiya’dadır. Çin ve Hindistan 2020’ye kadar yirmişer nükleer santral kuracaklar. Rusya, büyük gaz ve petrol rezervlerine sahip olmakla beraber, reaktör sayısını artırmaya karar verdi. Aralarında Almanya ve İngiltere’nin de bulunduğu diğer birçok Avrupa ülkesi de yeni nükleer reaktör yapmama konusundaki kararlarını gözden geçirme süreci içinde.[283] Bunlarla birlikte Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) Başkanı Muhammed el Baradey, yakın gelecekte 30 kadar ülkenin nükleer silah üretecek kapasiteye sahip olabileceği uyarısında bulundu. Bu uyarının, uluslararası toplumun gündemini bütün ağırlığıyla meşgul eden ve İran ve Kuzey Kore’nin nükleer silah politikaları eksenli bir tartışmanın hemen sonrasında yapılması anlamlıydı. Nükleer silahı bu kadar önemli yapan şey, yok etme kapasitesinin yüksek ve kesin olması. Öyle ki, türünü kopyalayacak yetkinliğe ulaşan insanlık, Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 74olası bir topyekûn nükleer savaş sonrasında, pekâlâ taş devri ile tunç devri arasında bir yerde bulabilir kendisini… UAEK raporlarına göre, 1993-2004 aralığında, tespit edilen 662 adet nükleer ve radyolojik madde kaçakçılığı vakası yaşandı. Bunların 21 tanesinin nükleer silah ve 400 tanesinin kirli silah olarak da bilinen radyolojik aygıtların yapımında kullanılma olasılığının çok yüksek olduğu bildirildi. [284] 34 NÜKLEERCİ ÜLKE[285] ÜLKE ÜRETİM (milyar kwh) NÜKLEER SANTRAL SAYISI İNŞAAT HÂLİNDEKİ SANTRAL YAPIMI PLANLANAN SANTRAL ÜRETİM ORANI (yüzde) ARJANTİN 7.2 2 1 1 6.9 ERMENİSTAN 2.4 1 0 0 42 BELÇİKA 44.3 7 0 0 54 BREZİLYA 13 2 0 1 3.3 BULGARİSTAN 18.1 2 0 2 44 KANADA 92.4 18 2 4 16 ÇİN 51.8 11 5 30 1.9 ÇEK CUMHURİYETİ 24.5 6 0 0 31 FİNLANDİYA 22 4 1 0 28 FRANSA 428.7 59 1 0 78 ALMANYA 158.7 17 0 0 32 MACARİSTAN 12.5 4 0 0 38 HİNDİSTAN 15.6 17 6 10 2.6 ENDONEZYA 0 0 0 2 0 İRAN 0 0 1 2 0 Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 75JAPONYA 291.5 55 2 11 30 KUZEY KORE 0 0 0 1 0 GÜNEY KORE 141.2 20 2 6 39 LİTVANYA 8 1 0 0 69 MEKSİKA 10.4 2 0 0 4.9 HOLLANDA 3.3 1 0 0 3.5 PAKİSTAN 2.6 2 1 2 2.7 ROMANYA 5.2 2 0 2 9.0 RUSYA 144.3 31 7 8 16 SLOVAKYA 16.6 5 2 0 57 SLOVENYA 5.3 1 0 0 40 GÜNEY AFRİKA 10.1 2 0 1 4.4 İSRAİL ? ? ? ? ? İSPANYA 57.4 8 0 0 20 İSVEÇ 65.1 10 0 0 48 İSVİÇRE 26.4 5 0 0 37 UKRAYNA 84.8 15 0 2 48 İNGİLTERE 69.2 19 0 0 18 ABD 787.2 104 0 7 19 TOPLAM 2658 439 33 94 16 Burada durup anımsatalım: BM İklim Konferansı’na sunulan raporda, atmosfere yayılan karbondioksit salınımını frenleyebilmek için nükleer enerji kaynaklarına yönelme önerisi dillendirilirken;[286] altını defalarca çizerek anımsatmak gerek; “nükleer” konusunda can alıcı nokta şu: Nükleer santrallar uranyumu yüksek radyoaktivite taşıyan nükleer atıklar hâline dönüştürüyor. Bu nükleer atıklar, yaydıkları yüksek dozdaki radyoaktif ışınlar Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 76nedeniyle canlılar için hayati tehlike taşıyor. Nükleer atıkların tüm canlılara ve bitkilere ulaşamayacak şekilde saklanması gerekiyor. Bu atıkların zararsız hâle getirilmesi için bulunabilmiş bir yöntem yok. Nükleer atıklar sadece saklanıyorlar. Ve binlerce yıl daha radyoaktif ışınımlar yayacakları için geleceğe, yani çocuklarımıza da ölümcül bir miras olarak kalıyorlar.[287] Ve dünyada şu an 200 bin ton atık bulunmakta ve buna her yıl 12 bin ton atık ilave edilmektedir. Nükleer atıkların uzun süreli depolanması, acil çözüm gerektiren büyük bir soruna[288] dönüşmüştür…[289] “DURUM” VE “VAZİYET”[290] KUZEY KORE Yarım düzine kadar nükleer silah üretimine yetecek, atomik parçalanmaya uygun materyali bulunduğu tahmin ediliyor. İlk ve başarılı nükleer silah denemesini 9 Ekim 2006’da yaptığını duyurdu. İddia doğruysa, nükleer silah sahibi olduğu bilinen 9. ülke olacak. ABD 5 binden fazla stratejik savaş başlığı, stratejik silahlardan daha az etkisi olan, savaş için üretilmiş binden fazla operasyonel taktik silahı ile stoklanmış 3 bin kadar stratejik ve taktik savaş başlığı bulunuyor. ABD, 16 Temmuz 1945’te yaptığı denemeyle bu alanda ilk oldu. RUSYA Yaklaşık 5 bin stratejik savaş başlığına, 3 bin 500 kadar operasyonel taktik savaş başlığına sahip. Ek olarak, stoklanmış 11 binden fazla stratejik ve taktik savaş başlığı bulunuyor. İlk denemesini 1949’da yaptı. FRANSA 350 stratejik savaş başlığı bulunuyor. İlk denemesini 1960’ta yaptı. ÇİN 250 kadar stratejik savaş başlığı ve 150 taktik savaş başlığı bulunuyor. İlk denemesini 1964’te yaptı. İNGİLTERE Yaklaşık 200 stratejik savaş başlığına sahip. İlk denemesini 1952’de yaptı. HİNDİSTAN 45-95 arası nükleer savaş başlığı bulunuyor. İlk denemesini 1974’te yaptı. PAKİSTAN 30-50 arası nükleer savaş başlığı bulunuyor. İlk denemesini 1998’de yaptı. İSRAİL Nükleer silah kapasitesi hakkında bilgi vermiyor. 200 kadar nükleer savaş başlığı bulunduğu tahmin ediliyor. Nükleer deneme yapıp yapmadığı konusunda bilgi bulunmuyor. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 77IV.2.1-) NÜKLEERİN SORU(N)LARI “Bütün büyük hakikatler ilkin küfür sayılmıştır.”[291] Erhan Kula’nın ifadesiyle, “Türkiye’de nükleer enerjiye giriş kararı toplum tarafından yeterince tartışılamamıştır. Başka ülkeler büyük hatalar işlemişse bizim onları taklit etmek gibi bir mecburiyetimiz yoktur. Bu konuyu ok yaydan çıkmadan tartışmaya açmak bir yurttaşlık ve hatta insanlık borcu… Nükleer enerji çok pahalıdır… Çok risklidir… İleri kuşaklara büyük riskler ve parasal maliyetler yükleyecektir… Bugün İngiltere’de orta büyüklükteki Coventry şehri gibi (nüfus takriben 400 bin) bir yerleşim biriminin enerji ihtiyacını karşılayacak tazyikli su teknolojisine dayanan nükleer bir santral kurmak 7-10 milyar dolara mal olacaktır. Türkiye’de kurulacak bir nükleer santral veya santrallar hâlihazırda pahalı enerji kullanan üreticimizi ve tüketicilerimizi daha da mağdur edecektir. Bu santralların miadı dolduğunda söküm ve bölgenin temizleme işlemleri 30-40 yıl alacak ve bu işin maliyeti belki kuruluş maliyetine denk düşecektir. Yani bir santral 4-5 yıl içerisinde inşa edilecek, 30-35 yıl faaliyet gösterecek ve 30-40 yılda da sökülerek temizlik işleri sonuçlanacak. Toplam maliyet (işletme maliyetinin dışında) 14-20 milyar dolar. Sinop’ta kurulması düşünülen santral herhâlde bu gibi rakamlara ulaşacaktır ve sadece yurdun yüzde 3-4 ihtiyacına cevap verecektir. Durum biraz da keçiboynuzu yemeye benziyor; bir dirhem bal için bir çeki odun çiğnemek”[292] gibi bir şey! İşte bunun için “Nükleer holiganlık yapılıyor”, diyen Prof. Dr. Tolga Yarman ekliyor: “Nükleer enerji üretiminden yana olmak bilimsel bir çıkarsama değildir”![293] Çünkü… Nükleer enerjinin en akılcı çözüm olduğunu savunanların atıkların zararlarına karşı ise bir programı yok! Oysa İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlhan Talınlı’nın, “Dünyanın çözemediği nükleer atık sorununu Tuzla’daki variller örneği ortadayken Türkiye nasıl çözecek,”[294] diye sorduğu atık meselesi son derece yakıcı… Nükleer atıkların depolanması bugün hâlâ çözüm bulunamamış sorunlardan biridir. En iyi bilinen radyoaktif elementlerden 22.600 yıllık yarı ömrü olan plütonyum 239’dur. Tamamen zehirli olan bu element kemiklere yerleşen alfa parçacıkları salar. Depolandığında bu atıklar milyonlarca yıl sonra bile hâlâ aktif olacaktır.[295] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 78Nükleer atık sorununa çare bulmak için İngiltere’de kurulan bağımsız bir komitenin hazırladığı raporuna göre bütün nükleer atıkların yerin birkaç yüz metre altında korunaklara depo edilmesini tavsiye etti. İşin faturası 10 milyar sterlin, yani 18.2 milyar dolar. Üç senelik bir çalışma sonunda hazırlanan rapora göre böyle bir nükleer çöplüğün hazırlanması “on yıllar” alacaktır.[296] Bu noktada kesin olarak bilinen, nükleer atıklardan kurtulmanın çok ama çok pahalıya mal olacağı, nükleer reaktörlerle ilgili olarak en büyük masraf kalemini teşkil edeceğidir. Reaktörlerde yakıt olarak nükleer çubuklar kullanılır. Reaktörlerin radyoaktif, yani insan sağlığına zararlı atıklarının yüzde 99’u bu nükleer çubuklardadır. Tükenmiş nükleer çubuklar binlerce yıl radyoaktif, yani tehlikeli olmaya devam eder. Bu güne kadar, tükenmiş çubuklardan kurtulmak için kalıcı bir yöntem bulunamadı. Her nükleer reaktör kendi tükettiği çubukları geçici “çöplük”lerde muhafaza ediyor.[297] Gerçekten de nükleer santrallara karşı çıkanların en önemli dayanağı, hâlâ çözülemeyen radyoaktif atıklar sorunudur.[298] Yeri geldi anımsatalım: Nükleer Santral Karşıtı Bilim İnsanları Bildirisi’nde (10 Mart 2007) ifade edildiği üzere; “Çok sınırlı ve düşük yoğunluktaki tıbbi ve endüstriyel amaçlı kullanımları dışında, çevreye yayılan zararlı radyasyonun en önemli kaynağı olan nükleer santral kazaları ve radyoaktif atıkları; karşılaştığımız çevre sağlığı risklerinin ağırlık derecesini gösteren ‘Risk Uzayı’ dediğimiz bilimsel tabloda en ağır risk grubu olan hem ‘gözlemlenemez’, hem de ‘denetlenemez’ riskler arasındadır. Nükleer santral kazaları ve atıkları kaynaklı radyasyon, gözlemlenemez olduğu için etkisi geç anlaşılan ve insanlık ve bilim tarihi bakımından yeni; bu nedenle bilimin ve risk altındaki toplum çoğunluğunun yeterince bilmediği riskler grubunda; denetlenemediği için de korkutucu, dünya çapında felaket yapıcı; sonuçları öldürücü, gelecek kuşaklar için çok tehlikeli; kolayca azaltılamayan ve miktarı giderek artan; gönüllü hizmetin olmadığı ve yürürlükteki yasalara uygun olmayan riskler grubundadır… Riskin en büyüğü atıkların yönetimi ile ilgilidir. Ne yazık ki, bazılarının yarısının yok olması için 210 000 (iki yüz on bin) (teknetyum) ila 15.8 milyon (onbeş milyon sekizyüz bin) (iyot-129) yıl gereken radyasyonlu atıkları tehlikesiz olarak yöneten bir teknoloji henüz geliştirilememiştir. Bu nedenle bu atıklar çok yüksek maliyetlerle kimi ülkelere satılmaktadır. Yalnızca bu durum bile, nükleer lobinin neden bizim Türkiye’yi seçtiğini göstermeye yeterlidir. Türkiye’de nükleer santral yapmak isteyenlerin, santrallardan çıkacak radyasyonlu atıkları nasıl yöneteceklerini de şimdiden açıklamaları gerekir.”[299] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 79DÜNYA NÜKLEER ENERJİYİ NEDEN TERK ETMELİ? NÜKLEER ENERJİ SONU OLMAYAN BİR YOLDUR Uranyum kısa bir süre sonra tükenecek, peki ya sonra? Kaynağı sınırlı olan fosil yakıtlar gibi Nükleer enerji de sonu olmayan bir yoldur. Çünkü nükleer santrallerde kullanılan uranyum doğada çok az miktarda bulunan bir maddedir. Bu problemi çözmek için ortaya atılan, nükleer atıklardan tekrar hammadde kazanmayı öngören teknolojik projeler ise teknik ve ekonomik nedenlerden dolayı uygulanır duruma getirilemiyor. Birkaç on yıl içinde atom endüstrisinin yakıtı tükenecek. Belli bir süre sonra uranyumunla beraber petrol ve doğalgaz da tükeneceği için insanlık, enerji ihtiyacını uzun vadede ancak yenilenebilir enerjilerle ve enerji kullanımında gereksiz kayıpları önleyerek karşılayabilecek. NÜKLEER ENERJİNİN İKLİMİ KORUMA PALAVRASI Nükleer enerji dünyadaki iklim değişikliklerini durduramaz. Nükleer enerji sektörü, nükleer santrallerin kömür, petrol ve doğalgazın yerine geçemeyeceğini kabul ediyor. 2050 yılı itibarıyla, fosil kökenli enerjinin sadece yüzde 10’unun nükleer enerjiden sağlanması planlansa bile, yaklaşık 1000 tane yeni Nükleer santralin kurulması gerekir (şu an dünya genelinde yaklaşık 440 tane mevcut). 1000 yeni santralin kurulması mümkün olsa dahi inşa edilmesi onlarca yıl sürer. Bu kadar çok santral kurulunca da uranyum rezervleri çok kısa sürede biter. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın da (IAEA) itiraf ettiği gibi, iklim değişikliğini durdurmak için hızla müdahele etmek gerekiyor ama nükleer enerjinin bu hızla yaygınlaştırılmasının imkânı yok. Dünya iklimindeki olumsuz gelişmeleri durdurmanın çaresi başka: Dünya iklimini korumak sadece yenilenebilir enerji ve bununla bağlantılı olarak enerjinin etkin kullanımı ve enerji tasarrufu ile mümkündür. NÜKLEER SANTRALLER NÜKLEER ATIK ÜRETİYOR Kim ister böyle bir mirası? Nükleer santraller uranyumu işlerken bunu çekirdek parçalanması yoluyla yüksek radyoaktivite taşıyan nükleer atıklar hâline dönüştürüyor. Nükleer atıklar, yaydıkları yüksek dozdaki radyoaktif ışınlar nedeniyle insanlar için hayati tehlike taşıyor. Bu nedenle nükleer atıkların yüzbinlerce yıl boyunca insanlara, tüm canlılara ve bitkilere ulaşamayacak şekilde saklanması gerekiyor. Nükleer santraller, yaklaşık 50 yıldır faaliyet gösteriyor. Ancak bu güne kadar kimse nükleer atıkların nasıl ve nerede nihai olarak saklanabileceğini bilmiyor. Nükleer santrallerin ürettiği yüksek radyoaktivite taşıyan atıkların güvenilir bir şekilde bertaraf edilmesi için Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 80dünya çapında bulunmuş tek bir yöntem bile yok. İnsanlık tarihinin çok küçük bir döneminde kullanılabilecek olan nükleer enerji, yarattığı nükleer atıklarla dünya tarihinin çok uzun bir dönemine bela olacak bir miras bırakıyor. Dünya yüzündeki ilk insanlar nükleer santraller kurmuş olsalardı, o santrallerin yüksek radyoaktivite taşıyan atıklarının bugün hâlâ bekçiliğini yapıyor olacaktık. NÜKLEER ENERJİ BİR ATOM BOMBASI FABRİKASIDIR Nükleer enerji, nükleer silahların yayılmasına zemin sağlıyor. Son yıllarda, atom bombası geliştiren ve imal eden ülkeler, başlangıçta sivil amaçlar taşıyan atom programı yürütüyorlardı. Fakat bu sivil programlar, çoğunlukla askeri amaçları gizlemeye yarıyordu. Sivil programlar yoluyla bu devletler, gerekli teknolojilere ve atom bombası yapmak için gerekli bilgi birikimine ulaştılar. Sonuç: Nükleer teknoloji ihracı ve nükleer teknolojinin yaygınlık kazanması nükleer silahların yayılması riskini de önemli ölçüde arttırıyor. NÜKLEER ENERJİ YALANLARI Enerji ihtiyacının karşılanması için nükleer santrallere muhtaç değiliz. Nükleer enerjinin önemini vurgulamak için atom endüstrisi, nükleer enerjinin elektrik üretimindeki payına dikkat çekiyor. Oysa nükleer enerjinin, dünya genelinde enerji tüketimindeki payına bakıldığında, insanlığın enerji ihtiyacının karşılanmasında hemen hemen hiç öneminin olmadığı ortaya çıkıyor. 2001 yılında, nükleer elektrik, dünya enerji gereksiniminin yüzde 2.3 kadarını karşıladı. Yenilenebilir enerjinin dünya genelindeki ihtiyacın karşılanmasına katkısı hâlihazırda daha fazla. İnsanlık, nükleer enerjinin sahip olduğu küçük bir paydan rahatlıkla vazgeçebilir. Nükleer kaza riskleri, yüksek radyoaktivite yayan nükleer atıklar ve bunların güvenli bir şekilde saklanmasının getirdiği masraflarda göz önünde tutulursa, nükleer enerjinin kısa bir süre için sürebilecek olan küçücük getirisi hiç de ekonomik olmayacaktır. Nükleer enerji tehlikeli ve gereksizdir. NÜKLEER ENERJİ HAYATLARIMIZLA KUMAR OYNAMAKTADIR Avrupa reaktör kazası riski: yüzde 16 Nükleer santrallerde, teknik eksiklikler ve insan hatalarından dolayı çevreye büyük ölçüde radyoaktif maddelerin yayılmasına yol açabilecek çok ciddi, felaket düzeyinde kazalar olabilir. Resmi “Alman Nükleer Enerji Santralleri Risk Araştırması -Aşama B’ye göre, 40 yıldır faaliyet gösteren bir Alman nükleer santralinde reaktör patlaması riski oranı yüzde 0.1. Avrupa Birliği ülkelerinde, toplam 150’yi aşkın nükleer enerji santrali Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 81faaliyet gösteriyor ve dolayısıyla Avrupa’da bir reaktör patlama riski yüzde 16’yı buluyor. Bu ihtimal, zarla ilk atışta 6 atma ihtimaline eşittir. Dünya genelinde 440 nükleer santral faaliyette, bu da 40 yıllık bir süre içinde reaktör patlaması riskinin yüzde 40’a çıkması anlamına geliyor. Çernobil faciasındaki reaktör patlamasının gösterdiği gibi böyle bir kaza neticesinde on binlerce insanın ölebileceğini hesaplamak gerekiyor. NÜKLEER ENERJİYE ALTERNATİFLER Güneş, rüzgâr, su ve organik atıklardan elde edilecek enerji tüm ihtiyacı karşılar. 2002 yılında parlamento, Almanya’nın enerji ihtiyacının 2050 yılında tümüyle yenilenebilir enerjiden sağlanabileceğini belirten bir plan sundu. Almanya gibi küçük yüz ölçümüne sahip fakat, yoğun nüfusu ve enerji kullanımı olan ve yüksek hayat standardına ulaşmış bir ülke için mümkün olan, her yerde mümkündür. Şu an, dünyada kullanılan toplam enerji miktarından daha fazlasının 2050 yılında sadece yenilenebilir enerjiden elde edilebileceğini enerji sektörü ilgilileri dahi kabul ediyorlar. Dünyanın enerji ihtiyacı, güneş enerjisiyle ısıtma ve elektrik üretme tesislerinden, rüzgâr santrallerinden, barajlardan ve organik atıklardan enerji üreten farklı teknolojilerden karşılanabilir. Aynı zamanda dünyanın enerji ihtiyacındaki artışı sınırlandırmak için enerji kullanımında tasarrufu sağlayan teknolojiler kullanılmalıdır. Güneş enerjisi sektörünün hızla gelişmesi, yeryüzünde sınırlı miktarda bulunan petrol, doğalgaz, ve uranyum gibi hammaddeler için savaşların çıkmasını engellemek yolunda önemli bir adım olacak. NÜKLEER ENERJİ DAHA AZ İŞ DEMEK Rüzgâr enerjisi istihdam yaratmakta, nükleer enerjiyi geçti. Nükleer enerji yüksek sermaye, yenilenebilir enerjiler ise yoğun insan emeği gerektiriyor. Almanya örneğinde de görüyoruz ki, 2002 yılında nükleer enerji sektöründe yaklaşık 30.000 insan çalışırken yalnızca rüzgâr enerjisinde çalışan insan sayısı 53.000’i geçiyordu. Genel enerji üretimindeki payı düşük olmasına rağmen, tüm yenilenebilir enerji dalında çalışan toplam insan sayısı 120.000 civarındaydı. Yenilenebilir enerji sektöründe çalışan insan sayısı her gün artıyor. Yenilenebilir enerji sektörü daha da gelişirse, dünya çapında milyonlarca insana iş imkânı sağlanabilir. Greenpeace Akdeniz Ofisi Genel Müdürü Ahmet Bektaş’ın, “Hangi ölçütlerle olursa olsun nükleer enerji tehlikelidir ve gereksizdir. Her türlü nükleer ihtirasın halkımıza pahalıya Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 82patlayacağına inanıyoruz,”[300] dediği koordinatlarda toparlarsak: Nükleer risktir, tehdittir, kanserdir… Örneğin Almanya Radyasyondan Korunma Federal Merkezi’nin, 21 reaktöre yakın bölgelerde 1980-2003 dönemi verilerine dayanarak yaptığı araştırmada, bir nükleer santrala 5 kilometreden az uzaklıkta yaşayan çocukların kansere yakalanma riskinin yüzde 60 arttığı, sadece kan kanseri vakalarında bu oranın yüzde 117 olduğu ortaya çıktı. Yapılan araştırmada, nükleer santrala 5 kilometreden az uzaklıktaki bölgelerde yaşayan 5 yaşın altındaki çocuklarda, 37’si kan kanseri olmak üzere 114 kanser vakasına rastlandı.[301] “Genel”e ilişkin bu saptamaların ardından, ülkeler bazında “özel”e geçersek… IV.2.1.1-) “BAŞ NÜKLEERCİ”: ABD “Savaş ortadan kaldırılmak isteniyorsa anlaşılmalıdır. Anlaşılması için de incelenmelidir.”[302] ABD, yerkürenin “baş nükleerci”si… Siz bakmayın İran’la çıkardığı “sorunlar”a; O, işine geldiğinde, işine geleni nükleerlendirir; işine gelmeyeni de -İran gibi- aforoz eder…[303] Evet, “baş nükleerci” ABD -her konuda olduğu gibi-, nükleer konusunda da ilkesiz, çifte standartlıdır…[304] Şunu bilmeyen yok: “ABD, nükleer programını durdurmadığı için İran’a tehditler savursa da, aslında kendi yarattığı çifte standartlarla Tahran’ı nükleer silah üretmeye teşvik ediyor.”[305] Jimmy Carter’ın ifadesiyle, “Bush yönetiminin ‘Nükleer Silahların Yaygınlaşmasının Önlenmesi Anlaşması’ (NPT)’yi imzalamayan Hindistan’la nükleer anlaşma yapma planı, Kuzey Kore ve İran gibi devletleri cesaretlendiriyor. ABD bu gidişle nükleer silahların daha da yayılmasına yol açacak”ken;[306] ABD Senatosu, Hindistan ile sivil alanda nükleer işbirliği yapılmasını öngören yasa tasarısını, nükleer silahların yayılmasını önleme konusunda endişe yaratmasına rağmen kabul etti. Bush ve Hindistan Başbakanı Manmohan Singh’in 2005’de imzaladığı anlaşma, tartışmalara ve ABD’ye yönelik çifte standart eleştirilerine yol açmıştı. NPT’yi imzalamış olan İran, uranyum zenginleştirme faaliyetleri yüzünden baskı görürken, Senato’dan geçen tasarı, NPT’yi imzalamayan Hindistan’ın nükleer yakıt ve teknolojiye sınırsız erişimini garanti ediyor.”[307] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 83Evet nükleer silah sayısını açıklamayan, ancak konuşlandırılmış ya da stokta hazır bekleyen 6 bin civarında nükleer başlığı olduğu sanılan[308] ABD işte bu! Evet, evet nükleer silah sahibi olduğu kanıtlanamayan İran’la, nükleer silah denemesi yapan Kuzey Kore’yi yaptırımlarla köşeye sıkıştırmaya çalışan ABD, “ele verir talkını kendi yutar salkımı” misali, yeni bir nükleer savaş başlığı paketi açmaya hazırlanıyor. New York Times, Bush yönetiminin ABD’nin son 20 yıldaki ilk yeni nükleer savaş başlığını geliştirme yönünde önemli bir adım attığını açıklayacağını yazdı![309] ABD işte bu! Bunu bir de tarihi var: “Eski ABD Başkanı Richard Nixon’ın, İsrail’in nükleer silah geliştirmesine verdiği izin arşivlerde göze çarpıyor; çünkü Nixon’ın tepkisi, uluslararası ilişkilerde güvenin muazzam önemini ve Washington’un İsrail gibi dostlarına ve mollalarca yönetilen İran gibi hasımlarına nasıl çifte standart uyguladığını gösteriyor. Batı’nın ABD liderliğinde, İran’ı varlığı kanıtlanmamış atom silahları çalışmalarından caydırma çabaları, Bush yönetimi ile İranlı mollalar arasında bir nebze bile güven olmadığını gösteriyor. Washington’un İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinecad’ın Bush’a yazdığı mektubu ‘Boş konuşma’ diye nitelemesi ve nükleer meselelere değinilmediğini söylemesi yine bu güvensizliğin örneği. ABD yetkilileri mektubu BM Güvenlik Konseyi’ndeki gelişmeleri geciktirme çabası olarak yorumladı. Oysa geçenlerde açıklanan 30 kadar arşiv belgesine bakılırsa, 1960 ve 1970’lerde İsrail’in nükleer dosyası tamamen aksi yönde gelişmiş. Belgelere göre, Nixon ile dönemin İsrail başbakanı Golda Meir arasındaki güvenle ve şüphesiz İsrail’in ABD’deki pek çok gizli destekçisinin de baskısıyla, ABD İsrail’in nükleer silah geliştirmesine sessizce onay vermiş ve iki taraf da bunu kamuoyuna yansıtmama konusunda anlaşmış. 1967 Arap-İsrail Savaşı’nın ardından Ortadoğu karmaşa içindeyken, belgelere bakılırsa ABD istihbaratı ‘İsrail’in bir bombanın tüm parçalarına sahip olduğundan ve sadece son montajı ve testi beklediğinden’ kesinlikle emindi. Nixon’ın savunma bakanı Melvyn Laird ve diğer bazı üst düzey ABD yetkilileri, Ortadoğu’da istikrarı sağlamak için ABD’nin İsrail’in nükleer silah geliştirme çabalarını önlemesi gerektiği düşüncesindeydi. Nisan 1969’da Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ABD’nin seçeneklerini görüşmek üzere bir inceleme grubu oluşturdu. Gelgelelim Nixon, İsrail’e ileri düzeydeki F-4 Phantom jetlerinin destek olarak gönderilmesini önleme önerilerini geri çevirdi. Dönemin büyükelçisi İzak Rabin ile nükleer meseleye dair temaslar başlatıldı ve Rabin’den üç konuyu açıklığa kavuşturması istendi: İsrail’in durmadan söylediği ‘Ortadoğu’ya nükleer silahları ilk sokan ülke İsrail olmayacak’ sözünün anlamı, İsrail’in Nükleer Silahların Yayılmasını Engelleme Anlaşması’nı (NPT) imzalayıp imzalamayacağı ve üzerinde çalıştığı füze ve savaş başlıklarının neler olduğu. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 84Rabin’in NPT’ye dair soruyu yanıtlaması için bir yıl geçti, ABD diğerlerinin cevabını ise aylar sonra, Eylül 1969’daki Nixon-Meir görüşmesinde alabildi. Rabin, ekimde ‘İsrail’in nükleer bir güç olmayacağını’, NPT için kararını kasımdaki seçimlerden sonraya bıraktığını ve 1972’ye kadar stratejik füze geliştirmeyeceği cevabını verdi. 1975’te, İsrail’le yapılmış gizli bir anlaşma sebebiyle ABD Dışişleri, ‘İsrail’in elinde bomba olduğu’na dair kesin istihbarat bilgisini Kongre’ye vermeyi reddetti. Bugün bile Avner Cohen, Seymour Hersh ve diğerlerinin İsrail’in silah programına dair her şeyi ayrıntıyla anlatan tüm kitaplarına rağmen, uygulanan sansür nedeniyle İsrail medyası konuyu ‘dış kaynaklardan’ alıntı yapmadan tartışamıyor. ABD ile İsrail arasındaki geleneksel güven ilişkisi ve çoğu Batı medyasının meseleyi ele almaktan korkması nedeniyle, İsrail’in daha 1980’lerde eski İsrailli nükleer teknisyen Mordecai Vanunu’nun açıkladığı nükleer cephanesi, bugün bile medyada pek yer almaz. Saddam’ın ilk nükleer çalışmaları ve İran’ın programı, İsrail’in bölgedeki stratejik nükleer avantajına ciddi tehdit niteliği taşıyor. Bunu bilen İran’ın da ABD’nin baskısına karşı savunmacı şüpheciliği gitgide daha da ateşleniyor.”[310] Ve nihayet toparlarsak: ABD[311] nükleer enerjide dünya birincisi, 2003 yılı itibarıyla 104 kurulu santralı var. Bu santralların toplam elektrik enerjisi içindeki payı yüzde 19.9[312] olan ABD, İngiltere ve Fransa, Orta Asya’nın nükleer silahlardan arınmasını istemiyor… Bush yönetiminin, Orta Asya Nükleer Silahlardan Arınmış Bölge Anlaşması’na gelecekte bu bölgeye nükleer silah yerleştirme hakkından vazgeçmek istemediği için olumlu bakmadığı belirtiliyor. [313] IV.2.1.2-) “AB” Mİ? “Dikkat, hiçi her şeye dönüştürür.”[314] “ABD böyle de, ya AB” mi? AB de ABD’den -özünde- farklı değil! “AB enerji raporu, üye ülkelere ‘yenilenebilir enerjiye yönelin’ uyarısı yaparken, nükleer enerji göz ardı edilmedi.”[315] Bu bir… İkincisine gelince: Yeni nükleer santral yapmamak, eskiyenleri kapatmak kararı alan Almanya, İngiltere, İsveç ve İtalya gibi ülkeler bile konuyu yeniden değerlendiriyor…[316] Ve üçüncü de şöyle: AB, ortak bir enerji politikası formüle etmeye çabalarken, nükleer enerji konusunda görüş ayrılığından sıyrılamıyor. Çevreye zararlı karbondioksit salınımının Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 85neredeyse sıfır düzeyinde olduğunu savunanlarca desteklenen, ancak karşıtlarınca yarattığı radyoaktif atık nedeniyle kötülenen nükleer enerji kaynağı, uzun süreden beri Avrupa’da halk, siyasetçiler, sanayiciler ve çevreciler tarafından tartışılıyor. Reuters’ten Jeff Mason’un haberine göre İngiltere Başbakanı Tony Blair’in, ülkesinde yaşlanan nükleer santralların yenilenmesi gerektiği yönündeki açıklamasına yükselen tepkiler ve AB bakanlarının Avusturya’da yaptıkları toplantı, görüş ayrılıklarının ne denli derin olduğunu gösterdi. Reuters’e konuşan Avusturya Enerji Bakanı Josef Proell, “Bizim açımızdan gelecek nükleer enerjide değil,” dedi. Proell, AB ortaklarını yenilenebilir enerji gibi diğer kaynakları da dikkate almaya ve eğer nükleer enerji tercih edilmeyecekse, o takdirde enerji güvenliği için yapılacak yatırımı artırmaya ikna etmeye çalışacaklarını söyledi. Finlandiya Enerji Bakanı Jan-Erik Enestam ise nükleer enerji destekçisi gibi görünmek istemediğini, ancak bilim adamlarınca sera gazlarından sorumlu tutulan iklim değişikliklerinin, temelli olmasa bile bir süre için nükleer enerjiyi zorunlu kıldığını söyledi: “İklim değişikliği, tartışmalara yeni unsurlar katacak. Artık bu konu eskisi gibi siyah-beyaz değil. Şu anda var olan kaynaklar ve eldeki teknolojiler arasında seçim yapmak gerekirse, nükleer enerjiyi göz ardı etmeye imkân yok.” Ancak Çernobil nükleer kazasının XX. yıldönümü, nükleer güvenlikten duyulan kaygıların hâlâ çok yüksek olduğunu ortaya koydu. Letonya Çevre Bakanı Raimonds Vejonis de “Bizim ülkede halkın yüzde 60’ından fazlası nükleer enerjiye karşı” dedi. Litvanya 2009 yılında nükleer santrallarını kapatacak. Bu durumda hâlen enerjisinin bir miktarını yenilenebilir kaynaklardan elde eden Letonya’da enerji açığı meydana gelecek. Almanya da nükleer enerjiyi devre dışı bırakmaya hazırlanıyor, ancak koalisyon hükümeti içinde yer alan muhafazakârlar, bu kararın tartışılmasını istiyor. Almanya Çevre Bakanı Sigmar Gabriel, nükleer enerjinin ardında sorunlu bir miras bırakacağını söyledi.[317] O hâlde “standart bir AB politikası”nın olmadığının altını çizelim… Unutulmasın: “Avrupa’da ve dünyada, bir süredir nükleer enerji konusunda yeni bir dönem yaşanmaktadır. Bu, şu sıralar ‘Çernobil Kışı’nı unutmayan antinükleer çevrelerle, miyadını dolduran eski santrallar yerine yeni nesil santralların yapımının sağlayacağı muazzam kârları düşünerek ellerini ovuşturan nükleer lobiciler arasında kıyasıya bir savaş sürmektedir. Konunun uzmanlarından Jean-Michel Bezat[318] ‘Nükleere dönüşün sınırları’ başlığı ile yayımladığı yazıda sorunu çeşitli yönleriyle irdelemektedir. Avrupa Parlamentosu Yeşiller grubu, nükleer enerji konusuna endişe ile yaklaşanların saflarına katılmıştır. Grup 21 Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 86Kasım 2007’de yayımladığı raporda nükleer santralların karşı karşıya oldukları engellere değinmektedir. Bunlar arasında radyoaktif atıklar, santrallara yapılması olası terörist saldırılar, nükleer enerji üreten ülkelerin sayılarının giderek artması (bugünkü sayı 31) gibi riskleri sıralamaktadır: Fransa’daki hizmette olup da kırk yılını dolduran santralların yerini 2025 yılına kadar 290 adet yeni üçüncü nesil santralların alması gerekmektedir. Bu, önümüzdeki on yılda her bir buçuk ayda 1 santral anlamına gelmektedir. Oysa yine yazara göre, bu planın gerçekleşmesi neredeyse olanaksız. Zira reaktörün kalbi sayılan ana parçasını sadece Japonya’daki bir çelik tesisi üretmektedir. Daha da önemlisi Fransa gibi bir ileri sanayi ülkesinde nükleer santral yapımı için gerekli yeterli sayıda teknisyen ve mühendisin yokluğudur. Ayrıca yeni değişimin finansal açıdan da sorunları mevcuttur. Üçüncü nesil reaktörlerin (EPR) maliyeti 3 milyar Avro’dur. Kredi notçusu Standard and Poor’s finansmanla ilgili riskleri şöyle sıralamaktadır: ‘Yapımında gecikme, fiyat artışları, yeteri güvenirlilikten yoksun anlaşmalar… Moody’s’e göre ise yeni nükleer atılım furyasında bankaları ve elektrik devlerini nükleer enerjinin üretim maliyetleri konusunda genellikle kabul gören fiyatlardan çok daha pahalıya ulaşabileceği konusunda uyarmaktadır.’ Türkiye gibi yukarıda sayılan konulardaki yetenekleri sınırlı bir ülkede (hele üç buçuk ilaç şirketinin zehirli atıklarını kentin varoşlarındaki alanlara boca etmesini önleyemediği düşünüldüğünde) nükleer enerji üretimi gibi tehlikeli bir konuda bunca rahatlıkla güvenceden söz etmenin olasılığı var mıdır?”[319] IV.2.1.3-) “GİZLİ”(!) NÜKLEER GÜÇ: SİYONİST İSRAİL “Gözlerin alışkanlığıyla kafalar da her şey alışır; her an görmekte olduğumuz şeylere şaşmayız, nedenlerini aramayız onların.”[320] Siyonist İsrail, her alanda olduğu gibi, nükleer alanda da emperyalist ABD’nin beslemesidir. Avner Cohen’in işaret ettiği gerçeği herkesin görmesi gerek, “İsrail uluslararası topluluktan, bir çeşit ayrıcalık edindi: Uluslararası topluluk, sadece İsrail’e özgü olarak nükleer konuda politik, yasal ve hatta ahlâki olarak gözlerini kapadı. İsrail’in bu belirsizliği başarı kazandı.”[321] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 87Örnek mi?[322] Amerikan düşünce kuruluşu Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi, İsrail’in bir megaton, yani 1 milyon ton TNT’ye eşdeğer nükleer enerji açığa çıkaran atom bombası ürettiğini rapor etti. Eski Pentagon uzmanı Anthony Cordesman’ın raporuna göre bomba, 60 kg zenginleştirilmiş uranyumla elde edilen Amerikan fizyon bombası MK 18’den iki kat güçlü. İsrail’in havadan ve denizden atılabilen 200 nükleer savaş başlığı da var! [323] Ve dünyanın çıtı çıkmıyor… Kimse inkâra kalkışmasın: İsrail’in nükleer programı İsrail devleti kadar eskidir. Ben Gurion’un emriyle, 1952’de başladı. İsrail nükleer bir devlet olduğunu resmen hiç kabul etmedi, ama silolarında çok sayıda ve çok değişik nükleer başlıklı silah olduğu biliniyor. Başı sıkışırsa bunları kullanmaya hiç çekinmeyeceğinin bilindiği gibi…[324] Yeni açıklanan gizli belgelere göre, eski ABD Başkanı Richard Nixon’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Henry Kissinger’ın, İsrail’in gizlice nükleer savaş başlığı ürettiğinden endişe ettiği ortaya çıktı. Söz konusu gizli belgelere göre, eski İsrail başbakanlarından, o dönemde İsrail’in Birleşmiş Milletler Temsilcisi olan İzak Rabin, konu hakkında Beyaz Saray’a bilgi vermekten ısrarla kaçındı. Belgeler, Nixon yönetiminin elinde, ABD’den yasadışı yollardan ele geçirilen materyalle İsrail’in nükleer silah ürettiğine ilişkin kanıt bulunduğunu gösteriyor. Nükleer materyalin 1965’ten önce ele geçirildiği de belirtiliyor. Nixon dönemine ait 123 bin sayfalık belge Ulusal Arşiv kurumu tarafından önceki gün açıklandı. Bu belgelere göre, Lyndon Johnson’ın başkanlık yaptığı dönemde de İsrail’in nükleer faaliyetlerinden kuşku duyulmuş. İsrail’in 1970’li yılların ortalarından beri nükleer silahlara sahip olduğuna inanılıyor![325] Bu koordinatlarda çifte standartlı “ABD, Nükleer Silahların Yayılmasını Engelleme Anlaşması’nı delmekle suçladığı İran’ı, önleyici vuruş doktrinine dayanarak hem de nükleer silahla vurabilir. İronik olansa, nükleer silahlara sahip olduğu bilinen ama bu anlaşmayı imzalamayan İsrail’in, böyle bir projeyi desteklemesi”dir![326] Evet orta yerde “gizlenmeye çalışılan” ama asla “gizli olmayan gerçek” vardır! Yeri geldi -gülümseten- bir örnek nakledelim: ABD Savunma Bakanı Robert Gates, Basra Köfrezi’nin güvenliği konferansında İran’ı baş tehdit gösterince, bölgenin nükleer silah sahibi tek ülkesi İsrail’in tehdit oluşturup oluşturmadığı sorusuyla karşılaştı. 200 nükleer silahı olan, işgalci İsrail’i “Hayır. İsrail komşularını yıkmak için teröristleri eğitmiyor, binlerce sivili öldürmek için Irak gibi yerlere gizlice silah sevkıyatı yapmıyor, komşularını yok etme tehdidi savurmuyor, Lübnan’ı istikrarsızlaştırmıyor” yanıtı veren Gates, salonda gülüşmelere yol açtı…[327] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 88George Monbiot’un haykırarak ifade ettiği üzere, “Kimse İsrail’in (ABD Savunma İstihbarat Dairesi’nin gizli bir brifingine göre) 60 ila 80 nükleer silaha sahip olduğu gerçeği karşısında tek kelime etmiyor. İsrail resmi olarak bir ‘nükleer belirsizlik’ tavrı sergiliyor: Nükleer silaha sahip olduğunu ne yalanlıyor ne de kabul ediyor. Fakat meseleye aşina olan herkes, bunun basit bir amaç taşıyan bir formül olduğunu biliyor: ABD’ye, yasadışı kitle imha silahına sahip ülkelere yardımı yasaklayan kendi yasalarını ihlâl etmesi için bahane vermek. Belirsizlik kurgusu hararetle korunuyor. 1986’da nükleer teknisyen Mordehay Vanunu, İsrail’in nükleer silah tesisinin fotoğraflarını Sunday Times’a verdiğinde, Britanya’dan Roma’daki tuzağa gönderilmiş, Mossad ajanları tarafından ilaçla uyutulup kaçırılmış, gizlice yargılanmış ve 18 yıl hapse mahkûm edilmişti. Vanunu bu cezanın 12 yılını hücrede geçirdi. Ancak 2006 Aralık’ında Başbakan Olmert İsrail’in ‘ABD, Fransa ve Rusya gibi’ nükleer silaha sahip olduğunu ağzından kaçırdı. Muhalifler Olmert’i ‘sorumsuzluk raddesinde dikkatsiz davranmakla’ suçladı. Fakat ABD yardımı kesintiye uğramadı. Ulusal Güvenlik Arşivi’nin 2006 yılında yayımladığı çarpıcı belgelerin de gösterdiği üzere, ABD yönetimi 1968’de İsrail’in nükleer bir aygıt geliştirdiğini biliyordu (ABD’nin bilmediği şey, ilk aygıtın o yıldan önce çoktan geliştirildiğiydi). İran’ın nükleer silah geliştirmesini önlemek için gösterilen çabalar düşünüldüğünde, tezat tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. İlk başta diplomatlar Washington’dan, İsrail’e 50 adet F4 Fantom jetinin satışını, nükleer programından vazgeçmesi şartına bağlamasını istedi. Yakındoğu İşleri Bürosu’nun Ekim 1968’te dışişleri bakanına gönderdiği bir notun da ortaya koyduğu gibi, bu sipariş ABD’yi ilk kez ‘İsrail’in askeri ihtiyaçlarının ana tedarikçisi’ hâline getirecekti. Bunun karşılığında ABD’nin ‘İsrail’in hayati önemdeki nükleer kararını zorlaştıracak güvenceler’ istemesi gerekirdi. Bilgi notuna göre, bu baskı acilen yapılmalıydı: Fransa bir orta menzilli füze anlaşmasının ilk partisini daha yeni teslim etmişti ve İsrail füzelere nükleer savaş başlığı takmak niyetindeydi. 20 gün sonra, 4 Kasım 1968’de, ABD savunma bakan yardımcısı, İsrail’in Washington büyükelçisi Rabin’le bir araya gelmiş ve Rabin İsrail’in nükleer kapasitesine dair bilgilere itiraz etmemişti. Sadece konuyu tartışmayı reddetmişti. Dört gün sonra da önerinin ‘kendileri için tümüyle kabul edilemez’ olduğunu söylemişti. 27 Kasım’da Johnson yönetimi İsrail’in ‘Bölgede nükleer silahlarını ortaya koyan ilk güç olmayacağı’ garantisini kabul etti. Bilgi notlarının da gösterdiği gibi, ABD bu garantinin daha verilmeden önce ihlâl edildiğini biliyordu. Kissinger’la bir başka yetkili arasında Temmuz Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 891969’da geçen bir telefon konuşmasının kaydı, İsrail’in anlaşmaya alenen uymamasına rağmen, Nixon’ın ‘Fantomları vermek konusunda gayet hevesli’ olduğunu ortaya koyuyor. Anlaşma devam etti ve o zamandan beri ABD, İsrail’in yalanını savunmaları için kendi yetkililerini kandırmaya çalıştı. Ağustos 1969’da ABD yetkilileri Dimona nükleer tesisini ‘teftiş etmeleri’ için İsrail’e gönderildi. Fakat dışişleri bakanlığının bir bilgi notu şunu açığa vuruyor: ‘ABD, ekip üyelerinin gerekli soruları doğruca sorabilmeleri ve/veya kayıtlara, materyallere vb. bakma izni verilmesi için ısrar etme konusunda yetkili hissedebileceği ‘gerçek’ bir teftiş çabasını desteklemeye hazır değil. Ekip, üstü kapalı olarak tartışmadan kaçınmaları, ‘centilmen olmaları’ ve konuyu ev sahiplerinin iradesi hilafına ele almamaları konusunda uyarıldı.’ Nixon, İsrail Başbakanı Meir’le telefon konuşmalarına dair ABD’nin İsrail elçisi Barbour’a bilgi vermeyi reddetmişti. Anlaşılan o ki Meir ve Nixon, gizli tutulduğu sürece, İsrail’in nükleer programının sürebileceği üzerinde mutabık kalmıştı. ABD yönetimi söz konusu programı hâlâ koruyor. Altı ayda bir istihbarat birimleri Kongre’ye ‘kitle imha silahı geliştirmeye veya üretmeye uygun’ teknolojiyi elde eden yabancı devletlere dair bir rapor sunuyor. Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore, İran ve diğer ülkelerin programları tartışılıyor, fakat aralarında İsrail yok. Ne zaman diğer ülkeler İsrail’e Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’na katılması için baskı yapsa, önleri ABD ve Avrupa hükümetlerince kesiliyor. İsrail biyolojik ve kimyasal silahlara dair uluslararası anlaşmalara da imza atmıyor. İsrail’in nükleer silahlarının, en az İran’ınkiler kadar tehlikeli olacağına kuşku yok. Peki hükümetlerimiz Ortadoğu’da zaten bir nükleer gücün bulunduğunu ve komşularına ölümcül tehdit oluşturduğunu ne zaman kabul edecek? İran’ın bir nükleer yarış başlatmadığını, olsa olsa o yarışa katıldığını ne zaman söyleyecekler? İran’a uygulanan kuralların İsrail’e de uygulanmasını ne zaman talep edecekler?”[328] Gerçekten de Abid Mustafa’nın dediği gibi, “İsrail’in nükleer gücüne ses çıkarmayan ABD’nin Hindistan’la da nükleer anlaşma imzalaması, başka ülkelerin İran ve Kuzey Kore’yi izlemesine yol açacak. ABD, nükleer silahların baş yayıcısına dönüşmek üzere…”[329] Durum, tamı tamına bu iken ve nihayet… Nükleer silahı olduğunu bugüne dek hep yalanlayan İsrail’den ilk kez farklı bir açıklama geldi. Almanya’yı ziyaret eden İsrail Başbakanı Ehud Olmert, ülkesini nükleer silaha sahip ülkelere arasında saydı. Olmert Sat1 televizyonuna demecinde “Biz hiçbir ulusu yok etmekle Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 90tehdit etmedik. Ama İran açık açık, herkesin gözünün önünde İsrail’i haritadan silmekten bahsetti. İran’ın nükleer silah edinme isteğinin, Fransa, Amerika, Rusya ve İsrail’in yarattığı tehditle aynı seviyede olduğunu söyleyebilir misiniz?” diye konuştu. Ama Başbakan’ın sözcüsü Miri Eisin, Olmert’in onu kastetmediğini öne sürerek, “İsrail bölgeyi nükleer silahlarla tanıştıran ilk ülke olmayacaktır” ifadelerini kullandı.[330] İran’ın NPT imzacısı olduğu hâlde köşeye sıkıştırıldığı dönemde, İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in “İsrail’in nükleer silah sahibi olduğu” ifşaatı ülkeyi karıştırdı.[331] Almanya ziyaretinde N24 televizyonuna yaptığı açıklamada, “İran açıkça İsrail’i haritadan silmekle tehdit ediyor. İran’ın nükleer silaha sahip olma isteği, Amerika, Fransa, İsrail ve Rusya’nın nükleer silaha sahip olmasıyla aynı şey mi? Bizse hiçbir ulusu yok etme tehdidinde bulunmuyoruz” sözleriyle İsrail’in nükleer programıyla ilgili “belirsizlik” politikasından saptığı tartışmasını başlattı. 200 nükleer başlıkla Ortadoğu’nun tek nükleer gücü olarak gösterilen ve hiçbir denetime tabi olmayan İsrail 50 yıldır “doğrulamama ve yalanlamama” politikası güdüyordu…[332] IV.2.1.4-) ABD BESLEMESİ PAKİSTAN “Planlarınız hayal olmasın.”[333] Nükleer Pakistan, ABD mamûlatı bir ucubedir…[334] Stephen Kinzer’in, “Laik bir devlet olarak kurulan Pakistan, bugün İslâmi aşırılığın merkezine dönüştü. Halk ve ordunun Müşerref’e kızgınlığı artarken, nükleer silahlara sahip ülkenin Taliban benzeri bir oluşumun eline geçmesi ihtimali yüksek,”[335] diye dert yandığı gerçek açısından sorun şu ki, Pakistan sıradan bir ülke değil! Elindeki 50-100 nükleer bombaya ve orta menzilli füzelere bakarak, kıyamet senaryoları üretmek olanaklı. Örneğin, David, Ignatius, Pakistan’daki durumu, İran’da mollaları iktidara taşıyan krize, Los Angeles Times’da Gary Sick, ABD’nin Müşerref’e verdiği desteği İran Şahı’na verilen desteğe benzetiyordu. Bloomberg’den Friederic Kempe, Pakistan’a ilişkin, düşük olasılıklı, ama çok yüksek riskli ender olaylar için kullanılan “siyah kuğu” benzetmesine başvuruyordu: Nükleer bombalara sahip bir Taliban tipi rejim! İsrail’de çıkan Haaretz gazetesi de yorumunda, Pakistan’ın nükleer silahlarının geleceğini, İran’la birlikte 2008’in en kritik sorunlarının başına koyuyordu. İslâmabad sokaklarındaki protestocu avukatlardan Sattar Bey de New York Times muhabirine, bir uzlaşma, Müşerref-Butto koalisyonu koşullarında dahi umutsuzluğunu, “Üç yıl sonra Butto-Müşerref hükümeti de halkın güvenini kaybedince, yerini ABD’ye açıkça düşman bir aşırı sağcı hükümet alacak” sözleriyle ifade ediyordu.[336] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 91Ve bir şey daha: Suudi Arabistan’ın Pakistan yardımıyla gizli nükleer program geliştirdiği iddia edildi. Alman dergisi Cicero’nun Batılı güvenlik kaynaklarına dayandırılan haberinde, 2003’ten beri her hacda Mekke’ye giden Pakistanlı nükleer uzmanlar otellerinden bazen üç haftayı bulan sürelerle ayrılıp ‘kayıplara karıştı’. Suudi uzmanların 1990’lardan beri Pakistan’da çalıştığı, Suudilerin Pakistan’ın nükleer programını fonladığı ve El Sülayil’deki gizli yeraltı tesisinde Gauri füzelerin depolandığı da öne sürüldü…[337] IV.2.1.5-) ABD’NİN “ÖTEKİLERİ”: İRAN VE KUZEY KORE “Göründüğün gibi ol, olduğun gibi görün.”[338] İran bir itiraz; öncelikle bunun göz ardı edilmemesi gerek. İran’ın nükleeri savunması -kesinlikle- değil; ama ABD’nin nükleer çifte standartlılığa itirazı önemsenmelidir.[339] Hem şurası da unutulmasın: İran, ABD ve İngiltere’nin iddia ettiği gibi nükleer yarış başlatmıyor, olsa olsa İsrail’in başlattığı yarışa katılmaya çalışıyor. İsrail’in nükleer silahlarından 1968’den beri haberdar olan ABD, İran’ı şeytanlaştırırken, önemli silahsızlanma anlaşmalarını imzalamamış İsrail’e sesini çıkarmıyor…[340] İran’a benzetilen Kuzey Kore de “ABD’nin ötekileri”nden… Ve yeri gelmişken ikircimsizce ifade edelim: “Emperyalistler nükleer silahsızlanmaya gitmeden Kuzey Kore’nin[341] nükleer silahsızlanmaya gitmesini, İran’ın nükleer programından vazgeçmesini savunmak, eğer iki yüzlüce emperyalizme yaranma çabası değilse, tam bir ahmaklıktır”![342] IV.2.1.6-) RUSYA “Para konuşunca, doğruluk susar.”[343] Ve çevresine nükleer gözdağı veren Rusya…[344] Rusya deyince iki noktaya dikkat etmek gerekiyor. İlki: Rus lider Putin, 26 yeni nükleer tesisin kurulmasını öngören anlaşmaları imzaladı Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 92Rusya’nın Sovyetler Birliği sonrasında nükleer alandaki büyüme planlarını hayata geçirmeye başladığı bildirildi. ABD merkezli Christian Science Monitor gazetesinin haberinde, Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, aralarında yüzen nükleer tesislerin de bulunduğu 26 yeni tesis kurulmasını öngören anlaşmaları imzaladığı, böylece Rusya’da atom enerjisinin elektrik üretimindeki payının iki katına çıkacağı belirtildi. Rusya’nın planları kapsamında, Beyaz Deniz’de kurulacak dünyanın ilk yüzer atom enerjisi istasyonunu 2010’a kadar hayata geçireceği kaydedilirken 20 yıl içinde yurtdışında 60 kadar nükleer enerji tesisi kurmayı amaçladığı ifade edildi.[345] Bununla bağıntılı olarak İran’ın nükleer krizinde simgesini bulan yeni bir nükleer çağa girilirken, Rusya enerji ihtiyacını karşılamak amacıyla ilk yüzen nükleer reaktörü yapmak için kolları sıvadı. Rusya’nın 2010’da suya indirmeyi planladığı 70 megavatlık reaktör, 200 milyon dolara mal olacak ve XVIII. yüzyılın Rus bilim insanı Mikhail Lomonosov’a atfen “Akademik Lomonosov” adını taşıyacak. Rusya projeyi başka ülkelere de satmayı planlıyor. Projenin ana finansörü Rus nükleer enerji üretim firması Rosenergoatom’a göre hâlihazırda aralarında Malezya, Endonezya, Cezayir, Arjantin ve Çin’in de bulunduğu 12 ülke, yüzer reaktöre ilgi gösteriyor.[346] İkinci nokta da şöyle: Moskova ilk defa, çıkarlarını savunmak için nükleer silah kullanabileceklerini açıkladı… Rus Genelkurmay Başkanı Yuri Baluevsky, kendilerinin ve müttefiklerinin egemenliklerini korumak için her şeyi yapacaklarını vurguladığı açıklamasında ABD’yi suçladı. İsrail’in de Akdeniz’de nükleer menzilini arttırma amaçlı füze denemesi yaptığı açıklandı. [347] Ayrıca Putin, orduya “potansiyel saldırganı nükleer güçle yok etmeye hazır ol” emri verdi. Komutanlarıyla toplanan Putin, “Stratejik caydırıcı güçlerimiz herhangi bir potansiyel saldırganı yok etme kapasitesinde olmalı, (saldırgan) modern silah sistemine sahip olsa bile” dedi. Rakamsal nükleer büyüklüğün önemini yitirdiğini belirten Putin, “Silahın kalitesi, nükleer başlık sayısından önemli” deyip ekledi: “Yeni stratejik silah sistemi yapacağız.” Savunma Bakanlığı ordunun 30 milyar dolarlık 2007 bütçesinin üçte birinin buna ayrıldığını açıkladı.[348] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 93IV.2.1.7-) SARKO’LU FRANSA “Kalp boşaldıkça kese dolar.”[349] 2030 yılına kadar dünyanın ihtiyaç duyacağı enerji kaynağına ilişkin bir çalışma yapan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın, 2007 ekim’inde yayınladığı raporunda verdiği bilgilere göre, nükleer enerjinin toplam elektrik tüketimindeki payı konusunda Fransa dünyada ilk sırada yer alıyor. Fransa, elektrik ihtiyacının yüzde 78.1’ini nükleerden karşılıyor.[350] Ve bu “realite” ile Sarko’lu Fransa, nükleerin tüccarıdır…[351] Örneğin yerkürede nükleer enerji teknolojisi satmayı dış politika öncelikleri arasına koyan Sarkozy, reaktör satmak için seferber oldu. Daha cumhurbaşkanlığının sekizinci ayında dört ülke ile nükleer santral anlaşması imzalayan Sarkozy, talep eden her ülkeye nükleer enerji teknolojisi satabileceklerini ilan etti. Fransız liderin müşteri hedefinin başında ise Müslüman ülkeler bulunuyor. Bunun için gerekçesi ise ilginç: “Batı ile İslâm arasında çatışmayı engellemek”. Listede Türkiye de var…[352] Bununla bağıntılı olarak İran’a karşı nükleer programını gerekçe gösterip ABD’yle birlikte askeri seçenek kartını çıkaran Sarkozy, Müslüman ülkelerin barışçı nükleer enerji hakkını da savunup petrol zengini Araplara nükleer teknoloji satıyor. Sarkozy, 14 Ocak 2008 tarihli Riyad ziyaretinde 59 milyar dolarlık anlaşmalara varmasının yanı sıra nükleer program geliştirmede her türlü yardımı vaat etti. Ardından geçtiği Katar’da, Fransız enerji devi EDF nükleer enerji üretiminde işbirliği anlaşması imzaladı. 15 Ocak 2008’de de Abu Dabi durağında da Fransız Total, Suez ve Areva şirketleri BAE’de üçüncü kuşak nükleer reaktörler inşa edeceklerini duyurdu. Sarkozy, BAE Başkanı ve Abu Dabi Emiri Şeyh Halife bin Zeyd Nahyan’la 4 milyar avroluk nükleer anlaşmaya varırken, Areva “Körfez’de bu kadar önemli bir nükleer anlaşma ilk kez imzalanıyor” dedi. Dolayısıyla İran’a nispet nükleer enerji için kolları sıvayan Körfez krallıkları, Fransa için yeni gelir kapısı. [353] Ve nihayet Sarkozy, Hindistan ile Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) arasında, Yeni Delhi’nin sivil nükleer programının gözetimine ilişkin anlaşmaya varılmasının yakın olduğunu söyledi![354] IV.2.1.8-) “NÜKLEERLENME” YOLUNDAKİ JAPONYA “Kurnazlık, akıllılık değildir.”[355] Japon örneği, nükleer riskler açısından anlamlı verilerle doludur…[356] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 94Japonya’da meydana gelen depremde zarar gören nükleer santraldaki radyoaktif sızıntının açıklanandan fazla olduğu belirlendi. Japonya’da 16 Temmuz 2007’de meydana gelen 6.8 şiddetindeki depremde ölenlerin sayısı dokuza çıktı, yaklaşık 1000 yaralı olduğu belirlendi. Japonları asıl korkutan ise dünyanın en büyük nükleer santralı Kashiwazaki Kariwa’da 50 arıza ve sorun tespit edilmesi oldu.[357] Nükleer Santrali’nin bir reaktöründeki nükleer su sızıntısı, santralın sahibi Tokyo Elektrik Enerjisi Şirketi tarafından tam 12 saat sonra açıkladı.[358] Dünyanın en büyük nükleer santralı olan Kashiwazaki’yi işleten Tokyo Elektrik Enerjisi Şirketi’nden yapılan açıklamada, Japon Denizi’ne sızan radyoaktif sıvı seviyesinin açıklanandan yüzde 50 oranında fazla olduğu belirtildi. Şirket, buna karşın sızıntının alarm seviyesinin altında kaldığını, çevre ve insan sağlığına yönelik herhangi bir tehdit oluşturmadığını savundu. Santralda devrildiği açıklanan ve içinde düşük yoğunluklu nükleer atık bulunan varil sayısının da 100 değil 400 olduğu, bunlardan 40’ının kapağının açıldığı belirtildi![359] Bundan başka; Japonya’nın kuzeyinde bir nükleer yakıt yeniden üretim tesisinde radyoaktif su sızıntısı meydana geldiği, ancak atmosfere radyasyon yayılmadığı açıklandı. Japon nükleer yakıt şirketi sözcüsü, Rokkaşo’daki nükleer tesiste plutonyum ve diğer radyoaktif maddeler içeren 40 litre su sızıntısı meydana geldiğini bildirdi. Sözcü, radyoaktif maddenin atmosfere yayılmadığını ve kimsenin radyasyona maruz kalmadığını söyledi![360] Ayrıca Japonya’nın batısında Fukui bölgesindeki bir nükleer santralda yangın çıktı![361] Bunların böyle olması yanında bir de şu(nlar) var! Atom bombasının kurbanı tek ülke olan Japonya’da, Kuzey Kore’nin nükleer silah denemesi sonrası başlayan “nükleer silahlanma” tartışması, hükümetin “anayasanın savunma amaçlı nükleer silah edinmeye izin verdiği” açıklamasıyla alevlenirken, milliyetçi Başbakan Şinzo Abe politikalarını adım adım hayata geçiriyor.[362] Japonya’nın nükleer başlık geliştirme olanaklarını incelemeye başladığı açıklandı. Hükümete ait bir belgeden alıntılar aktaran Sankei gazetesi, uzmanların bir nükleer başlık prototipini yapmanın 3-5 yıl alacağını hesapladıklarını belirtti. Uzmanlar ayrıca Japonya’nın prototip yaratmak için 1.68 milyar ABD Doları ile 2.52 milyar ABD Doları arasında harcama yapması gerektiğini ve yüzlerce mühendisi seferber etmesi gerektiğini öngörüyorlar.[363] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 95Bununla bağıntılı olarak da Japonya Dışişleri Bakanı Taro Aso, nükleer silah yapabilecek donanıma sahip olduklarını, ancak şu anda böyle bir planlarının bulunmadığını açıkladı.[364] Ve nihayet Japonya Savunma Bakanı Fumio Kyuma, İkinci Dünya Savaşı sonunda ülkesine atom bombası atan ABD’ye kızgın olmadığını, “bomba atılmasaydı, Japonya’nın Sovyet işgaline uğrayacağını” belirterek, “Nükleer bombalar savaşa son verdi. Amerikalılar, atom bombası atmanın Japonya’nın teslim olmasını hızlandıracağını ve Sovyetler Birliği’nin Japonya’ya savaş ilan etmesini önleyeceğini düşünüyordu. ABD’ye kızgın değilim,”[365] dedi! IV.2.1.9-) ERMENİSTAN VE İSVEÇ ÖRNEKLERİ “Faraziye ancak deneyle kapı dışı edilir.”[366] “Nükleerden bir şey olmaz,” diyenler Ermenistan ve İsveç örneklerine kafa yormalıdırlar… Duymayan kaldı mı? Ermenistan, tehlike arz ettiği için yıllardır kapatılması yönünde uluslararası baskı altında kalmasına yol açan Türkiye sınırındaki Medzamor nükleer santralını kapatma planını onayladı. AB ve ABD’nin mali yardımları sayesinde girişilecek ve 280 milyon dolara mal olacak kapatmanın zamanı belirtilmedi.[367] Iğdır’a 16 km. uzaktaki santralın radyasyon yaydığı ve Iğdır civarında kanser vakalarında artış görüldüğü bildiriliyordu.[368] Ayrıca Orta İsveç’te Gavle kenti yakınlarındaki Forsmark Nükleer Santralı’nda 25 Temmuz’da meydana gelen arızanın güvenlik sistemindeki bozukluktan kaynaklandığı ortaya çıktı. Denetleme kurulunun raporu henüz açıklanmadı ancak basına sızan bilgilere göre İsveç nükleer santrallarının 1996’dan sonra kâr amacına yönelik çalışma sistemine geçmesinden bu yana personel üzerinde baskılar arttığı gibi güvenlik önlemleri de ihmal edildi.[369] IV.3-) “ÇERNOBİL”İ ANIMSIYOR MUSUNUZ? “Öneriniz açık, mantıklı, entelektüel açıdan dürüst bir çözüm getiriyor, sorunumuza. Oysa, siyasette, böyle bir öneri başvurulacak en son yol olabilir ancak!”[370] Yine ve bir kez daha “Nükleerden bir şey olmaz” mı dediniz?! Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 96Türker Alkan’ın ifadesiyle, “Her şeyden önce, Çernobil olayında da görüldüğü gibi, bir kaza her an mümkün. İster insan kusurundan kaynaklansın, isterse de teknolojik yetersizlikten. Ve bu kazaların faturası çocuklar başta olmak üzere masum vatandaşlara çıkıyor. Ve etkileri öyle kolay kolay geçmiyor… Çernobil olayını anımsayın: Enerji Bakanımız “Bir parça radyasyonun zararı olmaz, hem cinsel gücü de artırır, biz Türkler böyle şeylerden kolay kolay etkilenmeyiz” diye ortalığı yatıştırmaya çalışmadı mı? Televizyon ekranında radyasyonlu çay içme yarışına girilmedi mi?”[371] 6 Nisan 1986’yı hatırlıyor musunuz?[372] Çernobil Nükleer Santrali’nin 4 numaralı biriminde meydana gelen iki patlama, reaktörü yerle bir etti. Patlamalar radyoaktif gazlar ve kalıntılardan oluşan büyük bulutların 7-9 km. öteye saçılmasına neden oldu. Dünya Sağlık Örgütü’nün hesabına göre, Çernobil’de açığa çıkan radyoaktivitenin tamamı, Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombalarının ikisinin toplamından çıkan miktarın 200 katı. Çernobil faciasının ilk 10 gününde, uçucu radyoaktif çekirdekler sürekli etrafa saçıldı ve kuzey yarıkürenin tamamına dağıldı. Rusya, Beyaz Rusya ve Ukrayna en yükek serpinti oranlarına maruz kalırken, Avrupa’nın yüzde 40’ı sezyum-137 ile kirlendi![373] Hatırlıyor musunuz olup da bitmeyeni? Çernobil felaketi 2 milyar insanı dolaylı, 7 milyondan fazla insanı da doğrudan etkiledi! [374] Greenpeace’in raporunda Çernobil kazasından dünya çapında 2 milyar kişinin etkilendiği, yıllar içinde 270 bin kişinin kansere yakalanacağı, bunların 93 bininin ölümcül olacağının altı çizildi. Ayrıca, Rusya, Ukrayna ve Belarus’ta felakete bağlı çeşitli hastalıklardan 200 bin kişinin ölmüş olabileceği tahmininde de bulunuldu. Belarus’ta kanser vakalarının 1990-2000 yılları arasında yüzde 40, çocuklardaki tiroit kanseri vakalarının 88.5 kat arttığı belirtilen raporda, bölgede lösemi, meme, böbrek, akciğer, mesane kanserlerinde de artış saptandığı ifade edildi. Patlama sonucunda yüz binlerce kişinin yerlerinden olmasının da insanlar üzerindeki olumsuz etkisine değinilen raporda, “Bozulan sağlık, sağlık sistemlerinin artan maliyeti, insanların yerlerinin değiştirilmesi, tarımsal alanların kaybı ve gıdaların kirlenmesi, ekonomik kriz, siyasi problemler gibi unsurların karşılıklı etkileşimi genel bir kriz yaratıyor,” denildi![375] Çernobil nükleer faciasının yıldönümünde Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu, “Öteki Çernobil” raporunu açıkladı. Rapora göre; gelecekte Çernobil’den kaynaklı 30 ile 60 bin Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 97arasında kanser ölümü öngörülüyor. Uluslarası Atom Enerjisi Kurumu ise bu sayıyı 4 bin olarak gösteriyor. 2005 yılına kadar Beyaz Rusya, Ukrayna ve Rusya’da kaza sırasında 18 yaşından küçük olanlarda 4 bin trioid kanseri vakası görüldü. Gelecekte beklenilen trioid kanseri vakası sadece Beyaz Rusya için 18 bin ile 66 bin arasında. İngiltere’de 750 kilometrekarelik alan ve 374 çiftlik için hâlâ yiyecek ile ilgili kısıtlamalar sürüyor. İsveç ve Finlandiya’nın bazı kısımlarında vahşi ve evcil hayvanlar için hâlâ sınırlamalar getiriliyor. Almanya, Avusturya, İtalya, İsveç, Finlandiya, Litvanya ve Polonya’nın bazı bölgelerinde hayvanlarda ve bitkilerde sezyum 137’ye rastlanıyor! Çernobil’den kaynaklanan radyoaktif serpinti 160 000 km² toprağı kirletmiş, en az 9 milyon insanı etkilemiş ve 400 000 kişinin evinden olmasına yol açmıştır. Çocuklardaki tiroit kanserleri yüz kattan fazla artmıştır![376] Çernobil felaketinin ardından Karadeniz bölgesinde yaşanan nükleer kirliliğin gerçek boyutları kamuoyundan gizleniyor. Çernobil nükleer faciasının üzerinden 20 yıl geçmesine karşın başta Karadeniz olmak üzere çok geniş bir alanda etkilerinin sürdüğü ve toprakta radyasyon bulunduğu belgelendi. Türkiye Atom Enerjisi Kurulu (TAEK) tarafından 2000 yılında hazırlanan ve bugüne kadar saklanan bir raporda özellikle kırsal kesimde toprakla uğraşanların kanser riskiyle karşı karşıya olduğuna dikkat çekildi![377] Çernobil felaketinin ardından beklenilen kanser ölümü sayısı 30 ile 60 bin arasındadır. UAEK’nin raporu 7 ile 15 kat daha az rakamlar veriyor! Çernobil serpintisi Avrupa yüzölçümünün yaklaşık yüzde 40’ını kirletti! Yalnızca Beyaz Rusya’da beklenilenin üzerinde tiroit kanserinden ölüm vakası 18-66 bin arasında değişen oranda görülmektedir. Belirtilerini çok uzun bir süreç içinde sergileyen diğer iç organ tümörleri kazadan 20 yıl sonra ancak ortaya çıkacaktır![378] Hatırlıyor musunuz? 1986 yılındaki Çernobil’deki nükleer felaketten sonra neler oldu anımsıyor muyuz acaba? * 1993, Rusya: Yeniden işleme santralı Tomsk-7’de oluşan bir patlama sonucu ciddi miktarda plütonyum ve radyoizotopları çevreye yayıldı! * 1995, Japonya: Monju’daki plütonyum yakıtlı hızlı üretken reaktörde sodyum sızıntısı meydana geldi ve ardından yangın çıktı. Reaktör o günden beri kapalı! * 1998, Fransa: Fransa’nın Civaux’daki en yeni reaktöründe saatte 30 m3 ’lük bir soğutucu sızıntısı oluştu. Sızıntı ancak 10 saat sonra kontrol altına alınabildi! Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 98* 1999, Japonya: Tokai’deki bir yakıt üretim santralında gerçekleşen tehlikeli kazanın sonucunda iki işçi hayatını kaybetti, yüzlercesi de radyasyona maruz kaldı! * 2002, ABD: ABD’de Davis Besse reaktöründe, reaktörün 17 cm kalınlığındaki basınç kabında, çalışma basıncına dayanmak üzere tasarlanmamış paslanmaz çelik kaplamaya kadar ulaşan 130-200 cm2 ’lik bir delik bulundu! * 2003, Macaristan: 30 yanmış yakıt çubuğunun pek çoğu bir temizleme tankında kırılarak konteynerin dibinde 3.6 ton uranyum parçası bıraktı; bu durum hâlen bir çözüme ulaştırılamamıştır! * 2005, İngiltere: THORP yeniden işleme tesisinin ayrıştırıcısında, içinde 22 ton uranyum ve 200 kg plütonyum barındıran 80 m3 ’ten fazla nitrik asit sızıntısı, başlamasından sekiz ay sonra keşfedilebildi, tesis o günden beri kapalı. Fazla söze gerek yok her hâlde![379] Burada durup, “bizimkiler”e, “bizimkiler”in dediklerine geçelim:[380] İki yıl sürdürülen araştırmanın sonuçlarını açıklayan Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Çernobil faciasının kanseri tetiklediği söylenen Karadeniz Bölgesi’nde diğer bölgelere göre daha fazla vakaya rastlanmadığını söyledi. Akdağ, artışın alkol, sigara ile röntgen, tarım ilacı gibi nedenlere bağlı olarak da görüldüğünü belirtti![381] Bunun üzerine TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ertuğrul Ünlütürk, yıllardır hükümetlerin nükleer lobisinin etkisiyle gerçekleri saptırdığını ve saptırmaya devam ettiğini kaydederek, Karadeniz Bölgesi’nde 10 yılda kanser vakalarındaki artışın yüzde 50 olduğunu, Ordu’da 1990 yılında 50 olan kanserli hasta sayısının 2000 yılında 2 bin 167’ye yükseldiğini, Giresun’da da 2000 yılında 2 bin 168 kanser vakası görüldüğünü açıkladı![382] Nasıl unutabiliriz? Çernobil faciasının ardından yayınlanan 5 bin civarındaki tıbbi araştırmada kazadan sonra bölgedeki kanser oranının 20 kat, sakat bebek doğumlarının 2.5 kat, tüberküloz hastalığına yakalananların sıklığının ise 10 kat artığı belirtiliyor. Kazanın ardından geçen 20 yıllık süre içinde bölgede yaşayan insanların vücutlarında hücre ölümü, bağışıklık sisteminde yetersizlikler ve genetik yapının bozulması ile orantılı olarak kanser oluşumunun hızlandığı araştırma sonuçları olarak dünya kamuoyuna yansıdı![383] AP’deki Yeşiller grubunun isteği üzerine iki İngiliz bilim insanları tarafından yapılan araştırmaya göre, Çernobil’deki nükleer felaketten sonra Avrupa’da toplam 3.9 milyon kilometre kare radyasyondan etkilendi. İngiliz bilim adamları, tahminlerine göre, Çernobil’in yol açtığı kanser vakalarından 66 bin kişinin daha ölebileceğini belirterek, “Çernobil Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 99felaketinin yol açtığı gerçek zarar ve kanser vakaları belki hiçbir zaman bilinemeyecek,” dediler![384] “Reaktörün bulunduğu bölgeyi gezerken toprağa basamıyorsunuz, aynı yerde 20 dakikadan fazla kalamıyorsunuz. Ayrılırken tekrar tekrar kontrolden geçmek zorundasınız… Rehberimiz yine uyarıyor, toprağa basmak sakıncalı. Çünkü hâlâ sezyum 137 elementi var toprakta. Elementin yarılanma ömrü 30 yıl!”[385] Evet, evet nasıl unutabiliriz Svetlana Alekseyeviç’in yazdıklarını? Ukrayna’nın kitapları, tiyatro oyunları ve belgesel filmleriyle dünyaca tanınan gazetecisi Svetlana Alekseyeviç, 1986’da gerçekleşen Çernobil nükleer felaketinden sonra röportajlar yaptığı yüzlerce kurban ve tanığın anlattıklarından yola çıkarak Çernobil’den Sesler adlı kitabını oluşturmuş.[386] Kitabı açıp rasgele satırlar okuduğunuzda bile karşınıza çıkan tüyler ürpertici görüntülerden etkilenmemek olanaksız. “Çernobil, bütün savaşlardan beter bir savaş. Saklanacak yerin yok. Ne yer, ne gök, ne de suyun altı,” diyor, İkinci Dünya Savaşı’nı da görmüş tanıklardan biri. Kazada ölen, yaralanan ve radyasyona uğradıkları için türlü hastalıklara yakalananların yanı sıra sonradan başka yerlerden getirilerek kaza sonrası çevrenin temizlenmesinde kullanılan insanlar da var. Radyasyon artıklarının temizlenmesi için önce robotlar kullanılması denenmiş, ancak robotlar havadaki aşırı radyasyon nedeniyle sistemleri bozulup çalışamayınca onların yerine insanlar kullanılmış. Orada çalışmaya gidenlerden her birinin de ayrı ayrı öyküleri var, başlarına gelenlerle ilgili. Bakın biri nasıl: “Eve döndük, orada giydiğim bütün giysileri çıkarıp çöpe attım. Kasketimi küçük oğluma verdim, onu çok istiyordu. Hep o kasketi giydi. İki yıl sonra beyin tümörü teşhisi koydular.” Afganistan savaşından döndükten sonra Çernobil’e gönderilen bir asker de ikisini şöyle karşılaştırıyor: “Afganistan’dan geri dönerken en azından yaşadığımı biliyordum. Hâlbuki burada durum tam tersi, bu şey insanı eve gittikten sonra öldürüyor.” Bir başkası da şunları söylüyor: “Arkadaşım öldü. Dev gibi oldu, şişmanladı, fıçı gibi. Komşum, o da oradaydı, vinç işletiyordu. Kömür gibi karardı ve çekti. Öyle ki, ona çocuk elbiseleri giydiriyorlardı. Nasıl öleceğimi bilmiyorum, ama bana konulan teşhisle uzun yaşamayacağım kesin.”[387] Çernobil unutulamaz, unutturulamaz… Çernobil’i hatırlıyor musunuz? Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 100IV.4-) T.“C”NİN NÜKLEER ENERJİ MACERASI “Hiçbir korkuya benzemez Halkını satanın korkusu.”[388] Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun, “Türkiye’nin Enerji talebinin karşılanması, ucuz enerji ve enerjideki çeşitliliği sağlamak açısından nükleer enerji santrallarının kurulması şarttır,”[389] dediği; ya da ATO raporuna göre, “enerjide yüzde 70 oranında dışa bağımlı olan Türkiye’nin her yıl artan talebi karşılamak için nükleer santral kurulması tercih değil, zorunluluk hâline geldiği”[390] iddia edilen güzergâhta T.“C”nin nükleer enerji macerası -gel gitlerle bezeli- bir dışa bağımlılık öyküsü ve ayrıca da traji-komik bir farstır… “Fars”tır çünkü, Enerji Bakanı Hilmi Güler, nükleer santral kurulması gündemde olan ve buna karşı çıkan Sinoplulara, “Ben de Sinop’tan yazlık alırım, içleri rahat olsun,” diyerek mesaj göndermektedir![391] Sorunu böylesine “çözen” kafa yapısı(!), Çernobilleri ya da İkitelli’yi[392] göz ardı etmektedir… Bunun ardında, elbette (ve boylu boyunca) sermaye ilişkileri/ gereksinimleri gerçeği yatmaktadır… “Nasıl” mı? Gayet basit: Nükleer Yasası’na göre, yabancılar da dahil nükleer santral kurmak isteyen tüm girişimcilere devlet eliyle büyük teşvikler verilecek. Nükleer santralın üreteceği elektriği, fiyatına sınır konulmaksızın devlet alacak. Girişimcilere bedelsiz arazi, santral söküm işlemleri için de Hazine katkısı verilecek…[393] Ayrıca General Electric International Başkanı ve CEO’su Ferdinando Beccalli-Falco da, Türk hükümetinin istediği yatırım türüne göre, enerji alanında yatırım yapacaklarını belirterek, “Nükleer alanda güçlü teknolojiye sahibiz. Nükleer santral için 2-2.5 milyar dolar harcamanız gerekiyor. Biz daha az para harcayarak nükleer teknolojide daha ufak ve etkin tesisler gerçekleştiriyoruz,”[394] diyebilmektedir… IV.4.1-) TÜRKİYE’NİN NÜKLEER TARİHİ (VE TARTIŞMASI) “Son adımı görmedikçe ilk adımı atma.”[395] Biraz gerilere dönerek ilerlersek: Türkiye ilk kez 1960 ve 70’lerde, nükleer enerji konusunda dünya kamuoyunda henüz ütopik bir hava esmekteyken, nükleeri bir seçenek olarak düşünmeye başlamış, 1973’te meydana gelen petrol krizi sırasında nükleer enerji daha Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 101sonraki olası krizlerin önlenmesinde bir araç olarak değerlendirilmişti. O dönemde henüz nükleer enerji üretiminin tehlikeleri veya verimsizliği dünya kamuoyunda tartışmaya açılmamıştı. Nükleer enerjinin modernleşme ve kalkınma ile örtüşen imajı öncelikle konuyla ilgilenecek kurumların oluşturulmasını gerektiriyordu. Ne var ki bu kurumların nükleer enerjiye olan yaklaşımları zamanla nükleer enerjinin gerçeklerini görmek yerine, nükleer enerjiye körü körüne bağlı bir tutuculuğa, hatta fanatikliğe dönüşecekti. İşte bu fanatiklikledir ki, Çernobil’in ülkemize olumsuz etkilerinden başlayarak, Türkiye’nin İstanbul Çekmece’de bulunan araştırma amaçlı nükleer reaktöründeki sızıntıya (1993) kadar nükleer enerjinin gerçek niteliği, halk sağlığı hiçe sayılarak özenle gizlenmiştir kamuoyundan. 1999 yılında, içlerinde kobalt-60 (hastane atığı) muhafaza edilen iki kurşun bloğun İkitelli’de hurdacılık yapan bir aile tarafından bulunup kesilmeye çalışılmasıyla bölgede yaşayan en az üçyüz kişi radyoaktiviteye maruz kaldı. Radyoaktif maddelerin denetimi ve yurttaşların radyasyon güvenliğinden sorumlu olan Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun bu önemli sorumluluğunu asgari düzeyde dahi önemsemediği ve temel görevi olarak nükleer santral promosyonunu benimsediği bu olayla açıkça ortaya çıkmıştır. TAEK, Enerji Bakanlığı gibi kurumların, politikacı, bürokrat ve teknokratların, nükleer enerjinin gerileme dönemi olan 90’lı yıllarda, nükleer enerjinin getirilerini ve götürülerini, neden artık tercih edilmediğini tartışmak, bu konuda yükselen genel muhalefete kulak vermek yerine, “hangi firmanın nükleer enerjiyi Türkiye’ye getireceği” konusunda saflaşması da söz ettiğimiz fanatizmin aldığı boyutun ciddiyetini yeterince gösteriyor. Türkiye, nükleer enerjinin yükselişiyle gerilemesi arasındaki dönemde, şükretmeliyiz ki, üç tane başarısız nükleer santral ihalesi atlattı. Nükleer enerjinin hayatta kalma çabalarında hedef ülkelerden biri, enerji konusunda hâlâ planlı bir politikası olmadığı ve siyasetçileri kendi halkına kulak asmadığı için ne yazık ki yine Türkiye’dir.[396] “Türkiye gündemine oturan nükleer santrallerin kurulması ve nükleer enerji üretiminde hükümetin ısrarı devam ederken, bilim insanları nükleer enerjideki ısrarın yanlış enerji politikalarından kaynaklandığını söylüyor”yorken;[397] ya da “Hükümet nükleer yasasını[398] hızla geçirmeye çalışırken eleştiriler yanıtsız kalıyor”ken;[399] T.“C”nin nükleer enerji macerası[400] müthiş müphemliklerle doludur! “Nasıl” mı? TBMM Genel Kurulu’nda 8 Kasım 2007 akşamı kabul edilen Nükleer Santral Yasası’nın oylaması sırasında bazı AKP’li milletvekillerinin Meclis’te olmayan arkadaşları için sahte oy pusulası doldurduğu ortaya çıktı. Sahte oy pusulaları muhalefetin yoklama istemesi üzerine ortaya çıktı.[401] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 102Bundan başka nükleer tartışmasına mündemiç soru(n)lar orta yerde ve yanıtsızdır! NÜKLEER TARTIŞMASI[402] NEDEN NÜKLEER ENERJİ? NÜKLEER KARŞITLARI: Ülkemizin yakın gelecekte bir enerji kriziyle karşı karşıya kalmaması için yapımı 10-15 yıl sürecek, kurulum ve işletim maliyeti yüksek, söküm maliyeti daha da yüksek, pahalı, tehlikeli, dünyada atık sorunu henüz çözülememiş nükleer enerji santralı yerine; yenilenebilir ve yerli kaynaklarına neden öncelik verilmiyor? HÜKÜMET: Yenilenebilir enerjiyle doğalgaz ve ithal kömüre dayalı santrallarda sürekli elektrik üretilememesi nedeniyle, kesintisiz elektrik üretimine imkân veren nükleer santral ‘baz etki’ yapacak ve elektrik üretimimizi sürekli belli bir noktada sabit tutacak. Örneğin, Türkiye’nin şu an toplam elektrik kurulu gücü 40 bin 500 megavat olmasına rağmen, elektrik tüketiminin tepe yaptığı saatlerde bunun ancak 29 bin MW’lık bölümü kullanılabiliyor. Bu yıl 188 milyar kilovat saat (kWh) olması beklenen elektrik tüketimi 2010 ve 2020 yıllarında yüksek senaryoya göre 242 milyar kWh ve 499 milyar kWh’e, düşük senaryoda ise 216 milyar ve 406 milyar kWh’e ulaşacak. 2020 yılına kadar yüksek senaryoya göre yaklaşık 55 bin 500 MW’lık, düşük senaryoya göre 39 bin 500 MW’lık yeni yatırım gerekiyor. Bugün itibariyle kurulu gücümüz 40 bin 500 MW düzeyindedir. Öncelikle yerli kaynaklarımızın tam olarak değerlendirilmesi hedeflenmekle birlikte 2010-2020 arası dönemde yaklaşık 5000 MW kapasiteye karşılık gelen üç adet nükleer santralın devreye alınması gerekiyor. HÂLEN DÜNYADA NÜKLEER SANTRALLARLA İLGİLİ DURUM NE? NÜKLEER KARŞITLARI: Nükleer enerji santralı sonlu yakıtlıdır; finansman, yatırım, işletim, söküm, atık maliyetleri açısından en pahalı; ekolojik dengeyi bozma, üretim güvenliği, kaza riski açısından en tehlikelisidir. Dünyada nükleer endüstri dibe vurmuştur. HÜKÜMET: Dünya Nükleer Birliği’nin (World Nuclear Associaton) verilerine göre, dünyada şu an 139 nükleer santral faaliyette, 33 santral yapım aşamasında. Yapımı süren santrallardan yedisi Rusya’da, altısı Hindistan’da, beşi Çin’de yer alıyor. Yapımı süren diğer santralların ikişer tanesi Kanada, Japonya, Güney Kore, Slovakya’da, birer tanesi de Arjantin, Finlandiya, Fransa, İran ve Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 103Pakistan’da. KAZA OLURSA MADDİ ZARAR NASIL KARŞILANACAK? NÜKLEER KARŞITLARI: Yasada, bir kaza olması durumunda zararın tazmini ‘Paris Sözleşmesi’ne bağlanıyor. Paris Sözleşmesi bu yükümlülüğü 700 milyon avro olarak belirtiyor, devletin yükümlülüğü ise 500 milyon avrodur. Çernobil kazasının ekonomik boyutunun yaklaşık 300 milyar avroya dayandığı dikkate alınırsa, şirketlerin zararın giderilmesinde yükümlülüklerinin Paris Sözleşmesi ile sınırlandırılması ‘devede kulak’tır. HÜKÜMET: Dünyada felaket boyutunda nükleer kaza sadece Çernobil’de yaşandı. Geri kalan santrallarda ‘kayda değer’ hiçbir kaza söz konusu olmadı. BİRİKEN NÜKLEER ATIKLAR NASIL BERTARAF EDİLECEK? NÜKLEER KARŞITLARI: Nükleer santralların atık sorunu yeryüzünde henüz ‘çözülememiştir’ ve pahalıdır. HÜKÜMET: Nükleer atıkların dünyada alıcıları var. Başta Almanya olmak üzere bazı ülkelerdeki şirketler, nükleer santralların atıklarına müşteri olmaktadır. ÖMRÜ BİTEN SANTRALIN SÖKÜM MALİYETİ NE OLACAK? NÜKLEER KARŞITLARI: Nükleer santralların sökümü bazen yapım maliyetini dahi aşmaktadır. Santralın söküm maliyetine Hazine’nin katkı zorunluluğu getirilmesi ve şirketin, bu amaçla oluşturulacak fona aktaracağı paranın elektrik fiyatlarına yansıtılması, pahalı nükleer enerji maliyetinin ‘halkın sırtına’ yüklenmesi anlamına geliyor. HÜKÜMET: Yasada Hazine’nin söküm masraflarıyla ilgili sorumluluğu, bunun için oluşturulacak fonda biriken paranın yüzde 25’iyle sınırlı olacak. Fonda biriken para ve Hazine’nin bu konuda yaptığı katkı eğer ortaya çıkan masrafları karşılamaya yetmezse, kalan miktarı ilgili şirket üstlenecek. Ve bir şey daha: Normal işleyişte bile çok ciddi sağlık riskleri içeren nükleer enerjide, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (IAEA) göre her 2.5 yılda bir Çernobil felaketinde olduğu gibi bir reaktör çekirdeği erimesi olasılığı bulunuyor. Petrol-jeoloji yüksek mühendisi Tufan Erdoğan, Nükleer Santral Yasası’yla ortaya çıkacak tehlikeleri şöyle sıraladı:[403] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 104NÜKLEER SANTRAL YASASI’YLA ORTAYA ÇIKACAK TEHLİKELER ÇEKİRDEK ERİME OLASILIĞI: IAEA dünyada her 2.5 yılda bir, Çernobil gibi bir reaktör çekirdeği erimesi olasılığı olduğunu açıkladı. Kanada’da Ontario Devlet Elektrik Planlama Komisyonu, Kanadalı CANDU firması reaktöründe çekirdek erimesi olasılığının 15’te 1 olduğunu bildirdi. ÖLÜ TEKNOLOJİ: Nükleer enerji, Batı ülkelerinde “ölü teknoloji” olarak anılıyor. ABD’de yapımı tamamlanmış olmasına rağmen Shoreham reaktörü, işletim masrafların çok yüksek olacağı için kapatıldı. İtalya’da referandumla faal hâldeki üç reaktör, Avusturya’da halkın isteğiyle inşaatı tamamlanan ve çalışmaya hazır santral, Kanada’da emniyet gerekçesiyle birçok reaktör kapandı. Fransa hariç 14 OECD ülkesi, nükleer programını durdurdu. BATI’NIN ÇİFTE STANDARDI: Kendi ülkelerinde işsiz kalan Batı şirketleri, hükümetlerinin de maddi, politik destekleri ile, gelişmekte olan ülkelere tezgâh açtılar. Bunlar arasında Kanada (CANDU), ABD (Westinghouse) ve AB’nin PHARE ve TACIS gibi komiteleri geliyor. Pakistan, Hindistan, Çin Halk Cumhuriyeti önemli pazarlar. Alman Siemens, Fransız Electricite de France aracılığı ile Rusya’da faaliyet gösteriyor. Şirketleri aracılığı ile İtalyan, Fransız, Alman, İsveç, İngiliz, Kanada, ABD hükümetleri, İran’da reaktör inşa ediyor. Türkiye’de ihalelere hazırlanıyor. CEVHERDEN SANTRALA: Uranyumun cevherden yakıt çubuklarına ya da elemanlarına dönüşmesi için geçen tüm safhalarda kullanılan teknoloji, hem çevreyi büyük ölçüde kirletiyor hem de çok maliyetli. Bin megavatlık bir nükleer santralın her yıl yenilemek zorunda olduğu 67 yakıt çubuğunu doğaya ve insanlara zarar vermeden, binlerce sene saklayabilmek için kalıcı hiçbir yöntem yok. PAHALI TEKNOLOJİ: En önemli nükleer reaktör yapımcısı Amerikan Westinghouse, ABD’de toplam 54 reaktör kurdu. Bunlar bütçelerini, ortalama yüzde 432 oranında aştılar ve yine ortalama 5.3 yıl gecikme ile tamamlanabildiler. Kuruluşu problemli olan nükleer enerji santrallarının sökümü çok daha problemli. Sökülen bir santralın ortalama maliyeti 3 milyar dolar. ELEKTRİK FİYATLARI: Kilovat/saatte suda yarım sent, doğal gazda 3.4 sent, rüzgârda 5 sentlik elektrik üretim masrafına karşılık nükleer reaktörün elektrik maliyeti 9 senti buluyor. ATIK SORUNU: Nehirlere, göllere, denizlere boşaltılan soğutma sularının sadece birkaç saniye radyoaktif kalabildiği ve sonrasında arınmış, tehlikesiz olduğu doğru değil. Söz konusu soğutma suları, doğal alanlara boşalmadan önce, içinden geçtiği reaktör ve yüzlerce metrelik borulardan radyoaktif kurşun, krom, kobalt Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 105parçacıklarını da bünyesine katıyor. Bunların radyoaktifliği yıllarca sürüyor. KÖHNE TEKNOLOJİ: Nükleer yüksek teknoloji gibi gösterilse de son 50-55 yıldır bu alanda ciddi bir gelişim yok. ABD’de güneş enerjisi için ayrılan her 17 bin 6 dolarlık araştırmageliştirme harcamasına karşılık, nükleer ve kömür için toplam 5 sent harcanıyor. SAĞLIK: Nükleer enerji santrallarının kurulu oldukları alanlarda, 1945 yılından bu yana, çocukların diş ve kemiklerinde, asla bulunmaması gereken Stronsiyum-90, kaslarında Sezyum-137 ve tiroitlerinde ise İyodin-131 bulunmaya başlandı. 50 yaş altı kadınlarda meme kanseri miktarı kontrolden çıkacak kadar arttı. IV.4.2-) ABD İLE… “Hiçbir haine güvenmeyiniz.”[404] ABD Başkanı George W. Bush, ABD ile Türkiye arasında barışçı amaçlarla nükleer işbirliği yapılmasını öngören anlaşmayı Kongre’nin onayına sundu. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamaya göre Bush, Kongre’ye gönderdiği mesajda, “Bu anlaşma, NATO müttefikimizle aramızdaki siyasi ve ekonomik ilişkileri güçlendirecek ve Türkiye’de kurulması planlanan sivil nükleer sektöre ABD sanayinin nükleer ihracat yapabilmesinin gerekli yasal altyapısını oluşturacak,” dedi.[405] Bush, Kongre’ye gönderdiği mesajda,[406] “Bu anlaşma, NATO müttefikimizle aramızdaki siyasi ve ekonomik ilişkileri güçlendirecek ve Türkiye’de kurulması planlanan sivil nükleer sektöre ABD sanayinin nükleer ihracat yapabilmesinin gerekli yasal altyapısını oluşturacak,”[407] diye ekledi. Görülmesi gerek: T.“C”nin nükleer projesinin ardından da boylu boyunca ABD (ve Ortadoğu hesapları) var…[408] Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi yetkilisi Mark Fitzpatrick, The Times’a demecinde İran’ın nükleer faaliyetlerinin bölgedeki nükleer silahlanma yarışını artıracağını söylerken, öne çıkan ülkeler arasında Mısır’la Suudi Arabistan’ın yanında Türkiye’nin ismini de saydı. Fitzpatrick, nükleer silahlanmanın ilk adımının nükleer enerji üretimi olduğunu belirtti. Haberde, Başbakan Erdoğan’ın, ülkenin 2015 yılına kadar üç nükleer enerji santralı kuracağını söylediği hatırlatıldı.[409] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 106Daha sonra da Enerji Bakanı Hilmi Güler, Stratejik Teknik Ekonomik Araştırmalar Merkezi (STEAM) tarafından İstanbul’da düzenlenen Nükleer Enerji Arenası’nın açılışında yaptığı konuşmada, “Türkiye nükleer enerjiye geçmeye hazırdır” dedi. Güler’in açıklaması, ABD’nin, Türkiye’yi Bush tarafından kurulan ‘Küresel Nükleer Enerji Ortaklığı’na (GNEP) davet etmesinden bir gün sonra geldi. Türkiye’nin nükleer enerji programına “açık destek” veren ABD yönetimi, 17 Ocak 2008’de Türkiye’yi GNEP’e tam üyeliğe çağıran davet mektubuyla Amerikan Enerji Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı McGinnis başkanlığında bir heyeti Ankara’ya yollamıştı. Ankara’daki görüşmelerde ABD’nin Türkiye ile nükleer alanda ortaklık için “yeni bir dönem” başlatma isteği üzerinde duruldu, GNEP’e tam üyeliğin bu ortaklığın ilk adımı olacağı mesajı verildi.[410] IV.4.2.1-) BİR PİYON: NÜKLEER İLE T.“C” İLİŞKİSİ “Şimdiye kadar kimse taklit yoluyla büyüklüğe ulaşamamıştır.”[411] Anlamsız serzeniş ve hassasiyetlere aldırmayın;[412] T.“C”, elbette nükleerlendirilecektir… Nükleerlendirilen T.“C” de bir piyondan başka bir şey olmayacaktır… Kaldı ki, ABD’nin “açık çeki” yanında; AB İlerleme Raporu’nda, Türkiye’nin, nükleer güvenlik ve radyasyondan korunmada iyi bir uyum seviyesine ulaştığı belirtilirken, 2020’ye kadar nükleer enerji santralı yapılacağının altının çizilmesi[413] boşuna değildir… Gerçek şu: Kuzey Kore’nin nükleer denemesinin ardından gözler diğer nükleer potansiyeli bulunan ülkelere çevrilirken Türkiye’nin durumu da gündeme girdi. Ortadoğu uzmanı Olivier Roy da, Liberation’a şunları dedi: “İran nükleer programını hızlandırmazsa bile bu ülkenin er geç nükleer kapasitesinin olacağı varsayımından hareket ederek Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye hazırlıklar yapıyor.” Roy, nükleer silahları elde etmiş olan bir Rusya ile İran arasında sıkışmış bir Türkiye’nin İran’dan kaynaklanan nükleer saldırı olasılığına, doğrudan tehdit olarak algılamazsa da kayıtsız kalamayacağını savunarak “Özellikle Avrupa’ya katılım yolu giderek belirsizleşirse” uyarısını yaptı.[414] Bu arada Türkiye’nin nükleer kulübe girmek istediği ve nükleer silah geliştirme potansiyeli olduğu iddialarına dikkat çeken The Independent, ‘Küresel Silahlanma Yarışı’ başlıklı haritada Türkiye’yi, bu konuda materyal işleyecek kapasitede reaktöre sahip ülkeler arasında saydı: “Kanada, Meksika, Kolombiya, Peru, Brezilya, Şili, Arjantin, Norveç, İsveç, Finlandiya, Hollanda, Belçika, Almanya, Polonya, Ukrayna, İsviçre, Avusturya, Slovakya, Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 107Macaristan, Romanya, İtalya, İspanya, Türkiye, Cezayir, Mısır, Kongo, Güney Afrika, Bangladeş, Güney Kore, Japonya, Vietnam, Endonezya, Avustralya.” Financial Times da nükleer enerjiye ilgi gösteren Türkiye ve Mısır’ın İran’ın silah geliştirme olasılığına karşı nükleer silahlanma seçeneğini açık tuttuğunu’ yazdı. Harvard Üniversitesi’nden Jeffrey Lewis, ABD’ye Japonya, Mısır ve Türkiye gibi ülkelere nükleer kulübe giremeyeceklerini iletme çağrısı yaparken, Ortadoğu uzmanı Olivier Roy da, Liberation’a “İran’a karşı, Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye bile hazırlanıyor,” dedi.[415] Ve önemli, çok önemli bir not daha: Nükleer enerji Türkiye’nin dışarıya olan bağımlılığını azaltmayacak. Amaç bu değildir. Amaç, bağımlı olduğumuz kaynakları çoğaltmak, riski dağıtmaktır. Cambridge Energy Research Associates’e göre (CERA) kamuoyu baskısıyla 1970’lerden itibaren nükleer reaktör yapımını bırakan Amerika ve Avrupa nükleer rönesansa hazırlanıyor. [416] IV.4.2.2-) “SON” DÜZENLEMELER “Ölümle kıyaslandığında her şey anlamsızdır.”[417] TBMM Çevre Komisyonu’nda, Nükleer Güç Santrallarının Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun Tasarısı ele alındı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, tasarıyı komisyona sunarken yaptığı konuşmada, yenilenebilir enerji konusunda önemli kararlar aldıklarını belirterek enerji alım garantisi ve alım süresini uzattıklarını bildirdi. Güler, “Bundan sonra çevreyi en iyi koruyacak olan yenilenebilir enerjinin alımını 10 yıla kadar uzattık. Bu bir dönüm noktasıdır. Nükleer güç santralı yatırımını, çevre için yapıyoruz,” dedi. [418] Ardından da nükleer santral yapmak için özel sektöre alım garantisi vermekle yetinmeyen Bakan Hilmi Güler, şimdi de, daha önerilerin dinleneceği zirve toplanmadan 8 özel sektör firmasının kamu ortaklığı istediğini ileri sürdü.[419] Sonra da ekledi: Nükleer santral ve teknoloji için özel sektörle masaya oturan hükümet özel sektör-kamu ortaklığı ve risk paylaşımı öngören “İrlanda modeli”ni benimsedi. Bu modele göre ortak firma seçilecek ve ihaleye gidilmeyecekti![420] Ve Başbakan Erdoğan da, İspanyol işadamlarını Türkiye’de yatırım yapmaya çağırdı. Sinop’un teşvik kapsamında olduğunu belirterek, “Gelin nükleer santralı Sinop’ta siz kurun” dedi![421] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 108Bunların üzerine Türkiye’nin en büyük kuruluşlarından birisi olan Sabancı Holding de nükleer enerjide yer almak için yabancı şirketlerle görüşmelere başladı. Sabancı Enerji Grubu Başkanı Selahattin Hakman, bir grup gazeteciyle yaptığı sohbet toplantısında, nükleer enerjiden elektrik zammına, enerji dağıtım ihalelerinden Türkiye’nin enerji ihtiyacına kadar birçok konu hakkında açıklamalarda bulunarak şunları dedi: “Türkiye’nin enerji ihtiyacı için nükleer santral şart. Biz Sabancı Grubu olarak bu işin içinde yer almak istiyoruz. Devletin tek başına bunu yapması imkânsız. Özel sektörle işbirliği iyi bir model olur. Böyle bir işte devlet kamunun diğer projelerine göre daha çok sistemin içinde yer almalı. Çok hızlı hareket edilirse 2015’te santral kurulmuş olur. Yenilenebilir enerji kaynaklarının maliyeti sürekli artıyor. 2015’te de nükleer yine avantajlı olacak.”[422] Çokuluslulardan Sabancı’ya uzanan bu talan hikâyesine bir şey daha eklemek gerek: Türkiye’de kurulacak nükleer santralların denetlenmesinde, bugüne kadar sahip olduğu 4 nükleer santralda “erime, yangın, patlama, emniyet sorunu, inşaat oyukları, sel” de dahil çok sayıda sıkıntı yaşayan Ukrayna’dan destek alınacak. TAEK, Ukrayna ile 7 Haziran 2005 tarihinde Ankara’da “Türkiye Atom Enerjisi Kurumu ile Ukrayna Devlet Nükleer Düzenleme Komitesi Arasında Nükleer Düzenleme Konularında Teknik İşbirliği ve Bilgi Değişimi Mutabakat Zaptı” imzaladığı için söz konusu desteğin bu ülkeden alınması bekleniyor. TAEK’in, desteğine başvuracağı Ukrayna’nın, nükleer santrallarındaki sabıkaları ise şöyle:[423] UKRAYNA’NIN, NÜKLEER SANTRALLARINDAKİ SABIKALARI ÇERNOBİL: Çernobil’de, 26 Nisan 1986’da 4. ünitede erime oldu. İnsan hatasından kaynaklandığı ifade edilen bu faciaya bağlı olarak sadece Ukrayna’da 125 bin kişi öldü. Çok daha fazla kişide yaralanma, radyasyon etkileri ve kanser vakalarına rastlandı. 1982’de üst yakıt kanalı patladı. 1991’de 2. ünitede yangın çıktı. 4. ünitenin hâlen yaydığı radyasyona karşın 1 ve 3 No’lu üniteler üretime devam ediyor. Üstelik 3 No’lu ünite, faciaya yol açan 4 No’lu ünite ile aynı binada bulunuyor. ROVNO: 1984’te inşaat sıvılarının akıntısı, reaktörün altında bulunan tebeşirli kayaçlarda oyuklar açtı. Bu oyuklara çimento basılabilmesi için inşaata ara verildi. Buna rağmen kayaçların çökmesi olasılığı devam edince, SSCB yönetimi, 1989 yılında Rovno’yu kapattı. Ancak sonra bundan vazgeçildi. 1989’da çok sayıda radyasyon kaçağı oldu. 1990’da arıza yüzünden 3 No’lu reaktör devre dışı kaldı. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 109ZAPOROZHYE: Mart 1991’de bölgede ve yakındaki Miçurino köyünde yüksek radyasyon ölçümleri alındı. Mayıs 1993’te 5. ünitede bir kişinin ölümüyle sonuçlanan yangın çıktı. Reaktörlerin sel alanına inşa edildiği, inşaat çalışmalarının başladığı 1980’den 1992’ye kadar inşaatçı firmadan gizlendi. Bir santralda en fazla 4 reaktör olan uluslararası emniyet sınırı, bu santralda geçildi. Zaporozhye, Avrupa’daki 6 reaktörlü tek santral. GÜNEY UKRAYNA: Uluslararası standartlara göre, santralların soğutma için yanına kuruldukları nehrin suyunun en fazla yüzde 5’ini kullanması gerekirken Güney Ukrayna, Bug Nehri’nin suyunun yüzde 10’dan fazlasını kullanıyor. 1972’de yapımına başlanan santralda, 1992’den beri nükleer atıklar reaktör yanındaki havuzlarda depolanıyor. Reaktör basınç odalarında çatlaklar, yangınlar çıktı. Reaktörler, iki kıta levhasının birleştiği aktif bir sismik zon üzerinde. Çernobil’iyle maruf Ukrayna’ya emanet edildiğimiz çılgınlıkta Türkiye Çevre Platformu Koordinatörü, Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tanay Sıdkı Uyar, Sinop’ta bir santral değil, araştırma enstitüsü adı altında atık depolama merkezi kurulacağını ve artık nükleerden vazgeçen ülkelerin baş edemediği atıkların buraya yollanacağını söyledi![424] IV.4.3-) İTİRAZ VE ELEŞTİRİ “Gerçekten büyük insan, başka birini yönetmeyen ve kimse tarafından yönetilmeyendir.”[425] TBMM, 9 Kasım 2007 tarihinde kabul ettiği “Nükleer Güç Santrallarının Kurulması ve İşletilmesi”ne ilişkin kanun ile nükleer enerjiye yeşil ışık yaktı. Ve Erhun Kula’nın ifadesiyle, “Bu karar ‘yangından mal kaçırılır’ gibi alındı.”[426] Kaçınılmaz olarak da bir çok tepkiyi devreye soktu. Örneğin Türkiye’nin nükleer santral kurma kararına, Almanya’dan eleştiri geldi. Herald Neitzel, “Türkiye’nin nükleer santrallar açma düşüncesine eleştirel yaklaşıyoruz. Bu hem pahalı hem de güvenlik açısından sorunlu bir proje” dedi.[427] Ayrıca AKP hükümeti, nükleer santral kurmak için hazırlıklarını sürdürürken Sayıştay, Plan ve Bütçe Komisyonu’na sunduğu raporda, enerji üretiminde hidroelektrik santrallarının Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 110tercih edilmesi gerektiğini bildirdi. Sayıştay raporunda, marjinal maliyetler açısından nükleer santralların en pahalı enerji yatırımı olduğuna dikkat çekildi.[428] Bunların ötesinde önemli olan, tabanın, “sıradan insanlar”ın, “yurttaşların” itiraz ve tepkisiydi… Nükleer santral kurulacak yerler arasında adı geçen Kırklareli’nin İğneada beldesinde oturanlar tedirgin. Halk, “Trakya nükleer çöplük olmasın” diyor Beldenin her yerinde “Ecelimizle öleceğiz, santral istemiyoruz”, “Nükleer santral erken ölümdür”, “Trakya nükleer çöplük olmayacak” pankartları var.[429] Bundan başka Gülnar ilçesindeki Akkuyu beldesinin adının nükleer santral projelerinde geçmesi kentteki sivil toplum kuruluşlarını ve meslek örgütlerini harekete geçirdi. Mersin’deki sivil toplum kuruluşları Nükleer Karşıtı Platform oluşturdu Akdeniz Sosyal Forumu Başkanı Kemal Dama da “Toplumun tüm dinamikleri olarak Türkiye’ye ve Mersin’e sahip çıkma zamanı. Akkuyu’ya nükleer santral yapılması konusunu tartışmaya dahi gerek yok. Nükleer enerji kullanımı, maliyet çıkarmaktan ve enerjide dışa bağımlılık yaratmaktan öteye gitmez. Nükleer enerji ve santrallar, çıkar çevreleri için iyi bir rant kapısıdır. Bu nedenle nükleer lobiler boş durmuyor” dedi.[430] Ve nükleer santralın yapılacağı açıklanan kent olan Sinop’a kurulmak istenen nükleer santral, 10 bin kişinin katıldığı mitingle protesto edildi. Eylemcilere destek için gelen eski Bayındırlık Bakanı Yaşar Topçu’nun konuşmasıysa sık sık protestolarla kesildi.[431] Her yer gibi Sinoplular da nükleere itiraz ediyor…[432] Santrala karşı düzenlenen imza kampanyasına Sinop nüfusunun yüzde 83’ü katıldı. [433] Sinop’un yüzde 83’ü nükleere “hayır” dedi… Yani 30 bin nüfuslu Sinop’ta 22 bin imza toplanınca emniyet standın kaldırılmasını istedi… Merkez ilçe nüfusu resmi rakamlara göre 30 bin 400 olan Sinop’ta nükleer karşıtı imza kampanyasına katılanların sayısı 22 bini aşınca imza standına yasak geldi![434] Bu işin bir yanı; ötekine gelince: Eski İstanbul EMO Başkanı ve eski Dünya Enerji Konseyi Türk Milli Komitesi yönetim kurulu üyesi Ünal Erdoğan, Sinop’un 3. derecede deprem kuşağı üzerinde olduğunu vurgulayarak şunları söyledi: “Dünyanın hiçbir yerinde 5. derece kuşağın üzerinde santral yapılamaz. Yaptığınız santralın binasını depreme dayanıklı yapabilirsiniz. Oysa önemli olan bina değil, içinde kullanılan malzemeler ve cihazlardır. Depremler bir salınım meydana getirirler. Bu salınımda bina yıkılmayabilir. Ancak bu salınımlarda borular kırılabilir, yerlerinden çıkabilir, cihazlar zarar görebilir. Binanın yıkılmaması nükleer bir Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 111felaketin yaşanmayacağı anlamına gelmez. Kaldı ki, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın Karadeniz’de denize uzantısının olduğu da bilinen bir gerçektir.”[435] Ve nihayet: Halka rağmen yapılacak bir nükleer santral, bu işe para yatıran şirketlere de, Türkiye’ye de yerli bir Çernobil’e malolabilir;[436] bunu kimse unutmasın, unutturmasın! V. AYRIM: EKOLOJİK YIKIM “Her şey aynı nefesten alır: Hayvanlar, insanlar, ağaçlar…”[437] BM Çevre Programı tarafından çeşitli ülkelerden yaklaşık 400 uzmanın katkısıyla hazırlanan ve 1000 uzman tarafından gözden geçirilen raporu, 20 yılda yerkürenin sağlığına dair bütün göstergelerin kötüye gittiğini ortaya koyuyor. Rapor, dünya kötüye giderken gelişmekte olan ülkelerde kişi başına düşen zenginliğin arttığını gösteriyor. Kaynakların yerine yenisi konulamayacak bir hızla tüketildiği vurgulanan rapora göre, hemen harekete geçilmezse, çocuklarımız ödeyemeyecekleri bir faturayla karşı karşıya kalacak.[438] Atmosfer, karalar, sular ve biyolojik çeşitlilik bakımlarından dünyanın kıtalara, bölgelere göre ayrıntılarıyla anlatıldığı raporda öne çıkan unsurlar: * İklim değişikliği ile mücadele “küresel olarak öncelikli” bir konudur ve siyasi irade ve liderliği gerektirir.Bu konuda henüz bir çözüm üretilemedi… * İklim son 500 bin yıl içinde olduğundan çok daha hızlı değişti. 1906’dan bu yana ortalama hava sıcaklığı 0.74 derece arttı, bu yüzyıl içinde de 1.8-4 derece daha artabilir… * Yaklaşık 2 milyon insan her yıl hava kirliliğinden dolayı yaşamını yitiriyor… * Bazı sera gazları atmosferde 50 bin yıl daha kalabilir… * Dünya tarihinde ilk kez bu yıl insanların çoğu şehirlerde yaşıyor olacak… * Sahillerde yaşanan erozyon sonucu Togo ve Benin, her yıl 30 metre toprağını denize bırakıyor… * Balık stoklarının yüzde 30’u şimdiden yok olmuş durumda. 1987’den bu yana tatlı su hayvanlarının yüzde 50’si yok oldu. Amfibi hayvanların yüzde 30’u, memelilerin yüzde 23’ü, kuşların yüzde 12’si yok olma tehdidiyle karşı karşıya… Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 112* 1987’den bu yana dünya nüfusu üçte bir oranında arttı… * Temiz su kaynakları giderek azalıyor. Gelişmiş ülkelerin 2025 yılında temiz su ihtiyacının yüzde 50 daha da artacağı sanılmakta… * Gelişmekte olan ülkeler 2030 yılında kendilerini besleyebilmek için büyük olasılıkla 120 milyon hektar alana daha ihtiyaç duyacak. Bu alan yaklaşık Güney Afrika’nın büyüklüğü kadar… * Yoksulluk sınırında yaşayan Afrikalıların oranı 1985 yılında yüzde 47.6 iken bu 2000’de yüzde 59’a yükseldi… * Dünyanın ana nehirlerinden yüzde 10’u her yıl belli dönemlerde sulama alanlarında tüketildiği için denize akamıyor…[439] “Bunlar neyin verileri” mi? Ekolojik felaketin! Kapitalist yıkımın… V.1-) “ÇEVRE DUYARLILIĞI” “İnsanca şeyler bana hiç yabancı gelmiyor.”[440] Yaşar Kemal’in 8 Eylül 2007 günü Batman Çamlıtepe’de açılan Yaşar Kemal Ormanı için gönderdiği mesajda ifade ettiği gibi, “Dünya kötü yaratılmış değil. Nimetleri birkaç dünyaya yetecek kadar var. Örneğin kimi yalanlarla karşı karşıyayız. Diyorlar ki insanlığın başına bu belaları teknoloji getirdi. Doğru, bu belalarda teknolojinin büyük payı var. Ama teknoloji kimlerin elinde? Teknoloji büyük insanlığın elinde olsa doğamıza böyle kıyabilir miydik? Bu karanlık içinde elbette doğa da kendisini yeniden yaratabiliyor. Doğanın bize umut verecek bu yanı da var…”[441] “Teknolojinin büyük insanlığın elinde olmadığı” bir dünyanın yıkımı bu… “Çevre duyarlılığı” konusunda edilecek her sözün, altını çizmesi gereken ilk gerçek de bu… Hayır, “İngiltere’de Toni Vernelli adlı fanatik çevreci kadın” örneğiyle bize sunulan “soytarılıkları” ciddiye alamayız! İngiltere’de Toni Vernelli adlı fanatik çevreci kadın, 10 yıl önce kazayla hamile kalınca bir daha böyle bir riskle karşı karşıya kalmamak için kendini kısırlaştırmaya karar verdi. 27 yaşında bıçak altına yattı. Daily Mail’e konuşan Vernelli, “Dünyaya çocuk getirmek Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 113bencilliktir. Doğurmanın, gezegenin zararına kendi soyumuzu sürdürmekten başka bir anlamı yok. Her yeni insan daha fazla su, yiyecek, toprak, ağaç kaybı ve daha fazla çöp, daha fazla kirlilik demek” diyor ya;[442] işte böylelerini… Ya da, ya da Keyveni Catering, YK Baş. İTO Gıda Meslek Komitesi Üyesi Sadık Çelik’in, “Yıllardır teknolojinin getirdiği nimetlerden faydalandık, bize sunduğu araçları hiç düşünmeden kullandık. Bol bol deodorant kullandık, en yakın yerlere uçakla gittik, şehir içerisinde 4×4 araçlarla gezdik, klimaları ve elektrikli küçük ev aletlerini sınırsızca kullandık. Hızlı nüfus artışına gıda yetiştirebilmek için doğanın dengesini bozacak tarımsal uygulamalara yöneldik. Dünyanın yeşil bitki örtüsünü, Amazon ormanlarını acımasızca katlettik. Nükleer santraller ve çeşitli ülkelerde gerçekleştirilen nükleer denemeler de bütün bunların üzerine tuz biber ekti. Ve sonuçta, farkında olmadan ozon tabakasını deldik. Atmosfere yaydığımız sera gazlarının ozon tabakasını delmesi sonucunda buzullar erimeye başladı… Farkında olmadan dünyayı kendi ellerimizle cehenneme çevirdik,”[443] türünden lafolojilerine de “prim” vermemiz mümkün değildir! “Farkında olmadan dünyayı kendi ellerimizle cehenneme çevirdik” diyenler; bunu biz yapmadık; sizde bunun doğrudan müsebbibinin sürdürülemez kapitalizm olduğunu göz ardı ettirmeye kalkışmayın… Hayır; sorun, Serdar M. Değirmencioğlu’nun, “İnsanların çoğunluğu, kendi yaşamını en rahat hâle getirme çabasında ve bu çaba hem başkalarına hem de doğaya sırt çevirmeye neden olabiliyor. Dünya karmaşıklaştıkça, insanlara biçilen rol, sadece bir tüketici olmak ve gerisini merak etmemek…”[444] ifadesindeki üzere bireysel değil; bireyi biçimlendiren bir “izm”e yani “ekonomi-politika”ya mündemiçtir; o da -bıkıp usanmadan tekrarlayayımkapitalizmdir… O hâlde Garanti Bankası eski Genel Müdürü ve Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF – Türkiye) Yönetim Kurulu Başkanı Akın Öngör’ün, Türkiye’de doğal hayatı ve çevreyi koruma bilincini geliştirmenin çok zor olduğunu belirterek, TÜSİAD üyesi bazı sanayicilere bile çevre bilincini anlatmakta zorlandıklarını açıkladığı[445] gülünçlükleri eleştirerek aşmak gerekiyor… V.2-) OZONU TABAKASI DELİNEN DÜNYA “Gerçek radikallik, umutsuzluğu ikna edici bir şekilde açıklamakla değil, umudu mümkün kılmakla olur.”[446] Ozon tabakası delindiği bir dünyada yaşadığımızı biliyoruz değil mi? Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 114Ozon tabakasındaki delik Eylül 2006’da, bugüne kadar ölçülen en geniş boyutuna ulaştı. NASA’ya bağlı Goddard Space Flight Center’dan Paul Newman, Güney Kutbu üzerindeki ozon deliğinin 21-30 Eylül tarihlerinde 27.4 milyon kilometrekare olarak ölçüldüğünü belirtti. Newman, bu genişliğin bugüne kadar belirlenenlerin en büyüğü olduğunu söyledi. Deliğin bu boyutu, Kuzey Amerika kıtasının yüzölçümüne yakın bir büyüklüğü ifade ediyor.[447] Ayrıca Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’nün web sitesinde yer alan, “Ozon ve UV” başlıklı araştırmada, ozon tabakasındaki şiddetli incelmenin, kuzey kutbunun etrafında Avrupa kıtasının iki katı büyüklüğünde bir alanı kapladığı belirtildi. Araştırmada, şu tespitlere yer verildi: “Günümüzde ozondaki azalma tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Özellikle 1970’li yılların başından beri her iki yarım kürenin orta ve kutup enlemlerinde, toplam ozon miktarının yıldan yıla giderek önemli derecede azaldığı belirlenmiştir. Buna göre yerden 15-20 km. yükseklikteki azalma oranı yüzde 95’tir. Şiddetli ozon incelmesi olarak adlandırılan bu alanın büyüklüğü ABD’nin yüzölçümüne yakındır. 1980 ve 1990’lı yıllarda ozonda görülen azalma eğilimi ise 1970’li yıllardan daha büyük ve önemlidir.”[448] V.2.1-) TÜRLER YOK OLUYOR “Giden hayatı getirebilecek hiçbir şey yoktur.”[449] Ozon tabakası delinen yerkürede türler de yok oluyor,[450] daha doğrusu yok ediliyor…[451] Dünya Doğayı Koruma Birliği’nin 2006 raporu, doğal yaşam ortamlarının zarar görmesi nedeniyle 16 bin 119 hayvan türünün tükenmekte olduğunu gösterdi. Listeye bu yıl eklenen 530 tür arasında suaygırları, kutup ayıları, çöl ceylanları, balıklar ve Akdeniz çiçekleri yer alıyor. İki yılda bir yayımlanan “kırmızı liste”ye dünyadaki kozalaklı ağaçların ve memelilerin dörtte biri, kuş türlerinin sekizde biri dahil olmuş durumda…[452] Ve Türkiye… Türkiye’deki 42 bitki ve hayvan türünün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu bildirildi…[453] Türkiye kuş türleri açısından Avrupa’nın en zengin ülkesi olma özelliğini kaybetmek üzere. Her dört kuş türünden birini yitiren Türkiye’de 45 türün varlığı kritik sınırda…[454] Prof. Gökçeoğlu, Türkiye’deki 13 bitki türünün neslinin tükendiğini belirtti, “9 bini aşkın endemik bitki türünden 1030’unun nesli de tükenme tehlikesiyle karşı karşıya” dedi…[455] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 115V.3-) SİYANÜR VE ALTIN “Kanatları altınla kaplı kuş uçamaz.”[456] “Altın! Sarı, pırıl pırıl, halis altın! Yok tanrılar… Şu kadarı yeter çevirmeye karayı aka; eğriyi doğruya, kötüyü iyiye; soysuzu soyluya; kocamışı gence; yüreksizi yiğide..’ Shakespeare, ‘Atinalı Timon’ da altını, ‘insanı baştan çıkaranı’ böyle tarif eder ve bu, ‘hırsıza unvan, nişan, şan veren sarı köle’ ye şöyle bağırır: ‘Çekil karşımdan, kahrolası çamur, ulusları birbirine düşüren, insanlığın orta malı orospu.’ Altın budur. Sermaye düzenini anlatmak istiyorsanız işe onunla başlamanızda yarar vardır. Çünkü işin özü, ‘insanlığın yabancılaşmış yeteneği’ odur. Onu elde edebilmek için insanın insanlığından, kendi özünden uzaklaşmasından daha doğal ve çirkin başka bir şey düşünülemez. Altın zevzek bir hayat, anlamsız bir ölümdür. Sistemin simgesidir o! Tuhaf bir elementtir altın. Altın madeninden söz ederiz ya, gerçekte o bir maden değildir. Atom numarası 79 olan, kimya derslerinden anımsayacağınız ‘periyodik cetvel’ de, ‘Au’ simgesiyle işaretlenen yumuşak, parlak sarı renkte metalik bir elementtir. Kadının süsü, erkeğin öfkesi, devletlerin zenginliğidir. Hemen her yerde ama çok az miktarda bulunur. Bu nedenle de altın endüstrisinde, ‘Parts per Million’ (ppm), yani ‘milyonda bir’ ölçüsü kullanılır. ‘Ne işe yarar?’ diyeceksiniz. Elektrik iletkenliği yüksektir; bu nedenle elektrik ve elektronikte, kızılötesi ışığı yansıtma özelliğiyle de astronotların, kozmonotların elbiselerinde kullanılır. Ama o asıl olarak süslü bir yatırımdır. Hayır, o asıl olarak merkez bankası kasalarının süsüdür. Çıkarılan altınların yarıdan fazlası devletlerin depolarında, devletlerin ‘zenginliği’ olarak yalnızca saklanır. Bu, doğanın her köşesinde bulunan elementi çıkarmak için işçiler, büyük bir tehlike altında ter dökerler. Altının bulunduğu yerlerde, çevrede ölüm kol gezer. Çünkü altın siyanürle, ölümün en hızlısıyla çıkarılır. Peki nasıl çıkarılır? Önce ruhsatlar alınır, sonra insanlar evlerinden kovulur, ormanlar kesilir, değerli su kaynakları bol bol kullanılır, toprakta kazılan kocaman çukurlarda, büyük siyanürlü çamur gölleri oluşur. 7-8 yıl sonra iş biter ve geride ölü topraklar kalır. Siyanürlü çamur nehirlere bulaşır. Ölüm toprakta yaşamaya ve sağa sola sızmaya devam eder. 1995’te İngiliz Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 116Guyanası’nda böyle oldu. 2000 yılı şubat ayında Romanya’da Baia Mare’de böyle oldu. Zehir Tuna Nehri’ne karıştı. Amerika’da Yellowstone altın ocağını, zamanın ABD Başkanı Clinton, ‘Amerikan teknolojisi, ocağın çevreye vereceği zararı önleme garantisi vermediği için’ kapattı. Altın ocakları hangi yüksek teknolojiyle çalışırsa çalışsın, geride ölüm bırakıyor.[457] Deprem ya da bir başka yıkıcı güç, örneğin bombalar, insanların ve çevrenin ocaklardan yayılacak ölümünü garantiliyor.”[458] DÜNYADA ALTIN ÜRETİMİ[459] ALTIN ÜRETEN ÜLKELER ÜRETİM (Ton) HİNDİSTAN 695 TÜRKİYE 303 İTALYA 284 ÇİN 257 ABD 220 JAPONYA 166 MISIR 125 ENDONEZYA 86 GÜNEY KORE 80 V.3.1-) “BAKIN NE DİYORLAR” MI? “Her şey karanlık, nerede insanlık, kula kulluk edene yazıklar olsun.”[460] “Bakın ne diyorlar” mı? Siz bakmayın onların dediklerine! Kanadalı Eldoradogold Madencilik’in Türkiye temsilcisi Tüprag[461] Metal Madencilik A.Ş. tarafından işletilen madenin Halkla İlişkiler Müdürü Mehmet Yılmaz, madenlerinin ve maden çıkartırken kullandıkları siyanürün çevreye, doğaya ve insan yaşamına zarar vermediğini iddia ederek, siyanürle maden çıkartma işlemini savunurken, dünyadaki en Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 117zehirli madde olarak bilinen siyanürün, Türkiye’de pek çok sanayi dalında kullanıldığına belirterek şirketini savunurken, şunları kaydetti: “Türkiye’de yılda 270 bin ton siyanür kullanılıyor. Biz madende 1 ton suda 350 gram siyanürle, yılda 2 bin ton siyanür kullanıyoruz. Altını çıkartmanın başka bir yolu yok”. Yılda 2 bin ton siyanür kullandıklarını söyleyerek maden şirketini savunan Yıldız, ayrıca şirketlerinde çalışan işçilerin hepsinin de çevreci olduğunu ve şirketin bir olumsuzluğu olduğu takdirde kendilerini şikayet edebileceklerini iddia etti![462] Oh ne âlâ değil mi? Goldaş Üst Yöneticisi Sedat Yalınkaya da ekliyor: “Amerika’nın ortasına gidin bir sürü altın madeni var. İşin zararlı kısmı siyanür. Ama bu da yöntemlerden biri sadece. Kaldı ki siyanürü işlem sırasında ayrıştırıyorsanız bunun zararı sıfıra iniyor. Kaz Dağları’ndaki altın arama sürecinde de ‘Vatan elden gidiyor!’ durumu başladı. Türkiye’de maden sektörü yok denecek kadar azdır. Birkaç madencilik şirketi vardı, onlar da farklı alanlara geçtiler. Yeraltı zenginliklerimizi ve bunlardan nasıl yararlanabiliriz, bilmiyoruz. Türkiye’de gerçekten altın var; ama değerlendirme aşamasında sıfır noktasındayız. Dünyada toplam altın rezervi 42 bin 500 ton ve bunun yüzde 65’i ABD, Kanada, Avustralya ve Güney Afrika’da. Türkiye’de altın potansiyelinin 6 bin 500 ton olduğu tahmin ediliyor. Değeri ise 70 milyar dolar. Türkiye, dünya altın üretimi sıralamasında yer almamasına rağmen 6 bin 500 ton altın ve 100 bin ton üzerindeki gümüş potansiyeli ile dünyanın sayılı altın ve gümüş üreticileri arasında yer alabilecek kapasiteye sahip. Ülkenin yeraltındaki değerlerinden ürettiği ekonomik kâr sıfır. Rusya’yı düşünün. Rusya ekonomik bunalımlarını nasıl atlattı? Yeraltı zenginliklerini kullandı. Ülkesini seven insanın böyle davranmaması gerekir diye düşünüyorum”![463] İnsansız, çevresiz bir serbest piyasa ekonomisi! Oh ne âlâ değil mi? Oysa hâlâ bilmeyen, duymayan var mı? V.3.2-) HÂL BİLMEYEN, DUYMAYAN VAR MI? “Mutluluk, maddi sevinçlerden oluşsaydı, çayıra kavuşan öküzleri mutlu saymamız gerekirdi.”[464] Hâlâ bilmeyen, duymayan var mı? “Toroslar’da, Kazdağları’nda, Kaçkarlar’da, Munzur Vadisi’nde, Sivrihisar’da, İzmir Efemçukuru’nda ‘altın avcıları’ doğayı, insanları, çevreyi, kültürü, tarihi, hukuku kirletmeye devam ediyor… Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 118‘Altın Avcıları’ bulaşık ve çamaşır makinesi dağıtarak bu çevre kirliliğini, hukuk kirliliğini temizleyemez…”[465] Hâlâ bilmeyen, duymayan var mı? “İda, Madra, Kışladağı, Kaçkarlar, Tunceli Ovacık, Bergama, Toroslar… ‘Altın Avcıları’ siyanürü severler, insanı, doğayı sevmezler… Gözleri Üçüncü Dünya Ülkeleri’ndedir siyanürü seven ‘Altın Avcıları’nın… Hem doğayı, hem insanı katlederler!.. Kara Afrika ülkeleri, Endonezya, Malezya, Güney Amerika’ nın dağları, ovalarına siyanür verip altın çıkarırlar… Yıllar önce Türkiye’ye geldiler, Bergama Ovacık’ı mesken tuttular, tıpkı Avustralya çöllerini, Kongo’yu, Gana’yı, Tanzanya’yı kuşattıkları gibi… Şimdi sırada İda ve Madra Dağları… Eşme Kışladağı’nda onlar, İda ve Madra Dağları’nda onlar… Türkiye 780 bin kilometrekarelik bir alanda bulunuyor… ‘Altın Avcıları’ na verilen ruhsat alanı ise 455 bin kilometrekare… ‘Altın Avcıları’ Türkiye’nin yüzde 58.5’ini yağmalamak için kollarını sıvamışlar… Bakın, Kanadalı Eldorado’nun Türkiye’deki şirketi Tüprag Genel Müdürü Mehmet Yılmaz’ın Kışladağı’yla ilgili sözleri: ‘Bir kişinin şikâyetiyle 167 milyon dolarlık tesisimizde üretim duruyor. Sektörün en önemli sıkıntısı, idare mahkemeleri. Konuyu bilmeyen mahkeme heyeti, bilirkişi gönderiyor. Onlar da konuyu bilmediklerinden zor duruma düşüyoruz. Çözüm, ihtisas mahkemelerinin kurulmasıdır. AB uyum çalışmaları nedeniyle 2-3 yıl sonra maden işletme ruhsatı alamaz hâle gelebiliriz. Madenciliğin Çevre Bakanlığı’na bağlanması için yoğun bir çaba var. Bu, sektör için felaket olur.’ Siyanürün insanı ve doğayı zehirlediğini bilmiyor mu ‘Altın Avcıları’nın sözcüleri? Biliyorlar!”[466] Hâlâ bilmeyen, duymayan var mı? Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 119V.3.3-) ÖRNEK(LER) Mİ? “En çok bize faydalı olan şeyleri hor görürüz.”[467] Biliyor musunuz? Dünyadaki zengin maden yataklarına sahip olan ve Ovacık’ta siyanürle altın arama faaliyeti yürüten Rio Tinto şirketinin toplantı notlarına göre şirket, insan sağlığına ve çevreye zarar veren Hidrokarbon atıkları için Ovacık’ta, “Hidrokarbon Toplama İstasyonu” kurmayı planlıyor… Rio Tinto’nun maden arama çalışmalarında kullandığı Hidrokarbon’un insan ve çevre sağlığı üzerindeki etkilerini değerlendiren Ankara Çevre Mühendisleri Odası Şube Sekreteri Baran Bozoğlu, özellikle sıcak havalarda yer seviyesinde ozon oluşumuna neden olan Hidrokarbon’un solunum yoluyla insan üzerinde kanserojen oluşumuna neden olduğunu söyledi![468] Biliyor musunuz? Çanakkale’nin Çan ilçesine bağlı Etili Köyü’nde yürütülen altın arama çalışmaları, bölgedeki 23 köyün yararlandığı suyu zehirledi. Etili Köyü çevresinde siyanürle altın arayan firma, su havzasını kirlettiği ve ön ÇED raporu bulunmadığı gerekçesiyle Çan Kaymakamlığı ve Çan Belediyesi’nce uyarıldı![469] Biliyor musunuz? Ovacık’ta açık altın ocağında altın bitti. Kapalı ocak ise hâlâ çalışıyor. Kaz Dağları’nın güneyinde, zeytiniyle ünlü Madra Dağı’ndan da her gün 375 ton toprak kamyonlarla Ovacık’a getirilip içindeki altın zerreleri siyanürle ayrıştırılıyor![470] Biliyor musunuz? Çanakkale’nin Bayramiç ilçesine bağlı Muratlar köyünde, üç ayrı noktada sondaj çalışmalarını sürdüren firmaya, yöre halkının tepkisi sürüyor. Sondaj çalışmalarının tamamlandığı alanlarda, kaynağı henüz bilinmeyen bir tür yapışkan maddenin dikkati çektiği bildirildi. Çanakkale’nin Muratlar Köyü Muhtarı Mehmet Aydoğan, köy sınırları içinde yürütülen altın madeni arama ve sondaj çalışmalarının bir an önce durdurulmasını istediklerini belirtti. Aydoğan, köy halkından bazı vatandaşların, yörede sondaj çalışması yapan Teckcominco firmasında işçi olarak çalıştıklarını, ancak köyün içme sularının bozulması nedeniyle, tüm çalışanların işi bıraktığını söyledi![471] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 120Biliyor musunuz? AB uyum süreci kapsamında, demokratik bir yapının gereği olarak yaşamımıza giren Bilgi Edinme Hakkı Yasası, keyfi yaklaşımlarla uygulanmıyor. Maliye Bakanlığı, Bergama Ovacık altın madenini işleten şirketler tarafından, 1997 yılından bu yana devlete ödenen vergi miktarını üç yıldır ısrarla gizliyor. Siyanüre karşı mücadele yürüten Bergama köylülerinin avukatlarının, şimdi Koza Holding’in işlettiği madene ilişkin yaptıkları bilgi edinme başvurusu, mahkeme kararı bile hiçe sayılarak yanıtlanmıyor![472] Biliyor musunuz? Altın madenciliğinin, yargı kararlarını hiçe saydığına ilişkin bir iddia daha ortaya atıldı. Koza Altın İşletmeleri’nin[473] Balıkesir’in Havran ilçesindeki altın madeni mahkeme kararıyla mühürlenirken, buna rağmen Havran’dan, aynı şirkete ait İzmir Bergama’daki Ovacık Altın Madeni’ne 40 gün toprak taşınmış![474] Biliyor musunuz? Dünya altın madenciliğinin yüzde 60’ını ellerinde bulunduran Kanadalı şirketler, 2007 yılında topa tutuldu. BM 2007 mart ayında ilk kez bir hükümeti, Kanada hükümetini “madencilik şirketlerinin yerlilerin yaşadığı yerlerde yürüttüğü faaliyetleri gözlemlemeye” çağırdı. Kanadalı altın firmalarından Barrick Gold’un faaliyetleri de aynı yıl, büyük şirketlerin insan hakları ihlâllerini ve çevreye verdikleri hasarı izleyerek “etik açıdan doğru firmalara yatırım yapmak isteyenler için raporlayan” ABD merkezli Corpwatch’ın raporuna takıldı![475] V.4-) T.“C”NİN ALTIN REKLAMLARI VE GERÇEK “Reklamcılık, yarı doğrulardan tam yalanlar üretme sanatıdır.”[476] T.“C”nin siyanürle altın çıkartılması konusundaki “reklamları”yla, G. Orwell’ın, “Reklamcılık çöp tenekesinin tıngırdamasıdır,” saptaması arasında bire bir uyum vardır… Öncelikle saptayalım “Bergama’da başlayan altın serüveni, Eurogold’dan, merkezi ABD’nin Denver kentindeki Newmont’a, Newmont’tan Normandy’ye ve Normandy adına Koza Davetiye Şirketi’ne uzanan bir el değiştirme sürecidir”;[477] çok uluslu talan ve T.“C” ile doğrudan ilintilidir… Bilmeyen yok: Türkiye, daha önce İzmir Bergama’da, şimdi ise Çanakkale’de tartışmaya yol açan altın madeni rezervi bakımından Güney Afrika’nın ardından ikinci sırada. ABD, Kanada ve Avustralya, altın rezervi konusunda öne çıkan diğer ülkeler. Türkiye’nin hâlen Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 121işletilebilir altın rezervleri 650 ton civarında. Ancak, yapılan son çalışmalar ışığında rezervin 6 bin 500 ton civarında olduğu tahmin ediliyor. İşletilebilir altın rezervleri bakımından İzmir, Uşak, Gümüşhane, Balıkesir, Gümüşhane ve Çanakkale ilk sıralarda yer alırken, birçok ilde de altın rezervi bakımından zengin olduğu biliniyor. Dünya rezervi ise 42 bin 500 ton. Türkiye yılda yaklaşık 10 ton civarında altın üretirken, 250 ton civarında ise ithalat yapıyor. Altına ödenen döviz yıllık 5 milyar doları buluyor. Buna karşılık Türkiye’nin altın potansiyelinin maddi değerinin yaklaşık 70-200 milyar dolar civarında olduğu belirtiliyor. Oluşturduğu katma değer ile bu rakam 800 milyar dolara ulaşıyor.[478] Söz konusu rezervler açısından İTÜ Metalürji Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr. İsmail Duman, Maden, Doğrudan Yabancı Yatırımlar, Teşvik ve İstihdam yasalarıyla birlikte Türkiye topraklarının yaklaşık yüzde 17’si satılırken, çokuluslu maden şirketlerine 5 yıllık vergi muafiyeti verildiğini ifade etti. Türkiye’de 1997 ile 2001 arası verilen maden ruhsatları 15 bin 506 iken 2002 ile Mayıs 2007 arası 43 bin 588’e yükseldiğine dikkat çekerek çokuluslu maden şirketlerinin 150 bin kilometrekareden fazla alana sahip olduğunu söyledi. Ve de Duman, altın madenlerinin açıldığı bölgelerde insanlara verilen zararın korkunç boyutlara ulaştığının ve ekonomiye hiçbir katkısı olmadığının altını çizerken[479] vurgulayalım; topraklarını altın için zehirleyen T.“C”dir! Örneğin; 2006 yılında Uşak’ta, Eşme, Kışla’da, altın madeninde ilk altını Enerji Bakanı Hilmi Güler dökmüş ve Kanadalı Eldorado Gold firması yöneticilerinin de aralarında bulunduğu bir törende, “Engellerle karşılaşsak da bunlara aldırmayarak, Türkiye’nin zenginliklerini ekonomiye kazandırmak için çalışmaları sürdüreceğiz” demişti.[480] Örneğin; İzmir’de Efem Çukuru köylüleri, Kanadalı altın şirketi için topraklarının acil kamulaştırılmasını isteyen Bakanlar Kurulu’ndan davacı oldu. Efem Çukuru Köyü’nde ‘Acele Kamulaştırma Kanunu’yla kamulaştırılması istenen 35 parselden 14’ünün sahibi, Bakanlar Kurulu kararının yürütmesinin durdurulması ve iptalini isteyerek Danıştay’a gitti.[481] Efemçukuru’nda altın madenine karşı köylülerin itirazlarına rağmen Bakanlar Kurulu’ndan jet kamulaştırma kararı çıkması bölgeyi şoke etti.[482] Ama aldıran kim?[483] Evet aldıran kim? T.“C” mi? Elbette değil… Bakan Veysel Eroğlu’nun, Çal Dağı’ndaki nikel madenini işletmek için orman izni bekleyen Sardes Şirketi’ni ziyareti, bölge halkı tarafından protesto edildi. Bakanı pankart ve sloganlarla protesto eden bölge halkı, ‘İngiliz şirketin değil bizim sesimizi duy” dedi. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 122Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun Çal Dağı’nda sülfürik asit yöntemiyle nikel madeni çıkaran Sardes Nikel Madeni İşletmeleri’ni ziyaret edeceği haberi üzerine Turgutlulular, ellerinde döviz ve pankartlarla madene giden yola yürüdüler. Madene yürümeleri jandarma tarafından engellenen Turgutlulular, soğuk ve yağmura rağmen bakana tepkilerini duyurabilmek için yol üzerinde iki saati aşkın bir süre bekledi.[484] Ayrıca konuyla doğrudan bağıntılı bir şey daha: Erzincan’ın İliç ilçesinin Çöpler köyünde altın çıkarmaya hazırlanan çokuluslu şirketin, dönemin AKP’li milletvekillerini, yerel yöneticileri ve köylüleri gruplar hâlinde ABD’ye götürmesi işe yaradı. “Altın gezileri” kitaplaştırılırken; geziye katılan isimler “siyanürle” ilgili görüşlerinde şirket temsilcilerini bile yaya bıraktı. ABD-Kanada ortaklı çokuluslu şirketin Türkiye’deki faaliyetlerini yürüten Çukurdere Madencilik, halkın tepkisini önlemek için 2005 ve 2006 yıllarında 10’ar günlük üç ABD gezisi düzenledi. ABD’nin Nevada eyaletiyle Chicago kentini kapsayan ilk gezi 15 Ekim 2005 tarihinde, ikincisi 2006 yılının Temmuz ayında, son gezi ise 17 Eylül 2006 günü gerçekleşti.[485] V.4.1-) “YOLU AÇAN” BERGAMA… “Dünyada görmek istediğiniz değişimin ta kendisi olmalısınız.”[486] Bergama bir mücadele ve -doğrusu/ yanlışıyla- bir “ilk”tir; bu nedenle de tarihsel bir laboratuvardır…[487] Bergama -hemen hemen- yaşaması gereken her şeyi yaşamıştır… T.“C” ve gerçeğiyle tanışmışlardır: Siyanürle altın çıkarılmasına karşı savaşım veren Bergama köylülerinin avukatları, İçişleri Bakanlığı’nca fişlendi. Bakanlığın, Koza Altın İşletmeleri’ne gönderdiği yazıda, çevreci avukatların “suç örgütü” kurdukları ima edildi…[488] Hukuk(suzluk)un ne anlam taşıdığını görmüşlerdir: Kesinleşmiş yargı kararına karşı Bakanlar Kurulu’nun prensip kararıyla işletmede tutulan Bergama Ovacık Altın Madeni’nin kapatılmasına karar verildi. Danıştay, idarenin yargı kararlarını uygulamakla görevli olduğunu belirterek Ovacık Altın Madeni’nin siyanürlü yöntem kullanılarak işletmesine izin veren Bakanlar Kurulu kararını geçersiz saydı…[489] İhanete tanık olmuşlardır: Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 123Çizgili pijamasıyla Bergama köylülerinin sembolü olan “Hopdediks” lakaplı Bayram Kuzu’nun oğlu Necati Kuzu, babasının yıllarca kapanması için mücadele verdiği Ovacık Altın Madeni’nde çalışmaya başladı. “Babanın kemikleri sızlayacak” gibi sözlere çok kızdığını söyleyen Kuzu, “Babamın mezarını bile maden yaptırdı. Kemikleri sızlamaz. Madeni kimse kapatmaya çalışmasın. Evvela beni öldürürler” dedi…[490] Sonra şiddete ve saldırıyı yaşamışlardır: İzmir’in Dikili İlçesi’nde gerçekleştirilen Dikili Barış, Demokrasi ve Emek Şenlikleri kapsamındaki ‘Siyanür-Altın Çevre Paneli’ öncesinde Bergama’daki altın madenini işleten Koza şirketinin çalışanlarıyla, katılanlar arasında sopaların kullanıldığı, sandalyelerin havada uçuştuğu kavga çıktı. Dikili Barış, Demokrasi ve Emek Şenlikleri etkinliklerinden birisi olan ve 19 Ağustos 2006 saat 11.00’de gerçekleştirilecek ‘Siyanür-Altın-Çevre Paneli’ öncesinde Bergama’daki altın madenini işleten Koza şirketinin çalışanları ile paneli izlemeye gelenler arasında gerginlik yaşandı. Panel öncesi Belediye’yi ve panele katılacak konuşmacıları arayarak, panelin altın madeni aleyhinde olduğunu, kendilerinin çağrılmadığını ileri sürüp, protesto edeceklerini açıklayan Türkiye Maden İşçileri Sendikası Ege Bölgesi Şubesi yönetim kurulu üyeleri ile yaklaşık 100 madenci ve yakını, panelin yapılacağı Gonca Ezgi İskele Cafe’ye geldi. Yaklaşık 100 kişi kapasiteli kafeye kalın sopalara iliştirilmiş, altın madeni çıkarılmasını destekler içerikli pankartlarla ve Türk bayraklarıyla girmek isteyen, başlarında madenin Halkla İlişkiler Müdürü Hayri Öğüt’ün bulunduğu maden çalışanları ile dinleyici olarak panele katılanlar ve belediye görevlileri arasında tartışma çıktı. Tartışma kısa sürede sopa, şişe ve sandalyelerin kullanıldığı kavgaya dönüştü. Yaklaşık yarım saat devam eden olay sırasında her iki taraftan yaralananlar oldu. Olaylar sırasında Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven de maden çalışanlarınca tartaklandı…[491] Ya sonra mı? İzmir’in Dikili ilçesinde yapılan “Dikili Barış, Demokrasi ve Emek Şenlikleri” kapsamındaki “Siyanür-Altın Çevre Paneli” öncesinde çıkan olaylar nedeniyle adliye sevk edilen 20 kişi 19 Ağustos 2006’da serbest bırakıldı…[492] Bergama deneyi hepimize, hareketin düzenin sınırlarıyla sınırlanmayan bir halk hareketinin direnişi olmadığı taktirde kazanamayacağını göstermiştir… Yolu açmıştır… Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 124V.4.2-) İDA YANİ KAZDAĞI “Eğer imkânsızı gerçekleştiremezsek, aklımızın almayacağı korkunç şeyler gelecek başımıza.”[493] Bergama’nın ardından -bir çok deneme ile- sıra şimdi de İda yani Kazdağı’ndadır… “Siyanürünüzü başka yere akıtın. İstihdamınız sizin olsun! Altınınız sizin olsun! Paranız sizin olsun! Bin pınarlı İda’ya dokunmayın!”[494] haykırışlarına konu olan tarihi çevre; yani Kazdağı diye anılan “İda neresi” mi? Hikâyesi şu: Tanrıların Dağı Olimpos’ta yapılan bir düğüne tüm tanrı ve tanrıçalar davet edilmiş, ancak nifak tanrıçası Eris çağrılmamıştı. Buna sinirlenen Eris eğlenceyi bozmak için düğün sofrasına, “en güzele” yazılı altın bir elma atar. Güzel olduğunu düşünen tanrıçaların ellerinde dolaşan elma sonunda üç güzelin arasında kalır. Zeus’un huzuruna çıkan Hera, Afrodit ve Athena elmayı en güzele vermesini isterler. Zor durumda kalan Zeus onları, en güzeli seçmesi için İda Dağı’nda çobanlık yapan Paris’e gönderir. Ancak Paris sıradan bir çoban değil Truva Kralı’nın oğludur. Doğduğunda kâhinler ‘Bu çocuk Truva’nın mahvına sebep olacak’ deyince İda’ya bırakılmış, burada büyümüştür. Paris kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i güzel seçer. Ardından Helena’yı alıp Truva’ya kaçırır. Böylece savaşlar başlar ve kehanet doğru çıkar… Söz konusu hikâye konu olan bölgenin özelliğine gelince: Dünyada göknarı ile meşhur olan Kaz Dağı, kendisine has 43 endemik bitki türüne sahip.[495] 258.190 hektarlık bir ormanlık alana sahip olan Kazdağları’nda zengin bir genetik çeşitlilik bulunuyor. Çanakkale, Gönen, Biga ve Balıkesir’e uzanan dağların endemik bitki örtüsü, binlerce yıla yayılan kültürel birikimi, bin pınarlı su kaynakları ile eşi benzeri bulunmaz bir yaşam kaynağı. Bir yılda tükettiği karbondioksit miktarı 516.380 ton olarak hesaplanan dağlar, küresel ısınmanın yöredeki etkilerini önemli ölçüde azaltırken; ürettiği oksijen miktarı (375.400 ton) ile bölgeyi dünyanın oksijeni en zengin yörelerinden birisi hâline getiriyor. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 125Bilim insanları Kazdağları’ndaki ormanların zarar görmesinin ekosistemi bozacağına bunun da kuraklığın artmasına, erozyona, sel ve fırtınaların çoğalmasına yol açacağını dile getiriyorlar. İnsan ve diğer canlıların yaşamında giderilmesi olanaksız sorunları da beraberinde getireceği bu durumun, tarım alanlarının da azalması anlamına geleceğine, dolayısıyla çiftçilik yapan yöre halkı için tam bir yıkım olacağına dikkat çekiliyor.[496] Şimdilerde altın arayıcılarının saldırısına maruz kalan bölge konusunda T.“C”nin duyarlılığı,[497] Soli Özel’in deyişiyle, “Nerdeyse sıfırdır”![498] Kolay mı? “Altına hücum”un yeni hedefi, ülkenin tarihi ve doğal varlıklarının en bilinen simgesi olan bir bölge; Kazdağı![499] Şu anda 11 firmanın Kazdağı’nda 36 bölgede çalışma yaptığı belirtiliyor.[500] Türkiye’nin akciğeri olarak bilinen Kaz Dağları’nda, altın ve gümüş için, 13 işletme ve 24 arama ruhsatı verildi.[501] Doğu Akdeniz’deki çevre derneklerinin Ortak Sekreteri Oktay Demirkan, Kaz Dağı’nda altın çıkarılırsa 1 trilyon ton toprağın işleneceğini ve 400 bin ton siyanürün kullanılacağını, 2 milyon 580 bin dönüm ormanla 10 milyon zeytin ağacının etkileneceğini, su kaynaklarının azalıp kirleneceğini, orman köylülerinin geçim kaynağı azalıp göçe zorlanacağını; 20 bin zeytin üreticisi, 80 bin zeytin işçisi ile 30 bin ailenin etkileneceğini ve ürünlerini satamayacağı gibi, bölgeye de turist gelmeyeceğini vurguladı. 1 ton kayada 3 gram altının olduğuna işaret eden Demirkan süreci şöyle anlattı: “3 gram altını kazanmak için yaklaşık 1 ton kaya önce un hâline getiriliyor, sonra da sodyum siyanürle yıkanıp 3 gram altın kazanılıyor. Geriye de 1 ton siyanürle kirlenmiş kaya tozu kalır. Bu siyanürlü atığa siyanür çamuru diyoruz. Bu işlem çok büyük alanlarda gerçekleştiriliyor ve yöre insanının ekonomisi göz ardı ediliyor, ekosistem tahrip ediliyor, orman, mera, tarla gibi yer üstü zenginlikleri tahrip ediliyor, yeraltı suları siyanürle kirletiliyor. Dün Bergama’dan bugün ise Kaz Dağları’ndan yükselen çığlığın ana nedeni bu. Bergama olayı Bergama’la sınırlı değildir.”[502] Evet, evet Kaz Dağları’nda altın aramak isteyen firmaların elinde 2017 yılına dek işletme ruhsatı bulunması ve ruhsatı uzatma haklarının olması ekosistemin tamamen ortadan kaldırılacağı gerçeğini ortaya koyuyor. Sadece Çanakkale’deki firmaların, 18’i işletme, 2’si ön işletme, 28’i ise arama ibareli toplam 48 ruhsatla faaliyet gösterdiği belirlendi.[503] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 126Çanakkale Kaz Dağları’nda 11 şirketin 36 ayrı noktada sürdürdüğü sondajla altın arama çalışması yine siyanür ve beraberinde açığa çıkan kanserojen etkili ağır metaller tehlikesini gündeme getirdi. Bölgede altının bulunması hâlinde kurulacak işletmede yılda ortalama 400 bin ton siyanür kullanılacağı tahmin ediliyor. Siyanür tek başına kansere neden olmasa da cevherin içindeki altını ortaya çıkarırken kadmiyum, arsenik, cıva, krom gibi kanserojen maddeleri aktif hâle getiriyor.[504] Bu arada Kaz Dağları’nda altın arama çalışmalarına tepkiler sürerken Maden İşleri Genel Müdürlüğü’nün, aralarında Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinin de yer aldığı beş altın sahasını işletilmek üzere ihale ettiği belirlendi. Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü Genel Müdürlüğü’nce (MTA) yapılan ön etütlere göre Balıkesir, Çanakkale, Gümüşhane ve Kırşehir’deki iki altın sahasında toplam 5 bin 300 kilogram görünür altın rezervi tespit edildi. Bu sahalardan dördü, özel sektör eliyle işletilmek üzere ekim ayında ihale edildi. Kırşehir’deki ikinci sahanın ihalesi ise bugün yapılacak. MTA’nın verilerine göre, Çanakkale Bayramiç’te 3.3 ton altını çıkartmak için 6 milyon ton toprağın, Gümüşhane’deki 1.1 ton altını çıkartmak için de 1.3 milyon ton toprağın işlemden geçirilmesi gerekecek.[505] Bu kapsamda Kaz Dağları’nda maden işletmek isteyen şirketler ve konuşlandıkları bölgeler şunlar: *Teck Cominco: Kanadalı şirket, Bayramiç Muratlar, Çan Söğütalan mevkilerinde sondaj izni aldı. Altın ve bakır arıyor. * Global Madencilik: Hasan Gülaçtı’nın yönetim kurulu başkanlığını yaptığı Türk şirketi, Küçükkuyu Fatma Kayası bölgesinde maden arıyor. * Oreks Madencilik: İşletme izni alan Türk şirketi Yenice’de kurşun çıkarıyor. * Koza Altın: Havran’da işletme ruhsatı alan şirket altın çıkarıyor. * Gesom Madencilik: Yenice’de kurşun ve çinko arıyor. * Kuzey ve Doğu Truva Madencilik: Teck Cominco’nun ortağı olan şirket arama ruhsatı aldı.[506] Kaz Dağları’ndaki altın arama izinleri, bölgenin ekolojik dengesini bozmasının yanı sıra su kaynakları açısından da önem taşıyor. Tüm Avrupa’da yasaklanmasına karşın Türkiye’de hâlen daha siyanürle altın üretilmesinin çevreye ve insan sağlığına zararı olmadığı savunuluyor.[507] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 127Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz yıllarda Türkiye’nin stratejik kurumları bir bir yabancılara peşkeş çekilmiş, ülke toprakları yabancılara satılmıştı. Şimdi de sıra dağlarımıza gelmiş görünüyor. Türkiye’de Mart 2007’de ilk kez bir dağ -Davras Dağı/Isparta- yap-işlet-devret modeli ile özel sektöre açılmıştı. Isparta’daki Davras Dağı’na talip olan Fransız Comag firması, Isparta Valiliği ile anlaşmaya vararak, Davras Dağı’nı 49 yıllığına kiralamıştı. Altın arama çalışmalarıyla gündemi meşgul eden Kaz Dağları aynı tehlikeyle karşı karşıya. Üstelik Kaz Dağları’nın karşı karşıya olduğu tehlikenin başka bir boyutu da tüm çevrenin söz konusu çalışmalardan büyük zarar görecek olması. Kaz Dağları, özellikle oksijen yoğunluğu açısından İsviçre’deki Alp Dağları’ndan sonra dünyada ikinci sırada yer alıyor. Hatta nem oranının çok düşük olması nedeni ile astım hastaları için biçilmiş bir kaftan niteliğinde. Yaklaşık 260 bin hektarlık alanı kapsayan bu bölgede, 1000’e yakın bitki çeşidi bulunuyor. Üstelik bu bitki türlerinden 50’ye yakını sadece bu bölgede yetişiyor. Kaz Dağları ayrıca zengin doğal su kaynakları nedeni ile “Bin Pınarlı İda” olarak adlandırılıyor. Devlet Su İşleri (DSİ) verilerine göre Kaz Dağları’nda yıllık 1.3 milyar metreküp su verimliliği mevcut. Böylelikle pek çok dere ve su kaynağını besleyen doğal su zenginliği sayesinde, küresel ısınma nedeniyle susuz kalan, özellikle büyük kentlere göre avantajlı bir bölge. Bölgede 11 şirketin 37 farklı noktada arama yaptığı biliniyor. Üstelik arama çalışmaları henüz altının aranması aşamasında yapılan sondajlardan ibaret. Şayet altın bulunursa ve bu firmalara işletme ruhsatı verilirse oluşacak zararlar göz ardı ediliyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, Kaz Dağları’ndaki altın arama çalışmalarına gösterilen tepkileri eleştirirken, kesilen ağaçlar için hektar başına 5 bin YTL alındığını söylüyor. Hektar başına Çevre ve Orman Bakanlığı 1500-2000 civarında fidan dikiyor. Bu fidanlar büyüdükçe ağacın boyu ve gövdesine göre yapılan sıklık bakımlarıyla 1 hektardaki ağaç sayısı da yaklaşık 150-200’e düşüyor. Güler’in yaptığı bu açıklamaya göre bir ağaç için kaba bir hesapla yaklaşık 25 YTL bedel ödenmiş oluyor. Ancak unutulmamalı ki bir fidanın ağaç olabilmesi için nerden baksanız 40-50 yıl gerekiyor. İddialara göre Kaz Dağları’nın Çan, Bayramiç ve Çanakkale bölgelerinde 13 bin 252 hektar alan için arama ruhsatı alınmış durumda. Ayrıca 600’ün üzerinde de sondaj yapıldığı belirtiliyor. Dolayısıyla bu rakamlar doğru ise yok edilen ağaç sayısı milyonlarla ifade edilebilir. Bunun Türkiye açısından ne kadar büyük kayıp olduğu ve parayla ölçülemeyeceği de bir gerçek. Ayrıca bir gram altın çıkarabilmek için neredeyse yarım ton su harcandığı ve bunun Kaz Dağları’nın su zenginliği için de ayrı bir tehdit olduğu da dikkat çekilmesi gereken diğer bir konudur.[508] Bunlara eklenmesi gereken diğer soru(n)lara gelince: Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 128Troia-İda Platformu, Kazdağları’nın termik santralların yarattığı kirlilik, asit yağmurları ve 400 ayrı noktada ÇED raporu olmaksızın yapılan altın arama çalışmalarının kurbanı olduğunu vurguladı![509] Bayramiç’in Muratlar köyündeki üç alanda sondaj izni alan Kanadalı Teck Cominco şirketi, ormanlık bölge içindeki çalışmalarını aralıksız sürdürüyor. Yerin metrelerce altına inen dev sondaj makineleri 24 saat toprağı kazıyor. Tüm bu gelişmeler yaşanırken Enerji Bakanı Hilmi Güler, “Kaz Dağları’nda yapılan sondaj çalışmaları kapsamında bir bardak çapında delikler açıldı. Bunun büyütülecek yanı yok” yönündeki açıklamalarıyla “ağaç katliamını” gölgelemeye çalışıyor![510] TEMA Vakfı, Maden Kanunu’nda yapılan değişikliklerin orman, tarım, mera, sit alanları, milli park ve özel koruma alanlarında büyük tahribatın önünü açtığına dikkat çekti. “Bu Maden Kanunu’yla nice Kaz Dağı yok olacak” denilen açıklamada, TEMA Vakfı’na son altı ayda ülkenin 95 ayrı noktasından maden arama ve işletme, taşocağı, kumocağı ihbarları yağdığı belirtildi![511] İyi de bunların karşısında siyanürcü ile devletin konumu nasıl denilirse? Halkın Kaz Dağları’nı koruma kararlılığı karşısında Enerji Bakanı Hilmi Güler, önce geri adım atma sinyali verdi. Güler, Çanakkale’de çevrecilerin, “Kaz Dağları ağlar, Bakan Güler” sloganları eşliğinde katıldığı madencilik panelinde, Maden Yasası’nın yeniden ele alınacağını açıkladı. Güler, ayrıca Kaz Dağları’nda, yaşayan halkın istemesi durumunda, bölgede madencilik yapılması konusunda referanduma gidilebileceğini de bildirdi.[512] Sonra da ekledi: “Çevre anamız, madencilik babamız. Bir de turizm çıktı, üçünü de seviyoruz. Ülkemizin çıkarları ne doğrultudaysa bunu uygulamaktan çekinmeyeceğiz. Çünkü her şeyi insan için yapıyoruz”![513] “Yöre halkına rağmen bir şey yapılmaz,”[514] diyen ve ardından da, bakanlığın bütçe görüşmeleri sırasında sodyum siyanürü savunan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler’e[515] Çanakkale’deki çevreciler, noter önünde yarım çay kaşığı siyanür yemesi için çağrıda bulundu…[516] “Bunlar ne demek” mi? Gayet basit: Güler, siyanürcülerle birlikte yolumuza devam edeceğiz diyor! Gerçekten de “Güler, Bergama’da olduğu gibi yükselen çevre hareketini ‘Ülkemizin altın zenginliğine müsaade etmek istemeyen dış kaynaklı grupların etkinliği’ olarak nitelendirdi. Homeros’un İlyada Destanı’nda ‘Bin pınarlı İda’ diye geçen Kaz Dağı’nı savunmak ‘ajan’lık oluyor”muş![517] Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 129Ya siyanürcüler mi? Kaz Dağları’ndaki altın arama faaliyetlerine tepkiler günden güne büyürken Koza Altın İşletmeleri A.Ş.’nin Genel Müdürü İsmet Sivrioğlu da, “Altın bulsalar dahi eğer halk istemezse altını çıkarmayacakları” sözü verdi![518] İster inanın, ister inanmayın… V.5-) EROZYON “Kum saatleri insana sadece zamanın hızla aktığını değil, günün birinde dönüşecek olduğumuz bir avuç tozu da hatırlatır.”[519] Topraklarını zehirleyen T.“C” bununla da sınırlanmayıp, sınırsız bir erozyon ile topraklarını yok ediyor…[520] TEMA’nın verdiği bilgiye göre, Türkiye’de her yıl 500 milyon tonu tarım alanlarından olmak üzere toplam 1.4 milyar ton verimli toprak erozyonla kaybediliyor. Başka bir deyişle 70 milyon adet 20 tonluk kamyonu dolduracak şekilde, Edirne-Kars karayolu uzunluğunda 40 metre genişliğinde 10 metre yüksekliğinde duvar olabilecek miktarda toprak yok oluyor. Büyük ölçüde tarım alanlarındaki erozyon sonucu akarsularla birlikte alandan taşınan toprak oranı, ABD’nin yedi, Avrupa’nın 17, Afrika’nın 22 katı düzeyine ulaşıyor. Fırat Nehri yılda 108 milyon ton, Yeşilırmak 55 milyon ton toprak taşıyor. Her yıl Keban Barajı’na 32 milyon, Karakaya Barajı’na 31 milyon ton toprak birikiyor. Ülke topraklarının yüzde 90’ında görülen toprak erozyonu, Avrupa’nın 17, Kuzey Amerika’nın altı katı düzeyinde yaşanıyor. Üretilemeyen en önemli kaynak olan verimli toprağın 1 santimetresinin oluşması, 500 yılı alıyor. Tarım için gerekli minimum 40 santimetrelik toprak için 20 bin yıl geçmesi gerekiyor. Cumhuriyet’in ilanından bu yana 44 milyon hektar mera alanı, 12.3 milyon hektara geriledi. Kaybedilen topraklarla elde edilebilecek 25 santimetre kalınlığında 2 milyon dekar tarlada, Türkiye şartlarında 600 bin ton buğday yetiştirilebileceği, bu buğdaydan 250 gramlık 2 milyar 400 bin ekmek üretilebileceği belirtiliyor.[521] Özetle Türkiye kara yüzeyinin yüzde 90’ında görülen erozyonla yaklaşık 67 milyon hektarlık arazide toprak giderek kayboluyor. Erozyon bu arazilerin yüzde 63’ünde çok şiddetli, yüzde 20’sinde orta şiddetli, yüzde 7’sinde hafif şiddetli görülüyor. Erozyonla yılda 90 milyon ton besin maddesi toprakla birlikte yitiriliyor. Amaç dışı arazi kullanımı, hatalı tarım teknikleri, kent, sanayi, ulaşım ve benzeri yatırımların yanlış konumlanması süreci de erozyonun hızını giderek artırıyor. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 130TEMA’dan alınan verilere göre Türkiye’de, işlenen yaklaşık 20 milyon hektarlık tarım alanının yüzde 75’inde yoğun erozyon görülüyor, sadece 5 milyon hektar tarım alanında sorun yaşanmıyor.[522] V.5.1-) ORMAN(LAR) VE 2B “Ölüm hayatta en büyük kayıp değildir. Asıl büyük kayıp, yaşarken içimizde ölendir.”[523] Ya orman(lar) ve AKP’nin yeniden hortlatmaya kalkıştığı 2B mi?[524] Ormanlar bir katliamla karşı karşıya… Türkiye’de 2006 yılında meydana gelen 2 bin 227 adet orman yangınında 7 bin 762 hektarlık alan tahrip oldu.[525] Orman Mühendisleri Odası Doğu Akdeniz Şube Başkanı Selami Tece, Dünya Ormancılık Haftası nedeniyle yaptığı açıklamada, “Her yıl erozyon nedeniyle 500 milyon ton toprak kaybıyla dünyanın önde gelen ülkeleri arasındayız,” dedi. [526] Antalya’nın en gür ormanlarına sahip Belek’te otel ve golf sahaları için yüzbinlerce ağaç kesildi. Anayasa Mahkemesi kararına rağmen ‘muhafaza ormanı’nda inşaatlar tam gaz… [527] Dünyanın en iyi ikinci fıstık çamı ormanının da bulunduğu Antalya Belek’te golf sahası yapımı için 500 bin ağaç kesildi.[528] Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “Antalya’da golf sahası izni verilen Belek ormanlarında 500 bin değil, 80 bin ağaç kesildi” açıklaması çevrecileri kızdırdı. TEMA yetkilileri, kesilen ağaç sayısının yüz binlerle ifade edilebileceğini açıkladı.[529] Ve nihayet Kültür ve Turizm Bakanlığı Yatırım ve İşletmeler Genel Müdürü Şenol Aydemir, Belek’te golf sahaları kurmak için 162 bin ağaçtan 80 bininin kesildiğini açıkladı! [530] Bundan başka Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sorgun Ormanı’ndaki otel inşaatının yapılacağı alanda, Orman Bölge Müdürlüğü’nce 208 adet ağacın kesilmesinin belirlendiğini, ancak 169 adet ağacın kesildiğini açıkladı. Bakanlık, bir otel tarafından ek inşaat yapılmak amacıyla 400’e yakın kızılçam ağacının kesildiğine ilişkin haberler üzerine 10 Kasım 2007’de yazılı bir açıklama yaptı. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 131Açıklamada, Antalya Side Turizm Alanı kapsamındaki Manavgat ilçesi, Acısu-Sorgun mevkiinde bulunan orman vasfı ile Hazine adına kayıtlı toplam 70 bin 229 metre kare alanın, 16 Temmuz 1985’te Han Turizm İnşaat Sanayi A.Ş.’ye, 859 yatak kapasiteli 5 otel tesisi yapılması için bakanlık tarafından tahsis edildiği belirtildi.[531] Çarpıcı örnekler ardından toparlarsak Türkiye’de 2007 yılında, 11 bin 500 hektarlık orman alanı yandı, yanan alanlar 2006 yılının 2 katına ulaştı. 2006 yılında da meydana gelen orman yangınlarında 7 bin 762 hektarlık orman alanı zarar gördü. Türkiye’de orman yangınlarının 2006 yılına oranla 2 kat artması, son yıllarda sıkça gündeme taşınan “orman vasfını kaybetmiş 2B arazilerin satışı”nı akıllara getirdi. Uzmanların tespitlerine göre yüzde 94’ü insan kaynaklı nedenlerle meydana gelen 1407 yangında 2007 yılında 11 bin 500 hektarlık alan zarar gördü.[532] Şaibeli yangınlar, işgaller, vd’leriyle yok edilen ormanların başına bir de 2B belası ekleniyor… Orman vasfını yitiren alanların satışını öngören yasa raftan indiriliyor. Eski Tapu ve Kadastro Genel Müdür Yardımcısı Orhan Özkaya uyarıda bulundu: 2B, Türkiye ormanlarının idam fermanıdır.[533] Bilindiği üzere orman vasfını kaybetmiş alanların toplam büyüklüğü 474 bin hektara ulaşıyor. Bunun 18 bini İstanbul’da bulunuyor. Orman Bakanlığı’nca hazırlanan rapora göre ülkede 2B sorunu, en fazla Antalya’da yaşanıyor. Bu ilde orman vasfını kaybetmiş araziler 45 bin 548 hektarlık bir alana yayılıyor. Antalya’yı 39 bin 287 hektar ile Mersin, 34 bin 887 hektar ile de Balıkesir izliyor. Ankara’daki 2B arazi miktarı 31 bin 706 hektarı, Adapazarı’nda da 29 bin 643 hektarı buluyor. 2B’ler İstanbul’da 18 bin 233 hektar, İzmir’de ise 14 bin 772 hektarlık bir alanı kaplıyor.[534] RAKAMLARLA 2B Antalya: 45.548 Mersin: 39.287 Balıkesir: 34.887 Ankara: 31.706 Adapazarı: 29.643 Muğla: 29.138 İstanbul: 18.233 Bolu: 16.095 Samsun: 15.290 İzmir: 14.772 Kırklareli: 14.757 Bursa: 14.534 Kırıkkale: 12.706 Adana: 12.357 Zonguldak: 10.910 Afyonkarahisar 10.673 Gaziantep: 9.960 Eskişehir: 9.456 Burdur: 8.363 Diğer: 95.104 TOPLAM: 473.419 Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 132V.6-) AKP’NİN ÇEVRESİ! “Hayat nefes almaktan ibaret değildir; nefesini kesen anların toplamından ibarettir.”[535] AKP iktidarının çevreye duyarsızlığı 2003’te 2B ısrarıyla başladı; son nükleer yasasıyla doruğa çıktı…[536] AKP’nin 2003’ten 2007’ye izlenen “çevre karşıtı” politikaların özeti:[537] ORMAN PAZARI Orman yağmasının önlenmesi yerine, “yasadışı işgalcilere tapu satma”nın peşine düşen hükümet, sadece bu amaçla anayasayı değiştirmeye çalıştı. 1980 sonrasının bu en büyük talan girişimi ancak “Cumhurbaşkanlığı vetoları” ile durdurulabildi. KARADENİZ “KALMADI” Tüm bölgenin kıyı dokusunu yok eden “projesiz dolgular”a dayalı Karadeniz yolundaki en büyük tahribat da son 4.5 yılın ürünü. AKP, çevreyi gözeten alternatif proje önerilerini de umursamadan en acımasız doğa ve kültür katliamına imza attı… TURİZM YAĞMASI 12 Eylül yasalarıyla 1980’lerde başlatılan “turizm yatırımlarına orman ve kıyı tahsisi” de AKP’nin en çok “destek”lediği çevre düşmanı uygulamalar arasında. PLANLAMAYA DARBE Öncelikle TOKİ ve Özelleştirme İdaresi olmak üzere, kamu arazilerini “pazarlama” hakkı tanınan kurumların “bağımsız imar yetkileri”yle şehircilik kavramı yok edildi. “TALAN”CI ÖZELLEŞTİRME Özelleştirmelerde, devlet tesislerinin verimli işletilmesi değil, bunlara ait kamu arazilerinin “ayrıcalıklı imar haklarıyla satışı” hedeflendi. ANTİK TARİH BOĞULUYOR Başta Hasankeyf ile Allianoi gibi önemli antik merkezlerimizi sulara gömecek Ilısu ile Yortanlı projeleri olmak üzere, Anadolu uygarlıklarına duyarsız ve çağdışı baraj projeleri de en büyük “siyasal himaye”yi AKP’den gördüler. SÜREKLİ İMAR AFFI Bütçe yasasında “kaçak yapılara altyapı hizmeti satılması”na olanak sağlayan AKP’nin, özellikle yasadışı yerleşimleri “kentsel dönüşüm” adı altında “yasal (!) rant bölgeleri” hâline getirme girişimleri de Türkiye’de artık “sürekli imar affı” dönemini başlatmaya aday… VE NÜKLEER KİRLİLİK Hükümetin çevre karnesindeki en kırık not ise kuşkusuz nükleer santral yasası. Üstelik, bu yasayı seçime doğru alelacele gündeme getirmesi de, “küresel nükleer sektörü” ne verilmiş kimi sözler bulunduğuna yönelik söylentilere neden oluyor… 133Hayır bunlarla da sınırlı değil! İşte birkaç örnek daha… Bir: AKP hükümetince hazırlatılan yeni anayasada Türkiye’nin kıyıları parsel parsel satılacak… Yeni anayasada, devletin “koruması” altında bulunan kıyıların Özelleştirme Yasası kapsamında imara açılması planlanırken yerli ve yabancı yatırımcıların iştahını kabartıyor… [538] İki: AKP hükümetinin Cargill firmasını kurtarmak için getirdiği yasa önerisi, TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Buna göre, Cargill başta olmak üzere tarım arazileri üzerinde izinsiz yapılaşmaya giden firmalar, tarım dışı amaçlarla kullandıkları arazilerin metrekaresine 5 YTL ödeyerek faaliyetlerini yasal hâle getirebilecekler…[539] Üç: Çanakkale ve Balıkesir’de bulunan neredeyse bütün belediyelerin karşı çıktığı, çevre örgütlerinin tepki gösterdiği Kazdağı’nda altın aramayı AKP Hükümeti desteklemeyi sürdürüyor. Kazdağı’nda, altın ve gümüş için, 13 işletme ve 24 arama ruhsatı verildi. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler’in verdiği bilgiye göre, Kazdağı’nın bir bölümünün bulunduğu Çanakkale’de 9 firmaya, 8 işletme, 18 de arama ruhsatı verildi. Bu firmalar, çeşitli yerlerde 18 altın, 6 altın ve gümüş, bir kurşun, bakır, çinko, gümüş, altın projesi ve bir de altın, molibden, bakır, gümüş, çinko ve kurşun için arama ve işletme ruhsatı aldı. Balıkesir’de ise 5 işletme ve 6 arama ruhsatının; 8’i altın için 3’ü altın ve gümüş için verildi…[540] Dört: Bergama Ovacık’tan sonra şimdi de Kazdağı-Madra Dağı arasında kalan Küçükdere’de “altın- gümüş” çıkarmak için ruhsat alan Koza Altın İşletmeleri AŞ’nin altın madeni projeleri “çevreyi” tehdit ediyor. AKP iktidarıyla birlikte büyüyen ve Fethullah Gülen’e yakınlığıyla dikkat çeken Koza,[541] Türkiye’nin dört bir yanında “siyanürle altın” çıkarmayı hedefliyor. İlk önce Koza Davetiye Mağaza İşletmeleri ve İhracat AŞ ve Koza-İpek Holding AŞ firması, Mart 2005’te, Normandy Madencilik A.Ş’nin bütün hisselerini Newmont Mining Corporation şirketinden satın aldı. Şirketin bünyesine geçen Bergama Ovacık’taki altın madeni, Danıştay’ın verdiği yargı kararlarına karşın üretimini sürdürmeye devam ediyor. Şirketin Kazdağı’ndan önceki işletme yatırımını ise “Gümüşhane-Mastra” bölgesi oluşturuyor. Gümüşhane-Mastra altın madeninin işletilmesi için, 2004 yılında, Normandy Madencilik A.Ş. ve Dedeman Madencilik A.Ş. tarafından Mastra Madencilik A.Ş. kurulmuştu. Koza Grubu, Dedeman Madencilik şirketine ait hisseleri tam bir yıl önce “12 Ağustos 2005” tarihinde satın alarak Mastra madeninin tamamına sahip oldu. Şirket Mastra da altın madenini Gümüşhane’nin 9 km kuzeybatısında, “Demirkaynak” köyünün yakınlarında 134çıkarmayı planlıyor. Koza, Mastra madeni yakın çevresindeki 11 adet altın sahası ruhsatını da mülkiyetinde bulunduruyor. Altın şirketinin “Ağrı, Ankara, Balıkesir, Bayburt, Bilecik, Bursa, Erzincan, Eskişehir, Gümüşhane, İzmir, Kastamonu, Konya, Sıvas ve Tunceli” illerinde altın arama ruhsatı bulunuyor. Şirketin bu illerde toplam tam “38 adet ruhsatlı altın sahası” bulunuyor. Altın şirketinin söz konusu ruhsatlardan yalnızca 9’unu 2005 yılında alması ise dikkat çekiyor. Ve son olarak Koza Altın İşletmeleri AŞ’ye Kazdağı ve Madra Dağı arasında kalan “Küçükdere” yöresindeki 144 kilometre alanda “altın- gümüş” işletmesi için ruhsat veriliyor.[542] VI. AYRIM: KENT VE SORU(N)LARI “Sonra ‘Kendimize bir kent kuralım’ dediler, ‘Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız’…”[543] Kent bir çevre sorunu mudur; ben öyle olduğu; çevreyle doğrudan bağıntılı olduğu kanaatindeyim… Bu vurguyla başlarsak… Dünyada nüfusu 10 milyonu aşan şehirlerin sayısı artıyor. Dünya nüfusunun yüzde 50’si artık şehirli.[544] Burjuva kentleşme süreci küreselleşme ile kentsel çürümeyi küreselleştirmesi[545] yanında kapitalist metropoller oluşturuluyor… Söz konusu metropollerin, “Şehir, tarihi, mimarı ya da bir caddesi ile tanınmaz. Şehir planlamasına bakarak yazanları anlayamıyorum. Şehirler mantığa göre yazılmaz. Şehirler yıllar geçtikçe değişirler. Önemli olan bizde ne iz bıraktığıdır. Görsel tecrübelerdir. Hatırımızda kalanlar ve bir daha aynı yere gittiğimizde bizde ne duygu yarattığıdır,”[546] diyen Orhan Pamuk’un anlattıklarıyla bir alâkâsı kalmamıştır… Olup biten, Doğan Kuban’ın anlattığı üzeredir: “Bir kenti tüketen, halkını nevrastenik yapan, yaşamı pahalıya maletmeyi bir marifet gibi gösterenler gökdelenlerle biraz göz boyayabilirler. Çağdaş metropollerin bilinçsiz kalabalığını kolayca aldatan iki şey var: Gökdelen ve otomobil. Bugünün insanı sermaye tarafından yönlendirilen bir zavallıdır. İşlerine gitmek zorunda olanlar, sabah akşam, yollarda sürünseler de arabalarından vazgeçemez otomatlara dönüşmüştür. Penceremden Rumeli kıyısının sabah ve akşam trafiğini seyrediyorum. Araçlar Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 135kuyruk kuyruğa dizilip yerlerinden kımıldayamazken, önlerindeki deniz bomboş duruyor. Bu aptal sonucu kabul etmeye zorlayan akıl değil sömürü dayatmasıdır…”[547] Gerçekten de günümüz globalleşen dünyasında insanlar bu modern çağın kulelerinde balık istifi gibi çalışmaya mahkûm oldular. Açık ya da kapalı ofis sistemi hiç fark etmez, bir katında 50 ila 100 kişinin, bir kulede ise binlerce kişinin çalıştığı bir ortamda, bir birey kendi masasında bir bilgisayar ve bir telefon olmak üzere dış dünyadan tamamen izole edilmiş olarak çalışıyor. Çağımız şirketlerinin getirdiği yeni çalışma sistemleri olan “işinde uzmanlaşma”, “performans sistemi”, “birim/birey maliyeti hesaplama”nın neticesinde birey topluluktan koparılıyor ve kalabalıkta yalnız olmaya itiliyor. Yalnız kalan birey, çevresiyle iletişim kurmayı neredeyse tamamen bırakır ve çalışma sisteminde yer edinebilmek için çaba sarf ederek mükemmel bir şirket çalışanı hâline getirilir. Böylelikle sistem içten içe beslenir. Ne ironidir ki, eski kutsal kitaplarda yazan Babil kulesi hikâyesinde tanrı insanları iletişimsizlikle cezalandırır. Bu masalsı hikâyede olduğu gibi günümüz kulelerinin yok olacağına inanmasam da, tanrı aynı cezayı bu kule sakinlerine de vermiş gibidir. Psikoloji kitaplarında sosyal bir canlı olarak tanımlanan insan asosyalleşiyor ve sistem kendi sonunu kendi kendine hazırlıyor.[548] Modern Çağın Babil Kuleleri’yle maruf metropoller, insana Tevrat’taki “Yaratılış” bölümünde denilenleri anımsatıyor: “RAB, insanların yaptığı kenti ve kuleyi görmek için aşağıya indi ve şöyle dedi: ‘Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar. Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar”![549] Evet ulaşılan koordinatlarda çevresiz kapitalist metropolller karmaşası karşımızdadır. Bu da tamı tamına; “Gökdelenler arasına sıkışmış meskûn mahaller, varoşların yakınına inşa edilen lüks toplu konutlar, kentteki sosyal yaşamı doğrudan etkiliyor,”[550] diye ifade edilen (ekonomi-politik temelli) sosyolojik bir açmazdır! Unutulmamalıdır ki kent, kendiliğinden oluşan bir şey değildir.[551] Kent dediğimiz şey ya doğrudan bir etkinliğe maruz kalarak meydana gelir, örneğin belli bir otorite kararıyla kente yön verecek girişimlerde bulunulur ya da kent insan hareketleriyle kendi kendisini sosyoloji olarak üretir. Dikkat çeken şey her iki yöntemin de bir mimariyi doğurmasıdır. Ondan sonrasını da o mimarinin getirdiği ‘yaşama biçimleri’ tayin eder. Bu yüzden mimariyi toplumsal kuramın dışında ele almak olanaksızdır. O kadar böyledir ki bu, görselliğin her alanında, mekân dediğimiz olgunun ortaya çıktığı her noktada mimari ayrı bir içerik önemi kazanarak kendisini dışa vurur. Biz üstünde Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 136yeterince durmuyoruz, fakat bir kültür birikimi olarak baktığımızda sinemanın, cinsiyetin, korkunun, ütopyaların, siyasal rejimlerin, edebiyatın ayrı ayrı mimarlıkları olduğunu saptamak mümkün. Kısacası söz konusu edilen hangi alan olursa olsun mimarlıkla belli, ciddi, etkileşimli bir ilişki içindedir. Önemli olan kültür kuramcılarının, mimarlık düşünürlerinin bunları deşip ortaya çıkarmasıdır. Her mimari üretim bir felsefe içerir. Onu algılamadan, saptamadan ve çözümlemeden daha ileriye gitmek olanaksızdır.[552] Burada durup saptamak gerek: Kimilerine abartılı gelecek olsa da diyelim; kapitalizmin elinde kentte, mimari de bitmiştir! Kentsel çürümenin küreselleştiği kapsamda Wolfgang von Goethe gibi, “Mimari, donmuş bir şiirdir,” diyebilmek mümkün değildir![553] Çünkü kentler, sermayenin salt kendi öznelliğindeki edinimleri dahilinde, “inşa” edilirken, bizler, kentlerin “mülkiyetini” üzerlerinde tutanlar, kent “sakinleri”, mültecileşiyor. Mekân kullanılır ve tüketilir en nihayetinde. Ancak mültecileşen toplam, bu sebepten, kentlerin tüketilmesinde ve yeniden üretilmesinde dışsal kaldığı için yabancılaşıyor ve uzaklaşıyor. Tüm bu süreç elbette toplumsal olduğu kadar fiziksel bir süreçtir ve elbette temel belirleyen sermayenin tarihsel çelişkileridir. İnsanların kendi yaşam alanlarında sığınmacı hâline geldiği bir dönemden geçiyoruz. Süreci ve başta yaptığım vurguyu bir alıntıyla güçlendirirsek, “…Sürgünü yaşamak korkunçtur. Sürgün, bir insan ile doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir: Özündeki kederin üstesinden gelmek mümkün değildir. (…) Sürgünde elde edilen kazanımlar sonsuza dek arkada bırakılmış bir şeyin kaybedilmesiyle sürekli olarak baltalanır.”[554] Evet, sürgün nihai bir kayıp durumudur ve bugün, kentsel dönüşüm sürecinin tanımladığı tam da böylesi bir kayıptır. Bununla birlikte, kentsel dönüşüm hadisesi, bir biçim sorunu değildir. İktidarı elinde bulunduran sınıfın kendi çıkarlarına göre hareket etmesidir, tüm bu yaşananlar. Kentlerin “sahiplenilmesi” gerekiyor ve mücadele de bu noktada başlamalıdır.[555] Başlanmalıdır… Çünkü yerküre ikinci büyük kentleşme dalgasıyla yüzyüzedir… Yerkürenin tüm dağları, artık kapitalist metropollerin periferisine taşınmaktadır; bunun içinde artık rahatlıkla gecekondular (periferi) kapitalist metropollerin dağlarıdır diyebiliriz… [556] Tam bu noktada Nüfus Fonu, insanlık tarihinde görülmemiş bir kentleşme dalgasına şahit olduğumuzu, ancak bunun etkilerine hiç hazırlıklı olmadığımızı açıkladı. BM Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre de gezegen hızla çölleşiyor, başta su olmak üzere doğal 137kaynaklar üzerine oluşan büyük basınçlar toplumsal yapıları tehdit ediyordu. Dünya Bankası’nın raporu da tahıl fiyatlarının hızla yükselmeye başlamasına dikkat çekiyordu. BM Nüfus Fonu çalışması, insanlık tarihinin ikinci büyük kentleşme dalgasını kaşıdığını gösteriyor. Geçmişte, gelişmiş ülkelerde iki yüzyılda tamamlanan bir süreç, gelişmekte olan ülkelerde 10-20 yıl sıkışmış durumda. Gelecek yıl küresel kentleşme oranı yüzde 50’yi geçecek. Dahası, gelecek 25 yıl içinde Afrika ve Asya kentlerinin nüfusuna 1.7 milyar yeni insan eklenecek, kırsal nüfus 28 milyon kişi azalacak. Bu kentleşme, hâlen sayıları bir milyara ulaşan yüzde 90’ı gelişmekte (adeta şaka gibi bir kavram!) olan ülkelerdeki varoş nüfusunun, bu ülkelerin ekonomileri, devletleri yeni konut, enerji, su, kanalizasyon (altyapı) taşımacılık ve güvenlik sorunlarıyla başa çıkacak durumda olmadığından, belirgin bir biçimde artmasına yol açacak. BM’nin bu çalışmasında vurgulanan hızlı kentleşme/varoşlaşma olgusu, su krizine dikkat çeken raporuyla, tam anlamıyla diyalektik bir neden-sonuç ilişkisine sahip. Sonuçlar bir sonraki dönemde, nedenlere dönüşerek kendi kendini besleyen bir fasit daire oluşturuyor. Ekonomik “gelişme”, küresel ısınmaya yol açıyor: İkisi birden kırsal ekonomileri çözüyor, gıda ve su kaynakları üzerindeki basıncı arttırıyor. Bu çözülme ve basınçlar hem ekonomik nedenlerle, hem de çıkan çatışmalardan dolayı siyasi göçleri hızlandırıyor. Göç edenler çoğunlukla kentlerin varoşlarına yığılıyorlar. Kentleşme hızlandıkça, enerji talebi, sera gazları üretimi, ısı artışı (kentsel bölgelerde 2-6 derece), kirlenme, duman, zemin düzeyinde ozon oranı hızla artıyor. Tüm bunlar küresel ısınmayı hızlandırıcı etki yapıyor. Küresel ısınma ve kentlerin gıda (çoğu kez, tüketim toplumunun çarpıttığı) talebi, hammadde tüketimi, hem tahıl üretiminin veriminin düşmesine neden oluyor, hem de kırsal üretimin yapısının, yerel yaşamı hiçe sayarak şekillenmesine, yıkımına yol açıyor.[557] Kentleşmenin çevreyi doğrudan ilgilendiren kısmı da işte burasıdır… Bir şey daha ekleyeyim: Küresel iklim değişikliğinde sorumluluğun başını karbondioksit salınımının çektiği malum. Ancak içinde yaşadığımız ve şehirlere plansız bir şekilde dağılan beton yapılar da küresel ısınmayı hızlandıracak bir etkiye sahip. Üstelik yüksek katlı binaların fazla olduğu, ‘ısı adası’nın çok yoğun olduğu bölgelerde suç oranları da artış gösteriyor. Konuya dikkat çeken isim, küresel iklim değişikliği konusundaki çalışmalarıyla tanınan İstanbul Teknik Üniversitesi Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Karaca…[558] Umarım bu kadarı yeter! Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 138VI.1-) “KENTSEL DÖNÜŞÜM” “Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim, akar suyun, meyve çağında ağacın, serpilip gelişen hayatın düşmanı. Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına: – çürüyen diş, dökülen et -, bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler. Ve elbette ki, sevgilim, elbet, dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya, dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet.”[559] Burjuva kentleşme süreci küreselleşme ile kentsel çürümeyi küreselleştirmesi yanında kapitalist metropoller oluşturmak yolunda yani merkezini genişletmek için çevresini uzaklaştırarak, onu yeniden yıkıyor; buna da “kentsel dönüşüm” diyor![560] Ya da İbrahim Gündoğan’ın ifadesiyle, “Sermaye düzeni kentleşme dalgası ile yenilenmeyi hedeflerken, emekçileri de yaşam alanlarından tasfiye ediyor. Bu süreç kentsel mekânı, çatışmanın odağına yerleştiriyor.”[561] Kaçınılmaz olarak da “Kentsel Dönüşüm” yoksulları hedef alıyor… Tabii İstanbul’un lüks ve eğitimli ve kapital sahiplerinin yaşadığı bölgelerde bu kentsel dönüşüm ve kentsel yenileme projeleri uygulanmıyor; uygulamak da o kadar kolay değil. “Neden” mi? Gayet basit Kapitalist toplumlarda kent ve çevre sorununun çarpık kavranılışından… Biraz açarsak: Günümüz kentlerini ve kentlerin sorunları üzerine çalışanların öyle ya da böyle yüzleşmesi gereken en temel sorular kapitalist kentin nasıl kavranması gerektiği ve bu çerçevede de kapitalist toplumsal ilişkiler içinde kentin özgünlüğünün ne olduğudur. Bazıları için kapitalist kent tarım dışı etkinlikler çerçevesinde bir nüfus yoğunlaşmasıdır. Bazıları içinse kent giderek karmaşıklaşan ilişkilerin öbeğinde yatan siyasal/yönetsel bir birimdir. Son dönemde kentler üzerine çalışanlar içinde ağırlıklı bir görüş ise kenti kültürel etkinlikler alanı olarak kavramaktır. Kuşkusuz bu tanımlamaların hepsinde bir gerçeklik payı vardır. Kırdan kente göç, bir anlamda köylüleri kentli işçilere dönüştürmekte, yığınlar hâlinde proleterleştirmekte ya da beyaz yakalı emekçilere dönüştürmektedir. Öte yandan kapitalist toplumların yazgısını belirleyen kararlar büyük kentlerde alınmaktadır. Bunların ötesinde kent kültürel etkinliklerin yoğunlaştığı alanlardır. Ne var ki tüm bu tanımlamalar kısmi ve daha da önemlisi durağan tanımlamalardır. Kentsel süreçler yukarıdaki tanımlamaların ve süreçlerin hemen hepsini aynı anda içermektedir. 139Bunun yanı sıra kapitalist kent durağan bir oluştan çok, bir sürece karşılık gelmektedir. Kapitalist toplumsal ilişkilerin sürekli dönüşümü, kentin dönüşümü anlamına da gelmektedir. Kent her an yeniden tanımlanmakta, değişime uğramaktadır. Bu noktadan yola çıkarak kenti, kapitalist toplumsal ilişkilerin bir yansıması olarak görmek dikkate değer ve önemli olumsuz sonuçlara yol açacak bir yanılgı olacaktır. Günümüzde kent, kapitalist toplumsal ilişkilerin bir yansıması değil, bu ilişkilerin kurucu öğelerinden birisidir. Kapitalizm ortaya çıkışından bu yana sadece üretim süreçlerini değil, yeniden üretim süreçlerini de kendi mantığına uydurma çabasında olmuştur. Bu doğrultuda da “İktidarın istemiyle, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, ‘Kentsel Dönüşüm’ adı altında bir çalışma başlattığında bunu, her şeye para gözlükleriyle bakan iktidarın ‘Rantsal Dönüşüm’ olarak kullanacağından hiç şüphemiz yoktu,”[562] diyor Türksen Başer Kafaoğlu… Gerçekten de, neresinden bakılırsa bakılsın, “… ‘Kentsel dönüşüm uygulamalar paketi’, her ne kadar kendisini çağdaş, yenileyici, iddialı takdim etse de, devletin sosyal vazifesinin iflasının ifadesi”[563] yanında; “rant talanı” anlamı taşıyor… Kolay mı? İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerin merkezlerinde, Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve belediye şirketlerince hummalı biçimde sürdürülen kentsel dönüşüm projeleriyle varlıklılara Boğaziçi, Beşiktaş-Levent-Maslak- ormanlar, su havzaları aksı ayrılırken; diğerlerine kentin güneyinin iki uçu, Silivri-Gebze arası uygun görülüyor![564] Kolay mı, kapitalist sermaye için “İstanbul XXI. yüzyılda yeni bir dönüm noktasında: Yeni kent alanlarının iş ve yaşam merkezlerine açılması, eski tarihi ve kültürel mirasın turizm endüstrisinin talepleri doğrultusunda ‘güzelleştirilmeleri’, işlevini yitirmiş kamu alanlarının ve endüstri yapılarının özelleştirilerek çeşitli sermaye gruplarına açılması, kentin şimdiye kadar çöküntüye bırakılmış tarihi yerleşim dokularının ticaret ve iş merkezlerine açılarak kökten dönüşümü ve bütün bu yeni yapılanma ile gelen nüfusu kaldıracak yeni ulaşım hatlarının açılması suretiyle, İstanbul büyük bir kentsel ve medeniyet dönüşümü süreci ile karşı karşıyadır!”[565] Kapitalist sermaye zil takıp oynamaktadır! “İyi de dönüşüm nasıl olacak” mı? İşte bunun yanıtı: “Dönüşüm alanlarındaki projeye uymayan yapılar yıkılacak ve sahiplerine kamulaştırma bedeli ödenebileceği gibi arsası belediyeye ait başka bir arsayla takas edilecek. İsteyen bina sahiplerine ise, projeden ücretsiz konut veya dükkân verilecek. Gerekirse inşaat bitinceye kadar konut tahsisi ya da kira yardımı yapılacak. Dönüşüm alanlarında değerleme yöntemi de uygulanabilecek. Buna göre, bölgedeki hak sahiplerinin 140mevcut konutları veya işyerlerinin değeriyle proje sonrası inşa edilecek konut veya işyerlerinin değeri hesaplanacak. Yatırım ve katkı payları düşüldükten sonra oluşan değer üzerinden paylı veya tam hisse olarak bağımsız konut-işyeri verilecek. Projeye finansman sağlamak amacıyla mevcut hak sahiplerinin konut ve işyerlerine ek olarak yapılacak diğer konutlar veya alışveriş merkezleri satılarak gelir yaratılacak. Finansman gücü yüksek yerli yabancı firmalara inşaat işleri kat karşılığı verilebilecek”![566] Sonuç şu: Yaşasın güçlüler, güçsüzlerin canı cehenneme (ya da uzaklaştırılan periferiye)! “Örnek” mi? Çok, hem de pek çok… Bütün kentlerde Romanlar’ın yaşadığı mahalleler yerle bir ediliyor: Ankara, Çinçin; Bursa, Kamberler; İzmir, Tepecik; Edirne, Menzil; İzmit, Kireçocakları ve diğerleri…[567] Roman mahalleleri olarak belleklerimizde yer edinen Sulukule ve Hacıhüsrev, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce başlatılan “Kentsel Dönüşüm Projesi” ile tarihe karışıyor. Evleri yıkılacak olan 3 bin 500 Roman, müzikleri, kahkahaları, düğünleri, göbek danslarıyla doldurdukları 1150 yıllık semtlerini terk etmek istemiyor, “zoraki göçe hayır” diyor…[568] Tarlabaşı’nda yüz yıllık, eski, bakımsız binaların yenilenmesine başlanacak. Beyoğlu Belediye Başkanı Demircan, “Mal sahipleriyle sorun yok,” derken, Tarlabaşı sakinleri kimsenin kendilerini bilgilendirmediğini söylüyor…[569] Zeynep Aydın, enkazın arasında yırtık terliğiyle yürüyor. Hayalleri de aynı büyüdüğü mahalle gibi, artık bir enkaz. İlkokul 3. sınıf öğrencisi 11 yaşındaki Zeynep’in karnesi baştan sona “pekiyi”ydi ve öğretmen olmak istiyordu. Ama Toplu Konut İdaresi, Gecekondu Dönüşüm Projesi kapsamında yaşadıkları mahalleyle birlikte onların kiracısı olduğu evi de yıktı. Ev sahibi olanlar, yeni inşa edilen siteye taşınırken onlar kiracı olduğu için 22 aileyle birlikte yıkıntıların arasında kurdukları çadırda kaldı…[570] Evet durum bu! Ya “Devlet” mi? Devlet diyor ki… Toplu Konut İdaresi Başkanı Erdoğan Bayraktar, bazı oluşumların ve kişilerin gecekondulaşmadan beslendiklerini, bu yüzden kentsel dönüşümü engellemeye çalıştıklarını öne sürerek;[571] Türkiye’nin gecekondu problemini çözmeden terörün, uyuşturucunun, devlete çarpık bakmanın ve sağlık problemlerinin önüne geçilemeyeceğini belirterek, “Kentsel dönüşümü tamamlayamazsak terörü de bitiremeyiz,”[572] dedi! İşte bu kadar! Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 141VI.2-) KAPİTALİST RANT “Bugün kültür her şeyi birbirine benzetiyor.”[573] Bilmeyen var mı? 80’lerden sonra kent yoksullarının kentten dışlandığı ve kentin, sermaye grupları tarafından talan edildiği bir süreç yaşadık. Ormanlık alanların talan edilmesi de, bu süreçte iyice yayıldı. Dolayısıyla, kentin talan edilmesini sadece gecekondular üzerinden anlatan söylemin meşrutiyeti de kalmadı. Kaldı ki kent tek tür konuttan oluşmaz, bir villanın, apartmanın ne kadar meşruiyeti varsa, bir gecekondunun da o kadar meşruiyeti olmalı. Burada ölçü, kamu yararıdır. Oysa dönüşüm yasası için akıl danışılanlar, İstanbul Ticaret Odası, İstanbul Sanayi Odası… Bunlarla kamu yararına nasıl bir proje çıkabilir ki?[574] Elbette çıkmaz; buradan çıksa çıksa kapitalist rant çıkar…[575] Yine herkesin bilgisi dahilinde olduğu üzere “neden”e içkin bir ek: “Gayrimenkul sektörü 200 iş koluyla direkt ilişkili, binin üzerinde işkolu içinse her zaman lokomotif ve en önemli istihdam yaratan sektördür. Diğer sektörlerin aksine, emlak devamlı yükselen, en azından düşmeyen bir sektör. Bunun en önemli sebebi yeterli konut olmayışı, yani arz ve talebin dengeli olmaması. Yine arsa fiyatlarının yüksekliği, nüfus artışı, yenileme ihtiyaçları gibi birçok unsur fiyatları tetikliyor…”[576] “Sözde çağdaşlaşma adına sürdürülen rant amaçlı imar uygulamalarına çağdaş kentlerde rastlanmıyor,”[577] vurgusunun altını çizerek -şimdi de- örnekleri sıralayalım: Örnek bir: Siyaset, sermaye, şeriat, arazi mafyası ve 12 Eylül cuntası, dünyanın incisi İstanbul’u 15 yılda bitirdi. Evren, Özal ve Dalan işbirliği ile İstanbul ormanlarında “yüzde 6 yapılaşma izni” perdelemesiyle başlatılan orman talanı, dünyada eşi benzeri görülmemiş yağmaya dönüştü. Yaklaşık 500 bin dekar ormanlık alan fiilen yitirildi![578] “İSTANBUL KAÇAK VİLLA CENNETİ”[579] CASABA EVLERİ Ömerli’de orman ve tarım alanı üzerine sahte planlarla inşa edildi. Dönemin Belediye Başkanı Erdal Yılmaz hakkında 2002’de suç duyurusu yapıldı ancak işleme konulmadı. Meclis Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu 9 Nisan 2003’te planlardaki sahteciliği onayladı. 1/5000 ve 1/1000 ölçekli nâzım planlarının iptali için İstanbul 4 No’lu İdare Mahkemesi’ne dava açıldı. 2004’te yapılan keşif sonucu hazırlanan bilirkişi raporunda planların Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 142iptali yönünde görüş bildirildi. Davada karar bekleniyor. MAVRAMOLOZ ORMANI Rumelifeneri mevkiindeki devlet ormanı içinde 160 hektarlık alan Koç Üniversitesi’ne tahsis edildi. Üniversite kompleksi bahçe duvarı ruhsatı ile inşa edildi. 1996’da ruhsatın ve tahsis kararının iptali için idare mahkemesine başvuruldu. Danıştay, tahsisi iptal etti. Karşı taraf temyize gitti ancak 2004 yılında bu istek reddedildi. Üniversite inşaatı bitti ve eğitime başlandı. Yargı kararı uygulanmıyor. KEMER COUNTRY Bölge, turizm amaçlı olarak 49 yıllığına Edin Grubu’na tahsis edildi. Sosyal tesisler adı altında ticaret merkezleri inşa edildi. Şirket, turizm tahsis alanına lüks villalar inşa ederek devre mülk olarak sattı. Orman Bakanlığı, alanın amacı dışında kullanılması nedeniyle bir dava açtı. Şu an karar bekleniyor. Ancak geçen süreçte Kemer Country çevresindeki birçok parsel de yapılaştı. ÇAVUŞBAŞI Devlet ormanı, yapılaşma mümkün değil. Buna karşın birçok kaçak yapı var. Bölgedeki kaçak villalardan bir tanesi de Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’a ait. Yeni yapılaşmalar sürüyor. Bölge ile ilgili planlama yapılmadığı için yargıya başvurulamıyor. Cüppeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü tarafından yaptırılan, 15 dönüm arazi içindeki Fetih Külliyesi, orman alanı sürekli yangınlar çıkarmak yoluyla işgal edilerek genişletildi. Beykoz Çavuşbaşı’ndaki Çengeldere köyünde 20 bin kişilik cami, medrese ve Kuran kursundan oluşan Fetih Külliyesi SİT alanında bulunuyor. Külliyenin karşısında da yine Cüppeli Ahmet Hoca’nın 40 adet tripleks villa inşaatı duruyor. BAHÇEKÖY 1997 yılında Sarıyer’e bağlı Zekeriyaköy, Uskumru, Demirciköy gibi çok sayıda köy, belediyenin yetki alanından çıkarılıp mücavir alan yapıldı. Yetki, Bayındırlık Bakanlığı’na geçince bölgede yapılaşmanın da önü açıldı. 1997 yılında dava açıldı ve yapılaşmanın önünü açan kararlar iptal edildi ancak yapılaşma sürdü. 8100 hektarlık mücavir alandaki yapılaşma dönemin Bayındırlık ve İskân Bakanı Yaşar Topçu’nun girişimleri ile gerçekleşti. Orman köylerindeki yapılaşmaya kimse dur diyemedi. BALLICA ORMANLARI “Saray Halıları’nın sahibi Necati Kurmel, Ballıca’da hukuki geçerliliği tartışılır 44 hektarlık tapuyu, orman kadastro görevlilerinin de yardımıyla 833 hektar olarak tescil ettirdi. Ballıca ormanındaki bu dev arazinin yapılan kadastro işlemleri, Orman Bakanlığı’nın 6 aylık askı süresi içinde itiraz etmemesi nedeniyle “hak düşürücü süre aşıldığı” gerekçesiyle gerçekleşti. Orman Bakanlığı, personeli hakkında dava açtı. Mahkeme hak düşürücü Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 143süreyi esas alarak Orman Bakanlığı’nın açtığı davayı reddetti. ZEKERİYAKÖY Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde kurulan KİPTAŞ’ın, Zekeriyaköy’de yaptırdığı 196 daireli lüks sitenin kaçak olduğu, mahkeme kararıyla belirlendi. Daire sahiplerinin 2000 yılında anahtarlarını teslim aldıkları konutların tapuları için başlattıkları hukuk savaşı, İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi’nin KİPTAŞ’ın konutlarının imar izni alınmadan yapıldığı yönündeki kararıyla sonuçlandı. Ayrıca Sarıyer’deki Uyum[580] ve Mesan villaları, Çubuklu’da Sazak villaları, Büyükdere’de Alsit villaları, Çengelköy’de Emko villaları, Beşiktaş’ta Numan Parlak, Tarık Sekmen ve Saniye Tüzümen villaları Boğaz’da yıkımı bekleyen kaçak villalar arasında yer alıyor. Örnek iki: Antalya, Cumhuriyet’in kuruluşunda çoğu ahşap evlerden oluşan 12 bin nüfuslu bir kentti. Özellikle 1985’te yürürlüğe giren ve yerel yönetimlere yetki veren imar yasasının ardından betonlaşma ivme kazandı. Yani sahillerdeki betonlaşma, denizleri görünmez hâle getirdi. Antalya’nın sorunu aslında “yasal” görünen kaçak yapılaşma. Konutların 1 milyon YTL’ye çıktığı Bodrum’da ticaret odasına kayıtlı inşaat şirketi sayısı turizm şirketinden fazla. İlçede 4 bin kaçak konut yıkılacak, para yok![581] Örnek üç: İstanbul Çevre Konseyi Genel Sekreteri Türksen Başer Kafaoğlu, özellikle son yıllarda kamusal alan olan kıyılarımızın hızla ve çeşitli yollarla yok edilmeye çalışıldığını belirtti![582] Örnek dört: Bodrum ve Gökova koylarında durumla ilgili “ilk” envanter çalışması, iç kararttı. Envantere göre bölgedeki koy sayısı son iki yılda 160’tan 70’e kadar düştü![583] Örnek beş: Tarihi Haydarpaşa Garı, limanı ve çevresini de içine alan 1 milyon m2 FD’lik kamusal alan, “Dünya Ticaret Merkezi ve Kruvaziyer Limanı” adı altında yapılaşmaya ve İstanbul’un 1970’teki nüfusuna eşit “yeni” kullanıcılara açılıp, İstanbullulara ve ülkemize kapatılıyor![584] Örnek altı: Kuşadası’nda Ofer-Kutman ortaklığının 30 katlı iki, 15 katlı dört bina yapmak istemesine tepkiler büyüyorken; CHP de, “Kıyı Yasa Taslağı’nda onayın Maliye Bakanı’na verilmesi çok anlamlı” diyor… Böylelikle Ofer-Kutman ortaklığının, Özelleştirme İdaresi’nden 34 milyon 500 bin dolara aldığı eski Fransız Tatil Köyü (Club Med.) arazisinde uygulamak istediği büyük proje, Kuşadası’nı ayaklandırdı. Hükümetin Kıyı Yasası’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Yasa Tasarısı Taslağını kamuoyuna açıklamasından bir gün sonra OferKutman’ın bu projeyi duyurması, “Yine bu ikili için yasa değişikliği yapılıyor” yorumuna neden oldu![585] 144Örnek yedi: Eski-yeni 111 milletvekilinin villasının bulunduğu İzmir Çeşme’deki Günkent Sitesi’nin sit alanı kararı değiştirilerek bitirildiği ortaya çıktı… Tarım Bakanı Mehdi Eker’in ‘balık çiftliklerinden şikayet ediyorlar ama kendileri, sit kararlarını değiştirerek yazlık yapmışlar’ dediği VIP villaların, tüm partilerin temsil edildiği Çeşme’deki Günkent Sitesi olduğu ortaya çıktı. 1988’de eski ANAP Milletvekili Bülent Akarcalı Başkanlığı’nda kurulan Günkent Kooperatifi’nin yapımına 1990’da başlandı. 350 konutun temeli atılıp belli seviyeye getirilirken, 7 Mayıs 1992’de Gerence Körfezi bölgesi konut kooperatiflerinin konut yapmasını da yasaklayan 2. derecede sit alanı ilan edildi. O dönem TBMM’deki bütün parti gruplarından milletvekillerinin katıldığı kooperatifte tüm işler dururken, 7 ay sonra İzmir Birinci Kültür ve Tabiat Koruma Kurulu, 1 Şubat 1993’te sürpriz bir karar aldı. Kurul, 2. derece sit alanı ilan edilen Gerence Körfezi’ni yeni bir kararla 3. derece sit alanı kapsamına aldı. Böylece konut yapmanın önündeki engel kalkmış oldu. Kooperatifin tüm yapım işleri tamamlandığı 1995’te kurul, bir ilginç karar daha aldı. Kurulun 6 Ekim 1995’te aldığı kararla Gerence bölgesi 1. derecede sit alanı ilan edildi ve tek çivi çakılması yasaklandı. Toplam 111 eski-yeni vekil arasında AKP Zonguldak Milletvekili Köksal Toptan, AKP’den seçilen ancak ANAVATAN’a geçen Süleyman Sarıbaş, CHP İstanbul Milletvekili Birgen Keleş, CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin, CHP Gaziantep milletvekili Mustafa Yılmaz, Bayburt Bağımsız Milletvekili Ülkü Güney, ANAVATAN Bitlis Milletvekili Edip Safter Gaydalı gibi hâlen Meclis’te olan isimler de bulunuyor![586] Örnek sekiz: Unakıtan, Baykal’ın Angora Sitesi’ndeki villasını Meclis’e taşıyınca, CHP’li Çankaya Belediye Başkanı Eryılmaz ile aynı sitede evi olan AKP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Gökçek işbirliği yapıp ruhsat çıkardı… Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Meclis’teki bütçe görüşmelerinde CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a, çok sayıda ünlünün yaşadığı, Angora Sitesi’ndeki “kaçak” eviyle ilgili yüklenince, Ankara’nın kavgalı iki belediyesinin görülmedik işbirliğiyle jet bir şekilde imar affı gerçekleşti. Bugüne kadar kanlı bıçaklı olan CHP’li Çankaya Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz ile aynı sitede evi bulunan AKP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek duruma el koyup 10 günde ruhsat sorununu çözdü. Unakıtan’ın 4 Aralık’taki konuşmasının ertesi günü toplanan Çankaya Belediyesi İmar Komisyonu, imar planında değişikliğe giderek Angora’daki villaların mevcut hâlinin imar durumu olarak kabul edilmesini kararlaştırdı. Böylece, villalarda imara aykırı olarak yapılan çatı aralığı, yeşil alanı özel bahçeye katma, ilave bodrum gibi değişiklikler “yasal” hâle getirildi. Çankaya Belediye Meclisi, 2 gün sonra komisyonun raporunu kabul 145edip, Büyükşehir Belediyesi’ne havale etti. Normalde, Çankaya Belediyesi’nden gelen başvurular uzun süre bekletilirken, Başkan Gökçek, kendisinin de villasının bulunduğu sitedeki imar değişikliğini hemen Büyükşehir Belediye Meclisi’ne havale etti. AK Parti ve CHP’lilerin oybirliğiyle değişiklik 14 Aralık’ta Meclis’ten de geçti. Böylece villalar 10 gün gibi bir sürede “kaçak” pozisyonundan kurtarıldı![587] KİMLERİN EVİ VAR?[588] 1) Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek 10) Yılmaz Cemal Bor 19) Rıfkı Yaylalı 2) Belediye Meclisi Başkanvekili Seyfi Saltoğlu 11) Yıldırım Akbulut 20) Ender Karagül 3) CHP Genel Sekreteri Önder Sav 12) İsmet Atalay 21) Süleyman Çelebi 4) Siyasetçiler Fikri Sağlar, 13) Fikret Ünlü 22) Mustafa Eşrefoğlu 5) Esat Kıratlıoğlu 14) Vehbi Dinçerler 23) Emekli Yargıtay İkinci Başkanı İsmet Arslan 6) Hilmi Özen 15) Mehmet Kahraman 24) Yibitaş Genel Müdürü Abdurrahman Karamanlıoğlu 7) Necmettin Cevheri 16) İsmail Köse 25) Eski Vali Orhan Taşanlar 8) Ali Şevki Erek 17) Mustafa Namlı 26) Teknik direktör Ersun Yanal 9) Edip Safter Gaydalı 18) Tayfur Ün 27) Ankaragücü Başkanı Cemal Aydın. Ve nihayet örnek dokuz: Sayıştay’ın TBMM’ye sunduğu raporda Aziz Nesin’in öykülerine konu olacak uygulamalar yer aldı. Türkiye’nin 8 bin 323 km’lik kıyı şeridinde yasalar kargaları güldürecek nedenlerle uygulanamamış Sayıştay tarafından hazırlanıp TBMM Genel Kurulu’na gönderilen rapor, Türkiye’de kıyıların denetimi ve yönetiminde tam bir kaos yaşandığını gösterdi. Sayıştay uzman denetçisi Levent Karabeyli başkanlığındaki beş kişilik ekip tarafından iki yılda hazırlanan raporda şu tespitler göze çarptı:[589] 146İSTANBUL’UN YARISI DOLGU İstanbul’un Avrupa yakasında 174.1 km olan kıyı uzunluğunun 46.3 km’si, Anadolu yakasında 217.7 km uzunluğundaki kıyının 100.4 km’lik kısmı dolgu. Dolguların büyük bölümü plansız. Planlar sonradan yapılmış. 1994, 1996, 1997, 1998 ve 1999 yıllarında yapılan dolguların planları onay için Kasım 2004’te Bayındırlık ve İskân Bakanlığına gönderilmiş. Plansız dolgular kıyıya zarar vermekle kalmayacak depremlerde de en fazla zarar gören alanlardan olacak. BOZBURUN ÖRNEĞİ Özellikle rant getiren yerlerde kıyı kenar çizgileri tespit edilmemiş. Bazen Danıştay ve Yargıtay’da kesinleşen farklı kararlar nedeniyle aynı yer için iki farklı kenar çizgisi belirlenmiş. Marmaris Bozburun’da kıyı kenar çizgisi ve imar planı mahkeme tarafından iptal edilince belediyenin kuruluşundan beri kıyıda tümüyle plansız yapılaşma yaşandığı saptandı. NERDE BU PAFTALAR? Fethiye Belediyesi’nde 1975’de tespiti yapılan kıyı koruma çizgisi, daha sonra yapılan plan revizyonlarında paftalara aktarıldı. Ancak onaylı paftaların bir kısmı tüm yetkili birimlerde aranmasına rağmen bulunamadı. Bakanlık eksik paftalar için yeniden kıyı kenar çizgisi tespiti yaptırmak zorunda kaldı. YIKIMA KOMİK ENGELLER Yıkım kararlarının neden uygulanmadığını soran Sayıştay, komik bahanelerle karşılaştı. Datça Bozburun’daki 271 kaçak yapının yıkımı konusunda belediye, kaymakamlık, il bayındırlık müdürlüğü arasında yaptığı 10 yazışmadan sonuç alamayan Özel Çevre Koruma Kurulu, Muğla Valiliği’ne başvurdu ama ‘ödenek yetersizliğinden yıkım yapamayacağı’ yanıtını aldı. Valilik Özel Çevre Koruma Kanunu çerçevesinde yıkımın Kurul tarafından da yapılabileceğini savunarak, topu yine Koruma Kurulu’na attı. Ancak hâlen yıkım olmadı. Kemer’deki izinsiz iskelelerin yıkımı için belediye, teknik donanım yetersizliği nedeniyle Kaymakamlığa müracaat eti. Kaymakamlık Köy Hizmetleri İl Müdürlüğü’nden yardım istedi. Ancak yıkım için ekipman bulunamadı. Açılan iki ihale de katılım olmadığından iptal olunca, yıkım yapılamadı. 1996 YILINDAN BERİ YAZIŞIYORLAR! İzmir Çeşme’de kıyıdan geçişi engelleyen işgallerin kaldırılması için Çeşme Mal Müdürlüğü ve Kaymakamlık arasında 1996 yılında başlayan yazışmaların, Sayıştay ekibinin denetim yaptığı tarihe kadar sürdüğü ve henüz bir sonuç alınamadığı belirlendi. Sayıştay, sorunların aşılması için değişik kanunlarda farklı kurumlara 147tanınan planlama yetkisinin tek çatı altında toplanmasını ve kıyılarda üst ölçekli planların turizm yatırımlarıyla yerleşimin yayılma ihtimali olan alanlara öncelik verilerek tamamlanmasını istedi. Türkiye, Karadeniz’de 1785, Marmara’da 1089, Ege’de 2 bin 805, Akdeniz’de 1577 ve adalarda 1067 km olmak üzere toplam 8 bin 323 kilometre deniz kıyısına sahip. Bu kadarı yeter mi? Hayır yetmez; devam edelim! VI.2.1-) İSTANBUL ÖRNEĞİNDEN KARELER “5N 1K”[590] Öncelikle belirtelim: İstanbul ve bütün büyük şehirler Türkiye ekonomisinin kara delikleridir. Yasadışı parking bir para kaynağı olunca Süleymaniye’de park mafyası bir eski eseri yakıp arsasını otopark olarak kullanır. Eğer vaktinde budamaz, ilaçlamaz, sulamaz ve gübre vermezseniz ağaçlarınız meyve vermez ya da kötü verir. Türkiye’de şehirler kötü meyve veren bahçelerdir… Türkiye kentlileşememiş olmanın, plansızlığın, uzmanlarla iş görememenin, örgütleşememenin, yağmacılığın rüşvetin cezasını, en iyimser tahminlerle, her beş yılda bir yılı havaya atarak, çekmektedir.[591] Nihayetinde -İstanbul örneği üzerinden- “Bugün Türkiye’de yaşanmakta olan ‘konut sorunu’, tarihsel anlamda Türkiye kapitalizminin yarattığı yaşam koşullarının sürdürülemez olduğunu göstermeye başlamıştır,”[592] saptamasının altını bir kez daha çizmemiz “olmazsa olmaz”ken; İstanbul’un bir mega köy olduğundan kimsenin şüphesi olmasın![593] Şurası çok açık: İstanbul’da kırk yıl içinde bugüne gelinen korkunç patlama oldu. Esas devrim bu. Fiziksel değişim devrimi. Bunu yapan adamlar da kırsal kesimden gelenler. Buna ben “kırsal kültür” demek[594] mümkün… Gerçekten de “İstanbul kent olamamış metropollerin başında gelir. Bu nedenle İstanbul…[595] üzerindekilerle insana dehşet veren bir yerdir”![596] “Nasıl” mı? 148İstanbul… 78 yılda 6 binden fazla sokağın isminin değiştirilmiş olması, kültürel birikimi hiçe sayan ve yalnızca kendince “birilerine mesaj verme” kaygısı güden bir siyasetin hâkim form olduğunu tesciller…[597] İstanbul’da… Karayolu köprü ve tünel girişimlerinin ortak özelliği plan dışı olmalarıdır. Bu durum, planlı gelişme hayaline indirilen ağır bir darbedir. Plan umutlarına, bugüne kadar plan adına verilen emeklere,[598] İstanbul’a yazık olmaktadır…[599] Örneğin görülmesi gerek: Gökdelenlerle dolan İstanbul, zor durumda. Kentin mevcut altyapısının bu dev yapıların yükünü kaldıramayacağını söyleyen uzmanlar uyarıyor: Maslak’taki gökdelenlerde yaşayanlar aynı anda sifonu çekse, kanalizasyon boruları patlayabilir…[600] Bunun yanında doğal afetler ve depreme açık olan İstanbul’da,[601] örneğin Zeytinburnu’ndaki 17 bin binadan 1030’u sağlam çıktı![602] Ayrıca 52 bin kamu binasından 15 bin 169’u incelendi. Bunların yüzde 80’i çürük çıktı. Sadece 474 kamu binası güçlendirilebildi. Bakanlığın talebine rağmen sivil binalar hakkında belediyelerden bilgi gelmedi![603] “İyi de ne oldu” mu? Sözü CHP Genel Sekreter Yardımcısı Oğuz Oyan’a bırakalım: “Depreme karşı önlemler içeren bir düzenleme gibi gösterilen” Dönüşüm Alanları Hakkında Kanun Tasarısı’nın “yağma, talan, tapuyu delme, insanları yerinden etme” tasarısı olduğunu söyleyen Oyan, tasarı ile “tarikat mahalleleri oluşturulabileceği” uyarısında bulunurken, “Bunun arkasında İstanbul, Ankara Büyükşehir belediyeleri var. Uluslararası sermaye var,”[604] dedi… İstanbul -meşhur Acaristanbul örneğiyle- bu! VI.2.2-) MEŞHUR ACARİSTANBUL “Yalan evrenselleştiği zaman hakikati söylemek devrimci bir eylemdir.”[605] Acarkent’te 1452 bahçeli villa, 80 daire, 1512 stüdyo daire bulunuyor.[606] Özel ormanlarda, toplam alanın yüzde 6’sını geçmemesi şartıyla yapılaşmaya izin veriliyor. Ancak Acarkent’te bu oranın yüzde 6’yı kat kat aşıp yüzde 92’ye dayandığı, geriye orman diye bir şey kalmadığı belirtiliyor.[607] 149Acarkent, Saip Molla Ormanı’na “yerleşirken” elinde yüzde 6’lık yapı izni vardı. Daha sonra projeye eklenen bir şerhle, bahçeler, tesisler ve yollar yüzde 6’nın dışında bırakıldı. [608] Orman Müdürlüğü, işlemlerin yasaya aykırı olduğunu belirtip Beykoz Belediyesi’ni uyardı, ancak proje sürdü. Son denetimde ormandaki yapılaşma oranı yüzde 99’du…[609] Yani orta yerde bir yolsuzluk söz konusuydu! İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Acaristanbul inşaatına ruhsat verilmesi konusunda Beykoz’un eski belediye başkanı DSP’li Alaattin Köseler’i “iş takipçiliğiyle” suçladı.[610] Özel Serdaroğlu Ormanı’nda büyük bir orman talanı sonucunda gerçekleştirilmeye çalışılan Acaristanbul Projesi’ne eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna’nın da adı karıştı.[611] Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe, orman arazilerine izinsiz inşaat yapımıyla ilgili daha önce tehdit aldığını, şimdi de Acarkent ve Acarİstanbul için baskı altına alınmaya çalışıldığını açıkladı. Kendisine Acarkent ve Acarİstanbul işinin peşini bırakması doğrultusunda telkinde bulunanlar arasında hem iktidar, hem de muhalefet partisi milletvekillerinin yanı sıra, bazı köşe yazarlarının da bulunduğunu söyleyen Pepe, “… ‘Bakan bu işin üzerine gitmese’ diyen köşe yazarları var. ‘Adnan Kahveci’yi unutma’ telefonu aldım,”[612] dedi… [613] Ayrıca Osman Pepe, İstanbul Beykoz’da özel ormana inşaat yapanlara müdahale eden bakanlık görevlilerinin silahlı kişilerce tehdit edildiğini söyledi.[614] Çevre ve Orman Bakanı Pepe, 5 Mayıs 2005’te Beykoz’da ormanlık alanda çalışma yapan Acarlar İnşaat’a müdahale etmek istediklerini, ancak sitenin güvenlikçilerince engellendiklerini açıkladı. Pepe, “Silahlı adamları tehdit etti. Vali, belediye başkanı ve kaymakamı aradım” dedi… 5 Mayıs 2005’te Serdaroğlu Özel Ormanı’nda Acarlar İnşaat’ın yaptığı çalışmaya müdahale eden bakanlık ekipleri, kaçak olduğu belirtilen sitenin güvenlikçilerince ormana sokulmamış…[615] Orman Bakanı Osman Pepe’nin “Silahlı adamları memurlarımızın içeriye girmesine izin vermedi,” dediği Acarlar’ın güvenliği, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın eski korumaları tarafından sağlanıyor. İstanbul’un Asayişten Sorumlu eski İl Emniyet Müdür Yardımcısı Gündüz Memişoğlu da Acarlar’ın şirketinde yöneticilik yapıyor. İstanbul’un sekiz emniyet müdürünün yakın korumalığını yapan Erdal Kuldaş, Abdullah Yazıcı, Metin Süer ile Mustafa Günaydın emekli olduktan sonra Acarlar Holding Yönetim 150Kurulu Üyesi Erdal Acar’ın teklifini kabul ederek 2005’ten itibaren göreve başlamıştı. Emekli polisler başta Erdal Acar, eşi ve çocukları olmak üzere, Acarlar Holding Yönetim Kurulu Başkanı İsmet Acar ve diğer oğlu Erdinç Acar’ın da güvenliğini sağlıyor. Eski İstanbul emniyet müdürleri Şükrü Balcı, Necdet Menzir, Orhan Taşanlar, Kemal Yazıcıoğlu, Ramazan Er, Hasan Özdemir, Kazım Abanoz’un da yakın korumalığını yapan emekli polislerden Kuldaş, Yazıcı ve Süer, yaklaşık 11 yıl Güneydoğu’da Özel Harekât’ta görev aldı. Günaydın da Siirt ve İstanbul’da asayiş şubede çalıştıktan sonra Koruma Şube Müdürlüğü’ne atandı. İsrail ve Amerikalı uzmanlardan VIP, terör, ilkyardım, iletişim, sağlık ve beden dili eğitimi alan ve eğitmenlik yapan emekli polisler aynı zamanda keskin nişancı. Hakkâri ve Van’da Özel Harekât Müdürlüğü, Küçükçekmece ve Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğü, İstanbul Asayiş Şube Müdürlüğü ve Asayişten Sorumlu İl Emniyet Müdür Yardımcılığı yapan Memişoğlu da yaklaşık iki yıldır Acarlar Holding bünyesindeki bir şirkette “genel müdür yardımcısı” olarak çalışıyor.[616] Bunun yanında denetim memurlarının silahlı tehdit nedeniyle giremediğini açıkladığı Acaristanbul’u yapan Acar Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı İsmet Acar, “Tüm ağaçları kesme iznim var” dedi.[617] ‘Acaristanbul’[618] ve ‘Acarkent’le gündeme gelen, Türkiye’deki ormanlık arazilerin talanının, ürkütücü boyutta olduğu ortaya çıktı. Orman Bakanlığı’nın “bilinen” verilerine göre; Türkiye’de 1937 ile 2005 yılları arasında mahkemeye intikal ettirilen orman arazisi işgaline ilişkin suç sayısı 657 bin 402. Bu suçlarda yok edilerek yerleşim için açılan orman arazisi miktarı ise toplam 233 bin 46 hektar. Söz konusu tarihler arasındaki yargıya taşınan en fazla orman talanı ise turizm cenneti Muğla ve bütün dünyanın hayran olduğu İstanbul’da yaşandı![619] Ve bir şey daha: Türkiye Ormancılar Derneği Başkanı Mustafa Yumurtacı, Pepe’nin açıklamalarının ileriye dönük ve çözüm getirici herhangi bir nitelik taşımadığına işaret ederek “Tamamen bugünü kurtarmak için, basına hamasi nutuklar atılıyor. Kendini ormanları kurtaran aslan konumuna getirdi,” dedi![620] VI.2.3-) KÖPRÜ, TRAFİK, BAZ İSTASYONLARI… “İstediğin değil, sana gerekeni al. İstemediğin şeyin fiyatı, pek az bile olsa yine senin için pahalıdır.”[621] Köprüsü, trafiği, baz istasyonlarıyla… kapitalizmin -Acaristanbul’lu- kentleri… Tam bir kaos… 151Örneğin İstanbul’un gündemini 3. Köprü, tüp geçit, işgal edilen orman arazileri, orman alanlarının başka kullanımlara tahsisi gibi konular oluşturuyor. Kent tarihinde gelinen her yeni aşama, ormanlar ve doğal alanlar aleyhine sonuçlandı. İstanbul adeta üç tarafından kıstırılmış ve kabına sığmayan bir “canavar” gibi kuzeyindeki yaşam kaynağını, yani orman ve su havzalarını zorluyor… İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Doç. Dr. Ayhan Koç ile Dr. Hakan Yener’in yaptığı bir araştırmada 1984 ve 1994 yıllarında elde edilen uydu görüntülerine dayanarak özellikle Belgrad Ormanı ve Beykoz çevresini içine alan 360 kilometrekarelik bölgedeki yerleşim alanlarının yüzde 90’lık bir artış göstererek 3900 hektardan 7400 hektara çıktığını ve bu artışın yüzde 18.5’inin orman alanlarından elde edildiğini gösteriyor. Bu da 650 hektarlık bir orman alanını ifade ediyor ve aynı yerde 1984’te var olan toplam orman alanının yüzde 3.64’ünü oluşturuyor. Araştırmaya göre, orman alanlarındaki azalmanın ikinci nedeni madencilik ve benzeri “yerleşim” dışı nedenlerle yaşanan alan kaybı. Bu da 2 bin 263 hektar olarak belirlenmiş durumda…[622] İstatistikler yapılan köprülerin İstanbul’un trafik sorununu çözmediğini ortaya koydu. [623] Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün açıldığı 1988 yılında Boğaziçi Köprüsü’ndeki araç trafiği rahatlamak yerine yüzde 6 oranında arttı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin eski ulaşım danışmanlarından Prof. Dr. Adnan Keskin, yeni bir Boğaz köprüsünün İstanbul’un trafik sorununu çözmeyeceğini ve yapılan her köprünün yeni bir köprüyü ihtiyaç hâline getireceğini söyledi. Sürekli artıyor: Boğaziçi Köprüsü’nün yapıldığı 1973 yılında geçen toplam araç sayısı 1 milyon 696 binken, 1974 yılında bu sayı 11 milyon 869 bine çıkarak yüzde 600’lük bir artış gösterdi. Boğaziçi Köprüsü’nden geçen araç sayısı, 1973’teki açılışından 2002 yılına kadar kriz yılları hariç her yıl artış gösterdi. Köprüdeki yıllara göre artış oranı ortalama yüzde 27 oldu. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün açılması da, Boğaziçi Köprüsü’nden geçen araç sayısını azaltıp trafiği rahatlatmadı. Boğaziçi Köprüsü’nden 1987’de geçen araç sayısı 48 milyon 291 binken, bu sayı Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün açıldığı 1988 yılında yüzde 6 artışla 50 milyon 985 bine ulaştı. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde de 1988 yılından 2002 yılı sonuna kadar geçen araç sayısında her yıl yüzde 29 oranında arttı![624] Köprülerin de çözemediği trafik sorununa gelince… Doğan Kuban, “On binlerce, yüz binlerce, milyonlarca insanı birlikte yaşatan kural ve yasalar olmazsa kentler de olmazdı. Yerleşme kuralsız olmaz. Göçerlerin çadırları da bir düzene göre kurulur ve bir toplumsal örgütlenme altyapısına oturur. Kentlere dolan milyonlar kent vatandaşı görevini yerine getirecek kültür, davranış ve disiplin sahibi 152değillerdir. Bu olgu bütün dünyada en iyi incelenmiş bir olgudur. Kente uyum kısa vadeli bir süreç değildir… Yasalar karşısında zengin konutu fakir konutundan daha ayrıcalıklı olmaz. Kent ulaşımında yürüyenler, otobüse binenler, özel arabasına binenler olacaktır. Fakat ulaşım hakkı eşittir. Özel arabaya otobüsten fazla hak verilmez…”[625] “Türkiye’de kentlerin geleceği otomobil sahiplerinin elindedir. Belediyeler ve plancılar otomobil sanayisinin patronlarına, dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi, teslim olmuşlardır…”[626] diye uyarsa da nafile! 2006’da 1.6 milyon olan İstanbul’daki otomobil sayısının 2010’da 2.2, 2023’te 3.6 milyona çıkacağı tahmin ediliyor. İstanbul’da her gün ortalama 640 motorlu araç trafiğe kaydoluyor. İstanbul Metropoliten Planlama ve Kentsel Tasarım Merkezi’nin verilerine göre, İstanbul’da toplam 705 kilometre yol var. Bunun 232 kilometresi otoyol. Kısacası araç sayısı bu hızla artar ve yeni yollar yapılmazsa araçlar için hareket edecek alan kalmayacak![627] Bununla da “sınırlı” değil; Motorlu araç sahibi sayısı açısından Avrupa ülkelerinin gerisinde kalan Türkiye, ölümlü trafik kazası sayısında liderliği kimseye bırakmıyor. Türkiye trafik kazalarında yüzde 5.9’luk ölüm oranıyla Almanya’yı üçe katladı.[628] Türkiye, kaza başına ölüm oranında da Avrupa ülkelerinin önünde. Türkiye İstatistik Kurumu’nun hazırladığı ‘Avrupa Birliği Ülkeleri ve Türkiye Karayolu Trafik Kazaları-2003 İstatistikleri’ne göre, Türkiye’de 67 bin 31 trafik kazasının meydana geldiği 2003 yılında 3 bin 946 kişi öldü.[629] RESMİ VERİLERE GÖRE, UZUN TATİLLERİN KAZA DÖKÜMÜ[630] 1998’de 9 günlük tatilde 159 kaza, 216 ölü, 375 yaralı… 1999’da 9 günlük tatilde 134 kaza, 190 ölü, 340 yaralı… 2000’de 9 günlük tatilde, 121 kaza, 176 ölü, 275 yaralı… 2001’de 9 günlük tatilde 132 kaza, 190 ölü, 255 yaralı… 2002’de 5 günlük tatilde 52 kaza, 58 ölü, 101 yaralı… 2003’te 9 günlük tatilde 83 kaza, 114 ölü, 252 yaralı… 2004’te 5 günlük tatilde, 46 kaza, 60 ölü, 129 yaralı… 1532005’te 4 günlük tatilde 46 kaza, 78 ölü, 145 yaralı… 2006’da 9 günlük tatilde, 80 kaza, 109 ölü, 179 yaralı… Türkiye’de 26 yılda 137 bin 186 kişi trafik kazasına kurban gitti. Sayı, 2000 sayımına göre nüfusu 133 bin 756 olan Ardahan’ın nüfusundan fazla… Emniyet verilerine göre, yıllar içinde kazalar arttı, araçlarda güvenlik önlemlerinin yaygınlaşmasıyla ölüm oranı düştü. 2006 yılının 10 ayında meydana gelen trafik kazaları 1980 yılına göre 15 kat arttı, ancak kazalarda ölen kişi sayısı yüzde 30 azaldı. 1980 yılında 36 bin 914 trafik kazasında 4 bin 199 kişi hayatını kaybetti, 24 bin 608 kişi yaralandı. Bu yılın 10 ayında ise 542 bin 204 kazada 2 bin 851 kişi öldü, 113 bin 854 kişi yaralandı. 1980-2006 yıllarında meydana gelen 6 milyon 774 bin 996 trafik kazasında 137 bin 186 kişi hayatını kaybetti, 2 milyon 327 bin 509 kişi yaralandı. En fazla ölüm 1987’de, en az ölüm 2003’te meydana geldi. 1987’de 110 bin 207 kazada 7 bin 530 kişi hayatını kaybetti, 2003 yılında meydana gelen 422 bin 272 kazada 2 bin 811 kişi öldü. Sekiz yılda yalnızca kurban bayramlarında 853 kazada 1191 kişi öldü, 2 bin 51 kişi yaralandı. 2006 yılının ilk 10 ayında 542 bin 204 kazada 2 bin 851 kişi öldü, 113 bin 854 kişi yaralandı. En fazla kaza İstanbul’da, en az Ardahan’da meydana geldi. İstanbul’da 177 bin 437 kazada 232 kişi öldü, 10 bin 476 kişi yaralandı. Ardahan’da 150 kazada iki kişi öldü, 87 kişi yaralandı.[631] İşte planlama ve demiryolunu[632] yadsıyan kapitalist otomobil uygarlığının yol açtığı sonuç… Ve bunların bir diğer artısı da baz istasyonlarıdır…[633] Baz istasyonları görsel kirliliğin yanı sıra insan sağlığına verdikleri zararla dikkat çekiyor… Avrupa ülkelerinde yerleşim yerleri içinde baz istasyonu kurulması yasak. Türkiye’de ise kentler istasyon cenneti… 154Cep telefonu (GSM) şirketlerinin, erişim ihtiyacını karşılamak amacıyla yurt genelinde kurduğu “baz istasyonları”, yaydığı radyoaktif dalgalarla elektromanyetik kirlilik yaratırken, insan sağlığını da tehdit ediyor. Doğal çevreyi ve kentlerin görselliğini de olumsuz etkileyen baz istasyonlarının mahalle aralarına kadar, hatta binalara, cami minarelerinin tepelerine, hastane çevresine konulması, bu konudaki yasal boşluğu bir kez daha gözler önüne seriyor. 2813 sayılı Telsiz Kanunu’nda, baz istasyonlarının yeri ve sayısı ile ilgili bir kısıtlama bulunmaması, yurttaşlarımızın bilinçsizce evlerini GSM şirketlerine, baz istasyonu kurulması amacıyla vermelerine olanak sağlıyor. Yerel yönetimler ise kamuya ait alanlara baz istasyonlarının kurulmasına göz yumuyorlar. Türkiye’de 1994 yılından itibaren kullanılmaya başlanan cep telefonlarının sayısı günümüzde 45 milyona ulaştı. Özellikle Kınalıada ve Çamlıca Tepesi’nde kurulmuş olan baz istasyonları, bir yandan İstanbul’un görselliğini bozarken bir yandan da İstanbulluları yoğun radyoaktif[634] etkiye maruz bırakıyor…[635] Ve konuya ilişkin bir ek: Prof. Dr. A. Rasim Küçükusta yaptığı açıklamada, cep telefonlarının beyin tümörlerine, hafıza kaybı ve uyku bozukluklarına, depresyona, Alzheimer’e, baş dönmesine, bulantıya, baş ağrısı ve geçici bilinç kayıplarına kadar pek çok hastalığa yol açabileceğinin ileri sürüldüğünü belirtti. Cep telefonlarının, en son astım, saman nezlesi ve egzama gibi alerjik hastalıklardan da sorumlu tutulduğunu ifade eden Prof. Dr. Küçükusta, “Gerçekten de gelişmiş ülkelerde alerjik hastalıklardaki artışla, cep telefonlarının kullanımındaki ve yaygınlığındaki artış büyük bir paralellik göstermektedir,” dedi![636] İşte kapitalizmin çevreye düşman ve yabancı tüketim uygarlığı! VII. AYRIM: KAPİTALİZM, EKOLOJİ, VE… “Ormanlar daha gür olacak, daha gür. Tarlalar daha çok şey verecek, daha çok şey. Şehirler daha canlı olacak, daha canlı. İnsan ömrü daha uzun olacak, daha uzun.”[637] BM Çevre Programı’nın 390 uzmana hazırlattığı 570 sayfalık ‘GEO 4’ adlı son rapora göre ‘ihtiyaçların hiç bu kadar acil, zamanınsa hiç bu kadar uygun olmadığı’ vurgulanıyor. İklimin son 500 bin yılda olduğundan çok daha hızlı değiştiği kaydedilen raporda, geçen yüzyılda dünyadaki ortalama hava sıcaklığının 0.74 derece arttığı, önümüzdeki yüzyılda da 1.8’le 4 derece daha artacağı vurgulanıyor. Rapordan bazı bilgiler şöyle: 155Dünya nüfusu son 20 yıl içinde yüzde 34 büyüyerek 6.7 milyara ulaştı. Her yıl 73 bin kilometrekare orman yok oluyor. Doğal afetlerden ötürü her yıl 75 bin insan hayatını kaybediyor. Tatlısu balıkları 20 yıl içinde yarı yarıya azaldı. Gelişmiş ülkelerde temiz su bulma şansı gittikçe azalmasına rağmen, 2025 yılına kadar ihtiyacın yüzde 50 artacağı tahmin ediliyor. 2007, tarihte dünya nüfusunun çoğunluğunun şehirlerde yaşadığı ilk yıl oldu. Tahmini olarak her yıl 2 milyon kişi hava kirliliği nedeniyle hayatını kaybediyor. İklim değişikliğinin etkilerini en çok hisseden Afrika’da yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı 1985’ten bu yana yüzde 47.6’dan yüzde 59’a yükseldi.[638] Bu tabloda BM Çevre Programı Başkanı Achim Steiner, İklim Değişikliği Konferansı’nda açıkladığı üzere; “Su ve yiyecek kıtlığı ağırlaşacak, çevre sorunlarından kaynaklanan yeni göçler yaşanacak, dünya çapında gerginlik ve çatışmalar artabilecek.”[639] Görüp, bilmeyen var mı? Dünyada iklim değişikliğiyle ortaya çıkan felaketlerden en çok yoksul insanlar zarar görüyor. Yoksullar, aç kalıyor, göçe zorlanıyor İklim değişikliği ile ortaya çıkan doğa felaketleri en çok yoksulları vuruyor. Uzmanlar, iklim değişikliğinin insani gelişmede benzeri görülmemiş gerilemelere yol açabileceğine dikkat çekerken “en ağır bedellerin, bugünkü ekolojik borçta hiçbir suçu olmayan yoksullar tarafından ödeneceğini” vurguluyorlar.[640] 156VII.1-) KAPİTALİZM VE ÇEVRE “Öldürdüler sevgiyi Ve seven insanları Öldürdüler türküyü Ve türkü söyleyenleri Öldürdüler ne varsa Bu canım topraklarda Öldüremediler ama Bu tomurcuğu Ha patladı ha patlayacak Bu tomurcuğu…”[641] Kapitalizmin çevreyle ilişkisi bu! Yani Haktan Ural’ın ifadesiyle, “Kapitalist sistemin kârlılığı sürekli genişletmek zorunda olmasıyla ekosistemi vahşice bir krize sürüklediği tahlili, anti-kapitalist solun ekolojik krize dair geliştirdiği fikirlerin temelini oluşturuyor.”[642] Toparlarsak: Kapitalist sistem ekolojik krizi çözemez çünkü bunu yapmak birikimin önüne sınırlar koymayı gerektiriyor, bu da “Büyü ya da Yok Ol” kuralı üzerine kurulu bir sistem için kabul edilemez bir seçenek….. Ekolojik üretimin sosyalist koşullar altında yaygınlaştırılması mevcut krizlerin alt edilmesi için uygun bir zemin sağlayabilir. Özgür bir biçimde ortaklık kuran üreticilerden oluşan bir toplum kendi demokratikleşmesini sağlamakla yetinmez. Aynı zamanda tüm varlıkları özgürleştirmeyi ilke ve amaç olarak vurgular. Böylece emperyalist dürtüyü hem öznel hem de nesnel olarak yenilgiye uğratır! Kapitalizm gezegenimizi öldürüyor! Felâketleri yaratan kapitalizmdir! Çevrenin katili kapitalist sistemdir! Çünkü kapitalizmin çevre ile olan ilişkisi(zliği)nde sürüp gitmekte olan kusurlar, tahripler bugün yaygın biçimde “çevre krizi” olarak adlandırmakta olduğumuz, yalnızca birkaçını saymak gerekirse küresel ısınmadan ozon tabakasının tahrip edilmesine, tropikal ormanların ortadan kalkmasından mercan kayalıklarının yok olmasına, aşırı avlanmadan türlerin yok olmasına, genetik çeşitlilik kaybından çevremizdeki ve yiyeceklerimizdeki toksisite artışına, çölleşmeden su kaynaklarının kurumasına, temiz su bulunmamasından radyoaktif kirlenmeye dek çok çeşitli sorunları kapsayan tüm alanlarda açıkça görülmektedir. Liste çok uzun ve hızla da uzamaktadır ve bu sorunların kendilerini ortaya serdikleri mekânsal boyutlar da genişlemeye devam etmektedir. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 157Çevre sorunları aniden ortaya çıkmadı. Zaman içinde birikerek arttı. Hava, su, toprak kirlenmeye başladı; bitki ve hayvan türleri hızla yok oldu; küresel ısınma, ozon tabakasının delinmesi gibi doğal denge bozulmaları ortaya çıktı ve nihayet insan sağlığını tehdit eden, kitlesel ölümlere neden olan çevre felâketleri yaşanmaya başlandı. Sonuçta kapitalist sistemin efendileri bile, çevre sorunlarının tehlikeli boyutlara tırmandığını ve çözüm üretemediklerini söylemeye başladılar. Kapitalizmden önceki sınıflı toplumlarda çevre sorunları daha çok yerel ve bölgesel düzeylerde yaşanıyordu. Gezegen üzerinde açılan bu tür yaralar nispeten küçük ve geçici olduğu için dünya henüz kendini yenileyebiliyordu. Çevre sorunları kapitalizmle birlikte muazzam boyutlara ulaştı, sorunlar bölgesel düzeyden küresel felâketler düzeyine sıçradı. Çevrenin kendini yenileyebilme, temizleyebilme olanağı bizzat tehlikeye girdi. İşsizlik, yoksulluk, kriz, savaş gibi sorunların yanı başına çevre sorunu da eklenmiş oldu. Bugün kendi yarattığı sorunlara çözüm üretemeyen bir sistem ile karşı karşıyayız. Çevre sorunlarının temel nedeninin kapitalist üretim tarzı olduğunu yukarıda belirtmiştik. Kapitalist üretim tarzı daha fazla kâr elde etme esasına dayanır. Üretim doğanın korunması ve insan ihtiyaçları gözetilerek gerçekleştirilmez. Kapitalizm için bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Daha fazla kâr için ormanlar katledilir, akarsular ve deniz kimyasal atıklarla ölü bir su birikintisine dönüştürülür, üretilen milyonlarca otomobille ve fosil atıklarla hava zehirli gazlara bulanır. Kapitalistlerin kârı demek işçinin sömürüsü ve doğanın yağmalanması demektir. Kapitalizm anarşik bir üretim biçimidir. İhtiyaca göre üretim yapılmaz. Bu tarz üretim, kaynakların ölçüsüz kullanılması sonucu muazzam israfa neden olur. Dünyamız şu anda tam bir teknoloji çöplüğüne dönmüş durumdadır. Kapitalizmin özü şiddettir. Şiddet ister kendi aralarında ilân ettikleri barış zamanında olsun isterse fiili cephe savaşlarında olsun eksik olmaz. Savaşlarsa insan dahil olmak üzere doğa üzerindeki tüm canlıları öldürür. Kapitalistler daha fazla kâr elde edebilmek için çevre konusunda alınabilecek en basit koruma tedbirlerini dahi uygulamamak için ellerinden geleni yaparlar. Fabrika bacasına filtre bile taktırmayan bir kapitalistten bitki ve hayvanları düşünmesini beklemek abestir. Doğal, temiz, yenilenebilir kaynaklarla üretim yapmak insanlığın yüzyıllar öncesinde keşfettiği bir yöntem. Güneş, rüzgâr, termal kaynaklar, su, hidrojen gibi enerjilerden yararlanacak yöntemler fazlasıyla bilinmekte. Ancak tüm bu yöntemlerin maliyetleri şimdilik patronlara hem pahalı geliyor, hem de ellerinde yüksek kârlar sağladıkları fosil yakıtlar ve ucuz işgücü var. Kapitalistlerin derdi doğaya zararsız üretim değil, kâr için doğanın ve işgücünün hoyratça tüketimidir. 158Kapitalizmin varlığı çevrenin yaşamasının önündeki en büyük engeldir. Doğayı bu sorundan kurtaracak yegâne güçse devrimci işçi sınıfından başkası değildir. Çevre sorunlarını tartışmak, kampanyalar düzenlemek, suçluları teşhir etmek anlamlı. Çevre sorunları konusunda burjuva hükümetlere birtakım yasaların çıkması için baskı uygulamak da gerekli. Kişisel olarak bir ağaç dikmek dahi tümüyle faydasız değil. Ancak kapitalist sistem yaşamaya devam ettikçe, bunlarla sınırlı çabalarımızın hiçbir karşılığını göremeyeceğimizin de bilincinde olmalıyız. Bizim diktiğimiz bir ağaca karşılık kapitalistler yüzlerce ağacı kâr için keseceklerdir. Çevre söz konusu olduğunda kapitalistlerden reformlar talep etmek sorunun temelini asla ortadan kaldırmaz. Bu çerçevede vurgulanması gerekene gelince: “Ekolojizm, sosyalizmin bir parçasıdır”! [643] VII.1-) MARKSİZM VE EKOLOJİ “İnsan doğadan yaşar, yani doğa onun bedenidir, ölmemek için onunla daimi bir diyalog sürdürmelidir.”[644] Ve nihayet unutulmamalıdır ki; ekolojik krizi kapitalizme özgü bir sorun, isyan, örgütlenme ve mücadele alanıdır.[645] Ekolojik kriz, esas olarak kapitalist ekonominin yağmacılığıyla ortaya çıkan bir nesnelliktir. Kapitalist üretim tarzının belirleyici özelliği üretim araçları mülkiyetinin burjuva sınıfının elinde olması ve halkın toplumsal üretim araçlarından yoksun kalmasından dolayı emeğini, iş gücü olarak piyasada satmak zorunda kalmasıdır. İş güçlerine ihtiyaç duyulmayan ve artık nüfus olarak adlandırılan kesimse, piyasa koşullarında sefalete mahkûm edildikleri gibi üretim maliyetleri koşullarında çalışanların işsiz kalma tehdidi ve onların düşük ücretle ve kötü yaşam koşullarında çalışmaya zorlamanın aracı olarak kullanılırlar. Bununla birlikte piyasadan satın alınan iş gücü kendilerini yenileyecekleri çalışma zamanı dışında daha çok çalışmaya zorlanırlar. Bu çalışma zamanında ve üretilen ürüne el koyan sermaye böylelikle sürekli artı değer elde etmenin de mekanizmasını yaratmış olur. Bu değerin daha çoklanması süreci kapitalist üretime egemen olan tek amaçtır.[646] Bu meta düzeni kullanım değeri yaratma mantığına göre değil her seferinde daha fazla değişim değeri, kâr elde etme mantığı üzerinden işler. Daha fazla kâr elde etme mantığına dayanan kapitalizm üretim için gerekli olan girdileri ya da maliyetleri en düşük seviyede 159tutma refleksini de sistemin mantığı gereği barındırır. Emeğin iş gücü olarak satın alındığı bu koşullarda doğa varlıkları da ucuz hammadde olarak mübadele değerinin masraflar hanesinde niceliksel değerlere dönüştürülür. Emeğin bu doğal ve toplumsal formlarının, kullanım değerinin bu bileşenlerinin sermaye birikimi sürecine tabi olması ve birikim zorunluluğunun kapitalist üretim tarzının motoru hâline gelmesi eş zamanlı işleyen bir süreç ve ilişki olarak kavranmalıdır. Kapitalist üretim bu nedenledir ki aynı zamanda kendi maddi üretim koşullarını bozmaya meyillidir. Sermeyenin büyümesi bu maddi gerçekle mümkün olabilir. Sahip olmak diğer tüm duyguların yerini aldığı ölçüde de sermaye kendini yeniden üretir. Arzu edilen ama ulaşılamayan nesneler dünyasında, nesnelere her ulaşma yeni bir sahiplik ilişkisi doğurur. Kişiler arası ilişkinin metalar arası ilişkiye dönüşmesiyle tatmin edilemez ihtiyaçlar evrenini de ideolojik olarak kendi döngüsünü ve nesnesini yaratmış oluyor. Bu şekilde evrensel ihtiyaçlar kategorisi de yaratılmış olur. Bundan sonra da “Tüketici” olarak kodlanan geniş yığınların tek bir uğraş alanı kalır: “daha fazla tüketmek”. İnsani yetenekler, boş zaman ve hazzın kesişimi bir etkinlik olarak çalışma alanından kopartılıp, ideolojik olarak tüketim nesnelerinin ruhlarına giydirildiğinde, “herkesin yeteneğine göre herkese ihtiyacı kadar” ufku da basit bir ihtiyaçlar sistemi hâline gelir ki, bu da doğanın kapitalist tahribatını devreye sokar… Unutulmasın “Kapitalizm koşullarında – ve sistemin bir mantığının bir gereği olarak-, ekolojik ve insani hasarlara neden olmadan sermaye birikimi veya aynı anlama gelmek üzere sermayenin büyümesi mümkün değildir.”[647] Sürdürülemez kapitalizmin aşılarak, ekolojik tahribatın durdurulabilmesiyse devrimci Marksizm ile mümkündür… Ya da Marksizm’siz bir ekoloji anti-kapitalist ve çözümleyici olamaz… Özellikle: Ekolojiyi yeni icat edilmiş bir konu gibi gören çoktur. Ancak, kapitalizmin çevreyi yoksulları ve sömürgeleri zenginlerden daha fazla etkileyecek biçimde bozduğu XIX’uncu yüzyılda Karl Marx ve Frederick Engels’in çalışmalarında dile getirilmişti. 1867’de, Marx, Kapital’de İngiltere’nin İrlanda’ya karşı ekolojik sömürgeciliğinden söz ederken, şöyle yazmıştı: “Bir buçuk yüzyıldır İngiltere İrlanda’dan toprak ithal etmiş, tarımcıların toprağın yok edilen maddelerini yeniden oluşturabilmelerine bile izin vermemiştir.” Marx bunu yazarken, Alman kimyacı Justus von Liebig’in çalışmalarından yararlanmıştı. Organik Kimyanın Tarımda ve Fizyolojide Uygulanması isimli eserinin 1862’de yayınlanan 7’nci baskısının giriş bölümünde, Liebig “Britanya bütün ülkeleri verimliliklerinden yoksun bırakıyor” demiş, buna örnek olarak da, İngiltere’nin İrlanda toprağını sistematik bir şekilde çalmakta olduğu bilgisini vermişti. Liebig’e göre, doğadan verdiğinden çok şey alan bir 160sisteme, yazarın endüstriyel kapitalist tarımdan söz ederken kullandığı “hırsızlık sistemi” adı verilebilirdi… Marx, çevre sorunlarından söz ederken, Stoffwechser’in ya da Liebig’in kapitalist toplum ile doğanın ekolojik çelişkisini anlatan ve “etkileşim içinde olan sosyal metabolizma sürecinde tamiri imkânsız bir çatlak oluşturan” metabolizma kavramını benimsiyordu. Marx, “kapitalist üretimin, sosyal üretim sürecini ve tekniğini, zenginliğin temel kaynakları olan işçiyi ve toprağı zayıflatarak geçtirdiğini” anlatmıştı, insanlık ile doğa arasındaki metabolik ilişkideki bu çatlağın, ancak sistematik bir biçimde, “sosyal organizasyonu yöneten bir kural” olarak iyileştirilebileceğini öne sürüyordu. Bu kural ise, emek sürecinin (ki bu sürecin kendisi de insanlar ve doğa arasında metabolik bir süreç olarak tanımlanıyordu), ulusal yönetmeliklerle, gelecek nesillerin de ihtiyaçları göz önünde tutularak düzenlenmesiyle mümkün olabilecekti. “Bütün bir toplum, ulus, ya da aynı anda var olan bütün toplumlar dünyanın sahipleri değiller,” diyordu Marx. “Yalnızca dünyadan yararlananlar, dünyayı şimdilik kullananlar olarak, iyi aile reisleri gibi, dünyayı gelecek nesillere daha da iyi bir durumda bırakmaları gerekir.” Marx’ın ve Engels’in ekoloji konusundaki tartışmaları, zamanlarının genel anlayışının çok ötesindeydi. Bugün, Marx ve Engels’in söz ettiği ekolojik sorunlara göz atarsak, en acil çevre sorunlarımızla karşılaştığımızı görürüz; kırsal ile kentsel alan arasındaki kopukluk, toprağın bozulması, kentlerde nüfus yoğunluğu, kentsel atık sorunları, endüstriyel kirlilik, endüstri atıklarının geri dönüşümüyle ilgili sorunlar, gıda ve sağlık sorunları, iş yerinden kaynaklanan sakatlıklar, doğal kaynakların talanı, (ki bunlara fosil yakıt olarak kömür de dahil), ormanların yok edilmesi, seller, çölleşmeler, susuzluk, yöresel iklim değişiklikleri, enerji sorunları, türlerin değişen çevrelere uyum sorunları ve kıtlık… Marx, materyalist tarih kavramını, materyalist doğa kavramı ile bağlantılı gördüğü gibi, tarih bilimini de doğa bilimi ile ilişkili görüyordu… Bugün hepimiz, Marx ve Engels’in benimsediği, doğa ve toplumun birbiriyle diyalektik etkileşiminden kaynaklanan ve küresel ısınmanın simgelediği, gitgide hızlanan ekolojik krizle karşı karşıyayız. Çevre sosyolojisinde son zamanlarda yapılan çalışmalar Marx’ın metabolik ayrım teorisini, ölen okyanuslar, iklim değişikliği ve gübre döngüsü gibi sorunlara uygulamaya başladı. Bugün karşı karşıya olduğumuz, fosil yakıtların hızlıca yakılmasından kaynaklanan “karbon ayrımı” konusunda yazan Brett Clark ve Richard York, bu problemin çözümünün temel toplumsal ilişkilerin değişmesi dışında olamayacağını söylüyorlar. Teknoloji bu sorunlara bir çare bulamayacak gibi görünüyor, çünkü “Jevons Paradox” diye tanınan bir dinamik var. Şöyle ki: kapitalizmde, verimliliğin artması, kaçınılmaz olarak üretimin de genişlemesine yol açıyor ve bu da doğal kaynak ve enerji kullanımım çoğaltarak biyosfere daha fazla yüklenilmesine neden oluyor. İşte bu nedenle, Clark ve York, “Teknolojik 161gelişmeler, kapital ilişkilerinin baskılarından özgürleşmedikçe, karbon ayrımı sorununu çözemez” sonucuna varıyorlar. Küresel çevre sorunlarına gerçek, yani sürdürülebilir, tek çözüm, Marx’ın sözleriyle, “Kör bir gücün emrindeymişçesine üretimi sürdürmek-tense, üreticilerin, insan metabolizması ve doğa ilişkisini rasyonel bir biçimde, işbirliğiyle, insan doğasına en uyumlu ve en az enerji harcayan yöntemlerle yönetmeleridir.” İnsanların özgürlüğü ve ekolojik sürdürülebilirlik gibi amaçlar birbirinden ayrılamaz. Bu amaçlar ancak XXI’inci yüzyılda sosyalizmin yapılandırılmasıyla gerçekleşebilir.[648] Bunun içindir ki “İnsanlık günümüzde doğayla girdiği ilişkide kritik bir eşikte duruyor. Bu kritik eşik gezegenimizdeki canlı hayatın ve insan uygarlığının mevcudiyetini tehdit edecek noktaya ulaşmış durumda… Hayatı ve dünyayı, dolayısıyla son kertede kendi kendini ve kendi varoluşunun temellerini tahrip eden rekabete odaklanmış bugünkü toplumsal sistem; kapitalizm aşılmadan içinde bulunduğumuz ekolojik krizin üstesinden gelmek mümkün olmayacak… Ekolojik krizin sorumluluğunu genel bir ‘insan’ kategorisine yüklemek bu kategorinin içerisinde barındırdığı sınıfsal, cinsel, etnik ve kültürel farklılıkların yok sayılmasına ve biyosferin sömürülmesindeki farklı sorumluluk düzeylerinin belirsizleşmesine yol açar… Marksistlerin yapması gerekense ‘üretici güçler’ kavramını eleştirel bir revizyona tabi tutarak düzçizgisel ilerleme nosyonu ve modern endüstriyel uygarlığın teknolojik ve ekonomik paradigmasıyla köklü bir kopuş gerçekleştirmektir… Eğer tasarladığımız sosyalizm kapitalist ‘ilerleme’, ‘büyüme’ ve ‘kalkınma’ kavramlarını, kapitalizmin doğaya fetihçi, genişlemeci yaklaşımını, insanı ve doğayı araçsallaştıran ve doğayı sınırsız ve maliyetsiz bir kaynak olarak gören yaklaşımlarından bir kopuş içerecekse o zaman sosyalizm ekolojik bir içeriğe sahip olmak zorundadır…”[649] 6 Şubat 2008 14:47:08, Ankara. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 162N O T L A R 1) 12 Ocak 2008 tarihinde Özgür Üniversite’de (Ankara) “Somut Verilerle Kapitalizmin Ekolojik Soru(n)ları: “Kirlilik + Kent + (Küresel) Isınma + Su(suzluk) + Nükleer = Türkiye + Yerkürenin Hâli” başlığında verilen konferans metni. 2) Ernst Hemingway, Klimanjaronun Karları. 3) “İnsanlar ne başkalarını satın alacak kadar zengin, ne kendilerini satacak kadar yoksul olmalıdır. Servetler arasındaki büyük eşitsizlikler; hazineleri sahiplerinin elinden alarak değil, hazine kurmanın yollarını ortadan kaldırarak; yoksulluğu yoksullar için bakımevleri kurarak değil, yoksulluğu ortadan kaldırarak önlemek, en temel yönetim sorunlarından biridir.” (J. J. Rousseau.) 4) Yaşar Kemal, “Doğa’yı Yok Etmek Bağışlanamaz”, Radikal, 10 Eylül 2007, s.11. 5) “Küresel Isınmanın Abartılmaması Gerekir”, Zaman, 24 Ekim 2007, s.34. 6) “Önlem İçin Artık Çok Geç”, Cumhuriyet, 11 Aralık 2007, s.20. 7) Ömer Madra, Küresel Isınma ve İklim Krizi, Söy: Ümit Şahin, Agora Kitaplığı, 2007. 8) Mahmood Ayub, “Daha İyi Bir Dünya İçin…”, Radikal, 25 Ekim 2007, s.13. 9) İlker Pehlivan, “Otomotiv ‘Küresel Isınma’ Dinlemedi, İçme Suyundan Çok Yakıt Tüketiyor”, Radikal, 10 Ekim 2007, s.14. 10) 2006 yılında tüm birimlerinden küresel ısınmayla ilgili cemaati bilgilendirmelerini isteyen Diyanet İşleri Başkanlığı, dünyayı tehdit eden çevre sorununu bu yıl Vakfe Duası’yla Arafat’a taşıdı. 18 Aralık 2007 günü Hac Dairesi Başkanı Seyfeddin Ersoy’un 100 bin Türk hacı adayına okuttuğu ve 35 dakika süren duada özetle şöyle denildi: “Ya Rab! Sen bizleri sayısız nimetlerle donattın, bizler ise nimetlerinin kıymetini bilemedik, hata ve tedbirsizliklerimizle tabiatın dengesini bozduk, doğal kaynakları sorumsuzca ve hoyratça kullandık, çevremizi kirlettik, küresel ısınmaya ve kuraklığa sebep olduk. Ne olur aklımızı başımıza almayı nimetlerimizin değerini bilmeyi nasip eyle.” (Hasan Erşan, “Küresel Isınma Duası”, Sabah, 26 Aralık 2007, s.17.) 11) ABD’de bir dönem New York Times’da da yazan gazeteci Dave Lindorff, küresel ısınmanın ABD’yi “sağcılardan kurtacağını” ileri sürüyor! Lindorff’un teorisine göre yükselen okyanus seviyesiyle birlikte muhafazakârların oy depoları su altında kalacak ve birkaç başkanlık döneminin ardından ülke sola kayacak! (“Amerika’yı Sağcılardan Küresel Isınma Kurtaracak”, Hürriyet, 29 Aralık 2007, s.15.) 12) Ali K. Saysel, “Küresel İklim İçin Küresel Adalet”, Radikal İki, 25 Kasım 2007, s.7. 13) Oscar Wilde. 14) Küresel ısınma hakkında bkz: Tom Athana-Paul Baer, Ölümcül Sıcak-Küresel Adalet ve Küresel Isınma, Çev: Ali K. Saysel, BGST Yay., 2007; Vandana Shiva, Çalınmış Hasat-Küresel Isınma Sorunu, Çev: Ali K. Saysel, BGST Yay., 2006; Dinyar Godrej, Küresel İklim Değişimi, Çev: Ohannes Kılıçdağı, Metis Yay., 2003; Reşat Uzmen, Küresel Isınma ve İklim Değişikliği, Bilge Kültür Sanat, 2007; Mikdat Kadıoğlu, Küresel İklim Değişimi ve Türkiye-Bildiğiniz Havaların Sonu, Güncel Yay., 2001; Yaşar Onay, Küresel Isınma ve Batı’nın Yeni Yurt Arayışı, Neden Kitap, 2007; Hubert Reeves-Frédéric Lenoir, Yeryüzünün Acısı, Çev: Şule Demirkol, Yapı Kredi Yay., 2007; Frédéric Denhez, Küresel Isınma Atlası, NTV Yay., 2007; Kate Evans, Acayip Havalar, Çev: Özlem Dalkıran, Açık Radyo Kitapları, 2007; “Dünya Isınıyor, Hayat Kuruyor”, Atılım, Yıl:2, No:2007 50 (187), 15 Aralık 2007, s.16; Cengiz Duman, “Küresel Isınma ve Felaket Senaryoları”, Haksöz Dergisi, No:200, Kasım 2007, s.62-63; EMO Enerji Dergisi, No:3, Eylül 2007; Nilgün Ercan, “İklim Değişikliğine Bakış”, s.3-5; Yavuz Dedegil, “Dünya Isınıyor mu? Buzullar Eriyor mu? Denizler Yükseliyor mu? Gerçekse Neden ve Ne Kadar?”, s.30-33; “Buzullarda Rekor Erime”, Milliyet, 25 Ocak 2008, s.2; “İklime Neler Oluyor?”, Cumhuriyet, 7 Mayıs 2007, s.20. 16315) “Bilim, İklimdeki Kötü Gelişmeleri Dünya Gündeminin Başına Oturttu”, Cumhuriyet Bilim Teknik, Yıl:21, No:1089, 1 Şubat 2008, s.12-15. 16) Gül Atmaca, “Doğa Yasaları Ayaklar Altında”, Cumhuriyet, 25 Ağustos 2007, s.9. 17) Friedrich Engels. 18) Özlem Güvemli, “Dünya Artık Tepki Veriyor”, Cumhuriyet, 5 Eylül 2007, s.7. 19) Margaret Becket, “Küresel Güvenliğe En Büyük Tehdit”, Radikal, 26 Nisan 2007, s.13. 20) Yaklaşan felaket için bkz: “Arıcılığa Küresel Isınma Tehdidi”, İşçi-Köylü, Yıl:3, No:2006-09 (73), 4-17 Mayıs 2007, s.5; “İklimde Kritik Sınır 2050”, Sabah, 13 Kasım 2007, s.13; “… ‘İklim Kanaryası’ 2012’de Ölecek”, Yeni Şafak, 13 Aralık 2007, s.2; “Buzul Görmek Hayal Olacak”, Milliyet, 2 Mayıs 2007, s.3; “Buzulların Erimesi Ürkütüyor”, Gündem, 18 Ağustos 2007, s.16; “Buzullar Alarma Veriyor”, Cumhuriyet, 16 Eylül 2007, s.20; “Gröland’ın Erimesi Kaygı Verici”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2007, s.20; Sadık Çelik, “Küre Isındıkça Biz Kavruluyoruz”, Cumhuriyet, 30 Haziran 2007, s.16; “5 Yıl İçinde Kuzey Buz Denizi’nde Buz Kalmayabilir”, Milliyet, 13 Aralık 2007, s.2; “Küresel Isınma Raporları Karamsarlaşıyor”, Gerçek Demokrasi, 20 Kasım 2007, s.16; “Küresel Isınma Haritaları Değiştirdi”, Cumhuriyet, 19 Eylül 2007, s.20; “İklim Değişikliği Risklerine Dikkat!”, Birgün, 24 Aralık 2007, s.3; “Küresel Isınma Akdeniz’i Tuzlu Bir Göle Çevirecek”, Milliyet, 14 Eylül 2007, s.2. 21) “Küresel Isınma Öldürecek”, Cumhuriyet, 24 Nisan 2007, s.20. 22) “Deniz Seviyesi 160 Santim Yükselebilir”, Milliyet, 18 Aralık 2007, s.34. 23) “İklimin Baş Belası”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 2007, s.20. 24) “Küresel Isınma Kutupta Yeni Seyir Rotası Açtı”, Radikal, 16 Eylül 2007, s.3. 25) “Kutup Dört Yılda Eriyebilir”, Radikal, 13 Aralık 2007, s.2. 26) “Toplu Çöl Göçleri Kapıda”, Radikal, 29 Haziran 2007, s.22. 27) “Gidecek Başka Gezegen Yok”, Cumhuriyet, 13 Aralık 2007, s.20. 28) “Küresel Isınma Öldürecek”, Cumhuriyet, 29 Aralık 2007, s.20. 29) “ABD’ye En Büyük Tehdit”, Radikal, 4 Kasım 2007, s.12. 30) “BM’nin Çarpıcı Çevre Raporu”, Cumhuriyet, 4 Haziran 2007, s.9. 31) “Afrikalı ‘Mısırsız’ Kalabilir”, Cumhuriyet, 2 Şubat 2008, s.20. 32) W. Shakespeare. 33) “Fatura Borçsuz Yoksula Kesiliyor”, Radikal, 28 Kasım 2007, s.24. 34) Küresel ısınmanın “maliyeti”ne ilişkin bkz: Gökhan Gençay, “Kuraklık Bağıra Bağıra Gelmiyor”, Birgün Pazar, 12 Ağustos 2007, s.15; “Küresel Isınma, En Fazla Kuşları Etkileyecek”, Evrensel, 29 Ekim 2007, s.16; “Küresel Isınma Raporları Karamsarlaşmaya Başladı”, Evrensel, 20 Kasım 2007, s.16; Ali K. Saysel, “Halk, Hükümetler ve İklim Değişimi”, Radikal İki, 16 Eylül 2007, s.9; “Küresel Isınma Akdeniz’i Yakacak”, Birgün, 18 Ekim 2007, s.2; “Denizde Küresel Isınma Dalgası”, Gündem, 22 Mayıs 2007, s.16; “Küresel Isınma Baraj da Kuruttu”, Posta, 28 Haziran 2007, s.3; “BM Küresel Isınmayı Görüştü”, Evrensel, 19 Nisan 2007, s.10; Evrim 164Coşar Bilgin, “Global Yalan, Küresel Isınma”, Birgün, 20 Ocak 2008, s.3; Walden Bello, “Küresel Güneyde Çevre Hareketi”, Yeni Yol Dergisi, No:28, Kış 2008, s.90-103. 35) “Küresel Isınma Hayvan Türlerini Tehdit Ediyor”, Evrensel, 16 Aralık 2007, s.12. 36) “Küresel Isınmayla Akdeniz Köpekbalığı Dolabilir”, Radikal, 1 Ocak 2008, s.3. 37) Özcan Özgür, “Akdeniz’de Yeni Canlılar”, Cumhuriyet, 19 Ağustos 2007, s.20. 38) Burcu Aktaş, “İklim Hakkında Öğrenmek Zorunda Olduğumuz Her Şey”, Radikal Kitap, Yıl:6, No:329, 6 Temmuz 2007, s.16-17. 39) “Küresel Isınma Hasta Ediyor”, Cumhuriyet, 14 Mayıs 2007, s.20. 40) Hatice Yaşar, “Küresel Sağlık Krizi Kapıda”, Radikal, 8 Ağustos 2007, s.2. 41) Özlem Güvemli, “Küresel Isınma Boğazları da Vuracak”, Cumhuriyet, 28 Ağustos 2007, s.9. 42) Gerge Berkeley. 43) Kenan Mendekli, “Çok Vaktimiz Kalmadı”, Cumhuriyet Kitap, No:925, 8 Kasım 2007, s.16. 44) Mahnaz Gümrükçüoğlu, “Isınıyoruz Hatta Buharlaşıyoruz…”, Cumhuriyet, 29 Haziran 2007, s.2. 45) “Tuz Gölü’nde Geri Sayım Başladı”, Radikal, 9 Aralık 2007, s.4. 46) Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu’nun Küresel Isınma Atlası’na yazdığı önsözden… Frédéric Denhez, Küresel Isınma Atlası, NTV Yay., 2007. 47) “1 Derecelik Isı 1 Milyar YTL”, Cumhuriyet, 6 Ekim 2007, s.13. 48) Deniz Kavukçuoğlu, “Türkiye Çölleşiyor”, Cumhuriyet, 12 Ağustos 2007, s.17. 49) Küresel ısınma ve Türkiye için bkz: “2040 Yılında Türkiye Çöle Dönecek”, Akşam, 7 Ağustos 2007, s.14; Murat Türkeş, “Dünyada ve Türkiye’de Kuraklık ve Çölleşme Tehdidi”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:21, No:1070, 21 Eylül 2007, s.8-10; Yücel Çağlar, “Türkiye ve İklim Değişikliği”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:21, No:1067, 31 Ağustos 2007, s.22; Fikri Sağlar, “Çölleşme Kapıda”, Birgün, 21 Haziran 2007, s.4; “Türkiye’nin Yüzde 89’u Çöl Olabilir”, Radikal, 20 Haziran 2007, s.3; Bünyamin Sürmeli, “Türkiye Çöle Dönüyor”, Evrensel Hayat, 27 Mayıs 2007, s.4;”Türkiye Hızla Çölleşiyor”, Cumhuriyet, 13 Ekim 2007, s.8; “Türkiye Kuruyor”, Evrensel, 27 Temmuz 2007, s.5; “Türkiye’de Kuraklık Tehdidi”, Cumhuriyet, 25 Eylül 2007, s.20; “Türkiye’de Çöl Karakteri Oluşuyor”, Cumhuriyet, 13 Ağustos 2007, s.8; “Türkiye’nin Buzulları 10 Yılda 50 Metre Eridi”, Hürriyet, 17 Ağustos 2007, s.5;”Türkiye Yakında Çölleşecek”, Cumhuriyet, 16 Temmuz 2007, s.22; “Konya’nın Gölleri Mars’a Döndü”, Gündem, 3 Eylül 2007, s.16; “Küresel Isınma: Türkiye’de Arıların Yarısı Yok Oldu”, Gündem, 19 Nisan 2007, s.12; “Çaylar Kurumaya Başladı”, Gündem, 1 Ağustos 2007, s.16; “Cilo Buzulları Küresel Isınma Kurbanı”, Gündem, 16 Ağustos 2007, s.16; “Meteoroloji: Türkiye Çöle Döndü”, Gündem, 13 Ağustos 2007, s.3; “Kuraklık Dibe Vurdu, İş İşten Geçti mi?”, Cumhuriyet, 1 Ağustos 2007, s.1; Erkan Çınar, “Tuz Gölü Küresele Yenik Düştü”, Birgün, 25 Temmuz 2007, s.3; “Tuz Gölü 40 Yılda Yüzde 50 Küçüldü”, Gerçek Demokrasi, 9 Eylül 2007, s.12; “Çölleşme: Akşehir Gölü Somut Bir Örnek”, Cumhuriyet, 16 Ocak 2008, s.20; “50 Yılda Marmara Denizi Kadar Sulak Alan Kurudu”, Zaman, 26 Mayıs 2007, s.2; Özlem Güvemli, “Buzullar Eriyor, Türkiye Kuruyor”, Cumhuriyet, 4 Haziran 2007, s.9. 50) “Akgöl Sazlığı Teksas Çöllerine Döndü”, Radikal, 8 Ocak 2008, s.3. 51) The Rules of Life, Richard Templar, Pearson: Prentice Hall, Great Britain, 2006. 16552) 2007 Ağustos’unda IPCC’NİN yayımladı rapora göre Türkiye, sera etkisi yaratan gazların salımı açısından dünyada 21. sırada. Türkiye 1990’da 272 milyon ton, 2000’de 355 milyon ton, 2004’te ise 357 milyon ton karbondioksit salımına yol açmış. Diğer bir deyimle, Türkiye 1990-2000 yılları arasında karbondioksit salımını yüzde 31 artırarak bu alanda da üst sıralara tırmanıvermiş. (Hurşit Güneş, “Küresel Isınma Karşısında Türkiye”, Milliyet, 20 Aralık 2007, s.10.) 53) Behzat Barış, “Kyoto’ya Olumlu Bakıyoruz”, Cumhuriyet, 25 Eylül 2007, s.8. 54) Kemal Ulusoy, “Kyoto Durdurmaz! Kapitalizm Öldürür!”, Yeni Yol Dergisi, No:28, Kış 2008, s.39-41. 55) “ÇMO: Kyoto İklim Değişikliğine Çözüm Değil”, http://www.bianet.org/2007/03/09/93101.htm 56) Vandana Shiva, aktaran: Dinyar Godrej, Küresel İklim Değişimi, Metis Yay., Mart 2003, s.90. 57) Kyoto Protokolü, madde 2.1.ii. 58) Ozan Demirci, “Küresel Isınma ve Burjuva İkiyüzlülüğü: Kyoto Protokolü”, Marksist Tutum, Nisan 2005. 59) Kyoto Protokolü hakkında bkz: Ömer Madra, “Kyoto ve Komplo Teorileri”, Birikim Dergisi, No:223, Kasım 2007, s.72; Eylem Türk, “Kyoto Tartışması”, Milliyet, 9 Mart 2007, s.8; Şenol Karakaş, “Karbon Savaşları ve Küresel Isınma”, Gerçek Demokrasi, 19 Kasım 2007, s.16; Ali Murat Yel, “Küresel Isınma Sömürgeciliği”, Yeni Şafak, 28 Aralık 2007, s.19; Hüseyin Baş, “Kyoto’ya Direnmek!”, Cumhuriyet, 23 Nisan 2007, s.10; Serkan OcakYurdagül Şimşek, “Partiler Küresel Isınmayı Gördü, Kyoto’yu Es Geçti”, Radikal, 8 Temmuz 2007, s.7; “BM’de Küresel İklim Değişikliği Zirvesi”, Gündem, 3 Ağustos 2007, s.16; “İklim İçin Yeni Strateji”, Birgün, 16 Aralık 2007, s.3; “… ‘Ilıman İklim’e Yeni Anlaşma”, Radikal, 16 Aralık 2007, s.26; “İklim Konferansı Yine Washington’a Takıldı”, Cumhuriyet, 15 Aralık 2007, s.20; “G-8’de Küresel Isınma Çatlağı”, Cumhuriyet, 7 Haziran 2007, s.11; “ABD ile AB Arasında Küresel Isınma Çatlağı”, Radikal, 7 Haziran 2007, s.12; “Bush İklime Diş Gıcırdattı”, Radikal, 27 Mayıs 2007, s.11; “Bali: Çevre Zirvesi Sonuç Vermiyor”, Cumhuriyet, 10 Aralık 2007, s.11. 60) “ABD Topu Kopenhag’a Attı”, Cumhuriyet, 16 Aralık 2007, s.20. 61) “Onlar Bunu Zaten Biliyordu”, Radikal, 16 Kasım 2007, s.22. 62) “Fatura Afrika’ya”, Cumhuriyet, 28 Kasım 2007, s.20. 63) James Howll. 64) “Barış Ödülü de Küresel Isınma Etkisinde”, Radikal, 13 Ekim 2007, s.22. 65) Yeri geldi anımsatmadan geçmeyelim: Al Gore, 14 Temmuz 2007’de Los Angeles’lı bir işadamıyla evlenen kız kardeşi Sarah Gore ve ailesiyle beraber düğünden bir gün önce Beverly Hills’te bir balık restoranına gitti. Al Gore burada, yüksek fiyatlara alıcı bulduğu için aşırı avlanan ve bu nedenle soyu tükenme noktasına gelen bir balık sipariş etti. The Daily Telegraph’ın haberine göre, gelen tepkiler üzerine restoran yetkilileri müşterilerine sundukları balıkların tamamen yasal yollardan avlandığını açıklasa da çevreciler, “Dünya kamuoyunu çevre konularında duyarlı olmaya çağıran Gore başka bir şey yiyebilirdi” diyerek tepkilerini dile getirdiler. Al Gore daha önce de 20 odalı ve 8 banyolu evinde yıllık ortalama 30 bin dolar doğalgaz faturası ödediği ve ortalama bir Amerikan ailesinin 20 katı elektrik tüketimi yaptığının ortaya çıkması üzerine yine çevreciler tarafından eleştirilmişti. (“Gore ‘İmajını’ Yedi!”, Milliyet, 20 Temmuz 2007, s.3.) 66) Aysen Eren, “İklimler Değişiyor Sayın Al Gore, Ya Siz?”, Cumhuriyet, 24 Temmuz 2007, s.17. 67) Nuray Mert, “Al Gore’un Barış Nobel’i”, Radikal, 13 Aralık 2007, s.6. 16668) Daniel Tanuro, “Şeytan Tencereyi Yapar Ama Kapağını Unutur”, Yeni Yol Dergisi, No:28, Kış 2008, s.73. 69) E. Che Guevara, “Üç Kıtaya Mesaj.” 70) “Erdoğan Kyoto’ya Göz Kırptı”, Radikal, 25 Eylül 2007, s.12. 71) Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, sera gazı emisyonunun Türkiye’de diğer ülkelere göre çok düşük seviyede olduğunu söyledi. Eroğlu, kişi başına düşen 4.1 tonluk karbondioksit eşdeğeri emisyon miktarı ile Türkiye’nin Avrupa Birliği ve OECD ülkelerinin üçte biri, ABD’nin de altıda biri seviyesinde olduğunu anlattı. Eroğlu, kişi başına emisyon miktarının ABD’de 24 ton, Güney Kore’de 9 ton olduğuna dikkat çekti. (“Çevre Bakanı: Sera Gazı Emisyonunu Azaltmalıyız”, Radikal, 24 Ekim 2007, s.9.) 72) “Pepe: Kyoto Enerji Politikasına Ters”, Radikal, 20 Nisan 2007, s.3. 73) Ahmet Kıvanç, “Rüzgâr Enerjisinde 80 Milyar YTL’lik Başvuru”, Radikal, 2 Kasım 2007, s.13. 74) “Enerji Devlerinin Gözü Türkiye’nin Rüzgârında”, Radikal, 11 Ekim 2007, s.15. 75) “Ufuk Uras: “Meclis Temiz Enerjiden Yana Olmalıdır”, Cumhuriyet, 8 Kasım 2007, s.4. 76) “İnsan atığını biyogaz ve gübreye dönüştüren ucuz bir sistem, dünyada 2.6 milyon kişinin tuvalet gereksinimini uygun koşullarda giderme ve küresel ısınmayı azaltma olanağı sağlayabilir.” (“Dünyayı İnsan Atığı Kurtarır!”, Radikal, 18 Ekim 2007, s.2.) 77) Enver Şat, “Suya ve Rüzgâra Yazılanlar”, Evrensel, 10 Aralık 2007, s.9. 78) Alternatif için bkz: Tanay Sıdkı Uyar, “Doğal Enerji”, Kızılcık, No:30, Haziran-Temmuz 2007, s.46-51; Arif Nacaroğlu, “Yeni Enerjiler”, Evrensel, 8 Kasım 2007, s.16; Ahmet Kıvanç, “Rüzgârcılar Daha Çok Bekleyecek”, Radikal, 30 Ocak 2008, s.13; Hüseyin Yeşil, “Yenilenebilir Enerjiye Yoğun İlgi”, Elektrik Mühendisliği, No:432, Aralık 2007, s.111-112; “Enerji Darboğazını Aşmanın Tek Yolu Güneş Enerjisi”, Cumhuriyet Bilim Teknik, Yıl:21, No:1085, 4 Ocak 2008, s.12-13; EMO Enerji Dergisi, No:3, Eylül 2007; Fidel Castro, “Acil Enerji Devrimi Gerekli”, s.34-36; Selva Tüzüner, “İklim Değişikliği ve Enerji”, s.6-9; Kahraman Yapıcı- Sevim Özdemir, “İklim Değişikliğine Yenilenebilir Enerji Çözümü”, s.10-13; “Küresel Isınmayı Yaratan Kapitalizme Karşı Çaresiz Değiliz! Çare Biziz!”, Ekim Gençliği, No:105, Kasım 2007, s.34; Şenol Karakaş, “Güneş, Rüzgâr Bize Yeter!”, Birgün, 27 Nisan 2007, s.12; “Güneş Enerjisi”, Gündem, 23 Haziran 2007, s.16; Özlem Zorcan, “Türkiye’nin En Büyük Serveti: Güneş”, Birgün, 11 Haziran 2007, s.11; “Rüzgâr Boşa Esiyor”, Cumhuriyet, 19 Haziran 2007, s.20; “Türkiye’de Jeotermal Enerji 5 Nükleer Santrale Bedel”, Gündem, 20 Mayıs 2007, s.4; “Ufuk Uras: Meclis Temiz Enerjiden Yana Olmalıdır”, Cumhuriyet, 8 Kasım 2007, s.4; “Temiz Çevre İçin Sosyalizm!”, Kızıl Bayrak, No:2006/16 (16), 29 Nisan 2006, s.8-9; “Jeotermal Enerji nedir?”, Cumhuriyet, 26 Ekim 2006, s.9; Özlem Güvemli, “Türkiye’nin Rüzgâr Atlası”, Cumhuriyet, 25 Ekim 2006, s.9; Ethem Torunoğlu, Ötekilerin “Çevre”si, Ütopya Yay., 2006; Ecehan Balta, “Türkiye’de Çevreci Taban Hareketleri: Olanaklar ve Sorunlar”, Yeni Yol Dergisi, No:28, Kış 2008, s.56-67. 79) Deniz Zeyrek, “Enerji Boşa Akıyor!”, Radikal, 6 Ağustos 2006, s.13. 80) Ancak “Türkiye’de enerji sektöründe kamu tekeli kırıldı ve şirketlerin yüzde 50’den fazlası yabancıların eline geçti.” (Necdet Pamir, “Enerji Politikamız Yok”, Cumhuriyet, 1 Ekim 2007, s.9.) 81) Cenk Sidar, “… ‘Petrol Bağımlılığı’ndan Kurtulabilmek Mümkün mü?”, Radikal, 14 Ocak 2008, s.9. 82) “susuz” 83) Murat Gülderen, “2.5 Milyar Kişi Temiz Su Yoksunu”, Cumhuriyet, 4 Aralık 2007, s.12. 16784) Osman İkiz, “Su Artık Potansiyel Savaş Nedeni”, Cumhuriyet, 21 Ağustos 2007, s.9. 85) “Endüstride Tüketim, Başı Çekiyor”, Cumhuriyet, 4 Aralık 2007, s.12. 86) Metin Türkyılmaz, “Bazı Ülkeler Su İçinde Yüzerken Bazıları ise Susuzluktan Kırılıyor”, Gündem, 4 Ağustos 2007, s.16. 87) “Su Adaletsizliği”, Milliyet, 4 Ağustos 2007, s.6. 88) Sırbistan’dan ayrılan Karadağ dahil. 89) Paul Eluard. 90) Su yaşamsal, doğal bir kaynak. Zaten o nedenle insan hakkı olarak kabul edilmesi gerekiyor. Su kaynaklarına ulaşım hakkının kısıtlandığı bir dünya düşünebiliyor musunuz? Bu politikalar bir de sosyal bir parametre içeriyor. Su kaynaklarının geliştirilmesi politikalarının içinde mutlaka sosyal boyutun ele alınarak buna göre düşünülmesi gerekiyor. O sosyal parametre, su kaynaklarının geliştirilmesini, kamusal yönetim bakış açısıyla ele alınmasını da gerekli kılıyor. Su kaynakları yönetiminin bir kamu hizmeti olarak ele alınması gerekir. (Dursun Yıldız, “Sular Özelleştirilemez”, Cumhuriyet, 23 Eylül 2007, s.12.) Ancak su ve su kaynakları serbest piyasa koşulları içinde bir ticari mal olarak görülmektedir. (Dursun Yıldız, “Serbest Piyasa Yoksulu Vuruyor”, Cumhuriyet, 16 Ağustos 2007, s.9.) 91) Dursun Yıldız, “Su Üzerine Küresel Politikalar”, Cumhuriyet, 15 Ağustos 2007, s.9. 92) Dursun Yıldız, “Egemenlik Savaşı Suya da Sıçradı”, Cumhuriyet, 14 Ağustos 2007, s.9. 93) Ali Faik Demir, “Su Silah Olursa Savaş Çıkabilir”, Cumhuriyet, 22 Ağustos 2007, s.9. 94) “Ganj nehri bütün Hinduların annesi. Ama anne yavaş yavaş ölüyor. Hindistan’ın kutsal nehri Ganj sanayileşmenin tehdidi altında…” (Zafer Kantar, “Damarlarında Zehir Akıyor”, Radikal İki, 9 Eylül 2007, s.12.) 95) Ali Bulunmaz, “Su Savaşları ve Türkiye”, Cumhuriyet, 4 Ağustos 2007, s.2. 96) “Ortadoğu ülkeleri ve Karayipler’de yıllardır deniz suyundan tatlı su elde edilirken ABD’nin yalnızca birkaç bölgesinde bu teknolojiden yararlanılıyor. ABD’de deniz suyunun kullanılır duruma getirildiği bu tür tesislerin en büyüğü Florida’nın Tampa bölgesinde bulunuyor.” (“Deniz Suyunun Tuzdan Arındırılması”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:21, No:1081, 7 Aralık 2007, s.22.) 97) Özlem Şener, “Susuzluk Savaşla Çözülmez”, Cumhuriyet, 20 Ağustos 2007, s.9. 98) Georg Christoph Lichtenberg. 99) Su için bkz: Vandana Shiva, Su Savaşları-Özelleştirmeli Kirlenme ve Kâr, Çev: Ali K. Saysel, BGST Yay., 2007; Ümit Şahin, “Su Her Zaman ‘Su’ Değildir”, Radikal Kitap, 11 Ocak 2007, s.31; Ivan İllich, H2O ve Unutmanın Suları, çev: Lizi Behmoaras, Yeni İnsan Yay., 2007; Dursun Yıldız, “Ortadoğu, Dicle, Fırat ve GAP”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 2007, s.9; Nail Göreli, “USİAD’ın Su Raporu”, Milliyet, 8 Ağustos 2007, s.17; Yalçın Bayer, “BM’nin 2002 Kararı: Susuz Bırakmak İnsan Hakları İhlâlidir”, Hürriyet, 4 Ağustos 2007, s.20; Hikmet Çetinkaya, “Su ve Toprak”, Cumhuriyet, 8 Ağustos 2007, s.5; Arif Nacaroğlu, “Su ve Hayat”, Evrensel Hayat, 27 Mayıs 2007, s.6; Şenol Demirci-Meriç Tafolar, “Suda Geri Sayım”, Milliyet, 21 Eylül 2007, s.18;”Su Kaynakları Hızla Yok Oluyor”, Gündem, 20 Mayıs 2007, s.16; “Susuzluk Kapıda”, Sosyalist İşçi, No:290, 14 Temmuz 2007, s.8; “Türkiye Tatlı Su Fakiri”, Gündem, 21 Mayıs 2007, s.16; “Su Kaynaklarında İbret Verici Tablo”, Gündem, 8 Nisan 2007, s.16; Özlem Zorcan, “Suyumuz Sorunlu ve Sınırlı”, Birgün, 20 Mart 2007, s.2; Özlem Zorcan, “Su Akar, Yetkililer Bakar”, Birgün, 23 Mart 2007, s.2; “Sulak Alanlar Kuruyor, Tehlike Kapıda”, Gündem, 19 Ocak 2007, s.16; “Kuraklık Barajları da Etkiliyor”, Gündem, 7 Ağustos 2007, s.4; “Susuzluk”, Evrensel, 29 Mayıs 2007, s.4; “Konya Havzası’nda Su Seviyesi Yarıya İndi”, Gündem, 24 Mayıs 2007, s.16; “Tuz Gölü’nde Cehennemi 168Görüntüler”, Radikal, 29 Eylül 2007, s.3; Nüket Barlas, “Kuraklık Paniği ve Su Kaynakları”, Radikal, 18 Ağustos 2007, s.11; Ahmet Tulgar, “Su Bile ‘Mücadele’ Diyor Bize”, Birgün Pazar, 12 Ağustos 2007, s.12; “Göller, Nehirler Kuruyor… İnsanlar Suya Hasret Kalıyor”, Odak, No:2007/08-09 (SN: 08-09), 7 Eylül 2007, s.10; “TMMOB: Su Kaynaklarımız Yok Ediliyor”, Güncel, 20 Nisan 2007, s.12; Sunay Demircan, “Su İçin Yeni Yasa Lazım”, Radikal İki, 2 Eylül 2007, s.9; “Suya Yatırım Devede Kulak”, Gündem, 5 Ağustos 2007, s.5; İlhami Ünver, “Su Kaynaklarımızı Doğru Kullanıyor muyuz?”, Radikal İki, 16 Eylül 2007, s.9; Hasan Hüseyin Evin, “Havanın Suyun Yardım Çığlığı”, Evrensel, 27 Ağustos 2007, s.8; İlhami Ünver, “Suya Doğru Bakmak”, Radikal İki, 14 Ekim 2007, s.9; “Su Kaynakları Hızla Kirleniyor”, Cumhuriyet, 29 Ağustos 2007, s.7; Orhan Şen, “Tüketim, İklim Değişimi ve Su Sorunu”, Cumhuriyet, 27 Haziran 2007, s.2; Dursun Yıldız, “Ulusal Su Stratejisi Oluşturulmalı”, Cumhuriyet Strateji, Yıl:4, No:175, 5 Kasım 2007, s.6-7. 100) Kerem Dağlı, “Kapitalizm Altında Sular Durulmuyor”, Marksist Tutum, No:30, Eylül 2007, s.18-19. 101) Hurşit Güneş, “Suyun Ekonomisini Oluşturmak Zorundayız”, Milliyet, 30 Mart 2007, s.10. 102) Hurşit Güneş, “Su da Özelleştiriliyor!!”, Milliyet, 8 Ağustos 2007, s.10. 103) Dursun Yıldız, “Suyun Yönünü Kâr Belirleyecek”, Cumhuriyet, 18 Ağustos 2007, s.9. 104) Türk Atasözü. 105) Özlem Güvemli, “Sulak Alanlar Can Çekişiyor”, Cumhuriyet, 30 Ekim 2006, s.20. 106) “Sulak Alanlar Yok Oluyor”, Cumhuriyet, 31 Ekim 2007, s.20. 107) “2007’de Göllerimiz Kurudu”, Cumhuriyet, 31 Aralık 2007, s.20. 108) Türkiye’nin su kaynaklarının farkında olmadığını savunan Earth Water Global Başkanı Robert Bisson, Forum İstanbul’un ‘Küresel Isınma, Su, ve Çevre’ başlıklı oturumunda Türkiye’nin su denetimlerini daha dikkatli yapması gerektiğini belirterek şunları söyledi: “Türkiye’ye yağışlarla yılda 500 milyon metreküp su girdisi oluyor ancak 185 milyon metreküp su çıkışı ölçülüyor. Fark sanıldığının aksine buharlaşmıyor, yolsuzluk da yapılmıyor. Türkiye’nin temelleri kırılmış, bodrumlarından su boşuna akıyor.” (Serkan Ocak, “Ülkenin Suyu Boşa Akıyor”, Radikal, 12 Mayıs 2007, s.3.) 109) Dursun Yıldız, “Egemenlik Savaşı Suya da Sıçradı”, Cumhuriyet, 14 Ağustos 2007, s.9. 110) Alexander Files. 111) Su kaynaklı güncel sorunlar hakkında bkz: Zehra Şahindokuyucu, “Su, İnsanlara Adil Dağıtılmıyor”, Birgün, 18 Haziran 2007, s.3; “Susuzluk Kaygısı Arttı”, Cumhuriyet, 13 Temmuz 2007, s.22; Mete Tapan, “Su ve Yerel Yöneticilik”, Cumhuriyet, 8 Ağustos 2007, s.2; Tuğba Tekerek, “Susuz Yaz Piyasalara Damgasını Vuruyor”, Milliyet, 7 Ağustos 2007, s.6; Deniz Gökçe, “Su Sıkıntısına Dikkat!”, Akşam, 7 Ağustos 2007, s.7; “Susuz Mamaklılar İsyan Etti”, Evrensel, 15 Ağustos 2007, s.5; “Susuzluk, Şehirliyi de Köylüyü de Vurdu…”, Tercüman, 3 Ağustos 2007, s.7; Baran Tuncer, “Susuz Yaz”, Radikal, 5 Ağustos 2007, s.12; Behzat Miser, “Ankaralı Vatandaş Taşıma Suyla İdare Ediyor”, Radikal, 5 Ağustos 2007, s.4; Emin Çölaşan, “Susuzluğun Kara Mizahı”, Hürriyet, 4 Ağustos 2007, s.5; Gökçe Uygun, “Su Stoku Yapılmazsa Geleceğimiz Karanlık”, Cumhuriyet, 5 Ağustos 2007, s.9; “Ankara’da Su Krizi: ‘Kızılırmak Kirli’ Uyarısı Kulak Arkası”, Milliyet, 17 Ağustos 2007, s.12; Alaeddin Bobat, “Kızılırmak Suyu…”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:21, No:1069, 14 Eylül 2007, s.21-22; “DSİ de ‘Kızılırmak Suyu İçilmez’ Diyor”, Evrensel, 19 Ağustos 2007, s.2; Şahin Doğan, “İstanbul Büyükşehir: Kaynak Yetmezse Deniz Suyu Kullanılabilir”, Evrensel, 3 Eylül 2007, s.5; “Su Boşa Aktı, Siyasiler Baktı”, Cumhuriyet, 2 Ağustos 2007, s.8; Ali Sirmen, “Ankara Çölleşirken…”, Cumhuriyet, 3 Ağustos 2007, s.4; “Suda Dua Dönemi”, Hürriyet, 3 Ağustos 2007, s.16; Emin Çölaşan, “Çok Boyutlu Susuzluk Rezaleti”, Hürriyet, 3 Ağustos 2007, s.3; “Susuzluk Korkusu”, Posta, 1 Ağustos 2007, s.1; Taha Akyol, “Suya Zam Geliyor”, Milliyet, 1 Ağustos 2007, s.13; “Susuz Hayat”, Birgün Pazar, 19 Ağustos 2007, s.10-11; Cemali Özkan, “Vergiler Kirli Suya”, Birgün, 14 Ağustos 2007, s.7; “Meclis Su Sorununu Rafa Kaldırmış”, Gündem, 14 Ağustos 2007, s.3; Taha Akyol, “Susuzluk ve Belediyeler”, Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 169Milliyet, 31 Temmuz 2007, s.13; Doğan Emrah Zıraman, “Kişisel Su Kısıtlamasına Hayır!”, Birgün, 9 Ağustos 2007, s.8; “Halka Susuzluk, Golf Sahalarına ise Milyonlarca Metreküp Su”, Yeni Demokrat Gençlik, No:125 2007-08, Eylül 2007, s.20; “ODTÜ: Kızılırmak Suyu Tehlikeli”, Cumhuriyet, 19 Ekim 2007, s.3; “Konya’nın Suyu Çekildi”, Birgün, 8 Kasım 2007, s.2; Ozan Güven, “Politikanın Suyu Çıktı!”, Genç Kurtuluş, No:2, Aralık 2007, s.18; Işık Kansu, “Didişme Ankara’yı Susuz Bıraktı”, Cumhuriyet, 3 Ağustos 2007, s.9; “İstanbul’a Deniz Suyu İçirilecek”, Radikal, 30 Ağustos 2007, s.3; Türkel Minibaş, “İda’nın Su Havzalarının Yeni Tanrıları”, Cumhuriyet, 27 Ağustos 2007, s.12; Zeynep Şahin, “Susuzluk Gökçek’in Eseri”, Cumhuriyet, 31 Temmuz 2007, s.7; “Türkiye Su Fakiri Olacak”, Cumhuriyet, 31 Temmuz 2007, s.7; Ali Sirmen, “… ‘Sudan Ucuz’ mu?”, Cumhuriyet, 2 Ağustos 2007, s.4; “Tuz Gölü 8 Yıl Sonra Kuruyacak”, Sabah, 9 Aralık 2007, s.7; “Su mu Aksın Orman mı Kalsın?”, Radikal, 1 Ağustos 2007, s.3; Tarhan Erdem, “Türkiye Kuraklıkla Savaşı Öğrenmeli”, Radikal, 13 Ağustos 2007, s.11; “Ya Nehirler Kurursa”, Hürriyet, 2 Ağustos 2007, s.17; İlhami Ünver, “Susuz Başkent Kâbusu”, Radikal İki, 5 Ağustos 2007, s.3; Mustafa Oğuz, “Can Suyu Tükendi”, Milliyet, 20 Mart 2007, s.3; Yaşar Anter, “Bodrum’a Denizden İçme Suyu”, Radikal, 21 Temmuz 2007, s.4; Serkan Ocak, “Su Sorunu Barajın Dibi Görünmeden Başlar!”, Radikal, 21 Temmuz 2007, s.4; Serkan Ocak, “İstanbul’da Suyun Dibi Göründü”, Radikal, 12 Temmuz 2007, s.4; “Ankara Seçim Sonrası Susuz”, Radikal, 21 Temmuz 2007, s.4; “Su Miktarı Sabit Ama İçme Suyu Kalitesi Azaldı”, Radikal, 18 Kasım 2007, s.2. 112) G. Gürkan Öztan, “Şehirlerin Yok Olduğu Çağda Su Aramak”, Radikal, 13 Ağustos 2007, s.11. 113) Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, Stratejik Araştırmalar ve Etütler Merkezi Başkanlığı Ortadoğu Uzmanı Tank Yarbay Süleyman Özmen, küresel ısınmanın ülke güvenliğine etkilerine ilişkin yazısında, “ulusal güvenlik stratejisinin” küresel iklim değişikliğinden kaynaklanan tehditlere karşı önleyici tedbirleri alacak şekilde yeniden gözden geçirilmesi ve değiştirilmesi gerektiğini belirtti. (“Su Ulusal Güvenlik Sorunu”, Cumhuriyet, 18 Eylül 2007, s.6.) 114) “2040’a Su Derdi Kalmaz”, Hürriyet, 23 Aralık 2007, s.18. 115) “Meclis, Kendi Su Uyarısını Unuttu”, Radikal, 14 Ağustos 2007, s.3. 116) Emre Döker, “AKP Akarsuları Satışa Çıkarıyor”, Cumhuriyet, 1 Ağustos 2007, s.7. 117) Barajlar, akarsu vadilerini sular altında bırakarak çok sayıda canlının neslini tehdit ediyor. Barajların, elektrik üretimi ve sulama açısından son derece önemli olmasına rağmen, çevresel etkileri göz ardı edildiği takdirde insan ve doğa için hayati sorunlar oluşturabileceğini söyleyen Doğa Derneği Genel Müdürü Güven Eken, “Barajlar, bir toplumsal soruna çözüm getirirken yepyeni ve telafisi mümkün olmayan sorunlar yaratıyor” diye konuştu. (Özlem Şener, “Modern Tufanın Sorumlusu Kim?”, Cumhuriyet, 15 Eylül 2007, s.15.) 118) Gülçin Üstün, “İşte Hükümetin Su Krizi İçin Çözüm Paketi: Baraj Yap İşlet Devret”, Milliyet, 31 Temmuz 2007, s.4. 119) “Su Kaynakları Satılacak”, Cumhuriyet, 9 Eylül 2007, s.8. 120) Hasan Ay, “Yılda Üç Milyar Metreküp Su Kayıp”, Hürriyet, 24 Ağustos 2007, s.21. 121) “Sosyal Tesis ve Bina, Suyu Geçti Susuzluk Göstere Göstere Geldi”, Hürriyet, 5 Ağustos 2007, s.13. 122) “Gökçek: Hiçbir Sorumluluğumuz Yok”, Milliyet, 5 Ağustos 2007, s.12. 123) Levent Tosun-Nermin Fenmen, “Gökçek Ankara’yı Nasıl Susuz Bıraktı?”, Radikal, 10 Ağustos 2007, s.11. 124) Selda Güneysu, “Ankaralı Ağır Metal İçecek”, Cumhuriyet, 7 Ağustos 2007, s.9. 125) “Kızılırmak Zehir Akıyor”, Cumhuriyet, 4 Ağustos 2007, s.9. 170126) Aykut Küçükkaya, “Su İçin Olağanüstü Hâl İlan Edilmeli”, Cumhuriyet, 21 Ekim 2007, s.9. 127) Nâzım Hikmet, “Alâmetler Suresi”. 128) Sunay Demircan, “Ne Olacak Bu Çevrecilerin Hâli?”, Radikal, 7 Haziran 2006, s.9. 129) Çöp ve çöplükleştirilen yerküre konusunda bkz: “Çin İngiltere’nin Çöplüğü Oldu”, Gündem, 27 Ocak 2007, s.10; “Petrol Devi Total’e Çevre Kirliliği Davası”, Gündem, 14 Şubat 20007, s.10; “Küresel Isınma Ülkemizde Çevre Kirliliğini Hızlandıracak”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:21, No:1064, 10 Ağustos 2007, s.20; “Geleceğimizi ‘Çöp’e Attırmayacağız”, Evrensel, 12 Ocak 2008, s.5; “Çevre Kirliliği Strese Neden Oluyor”, Gündem, 5 Temmuz 2007, s.16; “Elektromanyetik Kirlilik: Cep Telefonu”, Gündem, 13 Mayıs 2007, s.16; Nazif İflazoğlu, “Çevre Bakanı: Türkiye Çapında Alarm Verdik”, Radikal, 15 Nisan 2006, s.6; Belgin Toraman, “Kirli Teknolojiye Hayır!”, Birgün, 25 Kasım 2006, s.2; “İZAYDAŞ’a Çevreyi Kirletme Suçlaması”, Radikal, 11 Aralık 2007, s.3; Serkan Ocak, “Çevre Bakanı Veysel Eroğlu: Kirletme Hakkımı Arttır, İmzalarım”, Radikal, 20 Kasım 2007, s.3; Eylem Lodos, “Küresel Kirlenmeyi Önlemek Mümkün”, Evrensel, 13 Nisan 2007, s.5; Tanay Sıdkı Uyar, “Türkiye Çöplük Olarak Kullanılıyor”, Evrensel Hayat, 11 Mart 20007, s.4; “Doğu Batı’nın Çöp Deposu mu?”, Cumhuriyet, 24 Ekim 2006, s.10; “Bingöl’de Toplanmayan Çöpler Sağlığı Tehdit Ediyor”, Gerçek Demokrasi, 12 Ekim 2007, s.12; “Ağrı’da Çöpler Zirve Yaptı!”, Milliyet, 6 Ağustos 2007, s.22; “Bingöl’ün Çöpü Keban’a Akıyor”, Gündem, 25 Mayıs 2007, s.16; Ozan Yayman, “Türkiye Çöplük Değil”, Cumhuriyet, 11 Kasım 2006, s.20; “Onların Çöpü: Bizim Kâbusumuz”, Ufuk Çizgisi, No:51, 3 Aralık 2006, s.20; “Çöpte Hazine Var”, Cumhuriyet, 10 Aralık 2007, s.20. 130) “En Tehlikeli ‘Cansızlar’…”, Cumhuriyet, 3 Ağustos 2007, s.20. 131) İtalya’nın güneyindeki Napoli kentinde 140 bin ton çöpün sokaklarda birikmesiyle başlayan kriz, ülkenin diğer bölgelerine de sıçramaya başladı. Sardunya Adası’nın Napoli kentine uzattığı yardım eli, adanın başkenti Cagliari’de protesto gösterileriyle karşılandı. (“Çöp Krizi Sardunya’ya Sıçradı”, Radikal, 14 Ocak 2008, s.2.) Ayrıca bkz: “İtalya: Çöplük Krizi Yayılıyor”, Evrensel, 14 Ocak 2008, s.11. 132) Halk sağlığı açısından tehlike oluşturan çöp krizi aslında Campania bölgesinde ilk kez yaşanmıyor. Bölgede çöp arıtma tesislerinin kapasitelerinin yeterli olmayışı nedeniyle yaklaşık 14 yıldır sık sık sorunlar yaşanıyor. (“İtalya ‘Çöp Kent’e Formül Arıyor”, Cumhuriyet, 9 Ocak 2008, s.10.) 133) İsmail Mert Başat, Kültür, Sanat ve İktidar, Everest Yay., 2006. 134) “İkinci Bir Dünya Gerek”, Cumhuriyet, 25 Ekim 2006, s.20. 135) “ABD ve Suudi Arabistan Çevreden Sınıfta Kaldı”, Radikal, 8 Aralık 2007, s.26. 136) Martin Luther King. 137) “Teflona kayganlığını veren C-8 maddesi, çevreye ve insan sağlığına zararlı” diyen ABD’deki Çevre Koruma Kurumu, DuPont firmasına dava açıyor. (“Teflon Davası Yeniden…”, Radikal, 30 Haziran 2005, s.24.) 138) Batı Afrika ülkelerinden Fildişi Sahili’ne Ağustos 2006’da zehirli atık bırakan Hollandalı şirketten 10 milyon Avro tazminat talebinde bulunulduğu bildirildi. Zehirli çöple ilgili yapılan araştırma ve temizlik masraflarının da Hollanda hükümeti tarafından karşılanması istendi. (“Zehirli Atık İçin Tazminat Talebi”, Cumhuriyet, 25 Ekim 2006, s.11.) 139) Hüseyin Baş, “Çevre Korumada Sınıfta Kalmak!”, Cumhuriyet, 9 Ekim 2006, s.10. 140) Le Monde, 14 Eylül 2006. 141) Hüseyin Baş, “Vahim Bir Çevre Skandalı Öyküsü”, Cumhuriyet, 18 Eylül 2006, s.10. 171142) Soljenitsin. 143) “Okyanuslarda 200 Ölü Bölge Var”, Cumhuriyet, 21 Ekim 2006, s.20. 144) “Vakit Varken Yemeye Bak!”, Radikal, 4 Kasım 2006, s.22. 145) “Balığa Hasret Kalacağız”, Cumhuriyet, 4 Kasım 2006, s.20. 146) “AB’nin Atıklarının Gittiği Yer Belli”, Evrensel, 22 Kasım 2006, s.5. 147) Denizler ve sulardaki kirlenme için bkz: “Karadeniz’de Çevre Felaketi”, Milliyet, 12 Kasım 2007, s.5; Cenk Başlamış, “Karadeniz’de Asit Yağmuru Tehlikesi”, Milliyet, 14 Kasım 2007, s.3; “Karadeniz: İki Bin Ton Petrolün Temizlenmesi Zor”, Birgün, 15 Kasım 2007, s.8; “Uyar: Karadeniz Çöplük Gibi Kullanılıyor”, Gündem, 26 Şubat 2007, s.16; “Karadeniz Ölüm Denizi”, Taraf, 16 Kasım 2007, s.20; “Karasu Nehri Kirletiliyor”, Gerçek Demokrasi, 13 Ekim 2007, s.5; “Karadeniz’in Kuzeyi Kapkara”, Cumhuriyet, 14 Kasım 2007, s.3; “Karadeniz’de Çevre Felaketi”, Radikal, 13 Kasım 2007, s.4; Ferhat Arslan, “İskenderun Denizi Ölüyor”, Toplumsal Demokrasi, 3 Aralık 2006, s.12; “Karadeniz idi ‘Çöp Deniz’ Oldu”, Ülkede Özgür Gündem, 31 Ekim 2006, s.16; Asım Güneş, “Kimyasal Dere”, Hürriyet, 17 Nisan 2006, s.20; Ercan Öksüz, “Van Gölü’nde Kirlilik Alarmı”, Gündem, 12 Mayıs 2007, s.16; “Porsuk Nehri Çöpten Geçilmiyor”, Ülkede Özgür Gündem, 3 Nisan 2006, s.16; Hikmet Çetinkaya, “Orkinos Çiftlikleri…”, Cumhuriyet, 12 Aralık 2006, s.5; “Eskişehir: Fabrikanın Nehri Kirletme Israrı”, Gerçek Demokrasi, 3 Ekim 2007, s.12; Mehmet Menekşe, “Yeşilırmak’tan Zehir Akıyor”, Cumhuriyet, 13 Eylül 2007, s3; “Giresun’da Dere Kirliliği Tehlike Saçıyor”, Gündem, 6 Eylül 2007, s.16; Ferit Sever, “Bakırçay’dan Su Yerine Zehir Akıyor”, Gündem, 8 Haziran 2007, s.16; “Bodrum Denizi Dibi Çöplük Gibi”, Evrensel, 28 Mayıs 2007, s.16; “Botan Çayı Kirletiliyor”, Gündem, 30 Mayıs 2007, s.16; “Van Gölü’nde Kirlilik Alarmı”, Gündem, 1 Haziran 2007, s.16; Ferhat Arslan, “İskenderun Körfezi’nde Kirlilik Alarmı”, Gündem, 3 Haziran 2007, s.16; “Muğla’da Termik Santralin Klorlu Suyu Balıkları Öldürdü”, Demokrasi, 18 Temmuz 2007, s.16; “Kıyılarda Kirlilik Tehlikesi”, Gündem, 28 Haziran 2007, s.16; “Kirlenen Karasu Tuz Gölü’nü de Kirletiyor”, Gündem, 1 Temmuz 2007, s.16; Gürsu Kunt, “Denize Kirlilik Pompalanıyor”, Cumhuriyet, 1 Temmuz 2007, s.20; “Su Havzalarında Altın Madeni İşletilmemelidir”, Kurtuluş Yolu, Yıl:3, No:28, 9 Ağustos 2007, s.15; “Siyanürlü Dere Kedileri de Öldürdü”, Vatan, 17 Ağustos 2007, s.7; “Melen Çayı’nda Kirlilik Alarmı”, Sabah, 12 Ağustos 2007, s.7; “Melen’den Zehir Akıyor”, Posta, 15 Ağustos 2007, s.14; “Dünyanın En Kirli Denizi: Akdeniz!”, Evrensel, 30 Temmuz 2007, s.5; Özcan Özgür, “Balık Çiftlikleri Denizi Bitirdi”, Cumhuriyet, 14 Ocak 2008, s.20. 148) Ahmet Şefik, “Karadeniz Kirlilikle Savaşıyor”, Cumhuriyet, 1 Kasım 2007, s.20. 149) Joseph Roux. 150) “Hava Kirliliği Öldürüyor”, Evrensel, 23 Aralık 2007, s.2. 151) “Kirli Hava Göçü”, Radikal, 11 Eylül 2006, s.20. 152) “İranlılar Kirli Hava Kurbanı”, Radikal, 10 Ocak 2007, s.12. 153) “Hava Kirliliği Ölüm Saçıyor”, Radikal, 7 Ekim 2006, s.22. 154) “800 Bin Kişi ‘Hava’dan Ölüyor”, Cumhuriyet, 7 Ekim 2006, s.20. 155) Montesquieu. 156) “Dünyanın En Kirli 10 Kenti”, Yeni Şafak, 16 Eylül 2007, s.9. 157) “İngiltere ‘Avrupa’nın Çöplüğü’…”, Cumhuriyet, 8 Ocak 2007, s.20. 158) “OECD’de Çöp Lideri Çıktık”, Hürriyet, 17 Haziran 2007, s.9. 172159) Bertolt Brecht. 160) Türker Alkan, “Kirliliğin Küreselleşmesi”, Radikal, 9 Kasım 2006, s.5. 161) “En ‘Kirli’ 10 Yer”, Cumhuriyet, 20 Ekim 2006, s.20. 162) Hüseyin Baş, “Çevre Korumada Sınıfta Kalmak!”, Cumhuriyet, 9 Ekim 2006, s.10. 163) “Küreselleşmenin Kirli Yüzü”, Cumhuriyet, 24 Ekim 2006, s.10. 164) “ABD Atıklarını Denize Dökmüş”, Radikal, 19 Kasım 2006, s.12. 165) “En Kirli Deniz Karadeniz”, Cumhuriyet, 24 Ocak 2008, s.20. 166) John Lennon. 167) Neriman Özcan, “Çin Dünyayı Nereye Sürüklüyor?”, Cumhuriyet, 8 Ocak 2007, s.9. 168) “Çin-Dünya Bankası: Kirliliğe Bağlı Ölümlere Sansür”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 2007, s.11. 169) “İngiltere’nin Çöplüğü Çin”, Cumhuriyet, 27 Ocak 2007, s.9. 170) “Dünyanın Atığını Eritip Zehir Soluyorlar”, Radikal, 28 Aralık 2007, s.22. 171) Maurice Maeterlinck. 172) Konuya ilişkin olarak bkz: Vandana Shiva, Çalınmış Hasat-Küresel Gıda Soygunu, Çev: Ali K. Saysel, Bgst Yay., 2006; Elif Görgü, “Genetiği Değiştiri Gelişmeler”, Evrensel, 30 Ocak 2006, s.2; Hüseyin Yurttaş, GDO Ülkesi, İmbat Yay., 2005; “Gıdada ‘Kopya Ürün’ Dönemi”, Cumhuriyet, 17 Ocak 2008, s.20; Yılmaz Çamlıbel, “Gen Mühendisliği”, Dema Nû, Yıl:6, No:178, 15 Kasım 2006, s.24; Mehmet Berki Kanalp, “Genetiğimizi Bozmayın!”, Öğrenci Postası, No:17, Kasım 2006, s.8; Nuray Ergüneş, “GDO: Canavarlaşan Domates”, Toplumsal Özgürlük, No:12, Nisan 2006, s.18; Ahmet Rasim Barutçu, “GDO Sorun mu, Çözüm mü?”, Birgün, 31 Ekim 2005, s.15; Sedat Aluntaş, “Genleri Değiştirilmiş Organizmalar”, Öğrenci Postası, No:12, Kasım-Aralık 2005, s.9; Benen Dinçtürk, “Gen Teknolojileri ve Eşitlik”, Bilim ve Gelecek Dergisi, No:20, Ekim 2005, s.51-53; Toplumsal Ekoloji Dergisi, No:4, Yaz 2005; Arca Atay, “GDO’ya Hayır”, s.5-12; Şadi İdem, “Biyoteknolojinin Ardına Bakabilmek”, s.13-18; Brian Tokar, “Genetik Mühendisliğinin Ardındaki Öykü”, s.19-24; Chaia Heller, “Biyoteknoloji, Demokrasi ve Devrim”, s.25-34; Devinder Sharma, “Kıtlık Ticareti”, s.35-37; “Greenpeace’den GDO’lu ABD Pirinci Uyarısı”, Ülkede Özgür Gündem, 24 Ağustos 2006, s.10; Orhan Bursalı, “Genetiğinizi Koruyun!”, Cumhuriyet, 6 Temmuz 2006, s.6; Neşe Yılmaz, “GDO: Henüz Yanıtlanmamış Sorular”, Kızılcık Dergisi, No:27, Mayıs-Haziran 2006, s.41-45; Eda Sökmen, “Organik Gıda Hâla Yeşil mi?”, Radikal Cumartesi, 4 Kasım 2006, s.8; Neşe Yılmaz, “GDO: Yanıtlanmayan Sorular”, Ülkede Özgür Gündem, 19 Temmuz 2006, s.4; Sadık Çelik, “Okullarda Gıda Terörü”, Cumhuriyet, 8 Ocak 2008, s.17; Oktay Hüseyin, “Genetik Silahlar Dünyamızı Tehdit Ediyor”, Zaman, 26 Ağustos 2007, s.22. 173) Şule Köktürk, “Bilinçsizce Tüketiyoruz…”, Cumhuriyet, 25 Ekim 2007, s.3. 174) Fatma Koşar, “Böcek Öldü, Şimdi İlaç Sofrada”, Cumhuriyet, 3 Temmuz 2005, s.6. 175) Bijal Trivedi, “75 Bin Kimyasal Madde, Bedenimiz ve Kimyasal Kirlilik”, New Scientist, 1 Eylül 2007. 176) Şule Köktürk, “Hormon Vücudu Değiştiriyor”, Cumhuriyet, 3 Temmuz 2005, s.6. 177) Suphi Koray, “Hormonlu Kapitalizm”, Marksist Tutum Dergisi, No:10, Ocak 2006, s.22. 173178) “Obezitenin temel nedenlerinden olarak gösterdiği ‘fast food’un zararlarını anlatan bir kitap yazan Schlosser ‘anti-Amerikancı’ damgası yedi…” (Oliver Burkeman, “Burger Karşıtı Savaş Kızıştı”, The Guardian, 25 Nisan 2006.) 179) Elif Görgü, “Zehirli Tarlalar Büyüyor”, Evrensel, 1 Şubat 2006, s.9. 180) “Afrika’nın Bitkisi Bile Çalınıyor”, Radikal, 25 Eylül 2006, s.22. 181) Ahmet Hamdi Tanpınar. 182) Zehirli atıklar hakkında bkz: Ümit Şahin, “Zehirli Atıkları Yakmak Çözüm Değil”, Radikal, 6 Ağustos 2007, s.11; Özer Akdemir, “Diğer Adı Zehirkent: Balya”, Evrensel Hayat, 4 Kasım 2007, s.9; Tuna Arıgüç, “Atıklar Türkiye’ye Geliyor”, Birgün, 23 Ocak 2008, s.13; Ahmet Kurt, “Zehirli Atık Tarım Arazisine”, Cumhuriyet, 23 Eylül 2007, s.6; “Kimyasal Atıklar Kirpileri Öldürdü”, Hürriyet, 22 Eylül 2007, s.5; “Atıklar Nereye Gidiyor?”, Toplumsal Demokrasi, 22 Kasım 2006, s.12; Akın Bodur, “Turizm Bölgesi İlan Edilen Ovaya Atık Deposu”, Cumhuriyet, 24 Ekim 2006, s.20; Yalçın Ergündoğan, “Atıklara Ne Oldu?”, Birgün, 20 Mayıs 2006, s.11; “Zehirli Atıklar Her Yerde”, Devrimci Demokrasi, Yıl:4, No:88, 1-16 Mayıs 2006, s.15; “Her Taşın Altından Atık Varil Çıkıyor”, Ülkede Özgür Gündem, 21 Nisan 2006, s.16; “Atık Sular Denetlenemiyor”, Ülkede Özgür Gündem, 22 Nisan 2006, s.16; Özlem Güvemli, “İstanbul’da Atıklar Toplanmıyor”, Cumhuriyet, 7 Haziran 2006, s.7; “Ne Türkiye’de, Ne Fildişi Sahili’nde ne de Başka Yerde: Zehirli Atık Çöplüğü Olmaya Hayır!”, Çağrı Gazetesi, No:104, Ekim 2006/9, s.17-18; Derya Sazak, “Atık Cenneti”, Milliyet, 16 Nisan 2006, s.23; Aysun Patkava, “Atıklarda Boğuluyoruz”, Cumhuriyet, 25 Temmuz 2006, s.3; “Her Yer Atık Mezarlığı”, Ülkede Özgür Gündem, 16 Nisan 2006, s.16; “Atık Kromla Ölüme Davetiye”, Ülkede Özgür Gündem, 26 Ekim 2006, s.16; “İzmit Körfezi: Vidanjörlerle Zehir Döküyorlar”, Milliyet, 16 Nisan 2006, s.20; Yıldız Yazıcıoğlu, “Konya Ovası’nı Kaybedebiliriz”, Milliyet, 19 Kasım 2006, s.18; Gürhan Savgı, “Fabrika Arazisine Gömülen Atık, 6 Aydır Analiz Edilemedi”, Zaman, 23 Ekim 2007, s.16; Mustafa Kemal Coşkun, “K’atık’…”, Radikal İki, 16 Aralık 2007, s.11; “Atıklar Kızılırmak’a Akıyor”, Gündem, 12 Mart 2007, s.16; “Katı Atık Tesisi Mahkemelik Oldu”, Evrensel, 20 Mart 2007, s.5; “Tehlikeli Atık Mezarlığı…”, Cumhuriyet, 20 Ocak 2007, s.3; “İzmir’de Atık Tehdidi”, Cumhuriyet, 14 Kasım 2006, s.3; “İzmir’de Tehlikeli Atık Tesisi Tartışması”, Toplumsal Demokrasi, 17 Kasım 2006, s.12. 183) Kaan Benli, “Kaybolan Doğanın Yenisini Bulamayız”, Radikal, 12 Ekim 2006, s.11. 184) Serkan Ocak, “Her Saat 23 Ton Zehirli Atık Doğaya…”, Radikal, 2 Ağustos 2007, s.10. 185) Nükhet Barlas, “Tehlikeli Çözümsüzlük”, Radikal, 14 Kasım 2007, s.11. 186) “Türkiye’nin Kirli Yükselişi”, Gündem, 17 Haziran 2007, s.3. 187) “Tatil Yerleri Zehir Deposu”, Cumhuriyet, 17 Ekim 2006, s.20. 188) Serkan Ocak, “Her Saat 23 Ton Çok Zehirli Atık Doğaya…”, Radikal, 2 Ağustos 2007, s.5. 189) Türkiye’de tehlikeli atıkların depolanarak ve yakılarak bertaraf edilmesi için tek bir merkez var. O da İzmit’teki Atık ve Artıkları Arıtma, Yakma ve Değerlendirme A.Ş, yani İZAYDAŞ. Büyükşehir Belediyesi’nin iştiraki olan şirketin yıllık tehlikeli atık yakma kapasitesi 35 bin ton. Ancak yetkililer, Türkiye’de 2 milyon ton tehlikeli atık olduğu belirtiyor. (Timur Soykan-Demet Bilge Ergün, “Atık İmha Merkezi Yetersiz”, Radikal, 11 Nisan 2006, s.5.) 190) “Atığın Yüzde 90’ı Doğaya”, Radikal, 14 Nisan 2006, s.4. 191) Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe’ye göre çok geniş bir çevre düzenlemesi ve atıkların arıtılması v.s. için Türkiye’nin toplam 30-35 milyar Euro’luk yatırıma ihtiyacı var. (“… ‘Çöp’ Hakkında Bilmediğiniz 20 Şey”, Cumhuriyet Bilim Teknik, Yıl:20, No:1002, 2 Haziran 2006, s.9.) 192) İsmet Berkan, “Çevreye Saygı Bir Fantezi mi?”, Radikal, 13 Nisan 2006, s.3. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 174193) Sibel Bahçetepe, “On Ton Tıbbi Atık Bilmecesi”, Cumhuriyet, 18 Nisan 2006, s.9. 194) Gülay Fırat, “İBB, Çöpten Yılda 10 Milyon YTL Çıkarıyor”, Milliyet, 14 Ağustos 2007, s.9. 195) Gökçe Uygun, “Dev Kentin Dev Çöp Dünyası”, Cumhuriyet, 1 Şubat 2007, s.9. 196) Aykut Küçükkaya, “F Tipi Cezaevi Çevreyi Kirletiyor”, Cumhuriyet, 26 Kasım 2006, s.8. 197) “Zehir Saçan Asbeste Önlem Alınmıyor”, Radikal, 27 Ocak 2008, s.5. 198) Gascoigne. 199) Zehirli varillerin hikâyesi için bkz: Serkan Ocak, “Türkiye’nin Her Yerinde Tehlikeli Atık Varilleri Var”, Radikal, 3 Ağustos 2007, s.3; “Yeni Zehirli Variller Bulundu”, Ülkede Özgür Gündem, 14 Nisan 2006, s.16; “Bakan Pepe: Zehirli Variller Büyük Bire Sanayicimizin”, Evrensel, 13 Nisan 2006, s.3; Fikret Bila, “Sinop’taki Variller Kansere Yol Açtı mı?”, Milliyet, 28 Nisan 2006, s.18; “Tekirdağ’da Varil Sayısı 80’e Çıktı”, Hürriyet, 2 Ağustos 2007, s.7; Şakir Aydın, “Varillerin 210’u Boya Sanayiinden”, Milliyet, 25 Nisan 2006, s.5; “Varil Fışkırıyor”, Evrensel, 21 Nisan 2006, s.3; “Varil Rezaleti Sürüyor”, Ülkede Özgür Gündem, 15 Nisan 2006, s.16; “Uzunköprü’deki Variller Zehirli Çıktı”, Ülkede Özgür Gündem, 23 Nisan 2006, s.16; “Atık Varil Skandalı Büyüyor”, Ülkede Özgür Gündem, 18 Nisan 2006, s.16; Akın Bodur, “İskenderun’da Varil Alarmı”, Cumhuriyet, 16 Kasım 2006, s.8. 200) Zeynep Şahin, “Koca Ülke Çöplük Oldu”, Cumhuriyet, 15 Nisan 2006, s.8. 201) “Kirpilerin ‘Keşfettiği’ Skandal Büyüyor”, Radikal, 27 Eylül 2007, s.3. 202) “Çanakkale’de Zehirli Çuvallar”, Cumhuriyet, 12 Ekim 2007, s.20. 203) Karl Marx. 204) “Sosyalizm’de Çevre”, Önsöz Dergisi, No:9, Güz 2007, s.76. 205) Emre Boztepe, “Eminönü’nde Sokaklara Zehir Akıyor”, Radikal, 28 Kasım 2006, s.3. 206) “Fırat’ı Kirleten Tesislere Acımak Yok”, Radikal, 30 Kasım 2006, s.3. 207) “Fırat Nehri Kan Ağlıyor”, Radikal, 23 Kasım 2006, s.3. 208) “Deva İlaç, Atığını Gömmüş”, Radikal, 1 Ağustos 2007, s.3. 209) “Çerkezköy’de 80 Varile Ulaşıldı”, Radikal, 2 Ağustos 2007, s.5. 210) “Varili Gömdürürken Bize Yalan Söylediler”, Radikal, 20 Nisan 2006, s.5. 211) J. P. Sartre. 212) Cavit Yıldırım, “Bir İlçeyi Bile Bile Zehirliyorlar!”, Radikal, 18 Aralık 2006, s.3 213) “Yatağanlılar Eve Kapandı”, Radikal, 3 Eylül 2007, s.3. 214) Serhat Oğuz, “Mavi Ege’de Kül Denizi”, Milliyet, 19 Kasım 2006, s.19. 215) Zehirlenen Yatağan konusunda bkz: Özcan Özgür, “AKP Yatağan’ı Gözden Çıkardı”, Cumhuriyet, 18 Ekim 2007, s.20; “Yatağan Termik Santrali Havayı Kirletmeye Devam Ediyor”, Gerçek Demokrasi, 13 Eylül 2007, s.12; “Yatağan Zehir Saçıyor”, Birgün, 3 Eylül 2007, s.3; “Yatağan’da Kükürt Alarmı”, Gündem, 3 Eylül 1752007, s.16; “Yatağan Zehir Saçıyor”, Cumhuriyet, 3 Eylül 2007, s.20; “İkinci Yatağan İstemiyoruz”, Birgün, 4 Aralık 2007, s.2; Naki Bulut, “Yatağan Gerçeği”, Tıp Dünyası, No:150, 1 Şubat 2007, s.7; “Yatağan Gözden Çıkarıldı”, Milliyet, 19 Aralık 2006, s.3; “Yatağan Ölüm Soluyor”, Cumhuriyet, 30 Aralık 2006, s.3; Oktay Ekinci, “Yatağan’da 25 Yıl…”, Cumhuriyet, 27 Aralık 2006, s.17; “Yatağan’da Gece Yarısı Alarmı”, Radikal, 31 Aralık 2006, s.4; Yıldız Yazıcıoğlu, “Yatağan’a 1.152 Milyon YTL Ceza”, Milliyet, 27 Kasım 2006, s.16; Serhat Oğuz, “Yatağan Metal Yorgunu!”, Milliyet, 17 Aralık 2006, s.18; “Santral Soluyor, Yatağan Boğuluyor”, Atılım, Yıl:2, No:2007 02 (139), 13 Ocak 2007, s.16; Umut Akpınar, “Yatağan Termik Santrali Ölüm Saçıyor”, Haftaya Bakış, 8-14 Aralık 2007, s.20; “Yatağan’ın Arıtması ‘Hikâye’ymiş!”, Radikal, 3 Mayıs 2007, s.3; “Yatağan Santralı’nın Ömrü Doldu”, Radikal, 28 Ocak 2007, s.5. 216) Yıldırım Türker, “Küresel Isınmaya Cılız İnkâr”, Radikal, 20 Kasım 2006, s.4. 217) Önay Yılmaz, “Yatağan’da Binlerce Litvinenko Olabilir”, Milliyet, 7 Ocak 2007, s.15. 218) Devlet, Yatağan’da bir eliyle “çevreyi kirletirken” diğer eliyle kirlilik cezası ödedi. İl Çevre Müdürlüğü ekipleri Yatağan Termik Santralı’na 3.2 milyon YTL ceza kesti… Yıllardır Yatağanlılarla devleti karşı karşıya getiren termik santral, şimdi de devletin kurumlarını birbirine düşürdü. Devlete ait santrala, hava kirliliğine neden olduğu gerekçesiyle Muğla Çevre Orman İl Müdürlüğü tarafından ceza yağdırıldı. 2006 yılı mayıs ayından bugüne kadar santrala 3.2 milyon YTL para cezası kesildi. Santral yetkilileri hem cezayı ödedi, hem de mahkemeye gidip cezayı iptal ettirdi. Şimdi kimin haklı olduğuna Danıştay karar verecek. (“Devlet Bir Eliyle Kirletti, Bir Eliyle Ödedi”, Radikal, 27 Kasım, 2007, s.3.) 219) “Yatağan’a İkinci Santral Geliyor”, Radikal, 19 Ekim 2007, s.4. 220) Özcan Özgür, “Yatağan Kararacak”, Cumhuriyet, 19 Ekim 2007, s.20. 221) Longfellow. 222) Serkan Ocak, “Karanlıkta Zehir Salmak Serbest!”, Radikal, 7 Ocak 2007, s.5. 223) “Zehir Akar Devlet Bakar”, Hürriyet, 22 Nisan 2006, s.23. 224) “Onların Acelesi Var…”, Radikal, 15 Nisan 2006, s.4. 225) “Kanser Kasabası”, Radikal, 27 Nisan 2006, s.3. 226) Ahmet İnsel, “Organize Çevre Katliam Bölgesi”, Radikal İki, 26 Kasım 2006, s.3. 227) Dilovası’ndaki yıkım hakkında bkz: “Dilovası’ndaki Çöplüğe Kimyasal Atık Döküldü”, Ülkede Özgür Gündem, 20 Nisan 2006, s.16; Aktan Uslu, “Dilovası Çevre Envanteri Sır mı?”, Birgün, 5 Mart 2007, s.2; “Dilovası Daha da Yaşanılmaz Olacak”, Evrensel, 22 Kasım 2006, s.1-5; “Dilovası Ur Gibi…”, Ülkede Özgür Gündem, 8 Kasım 2006, s.16; “Dilovası Afet Bölgesi”, Cumhuriyet, 20 Ekim 2006, s.20. 228) Mustafa Bağdiken, “Dilovası Boşaltılsın”, Hürriyet, 2 Temmuz 2006, s.16. 229) Ayşe Sayın, “Arıtılmış Atıklar da ‘Kirli’…”, Cumhuriyet, 2 Haziran 2006, s.3. 230) “Dilovası Kanser Açısından Tıbbi Afet Bölgesi İlan Edilebilir”, Radikal, 8 Kasım 2006, s.5. 231) Mevlana. 232) “Kanserojen Mezarlığı!”, Radikal, 9 Nisan 2006, s.8. 233) “Kim İşledi Bu İnsanlık Suçunu?”, Radikal, 10 Nisan 2006, s.4. 176234) İTÜ Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlhan Talınlı, Tuzla’da zehir yüklü varillerde tespit edilen kanserojen etkisi bulunan fenolun sadece bir madde olduğuna dikkat çekerek, “Onun fenol olması ile metilen klorür olması ile uğraşıyorlar. Bilimsel bir sahtekârlık yapılıyor. Tehlikeli maddeler 63 bin adettir. Bu varilin içinde temel olarak fenol ama 103 tane daha tehlikeli madde var. Hangisiyle uğraşacaksınız? Onların içinde fenolden daha tehlikeli maddeler var” diye konuştu. Pepe’nin, sularda hiçbir şey bulunmadığı yönündeki açıklamalarını anımsatan Talınlı, “Ölçemediğin mertebede bir madde var orada. Sudan devamlı içiyorsunuz, 20 sene sonra kanser oluyorsunuz. Herkes kanseri tehlikeli sanıyor. Toksitle zehirlenme tehlikelisi de var. Zehirlenme akuttur, anında öldürür” dedi. (Özlem Güvemli, “İmha Ederken Kirletiyor”, Cumhuriyet, 22 Nisan 2006, s.6.) 235) Timur Soykan-Demet Bilge Ergün, “Fenol, Hemen Zehirler”, , Radikal, 11 Nisan 2006, s.5. 236) “TÜBİTAK: Tuzla’daki Atıklar Zehirli”, Cumhuriyet, 29 Nisan 2006, s.3. 237) Tuzla’da olup-bitmeyen için bkz: Ethem Torunoğlu, “Tuzla Çevre Faciası”, Ek Gündem, 22 Nisan 2006, s.4; “Tuzla’da Sekiz Günde 640 Varil”, Radikal, 24 Nisan 2006, s.3; “Tuzla: Altı Zehir, Üstü Sera”, Cumhuriyet, 14 Nisan 2006, s.6; Serhat Oğuz-Gökhan Karakaş, “Zehir Dereye Karışsın Diye Varilleri Deldiler”, Milliyet, 18 Nisan 2006, s.5; “Zehirli Bölge Kazılacak”, Radikal, 12 Nisan 2006, s.8; “Bakan Osman Pepe: Zehir Zemberek Açıklama”, Cumhuriyet, 12 Nisan 2006, s.7; Serkan Ocak, “Tuzla’dan Kötü Kokular”, Radikal, 10 Aralık 2007, s.4; “Bakan Pepe: Suçlu Unifar”, Cumhuriyet, 21 Nisan 2006, s.8; Ayşe Sayın, “Arıtılmış Atıklar da ‘Kirli’…”, Cumhuriyet, 2 Haziran 2006, s.3. 238) Timur Soykan, “Her Gün Yeni Varil”, Radikal, 15 Nisan 2006, s.4. 239) İsmail Saymaz, “Derici Döker, Zehir Akar, Devlet Bakar”, Radikal, 10 Mayıs 2006, s.8. 240) “Bakan Pepe: Suçlu Unifar”, Cumhuriyet, 21 Nisan 2006, s.8. 241) “Türkiye Atık Mezarlığı”, Cumhuriyet, 16 Nisan 2006, s.6. 242) “Çevreyi Zehirleyene Beraat”, Radikal, 13 Aralık 2006, s.3. 243) Buda. 244) Bkz: Özcan Özgür, “Carettalara Kirlilik Tehdidi”, Cumhuriyet, 7 Kasım 2006, s.20; Yıldız Yazıcıoğlu, “Osman Pepe’den Acı İtiraf: Konya Ovası’nı Kaybedebiliriz”, Milliyet, 19 Kasım 2006, s.18; “Karadeniz’de Kaçabilen Kurtulur!”, Radikal, 16 Kasım 2007, s.3; Ergün Ayaz, “İzmit Körfezi Can Çekişiyor”, Milliyet, 25 Ocak 2008, s.2; “Kıyılar Tehlikede”, Milliyet, 18 Ocak 2008, s.15; “Dünyanın Çöpü Denizlere”, Birgün, 24 Ocak 2008, s.16; Olcay Akdeniz, “… ‘Kirlilik’ Sahipsiz Kaldı”, Cumhuriyet, 15 Ekim 2006, s.20; Yıldız Yazıcıoğlu-Kudret Karakulak – Fatih Portakal, “… ‘Zehir’ Bilmecesi”, Milliyet, 28 Temmuz 2006, s.19; Tarkan Temur, “Çorlu’da Kirlilik Alarmı”, Cumhuriyet, 5 Eylül 2006, s.7. 245) Serhat Oğuz, “Türkiye’deki 61 Balık Türünün 41’i Tehlikede”, Milliyet, 18 Kasım 2006, s.3. 246) “Marmara’da ‘Bulanıklık’ Üç Yılda Yüzde 80 Oranında Arttı”, Radikal, 8 Şubat 2007, s.3. 247) Özcan Özgür, “Balıklar Klor Kurbanı”, Cumhuriyet, 19 Temmuz 2007, s.20. 248) “Hastayum Dedum İnanmadular!”, Radikal, 12 Ocak 2008, s.3. 249) “Kahverengi Bayraklı Torba Koyu”, Radikal, 10 Kasım 2007, s.5. 250) “İstanbul’u Hiç Böyle Görmediniz”, Radikal, 9 Ekim 2006, s.3. 251) “Çevre Dizginsizce Kirletiliyor”, Cumhuriyet, 14 Kasım 2007, s.3. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 177252) “ULLA, Devletin Ayıbı”, Cumhuriyet, 22 Haziran 2006, s.20. 253) Osman Kara, “Asıl Van Gölü Canavarı ‘Kirlilik’…”, Milliyet, 27 Kasım 2006, s.16. 254) “Barajlardan Zehir İçiyoruz”, Cumhuriyet, 31 Ekim 2007, s.20. 255) “K. Menderes’te Kirliliğin Resmidir”, Radikal, 28 Aralık 2006, s.3. 256) Türey Köse, “Akarsular Pislik Yuvası”, Cumhuriyet, 19 Kasım 2006, s.1-8. 257) Benjamin Disraeli. 258) Hava kirliliği hakkında bkz: “Türkiye’de Hava Kirliliği Artıyor”, Güncel, 30 Mart 2007, s.12; “Türkiye’nin Gazı Havayı Bozuyor”, Gündem, 22 Şubat 20007, s.16; “2006’nın Hava Kirliliği Rekoru Aksaray’da”, Birgün, 8 Mart 2007, s.2; “Egzoz Gazı Ölçülemiyor, Atmosfer Kirleniyor”, Birgün, 7 Mart 2007, s.2; “Kentlerde Hava Kirliliği Alarmı”, Ülkede Özgür Gündem, 26 Ekim 2006, s.16; “Hava Kirliliğine Karşı Kırmızı Alarm”, Zaman, 16 Aralık 2006, s.1-14; “Egzoz Gazı Kirlilik Yaratıyor”, Toplumsal Demokrasi, 14 Aralık 2006, s.16; “İzmir’de Hava Kirliliği Arttı”, Toplumsal Demokrasi, 13 Aralık 2006, s.16; “Yoksullara Dağıtılan Kömür Havayı Kirletiyor”, Toplumsal Demokrasi, 26 Aralık 2006, s.12; “Havası En Kirli Şehir: Siirt”, Gündem, 21 Ocak 2007, s.16; “Mersin’de Hava Kirliliği Alarmı”, Gündem, 11 Şubat 2007, s.16; Ahmet R. Küçükusta, “Hava Kirliliği, Trafik ve Kısırlık Üçlemesi”, Cumhuriyet Hafta Sonu, 6 Ocak 2007, s.10. 259) “2006’da Havası En Kirli Olan İl: Kütahya”, Gündem, 28 Şubat 2007, s.16. 260) “Antep’in Havası Bozuldu”, Gündem, 28 Nisan 2007, s.16. 261) Horatius. 262) Termik santraller konusunda bkz: “Türkiye Santral Çöplüğüne Döndü”, Evrensel, 5 Haziran 2007, s.9; “Samsun: Santral Zehir Saçmaya Tekrar Başladı”, Evrensel, 21 Eylül 2007, s.5; Ersin Çelik, “Samsun: Bakan’ın Santrali Zehir Saçıyor”, Gerçek Demokrasi, 21 Eylül 2007, s.12; “Elbistan Santrali Ölüm Saçıyor, Kanser Patladı”, Sabah, 29 Ağustos 2007, s.19; “Zehir Saçan Santrale Bu Kez ‘Dur’ Denildi”, Toplumsal Demokrasi, 12 Aralık 2006, s.16; Şahap Avcı, “Aliağa’ya Santral Dayatması”, Cumhuriyet, 2 Aralık 2007, s.20; “Türkiye’ye Santral İhtarı”, Hürriyet, 16 Şubat 2007, s.3; “Sivas-Kangal: Termik Santral Zehir Saçıyor”, Cumhuriyet, 19 Şubat 2007, s.22; “Silopililer Termik Santral İstemiyor”, Devrimci Demokrasi, Yıl:6, No:118, 5-16 Eylül 2007, s.2; İbrahim Günel, “Çanlar Çan İçin Çalıyor”, Radikal, 28 Ekim 2005, s.3. 263) “Termik Santraller Ölüm Kusuyor!”, Müdahale Dergisi, No:3, Ocak 2008, s.3. 264) “Çernobil’den 49 Kat Kirli!”, Radikal, 12 Haziran 2007, s.3. 265) Aydın Arslanyılmaz, “Karadeniz’e Kül Yutturuyorlar!”, Radikal, 3 Ağustos 2006, s.3. 266) Ani Di Franco. 267) Timur Soykan, “KPSS’de Nükleer Propaganda”, Radikal, 27 Eylül 2006, s.3. 268) Hans Blix, “Diğer 27 Bin Nükleer Silah Ne Olacak?”, International Herald Tribune, 8 Haziran 2006. 269) “ABD ve Rusya’da 25 Bin Nükleer Füze Var”, Gündem, 10 Haziran 2007, s.10. 270) Metin Münir, “Küresel Kaşınma”, Milliyet, 10 Mart 2007, s.10. 271) Levent Toprak, “Silahlanma, Nükleer Silahlar ve Kapitalizm”, Marksist Tutum, No:19, Ekim 2006, s.21. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 178272) Nâzım Hikmet. 273) Leo Huberman’ın, ta Haziran 1957’de ifade ettiği gibi, “Auschwitz ya da Belsen ya da Dachau’da hiç bulunmadım. Ama Hiroşima’yı ziyaret ettim. Kentin Anıtsal Meydanı’ndan geçip, kentin 6 Ağustos 1945 günü saat sabah 8:15’deki o kader anından önce ve sonra neye benzediğini görünce, zihnimde bir fikir dönüp durmaya başladı: Hitler’in krematoryumları yüzünden haklı bir dehşete kapılmış olan memleketlilerimden acaba kaçı 400.000 insanı ölümün küllerine savuran Atom bombasını bırakanın bir Amerikan uçağı olduğunu hatırlıyordur? Barbar faşistler fırınlarını zaten öldürülmüş olan insanların bedenleriyle yaktılar; Amerikanın Atom bombası ise erkekleri, kadınları ve çocukları diri diri yaktı… Zaman akıp gidiyor. Denemeler bile dünyanın sağlığı açısından tehlike yaratıyor. Atom bombasının yasaklanması hareketinin sadece tehlikenin zaten farkında olan Solu değil, memleketlilerimizin tümünü kapsamasını sağlamalıyız.” (Leo Huberman, “Report from Japan,” (“Japonya Raporu”), Monthly Review, Haziran 1957, (Monthly Review, No:15, Ağustos 2007, s.197.) 274) Antoniette de Jong, Greenpeace-Sertifika No:000358: Nükleerin Doğa ve İnsan İçin Bedeli, çev: A. Kolbay-İ. Güleç-B. Erdoğan-Ç. Orpen-O. Yeşim, Metis Yay., 2006, s.166-171. 275) Federal Alman Çevre, Doğa Koruma ve Reaktör Güvenliği Bakanlığı’nın yayımladığı ‘TschernobylMagazin zur Atompolitik’ dergisinin Mart 2006 sayısından, Tuğrul Ortaç tarafından çevrildi., “Nükleer Her Yerde Baş Aşağı”, Radikal, 16 Ağustos 2006, s.9. 276) Bernard Shaw. 277) Antoniette de Jong, Greenpeace-Sertifika No:000358: Nükleerin Doğa ve İnsan İçin Bedeli, çev: A. Kolbay-İ. Güleç-B. Erdoğan-Ç. Orpen-O. Yeşim, Metis Yay., 2006, s.166-171. 278) Hegel. 279) Dünyanın nükleer “gerçeği” için bkz: “Ortadoğu’da Nükleer Dans”, Halkın Sesi, Yıl:1, No:18, 14 Aralık-27 Aralık 2006, s.8; “Greenpeace: Nükleersiz Ortadoğu İçin Çağrı”, Evrensel, 19 Şubat 20007, s.5; “Nükleersiz Ortadoğu İçin Çağrı”, Evrensel, 19 Şubat 2007, s.5; “Araplar Nükleer Aşka Geldi”, Radikal, 5 Kasım 2006, s.12; “Arap Birliği: UAEA İsrail’in Nükleer Çalışmalarını İncelesi”, Kızıl Bayrak, No:2007/10, 16 Mart 2007, s.24; “Araplar İran’ı Dengeleyecek Nükleer Güç Peşinde”, Zaman, 16 Aralık 2006, s.18; “Avustralya’da Nükleer Enerji Çalışmaları”, Ülkede Özgür Gündem, 7 Haziran 2006, s.8; “Suriye de Nükleer Peşinde”, Hürriyet, 16 Eylül 2007, s.28; “Mısır, Nükleer Programı Başlatıyor”, Ülkede Özgür Gündem, 26 Eylül 2006, s.9; “Mısır Nükleer Peşinde”, Radikal, 26 Eylül 2006, s.9; “Mısır da Nükleer Yarışta”, Ülkede Özgür Gündem, 31 Ekim 2006, s.9; “Bulgaristan: Nükleer Santralda Sızıntı”, Cumhuriyet, 10 Ekim 2006, s.3; “İngiliz Emperyalizmi de Nükleer Başlıklı Füze Üretecek”, Kızıl Bayrak, No:2007/11, 23 Mart 2007, s.19; “Ürdün Kralı: Biz de Nükleer Güç İstiyoruz”, Evrensel, 20 Ocak 2007, s.10; Tuncer Topur, “Nükleer İran-Türkiye ve ABD”, Cumhuriyet, 7 Ocak 2007, s.2; “İran’a Nükleer Saldırı Rotası Türkiye”, Radikal, 8 Ocak 2007, s.9; Pelin Koç, “Nükleer Kimin Hakkı”, Öğrenci Postası, No:17, Kasım 2006, s.6; “Aborjin Toprakları Nükleer Atık Deposu Oluyor”, Gündem, 2 Haziran 2007, s.16; Jon B. Wolfsthal-Jessica C. Varnum, “Türkiye Nükleer Güç Olmasın”, International Herld Tribune, 10 Ağustos 2006; “ABD-Türkiye Nükleer İşbirliği Yürürlüğe Girdi”, Milliyet, 10 Temmuz 2006, s.9; Meral Tamer, “Çinli Olsaydım Nükleer Santrale ‘Evet’ Derdim”, Milliyet, 28 Haziran 2006, s.6; “İKÖ: Ortak Nükleer Enerji Üretelim”, Radikal, 20 Haziran 2006, s.9; Saad Muhyu, “Türkiye ve İran Nükleer Silah Yarışına Girebilir”, Haliç, 31 Ağustos 2006; Mukoma Ngugi, “Afrika ve Nükleer Silahlar”, Devrimci Demokrasi, Yıl:6, No:122, 10-16 Kasım 2007, s.11; “Mafya Nükleer İşine Girmiş”, Alınteri, No:52, 31 Ekim 2007, s.8; Tanay Sıdkı Uyar, “Dünya Nükleer Enerjiyi Neden Terkediyor?”, Birgün, 10 Kasım 2007, s.11; Hidayet Aybar, “Kitle İmha Silahlarına Hayır”, Devrimci Demokrasi, Yıl:3, No:59, 1-16 Ekim 2006, s.9; “Nükleer Enerjiden Vaz mı Geçiliyor?”, Çağrı, No:108, Şubat 2007/02, s.14-15; “Nükleer ve Mobil Santral Eleştirisi”, Elektrik Mühendisliği, No:432, Aralık 2007, s.103-104; Ali Külebi, “Nükleer Terör ve Savunma”, Cumhuriyet Strateji, Yıl:2, No:90, 20 Mart 2006, s.4-5; Ergun Adaklı, “Ağzı Açık Nükleer Delisi”, Müdahale Dergisi, No:3, Ocak 2008, s.41; Kanat Atkaya, “Nükleer Santral Ulla ve Variller”, Hürriyet, 14 Nisan 2006, s.6; “Mafya Nükleer Atıklara El Attı”, Cumhuriyet, 10 Ekim 2007, s.10; İlter Türkmen, “Nükleer Kulübe Yeni Bir Ülke Daha mı Katılıyor?”, Hürriyet, 26 Ağustos 2006, s.7. 179280) Özlem Güvemli, “Soğuk Savaşın Ölüm Melekleri”, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2006, s.9. 281) Ahmet Kıvanç-Serkan Ocak, “TAEK’ten Nükleer Güvence”, Radikal, 10 Kasım 2007, s.4. 282) Ali Külebi, “Dünya Nükleere Dönüyor”, Cumhuriyet Strateji, Yıl:4, No:163, 13 Ağustos 2007, s.4-5. 283) Metin Münir, “Nükleer Komedi-2”, Milliyet, 8 Kasım 2006, s.8. 284) Bülent Özmen, “Nükleer Çağ”, Radikal İki, 10 Aralık 2006, s.8. 285) “Nükleer Enerji Liginde, Kim, Hangi Mevkide Oynuyor?”, Radikal, 18 Kasım 2007, s.4. 286) “BM Uzmanları Nükleer Önerdi”, Cumhuriyet, 30 Ağustos 2007, s.10. 287) Mehmet Sucu, “Nükleer Yarış Çocuklarımıza Ölümcül Miras Demek”, Cumhuriyet, 4 Aralık 2007, s.7. 288) Bir şey daha: Avustralya’nın kuzeyindeki Kuzey Toprakları eyaletinde bulunan Aborijin yerleşim alanına 12 milyon dolar karşılığında nükleer atık depolanacak. Avustralya’nın ilk nükleer atık istasyonu olma özelliğine sahip olacak tesis için Kuzey Toprakları’nın ücra bölgesinde yaşayan Aborijinlerle anlaşmaya varıldı. Anlaşmaya göre, atıklar tamamen etkisini yitirip toprakla karıştıktan sonra arazi tekrar bölgede yaşayan Aborijin kabilelerine verilecek. Ancak toprağın temizlenmesi için yaklaşık 200 yıl beklenmesi gerekiyor. (Taylan Büyükşahin, “Nükleer Atık Aborijinlere”, Cumhuriyet, 1 Haziran 2007, s.10.) 289) Enver Şat, “Asker ve Enerji”, Evrensel, 26 Mart 2007, s.9. 290) “Kulübün Dokuzuncu Üyesi Oldu”, Cumhuriyet, 10 Ekim 2006, s.11. 291) George Bernard Shaw. 292) Erhan Kula, “Türkiye Ürkütücü Bir Nükleer Maceranın Eşiğinde mi?”, Radikal, 11 Ocak 2008, s.11. 293) Tolga Yarman, “Nükleer Holiganlık Yapılıyor”, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2006, s.9. 294) Özlem Güvemli, “Nükleer Karşıtları Vatan Haini Değil”, Cumhuriyet, 2 Mayıs 2006, s.6. 295) Jean Paul Deléage, “Ekonomi- Politiğin Eko-Marksist Eleştirisi”, Marksizm ve Ekoloji, derleyen: Göksel Demirer-Metin Duran-Gökçer Özgür, Öteki Yay., 2000, s.61-81. 296) Metin Münir, “İngiltere’den Nükleer Çöplük Kararı”, Milliyet, 3 Mayıs 2006, s.8. 297) Metin Münir, “Nükleer Çubukların Ebedi İstirahatgâhı Nerede?”, Milliyet, 29 Nisan 2006, s.9. 298) Özlem Güvemli, “Dünyanın Yükü Çok Ağır”, Cumhuriyet, 5 Haziran 2006, s.9. 299) Nükleerin soru(n)ları hakkında bkz: Özgür Ekşi, “Nükleer İçin Uyarı”, Hürriyet, 15 Mart 2007, s.14; Deniz Som, “Nükleer”, Cumhuriyet, 14 Kasım 2007, s.17; Meral Tamer, “Nükleer Santral Otomobil Değil ki Yeni Model Çıkınca Değiştirebilesin!”, Milliyet, 27 Haziran 2006, s.6; Arif Ali Cangı, “Nükleer Ölüme Karşı Yaşam Çığlığı”, Birgün, 9 Ağustos 2007, s.8; Akın Bodur, “İskenderun’da Nükleer Temizlik de Yapılacak”, Cumhuriyet, 29 Ağustos 2006, s.11; Serkan Köybaşı, “Enerji Açığında Nükleer Çıkmaz”, Radikal, 18 Nisan 2006, s.11; “Saklanan Nükleer Gerçekliği”, Özgürlükçü Gençlik, Yıl:2, Ekim-Kasım 2006, s.25; Telli Çiçek, “Nükleer Atıklar Ne Olacak?”, Ülkede Özgür Gündem, 4 Mayıs 2006, s.16; “Nükleer Felaket Kapıda”, Yedinci Gün, 27-30 Kasım 2007, s.20; “Greenpeace: Nükleer Santraldan Vazgeçin”, Cumhuriyet, 22 Kasım 2007, s.20; İbrahim Günel, “Yarman: Hamam Suyuyla Nükleer Santral Soğutulamaz”, Taraf, 22 Kasım 2007, s.9; “Bilim İnsanlarından Nükleer Karşıtı İmza”, Özgürlükçü Gençlik, No:3, Nisan-Mayıs 2007, s.23; Miguel Deschênes, “Nükleer Enerji: Deve Kuşu Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 180Yöntemlerine Öncelik Veriyoruz”, Gündem, 16 Mart 2007, s.16; Işık Kutlu, “Nükleer Santral Merakı”, Atılım, Yıl:2, No:2007 02 (139), 13 Ocak 2007, s.10; “Nükleer Santral Geleceği Karartır”, Cumhuriyet, 9 Kasım 2007, s.9; Özlem Zorcan, “Nükleer Santral Kurmak İnsanlığa Karşı Bir Suçtur”, Birgün, 30 Kasım 2007, s.3; “Nükleerde Riskler de Talep de Artıyor”, Cumhuriyet, 14 Ocak 2008, s.13. 300) “Nükleer İhtiras Pahalıya Patlayacak”, Cumhuriyet, 30 Kasım 2007, s.9. 301) “Nükleer Santral Kanser Yayıyor”, Cumhuriyet, 9 Aralık 2007, s.11. 302) Quincy Wright. 303) 5 eski NATO komutanı, “düşman ülkelere’ karşı ‘önleyici nükleer saldırı” seçeneği önerdi. ( “NATO Nükleer İzin Peşinde”, Cumhuriyet, 23 Ocak 2008, s.11.) ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve Hollanda genelkurmayları NATO’ya önleyici nükleer saldırı yapmaya hazır olmasını tavsiye eden 150 sayfalık rapor yayımladı. ABD-NATO-AB ortaklık paktı önerilirken, bağnazlık ve dini radikalizm Batı yaşam tarzına baş tehdit sayılıyor (“Nükleer Silahı İlk NATO Çeksin”, Radikal, 23 Ocak 2008, s.9.) 304) Saddam’a “hayır” diyenler, Saddam sonrasına “evet” demenin eşiğinde: Irak Petrol Bakanı Hüseyin el Şehristani, Irak’ın barışçıl bir nükleer araştırma programının olması gerektiğini söyledi. Nükleer bilim adamı olan El Şehristani, düşük maliyetli enerji kaynaklarına sahip oldukları için elektrik enerjisi üretmek amacıyla nükleer reaktörlere ihtiyaçları olmadığını, ancak sağlık, tarım ve sanayi alanlarında barışçıl bir nükleer araştırma programına ihtiyaç duyduklarını belirtti. Bakanın açıklamalarını yansıtan Kürdistan Yurtseverler Birliği sitesi de, Irak’ın Saddam Hüseyin rejimi döneminde nükleer enerji programı olduğunu, rejimin bu programı bir nükleer bomba yapmak için kullanmaya çalıştığını, ancak uluslararası toplumun buna karşı çıktığını yazdı. (“Irak da Nükleer Program Peşinde”, Cumhuriyet, 14 Ocak 2008, s.11.) 305) Roger Howard, “Nükleer Krizin Sorumlusu İran Değil”, The Guardian, 11 Ocak 2007. 306) Jimmy Carter, “ABD’nin Nükleer Çifte Standartı Barışın Altını Oyuyor”, The Daily Star, 20 Eylül 2007. 307) “ABD-Hindistan Nükleer İşbirliği”, Cumhuriyet, 18 Kasım 2006, s.10. 308) “Nükleer Silahlar İndirimine Onay”, Cumhuriyet, 20 Aralık 2007, s.11. 309) “Bush Yeni Nükleer Başlık Peşinde”, Radikal, 8 Ocak 2007, s.9. 310) John K. Cooley, “İsrail Başka, İran Başka”, The Christian Science Monitor, 11 Mayıs 2006. 311) ABD hakkında bkz: “ABD ile Hindistan Arasında Nükleer İşbirliği Anlaşması”, Devrimci Demokrasi, Yıl:5, No:116, 3-15 Ağustos 2007, s.10; “ABD-Hindistan Nükleer İşbirliği”, Ülkede Özgür Gündem, 13 Haziran 2006, s.8; “ABD ‘Nükleer Beyin’ Kaçırıyor”, Cumhuriyet, 11 Aralık 2007, s.9; “ABD ile Nükleere Karşı İşbirliği Kimi Hedef Alıyor?”, Kızıl Bayrak, No:2007/04, 2 Şubat 2007, s.6; “Barak Obama Nükleere Karşı”, Radikal, 4 Ekim 2007, s.12; “ABD-Hindistan Nükleer İşbirliği”, Cumhuriyet, 10 Aralık 2006, s.11. 312) Orhan Erinç, “Enerji Hem Var Hem Yok…”, Cumhuriyet, 15 Mayıs 2006, s.7. 313) Ergin Yıldızoğlu, “Batı, Nükleerde İkiyüzlü”, Cumhuriyet, 15 Eylül 2006, s.11. 314) Goethe. 315) “Enerji Dertlisi AB Nükleere Göz Kırptı”, Radikal, 11 Ocak 2007, s.12. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 181316) Yirmi beş yıldır yeni santral yapmamış ABD de yeni santrallara başlayacağa benziyor. Nükleerde önderliği 1990’larda hızlı kalkınma sürecine girmiş Asya ülkeleri Batı’dan devraldı. Asya’da 2000 yılından bu yana 47 yeni nükleer santral üretime geçti veya geçme aşamasında. Çin 6.6 GW’lık nükleer kapasitesini 2020’ye kadar 30 GW’a çıkaracak. (Metin Münir, “Nükleerde Yeni Start, Eski Alışkanlıklar”, Milliyet, 15 Nisan 2006, s.10.) 317) “Nükleer Enerji AB’yi Böldü”, Cumhuriyet, 23 Mayıs 2006, s.12. 318) Le Monde, 23 Kasım 2007. 319) Hüseyin Baş, “Nükleer Tehlikenin Eşiğinde”, Cumhuriyet, 24 Aralık 2007, s.10. 320) Cicero. 321) Avner Cohen, “Nükleerin Şüpheli Rotası”, Gündem, 15 Şubat 2007, s.11. 322) İsrail için bkz: “İsrail’in Nükleer İtirafı BM’nin İran Toplantısı Öncesi Kafaları Karıştırdı”, Zaman, 16 Aralık 2006, s.18; “İsrail’in Nükleer Silah İtirafı”, Atılım, Yıl:2, No:2006 48 (135), 16 Aralık 2006, s.9; “İsrail Nükleer Konusunda Israrlı”, Birgün, 17 Aralık 2007, s.9; “CIA: İsrail Nükleer Silah Sahibi”, Evrensel, 13 Ocak 2008, s.8; “Nükleer Gaf İsrail’i Karıştırdı”, Cumhuriyet, 13 Aralık 2006, s.10. 323) “Bir Megaton Atom Bombası”, Radikal, 30 Aralık 2007, s.13. 324) Metin Münir, “İran ve Atom Bombası (1): Nükleer Sırlar”, Milliyet, 20 Şubat 2007, s.8. 325) “İsrail’in Nükleer Silahları Nixon’ı Bile Şaşırtmış”, Cumhuriyet, 30 Kasım 2007, s.11. 326) Abbas Edalat-Mehrnaz Şhahabi, “Ortadoğu’da Kıyamet Yaklaşıyor”, The Guardian, 7 Ağustos 2007. 327) “Gates İsrail’e Siper Olunca…”, Radikal, 9 Aralık 2007, s.11. 328) George Monbiot, “İsrail’in Gizli Nükleer Gücü Ne Olacak?”, The Guardian, 20 Kasım 2007. 329) Abid Mustafa, “ABD’nin Nükleer Politikası İflas Etti”, Middle East Online internet haber sitesi, 25 Aralık 2006. 330) “Olmert’ten Nükleer Silah ‘İtirafı’…”, Radikal, 12 Aralık 2006, s.12. 331) Avrupa Birliği, nükleer itiraf konusunda Olmert’ten açıklama beklerken, İran’dan “İsrail bölge için büyük bir tehdittir” tepkisi geldi. ABD ise, Körfez ülkelerinin çağrılarına rağmen, İsrail’in nükleer silahlara sahip olup olmadığı tartışmalarına girmeyi reddetti. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sean McCormack, “İsrail hükümeti, siyasetinde bir değişiklik olmadığını açıkladı, bu da nükleer silaha sahip olduklarını doğrulamayan ama inkâr da etmeyen bir siyaset. Yani, benim bildiğim kadarıyla siyasetlerinde bir değişiklik yok” dedi. (“ABD İsrail’in Nükleer Silahını Tartışmıyor”, Cumhuriyet, 14 Aralık 2006, s.11.) 332) “İsrail’de ‘Nükleer İfşaat’ Krizi”, Radikal, 13 Aralık 2006, s.8. 333) The Rules of Life, Richard Templar, Pearson: Prentice Hall, Great Britain, 2006. 334) Bkz: “Nükleer Pakistan”, The Washington Post, 6 Şubat 2004. 335) Stephen Kinzer, “Pakistan Patlamak Üzere Olan Bir Nükleer Bombaya Dönüştü”, 15 Ağustos 2007. 336) Ergin Yıldızoğlu, “Pakistan’da Kriz”, Cumhuriyet, 12 Kasım 2007, s.13. 182337) “Suudi Nükleer Güç Peşinde”, Radikal, 30 Mart 2006, s.13. 338) Mevlana Celaleddin Rumi. 339) İran konusunda bkz: “İran Yüzde 100 Yerli Nükleer Santral Yapıyor”, Milliyet, 31 Aralık 2007, s.21; “İran’da ‘Nükleer’ Bölünme”, Yeni Şafak, 25 Ekim 2007, s.8; “İran’ın Uranyum Üretimi Arttı”, Cumhuriyet, 28 Ocak 2008, s.11; “Tahran’a Yeni Yaptırım Şart”, Ha’aretz, 20 Mayıs 2007; Resul Movahedian, “İran, Nükleer Enerji Hakkını Sonuna Dek Savunacak”, The Guardian, 22 Şubat 2007; Metin Münir, “İran ve Atom Bombası (2): Molla, Bombayı Yolla”, Milliyet, 21 Şubat 2007, s.8; Metin Münir, “İran ve Atom Bombası (3): Türkiye Atom Mollaya Karşı”, Milliyet, 23 Şubat 2007, s.8; “İran: Nükleer Faaliyet Sürecek”, Cumhuriyet, 14 Haziran 2007, s.10; “İran’da Nükleer Tatbikatı”, Evrensel, 7 Mart 20007, s.10; “İran’ın Nükleer Treninin Geri Vitesi Yok”, Gündem, 26 Şubat 2007, s.11; Nicole Stracke, “Körfez’de Nükleer Yarış Kızışıyor mu?”, The Daily Star, 13 Mart 2007; “İran-Cezayir Nükleer İşbirliği”, Cumhuriyet, 29 Kasım 2006, s.11. 340) “Rusya Nükleer Reaktör Yüzdürecek”, Radikal, 19 Nisan 2007, s.11. 341) Kuzey Kore hakkında bkz: “Kore ‘Nükleere Devam’ Diyor”, Cumhuriyet, 27 Aralık 2006, s.20; “Nükleer Kulübün Davetsiz Misafiri Kuzey Kore”, Radikal, 30 Aralık 2006, s.13; “Kore: Nükleer Anlaşma Konusunda Belirsizlik”, Evrensel, 15 Şubat 2007, s.10; “Kuzey Kore’ye Atom Rüşveti”, Hürriyet, 14 Şubat 2007, s.16; Rami G. Huri, “Kuzey Kore’nin İran’dan Farkı Ne?”, Middle East Online, 19 Şubat 2007. 342) “Emperyalizme Karşı Kuzey Kore’yi Savunalım!”, İşçi Mücadelesi Gazetesi, No:13, Ekim 2006, s.16. 343) Rus Atasözü. 344) Bkz: “Rusya Nükleer Gözdağı Verdi”, Radikal, 20 Ocak 2008, s.9. 345) “Moskova’nın Nükleer Hırsı”, Cumhuriyet, 18 Temmuz 2007, s.11. 346) “Rusya Nükleer Reaktör Yüzdürecek”, Radikal, 19 Nisan 2007, s.11. 347) “Rusya’dan Nükleer Gözdağı”, Cumhuriyet, 20 Ocak 2008, s.11. 348) “Putin Nükleer Gardını Alıyor”, Radikal, 17 Kasım 2006, s.10. 349) Victor Hugo. 350) Ali İhsan Aydın, “Sarkozy’nin Nükleer İştahı Sınır Tanımıyor”, Zaman, 27 Aralık 2008, s.20. 351) Fransa için bkz: Jean-Michel Bezat, “Araplar ve Nükleer Enerji: Sarkozy’den Farklı Düşünenler”, Le Monde, 6 Aralık 2007; “Fransa Yeni Nükleer Santral İçin Onay Aldı”, Radikal, 25 Ekim 2006, s.11; “Fransa’da Nükleer Karşıtı Gösteri”, Cumhuriyet, 19 Mart 2007, s.22; “Fransa: Nükleere Renkli Uyarı!”, Milliyet, 19 Mart 2007, s.3; Cumali Önal,”Sarkozy’den Bir Nükleer Santral Seferi de Körfez’e”, Zaman, 14 Ocak 2008, s.15; “Sarko Hint Nükleer Füzeleriyle İçlidışlı”, Radikal, 27 Ocak 2008, s.12. 352) Ali İhsan Aydın, “Sarkozy’nin Nükleer İştahı Sınır Tanımıyor”, Zaman, 27 Aralık 2008, s.20. 353) “Körfez’de Aslan Payını ‘Yeni Fino’ Kaptı”, Radikal, 16 Ocak 2008, s.9. 354) “Fransa-Hindistan Nükleer Anlaşması Yolda”, Cumhuriyet, 26 Ocak 2008, s.10. 355) Euripides. 356) Japonya konusunda bkz: “Japonya: Nükleer Santral Kapanıyor”, Cumhuriyet, 25 Mart 2006, s.20; “Japonya’da Nükleer Reaktör Kapatıldı”, Ülkede Özgür Gündem, 25 Mart 2006, s.8; “Japonya’da Nükleer Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 183Sızıntı”, Kızıl Bayrak, No:2007/28, 20 Temmuz 2007, s.24; “Japon Bakan: ABD İyi ki Atom Bombası Attı”, Radikal, 1 Temmuz 2007, s.9; “Japonya Nükleer Silah Peşinde”, Toplumsal Demokrasi, 26 Aralık 2006, s.7; “Japonya’da Nükleer Sızıntı Endişesi”, Tercüman, 19 Temmuz 2007, s.13; “Japonlar Nükleer Enerji ve 3’üncü Köprü İçin Geliyor”, Hürriyet, 13 Ekim 2006, s.12. 357) “Nükleer Santraldaki Zarar Korkutuyor”, Radikal, 18 Temmuz 2007, s.2. 358) Ayrıca Japonya’da Ağustos 2004 ve 1999 yılında nükleer tesislerde meydana gelen kazalarda onlarca işçi ölmüş, yüzlercesi radyasyona maruz kalmıştı. (“Japonya’da Nükleer Sızıntı Paniği”, Evrensel, 18 Temmuz 2007, s.10.) 359) “Nükleer Sızıntı Söylenenden Fazla”, Cumhuriyet, 19 Temmuz 2007, s.10. 360) “Japonya’da Radyoaktif Sızıntı”, Cumhuriyet, 13 Nisan 2006, s.11. 361) “Nükleer Santralda Yangın”, Cumhuriyet, 23 Mart 2006, s.11. 362) “Abe Atom Silahı Sahibi Olacak”, Radikal, 15 Kasım 2006, s.12. 363) “Japonya’nın Nükleer Başlık Hesabı”, Cumhuriyet, 26 Aralık 2006, s.11. 364) “Tokyo Nükleer Tabuyu Yıkıyor”, Cumhuriyet, 1 Aralık 2006, s.10. 365) “Atom Bombasını Savundu”, Cumhuriyet, 1 Temmuz 2007, s.9. 366) Karl Marx. 367) “Medzamor Nükleer Santralı Kapatılacak”, Radikal, 1 Aralık 2007, s.11. 368) “Erivan, Medzamor Santralını Kapatıyor”, Cumhuriyet, 1 Aralık 2007, s.11. 369) Osman İkiz, “Nükleer Kaza Yaşandı: İsveç, Felaketin Eşiğinden Döndü”, Cumhuriyet, 4 Şubat 2007, s.9. 370) Bernard Shaw. 371) Türker Alkan, “Nükleer”, Radikal, 24 Kasım 2007, s.5. 372) “Çernobil”i anımsamak için bkz: “Çernobil: Gerçekte Sağlığımızı Ne Kadar Etkiledi?”, Cumhuriyet Bilim-Teknoloji, Yıl:21, No:1082, 14 Aralık 2007, s.22; “Kanser Hastalarının Testleri Nükleer Reaktöre Takıldı!”, Radikal, 9 Aralık 2007, s.26; Yüksel Atakan, “Çernobil: Gerçekte Sağlığımızı Ne Kadar Etkiledi?”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:21, No:1072, 5 Ekim 2007, s.22; Özgür Gürbüz, “Çernobil Son Nükleer Kaza mıydı?”, Birgün, 28 Nisan 2007, s.8; “Zaman Çernobil’in Etkisini Silemedi”, Güncel, 23 Nisan 2007, s.12; Özgür Gürbüz, “Türkiye Çernobil’den Hiç Ders Çıkarmadı”, Birgün, 27 Nisan 2007, s.8; N. Taylan, “Çernobil, Kanser ve ‘Gereksiz Tetikler’ Konusunda ‘Dostça’ Bir Uyarı”, Barikat Dergisi, No:44, Eylül 2006, s.47-48; “Çernobil’in Kanser Hastalığının Artışında Rolü Yokmuş(!)”, Odak Dergisi, No:2006-09 (SN:37), 8 Eylül 2006, s.24; Deniz Ayas, “Ölümün Diğer Adı Çernobil”, Sosyalist Demokrasi Gazetesi, No:29, 5 Mayıs 2006, s.9; Ali Buluş, “Çernobil’in Yaraları Sarılamıyor”, Ülkede Özgür Gündem, 26 Nisan 2006, s.4; “Çernobil Felaketinin Etkileri Sürüyor”, Ülkede Özgür Gündem, 19 Nisan 2006, s.16; “Sağlık Bakanı Recep Akdağ: Çernobil, Karadeniz’de Kansere Neden Olmadı”, Hürriyet, 17 Ağustos 2006, s.7; “Santral İçin Çernobil’i Akladılar”, Ülkede Özgür Gündem, 18 Ağustos 2006, s.16; Mahmut Güner, “Uzmanlara Çernobil Dersi”, Cumhuriyet, 29 Mayıs 2006, s.11; “Sağlık Bakanı: Çernobil, Karadeniz’de Kansere Neden Olmadı”, Hürriyet, 17 Ağustos 2006, s.7; “Sağlık Bakanı Recep Akdağ: Kanseri Çernobil Değil Sigara Patlattı”, Radikal, 17 Ağustos 2006, s.6; “Çernobil Nükleer Kazası Rize’yi Etkiledi”, Cumhuriyet, 20 Kasım 2006, s.20; Sayhan Topcuoğlu, “Çernobil: Gerçekte Sağlığımızı Ne Kadar Etkiledi?”, Cumhuriyet Bilim Teknik, Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 184Yıl:21, No:1055, 8 Haziran 2007, s.7; “Çernobil’le 7 Bin Yeni Kanser Daha”, Radikal, 22 Nisan 2006, s.26; “Fransa’da Çernobil Davası”, Cumhuriyet, 2 Haziran 2006, s.11. 373) “60 Bin Kanser Ölümü Bekleniyor!”, Evrensel, 26 Nisan 2006, s.16. 374) “Nükleer Enerjinin Kirli Yüzü: Çernobil”, Gündem, 26 Nisan 2007, s.16. 375) “Çernobil Hâlâ Öldürüyor”, Cumhuriyet, 19 Nisan 2006, s.7. 376) Gürbüz, Özgür, “Nükleer Lobi 37 Yıldır Peşimizde”, Tes- İş, Temmuz 2004, s.67. 377) Cengiz Demirel, “Devletin Ölümcül Sırrı”, Cumhuriyet, 26 Nisan 2006, s.7. 378) “Nükleer Lobinin Gözü Türkiye’de”, Cumhuriyet, 26 Nisan 2006, s.7. 379) Mehmet Sucu, “Çernobil’i Unutmadık… Nükleer Sizin Olsun…”, Cumhuriyet, 25 Nisan 2006, s.7. 380) Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK), Çernobil’in ardından 1988’de hazırladığı rapora göre Türk halkının, kaza sonucu aldığı radyasyon dozu, doğal radyasyon dozuna nazaran oldukça küçük. TAEK, 1988’de hazırladığı, ‘Türkiye’de Çernobil Sonrası Radyasyon ve Radyoaktivite Ölçümleri’ adlı raporu, yedi kitaptan oluşan ‘Çernobil Serisi’ne dönüştürdü. Türkiye’nin Trakya bölgesinde, Bulgaristan ve Yunanistan sınırı boyunca bir kısım köy arazisiyle Doğu Karadeniz bölgesinin bazı kesimleri radyoaktif bulutun geçiş süresinde fazla yağmur aldığından, bu kesimlerde yaşayan yaklaşık 100 bin insan, ülke ortalamasının üzerinde radyasyon dozuna maruz kaldı. Radyoaktif bulut içinde nispeten yüksek miktarlarda bulunan iyot-131, sezyum-134 ve sezyum-137 radyonüklidleri yeryüzüne indikten kısa bir süre sonra da besin zincirine dahil oldu. İnsanlar, radyoaktif buluttan, buluttaki radyoaktif maddelerin solunumuyla, toprak üzerinde toplanan radyoaktif maddelerle ve besin maddeleriyle radyasyona maruz kaldı. Rapora göre insanlar günlük hayatta değişik kaynaklardan radyasyon alıyor. Türkiye’de doğal radyasyon kaynaklarının ortalama dozu 1 mSv. Çernobil sonucu alınan dozsa, doğal radyasyona nazaran oldukça küçük. TAEK’e göre, doğal radyasyon dozunun meydana getireceği kanser ve genetik riskin yanında Çernobil nedeniyle maruz kalacak kanser ve genetik risk küçük kalacak. (“Çernobil’den 100 Bin Türk ‘Azıcık’ Etkilenmiş”, Radikal, 2 Ekim 2006, s.3.) 381) “Bakan Çernobil’i Akladı”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 2006, s.20. 382) “Akdağ’a Tepki: Nükleer İçin Gerçekler Saptırılıyor”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 2006, s.20. 383) Mahir Ulutaş, “Nükleer Santrallere Hayır!”, Radikal İki, 30 Nisan 2006, s.3. 384) “Çernobil Yüzünden 66 Bin Kişi Daha Ölecek”, Cumhuriyet, 23 Nisan 2006, s.9. 385) İbrahim Günel, “Çernobil’de 20 Dakika Ölüm Demek”, Radikal, 24 Nisan 2006, s.3. 386) Svetlana Alekseyeviç, Çernobil’den Sesler, Çev: Aslı Candaş, Aytaşı Yay., 2007. 387) Turgay Fişekçi, “Nükleer Felaket”, Cumhuriyet, 25 Nisan 2007, s.14. 388) Nâzım Hikmet. 389) “Çevre Bakanı ‘Nükleer Şart’ Dedi”, Radikal, 18 Kasım 2007, s.4. 185390) “Ya Karanlık Günler Ya Nükleer Santral”, Tercüman, 22 Temmuz 2007, s.6. 391) Deniz Zeyrek, “Enerji Bakanı’ndan Sinop’a ‘Nükleer Jest’…”, Radikal, 17 Aralık 2007, s.3. 392) Dünyanın en riskli 20 nükleer kazasından biri olarak tarihe geçen İkitelli’de çöplükte radyoaktif kobalt 60 maddesinin bulunması olayının mağdurlarından İlyas Ilgaz, yetkililerin ailesinin yaşadıklarından ders çıkarması gerektiğini belirterek “Ben elektriksiz kalmaya razıyım, yeter ki nükleer santral kurulmasın. Nükleeri savunanlar benim çektiğim sıkıntıların, acıların hesabını önce gelip bana versinler” dedi. (Özlem Güvemli, “Bizim Yaşadığımız Ders Olsun”, Cumhuriyet, 3 Aralık 2007, s.6.) 393) Murat Kışlalı, “Nükleere Büyük Teşvik”, Cumhuriyet, 11 Kasım 2007, s.5. 394) “GE Nükleer Enerjiye Talip”, Cumhuriyet, 17 Mayıs 2007, s.13. 395) Clausewitz. 396) Antoniette de Jong, Greenpeace-Sertifika No:000358: Nükleerin Doğa ve İnsan İçin Bedeli, çev: A. Kolbay-İ. Güleç-B. Erdoğan-Ç. Orpen-O. Yeşim, Metis Yay., 2006, s.166-171. 397) Sedat Suna, “Çöp Olmuş Teknoloji: Nükleer Santraller”, Ülkede Özgür Gündem, 16 Nisan 2006, s.4. 398) “CHP ve DSP, Nükleer Güç Santrallarının Kurulması’na İlişkin Yasa’nın, bazı hükümlerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.” (“CHP ve DSP Nükleer Santral Yasası’nın İptalini İstedi”, Radikal, 7 Aralık 2007, s.8.) 399) Serkan Ocak, “… ‘Eski Nesil’ Nükleer”, Radikal, 9 Kasım 2007, s.4. 400) T.”C”nin nükleer enerji macerası hakkında bkz: “AKP’nin Nükleer Santral Acelesi”, Cumhuriyet, 9 Mayıs 2007, s.8; İlhami Kiziroğlu, “Nükleer Enerji Santralları”, Cumhuriyet, 11 Mayıs 2007, s.8; Ahmet Kıvanç, “Nükleer Santralı Sökme İşi Özel Sektörde”, Radikal, 16 Ekim 2007, s.13; “Koç, Afşin ve Nükleer İçin Ortak Aranıyor”, Cumhuriyet, 5 Şubat 2008, s.13; Serkan Ocak, “Nükleer Santral İçin Geri Sayım Başlıyor”, Radikal, 9 Ekim 2007, s.4; “… ‘Nükleer Santral’ Kararlı Dönüyor!”, Radikal, 8 Ekim 2007, s.3; “Meclis’te Nükleer Gerilim”, Cumhuriyet, 10 Kasım 2007, s.5; “CHP’li Seyhan: AKP, Nükleer Rüşvetin Deşifresi’ni Soruştursun”, Cumhuriyet, 10 Kasım 2007, s.5; “Nükleer ‘Rüşvetin Deşifresi’…”, Cumhuriyet, 7 Kasım 2007, s.7; Enver Şat, “… ‘Kaçak’ Nükleer Santraller”, Evrensel, 12 Kasım 2007, s.9; Murat Kışlalı, “Nükleer, ‘Kömür’ Doğurdu”, Cumhuriyet, 13 Kasım 2007, s.7; “Türkiye’nin Kanser Raporu İç Açıcı Değil: Her Yıl 150 Bin Kişi”, Radikal, 17 Ekim 2006, s.24; Serkan Ocak, “Nükleer Santralı ‘Bekleyen’ Adresler”, Radikal, 27 Kasım, 2007, s.3; “EÜAŞ Yaşlı Santralları Önce Güzelleştirip Sonra Özelleştirecek”, Radikal, 3 Aralık 2007, s.12; “Nükleer Santralın Adresi Akkuyu”, Radikal, 29 Kasım 2007, s.3; Yusuf Gürsucu, “Nükleer Santraller Kurulmazsa Enerjisiz mi Kalacağız?”, Evrensel, 12 Aralık 2007, s.9; “Nükleer Santraller ve Türkiye Gerçeği”, İşçi-Köylü, Yıl:3, No:2006-09 (46), 21 Nisan-4 Mayıs 2006, s.3; “Nükleer Santral Yeniden Gündemde”, Çağrı Gazetesi, No:98, Mart 2006/3, s.28; “Bakan Güler: ‘Nükleer Atık Problem Olmaz’ Dedi…”, Sabah, 13 Haziran 2006, s.13; “Trakyalılar da ‘Nükleere Hayır’ Dedi”, Evrensel, 21 Mart 2006, s.2; “Nükleer Santrale 11 Şirket Başvurdu”, Ülkede Özgür Gündem, 16 Mayıs 2006, s.10; K. Tunç, “… ‘Ulusal Çıkar’ Masalı ‘Nükleer’de Hayat Buluyor”, Ekim Gençliği, No:93, Nisan 2006, s.36-37; Özlem Güvemli, “Bir Bardak Su İçin Nükleer Fırtına”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2006, s.6; “Nükleer Santralın Adresi Sinop”, Ülkede Özgür Gündem, 13 Nisan 2006, s.16; “Sinop’ta ‘Nükleere Hayır’ Mitingi”, Ülkede Özgür Gündem, 30 Nisan 2006, s.16; Evrim Engin, “Türkiye Nükleer Enerjide Model Arıyor”, Milliyet, 17 Nisan 2006, s.7; “Cengiz DemirelMehmet Özdemir-Seyfettin Mete, “Sinoplular Tehlikenin Farkında”, Cumhuriyet, 30 Nisan 2006, s.8; Zeynep Oral, “Bugün Hepimiz Sinopluyuz”, Cumhuriyet, 29 Nisan 2006, s.15; “Hopa’da Kanser Oranı Yüksek Çıktı”, Evrensel, 13 Nisan 2006, s.2; “Nükleer Santrala İrlanda Modeli”, Radikal, 14 Nisan 2006, s.14; Erdal Sağlam, “Nükleerle İlgili Strateji Meselesi”, Hürriyet, 11 Nisan 2006, s.8; “Türkiye’nin Kanı Nükleere Hazır Değil!”, Radikal, 17 Ekim 2006, s.4; “Nükleer Santrallere Teşvik Bol”, Gündem, 8 Ekim 2007, s.16; “Enerjide Öncelik Nükleerde”, Birgün, 1 Eylül 2007, s.7; Fikret Ertan, “Uranyuma Hücum”, Zaman, 25 Eylül 2007, s.21; Özlem 186Zorcan, “Nükleer Tasarısı Yasalaştı”, Birgün, 10 Mayıs 2007, s.7; Aysel Kılıç, “Nükleer Santrallar Rant Üretecek”, Gündem, 19 Mayıs 2007, s.16; “TAEK Nükleerin Sadece ‘İyi’ Taraflarını Görüyor”, Gündem, 28 Mayıs 2007, s.16; “Çevreciler Nükleer Santrale Karşı Çıktı”, Gündem, 7 Mayıs 2007, s.3; Mehmet Soğancı, “Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun Tasarısı TBMM Gündeminden Düşmelidir”, Ölçü Dergisi, Mart 2007, s.31-33; Güngör Uras, “Nükleer Bizi Kurtaramaz”, Milliyet, 24 Nisan 2007, s.7; “Nükleer Santral ve Türkiye’de Nükleer Çabalar”, Liselilerin Sesi, No:15, Nisan 2007, s.28; “Nükleer Yasa İçin Sezer’e Başvuru”, Evrensel, 16 Mayıs 2007, s.5; “Çevreciler Nükleer Santrala Karşı Çıktı”, Gündem, 7 Mayıs 2007, s.3; “AKP: Giderayak Nükleer Tasarısı”, Birgün, 9 Mayıs 2007, s.7; “Meclis, Nükleer Santral İçin Düğmeye Basıyor”, Birgün, 22 Şubat 2007, s.5; “Nükleer Santrallara İhtiyacımız Yok”, Evrensel, 16 Nisan 2006, s.5; İlhan Talınlı, “Nükleer Santrallere Türkiye Dışa Bağımlı Olacak”, Ülkede Özgür Gündem, 28 Mayıs 2006, s.16; Mahmut Gürer, “Nükleer Anlaşmada Skandallar Serisi… AKP ABD’yi Savundu”, Cumhuriyet, 27 Ocak 2007, s.15; Orhan Erinç, “Hidrosu Kalsın, Nükleerini Yapalım…”, Cumhuriyet, 4 Mayıs 2006, s.7; Mehmet Sucu, “Nükleerci Propaganda Her Yerde”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2004, s.7; İskender Aruoba, “Nükleer Enerji, TOSFED…”, Radikal, 24 Nisan 2006, s.16; Mehmet Tombakoğlu, “Nükleer Enerji Kaçınılmaz”, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2006, s.9; Tarık Işık, “Nükleerde Top Hükümette”, Radikal, 26 Eylül 2006, s.13; “Fırtına Vadisi’ne Santral İzni Yeniden Direkten Döndü”, Radikal, 1 Ekim 2006, s.4; “Trabzon Halkı Nükleer Santral İstemiyor”, Kızıl Bayrak, No:2007/13, 6 Nisan 2007, s.8; Özgür Gürleyen, “Akkuyu’ya 31 Yıllık Nükleer Cezası”, Birgün, 21 Kasım 2007, s.2; “Nükleer Yağma Ufukta”, Halkın Sesi, Yıl:2, No:2007-24 (43), 29 Kasım-12 Aralık 2007, s.3; Seda Baştuğ, “Enerjide Nükleer ile Yeni Dönem”, Yeni Şafak, 10 Kasım 2007, s.5; “Nükleer Belirsizlik Bir Maceradır”, Evrensel, 13 Kasım 2007, s.11; Mansur Çelik, “Nükleer Santral Ufukta Göründü”, Milliyet, 10 Kasım 2007, s.17; İbrahim Kahveci, “Nükleer Güç Güçlendirecek”, Yeni Şafak, 25 Ekim 2007, s.6; Ali Berat Meriç, “Türkiye’nin İlk Nükleer Santrali 5 Bin Megavat”, Yeni Şafak, 29 Kasım 2007, s.5; “Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen: Türkiye Nükleer Santralı 20 Yıl Önce Yapmalıydı”, Yeni Şafak, 22 Aralık 2007, s.7; Enis Berberoğlu, “Nükleer Pazarlık Kapıda”, Hürriyet, 18 Aralık 2007, s.22; “Nükleer Rüya”, Hürriyet, 29 Aralık 2007, s.15; “Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Okay Çakıroğlu: Uranyum Bizim Yatak Odamız”, Sabah, 2 Ocak 2008, s.11; “Sezer’den Nükleer Santral Yasası’nın Üç Maddesine Veto”, Radikal, 25 Mayıs 2007, s.13; “Ankara’da Nükleer Zirve”, Cumhuriyet, 26 Nisan 2007, s.11; Meral Tamer, “Özemre’den Enerji Bakanı’na Açık Mektup”, Milliyet, 13 Nisan 2007, s.6; “Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler: Nükleer Santralda Akkuyu Seçeneği Hâlâ Geçerli”, Timur Soykan, “Her Gün Yeni Varil”, Radikal, 15 Nisan 2006, s.4; “Nükleer Santrallar Çözüm Değil”, Gündem, 29 Temmuz 2007, s.4; “Yeni Nükleer Dünya Kuruluyor Türkiye Yerini Alıyor”, Radikal, 19 Ocak 2008, s.3; “Nükleer Enerji Tasarısı”, Cumhuriyet, 2 Kasım 2006, s.5; Ahmet Şefik, “AKP’nin Nükleer Israrı”, Cumhuriyet, 9 Eylül 2007, s.13; Emine Kaplan, “Çantacı Nükleerciler İşbaşında”, Cumhuriyet, 5 Kasım 2007, s.3; “Güler: Nükleer Santral Sinop’a”, Radikal, 13 Aralık 2007, s.13. 401) Nuray Babacan, “Nükleer Enerjide Sahte Oy Gölgesi”, Hürriyet, 10 Kasım 2007, s.26. 402) Ahmet Kıvanç, “Nükleer Kapıya Dayandı”, Radikal, 8 Kasım 2007, s.3. 403) Murat Kışlalı, “Türkiye Nükleer Kumar Oynuyor”, Cumhuriyet, 22 Kasım 2007, s.9. 404) Cicero. 405) “Türkiye Nükleer Çöplük Hâline Geliyor”, Birgün, 25 Ocak 2008, s.9. 406) Bush’un Türkiye’yle nükleer işbirliği için Kongre onayı istemesi, FBI ifşacısı Edmonds’ın açıkladığı sırları geriye dönük olarak aklamayı da amaçlıyor. Edmonds’ın ifşa ettiği nükleer sır kaçakçılığı halkasında, Grossman, Wolfowitz ve Feith gibi eski yetkililerin adı geçiyordu. (Joshua Frank, “Türkiye’yle Nükleer İşbirliği Neo-Con’lar İçin mi?”, Conunterpunch, 26 Ocak 2008.) 407) “Türkiye-ABD Nükleer İşbirliğinde İlk Adım”, Hürriyet, 25 Ocak 2008, s.22. 408) Bkz: “Türkiye-ABD Nükleer İşbirliği”, Yeni Şafak, 25 Ocak 2008, s.8; Utku Çakırözer, “ABD, Ankara’yı ‘Nükleer Kulüp Üyeliğine’ Davet Etti”, Milliyet, 19 Ocak 2008, s.8. 187409) “Nükleer Yarışta Türkiye de Var”, Cumhuriyet, 26 Eylül 2006, s.11. 410) “ABD’yle ‘Nükleer Ortaklık’…”, Radikal, 19 Ocak 2008, s.3. 411) Samuel Johnson. 412) “Günümüzün önemli enerji kaynaklarından olan nükleer teknoloji, Müslüman ülkelerin edinmesine neredeyse kapalı durumda. Dünyanın birçok ülkesinde nükleer santraller kurulurken, Müslüman ülkelerin bu çabaları sürekli engelleniyor. İsrail’in Ortadoğu’da varlığını sağlamlaştırma amacıyla edindiği nükleer güç gözlerden kaçıyor. Türkiye’nin komşuları Bulgaristan ve Ermenistan’daki nükleer tesisler de unutuluyor, İran baskı altına alınıyor.” (Ali Külebi, “Nükleerde Çifte Standart”, Cumhuriyet Strateji, Yıl:3, No:141, 12 Mart 2007, s.10.) 413) “AB’den Türkiye’nin Nükleer Enerji Çalışmalarına Övgü”, Radikal, 13 Kasım 2006, s.12. 414) “Türkiye Nükleer Silah Yapabilir”, Cumhuriyet, 11 Ekim 2006, s.10. 415) “Türkiye Atom Silahı İstiyor”, Radikal, 11 Ekim 2006, s.9. 416) Metin Münir, “Nükleer Gericilik”, Milliyet, 28 Nisan 2006, s.8. 417) Thomas Bernhard. 418) “Nükleer Santral Projeleri: AKP’li Vekil: Biraz da Biz Zehirlenelim”, Cumhuriyet, 18 Ocak 2007, s.8. 419) “Nükleerde Kamu Bağlantısı”, Cumhuriyet, 12 Mayıs 2006, s.13. 420) “Nükleer Santral İçin İhalesiz ‘İrlanda Modeli’…”, Hürriyet, 14 Nisan 2006, s.12. 421) “Nükleer Santral İçin Çağrı”, Milliyet, 17 Ocak 2008, s.14. 422) “Nükleerde Biz de Varız”, Radikal, 29 Temmuz 2006, s.15. 423) Murat Kışlalı, “Santrala ‘Sabıkalı’ Denetçi”, Cumhuriyet, 15 Kasım 2007, s.8. 424) Özlem Güvemli, “Türkiye Çöplüğe Dönüştürülüyor”, Cumhuriyet, 28 Ağustos 2007, s.9. 425) Halil Cibran, Kum ve Köpük, Anahtar Kitaplar Yay. 426) Erhun Kula, “Nükleer Enerji Kanunu Etraflıca Tartışılmalıdır”, Zaman, 29 Kasım 2007, s.22. 427) “Avrupa’dan ‘Nükleer’ Uyarısı”, Radikal, 26 Mart 2006, s.9. 428) Emine Kaplan, “Sayıştay’dan ‘Nükleer’ Uyarısı”, Cumhuriyet, 4 Nisan 2006, s.8. 429) İbrahim Günel, “İğneadalılar: Nükleer İğneyi Bize Batırmayın”, Radikal, 20 Mart 2006, s.4. 430) Abidin Yağmur, “Akkuyu İçin Tek Yürek”, Cumhuriyet, 28 Mart 2006, s.3. 431) İbrahim Günel, “Nükleere Karşı Miting: 10 Bin Kişi Sinop’taydı”, Radikal, 30 Nisan 2006, s.9. 432) Nükleere tepkiler için bkz: Melda Keskin, “Nükleer Enerji, İklim Değişiminin Çözümü Olabilir mi?”, Sosyal Araştırmalar Vakfı, Almanak: 2005 Analizleri, SAV Yay., 2006, s.343-352; “Nükleer Bataklığa Karşı Onbinlerce İmza”, Cumhuriyet, 15 Kasım 2006, s.20; “Atom Öldürür-Doğa Güldürür (1)”, Çağrı Gazetesi no.14 188Ekim 2006/9, s.18-19; “Nükleere Yüz Bin Kere Hayır”, Atılım Gazetesi, Yıl:2, No:2006 46 (133), 2 Aralık 2006, s.16; “Nükleer Tasarısı Geri Çekilsin”, Evrensel, 15 Kasım 2006, s.5; “Türkiye Çevre Platformu: Dünyanın Tüm Nükleer Santralları Kapatılsın!”, Cumhuriyet, 11 Ocak 2007, s.20; Gökhan Taşyakan, “Nükleerin Gazı Yatsıya Kadar”, Sosyalist Demokrasi, No:45, 12 Ocak 2007, s.4; “Nükleersiz Gelecek İstiyoruz”, Cumhuriyet, 21 Ocak 2006, s.20; “Çevrecilerden Nükleer ‘Çığlık’…”, Hürriyet, 11 Kasım 2007, s.31; Gülşah Güneş, “Nükleere İnat Yaşasın Hayat”, Birgün, 22 Ekim 2007, s.3; Cem Tursun-Semih Sezerer-Erkan Çınar, “Nükleere İnat, Yaşasın Hayat!”, Birgün Pazar, 9 Aralık 2007, s.3; Hüseyin Baş, “Nükleer Enerji Biyoyakıt ve Ötesi”, Cumhuriyet, 7 Ocak 2008, s.10; Kemal Başak, “Küresel Isınma: Alternatif Nükleer Enerji mi?”, Antikapitalist Dergisi, Eylül 2006, s.26-27; “Karadeniz: Kanserde Yıllara Göre Artış Var”, Ülkede Özgür Gündem, 23 Ağustos 2006, s.16; “Nükleere Karşı Yeni Bir Toplum”, Atılım, Yıl:2, No:2006 31 (118), 5 Ağustos 2006, s.9; İbrahim Günel, “Radyoaktiviteye Karşı Aktivite”, Radikal, 3 Nisan 2006, s.8; Deniz Ayas, “Nükleere Hayır!”, Öğrenci Postası, No:15, Nisan 2006, s.8; Yalçın Ergündoğan, “Nükleer Santral ve Demokrasi”, Birgün, 4 Ağustos 2007, s.11; “Nükleer Eleştirisi”, Cumhuriyet, 26 Mart 2006, s.3; Oktay Ekinci, “Çevre Suçlarını Koruma Yasası”, Cumhuriyet, 8 Mayıs 2006, s.6; Erdal Sağlam, “Nükleer Santral Balonu”, Hürriyet, 17 Nisan 2006, s.10. 433) “Nükleer Sizin, Sinop Bizim”, Cumhuriyet, 27 Nisan 2006, s.3. 434) Cengiz Demirel, “Nükleer Karşıtı Kampanyaya Yasak”, Cumhuriyet, 23 Nisan 2006, s.9. 435) Cengiz Demirel, “Fay Hattına Nükleer Santral”, Cumhuriyet, 21 Mayıs 2006, s.20. 436) Özgür Gürbüz, “Medyada Radyoaktif Saçmalama Yarışı”, Radikal İki, 27 Ocak 2008, s.4. 437) “Hayvanlar olmazsa insanlar ne yapar? Tüm hayvanlar gitse insanların ruhu büyük bir yalnızlığa boğulur; insanlar yalnızlıktan ölür.” (Yerli Şefi Seattle.) 438) “İnsanlık Kendi Sonunu Hazırlıyor”, Cumhuriyet, 27 Ekim 2007, s.11. 439) “Ölümüne Tüketiyoruz…”, Cumhuriyet, 27 Ekim 2007, s.11. 440) Terence. 441) Yaşar Kemal, “Doğa’yı Yok Etmek Bağışlanamaz”, Radikal, 10 Eylül 2007, s.11. 442) “Dünyaya Zarar Vermemek İçin Kendini Kısırlaştırdı”, Sabah, 23 Kasım 2007, s.5. 443) Sadık Çelik, “Çevre Bilinci”, Radikal İki, 15 Temmuz 2007, s.15. 444) Serdar M. Değirmencioğlu, “İnsan Doğaya Sırt Döndü”, Birgün, 24 Aralık 2007, s.8. 445) Kadife Şahin, “Önemli Sanayicilere Bile Çevreyi Zor Anlattık”, Milliyet, 31 Aralık 2007, s.7. 446) Raymond Williams. 447) “Ozondaki Delik Rekora Ulaştı”, Cumhuriyet, 21 Ekim 2006, s.20. 448) “İncelme Tehlikeli Boyutlarda”, Cumhuriyet, 31 Ekim 2007, s.20. 449) Jycus. 450) Türlerinin tüketildiği yerküre hakkında bkz: “189 Kuş Türü S.O.S Veriyor”, Yeni Şafak, 13 Ağustos 2007, s.24; “Bitki Türleri Yok Oluyor”, Gündem, 12 Mart 2007, s.16; “Kanada’da Büyük Fok Katliamı”, Ülkede Özgür Gündem, 26 Mart 2006, s.16; “Kanada’daki Fok Katliamı Sürüyor”, Ülkede Özgür Gündem, 16 Nisan 2006, s.16; “Bitkilerin Nesli Tehlikede”, Ülkede Özgür Gündem, 27 Ekim 2006, s.16; “Akdeniz’de Sadece 350 Fok Kaldı”, Radikal, 21 Eylül 2006, s.3; “Tehdit Altındaki Türler Korunmuyor”, Evrensel, 16 Ekim 2007, s.16; “42 Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 189Hayvan Türü Tehlikede”, Evrensel, 8 Ocak 2008, s.16; “10 Göl, 2 Ova, 4 Sazlık, 30 Kuş Türünü Kaybettik”, Vatan, 31 Aralık 2007, s.17; “İskenderun’da Toplu Balık Ölümleri”, Ülkede Özgür Gündem, 29 Ağustos 2006, s.16. 451) Kanada’da 325 bin fokun katledildiği av başladı. Avlanan her fok, 60 dolar demek… (“Avlanan Her Fok İçin 60 Dolar”, Radikal, 27 Mart 2006, s.3.) 452) “Doğadan Tehlike Çanları”, Radikal, 3 Mayıs 2006, s.24. 453) Coğrafi konumu dolayısıyla yaklaşık 12 bin bitki çeşidine ev sahipliği yapan Türkiye’de 120 memeli, 400’den fazla kuş, 130 sürüngen ve 300 balık türü yaşıyor. (“Türkiye Yoksullaşıyor”, Cumhuriyet, 9 Ocak 2008, s.20.) 454) “Türkiye ‘Kuş Zenginliği’ni Kaybetmek Üzere”, Radikal, 7 Ekim 2006, s.4. 455) “13 Bitki Türü Yok Oldu”, Milliyet, 27 Ekim 2006, s.15. 456) Tagore. 457) Siyanürlü altın konusunda bkz: “Siyanür Doğayı ve İnsanı Zehirler”, İşçi-Köylü, Yıl:1, No:08, 11-24 Ocak 2008, s.5; “Ölüler Altın Takamaz”, Gündem, 30 Ağustos 2007, s.16; Arif Ali Cangı, “Altına Karşı Yaşamı Savunmak”, Birgün, 31 Ekim 2007, s.8; Hasan Gökvardar, “Siyanür Öldürür!”, Evrensel Hayat, 11 Kasım 2007, s.7; “Munzur’u Altın Uğruna Yok Ediyorlar”, Yedinci Gün, 5-10 Kasım 2007, s.16; Özer Akdemir, “Siyanürlü Altın İstemiyik”, Evrensel, 12 Nisan 2007, s.5; “Eşme: Yavaş Yavaş Zehirleniyorlar”, Cumhuriyet, 20 Temmuz 2006, s.20; Fatih Portakal, “Eşme’de Siyanür Paniği”, Vatan, 20 Temmuz 2006, s.5; “Eşme Köylüleri Siyanürden Zehirlendi”, Atılım, Yıl:2, No:2006 29 (116), 22 Temmuz 2006, s.11; Hikmet Çetinkaya, “Efem Çukuru”, Cumhuriyet, 12 Ocak 2008, s.5; “Efem Çukuru: Altın Madeni İçme Suyunu Kirletecek”, Ülkede Özgür Gündem, 2 Mayıs 2004, s.16; “Erzincan’ın Çöpler Köyü’ne Siyanür Kuşu Kondu”, Radikal, 5 Ocak 2008, s.3; “Deneme Amaçlı Çalıştırılan Madenlerin Hakiki Madenlerden Ne Farkı Var?”, Radikal, 9 Kasım 2007, s.4; “Meclis’te Sol Cephe Altın Konusunda Birleşti”, Radikal, 18 Aralık 2007, s.6; “Filipinler’de Siyanürlü Altına İsyan”, Cumhuriyet, 8 Şubat 2007, s.13; “Siyanüre Karşı 5 Bin İmza”, Cumhuriyet, 24 Mayıs 2006, s.20; Ömer Şan, “Artvin de Eylem: Ceratepe Altından Daha Değerlidir”, Cumhuriyet, 2 Kasım 2007, s.10. 458) Güray Öz, “Zevzek Hayat Anlamsız Ölüm”, Cumhuriyet, 30 Ağustos 2006, s.6. 459) “Kaz’ın Ayağı Öyle Değil”, Ahali, Yıl:1, No:1, Ocak 2008, s.7. 460) Orhan Gencabay. 461) Uşak’ın Eşme ilçesindeki Kışladağ altın madenini Kanadalı Eldoradogold’a bağlı TÜPRAG madencilik işletiyordu. TÜPRAG’ın adı, Kaz Dağları’ndaki altın arama çalışmalarında da geçiyor. Kaz Dağları’nı bekleyen hukuki ve çevresel sorunlar yumağının bir benzeri, Uşak’ın Eşme ilçesinde yaşanıyor. Köylülerin ve çevrecilerin itirazlarına rağmen açılan ve 1.5 yıl ‘deneme amaçlı olarak çalıştırılan’ madenle ilgili Danıştay, bir olumsuz karar daha verdi. Eşmeli köylüler, çevreciler ve maden şirketi arasındaki hukuk mücadelesi, 2005 yılında başlamıştı. Köylüler ve çevreciler, yeraltı sularını, insan ve çevre sağlığını tehdit edeceği iddiasıyla madene verilen ÇED oluruna karşı dava açtı. Madenden geriye kalacak siyanür göletinin yaratacağı çevresel risk konusuna düğümlenen ve karşılıklı itirazlarla süren davalar zinciri, aylar boyunca mahkemeleri ve medyayı meşgul etti. Bu arada sadece 1.5 yıl, o da deneme için çalışan madenden geriye toplam 7 ton altın çıkarırken kazılmış 100 metre çapında çukur ve siyanür havuzları kaldı. (“Uşak’ta ‘Deneme Amaçlı’ 7 Ton Altın Çıkaran Madenden Geriye 100 Metrelik Çukur Kaldı”, Radikal, 17 Ekim 2006, s.4.) 462) “Çevreciyiz, Yılda Sadece 2 Bin Ton Siyanür Kullanıyoruz!”, Birgün, 8 Ekim 2007, s.3. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 190463) Sedat Yalınkaya, “Ülkesini Seven, Siyanürle Altın Çıkarmaya Engel Olmaz”, Zaman, 11 Ekim 2007, s.12. 464) Herakleitos. 465) Hikmet Çetinkaya, “Siyanür…”, Cumhuriyet, 9 Temmuz 2006, s.5. 466) Hikmet Çetinkaya, “Altınlar Nerede?”, Cumhuriyet, 1 Kasım 2007, s.5. 467) Aisopos. 468) Cem Emir, “Rio Tinto’nun Zehirli Notları”, Evrensel, 12 Nisan 2006, s.6. 469) “Siyanürle Altın Ararken 23 Köyün Suyu Zehirlendi”, Radikal, 13 Ağustos 2007, s.3. 470) Serkan Ocak, “Bir Dağ Ovacık’a Taşınıyor”, Radikal, 6 Kasım 2007, s.3. 471) “Kaz Dağları’ndaki Gizem”, Cumhuriyet, 23 Ekim 2007, s.20. 472) Hilal Köse, “Bakanlık Suskun: Koza Holding Hakkında Bilgi Verilmiyor”, Cumhuriyet, 1 Eylül 2007, s.15. 473) EUROGOLD ve KOZA için bkz: “Koza Madencilik Toprağa ve İnsana Zararlıdır”, İşçi-Köylü, Yıl:1, No:2007-04 (04), 16-29 Kasım 2007, s.5; “Koza Şirketi Panel Bastı”, Odak Dergisi, No:2006-09 (SN:37), 8 Eylül 2006, s.19; Mustafa Aydın, “Koza Maden Ahlâksızlaştı!”, Gerçek Demokrasi, 6 Ekim 2007, s.12; Ünal Elitaş, “Koza Altın: Geçici Belgelerle Altın Çıkarıyorlar”, Birgün, 6 Ekim 2007, s.3; Özer Akdemir, “Kozak Koza’ya Kapalı”, Evrensel, 12 Haziran 2007, s.5; Ozan Yayman, “Çevrecilerin Koza Tepkisi”, Cumhuriyet, 5 Ekim 2007, s.6; Ozan Yayman, “Koza’nın ‘Altın’ Oyunu”, Cumhuriyet, 13 Nisan 2007, s.24. 474) “Bergama’da Yeni Bir Altın Kavgası”, Radikal, 12 Şubat 2007, s.3. 475) Beril Köseoğlu, “Kanada Hükümeti Altın Arama Faaliyetleri Yüzünden Uyarılmış”, Radikal, 5 Ocak 2008, s.3. 476) E. Shoaff. 477) Türkel Minibaş, “Maden Yasası Değişmedikçe Ne İda Ne Türkiye Kurtulur!”, Cumhuriyet, 22 Ekim 2007, s.12. 478) İsmail Altunsoy, “200 Milyar Dolar Değerinde Altın Yeraltından Çıkarılmayı Bekliyor”, Zaman, 26 Ekim 2007, s.12. 479) Neriman Özcan, “Türkiye Sömürgeleştiriliyor”, Cumhuriyet, 25 Aralık 2007, s.7. 480) Yıldırım Türker, “Kaz Dağları”, Radikal, 22 Ekim 2007, s.4. 481) “Acil Kamulaştırmaya Karşı Acil Davalar”, Radikal, 13 Ocak 2008, s.4. 482) Serkan Ocak, “Hani Halka Rağmen Madencilik Yoktu?”, Radikal, 5 Ocak 2008, s.3. 483) Yunanlılar İzmir’i işgal ettiğinde Menderes’e bağlı Efemçukuru da kuşatılan onlarca kasaba ve köyden biriydi. Bir gece köy Yunan birliğince çembere alındı. Köyden Halil efe, çarşafa bürünerek kadın kılığında çemberi aşmayı başardı, Askerleri tek tek vurup Efemçukuru’nun işgal edilmesini önledi. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 191Mustafa Mızrak, Bakanlar Kurulu’nun köyün arazilerini “acele kamulaştırma” kararı yüzünden kara kara düşünen köylülerine, 1980’lere kadar yaşayan Halil efenin bu öyküsünü anlatıyor. Mızrak, “Bir efe, Efemçukuru’nu yabancılara vermedi ancak AKP, bir imzayla Kanadalı altın şirketine bıraktı” diyor. (Serkan Ocak, “Altın Köyü İkiye Böldü”, Radikal, 7 Ocak 2008, s.4.) 484) “Şirketin Değil Bizim Sesimizi Duy”, Evrensel, 17 Aralık 2007, s.5. 485) Aykut Küçükkaya, “Siyanüre İkna Gezisi”, Cumhuriyet, 23 Kasım 2007, s.8. 486) Mahatma Gandi. 487) Bergama hakkında bkz: Petra Holzer, “Bergama ve 10 Yıllık Direniş Hareketi”, Cogito, No:15, Yaz 1998, s.275-286; “Bergama’nın Zehirli KOZA’sı”, Evrensel, 6 Ekim 2007, s.5; “Bergamalılara Mücadele Çağrısı”, Gündem, 11 Haziran 2007, s.16; “Bergama: Zehirli Toprağa Dava Açıldı”, Evrensel, 11 Nisan 2007, s.5; “Uşak Eşme’de de Bergama Süreci”, Cumhuriyet, 1 Ağustos 2006, s.3; Hakan Dirik, “Bergama’da Bitmeyen Hukuk Sorunu”, Cumhuriyet, 11 Ağustos 2006, s.6; “Bergamalılar Tazminat İstiyor”, Ülkede Özgür Gündem, 18 Nisan 2006, s.3; Güven Özalp, “Bergamalı Yine Tazminat Kazandı”, Radikal, 29 Mart 2006, s.9; “Bergama’da Siyanürlü Altın Davası”, Ülkede Özgür Gündem, 3 Kasım 2006, s.16; “Asteriks: Taş Atan da Tazminat Aldı”, Radikal, 5 Nisan 2006, s.4. 488) Hilal Köse, “Çevreci Avukatlar Fişlendi”, Cumhuriyet, 26 Temmuz 2007, s.3. 489) “Altın İşletmeciliğine ‘Hayır’…”, Cumhuriyet, 20 Nisan 2006, s.7. 490) Banu Şen, “Hopdediks’in Madencilik Yapan Oğlu: Bu Maden İçin Ölürüm”, Milliyet, 4 Mayıs 2006, s.3. 491) Bahri Karataş-Tahsin Tuna, “… ‘Bergama’ İç Savaşı”, Hürriyet, 20 Ağustos 2006, s.16. 492) “Panel Basanlar Serbest Kaldı”, Milliyet, 21 Ağustos 2006, s.14. 493) Petra Kelly. 494) Haluk Şahin, “Çekin Elinizi Kazdağı’ndan!”, Radikal, 30 Eylül 2007, s.6. 495) Ferai Tınç, “Kaz Dağı’nı Kazdırmayacağız”, Hürriyet, 21 Ekim 2007, s.27. 496) Özer Akdemir, “Kazdağları’nda Üçüncü Truva Savaşları”, Evrensel Hayat, 21 Ekim 2007, s.8. 497) Çevreciler ve kitle örgütü temsilcileri, maden şirketleri hakkında verilen yargı kararlarının uygulanmasını istedi… Çevreciler insanı ve doğayı hiçe sayan maden arama faaliyetlerinin bir an önce durdurulmasını istedi. Turgutlu Çaldağı’ndaki nikel madenine karşı mücadele veren Turgutlu halkı madene verilen Çevresel Etki Değerlendirme olumlu belgesinin iptali için dava açtı. Ankara’da Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Ertuğrul Ünlütürk Kışladağ altın madeni ile ilgili yargı kararlarına uyulmasını istedi. (“Çevre İçin Verilen Kararlara Direniliyor”, Evrensel, 14 Aralık 2007, s.5.) 498) Soli Özel, “Çevre”, Sabah, 21 Ekim 2007, s.18. 499) “Kaz Dağları’nda altın, ‘değerli’ madenler aranıyor. Bu aramalar için ağaçlar kesiliyor, yollar açılıyor, sular kirletiliyor. Oysaki değerin esası zaten Kaz (İda) Dağları’nın ta kendisi. Belki oralara yolu düşmeyenler için pek de bir şey ifade etmiyordur anlattıklarım. ‘Bölge halkının sorunu’ diye düşünüyordur belki de birçoğunuz. Oysa o dağlarda gelecek var. Hepimizin geleceği. Ve gelecek endişesi taşıyan herkes, biliyorum ki aynı dünyaya uyanıyor ve benzer rüyalar, kâbuslar görüyor. Ve bize bu kâbusları yaşatanlar, Kaz Dağları’nda hazine 192arayanların başlarına neler geldiğinden bihaberler. Çünkü onların hikâyeleri, hayalleri ve rüyaları yok.” (Burcu Elif İnce, “Altın Gelecek Yerden Kaz Esirgenir mi?”, Radikal İki, 28 Ekim 2007, s.12.) 500) İhsan Çaralan, “… ‘Kaz’ı Bağırta Bağırta Yolmak…”, Evrensel, 22 Ekim 2007, s.7. 501) “Kaz Dağı İçin 37 Ruhsat”, Hürriyet, 23 Aralık 2007, s.18. 502) Akın Bodur-Mehmet Celen, “Çevreciler Güçleniyor”, Cumhuriyet, 6 Kasım 2007, s.3. 503) Serkan Pınarcı, “Dağlar Parsel Parsel Satışta”, Cumhuriyet, 7 Kasım 2007, s.20. 504) Özlem Güvemli, “Şirketlerin Siyanür Yalanı”, Cumhuriyet, 30 Ekim 2007, s.3. 505) “Beş Altın Sahası Daha İhaleye Çıktı”, Radikal, 5 Kasım 2007, s.3. 506) Ozan Yayman, “Gerçek Gizleniyor: ‘Talan’ Kaz Dağları’nı Aşıyor”, Cumhuriyet, 21 Ekim 2007, s.9. 507) Kazdağı’nda olanlar için bkz: Haluk Şahin, “Kazdağı’nın Altını Zeytindir”, Radikal, 13 Ekim 2007, s.6; Erdal Atabek, “Kaz Dağları Yağmalanırken…”, Cumhuriyet, 15 Ekim 2007, s.4; Serkan Ocak, “Kaz Dağları İçin Tek Yürek”, Radikal, 16 Ekim 2007, s.3; “Kaz Dağları Cevher Dolu”, Cumhuriyet, 18 Ekim 2007, s.20; “Bakanlıktan Kazdağları’na İnceleme”, Evrensel, 19 Ekim 2007, s.5; Oktay Ekinci, “Kazdağı’nda Siyanüre Direniş”, Cumhuriyet, 12 Ekim 2007, s.20; Serkan Ocak, “Kaz Dağlarına Kıymayın”, Radikal, 15 Ekim 2007, s.6; “Maden Tekellerinin Yeni Hedefi: Kaz Dağları”, Odak, No:2007/11 (SN:11), Kasım 2007, s.25; “Kazdağı’nın Üstü ‘Altın’dan Daha Değerli”, İşçi Mücadelesi, No:25, Kasım 2007, s.11; Mahir Sezer, “Kaz Dağı Operasyonu”, Birgün, 26 Ekim 2007, s.11; Ozan Yayman, “Kaz Dağları Yok Olacak”, Cumhuriyet, 8 Kasım 2007, s.20; “Kaz Dağları Kazılırken”, Ufuk Çizgisi, No:72, 5 Kasım 2007, s.13; İsmet Berkan, “Kaz Dağları’nı Korumak”, Radikal, 20 Ekim 2007, s.3; Serkan Ocak, “Kaz Dağları’na Resmi İnceleme”, Radikal, 17 Ekim 2006, s.4; “… ‘Sözde’ Kaz Dağlılar Toplandı”, Radikal, 26 Ekim 2007, s.3; Haluk Şahin, “Kaz Dağları Senaryosu”, Radikal, 27 Ekim 2007, s.6; Hikmet Çetinkaya, “İda Dağları’nda Talan…”, Cumhuriyet, 30 Ekim 2007, s.5; “Kaz Dağları’nı Bekleyen Tehlike”, Cumhuriyet, 2 Kasım 2007, s.10; Aydın Solmaz, “İda ‘Altın’ Kafeste”, Kaldıraç, No:84, Aralık 2007, s.58-61; Hasan Pulur, “Kaz Dağı’ndaki Altınlar…”, Milliyet, 19 Ocak 2008, s.3; “Halk Kaz Dağlarını Savunuyor”, Atılım, Yıl:2, No:2007 44 (181), 3 Kasım 2007, s.13; “Kazdağları’nda Altın Savaşları”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:21, No:1088, 25 Ocak 2008, s.14. 508) Dilek Filizfidanoğlu, “Özelleştirmelerin Ardından… Satılma Sırası Dağlarda”, Cumhuriyet Strateji, Yıl:4, No:177, 19 Kasım 2007, s.22. 509) “Kazdağları’na Hançer”, Cumhuriyet, 12 Kasım 2006, s.20. 510) Ozan Yayman-Serkan Pınarcı, “Bakan Şirket Sözcüsü Gibi”, Cumhuriyet, 20 Ekim 2007, s.20. 511) “Tahribatın Önü Açıldı”, Cumhuriyet, 21 Ekim 2007, s.9. 512) Ozan Yayman-Mehmet Celen, “Bakandan Geri Adım”, Cumhuriyet, 28 Ekim 2007, s.20. 513) “Güler: Çevre Anamız Madencilik Babamız”, Hürriyet, 28 Ekim 2007, s.9. 514) Ahmet Kıvanç, “Güler: Halka Rağmen Bir Şey Yapılmaz”, Radikal, 28 Ekim 2007, s.4. 515) Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler …sodyum siyanürün zehirli olduğunu elbette bildiğini, ancak Kazdağları’nda kullanımının söz konusu olmadığını söyledi. (Haluk Şahin, “Kazdağları’nda Umut Işıkları”, Radikal, 30 Kasım 2007, s.6.) 516) Çanakkale Çevre Yürütme Platformu Sözcüsü Hicri Nalbant, “Fazla söze gerek yok. Geçmişte Çernobil faciasından sonra dönemin bakanının radyasyonlu çayı içtiği gibi, Güler’i de noter önünde sodyum Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 193siyanür yemeye davet ediyoruz” dedi. (Mehmet Çelen, “Bakana Siyanür Yeme Çağrısı”, Cumhuriyet, 9 Kasım 2007, s.8.) 517) Derya Sazak, “Altına Hücum”, Milliyet, 21 Ekim 2007, s.24. 518) Serkan Ocak, “Halk İstemezse Altın Çıkarmayız”, Radikal, 20 Ekim 2007, s.4. 519) Georg Christoph Lichtenberg. 520) Erozyon için bkz: “İnsanlık Erozyon Tehdidinde”, Toplumsal Demokrasi, 27 Kasım 2006, s.3; Berivan Tapan, “Toprağın Canı Alınıyor”, Cumhuriyet, 9 Mart 2006, s.20. 521) “Her Yıl 1.5 Milyar Ton Toprak Gidiyor”, Radikal, 28 Kasım 2005, s.7. 522) “Türkiye Göz Göre Göre Eriyor”, Radikal, 27 Kasım 2006, s.3. 523) Norman Cousins. 524) Ormanlar ve 2B konusunda bkz: “Sermaye Devleti Ormanları da Katlediyor”, Kızıl Bayrak, No:2007/28, 20 Temmuz 2007, s.23; “2B’leri Satmak Çözüm Değil”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2007, s.7; “Hükümet 2B’de Israrlı”, Cumhuriyet, 2 Ekim 2007, s.7; “2B=0 (Sıfır) Ağaç Yasası”, Kurtuluş Yolu, Yıl:3, No:29, 7 Eylül 2007, s.16-15; “Orman Yangınları Dünyayı Oksijensiz Bırakıyor”, Gündem, 6 Ağustos 2007, s.16; Oral Çalışlar, “80 Bin Ağaç Kesilmişse İyi mi?”, Cumhuriyet, 6 Kasım 2007, s.4; Ferruh Atbaşoğlu, “Sürdürülen 2/B Felaketi”, Cumhuriyet, 31 Ekim 2007, s.2; Gençağa Karafazlı-Musa Yazıcı, “Rize’de Orman Katliamı”, Birgün, 16 Ağustos 2007, s.3; Berivan Tapan, “Orman Arazisine Kaçak Okul”, Cumhuriyet, 13 Ocak 2007, s.6; “Ormanları Rant İçin Yakıyorlar”, Cumhuriyet, 16 Ağustos 2007, s.20; “Orman Yangınları Yayılıyor”, Evrensel, 9 Temmuz 2007, s.3; “4 Bin 400 Hektar Orman Yandı”, Birgün, 13 Eylül 2006, s.3; Gündüz Çapan, “Orman Yangınları”, Cumhuriyet, 1 Eylül 2006, s.17; “Amazon Ormanları Yok Olma Tehlikesiyle Karşı Karşıya”, Zaman, 23 Mart 2006, s.24; “Belek Ormanları Kurban Edildi”, Evrensel, 3 Ocak 2008, s.5; “Türkiye’nin Ormanları Rehabilitasyona Girdi”, Radikal, 22 Mart 2006, s.3; Seda Ademoğlu, “2B Nasıl Ateş Aldı”, Özgürlükçü Gençlik, Yıl:2, Ekim-Kasım 2006, s.24; Yücel Çağlar, “Ormanlarımız 12 Eylül Anayasası’nı Bile Arayacak(!)”, Cumhuriyet, 16 Eylül 2007, s.2; “Ormanlar Yok Oluyor”, Cumhuriyet, 21 Mart 2006, s.20; Veysi Sağlam, “Belek’ten Sonra Sorgun Ormanı”, Sabah, 1 Kasım 2007, s.7; “66 İlin Orman Karnesi Zayıf”, Zaman, 23 Aralık 2007, s.1-5; Gürsu Kunt, “Belek Ormanları Katliam Belgesi”, Cumhuriyet, 18 Kasım 2007, s.3; Oktay Ekinci, “12 Eylül Ormancılığı’na Son Verilmeli”, Cumhuriyet, 22 Aralık 2006, s.9. 525) Emekli Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürü İsmail Özkahraman, UNEP sitesinde 2007 programı 401 bin hektar ağaçlandırma olarak gösterilirken bakanlığın ağaçlandırma eylem planı kitabında gösterdiği 2007 ağaçlandırma programının sadece 31 bin 500 hektar olduğunu belirtti. (Murat Kışlalı, “AKP Sözünü Tutmadı”, Cumhuriyet, 21 Ocak 2008, s.6.) 526) “Toprak Kaybında Lideriz”, Cumhuriyet, 21 Mart 2007, s.20. 527) Hasan Alaybeyoğlu, “Aradaki 350 Bin Farkı Bulun”, Radikal, 31 Ekim 2007, s.4. 528) “Belek’te Orman Katliamı”, Cumhuriyet, 1 Kasım 2007, s.20. 529) Murat Öztürk, “Kesilen Ağaç Sayısı 500 Binden de Fazla”, Milliyet, 5 Kasım 2007, s.3. 530) “80 Bin Ağaç Kesildi”, Cumhuriyet, 2 Kasım 2007, s.10. 531) “… ‘Yasal Katliam’a Bakanlıktan Açıklama: ‘208’e İzin Verildi 169 Ağaç Kesildi”, Milliyet, 11 Kasım 2007, s.16. 532) Hülya Keskin, “2B Yasası Yine Gündemde”, Cumhuriyet, 25 Ekim 2007, s.20. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 194533) Neriman Özcan, “2B ile Orman Talanı Yasallaşacak”, Cumhuriyet, 20 Ekim 2007, s.16. 534) “20 Milyar Dolarlık 2b Paketi Yeniden Gündemde”, Zaman, 2 Ekim 2007, s.10. 535) Anonim. 536) Devlet ve çevre konusunda bkz: Fırat Kozok, “AKP Çevreye Duyarsız”, Cumhuriyet, 26 Eylül 2007, s.8; Nazım Alpman, “Hasankeyf’in İdam Fermanı”, Birgün, 17 Ağustos 2007, s.2; Özlem Zorcan, “Türkiye Çevresini ‘Es’ Geçiyor”, Birgün, 5 Haziran 2007, s.2; Arif Arslan, “Hasankeyf’e Kıymayın”, Cumhuriyet, 25 Mart 2007, s.6; “Hasankeyf’e Kötü Haber”, Cumhuriyet, 15 Ağustos 2007, s.20; Nafiz Güder, “Çevreden Muaf Siyaset Anlayışı 23 Temmuz İçin Hiç Umut Vermiyor”, Radikal, 7 Temmuz 2007, s.13; Türksen Başer Kafaoğlu, “Çevre Yasası Değişecek, Ama Nasıl?”, Cumhuriyet, 22 Nisan 2006, s.16; Nuran Talu, “Yetkililer Çevrenin Anlamını Hâlâ Anlamış Değil”, Radikal, 3 Ekim 2007, s.11; Ilgın Özkaya Özlüer, “Anayasa Taslağında ‘Piyasa’ Çevre”, Radikal İki, 14 Ekim 2007, s.9; Fatma Koşar, “Çevre Katliamına Yeşil Işık”, Cumhuriyet, 13 Aralık 2007, s.13; Gülşah Durak, “Çevre Kıyımına Kim Dur Diyecek”, Cumhuriyet, 16 Aralık 2007, s.3; Müjdat Yılmaz-Özacan Kılıç, “Cargill Kapatılsın Çağrısı”, Evrensel, 19 Aralık 2007, s.9; “Çevre Günü’nde Çevrenin Ahvâli”, Radikal, 5 Haziran 2007, s.22; Oktay Ekinci, “Allianoi’ye ‘Kil’den Kefen”, Cumhuriyet, 28 Ekim 2007, s.17; Metin Münir, “Ilısu: Kararlılığın Mükâfatı”, Milliyet, 15 Ağustos 2007, s.8; “Enerji Bakanı Neyi Yalanladı?”, Radikal, 17 Ekim 2006, s.4; “Partiler Çevreye Duyarsız”, Cumhuriyet, 11 Temmuz 2007, s.7; “Çevre Sorunları Masaya Yatırılıyor”, Cumhuriyet, 3 Temmuz 2007, s.3; “AKP Cargill’de Suçüstü Yakalandı”, Evrensel, 16 Aralık 2006, s.9; “Tayyipgillerden Cargill’e Kıyak”, Atılım, Yıl:2, No:2006 40 (147), 21 Ekim 2006, s.7; “Resmi Onaylı Katliam”, Hürriyet, 20 Ekim 2006, s.20; Coşkun Yaman, “AKP Altıncılara Sahip Çıktı”, Cumhuriyet, 14 Ocak 2008, s.20. 537) Oktay Ekinci, “Çevre 22 Temmuz’u Bekliyor”, Cumhuriyet, 5 Haziran 2007, s.3. 538) “Kıyılar Peşkeş Çekiliyor”, Cumhuriyet, 17 Ekim 2006, s.20. 539) “AKP’den Cargill’e Af”, Cumhuriyet, 24 Kasım 2006, s.12. 540) “AKP Kazdağı’nı Yok Etmekte Kararlı”, Evrensel, 23 Aralık 2007, s.2. 541) Bergamalı köylülerin dillere destan mücadelesine konu olan altın madeninin sahibi Koza Altın A.Ş.’nin, Balıkesir’in Havran ilçesindeki Küçükdere Altın Madeni de rüşvet iddialarına konu oldu. Güney Marmara Doğal ve Kültürel Çevreyi Koruma Derneği Edremit Körfez Şubesi Başkanı Mehmet Akif Öznal, altın madeniyle ilgili ‘yürütmeyi durdurma kararı’nın uygulanmadığı iddiasıyla İl Tarım Müdürü Ruknettin Ceyhun ve DYP’li Büyükdere Belediye Başkanı Hüseyin Asarlı hakkında suç duyurusunda bulundu. Öznal, “Koza A.Ş. sosyal rüşvetlerle bölgede taban oluşturuyor. Belediye başkanına yeni bir makam aracı hediye edildiğini öğrendik” dedi. Asarlı ise rüşvet iddiasını “Belediyeler bağış alamaz mı? Rüşvet değil hediye” diye yanıtladı (“Rüşvet Değil Hediye”, Radikal, 19 Nisan 2007, s.3.) 542) Aykut Küçükkaya, “Çevre ‘Koza’ Tehdidinde”, Cumhuriyet, 12 Ağustos 2006, s.20. 543) Tevrat. 544) Celil Demiralp, “Tüm Dünya ‘Şehirlendi’…”, Gündem, 22 Haziran 2007, s.16. 545) Kent ve soru(n)ları hakkında bkz: Murray Bookchin, Kentsiz Kentleşme, Ayrıntı Yay., 1999; Lewis Momford, Tarih Boyunca Kent-Kökenleri, Geçirdiği Dönüşümler ve Geleceği, çev: Gürol Koca-Tamer Tosun, Ayrıntı Yay., 2006; Lewis Momford, Tarih Boyunca Kent, Ayrıntı Yay., 2007; Ruşen Keleş, Kentleşme Politikası, İmge Kitapevi Yay., 9. baskı, 2006; “Türkiye’de Kentleşmenin Ekonomi-Politiği”, Özgür Düşün Dergisi, Yıl:5, No:39, Ocak-Şubat 2007, s.24-29; “Türkiye’de Kentleşmenin Ekonomi-Politiği”, Özgür Düşün, Yıl:6, No:40, Temmuz-Ağustos 2007, s.16-23; İvme Dergisi, Yıl:1, No:4, Nisan-Mayıs-Haziran 2007; “Gücün Yoğunlaştığı Yer: Kent”, s.5-11; Yaldızlı Ambalajlı Rant Projesi: ‘Kentsel Dönüşüm’…”, s.18-20; “Köyden Kente Göç ve Konut Sorunu”, s.21-23; “Konut Sorunu”, s.28-32; “Kent Planlaması”, s.42-43; “Kaçak Yapılaşma”, s.44-50; “Kentsel Dönüşüm”, s.51-55; “Kentten Kentsel Dönüşüme”, s.70-81; “Kent İçi Ulaşım”, s.87-88; “Kent Dosyası”, Ölçü 195Dergisi, Mart 2007; İzzettin Önder, “YDD’de Oluşumlar”, s.41-44; Yıldız Uysal, “İstanbul Nereye Gidiyor?”, s.45-53; Şükrü Aslan, “Kentlerin Öteki Mekânlarında Özgünlükler ve Kırılmalar: 1 Mayıs Mahallesi Örneği”, s.54-59; Besime Şen, “Soyutlaştırma: Tarihi Kentsel Alanların Dönüşümünde Artan Sınıfsal Çelişkiler”, s.60-66; Nilgün Çolpan Erkan, “Kentsel Sorunların Çözümünde Bir Yöntem: Kentsel Tasarım”, s.67-70; Hatice Kurtuluş, “Devlet, Sermaye ve Kentsel Arazi Bağları Çerçevesinde Kentsel Dönüşüm”, s.72-77; Dilek Özdemir, “1980’lerden Günümüze Kentsel Dönüşümün Değişen İçeriği”, s.78-82; Binnur Öktem, “Stratejik Mekânsal Planlama ve Büyük Kentsel Projeler”, s.83-87; Ahmet Atalık, “Mevzuat Tanımaz İstanbul Çevre Düzeni Planı”, s.88-92; Güngör Evren, “Ulaştırmanın Olmazsa Olmazı Planlama Zor ve Ciddi Bir Yönetim ve Gelişme Tavrıdır”, s.93-97; Elif Örnek Özden, “Kentsel Koruma Üzerine”, s.104-111; Uçkun Geray, “Özel Ormanlarda Yapılaşma Neden Olumsuz Sonuç Verdi?”, s.112-115; Vecdi Sayar, “Kentli Olmanın Bilinci”, Cumhuriyet, 27 Ekim 2006, s.15; Babür Pınar, “Kentsel Doku Toplumun Kültürel Dokusunu Yansıtır”, Damar Dergisi, No:178, Ocak 2006, s.3-6; Tarhan Erdem, “Kentleşmeye Nasıl Yaklaşmamalı?”, Radikal, 21 Nisan 2005, s.11; Mekân, Kültür, İktidar, derleyenler: Ayşe Öncü-Petra Weyland-Nilgün Uygun, İletişim Yay., 2005; Zekai Görgülü, “Kentsel Dönüşüm Kentsel Rantın Yeni Adı Olmamalı”, Cumhuriyet, 21 Ekim 2005, s.2; Hülya Berkmen Yakar, “İnsansız Kentleşme ya da Kentsel Dönüşüm?”, Evrensel Pazar, 7 Ağustos 2005, s.9; Serkan Öngel, “Sanayileşmenin Yeni Boyutları ve Kentleşme Üzerine Etkileri”, Yeni Yol, No:25, Bahar 2007, s.54-63; “Kent Tarihine Düşman Kentliler”, Çoban Ateşi, Yıl:1, No:8, 19 Nisan 2007, s.1-2; Hayrettin Orhanoğlu, “Bir Temel Tasarım Olarak Şehri Okumak”, Zaman Kitap Zamanı, Yıl:1, No:10, 27 Ekim-6 Kasım 2006, s.4; Taşraya Bakmak, derleyen: Tanıl Bora, İletişim Yay., 2005; Halil Turhanlı, “Modern Dünya ve Şehirdeki Yabancı”, Radikal, 15 Aralık 2006, s.11; Mustafa Kutlu, “Kentte Mekânın Paylaşımı”, Yeni Şafak, 5 Eylül 2007, s.19; Cengiz Bektaş, “Kent-Kimlik”, Evrensel, 10 Eylül 2007, s.16; Emrah Şahan, “Paranoya Kent(li)”, Birgün, 26 Mayıs 2007, s.10; Korhan Gümüş, “Kentliler Kimin Umurunda?”, Birgün, 26 Temmuz 2007, s.10; G. Gürkan Öztan, “Şehirlerin Yok Olduğu Çağda Suyu Aramak”, Gündem, 13 Ağustos 2007, s.14; Ali Rıza Taşkale, “Kent, Kamp ve Toplumsalın Sonu”, Birgün, 25 Mayıs 2007, s.11; Koray Çalışkan, “Kır, Kir ve Kent”, Birgün, 7 Mayıs 2007, s.7; Erbatur Çavuşoğlu, “F-Tipi Kentlere Doğru…”, Birgün, 29 Haziran 2007, s.11; Tarhan Erdem, “Konutta Devrim”, Radikal, 10 Nisan 2006, s.11; Mümtaz Soysal, “Şehir ve Kent”, Cumhuriyet, 13 Ekim 2007, s.2; Uğur Hüküm, “Paris Gökdelen Düşmanı”, Cumhuriyet, 2 Nisan 2007, s.6; Nora Şeni, “Yeni Bir Paradigma”, Radikal İki, 8 Nisan 2007, s.12; Doğan Kuban, “Kentlinin Kültüründe Entelektüel Disiplin”, Cumhuriyet Bilim Teknik, Yıl:21, No:1085, 4 Ocak 2008, s.2; Tansel Önal, “Kentsel Yapılaşma Sorunu ya da Sosyal Afet Durumu”, Gündem, 12 Şubat 20007, s.6; Hande Demircioğlu, “Şehir Dediğimiz”, Birgün Kitap, Yıl:2, No:34, 10 Mart 2007, s.8-9; “Kente Entegre Dedikleri…”, Cumhuriyet Dergi, 14 Ocak 2007, s.7; “Yoksul Kentli Göçmendir”, Birgün, 12 Aralık 2007, s.11. 546) “Orhan Pamuk Madrid’de ‘Türk Bakışları’nı Anlattı”, Radikal, 21 Aralık 2007, s.21. 547) Doğan Kuban, “Kent ve Gökdelen”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:21, No:1075, 26 Ekim 2007, s.17. 548) Ömür Ak, “Modern Çağın Babil Kuleleri”, Radikal İki, 31 Aralık 2006, s.3. 549) Tevrat: Yaratılış, 11:5-7 550) Güven Gürkan Öztan, “Kent Sosyolojisi ve Bayramlar”, Radikal, 1 Ocak 2007, s.3. 551) “Ortaya çıktığı her yerde şehir, esas itibarıyla o mekâna daha önce yabancı olan insanların yerleşmesiydi. Çinli, Mezopotamyalı, Mısırlı, hatta ara sıra da Yunanlı savaş prensleri şehirler kurarak buralara yalnızca gönüllü yerleşimciler değil, kaçırılmış insanları da talep ve imkânlar ölçüsünde yerleştirirdi.” (Max Weber, Şehir: Modern Kentin Oluşumu, Çev. M. Ceylan, Bakış Kitaplığı, 2003, s.131.) 552) Hasan Bülent Kahraman, “Kendimizi Aldatmayalım”, Radikal, 30 Haziran 2005, s.22. 553) Mimarlık (ve tarihi) konusunda bkz: Celâl Üster, “Önyargıları Kıran Mimarlık Tarihi”, Radikal Kitap, Yıl:6, No:339, 14 Eylül 2007, s.4; Ayla Ödekan, “Osmanlı Tarihinin Mimari Dille Anlatılması”, Cumhuriyet Kitap, No:913, 16 Ağustos 2007, s.4-6; Doğan Kuban, Osmanlı Mimarisi, Yem Yay., 2007; Esra Açıkgöz, “Mimarlığın Aktörleri”, Cumhuriyet Dergi, No:1119, 2 Eylül 2007, s.4; Oktay Ekinci, “Anayasada Kent ve Mimarlık”, 196Cumhuriyet, 30 Ağustos 2007, s.14; Aldo Rossi, Şehrin Mimarisi, çev: Nurdan Gürbilek, Kanat Yay., 2006; Babür Pınar, “Mimarlık ve Sanat”, Damar Dergisi, No:193, Nisan 2007, s.20-23; C. Abdi Güzer, “Bir ‘İlk’ ya da Eleştirel Bir Mimarlık”, Cumhuriyet Kitap, No:892, 22 Mart 2007, s.6; Şevki Vanlı, Konuşmak: Bilinmek İstenmeyen XX. Yüzyıl Türk Mimarlığı, VMV Yay., 3 cilt., 2007; Ömer Naci Soykan, “Mimari Çevreye Felsefi Bakış”, İnsancıl, Yıl:17, No:2007/2, Şubat 2007, s.14; Münevver Soylu, “Mimari Önemlidir…”, Radikal Kitap, Yıl:5, No:307, 2 Şubat 2007, s.22; Alain de Botton, Mutluluğun Mimarisi, Çev: Banu Tellioğlu Altuğ, Sel Yay., 2006; Müjde Yazıcı, “Engellenen Mimarlık Değil, Şehrin Yağmalanmasıdır”, Radikal, 23 Ocak 2008, s.20; Erkan Aktuğ, “Mimarlar Mimarlık İçin Harekete Geçti”, Radikal, 21 Ocak 2008, s.19; Özlem Zorcan, “Türk Mimarisi Yozlaşıyor”, Birgün, 7 Mart 2007, s.2; Oktay Ekinci, “Kentlerde ‘Özenli Mimari’ İçin”, Cumhuriyet, 22 Şubat 2007, s.15; “Mimari Koruma Diye Bir Disiplin Niye Var?”, Radikal, 19 Mart 2007, s.23; Bir Rönesans Adamı, Doğan Kuban Kitabı, Müjgan Yıldırım, Türkiye İş Bankası Yay., 2007; Doğan Kuban, Osmanlı Mimarisi (ciltli), 720 sayfa, Yapı Endüstri Merkezi, 2007. İstanbul Bir Kent Tarihi, Bizantion, Konstantinapolis, İstanbul, Tarih Vakfı, 2004; Doğan Kuban Divriği Mucizesi, Yapı Kredi Yay., 2001; Doğan Kuban Çağlar Boyunca Türkiye Sanatının Anahatları, Yapı Kredi Yay., 2004; Doğan Kuban, Ahşap Saraylar, Kaybolan Kent Hayalleri, Yapı Endüstri Merkezi, 2001; Doğan Kuban, Türkiye’de Kentsel Koruma Kent Tarihleri ve Koruma Yöntemleri, Tarih Vakfı Yay., 2001; Doğan Kuban, İstanbul Yazıları, Yapı ve Endüstri Merkezi Yay., 1998; Uğur Vardan, “Mimarlığımızın ‘Vakanüvis’i…”, Radikal Kitap, Yıl:6, No:353, 21 Aralık 2007, s.14-15. 554) Edward Said, “Kış Ruhu, Sürgün Üzerine Düşünceler”, Metis Seçkileri-Edward Said-Kış Ruhu, İstanbul 2000, s.28-42. 555) Özgen Kurt, “Kent, Dönüşüm ve Mücadele”, Radikal İki, 24 Aralık 2006, s.12. 556) Sanayileşmeyle birlikte fabrikaların olduğu kente göçü ve beraberindeki toplumsal değişimi görmek için İngiltere örneğine bakabiliriz. Erken sanayileşen ülkelerden bir olan İngiltere’de şehirli nüfus oranı 1821’de toplam nüfusun yüzde 21’i iken, 1871’de yüzde 39’a ve 1891’de yüzde 62’ye yükselmiştir. Ülkemizde görülen göç ise, sanayileşmiş ülkelerde görülen göçten farklıdır. Türkiye’de 1950’de 20.9 milyon nüfusun yüzde 25’i şehirlerde yaşıyorken 2000 yılında 67.8 milyon nüfusun yüzde 64.9’u şehirlerde yaşamaktadır. 50 yılda gerçekleşen kentleşme sanayileşmeden kaynaklandığı kadar bölgeler arası gelir farklılıklarından ve terörden de kaynaklanmıştır. Sektörel gelir dağılımından en düşük payı alan tarımsal istihdam, 2004’te yüzde 30’dan fazla bir paya sahipken 2006’da yüzde 26.8’e gerilemiştir. Tarımsal üretimin sanayi ile desteklenip geniş pazarlara ulaştırılamaması sonucu tarımda görülen çözülmenin tarımsal gelirin düşük olmasından dolayı önümüzdeki yıllarda da devam edecek olması, bu alandaki hareket zorunluluğumuzu göstermektedir. (Nükhet Hotar Göksel, “İç Göçün Yeni Evresi ve Çözüm İmkânları”, Radikal, 2 Şubat 2007, s.11.) 557) Ergin Yıldızoğlu, “Fasit Daire(ler)”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2007, s.4. 558) “Küresel ‘Domino Taşı’ Etkisi”, Radikal, 23 Ekim 2007, s.24. 559) Nâzım Hikmet, Piraye İçin Yazılmış: Saat 21-22 Şiirleri… 6 Aralık 1945… 560) “Kentsel Dönüşüm” için bkz: Ahmet Tuncay Karaçorlu, “Kentsel Dönüşüm Değil, Kentsel Bölüşüm Yasası”, Özgür Yaşam Dergisi, No:5, Bahar-Yaz 2007, s.28; Engin Sofu, “Kentsel Dönüşüme Rest”, Evrensel, 6 Ekim 2007, s.5; Asu Aksoy, “Kentsel Dönüşüm ve Orta Sınıf”, Radikal İki, 24 Haziran 2007, s.7; Aydan Hacaloğlu, “Türkiye’nin Konut Enerji Haritası”, Radikal İki, 13 Mayıs 2007, s.10; Ulus Atayurt, “Evrensel Müsadere ve Metropol”, Birgün, 28 Kasım 2007, s.11; “Yenidoğan’da Olaylı Yıkım”, Cumhuriyet, 30 Kasım 2007, s.3; Yılmaz Yıldız, “Kentsel Dönüşümü Çeteler Engelliyor”, Yeni Şafak, 18 Kasım 2007, s.5; Ege Cansen, “Kentsel Dönüşüm”, Hürriyet, 19 Eylül 2007, s.8; “Kentsel Dönüşüm Projesi Nedir Ne Değildir? Yoksullar Kent Dışına!”, Çoban Ateşi, Yıl:1, No:20, 19 Temmuz 2007, s.1-2; Aziz Çelik, “Konut Edindirme Yardımı’nın Tasfiyesi: Konut Yerine Sadaka”, Radikal, 7 Haziran 2007, s.11; Nora Şeni, “Çağdaş Kent Politikasının Aktörleri”, Radikal İki, 20 Ocak 2008, s.8; Mike Davis, Gecekondu Gezegeni, çev: Gürol Koca, Metis Yay., 2007; “Dönüşüm Alanları Yasa Tasarısı İşgal Yasasıdır”, Birgün, 6 Nisan 2007, s.10; “… ‘Kentsel Dönüşüm’dü, Kentsel Savaşa Dönüştü!”, Radikal, 2 Şubat 1972007, s.5; Yurdagül Şimşek, “Kentsel Dönüşüme AB Ayarı Çekilecek”, Radikal, 3 Aralık 2006, s.15; “Yoksullara Darbe: Kentsel Dönüşüm”, Birgün, 17 Aralık 2007, s.2; Ayşe Kısmet, “Kentsel Dönüşüm Projesi ve Ayazma”, Gündem, 12 Temmuz 2007, s.2; Türker Alkan, “Yıkım”, Radikal, 24 Nisan 2007, s.5; “Şirinevler’de de Bina Çöktü!”, Evrensel, 27 Nisan 2007, s.5; Tansı Şenyapılı, ‘Baraka’dan Gecekonduya: Ankara’da Kentsel Mekânın Dönüşümü, İletişim Yay., 2005; Murat Cemal Yalçıntan, “Kentsel Dönüşümün Mağdurları ve…”, Birgün, 12 Aralık 2007, s.11; Sulukule Platformu, “Bugün Sulukule’ye, Yarın Sana!”, Birgün, 23 Ocak 2008, s.11; Hacer Faggo, “Sulukulelileri Saklasak mı?, Yeşil Alan mı Yapsak?”, Radikal İki, 13 Ocak 2008, s.12. 561) İbrahim Gündoğan, “Yeni Şehirciliğe Artık Yeter”, Siyasi Gazete, Yıl:4, No:22, Mayıs 2007, s.10-11. 562) Türksen Başer Kafaoğlu, “Dönüşüm Ama Nasıl?”, Cumhuriyet, 2 Kasım 2006, s.17. 563) Jean-Francois Perouse, “Kentsel Düşler”, Radikal İki, 24 Haziran 2007, s.1-6. 564) Mustafa Sönmez, “Rant İçin Dönüşüm”, Radikal İki, 24 Haziran 2007, s.1-6. 565) Asu Aksoy, “Avrupa Başkenti Olmak”, Radikal İki, 12 Kasım 2006, s.6. 566) Ahmet Kıvanç-Yurdagül Şimşek, “Çarpık Yapılaşmaya Dev Neşter”, Radikal, 20 Kasım 2006, s.13. 567) Hacer Foggo, “Kentte Roman Temizliği”, Siyasi Gazete, Yıl:4, No:22, Mayıs 2007, s.12. 568) Berivan Tapan, “Roman Kültürü Yıkılıyor”, Cumhuriyet, 15 Ocak 2007, s.6. 569) Yonca Cingöz, “Tarlabaşı’nda Endişe Yoğun”, Radikal, 20 Ocak 2008, s.8. 570) Timur Soykan, “İstanbul’dan Ortaçağ Manzarası”, Radikal, 20 Ağustos 2007, s.4. 571) “Kentsel Dönüşüme Suç Taciri Karşı”, Milliyet, 18 Kasım 2007, s.7. 572) Menekşe Ataselim-Ebru Erdoğan, “Kentsel Dönüşümü Tamamlayamazsak Terörü de Bitiremeyiz”, Sabah, 13 Kasım 2007, s.8. 573) Theodor W. Adorno-Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği. 574) Şükrü Aslan, “Kentin ‘Kurbanlık’ Mekânları!”, Cumhuriyet Dergi, 14 Ocak 2007, s.6. 575) Kapitalist rant konusunda bkz: Oktay Ekinci, “… ‘Yapı Denetimi’nde Pazarlık!”, Cumhuriyet, 12 Kasım 2006, s.17; Oktay Ekinci, “Kentlerde ‘Rantsal Dönüşüm’…”, Cumhuriyet, 24 Ekim 2006, s.20; “Rantsal Dönüşüme Hayır”, Cumhuriyet, 28 Temmuz 2007, s.8; Oktay Ekinci, “Partiler ‘Kentsel Talan’a Duyarsız”, Cumhuriyet, 14 Temmuz 2007, s.15; Oktay Ekinci, “Türkiye’nin Mimarlık Politikası”, Cumhuriyet, 1 Mart 2007, s.15; “Ormanlar Ranta mı Kurban Gitti?”, Evrensel, 20 Eylül 2007, s.11; “Karadeniz Otoyolu”, Kızılcık, No:30, Haziran-Temmuz 2007, s.83-84; Yalçın Yusufoğlu, “Kentli İnsanı Yeşili Tüketirken”, Birgün, 18 Ağustos 2007, s.11; Utku Balaban, “Malikleşme Süreci ve Varoşta Siyaset”, Yol Dergisi, No:14, Aralık 2007 Ocak-Şubat 2008, s.75-78; Güneş Çelikkol, “Konut Mücadelesi ve Kentli Zapatizm”, Halkın Sesi, Yıl:1, No:2007/5 (24), 8 Mart 2007, s.2; “Yalan ve Talanın Maskesi TOKİ”, İşçi-Köylü, Yıl:1, No:2007-06 (06), 14-27 Aralık 2007, s.8; Doğan Hasol, “İmar Rantı ve Kulüp Kayırma”, Cumhuriyet, 16 Kasım 2006, s.18; “Kentsel Dönüşüm ve Bir Rant Kapısı Olarak Tarlabaşı”, Genç Kurtuluş, No:2, Aralık 2007, s.14; “Kıyılar da Talandan Nasibini Almış”, Zaman, 18 Aralık 2006, s.1-14; “Lüks Konutlar Ormanı Kemiriyor”, Cumhuriyet, 17 Aralık 2006, s.9; Özlem Güvemli, “Turizm Teşviki Ormanları Katletti”, Cumhuriyet, 16 Aralık 2006, s.7; Miyase İlknur, “Betonlaşma Kurbanı Beykoz”, Cumhuriyet, 14 Aralık 2006, s.9; Murat Utkucu, “Çinçin’i Yıkmak Mümkün, Ya Yoksulluğu?”, Radikal İki, 23 Aralık 2007, s.1-6; Cihan Uzunçarşılı Baysal, “Kent Temizlenirken…”, Radikal İki, 6 Ocak 2008, s.12. 576) Ali Taylan, “Arz ve Talep Dengesizliği”, Cumhuriyet Dergi, 14 Ocak 2007, s.6. 198577) Oktay Ekinci, “İstanbul’un ‘İmar’ı Dünyada Yok”, Cumhuriyet, 2 Nisan 2007, s.6. 578) Miyase İlknur, “Cuntacıların Yapacağı Yasa Bu Kadar Olur…”, Cumhuriyet, 6 Aralık 2006, s.9. 579) “İstanbul Kaçak Villa Cenneti”, Cumhuriyet, 17 Şubat 2007, s.7. 580) İstanbul’un her iki yakasında Uyum Villaları ile aynı durumda olan çok sayıda yapı bulunuyor. (Özlem Güvemli, “Boğaz Kaçak Villa Cenneti”, Cumhuriyet, 3 Nisan 2007, s.7.) 581) “Orada Bir Yerde Deniz Olacaktı!”, Radikal, 11 Eylül 2007, s.3. 582) “Çevre Konseyi: Kıyılarımız da Yok Ediliyor”, Cumhuriyet, 23 Aralık 2006, s.17. 583) Yaşar Anter, “Mavi Yolculuk Yapılan Koyların Sayısı İki Yıl İçinde 160’dan 70’e Düştü”, Radikal, 31 Ekim 2006, s.3. 584) Murat Çelikkan, “Haydarpaşa Talanı”, Radikal, 23 Haziran 2005, s.4. 585) Latif Sansür, “Bir Gökdelenleri Eksikti”, Radikal, 29 Mart 2006, s.5. 586) Nuray Babacan, “Sit Alanında 7 Vekil Evi”, Hürriyet, 13 Kasım 2006, s.21. 587) Nevruz Tol, “Angora Kardeşliği İmar Affı Getirdi”, Sabah, 19 Aralık 2007, s.21. 588) “Kimlerin Evi Var?”, Sabah, 19 Aralık 2007, s.21. 589) Ahmet Kıvanç, “Aziz Nesin’lik Kıyı Yönetimi”, Radikal, 4 Ekim 2006, s.3. 590) “Ne, neden, nerede, ne zaman, nasıl ve kim?” 591) Doğan Kuban, “Kentleşememenin Bedeli”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:21, No:1078, 16 Kasım 2007, s.22. 592) Besime Şen, “Konut Sorununun Çözümünde Mevcut Politikaların Sınırları”, Evrensel Hayat, 14 Ekim 2007, s.8. 593) Hayır buradan, Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’un büyük bir köy hâline geldiğini belirterek “İstanbul’a geliyorsun, geldin. Sor bakayım bu kişiye, ne sorulacak? Niye geldin? Yerin var mı? İşin var mı? Paran var mı? Niye geliyorsun İstanbul’a? Bunlar yoksa neden geldin?” (“Paran Yoksa İstanbul’a Gelme”, Cumhuriyet, 2 Şubat 2007, s.5.) demesine içkin sonuçlara ulaştığımız kanısına kapılınmasın! 594) Doğan Kuban, “İstanbul Kırsal Kültür Başkenti”, Cumhuriyet, 18 Şubat 2007, s.12. 595) İstanbul örneği için bkz: Tektaş Ağaoğlu, “İstanbul”, Kızılcık Dergisi, No:29, 20 Nisan-Mayıs 2007, s.89-96; Orhan Türkdoğan, “İstanbul Gecekondu Kimliği”, Karizma Dergisi, Yıl:7, No:25, Ocak-Şubat-Mart 2006, s.135-143; “İstanbul 50 Yılda 13 Milyon Göç Aldı”, Hürriyet, 7 Ağustos 2007, s.5; “İstanbul Sahipsiz”, Cumhuriyet, 14 Eylül 2007, s.20; “İstanbul Bölünmüş Kent”, Evrensel, 10 Aralık 2007, s.5; “İstanbul’da Mahalleler ‘Kentsel Ranta’ Karşı Seslerini Yükseltti”, Siyasi Gazete, Yıl:4, No:22, Haziran-Temmuz 2007, s.6; “İstanbul Çevre Düzeni Planı İptal Yolunda”, Cumhuriyet, 3 Aralık 2006, s.22; “İstanbul’un Yağma Tarihçesi”, Cumhuriyet, 6 Aralık 2006, s.9; “İstanbul Ormanlarında Orman Kanunları”, Devrimci Demokrasi, Yıl:4, No:102, 16-31 Aralık 2006, s.2; Özlem Güvemli, “İstanbul Ormanlarına Yasal Yağma”, Cumhuriyet, 15 Aralık 2006, s.9. 596) Hasan Bülent Kahraman, “Kendimizi Aldatmayalım”, Radikal, 30 Haziran 2005, s.22. 597) G. Gürkan Öztan, “Siyasi Rant’a Kurban Giden Adlar”, Radikal, 19 Şubat 2007, s.11. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 199598) Kentsel Yönetim Uzmanı Prof. Dr. Ruşen Keleş, “Türkiye’de planlı kentleşmeyi gerçekleştirecek ne yüksek düzeyde bir istenç ne de bunu gerçekleştirmeye elverişli kurumsal yapı var,” (Ruşen Keleş, “Yanlışlar Her Yerde”, Cumhuriyet, 6 Nisan 2006, s.6.) derken haksız değildir… 599) Güngör Evren, “İstanbul’a Yazık Olmasın…”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2007, s.2. 600) Serhat Oğuz, “… ‘Yükseliyorum’ Diyen Felaket”, Milliyet, 20 Kasım 2006, s.4. 601) Doğal afetler ve deprem için bkz: Naci Görür, “Deprem”, Karizma Dergisi, Yıl:6, No:22, NisanMayıs-Haziran 2005, s.7-14; Toplum Bilim Dergisi, No:21, Aralık 2006; Meziyet Mozakoğlu-Yasemin Çelik, “Deprem Öncesi ve Sonrası Düzce”, s.19-26; İnci User, “Afetler ve Psikososyal Yaklaşım”, s.109-122; K. Erçin Kasapoğlu, “Depreme Dayanıklı İstanbul…”, Cumhuriyet, 18 Ağustos 2007, s.2; Ahmet Arpad, “Çarpık Yapılaşma ve Deprem”, Cumhuriyet, 8 Aralık 2006, s.2; Handan Çağlayan, “Doğal Afet mi, Sosyal Afet mi?”, Ülkede Özgür Gündem, 7 Kasım 2006, s.2; Elif Ceren Sunalı, “Afet Değil, Devlet Felaketi”, Sosyalist Demokrasi, No:41, 11 Kasım 2006, s.3; “Sel Değil, Devlet Afeti”, Atılım Gazetesi, Yıl:2, No:2006 43 (130), 11 Kasım 2006, s.8; Meltem Şenol, “Sel Doğaldır, Ancak Afetler Değil”, Birgün, 24 Kasım 2006, s.11; Özlem Güvemli, “Ya Kuraklık Ya Sel”, Cumhuriyet, 21 Aralık 2006, s.8; “Dünya Afetlere Teslim”, Birgün, 15 Aralık 2006, s.16; “Sel Şemdinli’de!”, Hürriyet, 7 Kasım 2006, s.5; “Kötü Havaya Teslim Olduk”, Milliyet, 1 Kasım 2006, s.26; “Yağmur Yağdı, 22 Kişi Öldü!”, Milliyet, 2 Kasım 2006, s.5; Behçet Dalmaz-Erkan Çobanoğlu-Azer Demir, “Ev ve İnsanlar Çamur Altında”, Milliyet, 7 Kasım 2006, s.2; “Güneydoğu Sele Teslim Oldu”, Tıp Dünyası, No:147, 15 Kasım 2006, s.3; “Yaşananlar Doğal Afet Değildir!”, Odak, No:2006-11 (SN:39), Kasım 2006, s.8-9; “Doğanın Değil, Egemenlerin Zulmü”, Devrimci Demokrasi, Yıl:4, No:100, 16-30 Kasım 2006, s.16; “Asya Tayfunlarla Boğuşuyor”, Evrensel, 9 Ekim 2007, s.11; “Sorumlu Sadece Şiddetli Yağış mı?”, Çağrı Gazetesi, No:10, Kasım 2006, s.18; Zeynep Oral, “Acımasız Olan Doğa Değil, İnsan…”, Cumhuriyet, 5 Kasım 2006, s.15. 602) Selim Efe Erdem, “Deprem Göçü Yolda”, Radikal, 24 Nisan 2004, s.5. 603) Selim Efe Erdem, “Depremden 6 Yıl Sonra Devletin Dehşet Raporu”, Radikal, 17 Ağustos 2005, s.5. 604) “Deprem Değil Talan Yasası”, Cumhuriyet, 21 Kasım 2006, s.3. 605) George Orwell. 606) “Acarkent’te Tapu İptali Gündemde”, Radikal, 29 Kasım 2006, s.6. 607) “Emlakçılar: Acarkent’in Sakinleri Tedirgin”, Radikal, 29 Kasım 2006, s.6. 608) Saip Molla Özel Ormanı’nın kaderi, o dönem siyasi yasaklı olan eski Orman Bakanı Hasan Ekinci’nin Modaköy Şirketi’ne ortak olmasıyla değişti. Orman 1991’de Acarlar Şirketler Topluluğu’na devredildi. Dönemin iktidar partisi ANAP, özel ormanlık alanları imara açtı, Orman Bakanlığı da yüzde 6’lık yapılaşma için ön izin verdi. Raporlara yansıyan ağaç katliamını ise hiçbir kuruluş ciddiye almadı (Şenol Demirci, “Acarkent’e Böyle Göz Yumuldu!”, Milliyet, 26 Kasım 2006, s.20.) Saip Molla Ormanı’nı Belediye Meclisi’ni dışlayarak kendi imzasıyla imara açan İstanbul Belediye Başkanı Bedrettin Dalan, kendi imzasına kılıf bulmak için, konuyu kendisine bağlı Başkanlık Danışma Kurulu’na sunar. Kurul, “böyle bir yerleşimin İstanbul içinde şehircilik açısından irdelenmesinin tavsiyesi” yönünde karar vermesine karşın inceleme yapılmadan her biri 3 salon, 3 mutfak, 7 yatak odalı, hizmetli ve çamaşır odaları olan 4 katlı 1452 adet villa yapılması için imar izni onaylanır. Bu villaların 117 adedi 559’ar metrekare, 835 adedi 381’er metrekare, 500 adedi de 300’er metrekaredir. Villaların dışında, benzin istasyonları, ticaret blokları, bölgesel iş merkezleri, sosyal ve sağlık tesisleri, dini yapılar bulunan planları Dalan, kendi yönettiği belediyenin bürokratlarından saklayarak, yasalara Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 200aykırı biçimde imzalayıp elden müteahhidine teslim eder. (Miyase İlknur, “Kaybolan Acarkent Dosyası”, Cumhuriyet, 9 Aralık 2006, s.6.) 609) “Yedi Soruda Acarkent Bulmacası…”, Radikal, 19 Aralık 2006, s.6. 610) “Topbaş: Acaristanbul Artık Devam Edemez”, Radikal, 3 Aralık 2006, s.7. 611) Ruhi Sanyer, “Gürtuna da ‘Yasaya Uygundur’ Demiş”, Radikal, 6 Aralık 2006, s.8. 612) Murat Yetkin, “Tehdit ve Telkin Çok, Yargı Engel”, Radikal, 1 Aralık 2006, s.3. 613) Çevre Bakanı Pepe’nin Acarlar İnşaat’ı suçlaması orman talanını gündeme getirdi. Boğaziçi’nde tespit edilen binlerce kaçak yapıdan 20 yılda sadece 300’ü yıkıldı. (“Ciğerimiz Sökülüyor”, Radikal, 26 Kasım 2006, s.6.) 614) “Çevre Bakanı Pepe: Silahlı Tehdit Aldık”, Radikal, 23 Kasım 2006, s.3. 615) Yurdagül Şimşek, “Orman Bakanı: Ormana Giremedik”, Radikal, 24 Kasım 2006, s.8. 616) Lube Ayar, “Acar’ın Korumaları Antiterör Timinden”, Milliyet, 29 Kasım 2006, s.17. 617) “İstersem Bütün Ağaçları Keserim”, Radikal, 25 Kasım 2006, s.6. 618) Acaristanbul örneği hakkında bkz: Ewin Ferheng, “Acaristan”, Mülksüzler, No:1, Ocak 2006, s.15; Türksen Başer Kafaoğlu, “Traji-komik Acaristanbul Gösterisi”, Cumhuriyet, 21 Aralık 2006, s.15; “Acarkent’e Bakın, Düzenin Tüm Karakterini Görün!”, Yürüyüş Dergisi, No:81, 3 Aralık 2006, s.26-27; “Acaristanbul Sil Baştan”, Cumhuriyet, 30 Mart 2007, s.3; “Acar Kulelerinin Önlenemez Yükselişi”, Milliyet, 30 Kasım 2006, s.19; “Acarlar İnşaat: Ormanda İki Gökdelen…”, Radikal, 30 Kasım 2006, s.6; “Acar Kapitalistlerin Doğayla İmtihanı”, İşçi Mücadelesi, No:15, Aralık 2006, s.6; Fatma Aksu, “Acaristanbul’u Yıkamazlar”, Hürriyet, 3 Şubat 2007, s.22; Tarhan Erdem, “Acarken ve Yönetim Sistemimiz”, Radikal, 27 Kasım 2006, s.11; “Acaristanbul’a Yıkım Vizesi”, Cumhuriyet, 15 Şubat 2006, s.7; Oktay Ekinci, “… ‘Acaristanbul Olayı’nda Pepe, Topbaş ve Aksu…”, Cumhuriyet, 18 Mart 2007, s.17; Ege Cansen, “Acarkent Villaları Yıkılmamalı”, Hürriyet, 24 Mart 2007, s.9; Oktay Ekinci, “Acarkent Yasası Yürürlükte”, Cumhuriyet, 28 Kasım 2006, s.4; “Acaristanbul İçin Dava”, Radikal, 1 Şubat 2007, s.6. 619) Tolga Akıner “Ormana Karşı ‘Orman Kanunu’ Hep Yürürlükte”, Radikal, 24 Aralık 2006, s.6. 620) Zeynep Şahin, “Pepe Nutuk Atıyor”, Cumhuriyet, 2 Aralık 2006, s.6. 621) Cato. 622) “Ekolojik Zenginlik Yok Ediliyor”, Cumhuriyet, 19 Aralık 2006, s.9. 623) Köprü konusunda bkz: Necati Uyar, “Otoray, Köprü ve Karayolu Lobisi…”, Evrensel, 4 Aralık 2007, s.9; “3. Köprü Trafiğe Çare Değil”, Cumhuriyet, 16 Kasım 2007, s.3; Hatice Yaşar, “Başka Boğaz Yok!”, Radikal, 2 Haziran 2003, s.3; Selim Efe Erdem, “1 Tüp Geçit 4 Köprüye Bedel”, Radikal, 1 Haziran 2003, s.3; Ayfer Selamoğlu, “Tüpe Bak Köprü Yap!”, Radikal, 11 Haziran 2003, s.7. 624) “Köprü Yaptıkça Trafik Artıyor”, Radikal, 1 Haziran 2003, s.3. 625) Doğan Kuban, “Kuralsızlık ve Yasadışılık Kentleşememenin Göstergesidir”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:20, No:1037, 2 Şubat 2007, s.22. 626) Doğan Kuban, “Ulaşım Çözülmeden Planlama Olmaz”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, Yıl:20, No:1035, 19 Ocak 2007, s.22. Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 201627) Serhat Oğuz, “… ‘Yükseliyorum’ Diyen Felaket”, Milliyet, 20 Kasım 2006, s.4. 628) Trafik konusunda bkz: “Havada, Suda Trafiğe Çözüm”, Radikal, 29 Aralık 2007, s.3; Mahir Olgun, “Trafik Sorunu”, Marksist Tutum Dergisi, No:6, Eylül 2005, s.42-44; “Trafik Sorununu Kapitalizm Yaratıyor Sosyalizm Çözecek!”, Kızıl Bayrak, No:2006/22 (22), 10 Haziran 2006, s.16-17; İbrahim Akyürek, “… ‘Trafik Canavarı’ Neyi Gizler?”, Birgün, 2 Ağustos 2007, s.8; Yelda Özcan, “Çevre, Trafik ve Toplumcular”, Gündem, 28 Şubat 20007, s.14; Ayşe Uyduranoğlu, “İstanbul Trafiğine Çözüm Önerileri”, Radikal, 27 Şubat 2007, s.11; “Trafikte Alarm”, Hürriyet, 16 Eylül 2007, s.20; Orhan Bursalı, “Trafik, Para Kazanma Sektörü Değil”, Cumhuriyet, 16 Kasım 2006, s.6; Ali Sirmen, “İstanbul’un Trafiği…”, Cumhuriyet, 24 Kasım 2006, s.4; Ege Cansen, “Trafik Sorunu Çözülmez Değildir”, Hürriyet, 25 Kasım 2006, s.11; Korkmaz İlkorur, “Trafik Rezaleti ve Yönetim Kapasitesi”, Radikal, 28 Kasım 2006, s.14; Gülçin Üstün, “Karayolları Borç Batağına Saplandı”, Milliyet, 18 Aralık 2006, s.16; Zekeriya Temizel, “Trafik Sorunu ve Yönetimde Kalite”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2007, s.13; İsmet Berkan, “Neyi Kurtaracağız: İstanbul mu, Trafik mi?”, Radikal, 18 Ocak 2007, s.3; Bahadır Bakım, “Çok Yüzlü Bir Portre: Trafik Canavarı”, Popüler Psikiyatri, No:35, Ocak-Şubat 2007, s.42-43; İsmet Berkan, “İstanbul Trafiğine Öneriler”, Radikal, 26 Aralık 2006, s.3; Eda Beyazıt, “Araç Değil İnsan Taşımalı!”, Birgün, 8 Aralık 2006, s.11; Levent Serhan, “Ulaşım Bir Demokrasi Sorunudur”, Birgün, 6 Mart 2007, s.6; Önder Kaya, “Metro İnşaatı ve Minicenova”, Radikal İki, 11 Şubat 2007, s.11; Semih Tezcan, “Kadir Beyin Rüyaları ve İstanbul’un Gerçekleri”, Radikal, 4 Nisan 2006, s.11. 629) Aynı yıl Avrupa’da meydana gelen vakalarda, İngiltere’de 214 bin 30 kazada 3 bin 508 kişi, Avusturya’da 43 bin 426 kazada 931 kişi, Hollanda’da 31 bin 635 kazada 1088 kişi, Almanya’daysa 354 bin 334 kazada 6 bin 613 kişi hayatını kaybetti. (“Türkiye’den Trafikte Utanç Tablosu”, Radikal, 2 Ağustos 2006, s.3.) 2020 yılında trafik kazasından ölenlerin sayısı, AIDS’ten ölenlerin sayısını aşacak. Küresel yol güvenliğiyle ilgili bir tasarıyı görüşen BM Genel Kurulu’nda verilen bilgilere göre, “öngörülebilir ve önlenebilir” trafik kazaları hâlen her yıl dünyada 1 milyon 200 bin kişinin ölümüne, 20 ila 50 milyon insanın sakat kalmasına yol açıyor. Gelişmekte olan ülkelerdeki trafik kazaların sebep olduğu maddi kayıp yılda 65 milyar dolar civarında. Bu rakam, gelişmekte olan ülkelere verilen kalkınma yardımlarının iki katına eşit. Kazaların sebep olduğu can kayıplarının tüm ülkelerdeki küresel maliyeti ise yıllık 518 milyar dolara ulaşıyor. (“1.2 Milyon Ölü, 50 Milyon Yaralı”, Radikal, 28 Ekim 2005, s.26.) Motorlu araçlar dakikada 2 insanı öldürüyor. (Jessica Williams, Dünyada Değişmesi Gereken 50 Gerçek, Aykırı Yay.) 630) Hikmet Bila, “Pamuk İpliği”, Cumhuriyet, 5 Ocak 2007, s.3. 631) “Trafik 26 Yılda 137 Bin Can Aldı”, Radikal, 26 Aralık 2006, s.5. 632) Demiryolu için bkz: Arif İçer, “Yeni-Sömürge Türkiye’nin Demiryolu Macerasının Dünü-Bugünü”, Barikat Dergisi, No:23/2, Temmuz-Ağustos 2004, s.12-17; Müslüm Erdoğan, “Sömürge Ağı: Karayolları”, Toplumsal Özgürlük, No:8, Mayıs 2005, s.20-21; Mutlu Binark-İshak Kocabıyık, “Türkiye’de Demiryollarının Sıfır Noktası”, Radikal İki, 2 Ekim 2005, s.14; Elif Görgü, “Demiryolunun Toplumsal Değeri”, Evrensel Hayat, 19 Ağustos 2007, s.3; Dilek Filizfidanoğlu, “Demiryolları İlgi Bekliyor”, Cumhuriyet Strateji, Yıl:4, No:157, 2 Temmuz 2007, s.15. 633) Baz istasyonları hakkında bkz: “Baz İstasyonları Öldürüyor”, Yürüyüş, No:68, 3 Eylül 2006, s.47; Ahmet Kıvanç, “Baz İstasyonu Kirliliği Bitirecek”, Radikal, 12 Kasım 2006, s.17; Yakup Aslandoğan, “Halkın Baz İstasyonu İsyanı”, Evrensel, 7 Ağustos 2007, s.3; “Gece Yarısı Baz İstasyonu Kurdular”, Birgün, 29 Aralık 2007, s.3; Ali Sönmez, “Baz İstasyonu İstemiyorlar”, Evrensel, 26 Ocak 2008, s.5. 634) Radyasyon denilince nükleerden başkası da akıllara gelmeli. İnsanların doğrudan etkilenmediği için varlığından haberdar olmadığı başka bir radyasyon çeşidi de elektromanyetik radyasyon. Sakarya Somut verilerle kapitalizmin ekolojik soru(n)ları: (küresel) ısınma + su(suzluk) + kirlilik + nükleer + kent= Türkiye + yerkürenin hâli Temel Demirer, http://www.mavidefter.org 202Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Osman Çerezci, bunun zamana yayılan bir süreç olduğunu belirtiyor. Elektromanyetik radyasyonun vücuda girdiğinde hücrelerde belirli miktarda enerji bırakarak, biyokimyasal etkilere neden olduğuna dikkat çeken Çerezci, “Dolayısıyla, bu etkiler zaman içerisinde rahatsızlık oluşturucu durumlar meydana getirebilir düşüncesiyle bilim adamları insanları bu konuda uyarmaktadır” dedi. (“Cebinizdeki Elektromanyetik Kirlilik”, Evrensel, 15 Mayıs 2007, s.16.) 635) Mehlika Akgün-Hülya Er, “İletişimle Gelen Tehlike”, Cumhuriyet, 3 Ağustos 2006, s.7. 636) “Cep Telefonlarında Astım ve Alerji Tehlikesi”, Evrensel, 30 Ocak 2008, s.16. 637) Bertolt Brecht, “Gelecek”. 638) “Ya Şimdi ya Hiçbir Zaman!”, Radikal, 27 Ekim 2007, s.24. 639) “Su, Yiyecek Kıtlaşacak Yeni Göçler Yaşanacak”, Radikal, 11 Aralık 2007, s.22. 640) “Bedeli Yoksullar Ödeyecek!”, Evrensel, 28 Kasım 2007, s.5. 641) Jesus Lopez Pacheco. 642) Haktan Ural, “Ekolojik Krizi Anlamak”, Yeni Yol Dergisi, No:28, Kış 2008, s.48. 643) “Ekolojizm, Sosyalizmin Bir Parçasıdır”, Yeni Yol Dergisi, No:28, Kış 2008, s.14-15. 644) Karl Marx. 645) “Nijer halkı, atalarından bu yana kendilerini besleyen topraklarını, nehirlerini ve çaylarını zehirleyen çokuluslu petrol şirketlerine karşı yürüttükleri mücadeleyi büyütüyor. Nijer Deltası’nı Özgürlüğe Kavuşturma Hareketi (MEND) adlı silahlı grup ile direnişe dönüşen bu mücadelede, ülkenin petrol ihracatının yarısını elinde bulunduran Shell, halkın da en büyük hedefi…” (Hillary Bain Lindsay, “Nijer Deltası’nda Shell’e İsyan”, 27 Mart 2006, s.5.) Ayrıca konuya ilişkin olarak bkz: “Kapitalizm İnsanı ve Doğayı Hiçe Sayıyor”, Kızıl Bayrak, No:2007/41, 26 Ekim 2007, s.25; Güner Gövenç, “Marksizm ve Ekoloji”, Marksist Bakış, Yıl:3, No:13, Aralık 2007, s.18-20; Emek Durmuşoğlu, “Sürdürülemez Dünya”, Kaldıraç Dergisi, No:85, Ocak 2008, s.81-83; Bülent Duru, “Küresel Sermaye Birikimi ve Ekolojik Bunalım”, Birikim Dergisi, No:201, Ocak 2006, s.45-55; Sunay Demircan, “Çevre ve Siyaset”, Radikal İki, 1 Temmuz 2007, s.7; Çetin Deste, “Çevre Sorunu Üzerine Kimi Saptamalar”, Özgür Yaşam Dergisi, No:5, Bahar-Yaz 2007, s.23-25; Ümit Şahin, “Anti-Kapitalist Bir İklim Değişikliği Mücadelesine Doğru”, Birikim Dergisi, No:223, Kasım 2007, s.73-78; Richard C. Foltz-Frederic M. Denny-Azizan Baharuddin, İslâm ve Ekoloji, Oğlak Yay., 2007; “İslâm, Çevre Krizinin Çözümüne Ne Önerir?”, Yeni Şafak Kitap, No:24, 5 Aralık 2007, s.3; “Osmanlı’da Çevre Sorunları”, dosya editörü: Hamdi Genç, Toplumsal Tarih Dergisi, No:169, Ocak 2008, s.55-86; “Biyolojik Çeşitlilik Tehdit Altında”, Birgün, 26 Ekim 2007, s.18; “Şifalı Bitkiler Yok Oluyor”, Cumhuriyet, 20 Ocak 2008, s.20; Hande Öğüt, “Ekolojik Ütopyalar”, Radikal Kitap, Yıl:5, No:272, 2 Haziran 2006, s.12-13; Necip Müftüoğlu, “Batı ve Batıcılığın Tabiatı Tahribi, Kirletmesi ve Sömürmesi”, Aylık Dergisi, Yıl:4, No:41, Şubat 2008-5, s.38-41. 646) Karl Marx, Grundrisse Cilt:1, Sol Yay., 1999; Karl Marx, Kapital Cilt:1, Sol Yay., 2004; Karl Marx, Kapital, Cilt:3, Sol Yay., 2003. 647) Fikret Başkaya, “… ‘Zehirli’ Kelimeler, Kavramlar ve Söylemler Üzerine”, Aylık Dergisi, Yıl:4, No:41, Şubat 2008-5, s.28. 648) Johjn Bellamy Foster, “Marx ve Küresel Çevre Tartışması”, Monthly Review, No:17, Ocak 2008, s.125-127. 649) Stefo Benlisoy, “İmdat Frenini Çekmek: Ekolojik Bir Sosyalizmin İmkânları”, Yeni Yol Dergisi, No:28, Kış 2008, s.17-23-27-34

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s