TARİH BİLGİSİ VE HATIRLAMAK[*]


“İyi insanların toplumdaki olaylara
karşı kayıtsızlığının cezası,
kötü insanlar tarafından yönetilmektir.”[1]
Emekli Büyükelçi Ayhan Atay Kamel’in, “Soykırım kastı yok,” dediği mantık(sızlık)la biçimlenen resmî tarih tahribatı, “Türk Olmak” hâlinin iliklerine dek işlemiştir…
Bunu, “Soykırım var” dediği için katledilen Hrant Dink Davası’nın gidişatında da görebiliriz; bir liberalin, Oral Çalışlar’ın da satırlarına yansıdığı üzere:
“Şu açık: Bu cinayette, ‘devlet güçleri arasında bir işbirliği’ne ilişkin ipuçları merkezi önemde. Trabzon Jandarması, Trabzon Emniyeti, İstanbul Emniyeti, İstanbul Valiliği ve istihbarat kuruluşları Hrant Dink’e yönelik cinayet hazırlığından haberdardı. Cinayete hazırlananlarla Trabzon Jandarması arasındaki ilişkiler, yapılan resmi ‘itiraflarla’ iyice açığa çıktı. Konu, yargının ve idarenin ‘çözüm iradesi’nde düğümleniyor. İşte bu noktaya geldiğimizde karanlık, çaresizlik ve en kötüsü de ‘iç sıkıntısı’ duygusu içinde boğulup gidiyoruz…
Neden böyle?
Hrant Dink cinayeti, belki de 100 yıldır bu ülkeye egemen olan bir sistemin ve devlet anlayışının kolektif iradesini, yani bir ‘ortak bilinç’i yansıtıyor:
Hangi siyasi görüşleri içerirse içersin, ‘devlet iradesi’ bir birliktelik içinde varlığını sürdürüyor.
Katil zanlısıyla çektirilen fotoğraflar elbette tesadüf değildi. Tetikçi babalarına ‘Oğlunuz devlete hizmet ediyor’ diyebilen savcıların, tarihsel bir birikimin sonucunda böyle konuşabildikleri açık.
Hrant Dink cinayeti davası tetikçilerle sınırlı olmaktan çıkmadı, çıkarılamadı.”
Başka türlü olabilir mi?
Elbette olamaz…
Hem de yıllar öncesinden Şevket Süreyya Aydemir, olup bit(mey)eni, “Ermeni-Türk boğuşması” olarak tanımlayıp, “Türk-Ermeni boğuşması ve hesaplaşması, öyle sanıyorum ki, insanlık tarihinin unutulması daha iyi olacak bir sayfasıdır. Bunun ilk ve asıl sorumlusu hangi taraftı? Kimlerdi? Gene sanıyorum ki, bu suallerin cevaplarını araştırmamak ve hikâyeyi ebediyen unutmak daha doğrudur,” diyerek unutuşun labirentlerine mahkûm ederken…
Ancak resmî olmayan tarih unutmaz, unutturmaz…
Unutturmamalıdır da…
“TARİH”
Egon Friedell’in, ‘Yeniçağın Kültür Tarihi/ Kulturgeschichte der Neuzeit’ başlıklı yapıtındaki, “Tarihler, aslında şairler tarafından yorumlanmalı ve kaleme alınmalı!” sözlerini müthiş önemserim…
Tarihin bir de Oscar Wilde’a ait tanımı var: “Tarih, aslında hiçbir zaman olmamışın öyküsünü yazmaktır…”
Bu tanımda elbet ironi var; ama tarihçiliğe soyunmanın temel gerçeklerinden biri de gizli: Bugünden geriye bakarak tarihi yazmaya karar verdiğimizde, önce her birimizin kendi “bugünü”nden yola çıktığını unutmamak gerek.
Bir şey daha: Tarih, geçmişin bohçasını dolduran olgulardan değil, asıl o olgulara yönelik yorumlardan oluşur.
Yorum işin içine karıştığında ise çeşitlilik kaçınılmazdır. Öte yandan, tarihin asıl öneminin kurucu öğesi de işte bu çeşitliliktir. Çünkü tarihi bilme yükümlülüğümüz, yalnızca geçmişte bir şeylerin olup bitmiş olması gerçeğinden değil, fakat o olup bitenlerin “bugün”ümüzü inşa etmiş olması gerçeğinden kaynaklanır.
Kısacası, dünün tarihi üzerine, bugünü türlü boyutları ile çözümleyebilmek amacıyla düşünürken resmî olan, uzak durulması gerekenin de kendisidir.
Evet, evet tarih üzerine yazılan ve söylenenlerin haddi hesabı yokken; tarihin nerede konumlandırıldığı, neyle ilişkilendirildiği ya da nasıl anlamlandırıldığı konusuna kafa yormalıyız.
Hem de, bilgi olan-olmayan ayrımının önem kazandığı; hatta bu ikisinin birbirine karıştığı dünyada, tarihten ne anladığımız ve onu nereye koyduğumuz da dikkatle incelenmeli ve resmî (tarih) vaazlar(ın)dan özenle uzak durmalıyız.
Neden mi?
E. J. Hobsbawm’ın, “Bir ulusu ulus yapan geçmiştir, bir ulusu öteki uluslar karşısında haklı çıkaran geçmiştir; tarihi ortaya çıkaran da tarihçilerdir,” derken dikkat çektiği resmî (tarih) yalanından…
Bilmem bilir misiniz?
Voltaire’in, “Kutsal Roma İmparatorluğu ne kutsaldı, ne Romalı, ne de imparatorluk”; James Joyce’un, “Tarih, uyanmaya çalıştığım bir karabasan,” derken mahkûm ettikleri tam da böylesi bu resmîlikti…
Oysa “Tarihçinin birinci yasası ağzından doğru olmayan tek bir sözün çıkmaması, ikinci yasası ise doğru olan hiçbir şeyi örtbas etmemesi gerektiği”ydi Marcus Tullius Cicero’ya göre…
Evet, sınıflı-sömürücü yapılarda tarihin, tarafsız okunup, yazılamayacağı herkesin malumuyken; bu durumda yapılması gereken gerçeğin örtbas edilmeden, resmî söylencelerine, “sözde” nitelemelerine kurban edilmemesidir…
BİR MİLAT: 24 NİSAN 1915
Soruna böyle eğildiğinizde, resmî yalana rağmen 24 Nisan 1915’in, hepimiz için bir milat olduğunu görürsünüz!
“Nasıl” mı?
24 Nisan, İstanbul’daki Ermeni cemaatinin önde gelenlerinin, aydınlarının tutuklanıp, Çankırı ve Ayaş’a doğru tehcir edilmesinin tarihidir
Tehcirin tanıklarından Alman Protestan Papazı Lepsius’a göre 600, dönemin ABD Büyükelçisi H. Morgenthau’ya göre 500, resmî tarihçi Yusuf Sarınay’a göre 235, gayrı resmî tarihçi Taner Akçam’a göre 180 kişilik bu ilk kafilenin arkası gelecek, İttihat ve Terakki yönetimindeki Osmanlı Devleti 27 Mayıs 1915’te çıkarılan “geçici” kanunla “Tehcir”i resmîleştirecekti.
“Tehcirin, fiilen sona erdiği 4 Ekim 1916 tarihine kadar yaşananlar, kimine göre ‘yol kazası’, kimine göre kırım, kimine göre katliam, bana göre ise, 1948 Soykırım Sözleşmesi’nde tanımlanan ‘soykırım’ suçuna tıpatıp uyuyor,” Ayşe Hür’ün ifadesiyle…
24 Nisan 1915 tarihi, Ermeni halkının zihinlerinin derinliklerine kapkara bir gün olarak geçti. O tarihte Osmanlı İmparatorluğu’nun İttihat ve Terakki hükümetince düğmeye basıldı. İstanbul’da ilk Ermeni tehcirinin (sürgün) startı verilmişti. Ermeni halkının ileri gelenleri, halk önderleri, gazeteciler, yazarlar, şairler, sanatçılar, hukukçular, öğretmenler, siyasetçiler, milletvekilleri, özcesi Ermeni aydınları kuşatma altındaydı…
İstanbul’da gözaltına alınıp tehcire gönderilen Ermeni ileri geleni, Çankırı ve Ayaş’a doğru yola çıkarıldılar. Sürgün yollarında, İttihat ve Terakki hükümeti güçleri tarafından bir çoğu katledildi. Kimisi gözaltında kaybedildi, kimisi ev ve sokak infazlarında, hapishanelerde, idam sehpalarında katledildi.
24 Nisan tarihi, Ermeni ulusu ve dünya halklarının belleğine Ermeni tehciri ve Ermeni soykırımın başlangıç tarihi olarak kazındı.
1915-1917 yılları arasında İttihat ve Terakki yönetimine bağlı Teşkilât-ı Mahsusa çetelerince (dönemin kontgerilla örgütü) 1 milyon civarında Ermeni katledildi… Birkaç yıl süren Ermeni tehciri sonucunda Ermeni halkı Anadolu topraklarından yok edildi.
24 Nisan 1915 tehcir saldırısında Ermeni gazeteci ve yazarlar da katledildi.
Rober Koptaş’ın ifadesiyle, “Eğer Ermeni halkını koca bir beden olarak düşünürsek, 24 Nisan o bedenin başının kesilmesidir. Bahsettiğiniz 230 kişi gazeteciler, aydınlar, hem yazardı… O dönemki Ermeni düşünce dünyasına yön veren insanlardı bunlar, ama aralarından birçoğu da aynı zamanda siyasi aktivist. Yüzde 95’i ellerine silah almamıştır belki ama bir mücadeleye ilham veren insanladır bunlar. 24 Nisan’da bu isimlerin tutuklanması ve katledilmesi hem Anadolu’da yaşananların dünyaya duyurulmaması hem de buna karşı bir mücadelenin örgütlenmemesi için yapılmıştı. Bu süreç İstanbul’da 24 Nisan’dan sonra da dalga dalga devam etti.”
Aydınlara yönelik saldırılar, Ermenilerin soykırıma uğratılmasıyla boyutlandırıldı…
Örneğin Krikor Zohrab, Rupen Zartaryan, Siamanto, Yervant Srmakeşhanlıyan, Armen Doryan, Sarkis Minasyan ve diğerleri… Sayıları 32’yi buluyordu… (Ermeni kaynaklarına göre, öldürülen Ermeni gazeteci ve yazarların sayısının 88 olduğunu belirtiyor.)
Ya gözaltına alındıktan bir süre sonra cesetleri bulundu ya da kendilerinden bir daha haber alınamadı; mezarlarının nerede olduğu da bilinmiyor…
SERMAYE(NİN TÜRKLEŞTİRİLMESİ) BİRİKİMİ
“İyi de neden” mi?
Gayet basit: Sermaye(nin Türkleştirilmesi) birikiminden…
‘Armenian Weekly’de Uğur Üngör’ün ‘Müsadere ve Kolonizasyon: Jön Türklerin Ermeni Mülklerini Ele Geçirmesi’başlıklı bir yazısında işaret ettiği gibi, Türk burjuvazisinin ilkel birikim sürecine öncülük eden, Anadolu’daki tefeci bezirganlık, mütegallibe ve ağalığın derin kökleri 1915 ve sonrası politikalara dayanıyor.
Konuya ilişkin olarak Erol Özkoray da, soykırım inkârcılığının derin köklerine işaret eder…
Mesela 15 Haziran 1915’te Kayseri’de halka açık yerlere asılan resmi duyuru’da şöyle deniyordu: “Bütün eşyalarınızı bırakın -mobilya, yatak yorgan, donanım. Dükkânve işyerlerinizi kapatıp kilitleyin. Kapılarınız mühürlenecektir. Dönünce her şeyi geri alacaksınız. Mülklerinizi ya da değerli eşyalarınız satmayın. Alıcı ve satıcılar aynı şekilde cezalandırılacaktır… Hayvanlarınız dâhil, sahip olduğunuz her şeyin listesini yapıp görevlilere teslim edin ki sonradan döndüğünüzde geri alabilesiniz. Bu ültimatomun gereklerini on gün içinde yerine getirmelisiniz.”[2]
Evet, Osmanlı Ermenilerinin mülksüzleştirilmesiyle, Türk ekonomik milliyetçiliğinin doğuşunu doğrudan ilgilidir.
Çünkü Ermeni soykırımı, esasında, İttihat ve Terakkiciler önde olmak üzere Osmanlı devlet kadroları arasında Türkçülük ideolojisinin güçlenmeye başladığı ve buna bir süre sonra “devleti kurtarma” misyonunun da eklendiği bir dönemde gerçekleşmiştir.
İttihat ve Terakki kadrolarının Anadolu’yu düşman bellenen gayri Müslim unsurlardan temizleme ve Müslümanlık ve Türklük temelinde bir birlik sağlama fikri, ilerleyen süreçte Osmanlı yönetici elitinin egemen anlayışı hâline gelmiştir.
Eklemek gerekir ki, bu anlayış, TC’nin kuruluşu sürecinde ve sonraki dönemde de devlet kurucu kadrolar arasında etkisini sürdürmüştür Nitekim Rum ve Ermeni unsurların el konulan malları, arazileri, servetleri 50’li yıllara kadar uzanan süreçte pek çok Müslüman-Türk toprak sahibini ve tüccarı daha da zengin kılmış ve yeni oluşmaya başlayan Türk burjuvazisinin ihtiyaç duyduğu sermaye birikiminin sağlanmasında önemli bir rol oynamıştır.
BİR BELGE: ÇANKAYA KÖŞKÜ KİMİN?
Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Ankaralı Ermeni Ohannes Kasapyan’ındı ve gasbedildi…
Soner Yalçın’ın ‘Hürriyet’ gazetesindeki bir yazısında Köşkün satın alındığına ilişkin olarak Ohannes Kasapyan’ın torunu Edward J. Cuhacı şu yanıtı veriyordu:
“Sayın Soner Bey,
Bugün ki Hürriyet’teki yukarıdaki başlıklı yazınızı dikkatle okudum ve çok enteresan buldum.
Şu açıklamalarda bulunmak isterdim:
1.Annemin kızlık ismi: ROZ KASAPYAN. Dogum yeri: Ankara 1896-2001.
 Babasının (yani dedemin) ismi OHANNES KASAPYAN Doğum yeri: Ankara 1857-1944
2. Çankaya köşkünü Kaspayan ailesi hiçbir kimseye satmamıştır. Devrin hükümeti yalnız o köşkü değil, bütün mallarını ve mülklerini ellerinden alıp Ağustos 1915 yılında tüm aileyi sürgüne sevk etmişlerdir.
Benim babam (Ankara doğumlu 1887-1930) o tarihlerde ecnebi bir şirketin sahibi olduğu demiryolunda çalışması yardımıyla tüm aileyi Ankara’dan (Konya yoluyla) İstanbul’a kaçırmıştır.
3. Ayrıca Kasapyan ailesinin sahip oldukları mülkler arasında Keçiören’deki bağ evi vardı ve bu bağa da Vehbi Koç ailesi sahip olmuştur. Bundan birkaç sene evvel (belki 15 veya daha fazla) İstanbul gazetelerinden birinde bu bağ evinin resmi çıkmıştı, (bu evi Vehbi Bey müzeye çevirmişti) ve annem rahmetli Vehbi beye bir mektup yazmıştı. Vehbi bey de anneme o bağ evinin renkli bir fotoğrafını yollamıştı.
Annem bu evde çocukluk yıllarını geçirmiştir. Bize daima o günlerden bahsederdi.
4. Ayrıca Ankara’da dedemin ailesi ve kardeşleri kendi paralarıyla bir (Ermeni Katolik) Kilisesi inşa etmişlerdi ki, bu Kilise yakılmış.
5. Dedemin ailesi, kardeşleriyle birlikte Ankara keçisinin tiftiğini (ANGORA WOOL) İngiltere’ye ihraç ederlermiş. Ve, kardeşlerden bir tanesi İngiltere’de Bradford şehrinde yerleşmiş ve Ankara keçisinin tiftiğini İngiltere’de pazarlarmış.
Ben İTÜ’den 1954 senesinde Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldum.
Yedek subaylık görevimi bitirmemi müteakkip evlendim ve 1957 Şubat ayında eşimle Kanada’ya muhacir olarak geldik.
Hamdolsun Ottawa’nın belli başlı mimarlarından biriyim.
Saygılarımla,
Edward J. Cuhacı
OAA OAQ MRAIC
171 Slater Street
Ottawa ON.
Canada K1P 5H7”
Nihayetinde olup-bit(mey)en, sermayenin Türkleştirilmesini hedefleyen ve ona eşlik eden bir soykırımdır…
SOYKIRIM MESELESİ
Ermeni Soykırımı konusunda ilk karşılaşacağınız tepkiden ilki “Sözde” nitelemesi ise, ikincisi de “Belge var mı?” sorusudur…
Olmaz olur mu? Bundan yüz yıla yakın bir süre önce, çoğu İstanbul’da bulunan mahkemelerde 1915 katliamlarından mesul 300 İttihatçı 61 davada yargılandı. Davalar sonuç vermediyse de, ardında dev bir belge külliyatı bıraktı.
Ayrıca “Aradan 100 yıl geçmesine rağmen bu dosyaların kamuoyundan saklı ve gizli tutulması, içeriklerinin önemi hakkında ipucu vermeye yetecek,”[3]düzeydedir…
“İyi de 915’te soykırım kavramı yoktu” denecek olursa!
Evet 1915’te soykırım kavramı yoktu. Buna karşılık, “insanlığa ve uygarlığa karşı suç” ifadesi dünyada ilk kez 1915’te kullanıldı. 24 Mayıs 1915’te, Osmanlı İmparatorluğu ile savaş hâlinde olan Fransa, İngiltere ve Rusya, bir ortak deklarasyon yayımladılar:
“Takriben bir aydan beri Ermenistan’ın Türk ve Kürt halkı, Osmanlı idaresi memurlarıyla birlikte ve çoğu zaman bunların yardımıyla Ermenileri yok etmektedir. Bu tür katliamlar Nisan ayının ortalarına doğru Erzurum, Tercan, Eğin, Bitlis, Muş, Sason ve Zeytun’da ve bütün Kilikya’da yapıldı. Van civarında yüze yakın köy ahalisinin hepsi öldürüldü. Van içinde Ermeni mahallesi Kürtler tarafından ablukaya alındı. Aynı zamanda Osmanlı hükümeti İstanbul’da zararsız Ermeni ahaliye kötü davrandı. Türkiye’nin insanlık ve medeniyete karşı işlediği bu yeni suçlardan dolayı gerek Osmanlı hükümetinin bütün üyelerini ve bu tür katliamlara katılmış bütün memurlarını şahsen sorumlu tutacaklarını İtilaf hükümetleri Babıâli’ye açıkça bildirirler”.
Buna karşı, İttihat ve Terakki hükümeti önce 27 Mayıs 1915’de Sevk ve İskân Kanunu’nu çıkardı. Ardından 4 Haziran 1915’de deklarasyonu yanıtladı. Yanıtta, “önlemlerin hiçbir şekilde Ermenilere karşı olmadığı”, Ermenilerin “kamu düzeni ve huzurunu bozacak hiçbir şey yapmadıkları” ve “bu Ermenilerin hiçbir genel önleme maruz kalmadıkları” iddia ediliyordu!
Yani “Ermeniler bizi sırtımızdan bıçakladılar” demiyordu 4 Haziran 1915’de İttihat ve Terakki hükümeti. Ama 30 Mayıs’ta Meclis-i Vükela mazbatasıyla ve 10 Haziran 1915’de talimatnameyle terk edilen mallarla yakından ilgilenmeye başlamıştı.
Osmanlı Ermenilerine karşı, yani kendi vatandaşlarına karşı Osmanlı hükümetinin aldığı ve kanlı biçimde uyguladığı tehcir kararı, ilk kez “insanlığa karşı suç” kavramının kullanılmasına yol açtı. Ondan önce, 1907’de kabul edilen La Haye konvansiyonunda “savaş suçu” kavramı yer alıyordu. Daha sonra, insanlığa karşı suç, önce Nuremberg Mahkemesi kuruluş nizamnamesinde katletme, yok etme, köleleştirme, tehcir,… olarak, daha sonra Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsü’nün 7. maddesinde daha ayrıntılı biçimde tanımlandı. Aralık 1918’de Osmanlı İmparatorluğu’nda doğrudan Ermeni kırımı suçlarını soruşturmak amacıyla ‘Divan-ı Harbi Örfi’ler kurulmaya başlandı. Bu mahkemelerin bir kısım tutanağı ve bazı kararları o dönemde gazetelerde yer almıştı.
İttihat ve Terakki yöneticileri hakkında açılan ana davada Osmanlı yargıçlarının değerlendirmeleri, “Bizim geçmişimizde böyle şeyler hiç olmamıştır” demeyi mümkün kılmıyor. Ana davada yapılanlar şöyle tanımlanıyor: “Katliam, mülk ve paraları yağmalama, binaları ve vücutları yakma, ırza saldırma, işkence ve edepsizce eziyet…”
Birçok kararda benzer bir değerlendirme yer alıyor: “Yüce İslâm’ın hükümlerinin ve Osmanlı kanunları ve hükümlerinin bildirdiklerine uyarak bütün unsurları (milletleri) yekdiğerinden ayırmayarak ırz ve canlarının muhafazası ve mallarının temini ve kamu hukukunun her çeşit tehlike ve ihlâlden korunması, devletin bütün memurlarının ilk vazifelerinden bulunduğu hâlde…”
Örneğin Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’e yönelik suçlama çok açık: “Tehcir emrolunan Ermenilerin acize kadınlarına ve yaşı küçük erkek ve kız çocuklarına varıncaya kadar, resmi olarak bildirilen emirlerdeki istisnaları bile gözetmeksizin tehcir için sevk edildikleri kafileleri oluşturanların hepsini paraları ve kıymetli eşyalarından ayırdıktan sonra, kişi hukukunu dikkate almaksızın,..”
Ardından tehcir edilenlerin “müdafaa imkânını ortadan kaldırmak için erkeklerin kollarını bağlatarak tasarlanmış ve uygulama şekli belirlenmiş olan faciaların yapılmasına meydan vermek” gibi suçlar sıralanıyor.
“Hissiyat-ı insaniye ve medeniye ile her ne şekilde olursa olsun bağdaşmayan ve İslâm’ın huzurunda keba’ir cinayatdan (büyük suçlardan) sayılan öldürme çeşitlerine, çapulculuğa ve yağmalara sebebiyet vermiş oldukları”nın şahitler ve delillerle kesinleştiğine Yozgat mahkemesi karar veriyor. Ayrıca, zanlının bütün Müslümanların Ermeni milletine karşı katliamda bulunmalarını doğal ve gerekli gördüğünün anlaşıldığı belirtiliyor.
Bunlara ne denilebilir?!
Devam edelim: BM ‘Soykırım Sözleşmesi’ni kaleme alan Yale profesörü Raphael Lemkin’in, soykırım konusuna ilgisinin nasıl başladığını sorusuna cevabı şöyle: “Geçmişte pek çok kez meydana geldiği için soykırım konusuyla ilgilenmeye başladım; soykırım Ermenilerin başına geldi, Ermenilerden sonra Hitler harekete geçti.”
Lemkin, yayımlanmamış otobiyografisinde Ermeni meselesinden bahsediyor, Osmanlı Ermenilerinin yok oluşunun üzerinde yarattığı kalıcı etkiyi anlatıyor. BM ‘Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesine dikkatle bakacak olursanız eğer, Lemkin’in 1915’te Ermenilerin başına gelenleri bu tanımın içine yedirdiğini de görürsünüz.
Şöyle der BM Sözleşmesi: “Bu sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur: a) Gruba mensup olanların öldürülmesi; b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi; c) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek…
Türkiye’nin resmi tezi, ‘tehcir’ sırasında 300-500 bin Ermeni’nin telef olduğu yönünde ya, işte bu telef olma hâli “c” fıkrasına giriyor. Özellikle de Talat Paşa’nın 6 Temmuz 1914 tarihinde Meclis’te yaptığı konuşmayı göz önüne alacak olursak…
Rumların neden ‘Zor’ bölgesinde iskân edilmediğini açıklarken Talat Paşa “muhacirleri… oralara gönderip çöllere serpecek olsaydık oralarda cümlesi açlıktan öleceklerdi…” diyor. Ve aynı Talat Paşa sadece 10 ay sonra Ermenilerin Zor bölgesine tehcir edilmesine karar veriyor. Çok açık ki Talat Paşa bu ‘tehcirin’ ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu…
Velev ki bu “tehcir” sırasında toplu infazlar yapılmamış, insanlar teknelere doldurulup Karadeniz’de boğulmamış, yollarda Teşkilâtı Mahsusa’nın sırf bu iş için hapishanelerden topladığı katil sürülerinin saldırılarına ve tecavüzlerine uğramamış olsunlar, sadece bu “tehcirin” kendisi korkunç bir şey değil mi?
TÜRKLEŞTİREN RESMÎ TARİH
Bunlar böyleyken; Mehmed Emin Yurdakul’un dizelerinde, “Ben bir Türküm dinim cinsim uludur/ Sinem özüm ateş ile doludur,”diye haykıran Türk(leştiren) resmî “Tarihimizi hep inkâr üzerine, yok saymak üzerine kurduk…”[4]
Ayrıca “Ermeni soykırımı, Türk toplumunun kolektif sırrıdır ve soykırım toplumsal hafızamızın ‘kara deliğine’yollanmış durumdadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri, sağcısı, solcusu, Müslümanı, Alevisi, Kürdü ve Türkü ile bu konuda kolektif bir ‘suskunluk koalisyonu’yaratmış bulunuyoruz. Ara sıra bizi dışardan rahatsız edenlere duyduğumuz kolektif toplumsal öfkemizin nedeni budur,” Taner Akçam’ın da ifadesiyle…
Türkiye’de en tehlikeli durumlardan biri “kolektif isteri”ye tutulmaktır ki, genellikle 1915 rakamı ve Ermeni sözcükleri yan yana geldiğinde böyle olur. Akıl, mantık, gerçeklik duygusu, itidal, her şey bir yana savrulur. Çünkü karşınıza Türk(iye) sermayesinin ilkel birikim suçları saçılır… T.“C” gerçeği dikilir…
Söz konusu “kolektif isteri” hâli, milliyetçilik ve resmî ideoloji alt başlığında her şeyi ve herkesi içinde sorgusuz sualsiz çeken bir girdaptır. Zaten, “1915’te olan düpedüz soykırım tanımı içindedir”, derseniz, Demokles’in kılıcı olarak sallanan TCK’nın 301. maddesinin tehdidi altındasınızdır. Ve TCK’nın 301’i ihlâl ettiniz mi “Tertemiz Türk tarihi” yalanı yerle yeksan olur…
1915 Ermeni Soykırımı’ndan 1923 Rum mübadelesine, 1926 Şeyh Said bastırmasına, 1938 Dersim katliamına, 1942 Varlık Vergisi faciası, 6-7 Eylül 1955 saldırılarına uzanan kanlı uluslaşma tarihi ortaya çıkar!
Geçerken bir not: 1925’te Artvin’de 400 kadar köy isminin değiştirilmesiyle başlayan, Doğu Karadeniz’de devam eden Türkçeleştirme sonucunda bugüne değin 12 binden fazla Kürtçe, Rumca, Ermenice, Arapça, Çerkesçe, Lazca, Gürcüce, Tatarca yer ismi değiştirilmiş köy, mezra, belde, bucak, ilçe ve illere Türkçe isimler verilmiştir. İçişleri Bakanlığı kayıtlarına göre 1981 yılına kadar 11 bin 931 köyün, 1981 yılı sonrasında 280 tanesinin daha adı değiştirilmiş…
YAPILANLAR, OLANLAR!
“1915’te ne oldu”nun yanıtlarından biri, 1881-1937 arasında yaşamış bir tarihçi, şair, yazar ve asker Ahmet Refik Altınay’ın, 1919’da kaleme aldığı ‘İki Komite İki Kıtal-Kafkas Yollarında’ başlıklı yapıttır. Kitapta, Altınay’ın bir gözlem heyetiyle gittiği Anadolu’dan izlenimleri yer alır.
Altınay, İttihatçı yönetimi eleştiren ve Ermeni tehciriyle gelişen felaketleri anlatan kitabına şöyle başlar: “Hiçbir zamanda Osmanlı milleti kendi fertleri tarafından bu derece zalimce bir haksızlığa uğramamıştır. Hiçbir devirde Osmanlı devleti dört beş zorbanın eşkıyalığı yüzünden bu derecede acıklı bir felakete uğramamıştır…”[5]
Altınay, 1915’i de şöyle değerlendirir: “Nihayet Ermenilerin Van katliamı, askeri hareketlere engel oluşturmaları, İttihatçıların milli gayeleri için mühim bir fırsat ortaya çıkardı. Adil ve kuvvetine güvenilir bir hükümetin böyle bir vaziyet karşısında yapacağı şey, hükümet aleyhine isyanları gerçekleştirenleri cezalandırmaktı. Fakat İttihatçılar Ermenileri imha etmek ve bu suretle Vilayat-ı Sitte (altı il) meselesini de ortadan kaldırmak istediler. Fakat en masum, en günahsız, hiçbir suçları olmadığı hâlde tehcir felaketiyle mahvolan Ermeniler, Bursa, Ankara, Eskişehir ve Konya vilayetlerinde yaşayanlardı.”
Olanlar konusundaki bir diğer örnek de Osmanlı Mebusan Meclisi’nin üyelerinden, milletvekili, etkili bir hatip, kuvvetli bir kalem ve birikimli bir avukat olan ve bir konuşmasında, “Ben sosyalistim, inanmış bir sosyalistim. Sosyalist ne hayduttur ne de terörist,”diye haykıran Krikor Zohrab’tır…
1908’de ilan edilen 2. Meşrutiyet’in önemli isimlerinden Zohrab’ın sözleri, ölüm yolculuğuna çıkarıldığı 1915’de, “sözüm ona” yargılanmak amacıyla oradan oraya dolaştırıldığı sırada söylemişti.
24 Nisan 1915 günü çok sayıda Ermeni aydını İstanbul’da tutuklanmış ve sürgüne gönderilmek üzere yollara çıkarılmıştı. Nesim Ovadya İzrail, ‘1915 Bir Ölüm Yolculuğu Krikor Zohrab’[6]kitabında onun tutuklandığı geceyi şöyle anlatır:
“2 Haziran Çarşamba gecesi Zohrab Efendi tevkif edildiği gece, Cercle d’Orient Kulubü’nde Talat Paşa ve Halil Bey ile kâğıt oynamış, oyun gece yarısına kadar devam etmiştir. Zohrab Efendi gitmek için ayağa kalktığı sırada Talat Paşa da kalkmış ve Ermeni mebusa yaklaşarak yanağından öpmüştür…”
Bu öpücüğün Krikor Zohrab’a kondurulmuş bir ölüm öpücüğü olduğu sonra anlaşılacaktır. Dahiliye Nazırı Talat her iki Ermeni milletvekilinin tutuklama emrini iki gün önce imzalamıştı.
Zohrab’ın o gece evi basıldı ve tutuklandı. Kendisi gibi milletvekili olan ve tutuklanan Varteks Ohannes Serengülyan ile birlikte Anadolu’ya doğru uzun bir yolculuğa çıkarıldı. O şehirden o şehre hasta hâliyle nakledildi.
Sonrasını Nesim Ovadya İzrail’in kitabından izleyelim: “19 Temmuz 1915 sabah 4’te Urfa’da Zohrab ve Varteks Efendilerin kaldıkları otelin önüne iki at arabası ile iki atlı jandarma gelir… Diyarbakır’a götürmek üzere yol çıkılır… Şeytan Deresi’nin aktığı vadiye vardıklarında, etrafları silahlı bir çete tarafından çevrilir… Silahlı çetenin başı olan Çerkez Ahmet ve yardakçıları… kafileyi durdururlar ve jandarmalara onlara verilen görevlerine uygun olarak, kurbanlarını bırakıp Urfa’ya dönmelerini emrederler. Eşkıyalar, tutuklu ve sürgünleri arabadan indirerek, onları bir metre uzunluğundaki demir kazıklarla zemine çivilerler. …saçlarını yolduktan ve çeşitli işkenceler yaptıktan sonra kafalarını keserler.
Sonunda onları çırılçıplak soyup uzuvlarını keserler…
7/20 Temmuz günü Urfa pazarında Zohrab’ın altın saati ve yüzüğü satışa çıkarılmıştır bile…
Tabii cinayet gizlenir. Urfa Belediye doktoru Tahsin, Zohrab’ın kalp krizinden öldüğüne ilişkin rapor yazar. Suriye Valisi Cemal Paşa da elebaşı Çerkez Ahmet ve adamlarını bu cinayet nedeniyle astırır…”
Nihayet Ahmet İzzet Paşa hükümetinde Şûra-i Devlet (Danıştay) başkanı olarak görev yapan Reşit Akif Paşa, 21 Kasım 1918 günü Ayan Meclisi’nde (senatonun karşılığı) 1915 dönemini ele alan konuşmasında şunları söyler:
“25-30 güne vasıl olmayan (İzzet Paşa) kabine(sin)deki yakın dönemdeki hizmetinde öğrendiğim bazı gizli şeyler vardır. Bu cümleden olmak üzere tuhaf bir şeye tesadüf ettim. Bu tehcir emri resmi olarak mahut Dahiliye Nazırı (Talat) tarafından verilmiş, vilayetlere tebliğ edilmiş. Bu resmi emri takiben ise çetelerin koşup melun vazifelerini yerine getirmeleri için Merkez-i Umumi (İttihat Terakki yönetimi) tarafından uğursuz emirler her yöne tamim (emir) olunmuştur. Binaenaleyh, çeteler meydan almış ve mukatale-i zalime (zalim katliam) yüz göstermiştir.”[7]
Ancak burada, yapılanlar ve olanlara ilişkin bir parantez açarak, soykırım karşıtı “Bizim Türkler”i de anımsatmak gerekir…
Ermeni komşularını evinde bir yıl saklayan Urfalı Hacı Halil’in, sekiz kişiye fazladan ekmek almak için neler yaptığını, evinin kapısını kapattığı anda, dışarıdaki dünya hakkında neler hissettiğini, içinde yaşadığı toplumla ilişkilerinin nasıl değiştiğini, Ermenileri evlerinde saklayanlar için çıkarılan ölüm fermanına ilişkin yaşadığı korkuları bilmiyoruz…
Sadece Hacı Halil’i değil, tehcir emirlerini yırtıp atan, bu nedenle idam edilmiş ve sürgüne gönderilmiş şerefli Osmanlı bürokratlarını da tanıyacağız. Konya Valisi Celal, Ankara Valisi Hasan, Kastamonu Valisi Reşit, Basra Valisi Ferit, Yozgat Valisi Cemal, Kütahya Valisi Faik, Basra Valisi Bedii, Lice Kaymakamı Hüseyin, Batman Kaymakamı Sabit beyler…
BİLİYOR MUSUNUZ: “ERMENİ OLMAK” NEDİR?
Türkiye’de, soykırıma uğradığı hâlde “Ermeni olmak”, “ayıp”tır, gizlidir…
Oysa hemen herkes çevresinde bir veya daha fazla tanıdığının Ermeni soyundan geldiğine tanıktır. Ama uzun yıllar Ermeni ya da Ermeni asıllı olduklarını gizlemek zorunda kalmışlarıdır.
Sami Hazinses’in Ermeni, adının ise Samuel Uluç olduğunu ölünce öğrendik!
Hrant Dink’in Taksimspor’da oynadığı TFF lisansındaki adı Fırat Dink’ti!
Asu Maralman’ın da Ermeniliği bilinmiyormuş. Asıl adı Silvia Anait Bursalıoğlu, Nona Bella diye tanıdığımız popüler müzik sanatçısının kız kardeşi. Savaş sırasında bir İngiliz yetimhanesinde büyütülmüş ve Mercedes isimli bir annenin üçüncü çocuğuymuş, önce Silvia Bella adıyla şarkı söylemişse de sonradan ismi Asu Maralman yapılmış. Fakat asıl önemlisi 1977 yılında bir gazete onun Ermeni olduğunu yazınca sanatçının ne hissettiği: “O an kendimi suçlu gibi hissettim”diyor Silvia Bursalıoğlu!
Kabahatli olan sadece soykırımcı devlet değil, Türk toplumunda Ermeni düşmanlığı var. Hem Ermenileri kes, hem de katlettiğin soya karşı yüz yıldır düşmanlık et. Bu toplumda onlara “Ermeni dölü”diye küfredilir. Mütareke yıllarında işbirlikçi gazeteci Ali Kemal’e Artin Kemal denilirdi…
Bu konuda müthiş hazin ve yargılayan tanıklık(lar) söz konusu…
‘Hrant Dink Vakfı’nın derlediği ‘Sessizliğin Sesi Türkiyeli Ermeniler Konuşuyor’ başlıklı yapıt, resmi tarihin söyledikleriyle sağır kulaklara, kör gözlere, suskun dillere İstanbul’dan Malatya’ya 15 Ermeni’nin anlattıklarıyla haykırıyor…
Birincisi: “Anneannemin kütükteki adı Memdu­ha Helvacı. 1957’de, ben yedi yaşındayken öldü. Yozgat Mecidiye’den kağnılarla, faytonlarla götürmeye başlamışlar. Bir derenin kenarına getirmişler, başlamışlar orada katliama. Anneannem 15 yaşında o zaman, annesinin elini bırakmıyor. Bırakmayınca eline baltayla vuruyorlar, annesinin kolu elinde kalıyor, kanlar yüzüne sıçrıyor ve bayılıyor. Ölü sanıyorlar, bırakıyorlar. Anneannem gece yarısı uyanıyor, cesetlerin arasında. Yürümeye başlıyor. Bir subay karısı annemi altı ay saklıyor, küpün içinde. Kocasından gizli altı ay bakmış…”
İkincisi: “Babam dedi ki ‘Sana gâvur diyecekler, öbürlerine de diyorlar ama seslerini çıkarmıyorlar. Seni öldürmezler, dayağını ye, sesini çıkarma, gel evine. Bir yerin kırılsın da sesini çıkarma.’ Bu bilinci babam bana verdi. Öyle dayak yiye yiye büyüdüm. Yedi-sekiz yaşlarında iken büyük adamlar beni kulaklarımdan tutup yere vuruyorlardı, ‘Gâvurdur, kemiği kırılmaz, sağlamdır’ diyorlardı. Bizim orada bir uçurum (Tehtameterxanê) vardı. Oradan insanlarımızı atmışlardı, kemikleri üst üsteydi, beni o uçuruma götürürlerdi. ‘Dedelerinin kemiği orada, seni de oraya atacağız’ diye tehdit ederlerdi…”
Üçüncüsü: “1920’lerde de Gümüşhacıköy’de katliam oluyor ama bu daha sınırlı. Topal Osman’ın çetesi Amasya’ya geliyor ama asıl katliamı Merzifon’da yapıyorlar. ‘Gümüşhacıköy’e de gelelim mi?’ diye haber gönderiyorlar. Gümüşhacıköy’deki eşraf da ‘Burada pek Ermeni kalmadı, gelmeyin’ diyor. Bu arada zaten eli silah tutan genç, gürbüz Ermenilerin hepsi öldürülmüş Gümüşhacıköy’de. Babama ‘Sen sarık sar, git bağda üç-beş gün saklan’ diyorlar. Annemle anneannemin ellerine de birer Kuran tutuşturup Kuran kursuna yolluyorlar. Onlar da çete bölgeden uzaklaşana kadar öyle yaşıyorlar…”[8]
Dördüncüsü de; sadece belgeler için bile bir referans kitabı olarak görülebilecek ‘Alman Belgelerinde Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler’[9]başlıklı yapıt…
Ve nihayet biliyor musunuz?
Antepli Ermenilerden Avedis, 1915’te yaşanan “Büyük Felaket”ten sonra Arjantin’e giderken yanında kanunuyla birlikte Anadolu ezgilerini de götürdü…
Arapgir, Maraş, Malatya, Van… Anadolu’nun bu şehirleri Ermenistan’ın başkenti Erivan’a bağlı yerleşim birimleriyle adaş… Bu insanlar Anadolu’yu terk ettiklerinde arkalarında bir cenneti bıraktıklarını bilerek kuruyorlar bu semtleri, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilerek…
Son bir şey daha tarih bilgisi ve hatırlamak konusunda: “Bilgi iki çeşittir; bir konuyu bilmek, o konuyu nereden öğreneceğini bilmek,” der Samuel Johnson…
Sözümün başında, Oscar Wilde’ın, “Tarih, aslında hiçbir zaman olmamışın öyküsünü yazmaktır,” deyişini aktarmıştım.
Türk resmî tarih yazımı, bunu tersinden doğrular: olmuşu “olmamış” göstererek, bunun yetmediği yerde önemsizleştirerek, kurbanı “suçlu” ilan ederek…
Bunu yaparken de bir yandan toplumun bilincini biçimlendiriyor, ama bir yandan da gayrımüslim malları üzerinde oturan bir serveti, bir sermaye birikimini haklılaştırıyor.
Şu hâlde bu tarihi “yapıbozmuna” uğratmak, yani bu topraklarda işlenen “Soykırım” suçunu haykırmak, yalnız resmî tarihle değil, aynı zamanda Türkiye kapitalizmiyle hesaplaşmak anlamına gelecektir.
“Halkların kardeşliği”, kof bir slogandan ibaret değilse eğer, böylesi bir hesaplaşma, zorunludur…
14 Ocak 2012 13:28:10, Ankara.
N O T L A R
[*] İpek Yolu Haber Gazetesi (Van), 19 Ocak 2012; İpek Yolu Haber Gazetesi (Van), 20 Ocak 2012…
[1]Platon.
[2]Uğur Ümit Üngör and Mehmet Polatel’in, Confiscation and Destruction: The Young Turk Seizure of Armenian Property, London/New York: Continuum, 2011.
[3]“Tehcir ve Taktil” Divan-ı Harb-i Örfi Zabıtları… İttihad ve Terakki’nin Yargılanması 1919-1922… Derleyenler: Vahakn N. Dadrian- Taner Akçam…, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay., 1 baskı, Aralık 2008.
[4]Taner Akçam, “Tarihimizi Hep İnkâr Üzerine, Yok Saymak Üzerine Kurduk”, Sesonline, 25 Mart 2010.
[5]Ahmet Refik Altınay, İki Komite İki Kıtal-Kafkas Yollarında, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2010, s.3.
[6]Nesim Ovadya İzrail, ‘1915 Bir Ölüm Yolculuğu Krikor Zohrab, Pencere Yay.
[7]Meclis-i Ayan Zabıt Ceridesi, Devre: 3, İçtima senesi 5, Cilt 1, Ankara TBMM Basımevi, 1990, s.117, aktaran Ayhan Aktar, Türk Milliyetçiliği, Gayrimüslimler ve Ekonomik Dönüşüm, İletişim Yay., 2006, s.85.
[8]Berrin Karakaş, “… ‘Sessizliğin Sesini’ Dinle…”, Radikal, 30 Aralık 2011, s.38.
[9]Serdar Dinçer, Alman Belgelerinde Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler, İletişim Yay., 2011.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s