VERILERLE ATAERKI (YANİ KADIN) SORUNU


“Kadının durumu toplumun aynasıdır.”[1]
Ataerki, insan(lık)ın belalarından biri olarak, tarihi bir sorundu; hâlâ da öyle…
“Çözüm” denilen şeyleri bile içerden fethetme gücüyle çözümsüzlüğe tahvil edebilen ataerki, nihai kertede kadın sorununun da hikmet-i sebebidir…
Hayır abartmıyorum; “çözüm iddiası”nı bile “çözümsüzleştiren” ataerki gün gelir; ‘Malatya İl Genel Meclisi Kadın Hakları ve Eşitlik Komisyonu’ndaki üzere, kadına yönelik şiddetin yargıya taşınmadan din adamları tarafından çözülmesini, CHP’li üyelerin de desteğiyle oybirliği ile kabul eder!
Gün gelir; 2011 seçimleri için internet sitesinden tabanına “kadın sorunlarına ilişkin çözüm önerilerinizi bize iletin” çağrısı yapan CHP önerilerin “en fazla 160 karakterle sınırlı olmasını önerisi” isterken(?!), mesajların çoğu da erkeklerden gelir!
Gün gelir; ‘Ailenin Korunması Sempozyumu’nda konuşan Ankara Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Psikiyatrist Prof. Dr. Oğuz Berksun’un ağzından, kadınların erkeklerin üzerine “fazlasıyla gittiğini” ve eninde sonunda istediklerini yaptırdıklarını; aile içindeki erkekten kaynaklanan fiziksel şiddette “kadınların da masum olmadığını”; evlenecek kişilerin yüzde 70’inin ilk 5 yılda boşanacağı şeklinde bir öngörü olduğunu ve bunun ilk nedeninin, “kadının erkekle eşit olayım derken erkekleşerek, erkeğin olmayacak yönlerini örnek almasından” kaynaklandığını iddia eder!
Güldünya Tören’lerin, Sevim Zarif’lerin, Pippa Bacca’ların trajedisi de böyle yaratılır! Çünkü ataerki, insan(lık)ın belalarından biri olarak, hem tarihî, hem de aktüel bir sorundur; dünyanın her yerinde…
YERKÜREDE KADIN(LIK) HÂLİ
Yerkürede kadın(lar)ın hâli hakkında Muşari El Zayidi, “Fransa dahil her yerde kadın üzerinden modernite ve muhafazakârlık tartışılıyor. Ön planda erkeklerin olmasıysa ciddi bir paradoks,”[2] notunu düşerken; Birleşmiş Milletler’in (BM) bir araştırmasına göre: Kadınlara karşı şiddet dünyada en yaygın olan, ancak en az cezalandırılan suçtur. Tahminlere göre 113 ile 200 milyon arasında kadın demografik olarak “kayıp” (yok) görünmektedir.
Fuhşa zorlanan ya da bunun için satılan kadınların sayısı yılda 700 bin ile 4 milyon arasındadır. Cinsel kölelik düzeninden elde edilen kazançlar yılda tahminen on iki milyar dolardır.
Küresel olarak, on beş ile kırk beş yaş arası kadınlar, kanser, sıtma, trafik kazaları ve savaşlardan daha ziyade, erkek şiddeti sonucu hayatını kaybetmekte veya sakatlanmaktadır.
En az üç kadından biri dövülmüş, cinsel ilişkiye zorlanmış ya da hayatı boyunca başka türlü suiistimal (tecavüz, kötü davranış) edilmiştir.
Örneğin Türkiye’de her 5 kişiden biri, “Kadın belli durumlarda dövülmeli” derken; dünya çapında 2.3 milyar kadın aile içi cinsel istismarın tecavüz, 603 milyon kadın da aile içi şiddetin suç sayılmadığı ülkelerde yaşıyor.
Dünyada kadınların insan hakları ve eşitlikten aldığı pay, erkeklere kıyasla hâlâ oldukça az. 6 Temmuz 2011’de BM Kadın Ajansı’nın yayınladığı rapora göre 125 ülkede aile içi şiddeti yasaklayan kanunlar mevcut olmasına rağmen, 603 milyon kadın, bu tür şiddetin suç bile sayılmadığı ülkelerde yaşıyor.
Aile içi şiddeti yasalarla engellemeyen ülkelerde vatandaşların yaklaşık yarısı, kadınların “belli durumlarda şiddete maruz bırakılmasının anlaşılır olabileceğini” düşünüyor. Aynı oran Türkiye’de yüzde 22, Vietnam’da yüzde 21, ABD’de yüzde 12, Almanya’da yüzde 24 dolaylarında.
Tam 70 ülkede yapılan bir diğer araştırmada, her 10 kadından yaklaşık altısının, fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kaldığı görülüyor. Yalnızca 52 ülkede aile içi tecavüz suç sayılırken, 2 milyar 600 milyon kadın, rıza içermeyen ensest ilişkinin tecavüz kapsamında görülmediği ülkelerde bulunuyor.
Rapora göre, 113 ülkede kadın ve erkeklere eşit ücret yasası olmasına rağmen, küresel olarak bakıldığında kadınlar, erkeklere göre yüzde 30 oranında daha az maaş alıyor. Tüm ülke parlamentolarındaki milletvekili sayılarına bakıldığında, kadınların siyasetteki temsiliyet oranının yüzde 30’una denk geldiği görülüyor. Türkiye’de bu oran yüzde 14.
Yine BM’nin hazırladığı ‘2011-2012 Dünya Kadınlarının İlerlemesi’ raporuna göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu 194 ülkede son yüzyılda birçok ülkede kâğıt üzerinde yapılan değişikliklere rağmen, pratikte kadınların gündelik hayatlarında ayrımcılığa uğramaya devam ettiği belirtildi.
Örneğin raporun işaret ettiği üzere: 41 ülkeden 17’sinde insanların 4’te 1’i bir erkeğin karısını dövmesinin hak verilebilir olduğunu düşünüyor… Tüm dünyada, kadınlar erkeklere göre yüzde 10 ila yüzde 30 daha az maaş alıyorlar.
‘Dünya Ekonomik Forumu’nun yayımladığı rapora göre, “kadınlara daha fazla rol vermesi ve kadın erkek arasındaki ücret farklılığı” sıralamasına göre, cinsiyet eşitsizliğinde Nijerya, Mali, Kolombiya, Tanzanya ve El Salvador gibi ülkelerde kadınların durumun daha da kötüleşti.
Eşitsizlik sıralamasında Rusya 43., Çin 51., İtalya 74., Brezilya 82., Katar 111., Hindistan 113. ve Suudi Arabistan da 131. sırada yer aldı. Pakistan, Çad ve Yemen, listenin sonundaki yerlerini korudu.
Yine BM raporuna göre, cinsiyet ayrımcılığının en yaygın olduğu Asya kıtasında, 2007 yılında 97 milyon kadın cinsiyete dayalı kürtaj yüzünden ya da cinsiyetlerinden ötürü yetersiz beslendikleri ve sağlık hizmetlerine ulaşamadıkları için “kayboldu”
Yalnızca Çin ve Hindistan’da “kayıp” kadınların sayısı 43 milyona ulaştı. Pakistan’da 6 milyondan fazla kadın, Güney Kore’de 200 bin kadın “kayboldu”. Güney Asya’da 100 bin doğumda 500 kadın ölüyor, dünyada Sahra altı ülkelerden sonra ikinci en kötü oran… Kıtada yetişkin kadınların yarısından biraz fazlası okuma yazma biliyor, dünyadaki en düşük oran…
Kadınların siyasete katılımları açısından da Asya, Arap dünyasından sonra dünyada sondan ikinci sırada… Ancak daha muhafazakâr olan Güney Asya’da, kadınların siyasete katılımı, zengin Doğu Asya’ya göre daha fazla. Nepal’de kadınların yüzde 33’ü mecliste bulunurken zengin Japonya ve Güney Kore’de kadınların yüzde 10’u ve 14’ü meclisi oluşturuyor.
Rapora göre, her 10 kadından 1’i de erkek arkadaşları veya eşleri tarafından şiddet görüyor. Asya’da çalışan kadınların erkeklere oranla yüzde 50 az para kazandığı ve erkeklerin yapmak istemediği işlerde çalıştıkları da raporda yer alan bilgiler arasında.
Cihad Elhazin’in naklettiği üzere, “… ‘Thomson Reuters Vakfı’nın, kadınlar için en tehlikeli ülkeler araştırmasına göre, Afganistan birinci sırada yer alıyor. NATO saldırılarının, muhafazakâr geleneklerin bir arada bulunduğu ülkede, kadınların yüzde 87’sinin okuma yazma bilmiyor, yüzde 70 ila 80’i zorla evlendiriliyor…
Kadınlar için ikinci tehlikeli ülke Kongo’da her gün 1152 kadına tecavüz ediliyor ve kadınların yüzde 57’si anemi hastası.
Üçüncü ülke Pakistan’da ise, kadınların yüzde 90’ı aile içi şiddete maruz kalıyor; her yıl 1000’den fazla kadın, namus davalarından dolayı öldürülüyor.
Hindistan, kadına kötü muamelede dördüncü… Kızların neredeyse yarısı, ergenlik yaşlarında evliliğe zorlanıyor. 2010 yılında 50 milyon kız kayıplara karıştı; ya doğum sırasında öldürüldüler ya da namus suçlarında. Hindistan’da kadın ticaretine dair istatistikleri toplayana Merkezi Soruşturma Bürosu, ülkede 3 milyon fahişe bulunduğunu tespit etti. Listedeki beşinci ülke Somali…”[3]
Nihayetinde BM Kadın Ajansı Başkanı Michelle Bachelet’in özetlediği gibi hemen her şey:
“Küresel rakamlara baktığımızda, 603 milyon kadının aileiçi şiddetin suç sayılmadığı ülkelerde yaşadığını görüyoruz.
İster barış ister çatışma döneminde olsun, cinsel şiddete çok sık rastlanıyor. Kadın cinayetleri birçok kurban alıyor.
Dünya genelinde her 10 kadından 6’sı, yaşamlarının en az bir döneminde ya fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalıyor. 60 milyon kız çocuğu, küçük yaşta evlendiriliyor.
100 ila 140 milyon kız çocuğu ve kadın, kadın sünnetine maruz kalmış bulunuyor.
Bebeklerin cinsiyetinin önceden öğrenilebilmesi ve erkek çocuk tercihi nedeniyle 100 milyonun üzerinde kız çocuğu, ‘kayıp’ olarak kayıtlara geçmiş bulunuyor.
Her yıl 600 binden fazla kız çocuğu ve kadın, insan tacirlerinin eline düşüyor. Bunların büyük bir bölümü de cinsel olarak istismar ediliyor.
Kadına karşı şiddet, en yaygın olarak görülen ancak büyük oranda cezasız kalan bir suç! 139 ülkenin anayasasında kadın-erkek eşitliği garanti altına alınmış olsa da kadınlar, genelde adalete ulaşamıyor ve şiddete karşı korunamıyor.”
KAPİTALİZMİN KADINLARI
Yerkürede kadın(lar)ın hâli hakkında ifade ettiklerimiz orta yerdeyken ‘Coca-Cola Company’ Başkanı ve CEO’su Muhtar Kent, XXI’inci yüzyılı, “Kadınların Yüzyılı” olarak niteleyip, “Amerika’daki kadınların ekonomik gücü 4 trilyon doları buluyor. Yani, dünyada 4’üncü büyük ekonomi durumundalar. Gerçek güç kadınlarda,” diyor…
Kadın(lar)a ilişkin bu iki farklı bakış açısı, iki sınıfın gerçeğiyle betimlenirken; siz, ‘Sabancı Holding’ Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı’nın, “Dünyada işlerin yüzde 66’sı kadınlar tarafından yapılırken refahın yüzde 1’ini kadınlar alıyor,” veya 5-7 Mayıs 2011 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve 6 kıtadan, 81 ülkeden, bini aşkın kadının bir araya geldiği “Kadınların Davos”u diye anılan adlandırılan ‘Küresel Kadın Zirvesi’nin XXI. Toplantısı’na katılan Sung Joo’nun, “Kore’nin en zengin ailelerinden birinin kızıyım. Babam Kore’de 25 şirketli bir holdingin sahibi. Ayrıca Kore’nin en büyük arazisi ve tüm dağların yüzde biri babamın… Önemli şehirlerin de ciddi bir kısmı…” diye tanımlayıp ekliyor: “Kârımın yüzde 10’unu kadınlara ayırıyorum,” demesine aldırmayın…
Güler Sabancı ve Sung Joo gibiler için kadınlar, bir sömürü nesnesinden başka bir şey değildir…
“Neden” mi?
Sürdürülemez kapitalizmin ekonomi ve ataerkinin mağduru kadınlar konusunda öncelikle; Gustave Flaubert’in “Erdemin ilk şartı burjuvadan nefret etmektir,” sözleri; ardından da Clara Zetkin’in, “Kadın işçiler kadının özgürlüğünün ayrı değil, büyük sosyal sorunun bir parçası olduğundan tamamen emindirler. Bu sorunun bugünkü toplumda hiçbir zaman çözülemeyeceğinin, ancak toplumun köklü değişiminden sonra bunun mümkün olabileceğinin de bilincindedirler… Kadının özgürlüğü, tüm insanlığın özgürlüğü gibi, yalnızca emeğin sermayenin boyunduruğundan kurtulmasıyla olacaktır. Sadece sosyalist toplumda, kadınların işçiler gibi haklarının tam sahibi olması mümkündür,” uyarıları asla göz ardı edilmemelidir…
Evet, sürdürülemez kapitalist talan için kadınlar, bir sömürü nesnesinden başka bir şey değildir…
Burada bir parantez açıp, TÜSİAD’ın 40. kuruluş yılı nedeniyle “Çalışma Hayatında Kadın” konusuna , “Tek kanatla geleceğe uçamayız” mesajında ifadesini bulan “kadın teması”na değinmek gerekiyor…
TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner, 14 Ocak 2011 tarihli ‘Çalışma Hayatında Kadın Konferansı’ndaki konuşmasında, TÜSİAD üyelerinde toplam çalışanlar içinde kadın oranının yüzde 35 olduğunu hatırlatıp, “Evet bu oran Türkiye ortalamasının üstünde. Ama bu bizim için yeterli bir oran değil. Belki ortalamalara göre fena değil ama gerçekten istediğimiz yerde değil,” diyerek kadın istihdamı konusundaki “duyarlılıkları”nın altını çizdi…
TÜSİAD kadınlarının altını durmadan çizdiği “kadın istihdamı”dır sadece; dikkat edin özgürlüğü değil…
Kolay mı?
Jale Özgentürk, “Alışverişte kararı kadınlar veriyor. Şirket yönetimlerinde ise yoklar. İş dünyası yönetimde daha çok kadın için düğmeye bastı. Sermaye Piyasası Kurulu halka açık şirketlerdeki yönetimi şeffaflaştırmak için yeni bir karar açıkladı. Yönetim kurullarına üçte bir oranında bağımsız üyenin girmesi artık zorunlu,” derken; Songül Hatısaru da ekliyor:
“İş dünyasında karar mekanizmalarında görev alan bazı kadınlar, ayda bir kez öğle yemeğinde buluşmaya başladı. Her ay ‘power lunch’ta (güç yemeği) buluşarak gündemi masaya yatıran bu kadınların birlikteliği dernekleşme yolunda ilerliyor.
Türkiye’de önde gelen şirketlerde, gruplarda ortaklığı bulunan ya da üst düzey yönetici konumunda olan bazı kadınlar son dönemde yeni bir oluşum içinde. Aralarında kimler yok ki!.. Alarko Holding Yönetim Kurulu Üyesi Leyla Alaton, Citibank Genel Müdürü Serra Akçaoğlu, Apco Worldwide Türkiye Genel Müdürü Zeynep Dereli, Borusan Kurumsal Fonksiyonlar Grup Başkanı Canan Ercan Çelik, Legal Partner’ın Ortaklarından Meltem Azbazdar, Cushman&Wakefield Yönetici Ortağı Rahşan Cebe, PricewaterhouseCoopers (PwC) Türkiye Başkanı Cansen Başaran Symes, Generali Sigorta Genel Müdürü Mine Ayhan, Wells Fargo Bank’ın Üst Düzey Yöneticisi Dilek Mutus, YKM Genel Müdürü Jaklin Güner, Columbia Global Centers Direktörü İpeknur Cem Taha, Stefanel Genel Müdürü Füsun Çevikel Kuran, HP Baskı ve Görüntüleme Grubu Ülke Direktörü Arzu İlhan Babaoğlu, P&G Dış İlişkiler Direktörü Hayrünnisa Aligil… Kimi yerli, kimi global ama hepsi de büyük ve önemli şirketlerin en üst basamaklarına tırmanmış bu kadınlar, ayda bir kez öğle yemeğinde buluşuyorlar.
İş dünyasından kadınların ‘power lunch’ında konuşulan konular siyasetten ekonomi politikalarına, çevre sorunlarından eğitime geniş bir yelpazeyi kapsıyor ana gündemlerinin en önemlisi kadın istihdamını artırmak.”
Dikkat edin TÜSİAD kadınları için kilit kavram “kadın istihdamı”; bu aynı zamanda, ucuz kadın emeği sömürüsü demektir…
İşte tam da bunu için “Kadının işgücüne katılımı çok yavaş artıyor,” diye dert yanıyor TÜSİAD danışmanı Prof. Dr. Seyfettin Gürsel!
Türkiye Kadın Girişimcileri Derneği’nin başkanı Gülseren Onanç da benzer kaygılarını dillendirirken; girişimcilik alanında dünyanın en önemli kurumlarından biri olan ABD merkezli ‘Kauffman Vakfı’nın Başkanı ve CEO’su Carl Schramm ekliyor:
“Dünya ekonomisi, yeniliğe ve istihdama muhtaç! Bu noktada da hızlı büyüyen sektörlerde kadın girişimcilerin ağırlığını arttırmak faydalı olacak…”
‘The Financial Times’ın, ‘Zirvedeki en başarılı 50 işkadını’ listesindeki üzere onların “kadın” deyince kastettikleri, elbette bizim kastettiklerimiz değildir!
Örneğin bu listeye göre ‘Sabancı Holding’ Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, 2011 listesinde bir basamak yükselerek 2’inci sıraya çıktı. (Sabancı 2010 yılında listenin 3’üncü sırasında yer almıştı.)
Kim mi o kadınlar? 2011 listesi göre şunlardır!
1-) Irene Rosenfeld (Kraft Foods); 2-) Güler Sabancı (Sabancı Holding); 3-) Indra Nooyi (PepsiCo); 4-) Ursula Burns (Xerox); 5-) Andrea Jung (Avon Products); 6-) Ellen Kullman (DuPont); 7-) Dong Mingzhu (Gree Electric Appliances); 😎 Angela Ahrendts (Burberry); 9-) Yoshiko Shinohara (Temp Holdings); 10-) Chanda Kochhar (ICICI Bank); 11-) Patricia Woertz (ADM); 12-) Gail Kelly (Westpac); 13-) Annika Falkengren (SEB); 14-) Carol Meyrowitz (TJX); 15-) Alison Cooper (Imperial Tobacco); 16-) Cynthia Carroll (Anglo American); 17-) Nancy McKinstry (Wolters Kluwer); 18-) Vinita Bali (Britannia Industries); 19-) Chua Sock Koong (Singapore Telecommunications); 20-) Emma Marcegaglia (Marcegaglia); 21-) Li Xiaolin (China Power International Development); 22-) Zhang Xin (Soho China); 23-) Nahed Taher (Gulf One Investment Bank); 24-) Cheung Yan (Nine Dragons Paper); 25-) Monika Ribar (Panalpina); 26-) Chu Lam Yiu (Huabao International Holdings); 27-) Gina Reinhart (Hancock Prospecting); 28-) Ilene Gordon (Corn Products International); 29-) Sara Mathew (Dun & Bradstreet); 30-) Harriet Green (Premier Farnell); 31-) Angela Braly (WellPoint); 32-) Kate Swann (WH Smith); 33-) Ruby McGregor-Smith (Mitie Group); 34-) Lynn Laverty Elsenhans (Sunoco); 35-) Olivia Lum (Hyflux); 36-) Ines Kolmsee (SKW); 37-) Kiran Mazumdar-Shaw (Biocon); 38-) Anita Zucker (InterTech Group); 39-) Debra Cafaro (Ventas); 40-) Nicola Leibinger-Kammüller (Trumpf); 41-) Janet Robinson (The New York Times Company); 42-) Ho Ching (Temasek Holdings); 43-) Mindy Grossman (HSN); 44-) Shobhana Bhartia (HT Media); 45-) Maggie Wilderotter (Frontier Communications); 46-) Shikha Sharma (Axis Bank); 47-) Olunfunke Iyabo Osibodu (Union Bank of Nigeria); 48-) Hyun Jeong-eun (Hyundai); 49-) Marie-Christine Coisne-Roquette (Sonepar); 50-) Laura Sen (BJ’s)…
KADIN(LIK) VERİLERİNİN TÜRKÇE TELAFFUZU!
‘Dünya Ekonomik Forumu’nun, 2 Kasım 2011 tarihli ‘Cinsiyet Eşitliği Raporu’na göre Türkiye 135 ülke içinde 2010 yılında 126. sıradaydı, 2011 de ise 122. olmuş.
Dünya Bankası’nın ‘2012 Cinsiyet Eşitliği ve Kalkınma Raporu’nda da durum farklı değil.
Türkiye kadın-erkek eşitliğinde, sondan 9’uncu… Avrupa ve merkezi Asya ülkeleri arasında ise sonuncu… Geçen 10 yılda ise kadın-erkek uçurumu milim kapanmadı.
Küresel cinsiyet eşitsizliği endeksine göre de Türkiye ekonomiye katılımda 132., eğitimde 106. sırada…
Resmi rakamlara göre her gün ortalama 5 kadın hayatlarındaki erkekler tarafından herkesin gözleri önünde katlediliyor. Yedi yılda yüzde 1400’lük artış gösteren kadın cinayetleri cins kırımı boyutuna ulaştı. 2002’de kayıtlara 66 olarak geçen kadın cinayeti sayısı her geçen yıl artarak 2007’de 1011 oldu.
2009’da erkekler tarafından günde ortalama üç kadının hayatına son verildi.
2011’in Temmuz ayında kadınlara yönelik cinayet ve şiddetin bilançosu açıklandı. Bilanço, ‘Bu kadar ölüm ancak savaşta olur’ dedirtiyor. Verilere göre, sadece Temmuz ayında 20 kadın cinayete kurban gitti.
2010’un ilk 10 ayında toplam 301 kadın vahşice katledildi. Yılın ilk 7 ayında 478 kadına tecavüz edildi, 722 kadın tacize uğradı. 6 bin 423 kadın aile içi şiddet nedeniyle hastaneye başvurdu.
Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı’ndan alınan bilgiler de 2010 yılının ilk 7 ayında kadına karşı işlenen suçlarda büyük artış yaşandığını ortaya koyuyor. Cinayetleri işleyen erkeklerin yüzde 45’i ifadelerinde, “aldatıldığını” iddia ederek kendisini savunuyor. Yine 2010’un ilk 7 ayında 478 kadın tecavüze uğrarken, 722 kadın taciz edildi. Aile içi şiddet kapsamında 6 bin 423 kadın şiddete maruz kalarak hastanelik oldu.
“Orta ve yüksek gelir gruplarında yer alan ailelerle yapılan bir araştırmada, soruların başlangıcında kadınların yüzde 23’ü kocalarının kendilerine karşı şiddet kullandığını söylemiş, fakat belirli şiddet tipleriyle ilgili sorular sorulduğunda bu oran yüzde71’e yükselmiştir. Bu durumu düşük gelirli yapılara ikame ettiğimizde çok daha kötü bir algıyla karşı karşıya kalırız. Ankara’daki gecekondularda yaşayan kadınlar arasında yapılan araştırmada ise, kadınların yüzde 97’sinin bu anlamda saldırıya uğradığını ortaya koymuştur. Bu saldırılarda kocalar başrolde olmuştur hep. Buna göre, kadınların yüzde 64’ü kocalarından, yüzde 12’si ayrıldıkları kocalarından, yüzde 8’i birlikte yaşadığı erkeklerden ve yüzde 2’si de kocalarının ailesinden şiddet görmektedir. Cinayetleri işleyenlerin çoğu da kocalar.”[4]
Özetle ‘Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması’na göre kadınların yüzde 41.9’u fiziksel ve cinsel şiddete uğruyor. Yüzde 49.9’la en fazla şiddete maruz kalan kadınlar “düşük gelir” grubundan oluşuyor. Şiddet, “yüksek gelir düzeyi”nde ise yüzde 28.7 oranında…
2002’den 2009’a kadar öldürülen kadınların sayısı ise 2002’de 66; 2003’de 83; 2004’de 164; 2005’de 317; 2006’da 663; 2007’de 1.011; 2008’de 806; 2009’da 953…
Mesela ‘Kadın Platformu’ Sözcüsü Hacer Koçak’a göre, Mersin’de 2011 yılının ilk 8 ayında 25 kadın öldürüldü, 35 kadın intihar etti, 320 kadın intihar teşebbüsünde bulundu.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun rakamlarına göre tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçlarında beş yılda yüzde 30 artış yaşandı. 2006’da 528, 2007’de 473, 2008’de 577 ve 2009’da 652 kadın tecavüze uğrarken 2006’da 489, 2007’de 540, 2008’de 589, 2009’da 624 cinsel taciz olayı meydana geldi. 2005-2010 yılları arasında, 100 binin üzerinde kadın cinsel saldırıdan mağdur oldu. Mağdur kadınların yüzde 40’ının korktukları için şikâyetçi olmadıkları tahmin ediliyor. Bu açıdan istatistikler gerçek rakamların ancak yarısını ortaya koyabiliyor.
Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün ‘Türkiye’de Kadının Durumu Aralık 2010’ başlıklı raporuna göre, 4 milyona yakın kadın okuma-yazma bilmiyor.
Rapora göre, 100 kadından sadece 12.8’i kendi hesabına ve işveren konumunda bulunurken, 51.1’i herhangi bir ücret ya da yevmiye karşılığında, 34.8’i ücretsiz aile işçisi olarak çalışıyor. Sürdürülebilir kalkınmanın önemli bir unsuru olan kadınların işgücüne katılım oranlarının düşük olduğuna işaret edilen raporda, ayrıca katılım oranlarının yıllara göre azalma gösterdiği belirtildi.
Raporda, kadınların işgücüne katılma oranının 1990’da yüzde 34.1, 2002 yılında yüzde 26.9, 2004 yılında yüzde 25.4, 2009 yılı için yüzde 26 olarak gerçekleştiği kaydedildi.
BM verilerine göre de, 2009 itibarıyla erkeklerin işgücüne katılma oranı yüzde 70.5 iken, kadınlar için bu oran tahminen yüzde 26 olarak belirlendi ve bu rakamın yüzde 52.6 olan küresel ortalamanın altında kaldığına işaret edildi.
Cinsiyet Güçlendirme Ölçütü verilerine göre de Türkiye’nin 109 ülke arasında 101. olduğu, bu durumda Türkiye’nin sadece Kongo, İran, Fas, Cezayir, Suudi Arabistan, Mısır, Bangladeş ve Yemen’in önünde yer aldığı belirtildi.
Türkiye’de kadın istihdam oranının oldukça düşük olduğuna dikkat çeken KAGİDER, “OECD ülkelerinde kadının iş gücüne katlım oranı yüzde 62, 19 AB ülkesinde yüzde 64. Bizde ise bu oran yüzde 24. Türkiye’de çalışma yaşındaki kadın nüfusu 24 milyon. İstihdam edilen kadın sayısı 6 milyon 47 bin, kentteki her 6 kadından sadece 1’i çalışıyor. 3 milyon 426 bin kadın ise kayıtdışı çalıştırılıyor,” diyor.
Bunların yanında Türkiye’de her yıl yaklaşık olarak 300 bin kız çocuk “evlendirilme” adı altında cinsel, fiziksel ve duygusal istismara maruz kalıyorken; ‘Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nun raporuna göre çocuk yaştaki evliliklerde Avrupa ülkeleri arasında Türkiye, Gürcistan’dan sonra ikinci sırada yer aldı.
Raporda, “Kesin rakamlara ulaşmak mümkün olmasa da gelişmekte olan ülkelerde her yıl 10-12 milyon kız çocuğunun erken yaşta evlendirildiği, Türkiye özelinde ise her üç kadından birinin çocuk evliliği yaptığı” aktarıldı.
Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’ne göre ise Türkiye’de 5 milyondan fazla çocuk gelin bulunuyor. Bu yılın ilk 6 ayında resmi verilere göre Diyarbakır’da 181 çocuk anne oldu. Urfa’da ise 120 kız çocuğu doğum yaptı.
TÜRK(İYE) KADIN(LARI)ININ DURUMU
Öncelikle “Kalın çizgilerle hunharca basitleştirilmiş karikatürler olarak milli istikrar ülküsüne kurban edilmiş kadın, Türkiye Cumhuriyeti’nin önde gelen günahlarındandır. Adorno’nun sözleriyle, ‘Her türlü özden arınmış, saf bir görüntü hâline gelmiş, bütün bireyselleşmenin bir yanılsama olduğunu hissettiren’ kadın kalıpları”[5]da Türk(iye) kadın(ları)ının verili durumunu devreye sokmuştur…
Tam da bunun için “Bugün modern-dışılaşma sürecinde hızla yol alan Türkiye toplumunun kendini en çok kadın sorunu üzerinden ele vermesi şaşırtıcı değil. Kadın anne ve eş olarak idealleştiriliyor, insan-ötesi, insan-dışı bir varlığa indirgeniyor.”[6]
Kapitalist ataerkinin dişlileri arasında öğütülen kadınlar, medyada en çok uğradığı şiddet oranında haber oluyor.
Bu bağlamda gazetelerde yayınlanan üçüncü sayfa ve TV haberleri dehşet vericidir: “Çılgın koca, karısının boğazını herkesin gözü önünde kesti”… “Erkeklerle dolaşıyor diye kız kardeşinin boğazını kesti”… “Kadın müdür, sokakta öldürüldü”… “Profesörden eşine ortaçağ işkencesi”… “Karısını dokuz saat dövüp, ardından da buz dolu küvete soktu”… “8 yılda 5000 kadın öldürüldü”… “Hamile eşini bıçakla doğradı”…
Bu tür haberler, kadınların içinde bulunduğu şiddet ortamını gösterirken; töre ve aşiret cinayetleri de cabasıdır!
2009’da kadının basında yer aldığı tüm haberleri analiz eden Medya Takip Merkezi’nin ‘Medyada Kadın’ başlıklı -her gün bin 600’den fazla gazete ve dergi taranarak hazırlanan- raporuna göre, kadının basında en fazla yer aldığı konu “şiddet ve taciz” haberleri. Haberlerin yüzde 40’ında kadın, şiddet, taciz, tecavüz, cinayet gibi 3.sayfa haberleriyle yer buluyor.
Bu çerçevede Türk(iye) kadın(ları)ının durumuna ilişkin verileri sıralarsak:
Türkiye Kamu-Sen’in kadınların durumuna ilişkin araştırmasına göre:
* 6 ve daha yukarı yaştaki her 100 kadından 25’i okur yazar değil.
* Her 100 kadından 14’ü ilkokulu bitirememiş. Her 100 kadından 58’i ilkokul mezunu.
* Kadın nüfusun sadece yüzde 12’lik bir kesimi ortaokul ve daha üstü eğitim almış.
* Her yıl 600 bin ile 800 bin arasında kız çocuğu okula gidemiyor.
* Ülkemizde kadının işgücüne katılım oranı 1998’de yüzde 35 civarındayken, bugün yüzde 24.8’e düşmüş durumda.
* Kadınlar parlamentoda ancak yüzde 8.7 oranında temsil ediliyor.
Türk Eğitim-Sen’in 994 kişiyle yaptığı anketin sonuçları ise şöyle:
* Toplumsal hayatta karşılaştıkları en önemli sorunların ne olduğu sorusuna kadınların yüzde 38.6’sı “erkek hegemonyası”, yüzde 11.5’i “cinsiyet ayrımcılığı”, yüzde 10.2’si “şiddet ve taciz”, yüzde 9.4’ü “eğitim-öğretim imkânlarından yeteri kadar yararlanamamak”, yüzde 7.6’sı “çalışma hayatında orta/üst düzey yönetici olamamak”, yüzde 7.5’i “yetersiz kadın istihdamı”, yüzde 6.5’i “hepsi” yanıtını verdi.
* “Kadın olarak çalışma hayatında yaşadığınız en büyük sorun nedir” sorusu üzerine, kadınların yüzde 32.7’si “ayrımcı tutum ve davranışlar”, yüzde 30.8’i “çalışma saatleri ve koşulları”, yüzde 18.4’ü “mesleki yükselme ve terfilerde yaşanan sorunlar”, yüzde 5.9’u “sözlü, fiziki taciz, baskı ve dayatmaya maruz kalma”, yüzde 2.6’sı “sözlü ve fiziki şiddet”, yüzde 2.9’u da “diğer” yanıtını verdi.
* Ankete katılanların yüzde 14.2’si kadın çalışanlara görev tanımı dışında verilen işler arasında şunları gösterdi: “Okula para toplamak, öğrenci ile ilgili evrak takip, angarya işler, yazışmalar, evrak getir götür işleri, fotokopi, temizlik işleri, çaycılık, masa silmek.”
Bunlara ek olarak, Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in başkanlığında gerçekleştirilen ‘2011 Türkiye Değerler Araştırması’nın sonuçlarına göre:
* Türkiye’nin dörtte üçü, toplumda ailenin reisinin erkek olması gerektiğini savunuyor. Bu konudaki Medeni Kanun maddesi çoktan yürürlükten kalktı ama zihinlerdeki yasa 1996’dan bu yana hiç değişmedi. 15 yıl içinde yapılan ölçümler, şaşırtıcı derecede benzer sonuçlar veriyor. (1996: yüzde 73; 2011: yüzde74)
* “Kadın her zaman kocasına itaat etmeli, onun sözünden çıkmamalıdır.” Bu ifadeyi doğru kabul edenlerin oranı da 1996’dan bu yana aynı ve yüzde 60’ın üzerinde.
* “Bir erkeğin, birden fazla eşinin olması kabul edilebilir” sözüne katılanların oranı 1996’da yüzde 10, 2009’da ise yüzde 11’di. 2011’de bu oran yüzde 23 olarak ölçüldü. Üstelik örneklemdeki kadınların yüzde 19’u da bu görüşe katıldıklarını belirttiler.
* Ayrıca araştırmanın “kadına yönelik” şiddet bölümüne göre, “Bazı kadınlar kocalarından dayak yemeyi hak ediyor” görüşüne katılanların oranı 1996’da yüzde 19. 2011’de ise yüzde 30.
“Bölge” ya da “Doğu ve Güneydoğu Anadolu” diye anılan Kürt illerine ilişkin birkaç veri sıralarsak:
* Van Kadın Derneği, 2011 yılının ilk sekiz ayında 22 kadının intihar ettiğini ve ölümle sonuçlanan intiharların 5 katı da intihara teşebbüs olaylarının meydana geldiğini bildirdi. Cinsel şiddet mağduru her 5 kadından birinin enseste uğradığının belirtildiği açıklamada, intiharların altında ensest vakalarının olabileceği bildirildi.
Van Kadın Derneği üyesi Gül Kıran, Van’da 2011’de yaşanan 22 kadın intihar olayının 10’unun 18 yaş altı kadınlar olduğuna dikkat çekerek “İlimizde 2011 yılının ilk 8 ayında 22 kadın intihar etti. Bunların büyük bir kısmı henüz çok genç yaşta idi. 10 tanesi 18 yaş ve altı, 5’i 19 yaşında, diğerleri de 19 yaş üstüdür. Ölümle sonuçlanan intiharların en az 5 katı intihar teşebbüsü olduğunu da tespit etmiş bulunmaktayız. Yine 4 kadın öldürülmüş olup bir tane de şüpheli ölüm bulunmaktadır” dedi.
* Van Kadın Derneği, depremden bu yana 700 kadından “şiddet, ekonomik sıkıntı ve barınma” sorunlarıyla ilgili başvuru aldı. VAKAD üyesi Esen Günay, Van’da depremden sonra akrabalarıyla aynı çadırda yaşamak zorunda kalan kadınlara yönelik şiddetin arttığı, erkeklerin şiddet uyguladığı, yalnız kadınlara konteyner verilmediği iddia edildi.
* 2011’in ilk 6 ayında Diyarbakır ve Urfa’da 301 çocuk anne oldu… Diyarbakır Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi’nde, 2011 yılının ilk 6 aylık döneminde 181 çocuk anne doğum yaptı. Bu çocuklardan biri 13 yaşında, 8’i 14 yaş, 17’si 15 yaş, 47’si 16 yaş ve 108’i ise 17 yaşında.
Sağlık kuruluşları dışında evlerinde doğum yapanların da oranları eklendiğinde bu rakamların daha da artacağı belirtiliyor. Urfa Barosu’nun Çocuk Hakları Komisyonu tarafından hazırlanan Çocuk Anneler araştırması ise çok daha çarpıcı veriler içeriyor. Rapora göre 2010 yılında Urfa’da kayıtlara geçen 21 bin 91 doğumdan 712’si çocuk anneler tarafından gerçekleştirildi. 2011 yılında ise 120 çocuk anne hastanede doğum yaptı.
* Kadın intiharlarıyla sık sık gündeme gelen Batman’da 10 günde 8 intihara teşebbüs olması gözleri yine kente çevirdi… Batman’ın Sason ilçesine bağlı Tekevler köyünde 11 yaşındaki Z.E.’nin tarlada bir ağaca asılı bulunması, bu kentteki intihar vakalarını yeniden gündeme getirdi. Yerel basına göre, Batman Bölge Devlet Hastanesi Acil Servisi’ne son 10 gün içerisinde 8 intihara teşebbüs vakası geldi. Bu kişilerin büyük çoğunluğu da kadınlar.
Bölgede kadınlara yönelik çalışmalar yürüten Selis Kadın Danışmanlık Merkezi’nin verdiği bilgiye göre de Batman’da 2011 yılı başından bu yana 9 kadın intihar etti. Batman’da faaliyet gösteren kadın dernekleri, kentte kadına yönelik baskının her geçen gün arttığına dikkat çekerken, intihar olarak kayıtlara geçen vakaların cinayet olabileceği şüphesini dile getiriyor.
Bunların yanında Mustafa Sönmez’in, “Çoğu erkek egemen toplumda olduğu gibi, aslanın ağzındaki ekmeği kapmada kadınlar geri planda kalıyor Türkiye’de. “Genç” olarak tanımlanan 15-24 yaş grubu, okulda olmak yerine işgücü pazarına çıkmışsa, onlar da yetişkin erkeklerin arkasında kalırlar. Dolayısıyla kadın ve gençler iş bulmada dezavantajlı gruplardır. İşsizlik, bu kategorilerde daha yüksektir,” notunu düştüğü konuda: Kadınların işgücüne katılım oranı AB’de yüzde 65 iken Türkiye’de yüzde 27’dir.
Özetle “Kadınlar, ücrette de ikinci sınıf”ken; ‘Ev İşçileri Dayanışma Sendikası’ Genel Başkan Gülhan Benli 2011’de 3 bin “ev işçisi”nin iş kazası geçirdiğini, 51 kadının öldüğünü, 400’e yakın kadının taciz ve tecavüze uğradığının altını çiziyor.
Kız çocuklarını ortaöğretime taşıyamayan ülkeler sıralamasında yüzde 50.2 ile lider durumda bulunan (AB’de bu oran yüzde 12.5) Türkiye’de, 25 üniversitedeki 1170 yöneticinin yüzde 82.5’i erkek, 17.5’i ise kadındır.
Kadınların yüzde 53’ünün fiziksel şiddete maruz kalıp, her gün üç kadının öldürüldüğü şiddet kıskacındaki Türkiye’de evli kadınların yüzde 39’undan fazlası yaşamlarının en az bir döneminde eş şiddetine uğramıştır.
İHD İstanbul Şubesi’nin ‘Dokümantasyon Birimi’ tarafından hazırlanan ‘Kadına Yönelik Şiddet Raporu’na göre, 2011 yılının ilk 8 ayı içersinde, 143 kadın öldürüldü, 76 kadın ise cana kasteden saldırı sırasında yaralandı.
Yine İHD ve Van Kadın Derneği’nin verileri kadın kırımının boyutunu ortaya koydu: Her 100 kadından 16’sı cinsel şiddete, 82’si tecavüze uğradı. Van’da 22 kadın “intihar” etti.
* Cinsel şiddetin adı tecavüz: Şiddeti yaşayan kadınların yüzde 53’ü suskun kalıyor…
‘Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği’nin 6 bin kişi üzerinde yaptığı “Cinsel şiddet” anketine göre, kadınların yüzde 40’ı fiziksel, yüzde 36’sı ise cinsel şiddete maruz kalıyor ve şiddet karşısında sessiz kalıyor.
18-48 yaş arası evli, bekâr, nişanlı, boşanmış kadınlar üzerinde yapılan ankette, kadınların büyük çoğunluğunun şiddete uğradığı, fiziksel şiddet uygulamasında kadınların yüzde 40’ının tokatlama, yüzde 30’unun yumruk atma, yüzde 20’sinin tekmeleme, yüzde 10’unun da itip kakmaya maruz kaldığı görüldü. Ankette kadınların fiziksel şiddeti yüzde 60 eşinden, yüzde 20 boşandığı eşinden, yüzde 5 birlikte yaşadığı kişiden gördüğü, yüzde 25’i cinsel şiddette en fazla tecavüze uğradığını söyledi. Şiddete maruz kalan kadınların yüzde 53’ü “sessiz kaldım” derken, yüzde 20’si “aileme veya bir arkadaşıma sığındım”, yüzde 15’i “mahkemeye başvurdum”, yüzde 12’si ise “karakola başvurdum,” dedi.
* Hem fiziksel ve hem de cinsel şiddeti yaşayan kadınların yüzde 92’si susuyor. Susmayıp hakkını arayan kadın ise mücadelesinde tamamen yalnız bırakılıyor.
* Nihayet Aile içi şiddet, erken yaşta annelik, zorla yapılan evlilikler, çocuk yaşta yapılan evlilikler, kadının eşine ekonomik bağımlılığı…
Sonra kadın cinayetleri…
Kadına yönelik şiddet inanılmaz boyutlara ulaştığı Türkiye’de, Adalet Bakanlığı verileri ile ‘Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ raporuna göre, 2002 ile 2011’in ilk altı ayı arasında resmî rakamlara göre tam 4 bin 410 kadın öldürüldü. Katiller ya kocaları, ya babaları, ya çocukları ya da sevgilileri oldu kadınların.
Bu rakamın korkunçluğunu ortaya çıkaran bir başka rakam ise kurtuluş savaşındaki kayıplar. Türkiye Gediz Muharebesi’nde 181, 1. İnönü Savaşı’nda 95, 2. İnönü Savaşında 1499, Kütahya Eskişehir Muharebesi’nde 1522 askerini yitirdi.
Yıllar ve öldürülen kadın sayısı ise şöyle: 2002’de 66; 2003’de 83; 2004’de 164; 2005’de 317; 2006’de 663; 2007’de 1011; 2008’de 806; 2009’da 1126; 2010’da 217…
AKP’nin iktidarda olduğu 8 yılda kadın cinayetleri yüzde 1400 oranında artarken 2010 yılında 217 kadın öldürüldü. Yüzlerce kadın ve kız çocuğu tacizle tecavüze uğrarken erkekler, 164 kadın ve 4 çocuğu yaraladı.
KESK’in araştırmasına göre kadınları öldürenler arasında ilk sırada eşleri var; sevgili, baba, eski eş ve erkek kardeşleri… 2010’da kadınları öldürenlerin yüzde 50’si eşleri, yüzde 13’ü sevgilileri, yüzde 11’i babaları, yüzde 8’i de eski eşleriydi. Erkek kardeş ve akrabaların oranı yüzde 4, eski sevgililerin oranı yüzde 3. Onları yüzde 2’lik oranlarla damat ve evlatları izledi.
KADIN(LAR)A YÖNELİK ŞİDDET CİNNETİ
Toplumun büyük kesimi “Kızını dövmeyen dizini döver” ya da “Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etme” sözleriyle yetişir. Erkeğimiz kendi yerini kadının üstünde tutmayı, kadını “malı” gibi görmeyi, yetiştiği ailede ve çevrede öğrenirken ortaya çıkan tablo bu olunca, kadın(lar)a yönelik şiddet cinnetine ilişkin -basına yansıyabilen haberlerde- şu vahşet kareleri öne çıkıyor…
Örneğin ‘İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün ‘Kocandır, Döver de Sever de’ başlıklı, Türkiye’nin dört bir yanında yaşları 14-65 arasında değişen şiddet mağdurlarıyla görüşmelerden derlenen raporuna göre, kadına yönelik şiddet tecavüz, bıçaklama, hamileyken karın bölgesine tekme, kemikleri kırılıncaya ya da kafatası çatlayıncaya kadar çekiç, sopa, dal ve hortumla dayak, hayvanlarla bir odaya kapatma, aç bırakma, zehirli iğne, çatıdan atma gibi şiddet örneklerindeki vahşet nefes kesiyor…
Ayrıca Prof. Dr. Nazmi Bilir, Doç. Dr. Ali Naci Yıldız ve Uzman Dr. Mehmet Kaya’nın hazırladığı ‘İş Yerinde Şiddet’ başlıklı kitapta da Türkiye’de işyerindeki şiddete ilişkin veriler açıklandı. Türk-İş’in yayınladığı yapıta göre, işyerinde erkekler fiziksel, kadınlar cinsel şiddet görüyor ve son yıllarda artış gösteriyor. İşyerinde ve işyeri dışında, kadınlar şiddete uğrama yönünden erkeklere göre daha risk altında.
“Nasıl” mı?
İşte taciz ve tecavüz örnekleri…
* Konya’daki vahşete 17 yaşındaki kızın annesi de ortak oldu. Tecavüzü öğrenen anne, kızının evde doğum yapmasını sağladı. Baba ise doğan bebeği çuvala koyup dere yatağına attı. Doğumdan sonra ağrıları dinmeyen kızın hastaneye götürülmesi korkunç olayı ortaya çıkardı… Kızı E.A’ya (17) tecavüz edip hamile bırakan merkez Meram ilçesi İnlice beldesinde çobanlık yaparak geçimini sağlayan 5 çocuk babası Ö.A. (53) eşiyle birlikte evde doğum yaptırdıktan sonra, doğan bebeği çuvala koyup nefessiz kalmasını sağlayarak öldürdü. Ardından da cesedi çuvalla dere yatağına attı. E.A’nın rahatsızlanıp hastaneye kaldırılmasıyla vahşet ortaya çıktı.[7]
* Eskişehir’in Alpu ilçesinde N.Ç, 1998-2000 yılları arasında 13 yaşındayken 3 yıl boyunca tecavüze uğradı. 26 kişinin tecavüz ettiği Mardinli N.Ç. ile kendi başına gelen olayın aynı olduğunu belirten N.Ç, “İlk başta elle taciz ettiler. Kendi okulumda oldu. Aileme söylememem için ölüm tehditlerinde bulundular. Daha sonra cinsel birliktelikler başladı. Durumu öğrenen annem sabun yedirdi. Ölmemi istedi” dedi.[8]
* Samsun’un Atakum ilçesinde özel bir hastanede şirket elemanı olarak çalışan evli ve 2 çocuk annesi Ç. O. (24), aynı şirkette çalıştığı Hakan A’nın (32), kendisine hastanenin ameliyathanesinde tecavüz ettiği öne sürerek şikâyetçi oldu.[9]
İşte şiddet örnekleri…
* Malatya Devlet Hastanesi’nin arka bahçesinde ağır yaralı bir kadını gören yurttaşlar, durumu polise bildirdi. Acil servise alınan M.K. (38) daha sonra Turgut Özal Tıp Merkezi’ne sevk edildi. Tartıştığı sevgilisi tarafından demir çubukla dövülerek ağır yaralanan kadının, kendisini yaralayan sevgilisi H.B.K. tarafından hastane bahçesine bırakıldığı ileri sürüldü.[10]
* Samsun Cumhuriyet Başsavcılığı’nın verilerine göre, Samsun’da, 2011 yılında 600 kadın eşinden şiddet gördüğü gerekçesiyle adli makamlara başvurdu.[11]
* Adana’da 2 çocuk annesi 20 yaşındaki F.K, nikâhsız eşi M.T’nin babası Ş.T. ve kardeşi H.T. tarafından bayram temizliği yapmadığı için dövüldüğünü belirterek, polise sığındı. Dudağı patlayan ve sol gözü moraran F. K., kendisini hastaneye getiren polislere “Beni onlara teslim etmeyin” diye yalvarıp, gözyaşı döktü.[12]
İşte cinayet örnekleri…
* 26 Şubat 2011’de Maltepe’de 31 yaşındaki bir kadın birlikte yaşadığı kişi tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Maltepe Başıbüyük Yolu Caddesi’nde yürüdükleri sırada Şehri Filiz ile sevgilisi T.E (26) tartışmaya başladı. Kavgaya dönüşen tartışmada T.E, sevgilisi Filiz’i yolun ortasında bıçaklayarak yaraladı.[13]
* İki çocuk annesi Dürdane Duran (23), dini nikâhla birlikte yaşadığı ve bir süre önce terk ettiği Yusuf G. (26) tarafından, tüfekle vurularak öldürüldü.
* Bolu’nun Karaçayır Mahallesi’ndeki Köroğlu Sitesi’nde yaşayan Samet K. (26), eşi Seher K. (23) ile tartışmaya başladı. Tartışmanın kavgaya dönüşmesi üzerine Samet K. banyoda eşini boğazını bıçakla keserek öldürdü.[14]
* Urfa’da merkeze bağlı Yedikuyu köyünde yaşayan Mehmet-Şefika Şalka çifti, 1 Ocak 2012 gecesi bilinmeyen bir nedenle tartıştı. Tartışmanın büyümesi üzerine öfkelenen Mehmet Şalka, evde bulunan av tüfeği ile rasgele ateş ederek eşini öldürdü.
* Kocaeli’nde 6 aylık hamile bir kadın evinde av tüfeğiyle vurularak öldürüldü.[15]
* Keçiören’de bir kişi, çocukları ve yeğenini odaya kapattıktan sonra tartıştığı karısını 8 yerinden bıçaklayarak öldürdü.
* Altındağ’da ise bir kadın 17 yerinden bıçaklamış ve kafası gövdesinden ayrılmış olarak bulundu.[16]
* G. Antep’te 16 yaşındaki genç, annesine Sevgililer Günü mesajı attığı ileri sürülen 43 yaşındaki bekçiyi, nöbet tuttuğu adliye lojmanı önünde öldürdü… G. Antep’te 16 yaşındaki H.İ.T., adliye lojmanlarında nöbet tutan bekçi Adil Önal’ı tüfekle vurarak öldürdü. Cinayetin, Önal tarafından H.İ.T.’nin annesine atılan Sevgililer Günü’ndeki mesaj nedeniyle işlendiği öne sürüldü.[17]
* Aydın’ın İncirliova ilçesinde bir çocuk annesi 18 yaşındaki Özge Tingir’i 2 yıl önce kaçarak evlendiği eşi 25 yaşındaki İbrahim Tingir 30 yerinden bıçaklayıp boğazını keserek öldürdü.[18]
* Uşak’ta 25 yaşındaki Hatice Karaca, tartıştığı eşi 29 yaşındaki M.K. tarafından bıçaklanarak öldürüldü.[19]
* Çaldıran ilçesi Direkli köyünde, başka birisiyle ilişkisi olduğu öne sürülen 1 çocuk annesi Ayşe Hanay (23), kocası ve iki yakını tarafından tabancayla vurularak öldürüldü.[20]
“DEVLET” VE CİNSİYETÇİ AYRIMCILIK
Taciz, tecavüz, şiddet, cinayet örnekleriyle malûl kadın kırımı babında, kapitalist ataerkinin cinsiyetçi ayrımcılığı ise, “hukuk(suzluk)”undan kolluk güçlerine, parmak ısırtacak düzeydedir…
* Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesinde 2009 yılında eşinden ayrıldıktan sonra tek başına yaşamaya başlayan ablası H.S’yi para karşılığı erkeklerle birlikte olduğu iddiasıyla öldürdüğü için yargılanan sanık A.S, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada, “kardeşini kasten öldürmek”ten ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme, sanığa verilen cezayı, suçu “Tahrik şartları altında işlediği” gerekçesiyle 24 yıla indirdi. Sanığın yargılama aşamasındaki tutum ve davranışlarını da dikkate alan mahkeme, cezaya 1/6 oranında indirim yaparak 20 yıla indirdi.[21]
* Trabzon’da 25 Ağustos 2010’da Değirmendere Mahallesi’nde bir akaryakıt istasyonunda Metin Ömeroğlu’yla sevgilisi, hemşire Server Güven arasında araba içinde tartışma çıktı. Güven, araçtan çıkarak istasyona doğru kaçtı. Sevgilisinin arkasından koşan Metin Ömeroğlu, ateş ederek Server Güven’i sırtından vurdu. Ömeroğlu, yaralanarak yere düşen Güven’in yanına geldi ve iki el daha ateş etti. Sonra da kaçtı. Güven ise yaşamını yitirdi. Cinayet benzin istasyonunun kameraları tarafından görüntülendi. Trabzon 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davada mahkeme, Ömeroğlu’nu hemşire Güven’i kasten öldürmek suçundan önce ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Bu ceza, “suçunu kabul ettiği” için 25 yıla indirildi.[22]
* Bursa’da yaşayan 46 yaşındaki Kadife Şahin, kendisine şiddet uygulayan eşi Musa Şahin’i terk edip, annesinin evine sığındı. Musa Şahin, oturduğu yere gelerek, eşini sokak ortasında bıçakladı. Kadife Şahin ağır yaralanırken, eşi tutuklandı. Musa Şahin’in bu olaydan bir süre önce eve alkollü gelerek eşini dövdüğü ve mahkemede serbest bırakıldığı anlaşıldı. Bursa 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “Kasten adam öldürmeye teşebbüs”le yargılanan Şahin, 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu ceza iyi hâli göz önünde bulundurularak 15 yıla indirildi.[23]
* Adana’da Türkçe öğretmeni Demet Eygi’yi beraberlik teklifini kabul etmediği için 10 bıçak darbesiyle öldüren Hüseyin Ayyıldız’ın dosyasını inceleyen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, sanık hakkında tahrik indirimi uygulanmadığı için kararın bozulmasını istedi.[24]
İzmir’de iki kişinin tecavüzüne uğrayan üniversite öğrencisi E.E. ruh ve beden sağlığının yerinde olup olmadığının belirlenmesi amacıyla “koluna mühür” basılarak İstanbul Adli Tıp Kurumu’na sevk edildi.[25]
Tecavüz mağduru kızın ‘psikolojisinin etkilenip etkilenmediği’nin anlaşılması için rapor istenen Adli Tıp Kurumu 2011’e randevu verdi. İki kez intihara teşebbüs eden kız için daha erken rapor verilmesi istemini de kurum reddetti: İş çok.[26]
Tecavüze uğradı, tecavüzcüsü ile evlendirildi, dayak yedi, çilesi bitmedi.. İzmir’de yaşayan 15 yaşındaki S.F. bundan 8 ay önce bir evde 4 kişinin tecavüzüne uğradı. Genç kız hamile kalınca ailesi S.F.’yi tecavüzcülerden biri olan İ.B. ile birlikte yaşamaya zorladı. Ve bu büyük dram 8 aylık hamile kız İ.B. tarafından feci şekilde dövülünce ortaya çıktı. Şimdi S.F. hastanede, İ.B. Emniyet’te. Ancak İB mahkeme tarafından serbest bırakıldı.[27]
“İyi de devlet” mi?
T.“C”nin sicili, doğal olarak berbat!
Mesela… Gözaltındaki cinsel taciz ve tecavüzden dolayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne taşınan 144 dava var. Taciz ve tecavüz mağduru kadınların yaptığı 186 suç duyurusu ise baskı ve tehditlerden dolayı geri çekildi…
‘Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu’, 13 yılda 79 kadına gözaltında tecavüz edildiğini açıkladı. Rapora göre, bu kadınların 2’si tecavüzden sonra intihar etti, 14 yaşındaki bir kız çocuğu da tecavüze uğradıktan sonra akrabaları tarafından namus temizleme gerekçesiyle öldürüldü.
Rapordaki verilere göre, işkence ve taciz gören 329 kadının 42’si 10-18 yaş, 287’si de 18 ile 67 yaşları arasında. Kadınların 248’si Kürt, 76’sı ise Türk… Kadınların gözaltına alınma nedenleri arasında başta siyasi nedenler geliyor.
Adli süreçte kadınların 4’ünün zorla fuhuşa zorlandığı, 8 kadının işkence sonucu bebeğini düşürdüğü, 10 kadının 3.5-10 yaş arası çocuklarıyla birlikte işkenceye maruz kaldığı iddia edildi.
Raporda, 5 kadının tecavüzden sonra hamile kaldığı, bunlardan 3’ünün çocuğunun yaşadığı bilgisi verildi. Suçu işleyen faillerin dağılımına bakıldığında da 239’nun polis, 90’ının jandarma/ asker, 17’sinin ise özel tim olduğu öne sürüldü. Kadınların 134’nün cinsel istismar iddiasıyla suç duyurusunda bulunduğu, 40’ının baskı sonucu Türkiye içinde yaşadığı yeri terk etmek zorunda kaldığı, 51’nin tekrar tehdit ya da işkenceye maruz kaldığı vurgulandı.
2009 yılının suç dağılımına bakıldığında, kadınların 5’inin tecavüze, 15’inin ise cinsel tacize uğradığı öne sürüldü. Raporda, suçu işleyen faillerin 14’ü polis, 5’i jandarma/asker, 1’i özel tim, 2’si korucu…
Bunların yanında kadınları koru(ya)mayan T.“C” şu tür örneklerle de betimlenmektedir!
* Kars merkeze bağlı Çığırgan köyünde oturan 6 çocuk annesi 40 yaşındaki Yosma Altunbey, eşi Mirsevdi ve kayınbiraderi Recep tarafından tekme tokat dövüldükten sonra bıçakla burnu kesildi. Altunbey, başvurduğu Kümbet Jandarma Karakolu’nda da karakol komutanının kendisine yumruk attığını söyledi.[28]
* Adana’da şiddet gördüğü için boşanma davası açtığı 7 yıllık eşi Bilal Kantekin tarafından sokak ortasında bıçaklanan 26 yaşındaki 3 çocuk annesi Sevda Kantekin, polis korumasında 5 gün tedavi gördüğü hastaneden taburcu oldu. Ancak, bıçaklamadan önce de burnunu ısırarak kıran ve üzerine sıcak su dolu çaydanlığı döküp haşlayan eşi Bilal Kantekin hâlen yakalanmadığı hâlde, polis ekibi Sevda Kantekin’i annesinin evine bırakıp gitti… Sevda Kantekin, polislere “Beni bırakıp nereye gidiyorsunuz? Saldırgan yakalanmadı, gelip beni öldürür” dediğini, ancak polislerin “Bize verilen başka bir talimat yok” dediğini söyledi.[29]
* Konya’da bir kadın 4 çocuğuyla birlikte sürekli şiddet gördüğünü ve son seferinde bıçakla üzerine yürüdüğünü iddia ettiği kocasından kaçarak önce yakınlarına sonra polise sığındı. Genç kadının yakınları, genç kadının kocasından korktukları için kendisini barındıramadıklarını belirttiler. Sürekli ölümle tehdit edildiğini belirten Makbule K, “Sadece ben değil, çocuklarım da şiddet görüyor. Bir defasında evden kaçtım. Eve geri dönmediğim için kızımı yakmaya kalkmış. Kocamdan kaç defa şikâyetçi oldum. Her seferinde tehdit ettiği için şikâyetlerimden vazgeçmek zorunda kaldım. Benim ve çocuklarımın can güvenliği yok” dedi.[30]
“ATAERKİ” (KÜLTÜREL GERÇEĞİ) DEYİNCE…
Bunların böyle olmasının neden, kapitalizmle bütünleşmiş ataerkidir…
Ataerkil toplum düzeni aynı zamanda “özel mülkiyete geçiş” demektir…
“Özel mülkiyete geçiş”le kadın; kölenin de kölesine, yani efendinin malına dönüşür!
Bu bağlamda kadının erkeğe değil, özel mülkiyete yenilmesinden söz etmek daha açıklayıcı olur.
Özel mülkiyet rejim(ler)inde, erkek egemenliği koşullarında, kadın bir mal olarak görülüp, aile kurumuna ve dört duvar arasına hapsedildi. Toplumsal yaşamın her alanından uzaklaştırılan kadın, potansiyelini toplumun yararına kullanamaması bir yana, özünde olmayan birçok olumsuz özelliği de bu dönem edindi.
Bu tarihsel gelişim evresinde, kadının ikinci sınıf olarak yerini pekiştiren ve bu konumu sürekliliğe taşıyan en güçlü etken din oldu.
Evlenme, çocuk yapma gibi olaylar bile, tamamen dinin kontrolü altına alınıp, bütün kurallar, egemen güçler tarafından belirleniyordu.
Kapitalizm ile kadının çifte sömürüsüne gelince; o da, burjuvazinin özgürlük ve eşitlik talepleri de sınırlıydı ve bu sınırlar da, sermayenin gereksinimleriyle belirleniyordu.
Kapitalist üretim ilişkilerinde kadın(lar)ın konumu metalaşır ve bu da toplumsal ilişkiler de alabildiğine ezilmişliğini güçlendirir.
Bir iktidar formu olarak, gericiliğin tarihsel sentezi olarak ataerki, deyip geçmeyin: Bu illet A’dan Z’ye değin Agnes Michaux’nun, ‘Kadın Düşmanı Sözlük’ündeki üzeredir.[31]
A
ADALET
“İtiraf etmek gerekir ki kadında gelişmiş bir adalet duygusu yoktur (…); gerçekten de eşitlik duygusu, arzunun özümlenmesinden geçer ve bu arzunun hangi koşullarda ortaya konmasına izin verildiğini gösterir. Biz diyoruz ki, kadınların erkeklere kıyasla sosyal ilgileri daha azdır ve içgüdülerini yüceltme yetileri daha zayıftır.” (Sigmund Freud, La feminite (Dişilik), 1932)
B
BOYUN EĞMEK
“Sizin cinsiniz boyun eğmek için yaratılmıştır. Mutlak güç sakallıda bulunur.” (Moliere, Kadınlar Mektebi)
C
CİNSLER ARASI EŞİTLİK
“Hiçbir erkek kadının eşiti değildir ya da olsa olsa, bir şömine maşası ve bir çift kar botuyla birlikte olabilir. Ki o koşullarda bile her zaman eşit sayılmaz.” (George Bernard Shaw (Leon Treich’in Y’Esprit de Bernard Shaw adlı eserinden)
Ç
ÇİFTLEŞMEK
“Sevişme eylemi ile işkence ya da cerrahi müdahale arasında büyük benzerlikler vardır.” (Charles Baudelaire, Apaçık Yüreğim “Özel Günceler”, 1887)
D
DEHA
“Birçok yetenekli kadın vardır, ancak hiçbirinde, deha denilen yetenekteki o çılgınlık yoktur.” (Simone de Beavuoir, Kadın/İkinci Cins, 1949)
E
EMZİRME
“Annelerinin memesinden süt emmeyen çocuklar, diğerlerine oranla bin kat daha fazla homoseksüel olma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.” (Ayetullah Muntazeri, Mart 1985)
F
FIRILDAK
“Kadınlar fırıldaklara benzerler; ancak paslanınca sabitleşirler.” (Voltaire, Le Sottisier, (Seçme Saçmalar) 1883.)
G
GEVEZELİK
“O ulvi uzak görüşlülüğü sayesindedir ki Tanrı, kadınları sakallı yaratmamıştır, çünkü onlar tıraş olurken bile susmasını bilemezlerdi.” (Alexandre Dumas (Baba)
H
HİZMETÇİ
“Tabiatı ve mizacı gereği (…) kadın öncelikle çocuklarına, kocasına ve evine bakmaya yönelmiştir.” (Dr. Benjamin Spock, 1979.)
I-İ-J
İDEAL
“Benim için ideal kadın, Correze bölgesinin kadınıdır, yani eski zamanların ağır işçisi, erkeklere sofrada hizmet eden, ama kendisi asla onlarla sofraya oturmayan ve konuşmayan kadını.” (Jacques Chirac, 1978)
K
KAÇIŞ
“Aşkta erkeğin zaferi, kaçıştır.” (I. Napoleon, Maximes et pensees (Özdeyişler ve Düşünceler)
L
LÜKS
“Kadınların, küçük bir pansiyonda kalmaktansa lüks otelleri yeğlemek gibi kötü bir alışkanlıkları vardır.” (Philippe Aubert, New Look dergisi, Nisan 1992)
M
MAKİNE
“İnsan öylesine karmaşık bir makinedir ki, bazen onu hiç anlamayız; özellikle de söz konusu insan bir kadınsa.” (Fyodor Dostoyevski)
N
NAMUS
“Kadınların namusu kayan kumlar gibidir.” (Düşes d’Abrantes (Anılar)
O-Ö
OY
“Kadınların oy vermesine izin vermek kadar İncil’e aykırı başka bir şey olamaz.” (Harper’s Magazine, Kasım 1853.)
P
PARA
“Kadınlar, sadece elimizdeki tüm parayı harcama yeteneğine sahip eklemli cinsel organlardır.” (William Faulkner, (Sivrisinekler) 1927.)
R
RUH
“Kadın, ruhu bedenden ayırmasını bilmez.” (Charles Baudelaire, Apaçık Yüreğim ‘Özel Günceler’ 1887.)
S-Ş
SERVET
“Tüm kadınların serveti iki bacağının arasındadır.” (Honore de Balzac, (Düşünceler, Özneler, Parçalar), 1833.)
T
TÜTÜN
“Tanrı erkeği yarattı, sonra da sıkılmasından korktuğu için ona bir kadın verdi. Kısa bir süre sonra tanrı pişman oldu ve kadının erkeğin canını sıkmasından korkup ona tütünü yolladı.” (Mark Twain)
U
UTANMA
“Kadınlar, yapmaktan asla çekinmedikleri şeylerin adı konduğunda kızarırlar.” (Michael Eyquem de Montaigne, Denemeler, 1580.)
Ü
ÜZÜNTÜ
“Kadınların çoğunun yaşamında her şey, en büyük üzüntü de dahil olmak üzere, bir ‘prova’ya dönüşür.” (Marcel Proust, (Kayıp Zamanın İzinde -Guermantes Tarafı)
V
VAJİNA
“Kadınları güçsüz kılan şey, cinsel organlarıdır: Yani böceklerin bile sürünerek girebilecekleri o koca delik.” (Madonna, Star Club dergisi, Ağustos 1991.)
Y
YALAN
“Aklı başında bir erkeğe verilebilecek en iyi öğüt şudur: Asla bir kadına inanma, sana doğruyu söylüyor olsa bile.” (Euripides (Alıntılar)
Z
ZORLAMA
“Hadi canım Hector! Sen de kadınları en az benim kadar iyi tanırsın. Onlar zorlanmadıkça razı olmazlar. Ama o zaman da ne coşkulu olurlar bir bilsen.” (Jean Giraudoux, (Truva Savaşı Olmayacak), 1935.)
Bunlar böyleyken; atalar da sözleriyle aynı yoldadır yani “atalardan” kalan sözlerde A’dan Z’ye pek farklı değildir…
“Oğlan büyür koç olur, kız büyür hiç olur.”
“Kızını dövmeyen dizini döver.”
“Oğlan doğuran övünsün, kız doğuran dövünsün.”
“Dört gün boyunca kan kaybedip de ölmeyene güven olmaz.”
“Kadın yüzünün karası, erkek elinin kınası.”
“Oğlanı her karı doğurmaz, er karı doğurur.”
“Oğlunu seven hocaya, kızını seven kocaya verir.”
“Dişi yalanmazsa erkek dolanmaz.”
“Kadının şamdanı altın olsa, mumu dikecek erkektir.”
“İki kişi yapar işi, dişi kişi bozar işi.”
“Bir kaz doymaz, bir de kız.”
“Kızı olan tez kocar.”
“Avradı boşayan topuğuna bakmaz.”
“Anan gibi saç uzatacağına, baban gibi bıyık bırak.”
“Karı sözüne uyan adam değildir.”
Ya Türkiye “büyükleri”nden inciler, “hikmet”ler mi?
RECEP TAYYİP ERDOĞAN
“Kız mıdır, kadın mıdır bilemem”…
IŞILAY SAYGIN
“Bekâret kontrolü sonucu intihar ediyorlarsa etsinler, ben 52 yaşındayım ve hâlâ bakireyim”…
VECDİ GÖNÜL
“Türk hanımları evinin süsüdür, erkeğinin şerefidir”…
FARUK ÖZAK
“Mini etekli, bikinili kadınlarımız da bizim başımızın tacı”…
DENGİR MİR MEHMET FIRAT
“AKP kadınları feminizmin kölesi değil”…
HASAN ALBAYRAK
“Üniversiteli kızın barda ne işi var?”
VEYSEL EROĞLU
“Evdeki işler kadına yetmiyor mu?”
HÜLYA AVŞAR
“Kadın yeri geldiğinde eşinin aldatmasına göz yummalı”…
Uzun lafın kısası, A’dan Z’ye atasözlerinden, dergilerinden kitaplara, tarihte sarf edilmiş sözlerle “Aydınlanma” yazarlarından derin varoluşçulara ataerki sinsi sinsi her şeyi kuşatmış gibidir…
DİN(LER)DE KADIN
Din(ler)de kadın konusunu en iyi özetleyen, Joseph Conrad’ın, “Tanrı erkekler, din kadınlar içindir,” saptamasıdır.
Ayrıca Karl Marx’a göre de, dinin eleştirisi bütün eleştirilerin öncülü[32] olacak kadar yaşamsaldır!
Gerçekten de Kutsal Kitap’ta, RAB Tanrı, Adem’i (erkeği) topraktan, Havva’yı (kadını), Adem’in kaburga kemiğinden yaratır. Kur’an’da, Allah, Adem’i topraktan yaratır (Ali İmran, 59), ondan eşini vücuda getirir (Nisa, 1).
Kolay mı?
Dinler sınıflı toplumlarda her zaman egemen sınıfların elinde, kendi egemenliklerini yeniden ürettikleri ve meşrulaştırdıkları önemli bir araç olmuşlardır. Toplumlarda sınıflaşma üretime geçişle, özel mülkiyetle birlikte ortaya çıkmıştır. Bu yeni yaşam biçiminde işbölümü kadına üretimde yer vermemiştir. Kadın toplumun her tabakasında ikinci sınıf insan olmuştur. Bu durumun meşruluğu ancak korku veren veya vaatler sunan mitlerle sağlanabilirdi. Dinler bu durumu üretmede büyük rol üstlenmişlerdir.
Dinlerin ataerkil yapısı toplumsal hayatı da eril bir yapıya büründürmüştür. Ataerkil kültürün üretiminde dinlerin nasıl bir rol üstlendiğinin, dinlerin kadın sorununa nasıl baktığının araştırılması kadının özgürlüğü açısından oldukça önemlidir.
Ataerkil sistemde inançlar da sistemden bağımsız olmayıp eril bir nitelik gösterir. Özellikle tektanrıcı dinlere bakıldığında kadın konusunda ortak bir paydada buluştukları görülür. Örneğin, tektanrıcı dinlerin hepsi Tanrının önce erkeği yarattığı, kadını da erkeğin kürek kemiğinden var ettiğini söyler. Bu dinler arasında erkeğe birden fazla eş alma hakkını tanırken kadına tekeşli ilişkiyi emredenler de vardır. Gerek Hıristiyanlıkta, gerek İslâm’da, gerekse Musevilikte toplumsal hayatta erkeğin kadından daha öncelikli bir konumda olduğu görülür.
Tüm semavi dinler inançlı bir kadının kocasına ve yuvasına bağlı, dinin ve kocasının ona izin verdiği biçimde yaşaması gerektiği konusunda hemfikirdir. Kocaya itaat etmeyen kadın itaatsizliğin bedelini hem evinde koca dayağı ile hem de toplumsal yaptırımlarla, hatta bazen hayatıyla öder.
Dinlerin en önemli işlevi, ataerkil sistemdeki kadın ve erkek rollerini, toplumdaki konumlarını bireylere meşru göstermektir. İnançlı birçok kadın ve erkek sosyal ve ekonomik hayatta paylaştıkları rollerin farklılığını cinsiyetler arası biyolojik farklılıkların veya yaratılış özelliğinin doğal bir sonucu olduğunu düşünür. Dinler genel olarak kadına erkeğe verdiği değeri vermezken, kadının doğurganlığının ve analık özelliğinin kutsanması çelişki değil, kadının toplumsal konumunun meşrulaştırılmasında kullanılan bir araçtır. Üstelik bu kültürün üretiminde yine en önemli rolü kadın oynamaktadır.
Günümüzde dünyada üç semavi din vardır. Toplumların ilerlemesiyle dinlerin de nasıl bir gelişim gösterdiğini anlamak için dinlere kronolojik sırayla bir göz atalım.
Örneğin Yahudilik…
Yahudilik semavi dinler içinde en ırkçı ve cinsiyetçi olanıdır. Ve elbette Hıristiyanlığın ve İslâm’ın Yahudilikten etkilenmediğini düşünmek mümkün değildir. Tevrat Musa’nın ölümünden yüzlerce yıl sonra yazılmıştır.
Tevrat kadını erkeğin cennetten kovulma nedeni, günahın kaynağı olarak gösterir. Dünyanın ve demle Havva’nın yaratılış hikâyesi Tevrat’ın ‘Yaradılış’ bölümünde anlatılır “Tanrı önce Adem’i topraktan yaratmıştır, daha sonra onun kaburga kemiğinden Havva’yı yaratmıştır. Havva Tanrının yeme dediği ağaçtan yiyerek ilk günahı işlemiş ve Adem’e de yedirerek ona günah işletmiştir. Tanrı kadına, kocasına köle olma ve acılar içinde çocuk doğurma cezası vermiştir ve ikisi de cennetten kovulmuştur.”[33]
Günümüzde kadının namus adı altında taşlanarak öldürülmesi demek olan “recm” Yahudilikten gelir. Tevrat evlenecek olan kadının kızlık zarının sağlam olmasını, kızlık zarı bozuk olan kadının taslanarak öldürülmesini emreder. Kızlık zarını bozan erkek hakkında ise bir şey söylemez.
Bakireliğe önem veren Tevrat dul kadınlarla evlenmeyi de yasaklamıştır. Fakat erkeğe birden fazla eş alma konusunda sınırlama getirmemiştir.
Tevrat regl dönemindeki kadının kirli olduğunu, bu süreç içerisinde dokunduğu her şeyin kirlendiğini ve bu süreçte kadına dokunulmamasını söyler, bu yasadan dolayı bir dönem, kadınların âdet dönemlerinde erkeklerden uzak tutulması için özel evler yapılmış ve kadınlar âdet dönemlerini bu evlerde geçirerek erkeklerden izole edilmiştir.
Yahudilik kadını tam anlamıyla metalaştırmıştır, öyle ki kadın Tevrat’ta ganimet malları arasında sayılır: “Düşman kentini ele geçirdiğinde onun bütün erkeklerini kılıçtan geçireceksin; ancak kadınları ve çocukları ve hayvanları ve kentte olan her şeyi, bütün malı kendin için çapul edeceksin.” Çünkü kadın da hayvan ve mal gibi erkeğin mülkiyetindedir.[34]
Tevrat genel itibariyle mülkiyeti korumaktadır. Tüm dünya ve mallar Tanrının oğulları (İsrailoğulları) için yaratılmıştır. Kadın erkeğin soyunu sürdürecek olan araç ve erkeğin malı sayılmaktadır, Buradan da anlaşılacağı gibi, Yahudi toplumu tam bir erkek egemen sistem içerisinde kadını köleleştirerek bunu ilahi bir varlığa atfetmiştir.
Yahudilikten sonra gelen Hıristiyanlık da özünde Yahudiliğin devamı niteliğinde olup, sistem açısından rolünü aynen devam ettirmektedir.
Örneğin Hıristiyanlık…
İnciller İsa’nın ölümünden sonra din adamları tarafından yazılmıştır, İncil’de de Tevrat’ta olduğu gibi kölelik, toplumsal eşitsizlikler meşru gösterilir ve kadının kocaya ve kölelerin efendilerine itaat etmeleri emredilir.
İncil egemen sınıfın çıkarlarını koruma görevini üstlenmiştir “Herkes üzerinde olan hükümetlere tâbi olsun. Allah tarafından olmayan hükümet yoktur ve olanlar Allah tarafından tanzim olunmuştur. Bundan dolayı hükümete mukavemet eden Allah’ın tertibine karşı durmuş olur.” (Luke, 18: 1825.)
 İncil’in kadını nasıl konumlandırdığını görmek için şu buyruğuna bakmak gerekir “Kadının Öğretmesine ya da erkeğe egemen kesilmesine izin vermem. Kadın sessiz kalmalı. Çünkü önce Adem yaratıldı sonra Havva. Üstelik Âdem kandırılmadı, ama kadın kandırılarak suç işledi. Ne var ki dünyaya çocuk getirmekle kurtulacaktır; ağırbaşlılıkla imanı, sevgiyi ve kutsallığı sürdürürse.”[35]
Görüldüğü gibi, İncil erkeğin kadına hükmetmesini emreder. Ve günahkâr olan kadının kurtuluşunu erkeğe olan bağlılığı ve itaatkârlığı ile mümkün kılmaktadır “Ey kadınlar Tanrıya itaat ettiğiniz gibi kocalarınıza da itaat edin. Çünkü İsa nasıl kilisenin kafası ve onun kurtarıcısıysa erkek de karısının kafasıdır ve kilise İsa’ya nasıl itaat ediyorsa kadın da kocasına itaat etmelidir.”[36]
Hıristiyanlar yüzyıllar boyu ‘şeytan, murdar, kirli ve günahkâr’ olduğu gerekçesiyle kadınların İncil’e el sürmelerini yasaklamıştır. Kilise toplantılarında kadın konuşamaz, çünkü İncil kadının konuşmasını ‘utanç verici’ olarak nitelemektedir.
İncil’e göre erkek Tanrının yüceliğinin bir parçasıdır ve onun yansımasıdır. Kadın ise erkeğin parçasıdır ve erkeğin yüceliğini yansıtmalıdır “… Çünkü erkek Tanrının benzeyişinde olup Tanrının yüceliğini yansıtır. Kadın ise erkeğin yüceliğini yansıtır. Çünkü erkek kadından değil, kadın erkekten yaratıldı. Erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratıldı.”[37]
Recm konusunda İncil Tevrat’a göre daha zorlaştırıcı bir hüküm getirir. İncil’de anlatılan bir hikâyeye göre, zina suçu işlemiş bir kadın İsa’ya getirilir ve kutsal yasanın emrettiği recmin uygulanıp uygulanmayacağını sorar. İsa da, ilk taşı günahsız olanın atmasını söyler. Günahsız kimse bulunamadığı için recm gerçekleşmez. İsa kadını serbest bırakır.[38]
Ortaçağ Avrupa’sında bazı kadınlar, erkek ve kilisenin tahakkümünü reddettiler. Bu kadınlar evlenmek istemeyen, bekâr, dul, hiç evlenmemiş ve kocasından ayrı yaşamak isteyen kadınlardan oluşmaktaydı. Zamanla büyümeye başlayan ve mevcut düzeni tehdit eden bu kadın hareketi karşısında kilise, bu kadınları şeytan, büyücü ve cadı olarak ilan edip Engizisyon Mahkemelerini kurdu. Engizisyon, cadıların içindeki şeytanı çıkarabilmenin tek yolunun onları yakmak olduğu kararını vererek tarihe cadı avı diye geçen olaylarda (tahminen) 100.000 kişinin diri diri yakılarak ölmesine neden oldu. Bu kadınlar için düzenlenen sürek avlarında yakılanlar arasında onların koruyuculuğunu yapan erkekler de vardı. Ancak çoğunluğu kadınlar oluşturmaktaydı. Kilise cadı yakan avcıları ödüllendirmeyi de ihmal etmemiştir, Bu kadınların din düşmanı ya da başka bir dinden olmadıklarını da belirtmekte fayda vardır. Onlar kadınların da incili yorumlama hakkına sahip olduğunu ve kadın erkek eşitliğini savunan insanlardı.
İncilin söylediklerine ve kilisenin yaptıklarına bakıldığında, bu dinin, servetinin kaygısını taşıyan zengin adamlarca oluşturulmak yerine Tanrı tarafından gönderildiğini düşünmek Tanrı’yı küçük düşürmekten öte bir şey olmayacaktır.
Örneğin İslâm…
İslâm kendi kutsal kitabının bildirdiğine göre son dindir. Kur’an, diğer dinlerin de hak dinler olduğunu, ancak İslâm’ın bütün insanlık için geldiğini ve artık diğer dinlerin geçerliliğini yitirdiğini söyler.
Müslümanlık Arap toplumunda ortaya çıkmış olup Arap kültürünün özelliklerini taşımaktadır. Müslümanlığın Yahudilikle yakınlığını ise o dönemki Arap toplumuyla Yahudilerin iç içe olmasına bağlamak mümkündür.
Kur’an da Tevrat gibi mülkiyetle çok fazla ilgilenmiştir. Zenginlik ve fakirliği Allah’ın belirlediğine dair çok fazla ayet vardır. Rad Suresi, 26. Ayet; İsra Suresi, 30. Ayet; Rum Suresi, 2 7. Ayet, Sebe Suresi, 36./39. Ayetler ve daha birçok ayet. Bu ayetlerden zenginliğin çalışılarak olamayacağı, ilah’in ancak dilediği kuluna zenginlik vereceği anlaşılır. Bu ayetlerin yoksul insanlara hiçbir fayda sağlamayacağı açıktır. Zaten onlara “boşuna çalışma, zengin olamazsın, ilah isteseydi zaten zengin olurdun” denilmektedir. O hâlde, bu ayetlerin zenginliğin sorgulanmamasıyla ilgisi olsa gerek, Bu da zenginlerin, egemenlerin işine gelecek ve toplumsal eşitsizliğin üretiminde rol oynayacaktır.
İslâmi çevrelere göre İslâm kadına birçok anlamda eşitlik ve özgürlük getirmiştir. Diğer dinlerin aksine, İslâm’ın kadını meta olarak görmediği, kadına insan temelinde bakıldığı söylenmektedir, Buna temel olarak da cahiliye döneminde kız çocuklarının diri diri gömülmesi gösterilmektedir, Ancak gerek bizzat Kur’an’a gerekse Kur’an’ı ülke yasalarına kaynak eden şeriat rejimlerinin uygulamalarına bakıldığında durumun öyle olmadığı görülür, İslâm da diğer dinler gibi kadının erkek için var olma rolünü değiştirmemiştir.
İslâm dini diğer dinleri yürürlükten kaldırmış, ancak onlardan pek de farklı şeyler söylememiştir. Yahudiliği ve Hıristiyanlığı içinde barındıran İslâm da erkeğin kadına egemen olmasını emreder.
“Erkekler, kadınlar üzerinde hâkim dururlar, çünkü bir kere Allah birini diğerinden üstün yaratmış ve bir de erkekler mallarından harcamaktadırlar. Bunun için iyi kadınlar itaatkârdır. Allahın korumasını emrettiği şeyleri kocalarının yokluğunda korurlar. Serkeşlik etmelerinden endişe ettiğiniz kadınlara gelince; Önce kendilerine nasihat edin, sonra yataklarında yalnız bırakın, yine dinlemezlerse dövün, itaat ettikleri hâlde onları incitmekte bahane aramayın.” (Nisa Suresi, 34. Ayet.)
“Eğer bir kadın kocasının kendisine başkaldırmasından veya kendisinden yüz çevirmesinden endişe ediyorsa, o zaman ikisi kendi aralarında sulh yapsınlar.” (Nisa Suresi, 128. Ayet.)
Nisa Suresinin bu iki ayetinde Kur’an’ın, gerektiğinde erkeğin kadına şiddet uygulamasını uygun gördüğünü ama kadının kocaya başkaldırmasını kesinlikle yasakladığını görüyoruz. Kadının neden itaatkâr olması gerektiği ise erkeğin kadından üstün yaratıldığına dayandırılmıştır. Erkeğe, söz dinlemeyen kadını dövme hakkı tanırken, kendisine haksızlık edildiğini düşünen kadına susmayı öğütlemektedir.
Miras konusunda ise Kur’an kadına bir, erkeğe iki pay verilmesini uygun görmüştür. İslâm âlimleri bu durumu erkeğin aileye bakma yükümlüğünün olduğuna ve kadına verilen bir payın kocaya gittiğinde kocanın payıyla üç pay edeceğini, erkeğin de evlendiğinde karısının payıyla birlikte üç pay ettiğini gerekçe göstererek durumun eşitlendiğini öne sürerler, bu yorum gerçeği yansıtmadığı gibi erkeğe ve kadına bire bir pay verileceğinde de aynı mantıkla gidilirse durumun eşitleneceği gerçeğinin görmezden gelindiğini göstermektedir. Ayetin asıl anlamı, kadına kendi ekonomik özgürlüğün tanınmadığı, kadını kocaya bağımlı kılmakla ilgilidir.
Erkek egemen sistemde erkeğin birden fazla eş alma özgürlüğüne Kur’an müsaade etmiştir “Eğer yetimlerin haklarını gözetemeyeceğinizden korkarsanız, size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikahlayın ve eğer bu takdirde adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir kadın ile veya sahibi bulunduğunuz cariyeler ile yetinin. Bu azmamanız, haksızlık yapmamanız için daha elverişlidir.” (Nisa Suresi, 3. Ayet.) Görüldüğü gibi, Kur’an erkeğin cinsel ihtiyacını ziyadesiyle doyurmasına müsaade etmiştir. Nikâha alma konusunda Kur’an 4 kadına kadar sınırlama getirirken köle durumundaki cariyelerin sayısına hiçbir sınırlama getirmemiştir, cariyeler evli ya da bekâr olan kadınlar olup savaştan kazanılan mal sayıldığı için, bu ganimetlerden isteyen istediği kadar alıp köle diye satabilir, hizmetçi olarak evine alabilir ya da yataklarında şehvetlerini yatıştırmada kullanabilirdi. Erkek dilediği kadar kadınla yaşama hakkına sahiptir. Ancak kadının kocası ve babasından ve erkek kardeşlerinden başka erkek görmesi yasaktır.
Kadın sünneti günümüz Müslüman toplumlarında kadının cinsellikten zevk almasını engelleyerek soyunu ve egemenliğini garantilemek isteyen erkek zihniyetinin ürünüdür. Kadının kocasına bağlılığını emreden din, erkek soyunun garantisini sağlamak ve zina tehlikesini ortadan kaldırmak için kadına tekeşli ilişkiyi emrederken, şehvetin ya da cinsel duyguların yalnızca erkek için normal olduğundan bahsederken, kadının cinsel duygularına hiç değinmeyerek bu duyguları bir anlamda kadına yasak kılmıştır. Ya da bunun böyle algılanmasına neden olmuştur.
Zina suçuyla ilgili Nisa suresinin 15. ayetinde şöyle yazar “Kadınlarınızdan zina edenlerin aleyhlerine 4 şahit getirin. Eğer aleyhlerine şahitlik ederlerse ölüm onları alıp götürünceye veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin.” Aynı konuda 16. ayet ise şöyle devam eder “Sizlerden zina edenlerin ikisine eziyet edin. Eğer tövbe edip kendilerini düzeltirlerse onları cezalandırmaktan vazgeçin.”
15. ayetin kadının kadınla yaptığı zinadan, 16. ayetin erkeğin erkekle yaptığı zinadan bahsettiğine dair yorumlar vardır. Zaten Kur’an’ın genel olarak erkeğe hitap ettiği mantığından hareket edilirse 15. ayette erkeğe hitaben “kadınlarınızdan zina edenler…” diye başlarken kadınlardan bahsedildiğini; 16. ayette yine erkeğe hitaben “sizlerden…” diye başlarken erkekten bahsedildiği yorumuna ulaşılır, bu durumda eşcinsel kadına ölüm onları alıp götürünceye kadar ifadesi kullanılırken, eşcinsel erkeklere pişman olmaları durumunda affedilebilecekleri söylenir.
Bu konuda Arif Tekin ‘Kur’an’ın Kökeni’ başlıklı kitabında, Kur’an erkeğe hitap ediyorsa, kadının adının geçmediği hiçbir ayetin kadını bağlamaması, aksi hâlde Nisa suresinin 16. ayetinin kadınlar için de geçerli olması gerektiğini söyler.
İslâm ele alınırken hadislerin de incelenmesi önemlidir, çünkü İslâm hukukuna Kur’an’dan sonra hadisler kaynaklık eder. Recm cezasının da hadislerle ilgisi vardır.
Recm Kur’an’da geçmemesine rağmen Müslüman toplumlarda, özellikle şerait rejimlerinde çokça görülmektedir. Recmle ilgili bir hadisi sahabelerden Ubade bin Samıt şöyle anlatır “Bir gün peygamber bize, Allah’ın Nisa suresinin 15. ayette zina cezasıyla ilgili sözünü ettiği ‘yol açma’ meselesi hakkında ‘işte yol göründü. O da şudur: Zina edenler dul veya evli iseler onlara ceza olarak 100 değnek vurulur; 100 değnek vurulduktan sonra da recm usulü taşlanarak öldürülürler. Eğer bakire iseler onların cezası 100 değnek, artı bir yıllık sürgündür’ dedi.”[39] Muhammed’in amcaoğlu İbn-i Abbas’ın anlattığı hadis ise şöyledir: “Ömer halife iken okuduğu bir hutbede şu konuya değindi: peygamber de zina suçundan dolayı insanları recmle idam etti, biz de halife olarak bunu uyguladık. Korkarım ki zaman içinde bazıları, ‘mademki Kur’an’da recm cezası net bir ifadeyle yazılmıyor, o hâlde böyle bir ceza yoktur’ diyecekler ve böylece meseleyi inkâr ettikleri için delâlete düşeceklerdir. Hâlbuki recm cezasıyla ilgili ayet Kur’an’da vardı; biz onu hem okuduk (çünkü Ömer de vahiy kâtiplerindendi) hem de dinledik. Eğer halk, ‘Ömer Kur’an’da olmayan bir şeyi Kur’an’a yazdı’ eleştirisinde bulunmasaydı, yemin ederim ki bu recm ayetini Kur’an’a yazardım.”[40]
Hz. Muhammed’in bizzat uyguladığı recmlerle ilgili çokça hadis vardır. Arif Tekin Kur’an’ın Kökeni kitabında bu hadislere yer vermiştir. Ayrıca Tekin, kitabında Kur’an’ın Muhammed’in yaratısı olduğuna dair önemli tahlillerde bulunmaktadır.[41]
Burada durup, “Yemen’de çocuk evliliklerini önleyen yasa protesto ediliyor, İran’da depremle kadınların kıyafetleri ilişkilendiriliyor, Mısır’da Binbir Gece Masalları’nın yasaklanması talep ediliyor. Ümmetten istifa etmek istiyorum,”[42] diyen Cihad El Hazin’in saptamasının altını özenle çizerek, bir kere daha hatırlatalım:
“Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Onun için Saliha kadınlar itaatkârdırlar… Başkaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın (yola gelmezlerse) dövün.”[43] Nisa Suresi’nin bu ayetini bilmeyen var mı? Burada 1400 küsur yıl önceki toplumsal modeli tartışmanın anlamı yok. Ama başka bir sorun orta yerde duruyor. “Yaratıcının” insanlar arasında eşitsizlik tanımı yaparak ulaştığı iktisadî ve hukuksal sonuçları ideal toplumun göstergesi olarak gören dinsel siyasi örgütlenmelerin varlığı… Bu siyasi örgütlenmeler için mesela türban meselesi salt bireysel özgürlük alanı değil tüm toplumun ulaşması gereken bir seviyedir. Türban, bir kadın için sadece İslâmi giyinme tarzı değil aynı zamanda erkeğe biat, üç çocuk doğurma dayatmasının kabulü, polijiniye gizli onay ve şahit olamayacak kadar güvenilmez bir varlık olduğu iddiasına boyun eğmektir.
Kabul ya da reddedilsin; “Müslüman toplumlarda bir kadın sorunu var. İslâmiyet kendini diğer dinlerden kadınla farklılaştırıyor. Baskı ve kurallar kadında yoğunlaşıyor.”[44]
Mesela şu görüşler İslâmi çevrelerde sözü geçen bir din adamı olan Ali Rıza Demircan’ın ‘İslâma Göre Cinsel Hayat’ başlıklı yapıtından alınmıştır:
“Cennette bekâr kişi kalmayacaktır. Cennetliklerin en alt derecesine 72 kadın verilecektir. Mümin günde 100 bakire ile cinsi münasebette bulunacaktır. Cennette kadınlar cinsi münasebette bulunduktan sonra yine bakire olacaklardır…”
“Cennetlik erkeğe 100 erkek kuvveti verilecektir. Cennete girenler 33 yaşına döndürülecektir…”
Bu satırlarda da görüleceği gibi kadının bu dünyada da, ahirette de yeri değişmemektedir. O, bu dünyaya erkeğe hizmet için gelmiştir, bu görevini cennetin sonsuzluğunda bir erkeğin 72 kadınından biri olarak sürdürecektir.
Şu satırlar da sanırız eşitlik konusunda bir fikir verebilir:
“Genç yaşlarda ve evliliğin ilk dönemlerinde pek çok erkek bir gecede birden fazla cinsel temas isteğinde bulunabilir. Bu nevi istek genç ve sağlıklı bir kadında da görülebilir. Fakat bu, bir iki gece için olabilir. Bir kadında uzun süre günde pek çok defa cinsel temas arzusu duyulması normal bir şey değildir. Bu, bazı rahatsızlıkların işaretidir.” (www.İslâmdefteri.net) Erkekte bir sağlıklılık belirtisi olan cinsel arzu yoğunluğu söz konusu kadın olunca “bir rahatsızlık işareti”dir. Bu tür görüşler, yorumlar toplumu nereye götürür, üzerinde düşünülmelidir!
Devam edelim: Bursa Müftülüğü’nün eşlere birbirlerini daha iyi anlamaları için yaptığı öneriler arasında “eşlerin birbirlerine saldırı hakkını kullanması” da sayıldı.
Bursa Müftülüğü’nün internet sitesinde ‘Aile İçi İletişimde Altın Kurallar’ başlığı adı altında yer alan linke tıklandığında, iletişim kuralları maddeler hâlinde sıralandı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın aylık dergisinde 2005 yılının Eylül sayısında yer alan İnsani Değerler ve Ruh Sağlığı Vakfı Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın yazısını resmi internet sitesine alan müftülük bu yazı ile ailelere iletişimin önemini anlatıldı.
Sitedeki yazıda, “Eşinize saldırı hakkı tanıyın” önerisi yer alırken “Bir insanın her zaman neşeli, mutlu olması hoş olurdu. Ama bu mümkün değildir. Eşinizin sinirli olmasının nedeni sizinle hiç ilgili olmayabilir. Ona saldırı hakkı tanımak gibi güzel bir armağan verirseniz fırtınaya fırsat vermezsiniz. Fırtınalara fırsat verin. ‘Bu adam beni deli etti’ diyorsanız, bırakın fırtına essin, arkasından sağanak yağış gelsin, sonradan çiçekler açacaktır” ifadelerine yer verildi.
Bu kadar değil; dahası da var: Vakıf Çalışanları Birliği Sendikası (DİN-BİR-SEN), dayakçı kocaların polise şikâyet edilmesine karşı çıktı: “Aile içi meseleler aile içinde kalmalı. Polisten önce imama gidilsin,” dedi…
Burada durup, “İslâmi kesimdeki kadınlar, ciddi arayışların ve tartışmaların içindeler. Eleştirel tutumlar yaygınlaşıyor, çokseslilik artıyor. Ali Bulaç’ta sembolleştiği düşünülen geleneksel erkek egemen kültür ve geleneksel alışkanlıklar sarsıntıya uğruyor, uğramaya da devam edecek,” diyen Oral Çalışlar’ın saptamasının karşılığı olmadığının altını özenle çizerek; Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünden Prof. Yeşim Arat’ın, “Dini özgürlüklerin genişletilmesi ile eşitsizlik meşrulaşıyor,” saptamasının altını özenle çizelim…
Yeri geldi, bir kez daha belirtelim: Din, bir dogmalar bütünüdür. İnsanın, çaresiz kaldığı durumlarda kendine benzemeyen, kendinden olmayan doğaüstü bir varlığa sığınma gereksiniminden doğmuştur. Örneğin, İslâmın temel kaynağı olan Kur’an’ın tek sözcüğü, tek noktası, tek virgülü bile değiştirilemez. İnanç sahipleri Kur’an’da yazılan her şeyi tartışmasız kabul etmekle, Kur’an’da bildirilen her şeye inanmakla, Kur’an’da verilen buyruklara sorgulamaksızın itaat etmekle yükümlüdürler.
Dinde “pazarlık” yoktur; kişi, “din”i kendi kafasınca yorumlayamaz. Kur’an’da yazılanların gerçekliğinden kuşku duymak, İslâmı reforme etmeye (dönüştürmeye) kalkışmak büyük bir günahtır. Salt, ‘Elhamdüllah Müslümanım’ demenin Allah katında geçerliliği yoktur; kişinin Müslüman olup olmadığını İslâma olan mutlak inancı ve bu inancı doğrultusundaki davranışları belirler. Eğer Kur’an’da kadının örtünmesi emredilmişse Müslüman kadın örtünmek zorundadır. Eğer Kur’an’da alkollü içki içmek yasaklanmışsa Müslüman, alkollü içki içmeyecektir. Eğer Kur’an’da domuz eti yemek haram sayılmışsa, Müslüman domuz eti yemeyecektir.
Sözgelimi, bir kadın çıkıp da “çağdaşlık” adına ‘Ben örtünmem, istersem bikini de giyerim, içki de içerim, sırasında domuz salamı da yerim’ dedikten sonra gene de Müslümanlık iddiasındaysa, bunun ilahi katta hiçbir değeri olamaz.
Kur’an, belli kurallar çerçevesinde erkeğe, eşini döverek cezalandırmak hakkı tanımıştır. Dolayısıyla Müslüman erkek belirlenen kurallara uygun bir biçimde eşini döverken, bunu engellemeye çalışmak Allah’ın tanıdığı bir hakkı engellemek olmanın yanı sıra günahtır da. İnsan hakkının, Allah’ın kullarına tanıdığı hakların karşısında hiçbir değeri yoktur. İnsanın hakkı, Allah’ın hakkıyla eşit tutulamaz.
Kısacası, eğer Kur’an, İslâmın tartışılamaz, değiştirilemez, dönüştürülemez temel kaynağı ise her Müslüman Kur’an’ın emirlerine harfiyen uymak zorundadır; aksi hâlde o kişinin Müslümanlığı kuşku götürür. Dinsel inanç bir bütündür, mutlaktır, dolayısıyla “yarım inançlılık”, “çeyrek inançlılık”, “kendince inançlılık” diye bir şey yoktur, olamaz. Din, buna izin vermez!
KADIN(LARIN) MÜCADELE TARİHİNDEN…
Kadın(ların) tarihi, aynı zamanda bir eşitlik ve özgürleşme mücadelesidir de…
Kolay mı?
Sınıflı toplumun başlangıcından bu yana var olan kadının ezilmişliği sorunu, her sınıftan kadında farklı farklı yansımasını bulmuştur. Ezilen sınıfların kadınları ezilmişliği ve sömürüyü katmerli yaşarken, ezen sınıfın kadını bu ezme ve sömürme ilişkisinde erkeğinin saflarında yer almıştır. Bu kapitalist toplumda da aynen geçerlidir. Ait olunan sınıflar arasındaki fark ne denli büyükse, bu sınıflara mensup olan kadınların yaşadıkları sorunlar arasındaki uçurumlar da o denli derinleşmektedir. İşçi sınıfının kadınları en kötü koşullarda ve en düşük ücretlerle ağır bir sömürüye tâbi tutulurken, her türlü eşitsizliğe maruz bırakılırken, işin yanı sıra bir de evin yükünü sırtlanırken, burjuva kadınlar bütün bunlardan uzakta, işçilerin el koyulan artı-değerini kocalarıyla paylaşmakla meşguldürler. Kapitalist toplumun gerçekliği böyleyken, kadınların “kadın olmaktan” gelen ortak sorunlarını bulmak da olanaksızlaşmaktadır. Açıktır ki, “özgür kız”ların sorunlarıyla emekçi kadınların sorunlarının hiçbir ortak noktası bulunmamaktadır.
Tarihte kadının izini sürmek kolay değildir. On binlerce yıldır topluma egemen olan erkek, tarihi de kendisi için, kendi gözünden yazmıştır. Bu nedenle kadının özgürlük ve eşitlik hareke­tinin önemli bir parçası da kendi cinsinin verdiği mücadelenin tarihi­ni öğrenmektir.
Kadın özgürlük hareketinin ilk sözcülerinden Fatma Nesibe 1911’deki bir konuşmasında ardımızda bıraktığımız yüzyılı şu sözlerle karşılıyordu: “Ey yirminci asır! Ey kadın asrı! Bir inkılabın başlangıcında bulunuyo­ruz.”
Fatma Nesibe’nin başlangıcını ilan ettiği kadınların asrı, ardında eşsiz kazanım ve deneyimler bırakarak sona eriyor. Yüzyıl boyunca kadınlar, verdikleri mücadele sayesinde seçme seçilme hakkı, bedeni üzerinde söz hakkı kazandılar. Yüzyılda yitirilenleri unutmadan, kazanılanları kay­betmeden mücadele ettiler, ediyorlar, daha da edeceğe benziyorlar…
Şöyle gerilere dönersek Türkiye tarihinde kadınlar tarafından gerçekleştirilen ilk protesto gösterisi, 1828 tarihinde ekmek fiyatlarının zamlanmasına büyük tepki gösteren kadınlar, 3 gün boyunca sokakları işgal etti. Bu tavır sonunda zam geri alındı.
Türkiye tarihindeki ilk kadın ayaklanması 1828 yılında, Kadifekale, Tilkilik, Namazgâh ve Damlacık gibi Türk mahallelerinde gerçekleşti. Dönemin İzmir Valisi Hasan Paşa tarafından verilen izinle yapılan “ekmek zammı” ilk olarak erkekler tarafından protesto edildi. Sonuç alınamaması üzerine kadınlar, çocuklarıyla birlikte sokaklara çıktı ve 3 gün süren protesto gösterileri yaptı. İzmirli kadınların bu tavrı sonrasında ekmek zammı, Hasan Paşa’nın devreye girmesiyle geri alındı.
Özellikle 1872-1907 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nda örgütlenen 50 grevin 9’unun kadınların çalıştığı işkollarında ve kadınlar tarafından yapıldığını, dönemin önemli sendikal mücadelelerinden olan Feshane grevinde 50 kadın işçinin örgütleyici ve yürütücü olarak görev aldığını kaç kişi bilir?
Ya, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Selanik şubesi önünde toplanan kalabalığa Emine Semiye Hanım’ın “Yaşasın vatan, yaşasın millet, yaşasın hürriyet” diye seslendiğini, ya da kadınların, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kuruluşundan önce Kadınlar Halk Fırkası’nı kurduklarını kaç kişi bilir?
XIX. yüzyıldan itibaren cesurca kadın özgürlük hareketini savunmaktaydılar, çünkü bu “cereyan” bütün toplumu değiştirecek devrimci bir gücü ifade ediyordu: “ Bu cereyanın gayesi pek o kadar basit değildir. Herkesin bunu düşünmek hakkı vardır. Çünkü kadın hürriyetiyle yalnız kadınlara hak verilmekle kalınmıyor, bütün heyet-i içtimaiyelerin şekl-i hayatı da tebdil ediliyor. Görülüyor ki, müdhiş bir inkılabın mebde’indeyiz [başındayız].”[45]
II. Meşrutiyet dönemindeki en radikal dergilerden biri olan Kadınlar Dünyası’ na göre, insanların “mutluluğa ulaşmak için ihtiyaç duyduğu iki kanattan” biri sosyalizm, diğeri ise feminizmdi; bu iki kanat “reha-kâr”dı [kurtarıcı]. Derginin kurucularından Ulviye Mevlan, “bence kadın meselesi yoktur; zira bizde kadın, zevcelikten başka işe yaramaz. Ben ise evlenecek değilim” diyerek feminizme gerek olmadığını savunmanın, “benim geçinecek iradım vardır. Bence vatan meselesi yoktur” demek kadar saçma olduğunu vurguluyordu.
Dergi “kadın meselesi” konusunda erkeklerin “biz biliriz”ci tavrını da eleştiriyordu: “Evet, Osmanlı erkeklerinden bazıları bizi, biz kadınları müdafaa ediyorlar, görüyoruz, teşekkürler ediyoruz. Hatta Doktor Abdullah Cevdet bey gibi kendisini sınıfımızın bir vekil-i müdafii zan edenlere dahi tesadüf ediyoruz. İfrad-ı zahmetine acıyoruz. Biz Osmanlı kadınları kendimize mahsus adat ve adabımız vardır; onu erkek muharrirler, bir kadının anlayacağı ruhla anlamazlar. Lütfen bizi kendimize bıraksınlar… Biz kadınlar hukukumuzu bizzat kendi içtihadımızla müdafaa edebiliriz… Erkekler bizi daima mahkûm, daima esir etmişlerdir. Erkekler yüzünden asırlarca, hatta dünya dünya olalı çekmekte olduğumuz zulmün def’ini bugün biz, erkeklerin mürüvvetinden istemeye tenezzül eder miyiz?”[46]
Bütün bunları Serpil Çakır’ın ‘Osmanlı Kadın Hareketi’[47] başlıklı çalışmasından öğrenebiliriz.
“SONUÇ YERİNE”
Karin Karakaşlı’nın, “Kadını mağdur rolünden çıkarın. Korumayın. Bırakın kendi varlığınca yaşasın. Bu kadarı yeter,” sözlerinin altını çizerek, diyeceklerimi toparlıyorum:
“Kadının anaerkil evreden sonra”[48] türünden cehaletleri; ya da kadın özgürlük hareketi ve feminizm hakkındaki “ucuz görüşler”i; veya “doğu illeri”nde yaşanan töre ve namus cinayetlerinin önüne geçmek için proje hazırlayan CHP’nin Kadın Kolları Başkanı Zühal Samlı’nın, “AKP’nin politika anlayışı çıkar amaçlıdır. Kadınları karanlığa çekerek siyaset yapıyorlar. Kadınları açlığa ve sefalete sürükleyen AKP, seçim zamanları ayni ve nakdi yardımlarda bulunuyor. Ama biz kadınlara hak ve özgürlüklerini öğreteceğiz. Projelerimizi yaşama geçirip, töre, namus cinayetleri ile kadına yönelik şiddet için Meclis’ten yasa çıkarttıracağız,” türünden lafolojilerini bir kenara bırakırsak; ortada kapitalist ataerki denilen bir vahşet zihniyetinin olduğu görülür…
Erkek egemen düzen açısından unutulmaması gereken bunun bir zihniyet ve toplumsal pratik olduğudur!
Evet ataerkinin kadın ve çocuk bedeni üzerinde kurmak istediği güçtür, egemenliktir, baskıdır, sömürüdür.
Söz konusu güç, egemenlik, baskı, tahakküm, “Kadının yeri evidir”, “Çalışan kadın makbul değildir”, “Her kadın 3 çocuk doğurmalı”, “Dekoltesi açık kadın da tecavüzün suçlusudur” ya da “Dişi köpek kuyruk sallarsa” söylemlerinin de pratiğidir!
Bunların hepsi sürdürülemez kapitalist ataerki bütünün parçalarıdır.
Tam da bunun için devrimci Marksistlere göre, her çeşit baskının temel nedeni toplumun sınıflara bölünmesidir. Öte yandan, birçok feministe göre kadının ezilmesi, erkeğin doğasından kaynaklanır. Bu, toplumsal değil biyolojik bir olgudur. Bu, insan soyunun tamamen bilimsel ve diyalektik olmayan, statik bir kavranışıdır. İnsana ilişkin bu tarih dışı görüşten zorunlu olarak kötümser sonuçlar çıkar. Eğer erkeklerin doğasında kadınları ezmelerine yol açan bir şey olduğunu kabul edersek, mevcut duruma çare bulmak zordur. O takdirde buradan şu sonuç çıkarılmak zorundadır; kadınlar erkekler tarafından her zaman ezilmişlerdir ve bu nedenle ezilmeye devam edeceklerdir.
Marksizm durumun böyle olmadığını açıklar. Burjuva ailenin de, tıpkı sınıflı toplum, özel mülkiyet ve devlet gibi her zaman var olmadığını, kadınların ezilmesinin toplumun sınıflara bölünmesi kadar eski olduğunu gösterir. Bundan ötürü, onun ortadan kalkması, sınıfların ortadan kalkmasına, yani sosyalist devrime bağlıdır. Bu, kadınların ezilmesinin, proletarya iktidarı aldığı zaman otomatik olarak ortadan kalkacağı anlamına gelmez.
Görülmek ve kavranmak durumundadır: Ekim Devrimi, kadının kurtuluşu yolunda atılmış tarihsel olarak en ileri adımdır!
Bolşeviklerin ellerinde hazır formüller yoktu. F. Engels’in dediği gibi, kadın sorununun çözümünde tutulacak yol, ancak her iki cins arasında öncelikle sağlanacak hukuksal eşitlik zemininde belirginleşecekti:
“Erkeğin kadın üzerindeki egemenliğinin özel niteliği, bu iki cins arasında gerçek bir toplumsal eşitlik kurma zorunluluğu ve bunun yolu, bütün bunlar, kendilerini ancak, erkekle kadın tamamen eşit hukuksal haklara sahip oldukları zaman apaçık göstereceklerdir. O zaman görülecektir ki, kadının kurtuluşunun ilk koşulu, bütün kadın cinsinin yeniden toplumsal üretime dönmesidir ve bu koşul, karı-koca ailesinin, toplumun iktisadi birimi olarak ortadan kaldırılmasını gerektirir.”
Öyle yaptılar, Ekim Devriminin ardından Sovyetler ilk yazılı yasayı kadın ve aile üzerine yaptı.  Kadınlar erkeklerle, daha önce hiçbir burjuva devlet sınırları içinde olmadığı kadar eşit haklara sahip oldular. Evlilik kadar boşanma da basitleşmiş; evlilik içi-dışı çocukların hakları eşitlenmiş; ayrılma durumunda, maddi koşullar konu edildiğinde, mevcut toplumsal konumu gözönünde tutularak kadına pozitif ayrımcılık uygulanması kabul edilmişti. 1920’de kürtaj yasallaştı.
Devrimin hemen ardından başlayarak Sovyetlerde kadının özgürleşmesi yolunda küçümsenemeyecek adımlar atıldı. Oluşturulan ortak yemekhaneler, çamaşırhaneler, kreşler, kadının ev içi köleliğini ve toplumsal üretime katılmasının önündeki engellerin yıkılması amacını güdüyordu. 
Hep daha fazlasını yapmak istiyorlar, bunun için olağanüstü bir çabayla işe girişiyorlardı. Fakat ne yazık ki savaşın ve iç savaşın yol açtığı yıkım, oldukça kalabalık ve geri bir nüfusa sahip bu geniş ülkede bu özverili ve cesur meydan okumanın hızını kesiyor; Bolşeviklerin programatik olarak önlerine koydukları hedeflerin yerine getirilmesini sekteye uğratıyordu. Hedeflenenlerle gerçekleştirilebilinenler arasında muazzam bir uçurum söz konusuydu.
Yılmadılar, önemli başarılar elde ettiler. 1926’da yeni bir yasayla kadınların hem iş bulma olanakları hem de maddi koşulları daha da iyileştirildi. Boşanma için artık eşlerden birinin isteği yeterli oluyor, mahkemelere gitmeye gerek kalmıyordu.
Engels’in işaret ettiği kadının özgürlüğüne giden yolun nesnel zemini döşenmişti. Gerisi bu özgürlüğün, kadınıyla erkeğiyle sahici insan ilişkilerinin ve doğrudan üreticilerle üretimin nesnel koşulları arasında dolaysız buluşmanın önündeki engellerin kaldırılmasına bağlıydı. Bu, en başta, yabancılaşmış insan ilişkilerinin ürünü ve en büyük kaynağı devletin, devlet mülkiyetinin ortadan kalkması anlamına geliyordu. Kapitalizmin yeryüzünden tamamen kovulduğu koşulları ve görece uzun bir geçiş dönemini gerektiren bu koşul, Sovyetler Birliği için hiç gerçekleşmedi.
Tersine, izlenmekte olan kapitalizmi yakalama ve geçme yarışında, tüm Sovyet insanlarını giderek koyulaşan, devlet merkezli bir yabancılaşma sisi kuşattı. Emperyalist kuşatmaya tuz biber eken sinsi bir kuşatmaydı bu ve Sovyet insanlarını içerden çürütüyordu.
Komünizme yürüyüşte ölçütler farklılaşmaya başlayınca, tüm diğer alanlar gibi kadın özgürlüğü de nasibini aldı…
İnişli çıkışlı da olsa, yine de Sovyet kadınları, özgürlükleri adına başka hiçbir burjuva devletiyle kıyaslanmayacak bir nesnel zemin yakalamışlardı. Ama nihayetinde çözülmenin hemen arifesinde toplumda egemen olan tablo, bu olanağın evde ve toplumda erkek egemenliğin yıkılmasına yetmediğini açıkça gösteriyordu.
Özel mülkiyetin ortadan kaldırılıp toplumsal mülkiyete geçişin en önemli evresi elbette ki kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecidir. Bu dönem aynı zamanda, Lenin’in de dikkat çektiği gibi, kadınların ev köleliği’nden kurtuluşu ve yeni toplumsal rollerine kavuşması için zorunlu bir geçiş sürecidir. Bu geçiş süreci sancılıdır, çünkü yüzyıllar boyunca sürüp gelen sınıflı toplum geleneklerinin ve bu tarihsel geleneğin son temsilcisi kapitalizmin toplumun en derin gözeneklerine kadar yaygınlaştırdığı ve sistemleştirdiği toplumsal ilişkilerin devrimci dönüşümü oldukça güç ve zaman isteyen bir iştir; kolay da değildir…
Tam da bu noktada çözüm için, Rainer Maria Rilke’nin, “Merkez kadındır. Kadın meyvedir, kadın odaktır,” deyişinde ifadesini bulan kadın(lık)ın “mitleştirilip”/ “tanrısallaştırılması,”[49] yerine; Germaine Greer’in, “Kadınlar kurtuluştan erkeğin rolünü edinmeyi anlıyorlarsa, gerçekten yenik düşmüşüz demektir,” uyarısını kulağımıza küpe ederek, anımsanması gereken: Rosa Luxemburg’dan İnessa Armand’a, Alexandra Kollontai’den Emma Goldman’a, Küba Devrimi’nin kadın önderlerinden Hayde Santamaria’dan Tanya’ya, Clara Zetkin’den tütün işçisi Zehra Kosova’ya, Suat Derviş’den Behice Boran’a ya da benzerlerine uzanan kadın(lar)ın özgürlük mücadelesini sürdürülemez kapitalist ataerkilliğe karşı yaygınlaştırıp, derinleştirerek sürdürmektir…
27 Şubat 2012 18:50:02, Ankara.
N O T L A R
[*] Newroz, Yıl:6, No: 206, 24 Mart 2012…
[1] Karl Marx.
[2] Muşari El Zayidi “Kadını Erkek Konuşuyor”, Şark ül Evsat, 16 Temmuz 2010.
[3] Cihad Elhazin, “Arap Kadını Devrimin Kurbanı mı Olacak?”, Al Hayat, 12 Temmuz 2011.
[4] A. Hicri İzgören, “Manşetin Adı Vahşet”, Gündem, 24 Kasım 2011, s.15.
[5] Yıldırım Türker, “Mağrur Kadına Dikkat”, Radikal İki, 17 Temmuz 2011, s.3.
[6] İbrahim Kaya, “Kadınlar Hayattan Kovuluyor”, Radikal İki, 16 Ekim 2011, s.1-12.
[7] Barış Yaman, “Kızına Tecavüz Etti Bebeği Öldürdü”, Cumhuriyet, 11 Şubat 2012, s.3.
[8] “Annem Ölmem İçin Sabun Yedirdi”, Cumhuriyet, 18 Kasım 2011, s.8.
[9] Cemil Ciğerim, “Kadının Çilesi Bitmiyor”, Cumhuriyet, 9 Eylül 2011, s.3.
[10] Selahattin Gökatalay, “Malatya: Dövüp Hastane Bahçesine Attı”, Cumhuriyet, 9 Şubat 2012, s.3.
[11] Cemil Ciğerim, “Karım Beni Dövüyor”, Cumhuriyet, 31 Ağustos 2011, s.3.
[12] Savaş Kürklü, “Bayram Şiddeti”, Cumhuriyet, 31 Ağustos 2011, s.3.
[13] “Bir Kadın Cinayeti Daha”, Cumhuriyet, 27 Şubat 2011, s.3.
[14] Barış Yaman, “Dini Nikâhlı Eşini Öldürdü”, Cumhuriyet, 22 Eylül 2011, s.3.
[15] “Yine Kadın Yine Şiddet”, Cumhuriyet, 3 Ocak 2012, s.3.
[16] “Ankara’da 2 Kadın Cinayeti”, Cumhuriyet, 12 Şubat 2012, s.3.
[17] Mehmet Boncuk, “Annesine ‘Aşk Mesajı’ Atanı Av Tüfeğiyle Vurdu”, Sabah, 16 Şubat 2012, s.7.
[18] Cem Ulucan, “Kaçarak Evlendiği Adam Azrail’i Oldu”, Milliyet, 5 Şubat 2012, s.16.
[19] Yavuz Kuşdemir, “Tartıştığı Eşini Bıçakla Öldürdü”, Milliyet, 5 Şubat 2012, s.16.
[20] “Van’da Töre Vahşeti”, Cumhuriyet, 15 Şubat 2012, s.3.
[21] “Katil Kardeşe Tahrik İndirimi”, Milliyet, 18 Kasım 2010, s.14.
[22] “Sırtından Vurarak Öldürdü”, Radikal, 18 Kasım 2011, s.9.
[23] “Sokak Ortasında Bıçak”, Radikal, 18 Kasım 2011, s.9.
[24] Hilal Köse, “Savcı: Ceza Fazla”, Cumhuriyet, 18 Şubat 2012, s.3.
[25] “Utandıran Mühür”, Cumhuriyet, 10 Aralık 2011, s.7.
[26] İsmail Saymaz, “Tecavüz Kurbanı, Bürokrasi Mağduru”, Radikal, 9 Nisan 2010, s.12.
[27] “Tecavüze Uğradı, Tecavüzcüsü İle Evlendirildi, Dayak Yedi, Çilesi Bitmedi…”, Milliyet, 28 Aralık 2011.
[28] “Burnunu Kestiler”, Cumhuriyet, 6 Nisan 2010, s.3.
[29] “Polis, İşkence Gören Kadını Evine Bıraktı”, Milliyet, 29 Temmuz 2011, s.6.
[30] Barış Yaman, “Çocuğumu Yakmaya Kalkıştı”, Cumhuriyet, 16 Ocak 2012, s.3.
[31] Agnés Michaux, Kadın Düşmanı Sözlük, çev: Yiğit Bener, Can Yay., 2011.
[32] Karl Marx, “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkıya Giriş”, Şubat 1844, METY, İng., C:3, s.175.
[33] Kutsal Kitap (Tevrat, Zebur, İncil), Kitabı Mukaddes Şirketi-Yeni Yaşam Yay., 2010, s.2.
[34] Şemsettin Orhan, Kadın, Yaz Yay., 2005, s.141.
[35] Kutsal Kitap (Tevrat, Zebur, İncil), Kitabı Mukaddes Şirketi-Yeni Yaşam Yay., 2010, s.322.
[36] yage, s.419.
[37] yage, s.925.
[38] yage, s.563.
[39] Arif Tekin, Kur’an’ın Kökeni, Berfin Yay., 2008, s.202.
[40] yage, s.203.
[41] Havva Basmacı, “Ataerkilliğin Yeniden Üretiminde Dinsel Söylemler: Tektanrılı Dinlerin Toplumsal Cinsiyeti Konumlandırışları”, Özne Dergisi, No:2, Ocak 2011, s.19-23.
[42] Cihad El Hazin, “Ortadoğu Bağnazlığı Tekeline Almış”, Hayat, 1 Mayıs 2010.
[43] Kur’an’ı Kerim ve Türkçe Açık Meali, Heyet, Kral Fehd Mushaf-ı Şerif Basım Kurumu, 1992, s.83., Nisa Suresi 34. Ayet.
[44] Yeşim Arat, “Türbanlılar da ‘Laiklikten’ Yana”, Radikal, 15 Aralık 2003, s.6.
[45] Mükerrem Belkıs, “Kadınlık Meselesi”, Kadınlar Dünyası, No:141, 2 Mayıs 1330.
[46] Kadınlar Dünyası imzasıyla “Hukuk-ı Nisvan”, No:1, 4 Nisan 1329.
[47] Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, Metis Yay., 2011
[48] M. Sadık Aslankara, “Kadının, Kendine Dönük Yazılı Bakışı”, Cumhuriyet Kitap, No:1125, 8 Eylül 2011, s.21.
[49] “İlk kadının yaratılması aslında olduğumuz şeyin, insan hayatının, insanlık koşulunun yaratılmasıdır tam da. İnsanların kendilerine has bir statüye sahip olmasına yol açan olağanüstü bir karışım söz konusudur (…) İnsanların hayvanlar ile tanrılar arasındaki konumu muğlaktır. Mitsel söylem düzeyinde bu muğlaklık, mükemmel ifadesini kadın örneğinde bulur. Neden mi? Çünkü gördüğümüz gibi kadın bir açıdan tanrısaldır.” (Jean-Pierre Vernant, Pandora, Çev: Devrim Çetinkasap, Pinhan Yay., 2011.)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s