“YATARAK PARA KAZANANLAR”IN PANZEHİRİ: TEK-EL İŞÇİLERİ[*]


TEMEL DEMİRER

“İtaatsizlik, insana özgü bir erdemdir.
İlerleme itaatsizlik sayesinde,
itaatsizlik ve isyan sayesinde gerçekleştirilir.”[1]

Herkesin görüp, bildiği; duyup, konuştuğu üzere Onlar; insana özgü bir erdemleriyle itaatsiz ve isyancıydılar…
Onlar, “Tek çiçeğe kalmış, tek renge, tek kokuya kalmış bir insanlık ve tek dile kalmış bir dünya hapı yutmuştur, cehennemden daha beterdir,” diyen Yaşar Kemal’i doğrulayan çeşitlilik içindeki birliktelikleriyle Diyarbakır’dan, İzmir’den, Adıyaman’dan, Tokat’tan, Batman’dan, Amasya’dan, Samsun’dan, Muş’tan ya da yedi iklim dört coğrafyadan gelen Tekel işçileriydiler…

Onlar, Ankara’da gazlanıp-coplananlar; devlet terörüne maruz kalanlardı…
Onlar, Avrupa Parlamentosu Milletvekili Jurgen Klute’nin bile, “Şu anda Avrupa’da yürütülen en önemli işçi mücadelesidir,” diye betimlediği türde hakkını-hukukunu savunan emekti, emekçilerdi…

Onlar, 9 milyon 808 bin kişinin herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna kaydı olmadan çalışmak zorunda bırakıldığı yani kayıtdışı istihdamın yüzde 44.5’e yükseldiği; TÜİK’e göre, en üst gelir grubundaki yüzde 20’lik grubun, toplam gelirin yüzde 46.7’sini aldığı; “resmi veriler”e göre, işsizliğin yüzde 13’ün altına inemediği Türkiye’de hepimiz, herkese “Emek en yüce değerdir” gerçeğini anımsatan vicdanın teslim alınamayan toplumsal mücadele kararlılığıydı…
Nihayet Onlar, “Bugünün zorbalıkları ne susmayı kabul ediyor ne de yansızlığı. Kendini belirtmek zorbalıktan yana ya da ona karşı olmayı gerektiriyor. Bu durumda benim söyleyeceğim şu: Ben zorbalığa karşıyım,” diyen Albert Camus’nün sözlerindeki kolektif iradeler…
* * * * *
Tekel işçileriyle ilgili süreci anlatırken belli başlı temsilcileri, yani Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in, “Kimseyi kapı önüne koymadık, kapı dışarı etmedik” dediği; veya Tekel işçilerini işlemeyen işletmelerde çalışmadan fazla maaş istemekle suçlayan Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in, “Vatandaştan aldığımız paraları Tekel işçilerine vermek ne hakka ne hakkaniyete uyar.” “Yani bizim hükümetimizin varsa bir hatası, açıkta kalan işçilerimize karşı merhamet beslemesi… Eğer bir hata varsa o da merhametli olduğumuzdan kaynaklanıyor,” diye konuştuğu; veya “yetim hakkını yedirmem” diyen Başbakan Erdoğan’ın AKP’sinin emek/emekçi düşmanı olduğunu biliyorduk…
Nasıl unuturuz? “TC Başbakanı Recep Tayip Erdoğan, her fırsatta Tekel işçilerinden bahsetti. İşçileri yan gelip yatmakla, sendikayı kışkırtıcılıkla suçladı. Seçimlerde aldığı oyların sayısını ve ‘ayaklar baş olursa kıyamet kopar’ anlayışını hatırlattı. ‘Siz kim oluyorsunuz! Bu ülkeyi ben yönetiyorum’ dedi…”[2]
Bunlar böyle de; Algernon Sidney’in ifadesiyle, “Yalancıların iyi belleklerinin olması gerekir”ken; o, rahatlıkla haykırdıkları yalanlar yok mu? Soru(n) bu!
Örneğin “Maliye Bakanı Şimşek, Ankara’da günlerdir süren tütün işçilerinin eylemine yönelik olarak ‘Eğer hükümetin bir hatası varsa, o da merhametli olunmasıdır. Özelleştirme sonrasında ortaya çıkan, açıkta kalan işçilere merhamet göstermesidir’ demiş ve eklemiş; ‘Vatandaşın parasını çarçur etme gibi bir lüksümüz yok. Vatandaştan aldığımız vergileri yerinde kullanmamız gerekiyor’.
Hak mücadelesi içinde olanlara, ‘merhamet’ gibi aşağılayıcı bir duygu ile yaklaşanlar kervanına böylece bu hazret de katılmış bulunuyor.
Özelleştirme İdaresi, 17 Ocak 2010 tarihli açıklamasında, satılan sigara fabrikaları ile kapatılan Tekel birimlerinden kalan işçi sayısını, 8 bin 364, bunların aylık ücret maliyetinin de 26 milyon TL olduğunu bildiriyor.
Bu, yılda 312 milyon TL bir maliyet demek. Peki bu maliyeti, taşınmaz yük gören hükümet, acaba nerelere, ne paralar harcıyor?
Toplamı 267 milyar TL’yi bulmuş harcamalardan, devletin 2.5 milyon dolayındaki memuruna ödediği meblağ, 55 milyar TL. Yani bütçenin beşte birinden biraz fazla… Ama, yerli ve yabancı rantiyeye saçtığı faiz kamu çalışanına ödenene, neredeyse eşit; 53 milyar TL. Vergiyi çarçur etmediklerini söyleyenleri, terazinin sadece faiz-maaş kefeleriyle değerlendirebilirsiniz.
Neo-liberal iktidarın, hizmet alımlarıyla müteahhitlere aktardıkları ne kadar dersiniz? 13 milyar TL. Yani her 100 TL’lik bütçe harcamasının 5 TL’si… Top-tüfek, biber gazı, cop, mermi vb. alımları için harcama ne kadar? 4 milyar TL’nin üstünde.
Devam edelim… Birtakım danışmanlık firmalarına, kişilere, akıl soruyoruz diye ödenen para ne kadar? 2.6 milyar TL! Çoğu, Ankara’daki üst bürokrasiye lüks makam binalarının alımları, bakımı için yapılan harcamalar 3 milyar TL’nin üstünde. Sadece Savunma Sanayii Fonu’na ayrılan para, 2 milyar TL’ye yaklaşıyor.
Bakan Şimşek, gariban tütün işçisine ödenenleri çok görüyor ama, gizli hizmet gideri olarak vatandaşın vergilerinden harcattığı para 624 milyon TL’ye yakın. İstihbarat personeline harcanan para da 350 milyon TL… Köy korucularına yıllık 372 milyon TL saçılmış… Yani tütün işçilerine ödenenin 60 milyon TL fazlası… Eş-dost kapitalizmi için kullanılan kamu bankalarına aktarılan görev zararı tutarı 1 milyar TL’yi bulmuş.
Aralarında IMF, Dünya Bankası’nın da olduğu uluslararası kuruluşlara vatandaşın vergisinden 350 milyon TL’ye yakın harcanmış. Büro tefrişatı için de 206 milyon TL gitmiş bütçeden… Siyasi partilere bütçeden aktarılan kaynak tek başına 200 milyon TL’ye yaklaşıyor. Bir kısmı zırhlı makam otomobilleri için olmak üzere, 152 milyon TL de bir yılda otomobil alımına harcanmış.
Tüm bu harcamalara vergi yetmediği için 52 milyar TL açık verdi 2009 bütçesi. Her açık, borçlanma, o da rantiyelere yeni kaynak akışı demek.
Tütün işçisinden esirgediğinizi rantiyeye vermiyor musunuz? Veriyorsunuz… Gelin vakit varken gerçeği söyleyin de merhameti hak edin bari,”[3] diyor haklı olarak Mustafa Sönmez…
Bu noktada Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’den, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile Başbakan Erdoğan’a AKP’nin işçi düşmanı neo-liberal icraatı herkese “… ‘Amen pan indzi hamar’, ‘voçinç urişin hamar’ ays e antsnaserin orinakirı,” Ermeni atasözünü yani Türkçesi “… ‘Her şey benim için’, ‘Başkası için hiçbir şey’ budur megalomanın yasası,” demek olan gerçeği anımsatıyor…
* * * * *
Kapitalist Türk(iye) ekonomisindeki köklü neo-liberal dönüşüm, 12 Eylül askeri darbesiyle devreye sokulan 24 Ocak 1980 “istikrar tedbirleri”yle başlamıştır.
Söz konusu neo-liberal “tedbirler paketi”yle uygulamaya konulan programlar Dünya Bankası’nın yapısal uyumuyla iç içedir.
Böylelikle kapitalist Türk(iye) ekonomisi ihracata yönelik sanayileşme politikasına yönelmiş, serbestleşme ve liberalleşme doğrultusunda kararlar alınarak, hızlı adımlar uygulamaya konularak, kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesi/ talan süreci yani işçi(ler)in kıyımı başlatılmıştır.
Tekel’in (ve işçilerinin) başına gelen de bunun bir parçasıdır!
Örneğin 2008 yılındaki “jet” ihalede hükümetin yalnızca, “yüksek fiyat”ı araması hem binlerce işçinin kıyımını da devreye soktu.
Hatırlanacağı üzere Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın 2008 yılının şubat ayında Tekel’in sigara ve tütün bölümü için üçüncü kez düzenlediği ve 17 dakika gibi kısa bir sürede biten özelleştirme ihalesinde yalnızca ‘yüksek fiyat’ı öne çıkartan politikası hem binlerce işçinin sokaklara dökülmesine, hem de hükümetin zor durumda kalmasına neden oldu.
İhale sonucunda British American Tobacco (BAT) 146 yıllık Tekel’e ait Adana, Ballıca, Bitlis, Malatya, Samsun ve Tokat sigara fabrikalarının sahibi oldu.
Varlık satış yöntemiyle yapılan özelleştirme ihalesi sonucunda Tekel’in Samsun, Tekel 2000-2001 ve Maltepe markaları da BAT’nin oldu.
Yani BAT, Tekel’e ait sigara fabrikalarıyla markaların yeni sahibi olurken, şirket içi boşalmış bir şekilde ve bir tek puro fabrikasıyla devlete kaldı. O günlerde de özelleştirme sonrası Tekel işçilerinin işsiz kalabileceği konuşuluyordu.
Ancak dönemin Özelleştirme İdaresi Başkanı Metin Kilci, sorular üzerine, son birkaç yıldır yaptıkları özelleştirmeler sonucu ‘işsiz kalma diYe bir şeyin söz konusu olmadığını’ belirterek, bütün işçilerin haklarını, en samimi şekilde koruyacaklarını söylemişti.
 Nitekim kısa bir süre sonra Türkiye’deki fabrikasında sigara üreten BAT de işçilerin çok az bir kısmını bünyesine alabileceğini açıkladı. Zaten ihale sözleşmesinde özelleştirme yöntemi ‘varlık satışı’ olarak belirlendiği ve bir istihdam garantisi de verilmediği için BAT’nin bu konuda bir yükümlülüğü de yoktu.
Üçüncü ve son kez yapılan ihaleye dört şirket ya da şirketler grubu katılmıştı.
‘Limak İnşaat Sanayii ve Ticaret A.Ş-PI Turkey, Strand Investment, CVCI-Doğan-TÜTSAB Ortak Girişim Grubu dünyanın en büyük sigara üreticilerinden biri olan BAT’ye rakip olmuşlardı. Elemesiz ilk tur için yatırımcılardan kapalı zarfla teklif alındı. En yüksek teklif 1 milyar 605 milyon dolar oldu.
Pazarlıklar bu fiyattan başladı. Elemeli ilk tur için teklifler alındı. En düşük teklifi veren CVCI-Doğan-TÜTSAB OGG ihaleden elendi. Açık artırma 1 milyar 660 milyon dolardan başladı.
Açık artırma safhasında Limak İnşaat-PI Turkey ihaleden çekildi. İhale Strand Investment ve British American Tobacco arasında devam ederken, Strand Investment da çekilince, ihaleyi BAT 1 milyar 720 milyon dolar ile kazandı.
Hükümet parayı tercih etti. İşçileri makine ile aynı değerde tuttu. İşçiler fabrikaları ve markaları kalmayan Tekel’de kaldı, Tekel’i tekel yapan markalar satıldı!
Evet, hikâye bu!
Ya da T. Williams’in, “Büyük servetler, çoğu kez insanları yalnızlaştırır”; Balzac’ın, “Her büyük servetin arkasında bir suç gizlidir,” saptamalarını doğrulayan (Tekel’de dahil tüm) özelleştirme fiiliyatları…
* * * * *
Bunlara eklenmesi gereken başka şeyler de söz konusu…
Örneğin Tekel işçilerinin mücadelesini külliyet reddeden Başbakan Erdoğan, konusunda Türk-İş Başkanı ile yaptığı görüşmede ilgili bakanlara çalışma yapması için talimat verdi. Bu bir “oyalama” olup, Türk-İş’i genel grevi erteleme konusunda soluklandırsa da, bir diğer yanıyla da geri adımdı elbette…
Ancak Türk-İş’e bağlı Tek Gıda-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Türkel, Tekel işçilerini “ajitasyon” yapmakla suçlayan Başbakan Erdoğan’a “Hükümet olarak işçilere iyilik yapıyormuş, fazladan hak tanıyormuş gibi bahsederek, kamuoyunun bilincini bulandırmaya çalışmayın” karşılığını verip, “Bizim alternatif seçeneklerimiz yok. Bunu hükümet önümüze koyar,” dediği ikilem ve tereddütler de söz konusuydu…
İşçilerin Türk-İş tarafından önceki kimi örneklerde olduğu gibi, “vukuatsız”ca satılması kolay değil!
İşçileri kazandıkları mevzilerden ancak, onların birliğini parçalamak sökebilir ki, bu da her eylemde olduğu üzere mümkün ve muhtemeldir…
Ancak bir şey asla göz ardı edilmesin: Tekel işçilerinin mücadelesi hangi pratik sonuca yol açarsa açsın, “Galiptir bu yolda mağlup” denilen gerçeğin bir parçasıdır; öyle de anılacaktır…
Çünkü Sungur Savran’ın, “Tekel mücadelesi, burjuvazinin sınıf mücadelesi olan özelleştirmenin, güçlü bir işçi kolektifine çarptığında sert bir tepki yarattığını ortaya koyuyor. Artık her büyük işçi eyleminde bürokratlar tir tir titreyecek,” derken; Zafer Aydın’ın da, Tekel işçisinin doğrudan demokrasi örneği olarak eylemlerin geleceğiyle ilgili referanduma gitmesi, sadece Tek Gıda-İş Sendikası’nın örgütüne yol haritası çıkarmadı, sendikal hareketin önüne de bir yol haritası koydu,” diye eklediği verili tabloda Tekel işçilerinin direnişi özelleştirmelerden sendikalara birçok şeyi, onlara ilişkin “varsayımlar”ı allak bullak ederek sorgulatır oldu; bunların içine Türk-İş’de dahildir…
* * * * *
Tekel işçilerinin deneyimiyle kazanılanlar; egemenler ve Lawrence Durrell’in, “Şimdi söyle bana, hangimiz daha büyük bir yalancıyız? Ben seni aldattım, sen ise kendini,” ya da B. Traven’in, “Eğer size yalan söylenmesini istemiyorsanız, soru sormayın. Sorular olmasa, yalanlar da olmazdı,” sözleriyle betimlenmesi mümkün olan egemen yalanlara ağır bir darbe indirdi…
Bu elbette ideolojik bir kırılma değil; ancak ezber bozan bir çatlama; egemen boyunduruğun “ideolojisizlik yalanı” çatladı!
Piyasayı fetişleştiren mantı(ksızlı)ğa göre, iktisadi yapıyı eleştirmek gerçekliğe karşı kürek çekmeye benzer; ki bu mantığın unuttuğu, piyasanın insanları değil, insanların piyasayı yaratmış olduğudur. Efe Peker açığa çıkan durumu şöyle formüle ediyor: “Demek ki, ‘ideolojiden korkan egemen ideoloji gibi olsun!’ diyor bugün Tekel işçileri ve onların sanatçı, akademisyen, gazeteci, öğrenci yandaşları. Egemen ideoloji tanım gereği kendini saklamak, ideolojik olduğunu inkâr etmek zorundadır, ancak işçiler ve onların toplumun her kesiminden destekçileri için devir saklanma devri değildir.”
Bu sefer işçiler saklanmıyor; bu sefer işçilerin mücadelesi göz ardı edilemiyor; bu sefer farklı bir şey oluyor! Hatırlayın!
“1986 yılında 3 binden fazla Netaş işçisi greve çıktığında, onları görmüş; biraz da deli muamelesi yapmıştık.
Üç yıl sonra 1989’un baharında işçiler bıyık keserek, saç kazıtarak, sakal bırakarak, bazen yalınayak, bazen de üstü çıplak yürüyerek, toplu viziteye çıkarak kafalarını uzattılar.
Arada bir olan göçükleri saymazsanız, Zonguldak’ta işçilerin olduğunu hatırladığımız son tarih, 1990 yılı sonu. Ankara’ya yürüyorlardı.
Onların hepsi, 12 Eylül’den önceki reflekslerini kaybetmemiş ‘ideolojik’ işçilerdi. Emekli oldular. Yeni kuşak işçilerin içinde 89 Bahar Eylemleri’ni hatırlayanlar bile yok, kimse korkmasın. Yeni kuşak işçilerin içinde uyanık olanları, sendika yönetimine kapağı atıp, 1000 lira maaşımı, nasıl aylık ortalama en az beş bine çıkartırımın peşinde.
Şimdi 20 yıl sonra, Ankara’nın sert kışına direnebilen birilerini görünce, şaşkınlığımızı sokacağımız kılıf bulmaya çalışıyoruz: ‘Bunlar ideolojik!’ Tabi bu soğuğa direnebilmek, her gün birkaç doz ‘ideoloji’ almadan olmuyor.
İyi bir dil tutturduğunu sanan yüksek siyasetçiler de cabası! ‘Tekel işçileri tahriklere kapılmasın.’ Öyle ya, alıştınız, işçi tahrik olmadan hareket edemez.“Benim kızım yüksekokul mezunu, atama bekliyor, bin liraya razı, sigara saran ilkokul mezunları 700 lirayı beğenmiyor” diyen de büyük ihtimalle bir başka işçi emeklisi.
Tekel işçilerini, ‘Kumlu istifa’ diye bağırınca, ‘ekmek yediği tekneye sıçan başıbozuk’ yerine koyuyoruz. Daha edeplilerimize göre onlar, ‘örgütlü yapıyı bozuyor.’
Alışmışız çünkü, bu ülkede işçiler değil, hamasetten başka lafları kalmamış sendika yöneticileri konuşuyor yıllardır. Şimdi işçiler konuşunca her sözüne bir kulp takmaya çalışıyoruz,” diyor Erkan Goloğlu…
Evet, evet bu elbette ideolojik bir kırılma değil; ancak ezber bozan bir çatlama; egemen boyunduruğun “ideolojisizlik yalanı” çatladı!
Tekel işçileri, hepimize, herkese; sınıflı toplumda her şeyin ideolojik olduğunu ve bu bağlamda da “Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız, önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?” “Gerçek seçim, yalnızca gerçeğin ışığı altında filizlenebilir,” diyen F. Nietzsche’nin sözlerini anımsattılar…
* * * * *
Dale Carnegie’nin, “Batan güneş için ağlamayın; yeniden doğduğunda ne yapacağınıza karar verin,” sözlerini anımsatan ısrarlarıyla Tekel işçilerinin mücadelesi, aynı zamanda bir devrimci değişim/dönüşümün de öğretici hikâyesidir…
Hatırlayın, Cüneyt Özdemir, canlı yayın sırasında Tekel işçisinin şu ilginç sözlerini aktarıyordu: “Ben 5 vakit namazımı kılarım. Burada da komünist olduk.” Özdemir, tekrar ettirdi, işçi de “Evet, 5 vakit komünistim” dedi. Gerçekten direnişler, grevler işçi sınıfı için bir okuldur. İşçide ciddi bir bilinç sıçraması olur.
Hataylı bir işçi de şunları söylüyordu: “Biz buraya gelmeden önce gençler, öğrenciler için solcu, komünist diye bir önyargıya sahiptik. Ancak buradaki öğrencilerin harçlıklarından bize çay yapıp getirdiklerini, sabaha kadar bu soğukta bizlerle kaldıklarını görünce düşüncelerimiz değişti. Ben Tekel işçisi olmasaydım, buraya destek için gelebilir miydim? Sanmıyorum. Ama gençler bu dondurucu ayazda, bizlerle ekmeklerini paylaştılar. Ben bölgemdeki ilçede aynı zamanda AKP yöneticisiydim. Ama şimdi kesinlikle AKP’ye oy vermem. Sağcı idim, solcu oldum…”[4]
İşçi Mehmet Ali Şahin de, “Kaç gündür burada çektiğimiz sıkıntıyı biliyoruz. Başbakan’ın şöyle bir düşüncesi var: İlla benim dediğim olacak. Bugüne değin de hep bu düşünceyle hareket etti. Direnmeye devam edeceğiz” derken; eylemlerini Batman çadırında sürdüren Tekel işçileri ise, arkadaşları Hüseyin Arslan’ın 14 yaşında yaşamını yitiren kızı Mizgin Arslan için yas tutuyorlar. Kızını Batman’da toprağa verdikten sonra, hakkını aramak için yeniden Ankara’ya dönen işçi Hüseyin Arslan, “Başbakan’ın vicdanı sızlıyor mu” diye soruyor… Ayrıca İzmir’deki Tekel işyerinde çalışan Hüsniye Bayram ve Yasemin Çelenk kardeşler de, kalp krizi geçiren babalarının ölüm haberini eylemlerine devam ederken öğrendi.
Evet bu bir değişim/ dönüşüm ve ısrarlı mücadele öyküsü; 43. günde Samsunlu bir işçinin “Eylem” adı konulan bebesinin dünyaya gelirken; 46. günde de Mizgin’i kaybettiğimiz sevinç ve acılarla bezenmiş isyan öyküsü…
Unutmayın; bu değişim/ dönüşüm 1950 yılında, Dönemin Çalışma Bakanlığı Müsteşarı Fuat Erciyes’in,  “Grev isteyen işçinin Türklüğünden şüphe ederim” dediği bir geleneği yerle yeksan ediyor!
* * * * *
Dediklerimi toparlarsam; bazen ekonomik, siyasi, ideolojik birçok dinamiğin kesişmesiyle oluşan “durumlarda”, işçi sınıfının bir kesimin, yerel, kendine özgü mücadelesi, sınıfın diğer kesimlerinin ilgisini çekmeye, desteğini almaya, giderek onların çıkarlarının da ifadesi olmaya başlar. Bu özdeşleşme sürecine toplumun diğer kesimlerinden, emekçilerden, hatta orta sınıflardan, entelektüellerden gelen destekler ve katılımlarla, kendi somut (etnik, dini, cinsiyete ilişkin) aidiyetlerini ikinci plana atarak, egemen yapıya, evrensel bir temelde direnme eğilimi taşıyan bir kitle, Proletarya şekillenmeye başlar… Proletarya, katılanları, yaşamına dokunduklarını değiştirecek, mutlaka iz bırakacak, onlardan gündeme getirdiği evrenselliği savunmaya, genişletmeye yönelik bir sadakat talep edecektir…
Böyle bir olanağın önünü açtı Tekel işçileri…[5]
Bu bağlamda René Char’ın, “Ateşin söylemeye çekindiğini söyle,” dizeleriyle betimlenmesi gereken yaşanan “doğrudan demokrasi” deneyimidir!
Bir yanıyla da “Kışlık Saray”ın önüne dayanan işçileri ya da Smolni’dekilerin ruh hâlini anımsatmaktadır!
Yaşanan; kısmi de olsa bir “Şura” deneyimidir; dönüştürücü sınıf atılımı veya ihtiyacın yarattığı bir mücadele organı/ biçimlenişidir…
Onlar, kolektif iradedirler; tüm işçi demokrasisi deneyimlerinde başrolü “kolektivite” oynar; çünkü işçi demokrasisi deneyimleri ortak irade ve aklın ürünüdür; bunun için de düşmanları için sarsıcı ve dostları için de kucaklayıcıdırlar…
Olup biteni, sadece sendikal kapsamda ele alamazsınız; bu yanılgı olur; verili tablo sendikal mücadele matriksini aşıp; iki dünyanın Ankara’da, T.“C” kapitalizminin başkentinde hesaplaşmasına dönüşmüştür.
Bir yanda “her koyun kendi bacağından asılır”, “tak fişi bitir işi” diyen neo-liberal piyasacı bireysellin pazar yasaları/ terörü; öte yanda dayanışma, hak ve adaletten yana kolektif değerlerin kardeşlik dünyası…
İşte şimdi bu iki şey karşı karşıyadır; bu 1 Mayıs 2009’u andıran kıyasıya bir çatışmadır; “unutuldu”, “bitti”, “tükendi” denilenin yeniden ayaklanmasıdır!
Ya da bir gün işçilerin tarihi yazılırken; 15-16 Haziran Direnişi/ İşçi Sınıfı Başkaldırısı gibi bir “kilometre taşı” olarak anılacak bir “milat”tır…
Nihayet yaşanan “demokrasi denilen şey”in, “kozmik oda”ya resmi bir devlet görevlisinin girip, askerlerin nezaretinde not alması değil, sınıf mücadelesinin ürünü olduğunun anımsanması/ anımsatılmasıdır…
Şenay Sabah Kıyan’ı deyişiyle, “Tekel işçisinin direnişi ve mücadelesi, uzun süredir siyaset sahnesinin dışına itilmiş olan işçi sınıfının tekrar siyaset sahnesine dönüşünün habercisidir…”[6]
İşçiler dönüyor; hem de yarım kalmış Zonguldak deneyiminin, Bahar atılımının da ötesindeki bir enerji ve mücadele azmiyle yeniden, yenilenerek dönüyorlar…
“2010 özelleştirmeler yılı olacak!” denilen bir kesitte; onların isyan ettiği, özelleştirmenin neo-liberal adaletsizlik dünyasıdır…
Üstü örtülenleri, üzerine “ölü toprağı” serpilenleri toplumsal zihne yeniden kaydeden Tekel işçilerinin direnişi; toplumsal vicdanın ve sol hareketin canlanmasının önünü açtı…
Bilinç sıçramasının; bir günde bir yılın nasıl yaşandığını; işçilerin, toplumun, siyasal iklimin nasıl değişebileceğini herkese kanıtladı…
Üç maymunların biçimlendirdiği bir körlük/ sağırlık/ dilsizlik cehenneminde nihayet Tekel işçilerinin mücadelesiyle görmeyenler-görmek istemeyenler de gördü… Duymayanlar-duymak istemeyenler de duydu… Konuşmayanlar-konuşmak istemeyenler de konuştu…
Şimdi görülen, duyulan, konuşulan bir yerdeyiz…
Liberaller, neo-liberal solcular, AKP’den demokratlık “ihsanı” bekleyenler; AKP konusunda, Aristophanes’in, “Ne yaparsan yap. Yengeç yengeçtir. Doğru yürümez…” sözünü unutanlar; nerdesiniz?!
Ya siz, İzmir Kent A.Ş. işçilerine sırtını dönen ulusal solcular; sizler işçilerin anti-kapitalist konumlu mücadelesinin neresindesiniz?!
Bu sorum, elbette yanıtsız kalacak; ancak önemli olan bu sorunun yanıtsız bırakıldığının net biçimde kavranması; yani neo-liberallerin, ulusal solcuların verecek yanıtlarının olmadığının “ama”sız/ “fakat”sız bilinmesidir…
O hâlde Yılmaz Odabaşı’nın dizelerinde, “Boşuna çırpınma gökyüzü/ Ülkem kadar ağlayamazsın…” diye betimlediği acılara, haksızlığa, zulme karşı; Nâzım Hikmet’in “Hava kurşun gibi ağır/ Bağır/ bağır/ bağır/ bağırıyorum/ Koşun/ kurşun/ erit-/ -meğe/ çağırıyorum…” anımsama zamanıdır şimdi; “Zaman… geçmişi, [bugünü] geleceğe dönüştürendir,” diyen Borges’in uyarısını unutmadan; hem de Antep’de ‘Çemen Tekstil’ ve İstanbul’da ‘İtfaiye’ işçileri, İzmir’de ‘Kent A. Ş.’ Grev/ direnişleriyle eş zamanlı kesitte Tekel işçilerinin yeniden yürünmesi gereken bir yolu açtıkları bilinciyle…

31 Ocak 2010 17:27:01, Ankara.

N O T L A R
[*] Kaldıraç, Özel Sayı: 1, Şubat 2010…
[1] Oscar Wilde.
[2] Kıvanç Eliaçık, “Türkiye’de Sendika Var mı?”, Radikal İki, 31 Ocak 2010, s.1.
[3] Mustafa Sönmez, “İşçiden Esirgediğinizi, Nerelere Harcıyorsunuz?”, Cumhuriyet, 27 Ocak 2010, s.9.
[4] Atilla Özsever, “TEKEL İşçisi: 5 Vakit Komünistim”, Cumhuriyet, 28 Ocak 2010, s.7.
[5] Ergin Yıldızoğlu, “TEKEL İşçilerinin Direnişi, ‘Proletarya’nın Geri Dönüşü”, Cumhuriyet, 27 Ocak 2010, s.4.
[6] Şenay Sabah Kıyan, “… ‘Elveda Proletarya’ya Tekel İşçisinin Yanıtı”, Radikal İki, 31 Ocak 2010, s.6.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s