TÜRK(İYE) HUKUK(SUZLUĞ)U VE KÜRTLER[1]


“Tu kes ne kor e,
kesên ku ew çend di
nexwestina dîtinê de be.”[2]
BDP Akademisi’nde ders verdi diye Kandıra zindanına kapatılan Ragıp Zarakolu yoldaşım şahsında içeriye alınan tüm kardeşlerimin “suçu” her ne ise bana da aittir vurgusuyla başlamak istiyorum; “Türk(iye) Hukuk(suzluğ)u ve Kürtler” başlıklı konuşmama…
Kürtler’e, sömürgeci Türk(iye) hukuk(suzluğun)dan söz etmek, ilk bakışta “nafile” gibi algılanabilirse de, bence bu içinden geçtiğimiz kesitte daha bir gerekli. Özellikle de “hukuk” konusundaki çarpıtma ve yaygaraların, liberallerce ayyuka çıkarıldığı, AKP patentli “ileri demokrasi” otoritaryanizminin saldırılarıyla cebelleştiğimiz günlerde.
Öncelikle ve açık açık ifade etmeliyim: Burjuva hukuk(suzluk)una gereğinden fazla değer atfetmeyen ve nihilistçe inkâr da etmeyen birisi olarak, “Tarihi nasıl düzelteceğiz, mesele bu,” derim ben de Robert Fisk gibi…
Ayrıca, “İyi polis kötü polis yoktur, polis polistir,” bence de Charles Bukowski’nin işaret ettiği üzere…
Sonra da Jacques Vergès’in, “Adalet, ister ilah gibi süslensin, ister paçavralara bürünsün, yönetici sınıfların emrindeki şu işlevini değiştirmez: Yasanın çiğnenmesiyle ortaya çıkan toplumsal çelişkileri bu sınıfların lehine çözmek”;[3]Franz Kafka’nın, “Kıyamet Günü’nü böyle adlandırmamızın nedeni ancak bizim zaman kavramımızdır; aslında o bir tür sıkıyönetim mahkemesidir,” uyarılarını asla göz ardı etmem…
Farklı düşünmem mümkün mü? Elbette değil…
Bir cadı kazanının kaynatıldığı Türkiye’de, özellikle de birkaç yıldır kazanın ateşi iyice harlanıp, fokur fokur kaynarken…
Türkiye’de şu anda 66 gazeteci ve en az 500 öğrenci cezaevinde. Hatta ben bu satırları yazarken gerçekleştirilen son KCK operasyonunda, 20’yi aşkın gazeteci daha gözaltına alındı. Hâlâ pek çok gazeteci ve medya kuruluşu hakkında açılmış yaklaşık on bin soruşturma ve dava bulunuyor. KCK davasından 3868 kişi tutuklu yargılanıyor, Ergenekon nedeniyle 200’den fazla insan. Hem de aylardır, yıllardır cezaevindeler.
AP’nin 66 ülkedeki araştırmasını bu gözle okumak gerekiyor. Araştırmaya göre, 11 Eylül 2001’den bu yana tüm ülkelerde 119 bin 44 kişi tutuklanmış, 35 bin 117 kişi de “terörist” hükmü giymiş. Sıkı durun; bunların 12 bin 897’si Türkiye’de! Yani listenin birincisiyiz, bizi 7 bin kişiyle Çin izliyor. Sizce bir ülke bu kadar “terörist” yetiştiriyorsa, artık insanları bırakıp iktidara bakmak gerekmiyor mu?
Kolay mı?
Nuray Sancar’ın, “Masumiyeti kanıtlanıncaya kadar suçlu!” vurgusuyla “Her yer Guantanamo” diye eklediği bir tablodur sözünü ettiğim![4]
Franz Kafka’nın ‘Dava’sındaki gibi şeylerin yaşandığı zamanlardayız. Ortada delillerin yerine soyut suçlamaların uçuştuğu, tutukluluğun, peşin infazın esas alındığı “davalar” bunlar.
Unutmayın Franz Kafka, Nazi zulmünü haber veren bir yazardır. “Şato” ve “Dava”da bu ortamın nasıl hazırlandığını yalın bir dille anlatır.
Gelen felaketin ayak seslerini duyumsarsınız ‘Dava’da…
Bir çığlıktır sanki ‘Dava’…
Tam da böylesi bir tabloda “Hukukun üstünlüğü”, “Türkiye bir hukuk devletidir” diye döne döne tekrarlayanlara aldırmayın ve sorun: Hangi hukukun üstünlüğü, kimin hukuku? Bu nasıl adalettir?
‘Hukuksuzluğun Günlüğü’[5]başlıklı yapıtında Kürşat Bumin’in işaret ettiği gibi, T.“C”nin asılsız “iddiaları”nın ciddiye alınabilir hiçbir yanı yoktur ve olmamıştır da…
Örneğin T.“C” anayasasında “Türkiye bir hukuk devletidir” diye yazar. Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu, hukuk normları içinde hareket ettiğini dillerinden düşürmeyen egemenler, Kürtlere karşı yürütülen savaşın doruğunda “devlet cinayet işlemez” diyorlardı, hâlen de diyorlar.
Fakat şu ironiye bakın ki, devrimcilere dönük saldırılar, en kanlı kıyımlar, Kürt halkına karşı yürütülen haksız savaş, faili meçhul cinayetler “hukuk devleti” şalı altında yapıldı, yapılmaya da devam ediyor. Dolayısıyla “hukukun üstünlüğü” ilkesi ve devletin herkes için eşit olan hukuk normları çerçevesinde hareket ettiği savı su katılmamış bir yalandır.
Dünyanın her köşesinde “hukuk” ve “hukukun üstünlüğü” büyülü kavramlar olarak burjuvazi tarafından sahneye sürülür; emekçi kitleler, devletin daima hukuk normları içinde hareket ettiği yalanıyla aldatılmaya çalışılır. Böylece devlet, sınıfların üstünde yer alan, toplumun genel çıkarlarını koruyan bir örgütlenme olarak sunulurken; mülkiyet ve üretim ilişkilerinden, sınıflardan ve sınıf çatışmalarından muaf, en tepede duran, tarafsız ve saf, kendiliğinden var olan bir hukuk algısı yaratılmaya çalışılır.
Toplum farklı sınıflar ve farklı çıkarlar temelinde bölünmüş olmasına rağmen, siyasal iktidarı elinde tutan egemenler, koydukları yazılı kurallarla, tüm toplumsal ilişkileri kendi sınıf çıkarları temelinde belirler. Bu nedenle hukuk, siyasal ve sınıfsal çıkarların, sınıfsal güç dengelerinin yasalar düzeyinde kendini dışa vurmasından öte bir anlam ifade etmez. Marx’ın da değindiği üzere, hukuk, verili üretim ilişkilerinin, yani kapitalist üretim ilişkilerinin ve burjuvazinin sınıfsal egemenliğinin bir tezahüründen başka bir şey değildir.
Dolayısıyla sınıfsal çelişkilerin üstünde olan, tüm sınıflara ve kesimlere eşit davranan bir hukuk yoktur. Kapitalist bir devlette, burjuvaziden bağımsız, tarafsız bir hukuktan-yargıdan söz etmek abestir.
Bu gerçeği, düzenin, işçi sınıfına ve Kürt halkına karşı yürüttüğü baskı ve teröre bakarak, ama aynı zamanda burjuva kesimlerin arasında yaşanan iktidar kavgasının şekillendirdiği siyasal ortama bakarak da görmek mümkündür.
Net biçimde ifade edersek: Egemen hukukun hukuksuzluğun Türkiye’de açık bir siyasi silah olarak kullanıldığı en belirgin konu Kürt sorunudur.
Örnek mi? İşte Uğur Kaymaz davası, “KCK operasyonları” adı verilen saldırılar…
“HUKUK” DENİLEN “ŞEYE” DAİR
Eski Yunan’da Thrasymakhos, adaletin gücü elinde bulunduranların bir icadı olduğunu; iktidardakilerin yasaları kendi çıkarlarına göre koyduklarını, sonra da bizden adalet adına bu yasalara boyun eğmemizi beklediklerini dile getirirken,[6]bir takım hümanist beklentilerin aksine,[7]aslî bir doğrunun da altını çizmiş olur…
Nihayetinde hukukta sınıfsaldır; sınıflı bir toplumda da söz konusu bağlamın dışında ele alınmamalıdır.
Bu çerçevede burjuva hukuk, egemen sınıf olan burjuvazinin üretim ve mülkiyet ilişkilerini hâkim kılmaya dönük kurallar ve anlayışlar bütünüdür ve ideolojik bir araçtır. Hukuk özünde egemen sınıfın ideolojisine, gereksinimlerine ve çıkarlarına göre biçimlenir. Burjuva hukuku da soyut kavramlar sistemi değil, burjuvazinin sınıf egemenliğinin bir biçimidir.
Hukuk üretim ilişkileri ve sınıf mücadelelerinin oluşturduğu nesnelliğin üstyapıdaki karşılığı olarak meydana gelir. Burjuvazi kendi egemenliğini sağlamlaştırmak, değişen ihtiyaçlarının gereğini yapmak için hukuka başvurur. Hukuk kurumunu ezilenler üzerinde bir baskı aracına dönüştürür. Bu yüzden liberallerin tüm iddialarının aksine burjuvaların hukuk sisteminden ezilenler için adalet sağlamasını beklemek boşunadır.
Bunun yanı sıra, burjuvazi ancak hukukun adalet dağıttığı yanılsamasına ezilenlerin çoğunluğunu inandırarak sistemini ayakta tutabilir.[8]Söz konusu yanılsamanın aşılabilmesi için burjuva hukuk(suzluk)un niteliğini tüm açıklığıyla ortaya çıkarmak ya da Marksizmin hukuka bakışını topluma mal etmek “olmazsa olmaz”dır.
Marksist yazında hukuk konusunda fazlaca bir çalışma yapılmadığı sürekli söylenegelmiştir. Doğrudur, çünkü hukuk ve yargı gibi kavramlar, zaten devlet konusunun uzantılarıdırlar ve bunun böyle olduğu bizzat Marx tarafından da dile getirilmiştir. Ayrıca yine Marx’ta ifade edildiği gibi hukuk, çözümlenmesi değil aşılması gereken bir yabancılaşma konusudur. Marx’a göre din bu yabancılaşmanın “kutsal görüntüsü” iken, hukuk yabancılaşmanın “dünyevi biçimi”dir. Buradan çıkartacağımız birinci ders, kapitalist topluma hukukun ve/veya hukukçunun gözünden bakılmaması gerektiğidir. Çünkü hukukun tanımladığı toplum, burjuva çıkarlara göre idealize edilmiş bir toplumdur. Hukukun penceresinden bakarak kapitalist toplumu ve çelişkilerini kavramak mümkün değildir.
Marx ve Engels, hukukun ideolojik bir araç olduğunu da vurgulayarak, modern hukukun burjuvazinin dünyaya bakış açısını yansıttığına işaret ederler.
Marksizmin hukuk konusundaki ikinci temel saptaması, hukukun kaynağının iradede aranmaması gerektiğidir. Yani hukuk kaynağını kendisini kâğıda döken hukukçulardan veya bu hukuk kurallarını uygulatacak olan devlet iradesinden almaz. Bir üstyapı kurumu olan hukuk, kaynağını kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinden alır ve toplumsal ilişkileri düzenler, onun hayata geçirilmesini sağlayan şey ise devlet erkidir.
K. Marx, ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da bu gerçekliği oldukça özlü biçimde ortaya koymuştur:
“Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk etmiş olan genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir: Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur.”
Hukukun kaynağı devlet iradesi olmadığı gibi, burjuva hukukçularının iddialarının aksine, soyut bir “özgür irade” de değildir.
“Kanun yapıcılar” diye adlandırılan burjuva hukukçularda somutlanan bu “özgür irade”nin, gerçek anlamda özgürlükle ilgisi yoktur. Bu kanun yapıcıların hepsi de egemen burjuva sınıfın parçasıdırlar.
Bu bağlamda “hukukun üstünlüğü” kavramının anlamı, bu mücadelede kazanan tarafı oluşturan sınıfın veya kesimin hukukunun üstün gelmesi ve tüm topluma dayatılmasıdır.[9]
Mesela “Terörle Mücadele Kanunu”nda (TMK) olduğu üzere…
“TERÖRLE MÜCADELE” TERÖRÜ
“Hukukun üstünlüğü”nden söz edenlere, hukukun sapına kadar kadar sınıfsal olduğuna dair verilebilecek en iyi örnek, Kadir Cangızbay’ın, “… ‘Terörle Mücadele’ Terörü” biçiminde formüle ettiği “TMK”dur…
T.C. Devleti’nin sınıf egemenliğinin simgesi olan ve hatta “raison d’etat/ hikmet-i hükümet” diye de anılabilecek maddeleri, “TMK” gibi yasaları vardır…
Mesela bir zamanlar 141, 142, 163. maddeleri vardı…
141’le 142. maddeler komünizm ve bölücülük ile ilgiliydi. Türk Ceza Kanunu’nun (TCK ) 163. maddesi, laikliğe aykırı faaliyetleri, “şeriatçılığı” cezalandırırdı…
Sadece TCK’nın 141, 142, 163 değildi, bu ülkede demokrasinin ayağına vurulmuş zincirler.
311 ve 312 vardı.
“Halkı isyana teşvik”, bu maddelerle cezalandırılırdı.
159 vardı.
Devletin ya da hükümetin ‘manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif’ ettin mi, bu maddeyle seni içeri tıkarlardı…
141, 142 ve 163’leri TCK’dan yok ettiler 1991 başında. Ama görünüşte öyle oldu.
Çünkü bunların yerine eşzamanlı olarak “TMK”yı çıkardılar. Bu kanunla, özellikle 7 ve 8. maddeleriyle ifade özgürlüğünün kolunu kanadını kırmaya devam ettiler, bu defa genellikle bölücülük diyerek…
Sonra 301 geldi… Vd’leri, vd’leri…
Şimdilerde “terör örgütü üyeliği” suçlamalarının geniş bir alanı kapsadığı “terörle mücadele” terörü öne çıkarken “büyük bir terörist patlamasına kaynaklık eden TMK” burjuva egemenliğin ihtiyaçlarını kusursuzca karşılıyor…
Hatırlanacağı üzere ilk kez 12 Nisan 1991’de kabul edilen, 1992, 1993, 1995, 1996, 1999, 2001, 2003 ve 2004 yıllarında değiştirilen, en kapsamlı revizyona 2006 yılında tabi tutulan TMK, 2010’da bir kez daha düzenlendi.
TMK, 20 yıllık ömründe bu kadar değişiklik geçirmesine rağmen demokratik bir hukuk devletinde kabul edilmesi mümkün olmayan hükümlerinden arındırılamadığı gibi, bazı değişiklikler sorunu daha da büyüttü. Örneğin, “Terör Amacı ile İşlenen Suçlar” başlığını taşıyan 4. maddede kapsam 2006 yılında alabildiğine genişletildi. 2005’te yürürlüğe giren yeni TCK’nın “terörle mücadeleyi zaafa uğratacağı” görüşünden de hareket eden 2006 değişiklikleriyle “terör suçlarının” kapsamı genişletildi.
“TMK”, “egemen düzene muhalefeti terör” olarak sunarken; burada bir parantez açıp ekleyelim: Devlet, sınıflı toplumlarla birlikte varlık bulmuş siyasal bir aygıttır; iktidar olarak örgütlenmiş egemen sınıftır. Hâkim sınıfın, ezilen sınıfa boyun eğdirebilmek için baskı aygıtlarına ihtiyacı vardır. Egemen sınıfın emrindeki kolluk güçleri bu ihtiyacı giderir. En gelişkin demokratik geleneklere sahip burjuva devletlerde, sınıf mücadelelerinin en alt düzeyde seyrettiği dönemlerde bile polis, ordu, istihbarat teşkilâtları ve bilumum gizli veya açık şiddet örgütü sistemin bekası için yedekte tutulur. Sınıflar var olduğu sürece devlet kurumu ve siyasal şiddet aygıtları varlıklarını sürdürecektir.
“Devlet terörü” denildiğinde, öncelikle mülk sahibi sınıfın egemenlik aygıtı olan devletin, mevcut düzeni ve siyasi rejimi devam ettirmek amacıyla halka karşı uyguladığı her türlü “sindirme, korkutma, yıldırma” yöntemi akla gelmelidir.
Evet, “TMK” da, “Özel Yetkili Mahkemeler” de “devlet terörü”nün aygıtlarındandır…
Tam da bu noktada DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk’un, “Ortada terör, merör olayı yoktur. Ortada bir isyan hareketi vardır. Bizler ortadaki zulme direniyoruz,” sözlerinin altını çizerken; ezilenlerin ve ezilen ulusların devlet terörüne karşı itirazının, direnişinin, isyanın “terörizm” olmadığının, nihayetinde meşru müdafaa olarak algılanması gerektiğinin altını özenle çizelim…
AKP OTORİTARYANİZMİ
AKP otoritaryanizminin direnen, itiraz eden her şeyi “terörist” ilan eden devlet terörü ile hizaya çekmek istediği ve bunun da ilk elden Kürtleri vurduğu tabloyu Meryem Koray’ın, “… ‘İlerisi’ bir yana, en ‘yalın’ hâliyle demokrasi, hukuk ve adalet aranıyor,” çığlığıyla betimleyebiliriz…
AKP otoritaryanizmi, Gülen cemaatinin, sermayenin ve emperyalizmin ihtiyacı olan bir (KHK örneğindeki gibi[10]) keyfiliğin karşılığıdır!
“Sistemin meşrulaştırılması ve sürdürülmesi ideolojisi olarak muhazakârlık”ın[11]rolüne dikkat çeken Melek Göregenli ile Mustafa Yalçıner’in, “AKP’lileşen devlet… Devletleşen AKP,” vurgusu eşliğinde Selahattin Demirtaş’ın, “AKP bugün sistemin ta kendisidir,” saptamasının altı özenle çizilmelidir.
Tekrarlıyorum: ‘Demokrat Yargı Eşbaşkanı’ Orhan Gazi Ertekin’in, “Türkiye’de devleti ve yeni “demokrasi”nin skandal nitelikteki karakterini anlamak için şiddet, siyaset ve yargının analizleri acilen gerekli,” diye betimlediği AKP otoritaryanizmi, Türk(iye) kapitalizminin gereklerini yerine getiriyor; ekonomisinden, siyasetine ve hukuk(suzluğ)una dek…
Gerçekten de İlhan Cihaner’e göre, “Hükümetin bilirkişi cüppesi giydi”ği tabloda bir zamanlar “Militer zihniyet nasıl kolayca ‘vatan haini’ üretiyorduysa, dini taassubun egemenliğindeki bu zihniyet de aynı kolaylıkla ‘münafık’ üretiyor”ken;[12]Esra Açıkgöz de ekliyor: “Türkiye’de ‘muhalif’ olmak her zaman tehlikeydi şüphesiz. Ancak son yıllardaki uygulamalar, durumun giderek ağırlaştığını, tehlikenin büyüdüğünü gösteriyor. Üstelik sadece ‘muhalif’ler için de değil, AKP iktidarı için kendinden olmayan herkes bu tehlikenin hedefi. Son yıllarda artarak devam eden tutuklamalar, insanların hayatlarını çalan yılları bulan yargılanma sürecini cezaevinde geçirmek zorunda bırakılması başka nasıl açıklanabilir ki?”
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, “Biz AKP hukukunu kabul etmek zorunda değiliz. Bunlar AKP talimatıyla yapılmış işlerdir. Hangi bakan ile savcı önüne KCK dosyasını koyup, tartıştı açıklayın,” diye haykırırken; Diyarbakır Hâkimi Faruk Özsu da, “Tam gaz alaturka adalet” vurgusuyla diyor ki:
“Marx, Hegel’e düştüğü bir şerhte, tarihin tekerrür ettiğini, fakat birincisinin trajik ikincisinin ise komik olduğunu ifade etmişti. Galiba, bizim şu an girdiğimiz durum da tam bu: Yargının trajik dönemi sona erdi. Şimdi komedi döneminin başlarındayız…”
Özetle ezilenler açısından değişen bir şey yok: Askeri vesayetin yerine, polis devleti ikame ediliyor…
“İLERİ DEMOKRASİ”NİN MANZARA-İ UMUMİYESİ
AKP otoritaryanizminin “ileri demokrasi”sinde, Sırrı Süreyya Önder’in ifadesiyle, “Devlet onaylı olmayan her cümle hapse götürebilir”!
Kolay mı?
Dünya standartlarında üç kişiden ikisi hükümlü, 1/3’ü tutuklu iken Türkiye’de tutukluluk oranı 1/2 ve tutuklu sayısı yaklaşık olarak 57 bin civarındadır.
2005’te 52 bin olan tutuklu ve hükümlü sayısı, o yıl TMK’da yapılan değişikliğin de etkisiyle, bugün 125 bine ulaşmış bulunuyor. Hapiste olanların davaları yıllarca sürüyor. Avrupa Konseyi raporlarına göre 2009 yılında hapistekilerin yüzde 34.7’sinin davası hâlen sürmekteyken, bu oran 2011’de daha da artarak yüzde 46’ya çıktı…
Türkiye’de hak ihlâllerine yönelik baskıların arttığı, binlerce kişinin yasal haklarını kullandığı için davalık olduğu, en fazla terör hükümlüsünün de ülkemizde bulunduğu, İHD raporuyla kayıtlara geçti. İHD 2011 raporunda, gazetecilerden “gizliliği ihlâl” suçundan 2005’te 113, 2009 yılında da 2 bin 455 kişinin davalık olduğu, 2011’de ise bu rakamın binlerle ifade edildiği vurgulandı.
İHD’nin hazırladığı raporda Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten 2005’te 5 bin 218, 2009 yılında da 8 bin 251 kişiye dava açıldı. KCK soruşturması kapsamında son 7 ayda, 4 bin 815 kişi gözaltına alındı, bu kişilerden 2 bin 57’si de tutuklandı. 11 Eylül 2001’den bu yana 12 bin 897 kişinin “terör” suçundan mahkûm edildiği Türkiye, dünyada en çok terör hükümlüsünün olduğu ülke hâline geldi…
Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) tarafından hazırlanan rapora göre, İstanbul ve Kocaeli’nde toplam 87, Ankara’da 21, İzmir’de 33, Adana’da 18, Erzurum’da 14 öğrenci tutukevinde bulunuyor. Tutuklu olan öğrencilerin üniversitelere göre dağılımına bakıldığında ise 26 öğrenci ile İstanbul Üniversitesi’nde. Onu 18 öğrenci ile Kocaeli, 11 ile Marmara, 10 öğrenci ile Ege, 8 öğrenci ile Ankara, 7 öğrenci ile Sakarya, 6 öğrenci ile Yıldız Teknik, 3 öğrenci ile Hacettepe Üniversitesi izliyor. Çukurova, Trakya ve Dicle Üniversitesi 2, Gazi, Uşak, Çanakkale 18 Mart, Balıkesir, Siirt, ODTÜ, Eskişehir ve Galatasaray üniversitelerininse birer öğrencileri tutuklu yargılanıyor…
Ayrıca İHD tarafından hazırlanan raporda adil yargılama hakkının ihlâl edildiğinin altı çizildi. İHD İstanbul Şubesi, Türkiye genelinde 2011 yılında 812 işkence vakası tespit edildiğini ve 6 kişinin eylemler sırasında öldürüldüğünü açıkladı. İHD’nin tespitlerine göre ifade özgürlüğü kapsamında 322 kişiye toplam 689 yıl ceza verildi. 251 tutuklu ve hükümlü ağır hastalık nedeni ile tahliye bekliyor. Tutukluluk hâli devam eden gazeteci sayısı 71’e, engellenen web sitesi sayısı 15 bine ulaştı. Cezaevlerinde tutulan 130 bini aşkın kişiden 42 bini tutuklu, 66 bini hükümlü…
Ve İHD Diyarbakır Şubesi’nin verilerine göre de, cezaevinde çocukların sayısı 2 bin 290. Bunların 2 bin 72’si tutuklu, 218’i hükümlü. Yetişkin mahpuslarda tutuklu oranı yüzde 42.4 iken çocuk mahpuslarda tutuklu oranı yüzde 90.4. çocuk mahkûmlardan 550’si çocuk ceza infaz kurumlarında kalırken 1740’ı büyüklerle beraber kapalı cezaevlerinde kalıyor. Kapalı cezaevinde kalan çocuklardan 1457’si tutuklu, 204’ü hükmen tutuklu, 79’u ise hükümlü olarak yatıyor. Çocuk ceza infaz kurumlarında kalma şansını elde etmiş çocukların ise 351’i tutuklu, 60’ı hükmen tutuklu, 139’u ise hükümlü olarak bulunuyor. Jandarma Genel Komutanlığı faaliyet raporlarına göre ise 2005 yılında 7 bin 200, 2006 yılında 6 bin 627, 2007 yılında 7 bin 970, 2008 yılında 16 bin 422 ve 2009 yılında 20 bin 289 çocuk asayiş olaylarında suça sürüklendi…
Evet dalga dalga yükseltilerek, “sürek avı”nı andıran tutuklamaların keyfiliği; tipik Türk(iye) hukuk(suzluğ)udur!
Bu pratikle, savunmaya saldırılıp, avukatları bile içeri alındığı koşullarda; KCK “operasyonları”nın hangi güm kim(ler)i hedef alacağı belli değilken, coğrafyamızda artık hukuktan söz edilemez; yaşatılanlar hukukun sonudur, nihayetidir!
Hukuk, eğer formel olarak “hukuk” olacaksa, insan haklarına dayalı ve kurallarına bağlı olmalıdır…
Eğer hukuk, Türk(iye) örneğindeki üzere doğrusal bir şiddet aygıtına dönüştürülmüşse; bir balyoz işlevinden malûlse; adalet etiğinin alt başlığı değilse; hukuktan değil devlet teröründen söz edilmesi gerekir.
Artık sınıfsal gerçeğini perdeleyen, “biçimsel iddiaları”nı bile çiğneyen, kural/sınır tanımayan bir fütursuzlukla karşı karşıyayız… Mevcut hukuk(suzluk)ta “beyyine külfeti”, yani ispat yükü iddia edene ait değildir artık…
Goethe’nin, “Saldırganca aptallık kadar kötü bir şey yoktur,” sözünü anımsatan adaletten yoksun AKP zorbalığı suçsuz insanlara, hem suçlu hem de “güçlü” pervasızlığın yalanlarıyla saldırırken; önce devrimcileri, yurtseverleri içeri aldılar… Sonra da Ragıp Zarakolu kardeşimiz gibi aydınlar(ımız)ı… Ardından da avukatlar(ımız)ı…
Bu vaziyet-i umumiyeyi, despotizmin çılgınlık hâli olarak nitelemekte hiçbir sakınca ve abartı yoktur…
Bundan sonrası, insan olmanın onur ve ahlâkını yitirmeden nefes alanların; yani AKP zulmünden yana olmayanların; yani farklı olanların zincirlenmesidir…
“Bölücülükle… terörle mücadele”, diyerek, coğrafyamızda askıya alınan özgürlükler, insan haklarıdır!
İfade özgürlüğünün, farklılığın, itirazın “kolunu kanadını” kırarak, “ileri demokrasi”lerinin terörist egemenliğini kurabileceklerini zannedenler müthiş bir yanılgı içindedirler…
“Terörle Mücadele Kanun(suzluğu)u” terörü ile Roma Hukuku yerine Hopa Hukuk(suzluğu)unu ikame eden uygulamalar devlet şiddetin ta kendisidir!
Özetle de “ileri demokrasi” dedikleri, tamı tamına budur, böyledir…
“İleri demokrasi” dedikleri keyfilikte “masumiyeti kanıtlanıncaya kadar herkes suçlu” ilan edilmiştir…
Oysa formel olarak burjuva hukukun ilkesi, “kişi aksi ispat edilene kadar suçsuzdur” olarak propaganda edilir. Ancak gerçekte mahkemeler kişileri daha baştan suçlu ilan edip onun suçsuzluğunu ispat etmesini beklerler. Burjuva devletin bekasını güvence altına alma misyonu olan özel yetkili mahkemeler ise düzen muhalifleri söz konusu olduğunda açıkça düşman muamelesi yaparlar.
Kolluk güçleri istediği anda ve istediği yere baskın yapıyor, herkesi devlet güvenliğini zedelemeye niyetli şüpheliler olarak görüyor, izinsiz aramalar yapıyor, gerekirse tehlikeli gördüklerini gözaltında işkencelerde veya “dur” emrine uymadığı gerekçesiyle öldürüyor. Kolluk güçlerinin her türlü insanlık dışı uygulamalarıyla derdest edilip “içeri” tıkılmış olan düzen muhalifleri, bu defa da özel yetkili mahkemelerin özel yetkilerle donanmış savcılarının insafına bırakılıyor.
Markar Eseyan’ın bile, “Hopa’dan İzmir’e benim adaletsiz ülkem” diye haykırdığı tabloda; Türkiye’deki tutuklu gazeteci Çin’den fazlayken; öne çıka(rtıla)n “Gücün hukuku”dur.[13]
TİHV ile İHD’nin ortak açıklamasında, Ergenekon, KCK, Hopa, Devrimci Karargâh soruşturmalarında gözaltı ve tutuklamaların kitlesel bir boyut kazandığına dikkat çekilirken; İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi Yardımcı Doç. Psikoterapist Murat Paker, “Yargılamanın kendisi bir cezaya dönüştü,” diyor.
Gerçekten de iktidarın yaydığı olağanüstü hâl havası, gerçek suçla mücadeleyi aşarak muhalifleri yıldırma politikasına dönüşüyor.
Galatasaray Üniversitesi’nden Prof. Ahmet İnsel’e göre, uzun süreli tutuklulukların, birbiri ardına açılan siyasi davaların nedeni basit: İktidarın, “terör”le mücadeleyi, siyaseten münafık gördüklerini bastırma, susturma ve yıldırma politikasının kılıfı olarak kullanması. Savcı ve hâkimlerin “güvenlik devleti” refleksleri de çabası…
Yeri gelmişken aktarayım: Rıza Türmen, Türkiye’nin, AİHM’ye taraf 47 devlet arasında insan hakları bakımından sicili en bozuk ülke konumunda olduğunu ve AİHM’de bekleyen 153 bin 850 davadan 16 bin 800’ünün Türkiye’ye ait olduğunu söyledi.
Rusya’nın ardından Türkiye’nin en fazla davaya sahip olan ülke olduğunu belirten Türmen, tutuklamadan kaynaklan ihlâllerle ilgili Türkiye’nin aleyhine 516 karar alındığını ve birinci durumda bulunduğunu söyledi.
Türmen, adil yargılama konusunda Türkiye aleyhine verilmiş 699, düşünce özgürlüğü konusunda 201, toplantı ve gösteri özgürlüğü bakımından 49 ihlâl kararı olduğunu kaydetti.
Özetle liberal Ayşe Hür’ün bile, “Siyasetin ‘Leitmotiv’i Fethullah Gülen” başlıklı yazısında, “Bir çeşit McCharty dönemine giriyoruz. Hemen her sabah yeni bir operasyonla uyanıyoruz. İnternette, basında sansür ve oto sansür kol kola gidiyor. Slogan atan, yürüyüş yapan, yumurta atan, saçını kesen, duvara slogan yazan, elinde kırık şemsiye taşıyan, evinde sol kitaplar bulunduran gençler; konferans veren aydınlar, haber yapan gazeteciler, kitap yazan yazarlar onlarca yıl hapis cezası talebiyle tutuklanıyor. Karakollarda kötü muamele artıyor. Herkes telefonunun dinlendiğinden kuşkulanıyor,” dediği tabloda, bir kere daha tekrarlıyorum: AKP otoritaryanizminin “ileri demokrasi”si, Gülen cemaatinin, başta yükselen “Müslüman” sermaye olmak üzere, sermayenin ve emperyalizmin ihtiyacı olan bir keyfiliğin karşılığıdır!
Bunda şaşırtıcı olan bir şey de yoktur! Çünkü İstanbul Barosu’nun eski genel sekreterlerinden avukat Uğur Yetimoğlu, “Dün devletten yana tavır alan yargıçlar bugün aynı işi hükümet için yapıyor… Değişen yalnızca sanıklar,” vurgusuyla ekliyor: “AKP doğal olarak iktidar süreci içinde yargıyı kendine engel olmaktan çıkarmak amacıyla projeler geliştirdi”!
Olup-bit(mey)en budur özetle; bunu örneklersek…
TÜRK(İYE) HUKUK(SUZLUĞ)UNA ÖRNEK(LER)
ÇHD’nin, “gayri meşru olduğu”na dikkat çektiği özel yetkili mahkemeleri (ki eskiden İstiklal, DGM, sıkıyönetim’di!) ile müsemma Türk(iye) hukuk(suzluğ)unda muhalif olan her şey ve Kürtler “masumiyetini kanıtlamadığı” sürece suçlu konumundadırlar!
Evet 28 Ağustos 1789’da ilan edilen Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin 9. maddesindeki, suçlu olduğu kanıtlanıncaya kadar herkesin masum olduğu öngörüsü Türk(iye) hukuk(suzluğ)u tarafından tersyüz edilmiştir; işte örnekler…
* Faili meçhul soruşturması kritik bir aşamadayken mahkeme 6 özel timciyi serbest bıraktı… 1990’lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetlerin araştırıldığı ve eski MİT yöneticilerine kadar uzanan ikinci Susurluk soruşturması kritik aşamadayken mahkeme eski Özel Harekât Daire Başkanı İbrahim Şahin ve 6 özel timciyi tahliye etti.
Susurluk hükümlüsü Ayhan Çarkın’ın itiraflarının ardından gözaltına alınan özel harekât polisleri Enver Ulu, Ayhan Akça, Ayhan Özkan, Seyfettin Lap, Uğur Şahin ve Ahmet Demirel 11 Ağustos’ta tutuklanmıştı. Uğur Şahin adliyedeyken gazetecilere “Rahat olun, kafanıza takmayın” demişti!
* Odak yasal bir dergi… Che posteri taşımak, Sivas anmasına katılmak, darbeciler yargılansın demek yine suç oldu… Çoğunluğu öğrencilerden oluşan Odak dergisi okuru 7 kişi, “yasadışı THKP/C Direniş Hareketi” adlı örgütün üyesi olmak iddiasıyla tutuklandı.
“Deliller” ise tanıdık: Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın mezarlarını ziyaret etmek, Ernesto Che Guevara’nın resminin yer aldığı pankart açmak, Sivas katliamı protestosuna katılıp “Sivas’ın katili faşist devlettir” pankartıyla yürümek!
* 19 yaşındaki Fırat Barik, Mamak’ta bir tren istasyonunun duvarına “Tek yol devrim” diye yazınca kendini cezaevinde buldu, hakkında dava açıldı. “Terör örgütü üyesi olmak, örgüt propagandası yapmak ve örgüt faaliyeti çerçevesinde mala zarar vermekle (7 kez)” suçlanan Barik’in 36 yıla kadar hapsi istendi!
* Ankara’daki bir tutuklamanın “suç delilleri” arasına, Lenin’e ait ‘Devlet ve İhtilal’ kitap da girince; Avukat Hakan Akarken, 1968 yılında hakkında toplatma ve yasaklama kararı verilen ve 33 yıldır yasaklı olan kitabı satın aldı. Sonra da kitabı yasaklayan Ankara 2. Sulh Ceza Mahkemesi’ne başvurdu ve kararın düzeltilmesini istedi. Mahkeme, başvuru üzerine kararı savcılık arşivine sordu. Yanıt, “1968’de alınan kararın metni 1992’de imha edildi” oldu. Bu yüzden karar düzeltilmedi!
* Hopa iddianamesinde “terör örgütü”nün delili sayılan Lenin’in kitabını, cezaevinin uygun bularak sanığa verdiği ortaya çıktı… Savcılığın “terör örgütü” ve “örgüt üyeliği” suçlamasının dayanağını oluşturan deliller arasında Lenin’in “Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” isimli kitaba da yer verildi.
Tutuklanarak Sincan F Tipi Cezaevi’ne konulan Can Kaya arkadaşlarından savcılığın terör suçunun “delili” olarak nitelediği Lenin’in kitabını istedi. Kitabı, Cezaevi Eğitim Kurulu inceledi. Kurul tarafından uygun bulunan kitap, “görülmüştür” damgası vurularak Kaya’ya teslim edildi.
9 Aralık 2011 günü Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada savunmasını yapan Kaya, piyasada satılan birçok kitabın iddianamede yer aldığına işaret ederek cezaevinde kendisine “görülmüştür” damgasıyla verilen kitabı mahkeme heyetine verdi. Kaya’nın kitabın “dışarıda yasak, cezaevinde serbest olduğunu” söylemesi dikkat çekti!
* Ankara Üniversitesi Edebiyat Bölümü 1. sınıf öğrencisi Bahadır Söylemez ve aynı üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuyan Özgür Alkan isimli iki üniversiteli 12 Eylül’de idam edilen üç işçinin isminin geçtiği pankartı, 13 Mart 2011’de Sıhhiye Meydanı’nda yapılan ‘Nitelikli Sağlık Hizmeti İçin Çok Ses Tek Yürek Ankara Mitingi’nde Sıhhiye Köprüsü’ne asınca bir anda kendilerini örgüt üyeliğinden 25 yıla kadar hapis istemiyle yargılanırken buldular.
Deliller arasında gençlerin üyesi oldukları Mart Kültür, Sanat ve Düşünce Derneği’nin su faturası, “terör örgütü lideri Deniz Gezmiş’i övücü mahiyette kitap”,[14]kartpostal ve takvim, 1971’de toplatma kararı verilmiş Mahir Çayan’ın kitabı, ‘Karanlıkta Dans’ ve ‘Savaş ve Barış’ isimli filmler bulunuyor!
* Samsun Özgürlükçü Gençlik Derneği (ÖGD) üyesi beş kişi için operasyon düzenlendi. 19 Mayıs Üniversitesi’nde öğrenci olan üçü Samsun’da, aynı üniversiteden mezun biri Hatay Samandağ’da, diğeri de İstanbul’da gözaltına alındı. Samsun Cumhuriyet Savcılığı’nın başlattığı soruşturma kapsamında ÖGD’nin dernek binası da arandı.
Şimdiye kadar dernekle ilgili hiçbir soruşturma yürütülmemiş. Burak Duman, Samat Kurtdere, Ali Kaymaz, Peri Çiftçi ve Hasan Fehmi Taylan Görür’ün sabıkası, gözaltına alınmışlıkları dahi yok. Fakat “örgüt üyeliği”yle suçlanıyorlar. Suç delilleri: Hikmet Kıvılcımlı kitapları, Mahin Çayan afişleri, Deniz Gezmiş’li kitap ayraçları!
* Dev-Lis’li Çağdaş Doğsan ‘Uyuşturucuya Hayır’ sloganını duvara yazdığı için 6 ay 20 gün ceza aldı!
* Polis kurşunuyla felç edilen Ferhat Gerçek’e, olay günü polis otosuna verilen zarar nedeniyle dava açıldı… Bahçelievler’de, 7 Ekim 2007’de dergi satarken polisin açtığı ateş sonucunda felç kalan 19 yaşındaki Ferhat Gerçek ve dört arkadaşına, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından tazminat davası açıldı. Emniyet, Gerçek’in felç kaldığı arbede sırasında iki polis aracının 2 bin 242 TL 47 kuruşluk hasar gördüğünü belirtti. Müdürlük, ‘zarar’ın dört yıllık faiziyle birlikte hâlen 15 yıla kadar hapis istemiyle yargılanan Gerçek ve arkadaşlarından tahsil edilmesini istedi!
* İnönü Üniversitesi öğrencileri Ayça Kılınç, Uğur Pektaş, Yusuf Yılmaz, Erkin Kocaman ile eğitim fakültesinden yeni mezun Kubilay Uçucu, üniversite sınavına hazırlanan Sevcan Göktaş Haziran 2011’den bu yana tutuklu. Ölüm orucunda kaybettiği kızının fotoğrafını taşıdığı için yargılanan 57 yaşındaki anne Hatice Harman ise aynı davanın tutuksuz sanığı.
Malatya özel yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianamede, öğrencilerin, “Amerika Def ol. Bu vatan bizim/ Halk Cephesi” pankartı etrafında basın açıklaması yaptıkları, 19 Aralık cezaevi operasyonlarıyla ilgili panele katıldıkları, bildiri dağıtma, afiş yapıştırma, pankart asma, slogan atma gibi eylemlerle propaganda yaptıkları ifade edildi. İddianamede, Güler Zere’nin Elazığ’daki cenaze törenine, Gazi olayları nedeniyle Malatya Haklar Derneği’nde düzenlenen etkinliğe katılmak, Mahir Çayan posterinin altında fotoğraf çektirmek, Grup Yorum konserine gitmek gibi eylemler suç delili olarak gösterildi. Öğrenciler, örgüt üyesi oldukları iddiasıyla Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor!
* İzmir’de karakolda kadına dayak kameraya yansıdı… Savcı; dayak yiyene 6.5 yıl, dayak atana 1.5 yıl istedi… İzmir’de, Karabağlar Polis Karakolu’nda gözaltına alınan Fevziye C’nin götürüldüğü karakolda polis tarafından dövülmesi kamera kayıtlarına yansırken, savcı dayak yiyen kadına 6.5 yıl, dayak atan polislere ise 1.5 yıl hapis istedi!
* Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, başkentteki Hopa eylemine katılan ve polis tarafından kalçası kırılan Halkevleri MYK üyesi Dilşat Aktaş için Konya mitinginde “Polis panzerine tırmanan kız mıdır, kadın mıdır bilemem” diyen Başbakan Tayyip Erdoğan hakkında yapılan suç duyurusuna takipsizlik kararı verdi. Başsavcılık, Erdoğan hakkındaki suçlamanın “görevlerine ilişkin” olduğunu belirterek bunu ancak Meclis’in soruşturabileceğine işaret etti!
* Türkiye’de “haddini bilmez” demenin cezası, 11 ay 20 gün… Konya 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanan sendikacılar, müfettiş Ethem Gürsu’yu eleştirdikleri için ayrı ayrı 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı!
* Çevre hakkında sesini çıkaran ya gözaltına alınıyor ya soruşturuluyor. 17 yaşındaki Leyla’ya da arkadaşlarıyla görüşmeme cezası verildi… Erzurum’un Tortum ilçesine bağlı Bağbaşı beldesinde yapılacak hidroelektrik santralına (HES) tepki için, Tortum Sulh Ceza Mahkemesi 6 Eylül 2011’de düzenlenen oturma eylemine katılarak “görevi yaptırmamakta direnme” suçu işledikleri ileri sürülen 14 kişiye 250’şer lira para cezası ile birlikte adli kontrol kararı verildi. Ayrıca eylemcilerden 17 yaşındaki Leyla Y.’nin, HES’in çalışma alanlarına girmesi ve HES’lere karşı eylemlerde bulunan kişilerle ilişki kurması yasaklandı!
* 20 Ağustos 2007’de uyuşturucu bulundurduğu kuşkusuyla götürüldüğü Beyoğlu Polis Merkezi’nde polis kurşunuyla öldürülen Nijeryalı Festus Okey davasında karar çıktı. Sanık polis Cengiz Yıldız, “taksirle adam öldürme” suçundan 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı…
Karar 16. duruşmada çıktı. 21. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada sanık Festus Okey’i vuran polise mahkeme başkanı 2 yıl, üye hâkim 20-25 yıl ceza istedi. Karar: Taksirle adam öldürmekten 4 yıl 2 ay hapis!
Özgür Mumcu’nun saptama ve sorularıyla toparlarsak:
“Eski Özel Harekâtçılar tahliye edilir, Festus Okey’i öldüren polis memuru tutuksuz yargılanır. Ama Baran ve Ali Deniz ve daha niceleri iki yıldan fazla süredir tutuklu.
Evet Mehmet Ali Ağca, hatırlarsınız bir ara erken tahliye edilmişti. Sadece o mu? Haluk Kırcı kazara erken tahliye edilir, cinayetle suçlanan eski Özel Harekâtçılar tahliye edilir, Festus Okey’i öldüren polis memuru tutuksuz yargılanır ve ala ala dört yıl ceza alır.
Ama Baran Nayır ve Ali Deniz Kılıç ve daha niceleri iki yıldan fazla süredir tutuklu.
Neden?”
HUKUK(SUZLUK)UN “KÜRTÇESİ”
Türk(iye) hukuk(suzluğ)unun, “Cihan Kırmızıgül, hepimizin hikâyesi olmadan”[15]notu düşülen “Kürtçesi”ne gelince bu; Sami Tan’ın, “Kürtçeye sağlanan ‘ölme özgürlüğü’dür,”[16]formülasyonuyla özetlenebilir…
Cihan Kırmızıgül ya da Uğur Kaymaz veya diğerleri… Her şey orta yerde olduğu üzere Türk(iye) hukuk(suzluğu)unda Kürtlere karşı işlenen suçlara neredeyse hiç değinilmez. Kürt illerindeki “faili meçhul” cinayetlerden, köy yakmalara kadar pek çok olay hiç yaşanmamışcasına “hukuki çerçevenin” dışında tutulur.
Kürtlere karşı işlenen suçları görmezden gelen devlet, Fırat’ın doğusundaki Hizbullah gibi illegal yapılanmasını muhafaza ederken; hukuk söyleminde Kürtleri görebilmek mümkün değildir.
Devletin hukuksuzluğu AKP iktidarıyla zirve noktasına ulaşır. AKP iktidarında devletin hukuksuzluğu sadece zulmetmekle kalmaz aynı zamanda dalga geçmeye çalışır Kürt halkıyla…
“Demokratik açılım” yaparken KCK davası açıp Kürt siyasetçileri içeri atar, TRT ŞEŞ’i yayına açarken mahkemelerde Kürtçeye yasak koyar bu hukuksuzluk!
KCK operasyonlarına açık destek verip medya ve muhalefete de çağrı yapan Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, “Bu konuyla ilgili olarak bütün güvenlik güçlerimiz manen destek bekliyorlar” demesi gibi!
Örneğin KCK operasyonlarında 7 bin 748 kişi gözaltına alınıp, 3 bin 895 kişi de tutuklanmışken; ‘Radikal’ yazarı Ezgi Başaran, “KCK operasyonları, hiçbir Kürt’ü söz söyleyemeyecek hâle getirmekle mükelleftir. Yargı siyasallaşmıyor, siyaset yargısallaşıyor,” diyor…
İşte kimi örnekler!
* ÇHD tarafından hazırlanan ‘Sincan Cezaevi Raporu’nda, 2. No’lu F Tipi’nde kalan 60 yaşındaki Besna Özer’in Türkçe bilmediği için tedavi edilmediğine dikkat çekildi…
* Diyarbakır’da BDP’nin düzenlediği eylemlerle 1 Mayıs kutlamalarına katılarak, slogan atıp, marş ve şarkılara eşlik ederek alkışlarla desteklediği iddiasıyla sekiz buçuk aydır tutuklu yargılanan üniversite öğrencisi Rıdvan Çelik, “örgüt üyesi olmadığı hâlde örgüt adına suç işleme, örgüt propagandası yapma ve Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu”na muhalefetten toplam 14 yıl 7 ay hapis cezasına çarptırıldı… Çelik’in avukatı Meral Danış Beştaş, dosya içerisinde yer alan fotoğrafta müvekkilinin ağzı açık şekilde görüntülendiğini fakat o sırada şarkı veya slogan attığının anlaşılamayacağını söyledi!
* Galatasaray Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü öğrencisi Cihan Kırmızıgül (22), Kâğıthane’de bir markete düzenlenen molotoflu saldırıya katıldığı iddiasıyla 22 aydır tutuklu yargılandığı davada tahliye edilmedi. Savcı Mustafa Çavuşoğlu, “şüpheden sanık yararlanır” diyerek davanın 5. celsesinde beraat talep etmişti. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davanın 16 Kasım 2011 tarihli altıncı oturumunda duruşmaya katılan Savcı Hikmet Usta ise 45 yıla kadar hapis cezası istedi!
* Selahattin Demirtaş’ın, 2009’da gelen PKK’nın Barış Grubu hakkındaki konuşmasından ötürü Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan fezleke ile dokunulmazlığının kaldırılması istendi!
* Yayıncı ve yazarının beraat ettiği davada matbaacı tutuklandı… Çetin Basım Yayın tarafından yayımlanan “Anılarla Abdullah Öcalan-Güneşin Sofrasında” kitabı toplatılmış ve yayıncı ve matbaacıya açılan davada yayıncı bulunamamış ve beraat etmişti. Matbaacı Sadık Daşdöğen’i kitabın ve yayınevinin sorumlusu olarak gören mahkemece 1 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.
Berdan Matbaası sahibi Sadık Daşdöğen, 16 Aralık 2011 tarihinde Topkapı’daki işyerinden akşam saatlerinde polislerce gözaltına alındı… Böylelikle de bir ilk yaşandı. Yazarın bulunamadığı, yayıncının beraat ettiği mahkemede matbaacı sorumlu görülerek ceza aldı!
* Gazeteci İlkem Ezgi Aşam toplu mezarlarla ilgili ‘Birgün’de yayımlanan ‘Mutki Kazılarında Cemaat Generali’ başlıklı haber için Bitlis İHD temsilcisi Hasan Ceylan’dan aldığı dört cümlelik görüş nedeniyle, Beşiktaş 10. ağır ceza mahkemesinde görülen davada bir yıl hapis cezasına çarptırıldı!
* Adana’da H.B. ve N.C. adlı 2 çocuk çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı. Kürt çocuklarının tutuklanma gerekçesi ise Türkiye’de Kürtlere uygulanan hukuksuzluğu bir kez daha gözler önüne serecek türden… Mahkeme tutuklama gerekçesini şöyle açıkladı: “Bugünlerde ülkenin içerisinde bulunmuş olduğu bölücü kışkırtıcı faaliyetler göz önüne alınarak her iki şüphelinin de tutuklanmalarına…”
* Polis tarafından vurularak öldürülen Baran Tursun’un babası, Uluslararası Baran Tursun Vakfı Kurucu Başkanı Mehmet Tursun, mahkemede savunma yaparken “Baran Tursun davasında sahtekârlıklar yapıldı” dediği için 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı. Ceza ertelenmedi ve para cezasına çevrilmedi. Üstelik mahkeme, daha önce Mehmet Tursun hakkında verilen ve ertelenen 5 aylık mahkûmiyetin de bu cezaya eklenmesi için diğer mahkemeye yazı yazma kararı aldı. Bu son cezayla birlikte Tursun ailesi fertlerine verilen cezalar neredeyse Baran Tursun’u öldüren polise verilen cezayla eşitlenmiş oldu!
* Kürtçe türkü nedeniyle başlayan bir kavgada Emrah Gezer adlı genci öldürmekten yargılanan özel harekât polisi Serkan Akbulut 19 yıl 5 ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme, Akbulut’a verdiği cezada hem tahrik hem de iyi hâl indirimi yaptı!
* Dersim katliamını anlatan ‘38’ adlı belgeselin “eser işletme belgesi” verilmeyerek yasaklanmasına ilişkin kararın yürütmesinin durdurulmasına Kültür Bakanlığı itiraz etti… Yönetmen Çayan Demirel’in Dersim katliamını anlattığı ‘38’ adlı belgeselin eser işletme belgesi verilmeyerek yasaklanmasına ilişkin süren davada Ankara 7. İdare Mahkemesi’nin verdiği yürütmeyi durdurma kararına Kültür ve Turizm Bakanlığı itiraz etti!
* Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla 19 Ekim 2009’da gelen 34 kişi arasında yer alan 7 kişi hakkında açılan davayı karara bağladı. Mustafa Ayhan, Hüseyin İpek ve Nurettin Turgut 10’ar yıl 10’ar ay, tutuksuz yargılanan Hacı Surgun, Kamil Ökten, Melekşah Soydan ve Fatma İzer de 7’şer yıl 1’er ay hapis cezasına çarptırıldılar. Mahkeme kararında, sanıkların mahkûmiyet gerekçelerini “terör örgütü üyesi olmak”, “örgüt adına suç işlemek” ve “terör örgütünün propagandasını yapmak” olarak açıkladı!
* İçişleri, gösteride öldürülen Şerzan Kurt için “Gitmese ölmezdi” derken yargıya da tazminat hesabında “düşük enflasyon” uyarısı yaptı… Muğla’da Şerzan Kurt adlı üniversiteli Kürt’ün polis kurşunuyla öldürülmesiyle ilgili tazminat davasında savunması istenen İçişleri Bakanlığı, mahkemeye ilginç bir cevap gönderdi. Bakanlık, 1.5 yıldır ‘adam öldürme’ iddiasıyla tutuklu yargılanan polis Gültekin Şahin’in ‘görevini yaptığını’ savundu ve “Kusur Şerzan Kurt’a aittir. Kendisinin o saatte kargaşa içinde bulunmuş olması bu sonucu doğurmuştur” dedi!
Pınar Öğünç’ün, “Farkında mısınız şu an 43 Kürt gazeteci cezaevinde. DİHA muhabiri iki gazeteci kardeş ve artık ‘normalleşen’ durumlar”; Yıldırım Türker’in, “KCK tutuklamalarına karşı can havliyle haykırmak zorundayız. Yoksa eli kulağında, ölüm kazanacak,” uyarılarının altını çizerek toparlarsak:
“Bakın KCK davasına… Cengiz Doğan’ın başına gelenin başka birçok versiyonuyla karşılaşırsınız.
Doğan, 20 Nisan 2009’da KCK Şırnak davası kapsamında Mardin Nusaybin’de bir arkadaşının evine yapılan baskında, ev sahibi arkadaşıyla birlikte gözaltına alındı. Mahkemeye çıktı ve tutuklandı. Yaklaşık 2.5 yıldır Mardin E Tipi Cezaevi onun yeni ikametgâhı.
Biliyorsunuz bu tür ‘ikametgâhlardan’ istenildiği gibi çıkılıp girilemiyor.
Fakat… Yani acaba…
Nusaybin Cumhuriyet Savcılığı, bu evrensel kuralı tam olarak bilmiyor olabilir mi? Cezaevine giren bir kişinin istediği vakit çıkıp, estiği vakit geri dönemeyeceği gerçeğini… Bilmiyor olabilir mi?
Nusaybin Savcılığı’nın açtığı soruşturma şöyle diyor: ‘18 Nisan 2011’de Nusaybin Belediyesi ve Nusaybin BDP organizesinde Mitanni Kültür Merkezi bahçesinde yaşamını yitiren PKK’lıların anması için resim sergisi açıldığı ve mevlit okunduğu tespit edilmiştir. Bu etkinlik esnasında suç konusu olan kimi pankartlar ve resimler asılmıştır. Bu pankart ve fotoğrafların asılması ve bu etkinliğe katılmaları sonucu örgüt propagandası suçunu işledikleri iddiasıyla isimleri belirtilen kişiler hakkında soruşturma açılmıştır.’
Tahmin edin bakalım o isimler içinde kim de var?
Cengiz Doğan. 2.5 yıldır KCK’dan tutuklu olan!
Savcılığın suç unsurlarını saya saya bitiremediği etkinliğin yapıldığı gün de tutuklu olan!”[17]
Evet, YSK’nın Hatip Dicle kararından, 1980-1984 kesitinde Diyarbakır Askeri Cezaevi’ndeki 5000’i aşkın mahkûma işkenceye ve toplu mezarlara ya da KCK’ya uzanan hukuk(suzluk)un ardında sömürgeci keyfiyet yarar…
SONUÇ YERİNE
Hukuk(suzluk)un hafızası yasaların ömrü kadardır; geçicidir; aslolan toplumun ortak hafızasını yaratan, yarınlara taşıyacak olan vicdanıdır, emekten, ezilenden yana olmaktır…
Böyle bir güç adaleti doğrudan tesis eder…
Kürt sorununda ibre saldırılar, baskılar yönünde ilerlemeye devam ederken; öncelikle vicdana ve onu gücüne inanmak, bel bağlamak gerek…
Şovenist hezeyan tam gaz tırmandırılıp, askeri operasyonlar sürerken, birçok yerde ise faşist çeteler polis eşliğinde BDP binalarına ve Kürtlere saldırırken, egemen(lerin) medya(sı) da Kürtlere karşı 90’lı yılları aratmayacak bir dil kullanıyor.
Bunların yanı sıra KCK operasyonları adı altında yürütülen saldırı dalgası hız kazanmış durumda. Düzen cephesi askeri operasyonları tırmandırırken, KCK operasyonları adı altında da Kürt hareketinin siyasi kadrolarını tasfiyeye girişiyor. Nerdeyse Kürt hareketiyle bağı olan herkes TC’nin zindanlarına tıkılıyor.
Gözaltı ve tutuklama furyasının devam edeceğini burjuva medyada çıkan haberlerden anlamak mümkün. Öyle ki, tutuklanan KCK üyelerinin yerine başkalarının atandığı, bu isimlerin de tespit edildiği ve savcılık tarafından takip edildiği söyleniyor. Bu bağlamda Aysel Tuğluk’un da KCK ile ilişkisi araştırılıyormuş. Anlaşılan o ki TC, dışarıda Kürt siyasetçisi bırakmak istemiyor.
Savcılığın “BDP ile KCK yapılanması arasında fiili bir bağlantının bulunduğu anlaşılmıştır” iddiasıyla BDP hakkında kapatma davası açması da gündemde. KCK operasyonlarıyla BDP’nin siyaset yapması zaten fiili olarak engellenmeye çalışılıyor. Belli ki burjuva devletin niyeti bununla yetinmek değil. DTP’den sonra BDP de kapatılarak Kürt hareketi köşeye sıkıştırılmak isteniyor olsa da; Kropotkin gibi, “Koşullar ile uzlaşmak istemiyoruz,” diyerek; Martin Luther King’in, “Dünyada yapılmış olan her şey umutla yapılmıştır,” uyarısını unutmadan; Alain Badiou’nun, ‘Tarihin Uyanışı’ başlıklı yapıtındaki, “Eğer tarihin uyanışı varsa, onu aramamız gereken yer, kapitalizmin barbar muhafazakârlığının ve onun çılgına dönmüş gidişatını korumaya çalışan tüm devlet aygıtlarının gözü dönmüşlüğü tarafında değildir. Mümkün tek uyanış, bir fikrin gücünün kendisinde kök saldığı halka dayalı bir girişimin uyanışıdır,” vurgusu ile şu saptamalarını anımsamalıyız:
“Gerçek demokrasi insanlara ortak yaşamlarını ya da kaderlerini tayin etmek için gerçek gücü veren ve asgari eşitlik sağladığı varsayılan rejimdir. Ama birisi çıkıp da diğerlerinden daha güçlü olduğunu ilan etmeye kalkarsa bunun adına demokrasi denmez…
“Katılımcı demokrasi dünyada yok… Kapitalist ülkelerde seçim demokrasisi zenginlerin, güçlülerin demokrasisidir. Ama demokrasi bu demek değil. 1968’i hatırlıyorum. Herkes sokaktaydı, herkes devrimciydi…”[18]
“Gençliğimizde sahip olduğumuz hayalleri gerçekleştirebileceğimizi düşünürdük. Bugünse yeni hayaller yaratmalıyız…
“Uzun sürecek bir düzensizlik dönemine gireceğiz…
“Modern ekonomi hakikâtlere düşmandır. Hakikât satılacak bir şey değildir. Tanım itibariyle bedavadır…”[19]
“Devrimci siyaseti diriltmeliyiz…”
20 Aralık 2011 14:15:18, Ankara.
N O T L A R
[1] Kaldıraç, No:128, Ocak 2012… 21 Aralık 2011 tarihinde BDP Ankara Akademisi’nde verilen ders…
[2]“Hiç kimse görmek istemeyenler kadar kör değildir.” (J. Swift.)
[3]Jacques Vergès, Savunma Saldırıyor, Metis Yay., 2. Basım, 2009, s.17.
[4]Nuray Sancar, “Masumiyeti Kanıtlanıncaya Kadar Suçlu!”, Evrensel Kültür, No:248, Aralık 2011, s.10-12.
[5]Kürşat Bumin, Hukuksuzluğun Günlüğü, Vadi Yay., 2002.
[6]Platon, Devlet, 359a-c) aktaran: A. Baki Güçlü-Erkan Uzun-Serkan Uzun-Ü. Hüsrev Yoksal, Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yay.
[7]“Hukuk insan haklarına dayalı olmalı; insan haklarının etiğin bir alt başlığı olduğu gözden ırak tutulmamalı ve etiğin, felsefenin bir alt disiplini olduğunun iyice bilincinde olunmalı ve bunun da ötesinde, felsefenin hem bir düşünme bağlamı hem de bir bilgi bağlamı olarak temelde olduğunun farkına varılmalı.” (Betül Çotuksöken, “Felsefe-Etik-İnsan Hakları-Hukuk İlişkisi”, Cumhuriyet Kitap, No:1127, 22 Eylül 2011, s.16-17.)
[8]Selim Fuat, “Tahliyelerin Aynasında Burjuva Hukuku”, Marksist Tutum, No:71, Şubat 2011.
[9]Kerem Dağlı, “Hukukun Üstünlüğü ve Bağımsız Yargı Üzerine”, Marksist Tutum, No:70, Ocak 2011.
[10]AKP hükümetinin 6 aylık KHK yetkisinin bilançosu ağır oldu; 4 Haziran’da ilki yayımlanan 35 KHK ile 154 yasada 258 değişiklik yapıldı. (“AKP’nin KHK Vurgunu”, Cumhuriyet, 6 Kasım 2011, s.6.)
[11]Melek Göregenli, “Sistemin Meşrulaştırılması ve Sürdürülmesi İdeolojisi Olarak Muhazakârlık”, Ekmek&Özgürlük, No:17, Ekim 2011, s.20-21.
[12]Seyfi Öngider, “Minareler Süngü, Kubbeler Miğfer!”, Radikal İki, 11 Aralık 2011, s.3.
[13]Ömer Faruk Eminağaoğlu, “ÖGM’ler Kaldırılmalıdır”, Cumhuriyet, 20 Kasım 2011, s.2.
[14]Ataşehir’de 26 Mart’ta açılan Deniz Gezmiş Parkı’na bir vatandaşın yaptığı ‘Suçluyu övme’ şikâyeti, savcılıkça kovuşturmaya yer olmadığı gerekçesiyle reddedildi. Gerekçede, “Deniz Gezmiş tarihi süreçte siyasi figür olarak yerini almıştır. Güncel hukuk sistemi içinde de süren yargılaması yoktur” denildi. (Gökhan Karakaş, “Deniz Gezmiş İsmi Suç Oluşturmaz”, Milliyet, 17 Temmuz 2011, s.22.)
[15]N. Kübra Akalın-Serbay Mansuroğlu, “Cihan Kırmızıgül, Hepimizin Hikâyesi Olmadan”, Birgün, 15 Kasım 2011, s.9.
[16]Sami Tan, “Kürtçeye Sağlanan ‘Ölme Özgürlüğü’dür”, Tîroj, Yıl:9, No:52, Eylül-Ekim 2011, s.28-29.
[17]Ezgi Başaran, “O Pankartı Astıysa Firar Etti Firar Ettiyse Nasıl Yani?!”, Radikal, 17 Kasım 2011, s.9.
[18]Alain Badiou, “Demokrasi Dediğin Laftır”, Cumhuriyet, 11 Aralık 2011, s.12.
[19]Alain Badiou, “Zaman Sabır Zamanıdır”, Radikal, 9 Aralık 2011, s.34.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s