“YAZMAK” BABINDA BİR DOSTA[*]


“Yer kişiyi oluşturur,
kişi yeri dönüştürür.”[1]

Değerli Dost,
Sana, … mahpusundan bana yolladığın satırlarına ilişkin olarak ne yazabilirim?
Öncelikle şunu belirteyim; mahpustaki birinin yazdıklarına dair yazmak “zor” iştir; mahpusluğu bilen; mahpusta yatan ve yazan birisi olarak yakinen bilirim bunu…
Daha önce de birçok kez ifade ettim, demiştim: Ben “eleştirmen”, “edebiyatçı” değilim; olsa, olsa “iyi” bir okuyucuyum; hepsi o kadar…
Bu arada Semih Gümüş’ün, “Roman yazmak değil de, aslında eleştiri yazmak tedirgin eder insanı. Çünkü kendi bireyliğinin sınırlarının ötesine gönderir eleştiri,”[2] uyarısının altını özenle çizerek; bunlarla bağıntılı şunları aktarabilirim sana: i) “Okumak bir insanı doldurur. İnsanlarla konuşmak hazırlar. Yazmak ise olgunlaştırır,” diyen F. Bacon ile ii) “Benim arzum, başkalarının bir kitapta anlattıkları şeyi on cümlede anlatmaktır,” diyen Nietzsche’nin sözlerini…
Bir şey daha ekleyebilirim: Edebiyatın gerekliliği, yazmak bağlamlı soru(n)ları açısından yalın ve anlaşılabilir olmak her şeyin başıdır; Orhan Kemal’de olduğu gibi…
* * * * *
O hâlde yeri gelmişken; bir kaç gerekli saptamayı sıralayayım…
José Saramago, bir yazısında yazarın “Sözleri sorgulamak” gerekliliğinin altını özenle çizerken;[3] sanki Paul Klee’nin, “Sanat görüneni yeniden üretmez; görüneni geri verir,” uyarısını anımsatır…
Yazmak açısından “sorgulamak” ve “görüneni geri vermek” gerçeği bir an dahi “es” geçilmeden; Logan P. Smith’in, “İyi satan bir kitap, orta değerde bir yazarın yaldızlı mezarıdır,” Carlos Fuentes’in de, “Beni sınıflandırmayın, okuyun. Ben bir yazarım, tür değil,” uyarıları unutulmamalıdır…
Yazmak, Kürt edebiyatındaki ‘Hawar’ örneğinde olduğu üzere yaratıcı bir sorumluluktur; evet, evet tam da böyle: Yazmak yaratıcı bir sorumluluk ve eleştirel bir anlatıdır…
Bu yanıyla da her yazın, her anlatı, öyküsü ve elbette öznesi olandır…
Örneğin M. Forster, “Hepimiz romanın en önemli yönünün öykü anlatma olduğunu kabul ederiz” diyordu, 1927 yılında.
E. M. Forster, “Evet… yazık ki öykü anlatır roman,” diyor gene, “romanın belkemiği öykü olmalıdır” bunun “basit ve ilkel bir nesne” olduğunu da belirterek.
Hikâyenin sırrı burada, herkes için olmasında. Roman ne anlatır, sorusu, anlatılanı veri alan bir beklentiyi belirtir; demek ki ortalama beğeni var burada, bunun ötesine aklım ermez, anlayışı. Bu, hikâyenin yazınsal metin içindeki önemini anlatan öncelikli neden değil elbette. Çünkü hikâyenin varlığını gerektiren asıl neden, yalnızca yazınsal neden olmalı.
Öykü ya da roman için hikâyenin taşıdığı değerin nedenlerinden biri, kurmaca metnin de önünde sonunda insandan ya da insana ait olandan çıkıp soyutlandıktan sonra başkalaştırılmış bir tür gerçeklik olarak insana dönmesidir.
Dolayısıyla hayattan alınmış sıradan bir insanın yalnızca bir bakışının ya da duruşunun bile hikâyesi olduğu söylenebilir.
Kolay mı, hikâye ustalık gerektirir. Yani yazınsal metnin kendisi, yazınsal dil içinde oluşan, gerilimin hikâyesidir.
Ancak “abartma”dan! Çünkü yazında abartı; mistifikasyon ya da yabancılaşmaya kapı açabilir.
Yani yazında “yığılma” veya “sıkışma” olmamalı…
Özetle “yığılma” ve “sıkışma”, yoğunluktan çok farklı şeylerdir…
* * * * *
Bunları unutmadan ekleyeyim; bunlarla birlikte yazarın konumlanışı da müthiş önemlidir.
Hem de Jack London’ın, “Ne yazık ki yazarlar şan için değil, ekmek parası için yazmaktadır; para kazanma kapasiteleri arttıkça yaşam düzeyleri yükselmekte, şan kazandırmaktan uzak sabun köpüğü ürünler çoğalmakta ve muhteşem hikâyeler yazılmadan kalmaktadır,”[4] diye betimlediği olumsuzluk tablosunda…
Gerçekten de yazarın aşağılardan, ötekileştirilenlerden yana yazarken yapması gereken konusunda kafa yormak; bir yerde yazarın yazıyla kurduğu ilişkinin çokyönlülüğü üstüne düşünmektir; kaldı ki bu da, edebiyatın niçin öteki bütün düşünce ve yazı alanlarından farklı ve onların tümünün üstünde bulunduğunu adım adım gösterir.
İşte tam da bu nedenle edebiyat bu ilişki ağında insanın hayatının vazgeçilmez parçası olur. Bu bir hakikâte, sahiciliğe ait olmanın “olmazsa olmazı”nı oluştururken; yazmanın “sırrı” burada açığa çıkar.
Örneğin yazınsal yaratıcılık; içeriğe ilişkin öğelerin sahiciliği ve insan(lık)a ilişkinliği yanında; dil, üslup gibi asal biçim öğelerinde de itinayı “olmazsa olmaz” kılar…
Bunlarsız olunmaz; bu parçalar, bütünün organik bileşenleridir. Yani bunların bütünlüğü olmaksızın yazınsal metnin tamamlanmışlığından söz edilemez; ve edilmemelidir de…
Söz konusu çerçevede yazarın yapması gereken konusunda asıl soru(n), yaratılma sürecindeki düğümleri çözmekteki yaratıcı maharettir…
“Yaratıcı maharet”, ‘Wall Street Journal’deki medyatik soytarılık değildir!
O da ne mi?
‘Wall Street Journal’ da yer alan, aralarında Orhan Pamuk’un da bulunduğu ünlü romancıların kitap yazma ritüellerinin aktarıldığı ‘İyi Roman Nasıl Yazılır?’ başlıklı makalede yazarların yazarken uyguladıkları yöntemler konusunda şunları söyleniyor: 2009 ‘Man Booker Ödülü’nü kazanan Hilary Mantel, “Tıkandığında duşa giriyor”; ‘Pulitzer’ ödüllü yazar Junot Diaz, “İlham perisi küvette” diyor…
Hayır; kesinlikle hayır; edebiyatın önemine inanan birisi olarak, “yaratıcı maharet”le kast ettiğim bu değil!
* * * * *
Edebiyat, hayata taraflığıyla durağan kal(a)maz; kaldı ki statik de değildir; durmadan gelişir, hayata dal budak sarar; sosyal evrimdeki, gelişimdeki değişiklikleri de öngörür, muştular…
Çünkü toplum(lar), ne siyasetçilerin betimledikleridir ne de sayılarla anlatılan veriler toplamı… Toplum(lar), tıpkı insan bedeni gibi milyarlarca kılcal damar içinde yaşananların bütünüdür ki, bunu da ancak edebiyat betimleyebilir.
Edebiyatın (çeşitli disiplinleriyle) önemi tam da buradadır; bunun içindir…
Aslı sorulursa sürdürülemez kapitalizmin karaya oturmuş küreselleşme kaosuna içkin günümüzde, medyatik bağlamlı, çok gürültülü ve “görünür”(!) ve tehlikelerle kuşatılmış bir “global köy”de yaşadığımızdan söz ediliyor…
İnsan(lık) “bilişim çağı”nın dezenformasyonuna mahkûm edilirken; dünya insan(lık)a ait olmanın manasını yitiriyor…
Yabancılaştırılan insan(lık) açgözlülük ve bencillikle manipüle ediliyor…
İşte bu noktada edebiyat; edebiyat olmanın ahlâkıyla; taraf olma sorumluluğuna çağırıyor…
* * * * *
Kim ne derse desin; edebiyat (çeşitli disiplinleriyle) eleştirel bir gücün dinamizmini içerir.
Dünyaya güncel çıkarın değil kalıcı değerlerin penceresinden bakar; edebiyat, bunun için edebiyattır; en önemlisi de insan(lık) içindir…
Sürdürülemez kapitalizm insan(lık)a, eleştiriden yoksunluk mahkûmiyetini dayatırken; edebiyat, dünyaya meydan okuyan bir eleştiri gücüdür…
Tam da bu noktada Milan Kundera’nın, “Roman, yazarın itirafları değildir. Bir tuzağa düşürülmüş dünyada insan yaşamının araştırılmasıdır,” deyişi veya Faulkner’in, “Hayır. Yazarın ekonomik özgürlüğe ihtiyacı yok. Tek ihtiyacı olan şey kâğıt ve kalemdir. Para karşılığı yazılmış iyi bir şeye rastlamadım hiç,” sözleri; edebiyatın dünyaya nasıl meydan okuyan bir eleştiri gücü olduğunu ortaya koyar…
Evet, edebiyat bir eleştiri gücüdür; toplumsal eleştirinin bir parçası ve bütünleyenidir…
Anımsamak bile yeter: Türkiye’de, 60’ların ikinci yarısıyla 70’lerin tümünde, oldukça güçlü bir sınıf savaşımı, toplumun yeni tarihini oluştururken; güçlü bir edebiyatın da önünü açmış; edebiyatı toplumsallaştırmıştı.
Bu dönemlerdeki yazınsal ürünlerin en bireyseli, en özgül olanı bile, V. İ. Lenin’in, “Yazın, toplumsal bilincin belirli bir yansımasıdır,” sözünü doğrularcasına devrimci çizgiyi gözden uzak tutmamaya çalıştı.
Ama değişti her şey 12 Eylül’de; en özerk üstyapılardan biri olan sanat, genellikle gerici bir niteliğe bürünüp yozlaştı. Özellikle yazın sanatı. Tarihsel öğe yitirildi; tarihten ve toplumdan yalıtılmış yapıtlar üretilmeye başlandı; sanatın nitelikleştirici işlevi, eğlendirmeciliğe dönüştürüldü. Sanatla ticaret birbirine karıştırıldı; düşünsel alanda 1980’lerde gelişen “Yeni Sağ” anlayış ile sol düşüncenin gücünü yitirdiğine, yerini post-modernliğin aldığına dikkat çektiği gibi Hasan Bülent Kahraman’ın…
Kahraman’a göre postmodernlik, “Yeni Sağ” politikaları meşru kılıyorken, moderniteye de saldırı anlamına geliyor.
1980’lere kadarki dönemi “Entelektüel Dönem” olarak adlandıran Kahraman, “Entelektüel Dönem”in siyasallığının postmodernle “son bulduğu”nu, postmodernin ulaştığı yerin de post-entelektüel dönem olduğunu yazıyorken;[5] edebiyatın da yeniden, neden kendine ait olması gerektiğinin “tersten yanıtı”nı verir…
* * * * *
Toparlarsam; dört yanı kuşatan burjuvanın ahlâk(sızlık) anlayışını sorgulayan Max Horkheimer, zengin birinin kendisi için servet harcarken, çalışanlarından küçücük bir artışı esirgemesine dikkat çekip, bunu haksızlık olarak değerlendirdikten sonra, “Bu bir terbiyesizlik değil midir?” sorusuyla, ekler: “Evet ne güzel işliyor bu ahlâk anlayışı! Alman sanayisi, savaştan ve enflasyondan sonra eskiye oranla daha güçlenmiş; liderlerinden, derebeyi ve generallerinden hiçbirini neredeyse yitirmemiş; verdiği sözlerin hiçbirini de yerine getirmemiştir.”[6]
Bunlara ek olarak da Thomas Dürr’un, “Her yeri saran anlamsızlık koşulları altında ve iş yerini kaybetme karşısında totaliter terör, akla gelebilecek her türlü tekniği icat ederek, insanların davranışlarını öngörülebilir hâle getirerek elinden geleni yapınca, birbirinden yalıtılmış bireylerden oluşan bir dünya ile karşılaşıyoruz. Bu dünyada artık hiç kimse birbiriyle konuşmuyor ve birlikte eylemde bulunmuyor ve böylece kendi dünyasının gerçekliğinden emin olamıyor,”[7] diye betimlediği koşulların kahredici çerçevesi eklendi mi, bu koordinatlarda yazmak; insan olmanın sorumluluğuyla yaşamı estetize ederek, başkaldırı ahlâkını toplumsallaştırmaya eşitleniyor…
17 Aralık 2009 11.18.45, Paris.
N O T L A R
[*] Newroz, Yıl:4, No:122, 25 Şubat 2010…
[1] José Saramago, Not Defterimden, Çev: Nesrin Akyüz, Turkuvaz Kitap, 2009.
[2] Semih Gümüş, “Eleştiri, Kriz, Körlük”, Radikal Kitap, Yıl:7, No:395, 10 Ekim 2008, s.6.
[3] José Saramago, Not Defterimden, Çev: Nesrin Akyüz, Turkuvaz Kitap, 2009.
[4] Jack London, Bana Göre Hayatın Anlamı, Derleyen ve Çeviren: Yiğit Yavuz, İmge Kitabevi, 2009, s.152.
[5] Hasan Bülent Kahraman, Post Entelektüel Dönem ve Edebiyat, Agora Kitaplığı, Haziran 2009.
[6] Max Horkheimer, Alacakaranlık, Çev: İlknur Aka, Kırmızı Yay., 2009.
[7] Thomas Dürr, Doğumunun 100. Yılında Hannah Arendt, Yayıma Hazırlayan: Sanem Yazıcıoğlu, Yapı Kredi Yay., 2009, s.167.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s