SÜRDÜRÜLEMEZ (VE GELECEKSİZ) CUMHURİYET[*]



SÜRDÜRÜLEMEZ (VE GELECEKSİZ) CUMHURİYET[*]
SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER
“Şükür olsun ki her şey
var olandan ibaret değil.”[1]
“Bazı yıkılışlar, daha parlak
kalkışların teşvikçisidir.”[2]
Bastırılmış, hâlâ da bastırılan gerçeklerin “gizli tarihe” eşitlendiği coğrafyamızda, “Cumhuriyet”i konuşmak ya “resmî” yalana katılmak ya da ona başkaldırmaktan başka bir imkân sunmaz biz(ler)e.
Yalan egemendir; çok-veçheli zenginliğiyle binbir kılıkta karşımızdadır. Gün gelir kalpak takar; gün gelir türban; kimi zaman Türk-İslâm sentezcisidir, bazen de liberal “demokrat”lık demogojisine sarılır…
Biçimi ne olursa olsun “Cumhuriyet” yalanının tanrısı kapitalizmdir.
O hâlde “Cumhuriyet”i konuşmak, sadece bir siyasayı değil; bir siyasal iktisadı; onun kanlı konsantrasyon ve santralizasyon tarihinden, yani sermayenin Türkleştirilmesinden söz etmektir.
Eğer “Cumhuriyet”i böyle konuşmazsak; F. Dostoyevski’nin, “Eskiden cahil olmak ayıptı, şimdi insanlar cehaletleriyle övünüyorlar,” betimlemesinin muhataplarından olmayı kabullenmişiz demektir.
Bu kadar da değil! Ayrıca Ludwig Andreas Feuerbach’ın, “Dogma, apaçık ki, düşünme yasağından başka bir şey değildir,” saptamasıyla betimlediği dogmatizme teslim oluruz.
“Yöntem” konusundaki saptama(mız), neyi nasıl kavradığımız kadar, ne biçimde ve niçin sunacağımızı işaret etmesi açısından da gerekliydi.
Bu belirlemeyle gelelim soru(n)lara…
Soru 1: Cumhuriyeti nasıl tanımlarsınız? Cumhuriyet bir kopuş mu süreklilik mi? Cumhuriyet bugünün Türkiye’sinde ne ifade etmektedir?
Her “tanım” elbette eksiklidir; ancak bir “tanım” yapılacak ise eğer, orta derece gelişmiş kapitalist, semi-periferide yer alan alt-emperyalist bir siyasal iktisadın eseridir T.“C”; ve de Walter Benjamin’in, “Her medeniyet belgesi aynı zamanda bir barbarlık belgesidir,” saptamasındaki tanımla birebir uyum içerisindedir…
İkincisine gelince; özde tarihsel ve mantıksal bir sürekliliktir “Cumhuriyet”; ancak biçimsel açıdan da “kopuştur”…
“Bugünün Türkiye’sinde ne ifade etmektedir,” sorusunun yanıtı olan üçüncüye gelince; öncelikle kime sorulduğuna göre değişik yanıtlar almanın mümkün olduğu göz ardı edilmeden; “En bilge şey zamandır. Çünkü her şeyi ortaya çıkarır,” diyen Thales’in uyarısı anımsanmalıdır…
Aslında “Cumhuriyet ne ifade ediyor?” sorusuna “Kim(ler) için?” sorusunun da eklenmesi gerek.
Bu soruya öteki(leştirilen)ler açısından yanıtlar verebiliriz; mesela azınlıklar…
1.i) AZINLIKLAR (MI?)!
“Varlığımız Türk varlığına armağan olsun!” demekten başka hiçbir seçenekleri olmayan Onlar için “Cumhuriyet” 12 Kasım 1942’de çıkarılan 4305 sayılı Varlık Vergisi Yasası’dır; Tahakkuk ettirilen vergiyi ödeyemeyenler için de ısının bazen sıfırın altında 30’lara kadar düştüğü Aşkale’deki insanlık dışı koşullar, 21 insan hayatını kaybetmesi, yaşamların alt üst edilmesidir…
Sonra Yunan yazar ve senarist Petros Markaris’in, 6-7 Eylül 1955 tarihinde Heybeliada’da yaşadıklarını anlattıkları ve ötesidir…
Ayrıca klarnet sanatçısı Hüsnü Şenlendirici’nin, “Roman açılımı”yla ilgili olarak “Biz Romanlar olarak açılımı kendi içimizde yaptık, Türkiye’de Türk vatandaşı gibi yaşayarak,” sözlerine yansıyan asimilasyondur
Veya Türkiye Katolik Piskoposlar Kurulu Başkanı ve İzmir Başpiskoposu Ruggero Franceschini’nin, Anadolu’daki Hıristiyanların “aşırı milliyetçiler ile dindar fanatiklerin işbirliği hâlinde hazırladıkları karanlık tuzaklar”ın kurbanı olduklarına ilişkin belirlemesidir.
Ya da daha geçenlerde Gökçeada’daki Panagia Rum Ortodoks Mezarlığı’na gece yarısı saldıran kimliği belirsiz şahıslarca 78 mezar taşını kırılmasıdır.
Kolay mı? Devlet Bakanı Faruk Çelik’in, din derslerinde Aleviliğin öğretilmesi konusunu anlatırken “Niye gavurun dini Hıristiyanlığı öğreniyoruz da, Aleviliği öğrenmeyeceğiz,”diyebildiği bir iklimde yaş(atıl)ıyoruz!
“Yaşar Kemal’in romanlarının büyük çoğunluğu, cumhuriyet dönemindeki haksızlıkları ve adaletsizlikleri anlatır. Jandarma zulmünü anlatır. Bir destan, bir ağıt gibi…”, diyor Oral Çalışlar. Ve devam ediyor:
Güneydoğu’da 29 Kürt isyanında neler oldu biliyor muyuz? Dersim’de 90 bin kişinin öldürüldüğü, yüz binlerce insanın köylerinin, evlerinin yakılarak sürgüne gönderildiği, Hacıbektaş’ta Alevi dergâhının kapatılıp, semah yapmak isteyenlerin yeraltına itildiği, bu ülkenin Hıristiyan ve Yahudi yurttaşlarının ‘Varlık Vergisi’ ile mülksüzleştirilip sürgüne gönderildiği acaba tarih kitaplarında yer alıyor mu?
Cumhuriyet bir ulus devlet kurma projesiydi. Bu proje; Türklük, Müslümanlık ve Hanefilik dışındaki bütün farklılıkları zorla yok etmeye dönüştü mü, dönüşmedi mi? 1930’lu yıllarda “Kürtler yoktur”, “Kürtçe konuşmak yasaktır” diyen, Alevi’yi yeraltına iten bir devlet anlayışı nasıl demokrasiye yürüyen bir anlayış olarak kabul görebilir ki?”[3]
Aslında öteki(leştirilen)lerin hikâyesinin, çok acılı bir tarihi var ve buraya da sığmaz!
Sadece bir kaçını anımsa(tı)rsak…
Mesela Trakya’da Yahudilerin başına ge(tiri)lenler… Yahudilerin diliyle “La Vaka”(olay, vaka), “Barunda”(gürültü, karışıklık, kıyamet) veya “La Furtuna”(fırtına), Yahudi cemaatinin önde gelenlerinden Gad Franko ve Mişon Ventura’nın 4 Temmuz 1934 günü Atatürk’le yaptığı gizli görüşme sayesinde sona erecekti!
Mesela İstanbullu Rumların asıl olarak 16 Mart 1964 tarihli “sürgün”kararıyla gitmeleri bin yıllık ülkelerinden…
1964’te Atatürk ve Venizelos arasında 1930 yılında imzalanan anlaşma bir hükümet genelgesiyle, Türk hükümetince tek taraflı olarak iptal edilmişti. Sürgün o tarihte 12 bin 500 civarında olan Yunan tebaalı Rumla sınırlı kalmadı. Türk tebaalı binlerce Rum da kocasının, karısının sınırdışı edilmesiyle bu sürgünün içine katıldı. Katılmak istemeyenler bir aile faciasının parçası hâline geldiler. Mallarına mülklerine el konuldu!
Bir şey daha: Sevan Nişanyan’ın, ‘Adını Unutan Ülke’[4]başlıklı yapıtında Anadolu’da adı değiştirilen 15 bin köy, kasaba ve ilin dökümünü sunulur… XX. yüzyıl başında yaklaşık 15 bin Ermenice, Kürtçe, Rumca, Süryanice, Lazca, Gürcüce, Arapça, kökeni belirsiz dillere ait ve hatta Türkçe köy ve kasaba isminin yüzyıl sonunda hangi isimleri aldığını gösterilir…
Nişanyan, Ad Değiştirme Komisyonu’nun 1956’da Demokrat Parti döneminde kurulduğunun altını çizerek, “liberal-özgürlükçü-demokrat” eğilimi döne döne vurgulanan DP iktidarında, Kastamonu’nun bir ilçesine Bozkurt, Kahramanmaraş’ın bir ilçesine Türkeli isimleri verildiğine ve DP’yi alaşağı eden 27 Mayıs cuntasının da, siyasi hasımlarının mirasını omuzlayıp sürdürdüğüne dikkat çekilir.
1956-1964 kesitinde binlerce isim gelişigüzel Türkçeleştirilirken; isim değiştirmede altı dalgadan bahseder yazar; Osmanlı, İttihat ve Terakki, Cumhuriyet’in ilk yılları, Demokrat Parti, 27 Mayıs Darbesi ve 12 Eylül. Ancak 1956’dan itibaren operasyonel biçimde isimlerin değiştirildiğinin altını çizer.
En büyük değiştirme 1961-1965 dönemidir. Bu yıllarda on binlerce yer adı değiştirilmişti; bu hamlenin alt yapısının DP iktidarınca hazırlandığı bildirilir. Ad Değiştirme Komisyonu, 1956-57’de kurulmuştu. Türkçe olmayan yer adlarının yok edilmesi 1913’ten itibaren Türk Ocakları’nın ve İttihat ve Terakki’nin de önemsediği bir projeydi. Bu proje 1910’larda sesli biçimde dile getirilirken, 1920’lerde süreç durgunlaşır; 1930’larda yeniden hızlanmak üzere. DP zamanında iktidara gelen kadro büyük ölçüde de bu kadrodur…
Nihayet Dersim!
Evet, onlar için “Cumhuriyet” bir barbarlık belgesidir!
Sadece onlar mı? Elbette değil; “özgürleştirdiği”ni “iddia” ettiği kadınlar için de…
En büyük “iftihar” konularından biri “kadınları özgürleştirmek” olsa da, 87 yaşındaki “Cumhuriyet”in kadın(lık) durumu konusunda somut verileri sıralamak bile yeter de artar!
1.ii) KADINLAR (MI?)!
Dünya Ekonomik Forumu’nun kadın-erkek eşitliği konusunda 2010 yılında yayınladığı yıllık rapora göre 134 ülke arasında 126. sıradadır Türkiye!
Birleşmiş Milletler’in beş yılda bir hazırladığı ‘Dünyada Kadın’ raporuna göreyse, Türkiye’de kadınların yüzde 40’ı eşlerinden şiddet görüyor!
Dünya Ekonomik Forumu raporunda Türkiye’de yaşanan kadın-erkek eşitsizliği bir kez daha gündeme geldi: Türkiye’de çalışan dört kişiden sadece 1’inin kadın olmasına dikkat çekilirken, ülkenin yönetim kademelerindeki her 9 erkeğin yanında 1 kadının milletvekili, üst düzey yönetici ya da idareci olduğunun da altı çizildi!
2007 seçimlerinde 550 milletvekilinin yüzde 9’u kadındı. 2009 yerel seçim sonuçlarına göre; 16 Büyükşehir belediyesi başkanının tamamı erkek (yüzde 100)… 3281 il genel meclisi üyesinin 3166’sı erkek (yüzde 96.5), 115’i kadın (yüzde 3.5)… 2093 Belediye Başkanından 26’sı kadın (yüzde 0.90)…
Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün ‘Kadının Durumu’ raporu’na göre Türkiye’de kadınların sadece yüzde 26.1’i çalışma hayatına katılıyor. 128 ülke arasında 123. sıradayız!
Türkiye’de 1994’te yüzde 8.3 olan kadın işsiz oranı 2010’da TÜİK’e göre yüzde 16, resmî olmayan rakamlara göre ise yüzde 40’a ulaştı!
İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası’nın ‘Kadınım, İşsizim, Mutsuzum’ raporuna göre, 10 yılda (1999-2009) kadınların işgücüne katılma oranı 4 puan azalarak yüzde 26’ya geriledi. Ayrıca İşsizlerin üçte biri de kadın… Kadın ve erkekler arasındaki ücret farklılıkları yüzde 27’lere ulaştı!
Elektrik Mühendisleri Odası üyesi mühendisler arasında yüzde 10 olan işsizlik oranı kadın EMO üyesi mühendisler arasında yüzde 17.1’e çıkıyor!
Türkiye’de istihdama dahil olmayan 27.4 milyon kişinin yüzde 44.4’ünü ev kadınları oluşturuyor!
Türkiye’de; 2000 yılı itibarıyla, 25 yaşın üzerinde okuma yazma bilmeyen kadın sayısı 4 milyon 625 bin. İlköğretim çağında olup, okula gitmeyen 1 milyon çocukta, okullaşma oranında cinsiyetlerarası fark yüzde 7. Buna göre okula gitmeyen kız çocuk sayısı erkek çocuklara göre 600 bin daha fazla. Çalışan erkek sayısı 17 milyon iken, çalışan kadın sayısı 6 milyon civarında…
Yine Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün raporuna göre Türkiye’de kadınların yüzde 19.6’sı okuma-yazma bilmiyorken; bu rakam erkeklerde yüzde 11.9…
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ‘Aile Yapısı’ araştırmasına göre, kadınların yüzde 80’in, erkeklerin ise yüzde 39.6’sının üzerinde kayıtlı ev veya araç bulunmuyor. Kız çocuklarının ilköğretimdeki okullaşma oranı 2006 yılı verilerine göre yüzde 93.37, ortaöğretimdeki okullaşma oranı ise yüzde 76.66…
Tüm bunlara ek olarak ‘Uluslararası Reuters’ anketinde, Türklerin yüzde 52’si “Kadının yeri evidir,” derken; Türkiye’yi maçolukta yüzde 54 oranıyla yalnız Hindistan geride bıraktı; bu oran Rusya’da yüzde 34, Güney Kore’de 33!
TÜİK’in verilerine göre, 2005-2010 yılları arasındaki beş yıllık kesitte 3 bin 996 kadın cinayet sonucu hayatını yitirdi; tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçları beş yılda yüzde 30 arttı…
2006’da 528, 2007’de 473, 2008’de 577 ve 2009’da 652 kadın tecavüze uğradı!
2006 yılında 489, 2007 yılında 540, 2008 yılında 589, 2009 yılında 624 cinsel taciz olayı meydana geldi!
2005-2010 yılları arasında, 100 binin üzerinde kadın cinsel saldırıya maruz kaldı!
Son bir şey daha veya konuya ilişkin bir haber: “Ankara’daki ilginç davada tecavüze uğrayan değil tecavüzcü mağdur sayıldı… Bir savcının çocuğuna özel ders verdikten sonra evine dönerken iki kişinin tecavüzüne uğrayan üniversite öğrencisinin davasında mahkeme, Adli Tıp Kurumu’nun raporunun geç gelebileceği ve tecavüzcülerin bu süre içerisinde tutuklu kalmalarının “mağduriyet” yaratacağı gerekçesiyle tahliye etti. Kararı veren 3 kişilik heyetin 2 üyesinin kadın olması da dikkat çekti. Zanlı Tolga Deniz ve Arif Yavuz, cezaevi arabasına bindirilirken de mağdura destek verenlere tehditler savurdu”!
Veriler bu merkezdeyken; kadınlar, “Cumhuriyet” hakkında ne düşünebilirler acaba?
1.iii) EZİLENLER/ SÖMÜRÜLENLER (Mİ?)!
Sonra ezilenler/ sömürülenler! Onlara “Cumhuriyet”in verdiği; Marx’ın, “Kapitalist, cimri gibi, kendi kişisel emeği ve kısıtlı tüketimiyle orantılı olarak zenginleşmez; başkalarının emek güçlerini ezdiği ve işçiyi hayatın zevklerinden vazgeçmeye zorladığı oranda zenginleşir,”[5]formülüyle özetlenebilen bir sefalettir!
Gerçekten de TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in, “Sermaye taraflara bölünemez. Hepimiz bu ülkenin sermayesiyiz,” diye betimlediği sürdürülemez kapitalizmin cehenneminde Türk(iye) ekonomisi yoksulluk (ve burjuvalar için de zenginlik) üretme aygıtıdır; örneğin sanayi işçisinin -2010’un ikinci çeyrek gerçek birim- ücretlerinde kriz öncesine göre yüzde 13 gerileme vardır.
Sefalet, emekliler için farklı mı? Sayıları 2 milyona yaklaşan ve 5 milyon nüfusu geçindiren memur emeklileri ortalama 1080 TL maaşla geçinmeye çalışıyorlar. Sayıları 5.5 milyonu bulan işçi emeklilerinin aylıkları ne kadar dersiniz? Ortalama 780 TL… Ve baktıkları aile ferdi sayısı yaklaşık 10 milyon… Düşünün, 1080 TL aylıklı 2 milyon memur emeklisi 5 milyonluk ailesi ile, 780 TL aylıklı 5.5 milyon işçi emeklisi yaklaşık 10 milyon nüfus ailesi ile geçinmeye çalışıyor!
Hem de Türkiye Kamu-Sen’in araştırmasına göre memur maaşı bir yılda yüzde 6.3 artarken aynı dönemde tüketici fiyatları endeksinin (TÜFE) yüzde 8.3; gıda fiyatları ise ortalama yüzde 12 oranında arttığı koşullarda!
Bu kadar da değil; DİSK Araştırma Enstitüsü’ne göre 2010’un ağustos ayında 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 772, yoksulluk sınırı 2809 TL olurken; asgari ücretli de 3 hafta yardıma muhtaç yaşıyor!
Yani yoksulluk büyürken; zenginlik de semiriyor!
Sosyal Güvenlik Kurumu’nun verilerine göre Türkiye’de, güvencesi olan 69 milyon 158 bin kişinin 9 milyon 402 bin 705 yeşil kart sahibi; bu kişilerin tamamına yakını ise Doğu ve Güneydoğu’daki Kürt illerinde ikamet ediyor…
Bir habere göre: “Sosyal paylaşım sitesi parasızlık yüzünden böbreğini satılığa çıkaranlarla dolu. İlan sahipleri: ‘Babamı kaybettikten sonra evimize icra geldi. İşyerim vardı, battı. Borçlarımı ödeyemeyince mahkemelik olduk. Böbreğimi satmak için ilan vermek zorunda kaldım.’… ‘Dört yıldır nişanlıyım, düğün yapamadım. Böbreğimi satacağım. Kardeşim de satmayı düşünüyor’… ilanları veriyor”![6]
Tam da bu koordinatlarda; Bir Avrupalı yılda 75 kilogram et tüketirken Türkiye’de bu rakam 7 kg’ye düşmüşken; 2010 yılının ilk 8 ayında lüks otomobil satışları yüzde 55 artıyor!
Ve… Türkiye’nin milyoner sayısı 2010’un temmuz ayı itibariyle 2009 yılının aynı dönemine göre 3 bin 680 kişi artarken, yurtiçi ve yurtdışında yaşayan milyonerlerin bankalarda tuttukları mevduat ise 60 milyar 723 milyon TL’lik artış gösterdi!
Koç Holding, 2010 yılının ilk yarısında konsolide satış gelirini yüzde 23 artışla 24.5 milyar liraya yükseltti, net kârını da yüzde 15 artışla 766 milyon liraya çıkardı!
2010 yılının ilk yarısında Sabancı Holding de 918 milyon lira kâr elde ettiğini duyurdu! Yani 2010 yılının ilk altı aylık döneminde net kârı, önceki 2009’un aynı dönemine göre yüzde 52 oranında arttı!
Kriz yılında, ilk 500 sanayi kuruluşunun yanında ikinci 500’e giren şirketler de kâr rekoru kırdı. İstanbul Sanayi Odası’nın açıkladığı verilere göre sanayinin ikinci 500 listesindeki kuruluşların ortalama kârı yüzde 246.4 artarak tarihi bir rekor kırdı. En büyük 500 sanayicinin 2009 yılı kârı da yüzde 30 artmıştı!
Ayrıca Fortune dergisinin hazırladığı “Türkiye’nin En Büyük 500 Şirketi”listesine göre, 43 bin çalışanıyla vedalaşan (yani işine son veren!) şirketlerin toplam net kârları 20.9 milyar lirayı buldu!
Bu kadarla da sınırlı değil!
Türkiye’nin en kârlı bankası unvanını elinde bulunduran Ziraat Bankası, 2010 yılının ilk altı aylık döneminde 1 milyar 911 milyon liralık net kâr açıkladı.
2010 yılının ilk yarıyıl sonuçlarını açıklayan Ziraat Bankası Genel Müdürü Can Akın Çağlar, bankanın toplam aktiflerinin 2009 yılının aynı dönemine göre yüzde 14 oranında artarak 133 milyar liraya ulaştığını kaydetti; Ziraat Bankası, sermaye kârlılığında dünya altıncısı konumunda!
Türkiye’de bankacılık sektöründe kârlılık 2010’un ilk yarısında, 2009 dönemine göre yüzde 10 artarken; bankacılık sektöründe mevduatın yüzde 57’si, aktiflerin ise yüzde 54’ü dört bankanın elinde bulunuyor. Yılın ilk yarısında sektörün kârının yüzde 81’i ise altı bankaya ait.
Bankacılık sektöründe ilk dört bankayı oluşturan Ziraat Bankası, Garanti Bankası, İş Bankası ve Akbank, sektör toplam aktiflerinin yüzde 54’üne, net dönem kârının yüzde 62.5’ine, toplam mevduatın yüzde 57.2’sine sahip.
Türkiye Bankalar Birliğinin yayınladığı Bankacılık Sistemi Raporuna göre Bankacılık sektörünün toplam özkaynakları 30 Haziran 2010 itibarıyla 2009 yılının aynı dönemine göre yüzde 22.2 artışla 114 milyar 544 milyon TL’ye ulaştı!
Burjuvaların saadetinin ardında; emekçilerin sefaleti yatıyor!
DİSK Araştırma Enstitüsü’ne göre, sanayi sektörü reel ücretlerinde yüzde 5.57 oranında gerileme yaşandı; kriz öncesi dönemde 100 kişinin çalıştığı işyerinde bugün 96 kişi istihdam ediliyorken; örneğin çalışma koşulları zorlaşırken, işçi işveren ilişkileri de giderek kötüleşirken; Türkiye 2009’da emek piyasalarının gelişmişliğinde 7 basamak düşerek 139 ülke arasında 127’nci sıraya geriledi.
‘Sektörel Dernekler Federasyonu’ (SEDEFED) ile ‘Rekabet Forumu’ (REF) ve ‘Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) açıkladığı ‘Türkiye Raporu’na göre, Türkiye istihdamın katılığında 11 sıra düşerek 75’incilikten 86’ncılığa gerilerken; çalışma koşulları da giderek kötüleşiyor!
Bir yoksulluk ve borç(lanma) sarmalı içindeyiz!
Yoksullar tüketimini borçlanarak finanse ediyor. Örneğin hanehalkının borçlarının hanehalkı harcanabilir geliri içindeki payı 2007’de yüzde 31.1’den 2008’de yüzde 34’e, 2009’da ise yüzde 37.7’ye yükseldi!
Sayıştay’ın 2009 raporu, iç borç stokunun 343.1 milyar TL olduğunu ve gelecek yıllarda vadesi dolacak borçların hesaplara yansıtılmadığını ortaya çıkarırken; Mustafa Pamukoğlu da konuya ilişkin şunların altını çiziyor: “Kişiler olarak çok borçlandık. Bu borçları nasıl ödeyeceğiz, diye kaygılanmamak elde değil. Toplam bireysel kredi tutarı 24 Eylül 2010 itibarıyla 153 milyar TL olmuş durumda…
Ücretli çalışanların üçte biri tüketici kredisi kullanmış. Tüketici kredisi kullananların yüzde 42’sinin aylık geliri 1.000 TL’nin altında”!
Tam da bu tabloda Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, Türkiye’de kişi başına düşen borç miktarının 2 bin TL’ye yaklaştığını açıkladı.
Özetle Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından hazırlanan ‘Finansal Piyasalar Raporu’na göre, yurttaşların finansal piyasalara olan borç yükü 7 yılda (2003-2009), finans piyasalarındaki tasarruflarına göre artışa geçti. Hanehalkının finansal piyasalardaki varlığı 7 yılda üç kat artarken, tüketici kredisi ve kredi kartı gibi borç yükümlülüğü 15 kat arttı. Raporda, 2010 yılının ilk çeyreğinde hanehalkının yükümlülüğünün varlığına oranının yüzde 29.9 olduğunun altı çizildi. Oysa, 2003 yılında hanehalkının yükümlülüğünün varlığına oranı sadece 5.1’di…
Kolay mı? Yine ATO’nun ‘Borç Dağları’ başlıklı raporuna göre, Türkiye’deki aileler ve şirketlerin bankalara ve devlete borçları 660 milyar TL’yi aştı. Verilere göre, 12 milyona yakın tüketicinin bankalara kredi borcu 108 milyar TL’ye ulaşırken, 26 milyon kredi kartı kullanıcısının borcu 39 milyar TL’yi buldu!
Nihayet 2011’de 10.5 milyar dolarlık dış borç ödemesi yapacak T. “C”nin, 112.1 milyar dolar dış borcu var. Bu borcun 38.5 milyar dolarını faiz ödemeleri oluşturuyorken; AKP iktidarında esnafın Halk Bankası’na borcu 2002’de 154 milyon TL’den 22 kat artarak 2010’da 3.3 milyar TL’ye çıktı. Çiftçinin Ziraat Bankası ve kooperatif borcu ise 9.4 milyar TL’ye yükseldi. Tarım kredi kooperatiflerine borç 36 bin 418 çiftçiyi icralık etti!
ATO’ya göre çiftçinin bankalardan aldığı borç yüzde 20, ödeyemediği de yüzde 45 arttı!
Kentlerin varoşlarındaki işsizlik büyüdü!
Türkiye’de Temmuz 2010 itibarıyla 2 milyon 782 bin kişi iş arıyor. İş aramaktan vazgeçenler de eklendiğinde sayı 5 milyonu aşıyor!
Türkiye’de genç işsizliği oranı ise dünya ortalamasının iki katından da fazla…2007’de yüzde 11.9 olan gençler arasında işsizlik oranı iki yıl sonra yüzde 13’e yükseldi. TÜİK’in verilerine göre Türkiye’de bu oran yüzde 25 civarında. Bir diğer deyişle dört gençten biri işsiz!
Toplumsal bir çöküş, cinnet, çözülme yaşanıyor; örneğin 2002’den beri boşanmalar yüzde 24 arttı… İntihar istatistikleri daha düşündürücü… TÜİK verilerine göre sekiz yılda tüm Türkiye’de intihar yüzde 52 arttı!
Kapitalist “Cumhuriyet”in emekçilere verdiği de bu!
Soru 2: Cumhuriyetin kendi kurucu felsefesine bağlı bir gelişim süreci yaşadığını düşünüyor musunuz?
Elbette! “Cumhuriyet”, dediklerinin kimilerini; ancak raison d’etat’sı (hikmet-i hükümeti) için yapması gerekenlerin hepsini, gözünü kırmadan, “Söz konusu olan vatansa gerisi teferruattır,” diye haykırarak eksiksiz ve tamı tamına yaptı!
Mesela bu “Cumhuriyet”i, “derin” (denilen) devletsiz düşünebilir misiniz? Mümkün müdür?
Mesela Mustafa Suphi ve 15 yoldaşını Karadeniz’de katleden bu “Cumhuriyet”i, fail-i meçhulsüz düşünebilir misiniz?
Kendi deyimleriyle “mütecanis” bir ulus-devletin küçük Amerika’sını yaratmak istediler; bunu da İzmir İktisat Kongresinde ayan-beyan ilan ettiler; “Burjuva yaratacağız,” dediler; küçük Amerika olduk; burjuvalarımız da oldu! Mustafa Kemal’in açış konuşmasını yaptığı İzmir İktisat Kongresi’ni anımsayın…
Kongre 17 Şubat 1923 günü Mustafa Kemal’in uzun ve etkili açış konuşmasıyla başlamıştı. Konuşmanın en dikkat çekici yanı, o güne dek her fırsatta tekrarlanan “kapitalizm”, “emperyalizm”, “mazlum milletler” gibi kavramlara hiç değinilmemesi, bunların yerini “iktisadi bağımsızlık”, “kapitülasyonların kaldırılması”, “yabancı sermaye” ve “liberal ekonomi” terimlerinin almasıydı. Mustafa Kemal İzmir İktisat Kongresi’ni açtıktan sonra, 18 Şubat 1923’de Eskişehir’de Lozan Barış Görüşmeleri’ne ara verilmesi üzerine ülkeye dönen İsmet Paşa ile buluşmuş ve iki lider 20 Şubat 1923’de Ankara’ya dönmüşlerdi. Kongrenin bundan sonraki bölümleri onsuz devam edecekti.Başlangıçta üç bin delegenin gelmesi planlanmıştı ama kongrenin sürdüğü 18 gün içinde peyderpey gelenlerin sayısı ancak 1.135’ye varabilmişti. Kongrede sağ cenah tüccarlara, sol cenah amelelere, merkez ise çiftçilere ayrılmıştı.
Sanayiciler ise, çiftçilerle amelelerin arasına sıkıştırılmıştı. Büyük bir heyecanın hâkim olduğu kongrenin başkanlığını sivil giysiler içindeki Kâzım Karabekir Paşa yapıyordu. İktisat Vekili uzun bir konuşma yaptı. Ardından sahneye Azerbaycan Sefiri Abilof’la Sovyet Sefiri Aralof çıktı. Abilof’un sade bir baş selamıyla yetinmesine karşılık, Aralof’un Türk usulü selam durarak “Yaşasın Türkiye, yaşasın Ordu!” diye bitirdiği teşekkür konuşmasını delegeler “Yaşasın Ruslar!” nidalarıyla karşıladılar. (Ancak Aralof, Mustafa Kemal’in üslubunun eskisi gibi “Bolşevikçe” değil “Batılıca” olduğunu fark edecek ve 26 şubatta Moskova’ya gönderdiği raporda, Kongrede hiç de sosyalist bir hava olmadığını ve Türkiye’nin Sovyet Rusya’dan giderek uzaklaştığını yazacaktı.)
Aslında İzmir İktisat Kongresi’nin iki temel amacı vardı. Birincisi Milli Mücadele yıllarında Ankara’ya uzak kalan İstanbullu Müslüman-Türk burjuvazi ile ilişkileri düzeltmekti. Nitekim bir iktisat kongresi toplama fikri, İstanbul’daki gayrimüslim tüccarları geriletmek için 1922 yılında Milli Türk Ticaret Birliği’nde örgütlenen Müslüman-Türk tüccarlardan çıkmış, İktisat Vekili Mahmut Esat Bey’in onlara verdiği ‘daha büyük bir kongre toplama sözü’ uyarınca da İzmir İktisat Kongresi toplanmıştı. Kongrede başlarındaki fesi çıkarıp Ankara’nın kalpağını giyen İstanbullu burjuvalar daha sonra da kalpağı çıkarıp Panama şapkasını giyeceklerdi.
İkinci amaç ise, Lozan Barış Görüşmelerinin çıkmaza girdiği o günlerde, Batılı ülkelere, kapitülasyonlara kesinlikle karşı olduklarını ancak Türkiye’nin, Osmanlı Devleti’nden ve İttihatçılardan devralınan liberal iktisat politikalarından vazgeçmediği, yabancı sermayeye düşman olmadığı mesajı vermekti. Bir başka deyişle, Batı dünyasına ‘ben Sovyet sisteminde değil kapitalist Batı sisteminde kalmak istiyorum ama kendi koşullarımla kalmak istiyorum’ denmek isteniyordu. İzmir İktisat Kongresi, Batılıların çok ilgisini çekmedi. Ama esas sorun Ankara’nın bir yandan Amerikan sermayesini çekmek için Chester İmtiyazı gibi büyük tavizler verirken, bir yandan Türkiye ile uluslararası sermaye piyasaları arasında iyi bir köprü olabilecek yerel gayrimüslim burjuvaziyi düşman gören katı bir milliyetçilik gütmesindeydi. Hem millici hem beynelmilelci olmanın çok kolay olmadığı ilerde görülecekti.
Ancak hak yemeyelim, İzmir İktisat Kongresi’nde tüccar, çiftçi ve sanayici zümrelerinin benimsettiği kararlar, eksik gedik de olsa Cumhuriyet tarihi boyunca uygulanmaya çalışıldı. Kemalist rejim ve ardılları, sadece ve sadece, kongrenin işçilerle ilgili aldığı kararları uygulamamak konusunda büyük maharet gösterdiler!
Kolay mı Kemalizm, zorla homojenleştirilmiş bir millet, disiplin altına alınmış bir toplum ve otoriter bir siyasetti.
Sermaye, tamı tamına böyle Türkleştirildi; “Vatandaş Türkçe konuş, çok konuş” dendi; muhalif ne varsa yok edildi; acınmadı.
Kemalizm, Cumhuriyet’in yeni ve taze ideolojisi olarak ortaya çıkmadı, yıktığı Osmanlı’nın son döneminde yaşanan sakatlıkları ve İttihatçıların “militarizmini” sistemleştirerek yerleşik bir yönetim biçimine çevirdi.
Osmanlı’nın son dönemindeki çatışmalar “genetik bir miras” gibi Kemalizm’le birlikte Cumhuriyet’e aktarıldı. Osmanlı’yı “Türkleştirerek batılılaştırmak” misyonu üstlenen İttihatçılar, Türkleşmenin önünde engel gördükleri gayrimüslimleri “temizlediler”…
 “En büyük eserim Cumhuriyet’tir” diyen Mustafa Kemal’i en iyi anlatan yapıtlardan biri, hiç kuşkusuz su katılmamış bir Kemalist olan gazeteci Falih Rıfkı Atay’ın ‘Çankaya’sıdır.
Falih Rıfkı (1894-1971), zaman zaman Köşk sofrasında yer aldı. Atatürk’ü yakından gözlemledi. Onu genç kuşaklara anlatan birçok kitap ve makale yazdı.
‘Çankaya’nın sansürlenmeyen baskısında, ilk cildin sonuna doğru, Eylül 1922’deki İzmir yangınını Falih Rıfkı şöyle anlatır:
“İzmir’i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve kazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk. Birinci Dünya Harbinde Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, yine bu korku ile yakmıştık. Bu kuru kuruya tahripçilik hissinden gelen bir şey değildir. Bunda bir aşağılık duygusunun da tesiri var. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe, sanki Hıristiyan veya yabancı olmak, mutlaka bizim olmamak kaderinde idi. Bir harb daha olsa da yenilmiş olsak, İzmir’i arsalar hâlinde bırakmış olmak, şehrin Türklüğünü korumaya kâfi mi gelecekti? Koyu bir mutaassıp, öfkelendirici bir demagog olarak tanımış olduğum Nureddin Paşa, ta Afyon’dan beri Yunan’lıların yakıp kül ettiği Türk kasabalarının enkazını ve ağlayıp çırpınan halkını görerek gelen subayların ve neferlerin affetmez hınç ve intikam hislerinden de şüphesiz kuvvet almakta idi.”[7]
Siz bırakın “Atatürk’ü anlayamadık. Atatürk’ü anlatamadık. Ezberledik ve tekrarladık. Atatürk’ü üretmedik, tükettik,” diye dert yanan Erdal Atabek’e ya da Melih Pekdemir’in, “Anti-Anti-Kemalizm…” başlıklı yazısında “Kemalizm, bilinir ki, Jön Türklerin, İttihatçıların çizgisinde yer alan ıslahatçı ve giderek inkılâpçı bir modernleşme projesi…” saptamasına…
Kemalizm, “inkılâpçı” değil; “otoriter Türkçü bir modernleşme dayatması”ydı; zorbalıkla donanmış bir milliyetçilikti ki, bu da en iyi Topal Osman’da somutlanmıştı…
2.i) MİLLİYETÇİLİK (Mİ?)!
Kimse; ama kimse bu milliyetçiliği (ve benzerlerini!) asla ve kıt’a Türker Alkan gibi makûlleştirmeye kalkışmasın!
Bakın ne diyor Türker Alkan: “Çoğu kişi, Atatürk’ün ‘Türk, övün, çalış, güven’ sözleriyle dalga geçer. Sıfırdan bir ulus kurmaya kalksanız belki siz de benzer şeyler söylemek zorunda kalırdınız, kim bilir?”
“… ‘Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım/ Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım.’ Ulusçuluğun özelliklerinden biridir bu: Kökenlerini mümkün olduğu kadar eskiye dayandırmak ve geleceğin de sonsuza dek uzayacağını varsaymak… Her ulus gibi, biz de kendi ulusumuzun çok özel ve müstesna olduğunu düşünürüz. ‘Ezelden beridir hür yaşadık ve hep öyle yaşayacağız’!”
Bunları dediniz mi, bundan sonrası Topal Osman’ları çoğaltan bir kıyamettir! Yani sonrası gelir! Yaptığınıza da “ulus-devlet”, “Cumhuriyet inşası” dersiniz, olur biter!
Zaten Güneş-Dil teorili Türk Tarih Tezi de resmî tarihte böyle kotarılmadı mı? Bu bir kırımmış, kan göz yaşıymış; ne gam?
Yeri geldi nakledeyim: “Falih Rıfkı’ya göre Topal Osman basılan her Türk evine karşı üç Rum evini basmak, mezarını kendine kazdırıp diri diri adam gömmek, vapur kazanlarında kömür yerine canlı adam yakmak gibi zulüm ve işkencelerle bölgeyi Rumlardan tamamen temizlemişti. Dr. Rıza Nur, Topal Osman’a ‘Rum köylerinde taş üstünde taş bırakma’demiş, o da ‘Öyle yapıyorum ama kiliseleri ve iyi binaları lazım olur diye saklıyorum’karşılığını vermişti. Rıza Nur’un ‘Onları da yık, hatta taşlarını uzaklara yolla, dağıt. Ne olur ne olmaz, bir daha burada kilise vardı diyemesinler’demesi üzerine ‘Sahi öyle yapalım. Bu kadar akıl edemedim’diyecekti.”[8]
Topal Osman ile karşılıklı görüşmesinde Mustafa Kemal; “ …Bundan sonra el ele çalışacağız. Pontuscuların Karadeniz kıyılarında neler yaptıklarını bir de erbabının ağzından dinleyelim dedik” derken, Topal Osman da bölgedeki Rum ve Ermenilerin yaptıklarını anlatır ve yine Mustafa Kemal’den “…Görüyorum ki vatansever duygular taşımaya gençliğinde başlamışsın… Çeteni derme çatma bir kuvvet olmaktan çıkaracaksın. Sana genç ve atak subaylar vereceğiz. Pontuscular hangi usulleri kullanıyorlarsa, siz de o usulleri çekinmeden kullanın…”[9]yanıtını alır.
Bunun üzerine Topal Osman Ağa, Mustafa Kemal Paşa’ya hitaben; “Siz hiç merak etmeyin Paşam! Bu Pontus Rumlarına öyle bir tütsü vereceğim ki, hepsi mağaralarda eşek arısı gibi boğulacak”diyecekti.
Bu “mağara”lardan içeriye verilen “tütsü”Ihsan Sabri Çağlayangil’in Dersim katliamı itiraflarında da vardı. Hep beraber bir daha hatırlayalım mı? “Bunlar mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısı içerisinden, bunları fare gibi zehirledik. 7’den 70’e o Dersim’in Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu…”Demek ki bu mağara tütsü tekniğini, Topal Osman o zamanlar, 1919-20 lerde bulmuştu.
Topal Osman’ın Mustafa Kemal’den bir tek isteği vardı ve bu istek; Mustafa Kemal’in “özel ricasıyla”8 Temmuz 1919 da Padişah Vahdettin’e, Topal Osman hakkındaki verilen “tutuklama”ve “idam”kararını kaldırttı.
Topal Osman, Mustafa Kemal’e hep saygıyla “Paşam” diye hitap ederken, Mustafa Kemal de ona “Osman Ağa”derdi. Osman Ağa’ya sonsuz bir güven içindeydi. Bu sayede; Karadeniz’de yapılan silahlı saldırılarla Rumlar ve Ermeniler ortadan kaldırılmış, sürülmüş, korkudan sindirilmişti.
Mustafa Kemal’in isteği üzerine Topal Osman, yakın adamlarıyla birlikte 12 Kasım 1920’de Ankara’ya varırken, arkasında da büyük bir silahlı güç bırakmıştı. Ankara’daki görev belliydi. Mustafa Kemal başta olmak üzere, Çankaya’yı ve Meclis’i koruma göreviyle oluşturulan, Muhafız Birliği’nin komutanı Topal Osman Ağa olacaktı.
İç isyanlar Ankara’yı oldukça tedirgin ediyordu. Bolu, Düzce, Sakarya, Konya derken ve nihayet Koçgiri Kürt Ayaklanması başlamıştı ki; Topal Osman’a bu alanda yine yol görünüyordu. Osman Ağa’nın yönetiminde hemen 42. ve 47. Alaylar kuruldu. Gönüllü Laz Birlikleri oluşturulup Mart 1921 de Koçgiri’ye hareket etti. Koçgiri’de de Karadeniz’de Rum ve Ermenilere yaptıklarını yapmaktan asla ve asla imtina etmediler.
Koçgiri Kürt Halk İsyanı da Topal Osman’ın katkılarıyla böylece kanlı bir şekilde bastırılmış oldu.
Topal Osman kendisini iki cümleyle şöyle anlatıyordu: “Ben cahil bir adamım. Yalnız bir gayretim vardır; Türküm, Müslümanım. Evet Türkü, dini gavurlardan kurtarmak için çalışıyorum. Başımı bu yola koydum…”[10]
 İttihat ve Terakki’nin tetikçileri ile İpsiz Recep’den; Çatlı, Çakıcı, Kırcı vd’lerine “Derin” (denilen) devlet Türkçü/ milliyetçi bir aygıttır; “Türk kanı taşımayanlar”a karşıdır…
Hatırlayın, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, TSK’nın içindeki çeteleri, cuntacıları, TSK’nın istihbarat zaaflarını haberleştirenleri eleştirirken “Türk kanı taşıdıklarına inanmıyorum” demiş ama kimseden tepki görmemişti.
 “Anlaşılan TSK’da ve toplumda güçlü bir ırkçı damar var”dı Ayşe Hür’ün dikkat çektiği gibi…
2.ii) KEMALİZM (Mİ?)!
Bu bir “tesadüf” değildir; çünkü “Cumhuriyet”, ulus-devlet formunda örgütlenmiş bir kapitalist sömürü ve zulüm devletidir.
Hıfzı Topuz’un, “Son büyük Makedonyalıydı. Bir zorba değil, inandırıcı, bağlayıcı bir lider olmayı isterdi”; veya Mine G. Kırıkkanat’ın, “Atatürk, devrimci bir dâhi, yenilikçi bir aydındı”; ya da Metin Kale’nin, “Buhranlı dönemlerimizde düşünceleriyle çıkış yolları gösteren, yolumuzu aydınlatan sönmez bir meşaledir o. Mustafa Kemal Atatürk, kendisini unutmayanlar için sonsuz bir enerji kaynağıdır,” türünden sözlerinin Kemalist kastın nafile ritüelleri arasında olduğunu unutmadan ve bu ayinlere aldırmadan “Cumhuriyet” deyince anımsanması/ anımsatılması gerekenleri “kabaca” sıralarsak…
Mesela Mustafa Suphi’lerin katledilmesi! Kemalist yönetim, 22 Ocak 1921’de muhalifi Çerkes Ethem’i tasfiye ettikten sadece yedi gün sonra 29 Ocak’ta Türkiye Komünist Partisi önderi Mustafa Suphi ve 14 yoldaşını katletmiştir. Bu katliam, muhaliflerin kanla, terörle susturulmaya çalışılacağının da ilanıdır…
Mesela 1924 Nasturi Katliamı! Cumhuriyet hükümetleri, kuruluştan itibaren, diğer milliyetleri yok sayma ve yok etme politikası izlemiştir. Bir olay bahane edilerek Orduya bağlı 7. Kolordu, 12-24 Eylül 1924 arasında Nasturi bölgesinde bir katliam operasyonu düzenlemiştir. Yüzlerce Nasturi katledilirken, katledilen sayısının çok fazla olmamasının nedeni, Nasturilerin Türkiye sınırları dışına çıkarılmış olmasıdır…
Mesela Şeyh Said Ayaklanmasının bastırılması! 1925 yılı Şubat-Nisan ayları arasında Kürt halkı ulusal hakları için ayaklandı. Ayaklanmanın önderi Şeyh Said ve liderler asıldı. Asıl katliam önderlerin asılmasından sonra başladı. Katliamın sonuçlarına ilişkin resmî rakamlar açıklanmamıştır. Kahire’de yapılan bir araştırmaya göre; katledilen insan sayısı 15 bin 382, yakılan-yıkılan köylerin sayısı 337’dir…
Mesela Takrir-i Sükûn terörü! Şeyh Said İsyanı gerekçe gösterilerek, 4 Mart 1925’te Takrir-i Sükun Yasası çıkarıldı. Kürt ulusal ayaklanması kanla bastırıldı. Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelerde idamlar, sürgünler, birbirini izledi…
Mesela İstiklal Mahkemeleri! Güney ve Doğu Anadolu da dizginsiz bir terör uygulandı. İstiklal mahkemeleri kuruldu. Bu mahkemeler, düzene muhalif tüm kesimleri susturmanın, sindirmenin aracı hâline dönüştürüldü. Kastamonu milletvekili A. Kadir Kemal şöyle diyordu: “Korkup çekinmeye lüzum yoktur. İcap ederse, bu memleketi kurtarmak için 500 bin kişiyi idam etmeli ve bundan asla çekinmemelidir.” Öyle de yapıldı. İstiklal Mahkemeleri’nin kaç kişiyi astığı resmî olarak bilinmiyor. Bazı yazarlar ‘istiklal mahkemelerinde idam edilenlerin kurtuluş savaşında ölenlerden daha fazla olduğunu’ ileri sürerler. (Ki bu sayı, hastalıklar dahil, 32 bin civarındadır.) Sadece iki yılda, Şark İstiklal Mahkemeleri 420, Ankara İstiklal Mahkemesi 240 idam cezası vermiştir…
Mesela Ağrı te’dibi! Ağrı’da 1926’da, 1927’de ve son olarak 1930’da ayaklanır halk. Ayaklanmanın ilk döneminde katledilen Kürt sayısı resmî raporlara göre 15 bindir. Zilan deresi cesetlerle dolar. Ağrı ayaklanmalarında katledilenlerin toplam sayısı 47 bindir…
Mesela 1938 Dersim katliamı! 90 bin Dersimli katledilmiştir. Laç Vadisi ve Kutu Deresi bölgesinde binlerce kadın ve çocuk öldürülmüştür. Dereler alenen kan akmıştır… Dersim katliamı, Kürt halkını imha uygulamalarının o dönem için son katliamıdır. Bu döneme kadar olan yaklaşık 17 Kürt ayaklanmasının hepsinde, halkın kanı akıtılmıştır…
Mesela 1943 Temmuz’daki 33’ler! Onbinlerce yoksul köylünün öldürüldüğü katliamların yanında, 33 köylünün katledilmesi ‘küçük bir olay’ gibi görülebilir. Ama devletin katliamcılığını göstermesi açısından büyük ve çarpıcı bir olaydı. Bir koyun kaçakçılığı olayı nedeniyle, Van’ın Özalp ilçesinde 40 köylü gözaltına alınır. 35’i soruşturma sonucunda serbest bırakılır. Ama olayın soruşturulmasını üstlenen Orgeneral Mustafa Muğlalı, bir toplantı yaparak 35 köylünün öldürülmesi kararını aldırtır. 33 kişi tekrar gözaltına alınır. 30 Temmuz’da sınır bölgesine götürülür ve öldürülür…
Mesela 6-7 Eylül yağması! 1955’in 6-7 Eylül’ünde, kontrgerilla tarafından organize edilen şovenist bir kışkırtmayla azınlıklara yönelik yağma ve katliam gerçekleştirildi. Bilanço yıllarca tam olarak bilinemedi. Ama açıklandığı kadarı bile olayların boyutunu ortaya koymaya yeterdi: İki gün süren olaylarda, 3 kişi öldürüldü, 30 kişi yaralandı. Ölü sayısının yüzü aştığı da söylendi, ama bu bilgi resmîleşemedi. Bunun dışında, 73 kilise, 1 fabrika, 8 ayazma, 2 manastır, 3584’ü Rum vatandaşlara ait olmak üzere 5538 gayrı menkul yakılıp yıkıldı. 70.000 Rum yurttaş Türkiye’yi terketmek zorunda kaldı…
Mesela 19 Şubat 1969’un Kanlı Pazar’ı! 6. Filo’nun ülkemize gelişini protesto etmek için 30 bin kişi Taksim’e doğru yürüyor. Oligarşinin yönlendirdiği gericilik saldırıyor: İki vatansever öldürülüyor. Yüzlerce yaralı da cabası…
Mesela 12 Mart darbesi! 12 Mart’ta, ülkede gelişen devrimci mücadeleyi ve halkın muhalefetini bastırmak için ABD’nin onayıyla bir askerî darbe yapılmış, darbe bu topraklardaki devrimciler, aydınlar üzerinde bir ‘balyoz’ operasyonuna dönüştürülmüştür. Şehirlerde ve kırsal alanda ‘insan avı’na çıkılmış, infazlar birbirini izlemiş, onbinlerce insan hapishanelere doldurulmuştur. Darbeyi yapan generaller ABD eğitimli, cuntanın kurdurduğu Erim hükümeti Amerikancı bir hükümetti…
Mesela 1 Mayıs 1977! İşçilerin bayramını kutlamak için İstanbul Taksim Meydanına toplanan 500 bin kişinin bulunduğu alan tarandı. 37 ölü…
Mesela 16 Mart katliamı! 1978’de Üniversite çıkışında öğrencilerin üzerine, kontrgerilla tarafından bombalar atıldı. 7 öğrenci öldürüldü. 10’u ağır 40 öğrenci yaralandı…
Mesela 20-24 Aralık 1978 Maraş katliamı! CIA’nın ve oligarşinin örgütleyip desteklediği faşist hareket aracılığıyla Alevi halka karşı gerçekleştirilen katliamda, resmî rakamlara göre 111 kişi katledildi. 210 ev ve 70 işyeri yakılıp yıkıldı…
Mesela 4 Temmuz 1980 Çorum katliamı! Saldırı faşist hareket tarafından 30 Haziran’da başlatıldı. 4 Temmuz’da kitle katliamına dönüştü. 4 Temmuz günü 26, ondan önceki saldırılarla birlikte toplam 50 kişi öldürüldü…
Mesela 12 Eylül! Sonra da 12 Eylül’den itibaren Kürt illerindeki baskı ve asimilasyona karşı 1984’te gerilla savaşının başlamasıyla, devlet terörünün katliamcılığa (köy yakmalar, köy boşaltmalar, faili meçhullere) dönüşmesi! ABD Dışişleri Bakanlığı’nın raporuna göre 1984-2000 arasında Kürt bölgelerinde 4 bine yakın köy yakıldı, boşaltıldı. 2 milyon yoksul Kürt göç etmek zorunda bırakıldı…
Mesela 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı! Resmî görevlilerin yol vermesiyle gericiler ve faşistler, bir otelde bulunan ilerici aydın ve sanatçıları diri diri yaktılar. 36 ölü ve 8’i ağır 24 yaralı resmî kayıtlara geçti…
Mesela 12-14 Mart 1995 Gazi, Ümraniye katliamı! Devletin “aracısız” açıkça gerçekleştirdiği katliamlardan biridir. Yoksul gecekondu halkına ölüm mangaları tarafından saldırıldı. 18 ölü, yüzlerce yaralı…
Mesela yargısız infaz ve kaybetme terörü! 1990’ların ilk yıllarından itibaren, açık terörün iki biçimde günlük bir uygulama hâline dönüştürüldü. Bunlardan biri infazlar, diğeri kayıplardı. Her iki teröre ilişkin de kesin rakamlar yoktur ve belki hiç bir zaman olmayacak. Bilinen, 1990-1999 arası, şehirlerde evlerinde, işyerlerinde resmî ölüm mangaları tarafından infaz edilenlerin sayısının 1000’i aştığı, faili meçhul cinayetlerin 10 binden fazla olduğu, kaybedilenlerin sayısının ise, ancak ‘binlerce’ diye ifade edilebileceğidir. 1994-1999 yılları arasında infaz ve işkencede, gözaltında ölüm sayısı, resmî kayıtlara ulaşılabildiği kadarıyla 905’dir. Aynı dönemde, kayıp başvurusu 850 civarındadır…
Ve hapishanelerdeki sistematik zulüm! 1980-2000 arası yirmi yılda, Türkiye hapishanelerinde çeşitli biçimlerde toplam 277 tutuklu ve hükümlü katledilmiştir. 1995’ten itibaren bu açık bir katliamcılığa dönüştürülmüştür: 1995, 96 ve 99’da Buca, Ümraniye ve Ulucanlar hapishanelerinde gerçekleştirilen operasyonlarda 17 tutuklu katledildi. 19 Aralık 2000’de 20 hapishaneye birden düzenlenen saldırıda 28 tutuklu katledildi. Yüzlerce tutuklu ağır yaralandı…
Burada bir parantez açıp ekleyelim: Kemalizm “Cumhuriyet”ten, “Cumhuriyet” de Kemalizm’den bağımsız ele alınamaz…
Kurucu refleks olarak Kemalizm, çeşitli makyaj ve uyarlamalarla da olsa “Cumhuriyet”e mündemiçtir…
Örneğin bir liberal, Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla Yayla, bu konuda yapılması gerekenleri şöyle formüle eder:
“Bugün gelinen noktada Türkiye gerçek bir demokrasi olmak için Kemalizmi resmî ideolojisi daha doğrusu resmî dogması olmaktan çıkarmak ve Kemalist mirasın çoğu amaçlarını ve araçlarını ya tamamen reddetmek veya ciddi biçimde ehlileştirmek ve medenileştirmek zorundadır.”
Devamla; “Ulus yaratma macerası 80 yıl önce başlamış olmasına rağmen bir türlü tamamlanamamış, yani Kemalistlerin anladığı manada ulus yaratılamamıştır. Ayrıca gidiş, Kemalistlerin ulus yaratma istikameti sandığı yere doğru değil, tersinedir. Homojen bir toplum – ulus yaratma sevdası hem imkânsız hem de çok acı yaratacak bir maceradır…
O yüzden, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kemalistlerin anladığı manada bir ulus yaratma amacının peşinde koşmak yerine, ortak yaşayışın siyasi ve hukuki çerçevesini iyileştirmeye çalışması lazımdır. Sonuç: Kemalizmin medenileşmesi en acil ihtiyaçtır,”[11]der.
Evet Kemalizm, sermaye hareketlerinin ulaştığı koordinatlarda, “Cumhuriyet”le bir uyarlamaya tabi tutulacaktır… Tıpkı Kemalist “devrimler”e yönelttiği eleştirilerin çığırından çıkması sonucu “Atatürk’ü Koruma Kanunu”nu TBMM nezdinde “Atatürk ne yaptı? Hepimiz burada sevdiğimizden, saydığımızdan bahsettik, büyük eserler yaptı, dedik. Bunda hepimiz beraberiz, müttefikiz. Buna rağmen aramızdan ayrılmış, Hakkın rahmetine kavuşmuş bir insanın, bir Türk büyüğünün maruz kalmakta olduğu hakaretleri önlemek ve bunun memlekette yarattığı teşevvüşü (kaynaşmayı), fikirlerde yaptığı, vicdanlarda yaptığı huzursuzluğu önlemek için tedbir almak mevzuubahis olunca hayır diyoruz. (…) Eğer dediğimiz gibi Atatürk’ün hatıraları, eserleri, başarıları bu memleket için büyük bir kıymet ifade ediyorsa ve onlara taarruz vakı olduğu takdirde milli vicdan bundan muztarip oluyorsa (acı duyuyorsa) onu bu gibi taaruzlardan masun (dokunulmaz) kılmak icap eder,”[12]sözleriyle savunan Adnan Menderes’in DP hükümeti döneminde olduğu gibi…
Atatürk’ün 72. ölüm yıldönümü dolayısıyla yaptığı konuşmada “Atatürk milletin ortak değeri ve hep öyle kalacak,” diyen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, tam da bu gerçeğe işaret etmektedir.
Bu konuda ABD’nin önde gelen düşünce kuruluşlarından ‘Council on Foreign Relations’un dergisi ‘Foreign Affairs’in web sitesindeki “Kemalizm Öldü, Yaşasın Kemalizm” başlıklı bir makale yayınladı. Söz konusu makalenin alt başlığı da dikkat çekiciydi: “AKP nasıl Atatürk’ün en son savunucusu hâline geldi”.
Bu, 23 Nisan 2010 tarihli ilginç makale, Zirve Üniversitesi’nden ve Zaman gazetesi yazarlarından Gökhan Bacık ve yine aynı üniversiteden Dariush Zahedi’nin imzalarını taşıyor.
Bacık ve Zahedi’nin yazılarında, Mustafa Kemal’in Kemalizmi ile, İsmet İnönü döneminde başlayan Kemalizm’i birbirinden ayrılıyor. Birinci dönem sivil Kemalizm, ikinci dönem askerî otoriter Kemalizm olarak saptanıyor. İkinci dönemin, askerî Kemalizm’inin ise her zaman Kemalizm’in mirasını saptırmış, bozucu bir etki yapmış bir yük olduğu ileri sürülüyor.
Yazarlar, Mustafa Kemal döneminden sonra, ülkenin, Soğuk Savaş’ın da katkısıyla askerî Kemalizm altında yönetildiğini ileri sürüyorlar. Yazarlara göre Kemalizmin birinci döneminin, Batı yanlısı, seküler modernist ülkülerini, bugün AKP, Kopenhag kriterleri, AB üyeliği, sivil hakların, azınlık haklarının geliştirilmesi, Kürt bölgelerinde sıkıyönetimin kaldırılması, serbest piyasanın daha da geliştirilmesiyle yaşama geçiriyor.
Sermaye hareketleriyle yeniden biçimlen(diril)en süreçte “Kemalizm” miadının doldurmadı, sadece yeni aşamaya uyarlanıyor…
Bu noktada “Tam demokrasi, Kemalizm tasfiye edilmeden asla gelmeyecek,” diyen İhsan Dağı’nın da; “Mustafa Kemal’in çakmak gibi parlayan gözlerinde, Anadolu’da neredeyse bir yüzyıldır yaşanan devrimci sürecin bugün ne hâle geldiğini gözledim,” diyen Hikmet Çetinkaya’nın da kavrayamadığı “Cumhuriyet”in kapitalizmin biçimlendirdiği bir form olmasından ötürü; -Kemalizm’li ya da Kemalizm’siz!- bir demokrasiye gereksinim duymadığıdır…
2.iii) “DERİN” (DENİLEN) DEVLET (Mİ?)!
Zaten Jung’un, “Geçmişimizi yanımızda taşırız,” diye tariflediği üzere; kapitalizmin mütemmim cüzünü oluşturan “derin” (denilen) devlet de bunun için vardır!
Yani devlet terörüyle, gözaltına almalarla, iddianameler hazırlanmadan aylarca hapiste yatanlarla, Kafka’nın ‘Duruşma’sındaki gibi neyle suçlandıklarını bilmeyenlerin, “suçlarını” savcılardan önce gazetelere sızdırılan haberlerle kamuoyu önünde mahkûm edilerek öğrenenlerin; Kürtçe’ye “bilinmeyen bir dil” diyenlerin; vd’lerinin Türkiye’sinde “Faili meçhul cinayetler devlet politikasıydı” diyen emekli Koramiral Atilla Kıyat, ekliyor: “O zaman (1990-2000 yılları arası) ülkeyi idare edenler, faili meçhulleri terörizme önlem olarak görüyordu.”
Bir ek daha: PKK itirafçısı ve JİTEM üyesi Abdülkadir Aygan, JİTEM’in kuruluşundan dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in haberi olduğunu açıkladı.
Bu böyleyken; Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın “suret-i hak”tan görünerek, “Derin devletten bu devlet çok çekti” demesi sadece bir laf-ı güzaftır!
Soru 3: Günümüz Türkiye’sinde Kürt, Alevi ve İslâm/İnanç sorunlarının olduğu ve Cumhuriyetin hem bu sorunların kaynağı hem de bu sorunları çözemeyeceği dile getirilmektedir. Cumhuriyet’in bu sorunlara yaklaşımı ve çözümü konusundaki tavrı nedir ve ne olmalıdır? Bu sorunların çözümünde Cumhuriyet bir imkân mıdır?
“Cumhuriyet” kaynağı olduğu soru(n)ları çözememesi, bastırıp engelleyemeyeceği anlamına gelmez…
Bastırmanın çeşitleri vardır; bunlarda birisi de devletin Kürt’ünü, Alevi’sini, İslâmcısını yaratmasıdır ki, T.“C” de, bu soru(n)ları soru(n) olmaktan çıkartmak için “havuç sopa denklemi”yle bunu deniyor bugünlerde…
3.i) KÜRTLER (Mİ?)!
Mesela yakın zamana ilişkin olarak haklarında “1990’larda kimilerine göre 2.5, kimine 4.5 milyonu göç ettirildi,”[13]denilen Kürtler…
Ya da dört parçaya bölünmüş, yakılıp-yıkılmış bir sömürge, “adı” da, “dili” de yasaklı bir zulüm coğrafyası…
Meselenin ulaştığı boyutlar artık kimse için “sır” değil; bu bir ulusal kalkışmadır; haklıdır!
“Cumhuriyet”, meselenin haklılığını kabul ve telafi yerine; önceleri inkârı, şimdilerde de “düzen içi düzenleme”nin uyarlamasını dayattı, dayatıyor.
Önce “Açılım” deniyor; ardından da “Hayır, bu bir milli birlik projesi” diye tashih ediliyor!
Bununla da yetinilmeyip; İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın ağzından, “Diyanet’in teröre karşı vaaz hazırlığı yaptığını, ayrıca Doğu ve Güneydoğu’da Kur’an kurslarının sayılarını arttıracaklarını”açıklanıp, Kürt sorununun çözümünde Diyanet İşleri Başkanlığı’nı devreye sokuluyor! Ya da tezkere bırakıp “profesyonel asker” olarak “teröre karşı mücadele”de istihdam edilecek yoksul çocukları!
AKP’nin, CHP’nin, MHP’nin, TSK Partisi’nin konuya ilişkin tutum(suzluğ)u malumun ilamıyken; TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner de ekliyor: “Tüm Türkiye’nin sorunu olan ama özellikle Güneydoğu’daki ekonomik gelişmenin önünü tıkayan Kürt sorununu çözmek zorundayız.” “Kürt sorununun, bir demokrasi açığı sorununun tezahürü olduğunu düşünüyoruz.”
Hepsi bu kadar; ancak bu demokrasi “eksiği”, “Cumhuriyet” için ne anlam ifade edecek? Bunu yanıtı yok; olmayacak gibi de duruyor…
Hayır “Cumhuriyet”, “Kürt Sorunu”nu çözecek bir esnekliğe sahip değildir; çünkü Maltepe Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç’in, “Erzurum Kongresi bittikten sonra 12 aşiret reisine yazdığı mektuplarla, onların desteğini isterken bile, karşılığında en ufak bir ima yollu dahi olsa Kürtlere yönelik bir taviz vermedi…
Son günlerin gündem konusu ‘Kürt açılımı’. Hazır bir açılım söz konusu olmuşken de ‘Nereye kadar açılalım’ sorusuna verilecek yanıta ışık tutması için belli Kürt çevreleri ‘…Zaten Atatürk de Kurtuluş Savaşı esnasında ‘Kürtlere özerklik’ sözünü vermişti, TBMM 10 Şubat 1922’de Kürtlere özerklik tanıyan bir yasayı bile kabul etmişti… En azından oraya kadar açılalım…’ demeye getiriyorlar. Bu söylenenlerin birer söylenti olmaktan ileri gidebilir tarafı yoktur ve Gazi Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı öncesinde, esnasında veya sonrasında, en kritik dönemlerde dahi Kürtlere böyle bir taviz vermemiştir. 1918-1924 arası tüm gelişmeler bunun somut kanıtıdır,” dediği koordinatlarda; “Meclis Kürtlere özerklik verdi mi?” sorusunu Soner Yalçın da, “Büyük Millet Meclisi’nde böyle bir yasa tasarısı görüşülmemiş ve geçmemişti” diye yanıtlıyorken; “Cumhuriyet” çözümsüzlüğü derinleştiren yapısallıktır!
Oysa Kürt sorunu öncelikli olarak bir askerî sorun ya da “terör sorunu” değildir. Hele hele ulaşılan koordinatlarda artık hiç değildir. Bu siyasi ve toplumsal boyutları olan ulusal bir sorundur. Ancak böyle ele alınması durumunda çözüm üretilebilecektir; ve bir kez daha vurgulanmalıdır ki, mesele, sahibi ve muhatabı Kürtlerle çözülür…
Ama “Cumhuriyet” buna elvermez, elvermiyor da…
Mesela 2011 Haziran’ına kadar tek yanlı olarak uzatılan ateşkes… Kimse inkâr edemez: Ateşkes, barış için elbette çok önemli ve olumlu…
Bu doğru; ancak, söz konusu doğrunun bir de “Ama”sı var, o da şu: Ateşkes çift yanlı olmadığı sürece “ateşkes” olabilir mi? Bu mümkün mü? Yani PKK’nin ateşkesinin bir karşılığı olacak mı?
AKP “Hayır” diyor; CHP, MHP vd’leri de TSK’dan farksız… Burada bir “sıkıntı” var; bunu görmezden gelemeyiz…
Bir şey daha var: sözü edilen barışın tarafları ve muhatapları kim?
“Devlet” deniyor; kim bu “devlet”? “Balıkçı” diye lanse edilen “kimliği meçhul” şahıs mı?
AKP, CHP, MHP, vd’leriyle TSK Partisi; “Ne PKK’yi ne de Abdullah Öcalan’ı muhatap kabul etmeyiz!” diye haykırıyorlar…
O hâlde?
Evet, ateşkes iyi; burası şüphe götürmez; ancak “O hâlde” dedirten kaygılar da söz konusu; bu nedenle adil ve onurlu barış deyince; yine ve bir kez daha Brecht’in ifadesiyle “Çarpan yüreğin iyimserliğine, düşünen aklın sorgulayıcı karamsarlığına muhtacız,” diye düşünüyoruz…
Kürt meselesinin hâlli konusunda üç farklı yaklaşım olduğu burada vurgulanmalı: birinci yaklaşım devletin bölgeye yatırım yapması, eğitim götürmesini öngören “kalkınmacı” yaklaşım. İkincisi, önce emek-sermaye çelişkisinin sonra ulusal meselenin çözülmesini öngören ve son dönemlerde “ulusal sol”culuğa yaklaşan sosyalistlerin öne sürdüğü yol; üçüncü yaklaşım ise “Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme haklarını, ayrılma hakkı dahil, savunmak” olarak özetlenebilecek Leninist yaklaşımdır…
Biz çözümün hâlâ ayrılma hakkını savunmakla, ayrılmayı savunmanın aynı olmadığının altını çizerek, Leninist tarz-ı siyasetten geçtiğini savunuyoruz.
Bu savımızın gerekçesini en iyi, S. Süreyya Önder’in görüştüğü bir Kürt yoksulu, Cuma Kahraman veriyor:
‘Bu ülkede ‘milli birlik ve beraberlik’var ya, sadece bir tek şeyde geçerli. O da Kürtleri ucuza çalıştırmak! Bu Türkiye’nin seksen bir vilayetinde de aynı, hiç değişmiyor.’
Ben, ‘Bu dünyanın her yerinde böyle ve buna kapitalizm deniyor’dediğimde, Cuma şunları söyledi: Biz Kürtler de ‘Dinya li dinyê; çavê gur li mîyê’diyoruz. Yani dünya dünya olalı, kurdun gözü koyundadır…”[14]
“Cumhuriyet”in Kürtler açısından en veciz tarifi, itiraf etmeliyiz ki, bu!
3.ii) ALEVİLER (Mİ?)!
Aleviler için de olup-bit(mey)en Kürtlerinkilere benziyor…
Osmanlı Tarihi, Torlak Kemal, (1420), Şeyh Bedrettin (1421), Karabıyıkoğlu Hasan (1511), Baba Nurali (1512), Bozoğlu Şeyh Celal (1519), Baba Zünnun (1527), Kalender (1527) gibi pek çok dini ayaklanmalarıyla doludur. 1420’den 1527’ye kadar aşağı yukarı bir asır süren “dini” ayaklanmaların hemen hepsinde egemenlerin “Rafızilik” olarak nitelediği itiraz, karşı duruş, farklılık, isyancılık vardır; yani Aleviyi Alevi yapan, besbelli egemenlerin “Rafızilik” olarak nitelediği isyancılıktır…
Selim Deringil’in, “Hanefilik her zaman Osmanlı’nın resmî mezhebi oldu. Sultan Selim’den itibaren Alevilere ‘içimizdeki tehlikeli öteki’algılamasıyla yaklaşıldı, kırımlar oldu… Aleviler Hıristiyanlardan bile daha çok dışlandılar. Tanzimat’tan sonra Hıristiyanlar saraya girdi ama Sünnileşmeyen Aleviler hep dışlandı,” diye tarif ettiği bir geçmişten; ‘Pir Sultan Abdal Derneği’nin ve ‘Alevi Bektaşi Federasyonu’nun yönetimindeki Kemal Bülbül, “Cumhuriyet kurulduğunda Alevilere rol verildi. Laik cumhuriyetin güvencesisiniz, dendi. Biz laikliğin güvencesi olduk ama laik cumhuriyet bizim güvencemiz olmadı,” diye tarif ettiği bugüne uzanan seyr-ü seferde egemenler Alevi isyancılığının farkında olduğu için Alevilere ve Aleviliğe karşı hep baskıcı veya mesafeli olup, onları fiziken ya da asimile ederek yok etmeyi aslî meseleleri olarak algılamışlardır.
Bu konuda birkaç anlamlı veriyi hızla sıralayalım:
Mesela Amasya merkeze bağlı Alevi köyü Direkli’de bir cami ve cemevi olmasına karşın geçen hafta ikinci bir caminin temeli daha atıldı. Köylüler, muhtar Salih Koç’un girişimiyle yaptırılan ikinci camiye karşı çıkarken Koç, ikinci camiyi köyü ziyaret eden misafirler için yaptırdıklarını savundu. Caminin temel atma törenine AKP milletvekili ve yöneticilerinin katılması dikkat çekti…
Mesela din dersi kitaplarına Alevilikle ilgili bölümlerin yazılması tartışmaları sürerken, Türkiye’deki Din Dersi öğretmenlerinin üçte ikisinin “Aleviliği yeteri kadar bilmediği” ortaya çıktı. Alevilik tanımını yapan din dersi öğretmenlerin yüzde 21’i ise “Alevilik siyasi bir oluşumdur,” dedi…
Mesela Amasya’nın Suluova İlçe Emniyet Müdürlüğü, Hacıbektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı ve Derneği Suluova Şubesi’nden 9 Kasım 2008’de Ankara’da Sıhhiye Meydanı’nda yapılan, cemevlerinin ibadethane olarak tanınması, zorunlu din dersi ve Diyanet İşleri Başkanığı’nın kaldırılması için düzenlenen mitinge katılanların listesini istedi. Dernek yöneticileri polisin bunun rutin bir uygulama olduğunu söylemesi üzerine Ankara’daki mitinge katılan yaklaşık 60 kişinin listesini İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne verdi…
Mesela Cemevi açılmasıyla ilgili soru önergesine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan adına yanıt veren, Diyanet’ten Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın, İslâm dininin ibadetine mahsus ve usulüne göre açılmış “cami ve mescit” dışındaki mekânların “ibadet yeri” olarak kabul edilemeyeceğini söyleyip, cemevleri için “sosyal ve kültürel tesis” tanımını kullandı… Ayrıca Cem Vakfı’nın, “Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi” kapsamındaki taleplerini reddeden Başbakanlık kararının iptali istemiyle açtığı dava da reddedildi. İdare mahkemesi kararında, “Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi imkânsız,” dedi…
Mesela AKP hükümetinin, Alevilerin “gönlünü kazanmak” için peşi peşine atılımlar yaparken 7 yıllık icraatlara bakıldığında, Alevileri görmezden geldiği ortaya çıkıyor. Türkiye’deki cami sayısı AKP iktidara geldikten sonraki 5 yılda 3 bin 155 artarken, bugün ülkedeki 79 bin cami ve 8 bin Kur’an kursuna karşılık, 172 cemevi var. Diyanet bütçesi 2009’da da geçmiş yıllarda olduğu gibi 8 bakanlığın bütçesini geride bıraktı…
Mesela İstanbul Ticaret Üniversitesi’nden Doç. Dr. İbrahim Öztürk’ün, derste “Ben ailemden biliyorum, bazı kesimlerin düşüncesine göre Alevi kadınları orospudur” dedi…
Bunların hepsi “Cumhuriyet” Türkiye’sinde oldu; tıpkı Maraş, Çorum, Sivas katliamları gibi…
Eşitlik arayışındaki Aleviler, Aleviliği devletleştirme peşindeki AKP’nin düzenlediği Çalıştay’la manipüle edilmeye çalışılırken; Aleviler üzerine oynanan oyun ve tezgâhlar da tükenecek gibi görünmüyor!
Yapılması gereken öncelikle Alevilik’in ne olduğu ve istediğinin muhatapları tarafından özgürce dillendirilip, ortaya konulmasıdır…
Aleviliğin bir “din” mi, bir “mezhep” mi; “İslâm içi” mi, “dışı” mı, ya da “tarikat” mı olduğu veya benzer konulardaki tartışma(lar), kamu kurumu olan Diyanet’in Başkanı ya da devlet ricali tarafından yürütülemez, karar altına alınamaz…
Özetle Alevilerin Türkiye’deki hak arama tarihi uzun, zorlu bir süreç ve bazen tahammül sınırlarını zorluyor. Var olmak, ibadethaneleri açmak ve özgürce ibadet edebilmek için 1963’te atılan ilk adımdan bu yana çok da yol alınamadı. Zaman geçti. Çok şey ile birlikte Aleviler de değişti. Ancak “Cumhuriyet” de, yasalar da değişmedi…
3.iii) LAİKLİK İLE TÜRBAN (MI?)!
Nihayet “türban” ya da “başörtüsü” ne derseniz deyin; önemli değil; aslolan soru(n)…
Çünkü “Cumhuriyet”in kuruluşunda Mustafa Kemal tarafından, “Kimi yerlerde kadınlar görüyorum ki, başında bir bez, ya da peştemal ya da benzer bir şeyler atarak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir, ya da oturarak yumulur. Efendiler uygar bir ulus anası, ulus kızı bu şaşırtıcı biçime, bu vahşi duruma girer mi?”[15]diye betimlediği soru(n); bugün “Cumhuriyet”in “çevre” dediğinin “merkeze”, yani “Cumhuriyet”in “kalbine” taşınması; “Cumhuriyet” elitlerinin oldukça “avam” bulup, burun kıvırdığı bir “taşralaşma”yı devreye sokmuştur…
Bu bir sermaye hareketi sonucudur; sermaye tarihinin “tek parti”li “Marmara Baronları”nın tekelinden, “çok parti”li ve “Anadolu Kaplanları”nın da var olduğu kesite geçilmesinin hikâyesidir.
Ancak Tülin Bumin gibi, “Türban dinin geri dönüşü değildir. Bu, bireyin seçtiği kimlik olarak dinin ortaya çıkışıdır. Türban çokkültürlü modern devletin bir sonucudur”; veya Cahit Tanyol gibi, “Türban olayları, devletin koyduğu kurallarla çatışıyor. İnanç özgürlüğünü inanç alanının dışına taşırıyor.”“Türban, inanç ve bireysel özgürlük maskesi altında toplumu kışkırtıcı bir rol oynuyor,” tarzındaki dikotomiler birbirini besleyen “rövanşist” yanılgılardır.
Kim ne derse desin, Fikret Başkaya’nın ifadesiyle “Başını aç demekle ört demek aynı şeydir”!
Adına ister, daha “ötekileştirici” bir deyim olarak türban deyin, ister daha “meşrulaştırıcı” bir ifade olarak başörtüsü deyin, bu sorun, ülkemizdeki laikliğe, yani seküler alan ile dinsel alan arasındaki ilişkiye ya da “ilişkisizliğe” dair bir “referans mücadele alanı” teşkil ediyor. Öte yandan, ideolojik, sosyolojik ve hukuksal tüm etkilerden soyutlasak bile, artık bu konu, toplumsal barışı tehdit eden büyük çaplı bir sorun (sorunsal) hâlini aldı.
Günümüzde gelinen noktada ise bu sorun, “laikçiler” ile “İslâmcılar” arasında bir tür “inatlaşmaya” dönüştü, her iki kamp da bu konuda vereceği tavizi kendi kalesine atacağı bir “gol” olarak gördüğünden, uzlaşma zemini bulunması iyice güçleşti. Sonuçta sorun patalojik bir nitelik alıyor.
Ancak şunun da altını çizerek, anımsatmadan geçmeyelim: Türbanın kişisel özgürlükler alanından çok öteye bir temsiliyetinin olduğunu dünya âlem biliyor. O zaman sorunu şöyle tanımlayabilir miyiz? Türban yasağı etrafında tanımlanan sorunu anlayabilmek için, türbanı kendi başına bir sorun olarak tanımlamak yerine, daha derinlerdeki sorun ya da sorunların bir semptomu olarak görmek gerekir. Bu tür bir kavrayış biçiminde, semptom sorunun kendisi değil, derinlerdeki yapıda ortaya çıkan rahatsızlığın bir başka belirti aracılığıyla yüzeye gönderdiği mesaj olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla da, sadece semptomu ortadan kaldırarak, sorunu çözmüş olmazsınız!
Burada yapılması gereken; “Cumhuriyet” için “özgürlükler”in ve güvencesinin ne olduğunun toplumcu laiklik tanımıyla ortaya konulmasıdır. Çünkü “Devletin resmî ideolojisinin olduğu bir düzende, devletin, bir dinin bir mezhebine din hizmeti verdiği bir ‘laik’ devlette, laik ilkeler çerçevesinde tutarlı ve evrensel sınırlamalar getirmek mümkün olmaz”![16]
Sorarak ilerleyelim: Laik bir düzende ilk ve ortaöğretimde zorunlu din dersi olabilir mi? Adı Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi olsa da sonuçta İslâm dininin öğretilmesine yönelik böyle bir ders zorunlu olduğunda laiklik ilkesini çiğnemez mi?
Oysa Olivier Roy’un belirttiği gibi laiklik, “Boşanan devlet ile kilisenin çocuğudur.”[17]
Gerçekten de 1870 ve 1880’lerde, laisite mücadelesinin bir parçası mahiyetinde, hükümet devlet okullarından haçı kaldırır ve herkese özgür laik ilköğrenimi garanti eder”ken[18]“birey”in, “birey duruşu”nun, “birey kültürü”nün altını çizmiş oluyordu.
Laikliğin bir tanımı da “özgür birey”e dayanır; özgür bireyin olmadığı yerde, laiklik diye bir şey olmaz; yani kendini “laik” diye tanımlandıran kişi için aslolan kriter; “inanç sahibi” olup olmaması değil, “birey” olup olmamasıdır.
Çünkü laiklik sonuçta; “inançla kavgalı” bir kavram değil, “inançların dayatılmasıyla kavgalı” bir kavramdır.
Laiklik, bireyin “inanç dünyasıyla” ilgilenmez: “İnanıyor musun? İnanmıyor musun? Dinin beş şartını yerine getiriyor musun, getirmiyor musun? İçki içiyor musun, içmiyor musun?” gibi sorular laiklik savunucularının ilgi alanına girmez.
Laiklerin ilgi alanına giren şey: “Farklı inançta ve farklı yoğunlukta inanç sahibi insanların yan yana, barış içinde, bir arada yaşamasını sağlayan ortak kuralların tanımlanmasıdır.”
Toplumcu laikliğin kuralları ise kabaca şöyledir:
Laiklik inançlara ilişmez. Ancak “kamusal alanda” inançlarınızın parantez içine alınmasını talep eder… (öğretim görevlisi olarak) okula, (doktor / hemşire olarak) hastaneye, (posta memuru olarak) postaneye, (polis memuru olarak) karakola adımınızı atarken dini cemaat ya da kavim aidiyetinizi kapı dışında bırakmak zorundasınız. Toplumun özgürlüğü adına kişisel özgürlüğünüzün bir parçasından vazgeçmek durumundasınız. Bu yerlerin kapısına asılan bir ilan gibidir laiklik. Ayrı ayrı herkesin dinini ve özgürlüklerini koruyan ilanın üzerindeki mesaj da şudur: Buraya bir cemaat üyesi olarak değil, bir birey olarak giriyorsunuz!
Böylesi bir tutum; Betül Çotuksöken’in tarifiyle, “Irk, milliyet ve din gibi kavramlardan herhangi birini yetkince temsil ettiğini sanan kişiler, artık diğerlerinin yerine düşünmeye başlayacak giderek her türlü yetkeyi ele geçireceklerdir. Laiklik, ayrımcılıkları aşmanın ve temel kişi haklarını korumanın vazgeçilmez koşuludur.”
Bu arada ‘Atatürk’ konulu paneldeki konuşmasında, “Laikliğin gereği devletin tüm kimlik ve inançlara eşit yakınlıkta durmasıdır. Cumhuriyet’e hâlel getirecek gerginliklerden uzak duralım,”[19]diyen Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın sözlerinin altını çizerek ekleyelim:
Laiklik “sınırsız özgürlük” değildir. Aksine sınırlar, “inanç özgürlüğü” denen kavramın sınırlarını çizer!
Ayrıca laiklik, din ve inanç özgürlüğünün güvencesi değildir, tam tersine din ve inanç özgürlüğünü sınırlar!
Nihayet toplumcu laikliği belirleyen dinler ya da (kapitalist) modernizmin soyut “birey”i değil, toplumsal yapılar ve ezilenlerin özgürleşmesine yönelik toplumsal değişim potansiyelleridir!
“Cumhuriyet”, bunları başaramadığı için soru(n)ları çözmek yerine katmerlendirdi ve daha da ağırlaştırdı…
Soru 4: Bugünün koşullarında Cumhuriyet geçerliliği nedir? Cumhuriyet ve demokrasi ayrımına/ tartışmasına nasıl bakılmalı, Cumhuriyet demokrasi ilişkisi hakkında düşünceniz nedir?
Öncelikle “Cumhuriyet eşittir demokrasi” türünden yanılgılar yanında; “Cumhuriyet demokrasinin yolunu açtı”, “Cumhuriyet müthiş bir kazanımdır” yanlışlarına da prim vermemek çok önemlidir.
Çünkü 87. yaşına ulaştığı koordinatlarda “Cumhuriyeti demokrasi ile bütünleştirmek esas amaçtır,” denilmektedir hâlâ Ali Sirmen’in ifadesiyle… Ki bu da “Cumhuriyet”in demokrasiden yoksunluğunun en anlamlı itiraflarındandır!
“Cumhuriyet” ya da “demokrasi” veya her ikisi yan yana… Bunların hiçbiri ezilenler için güvence değil; ezilenlerin tek güvencesi “özgür üreticiler topluluğu”nun “yasama ve yürütmeyi iç içe geçiren doğrudan yönetimi”dir.
Neden mi? Bu konuda “Kuvvet kullanan titrememeli,” diyen W. Goethe ardından da ekler: “Hangi yönetim mi en iyidir? Kendimizi yönetmeyi bize öğreten…”[20]
“Cumhuriyet”, biz(ler)e kendi kendimizi yönetmeyi öğretmek bir yana, yeni tipte bir “kulluğu” dayattı: (burjuva) ulus-devlet uyrukluğu… Kim bunu inkâr edebilir? Bu mümkün mü? [“Cumhuriyet’e kulluk” riskine dikkat çekiyor Hüseyin Hasançebi de[21]…]
“İyi de demokrasi olsa, bu olmazdı” mı?
Hayır; kesinlikle böyle değil!
“Jean-Luc Nancy, demokrasi ile politik olan arasında ayrım yaparken demokrasinin hazır bir bilinç, bir normlar silsilesi ya da yasal düzenlemelerin içeriği ya da onların aktarımı ile elde edilemeyeceğini, şu an adına demokrasi denen şeyin hiç de demokrasi olmadığını aktarıyor”ken;[22]“Demokrasiyi anlam bakımından sorgulamadıkça insanlık olarak bir yere varamayız…
“Hukuk, yasalar bağlamında yaygınlaşıyor ama bu bizi daha çok demokrasi ya da özgürlüğe götürmüyor; tam tersine, çırılçıplak ve anlamsız olan bir şiddete götürüyor. Bunu da sorgulamalıyız…
“Demokrasiyi anlam bakımından sorgulamadıkça insanlık olarak bir yere varamayız. Günümüzde demokrasi adına yapılanlar hiçbir yerde gerçek demokrasi değil. Ne Amerikan tarzı paket demokrasi ne Avrupa’da bile,”[23]der…
Bu nedenle mutlaklaştırılmış; “Cumhuriyet” ya da “demokrasi” fetişlerine teslim olmadan, ezilenler, öteki(leştirilen)ler için başka türlüsünün, mesela Paris Komünü türünden oluşumların mümkün olduğunu düşünmeliyiz yeniden…
4.i) CUMHURİYET (Mİ?)!
Öncelikle “Cumhuriyet” ne?
Bu konuda La Martine, “Cumhuriyetle cehalet, ikisi aynı yerde barınamaz,” derken; Montesquieu de ekler:“Cumhuriyetle erdemli insanların rejimidir.”
Bunlara kimsenin itirazı olmaz; ancak bu kadar yuvarlak şeyler de “Cumhuriyet”in ne olduğunu açıklamaz!
Kaldı ki nihai tahlilde “Cumhuriyet”, sadece “bir şey”dir.
Çünkü “Res publica”, “Kamusal şey” demektir; ancak bu çoğu kez “Halka ait şey” diye çevrilir; böyle değil, kamusal olanın her zaman halka ait olması gerekmiyor…
Tıpkı T. “C” gibi…
Siz bakmayın Cumhuriyetin kuruluşunun 87. yıldönümü nedeniyle 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, Atatürk ve O’nun kurduğu Cumhuriyete minnettar olduğunu belirterek, “Cumhuriyet, muhteşem bir olaydır. Atatürk, çağdaş, laik, ulus devlete dayanan bir Cumhuriyet kurdu. Bugün yapılan itirazlar, dünün devrimlerine yapılıyor”diyerek “En büyük değer ulus devlet… “Hepimiz Cumhuriyetin eserleriyiz… “Çağdaş devlet laik devlettir, yani dinle devleti ayıracaksınız… “Vatandaş olmak kimliktir,” diye eklemesine!
Bu “şey”in Süleyman Demirel’ce yorumlanmasıdır; farklısı, zıddı da mümkün ve muhtemeldir…
Demirel’in tekrar ettiği, Mustafa Kemal’den kalma bir “Cumhuriyet” klişesidir, “muasır medeniyet seviyesi”nde, yani kapitalist sistem ve ulus-devlet düzeninde karar kılmış bir elitin tekrar edegeldiği bir klişe… Özgün biçimini, “kurucusu” M. Kemal’in ağzında bulur; Yeditepe Üniversitesi’nden Dr. Handan Diker’in naklettiği üzere:
“27 Eylül 1923’te Gazi Mustafa Kemal Neue Freie Presse muhabirine şöyle demiştir: ‘Yeni Türkiye anayasasının ilk maddelerini size tekrar edeyim. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yürütme gücü, yasama yetkisi ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan Meclis’te toplanmıştır. Bu iki kelimeyi bir biçimde anlatmak olasıdır: Cumhuriyet.’
Cumhuriyet iki şekilde ifade edilir. Devlet ve hükümet şekli olarak Cumhuriyet… Devlet şekli olarak Cumhuriyeti tanımlarken şöyle deriz:
‘Egemenlik ulusta ise o sistem bir Cumhuriyet’tir. Burada egemenlik kavramına dayanarak bir açıklama yaparız. Hükümet şekli olarak Cumhuriyet dediğimizde ise görünen şekilsel Cumhuriyeti anlarız. Yani, cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanlardan oluşan siyasi yapılanmayı.’
Atatürk’ün Cumhuriyet tanımı şöyledir: ‘Cumhuriyet demokrasiyle yönetilen devlet demektir.’ Sonra da şöyle devam eder: ‘Demokrasi ilkesinin en modern ve mantıksal uygulanmasını sağlayan hükümet şekli Cumhuriyettir.’
Türk devriminin en önemli aşaması Cumhuriyetin ilanıdır. Çünkü burada yapılan yüzlerce yıllık teokratik bir sisteme alışkın kültür ve geleneğin üzerine tamamen ulus temeline dayalı yeni bir sistem gelmiştir.
Cumhuriyet bir yaşam biçimidir. Öyle bir yaşam biçimi ki Mustafa Kemal’in deyişi ile: ‘Türk ulusunun doğasına ve geleneklerine en uygun olan idare Cumhuriyet idaresidir.’
Cumhuriyet sözcüğü Arapça cumhur sözcüğünden gelir. Anlamı; halk, ahali, büyük kalabalık, toplu hâlde bir yerde bulunan kavim ya da ulus demektir.
Kısaca özetleyecek olursak cumhuriyet dendiğinde şu özelliklerini sıralamamız gerekir:
Cumhuriyet özgürlüktür ve özgür düşünce yanlısıdır.
Cumhuriyet erdemdir. Cumhuriyette asıl amaç erdemli ve namuslu insanlar yetiştirmektir.
Cumhuriyet eşitliktir. Yasalar önünde herkesin eşit olmasını öngörür.
Cumhuriyet en modern devlet ve hükümet şeklidir.
Mustafa Kemal 1 Kasım 1927’de Cumhuriyetin ilanından dört yıl sonra şu sözleri söylerken Türk ulusuna olan güvenini ve Cumhuriyetin temel niteliklerini şöyle özetliyordu: ‘Bağımsızlık, uluslaşmak ve zaferin temellerinden doğup yükselen cumhuriyet dört yıl içinde yılmayan bir düzenleme ve geliştirme ile ne denli sağlam temellere oturtulmuş ve aziz Türk ulusunun nasıl candan aradığı bir devlet biçimi olduğunu ortaya koydu ve kanıtladı.’
Kısacası Cumhuriyet çağdaşlıktır, modernliktir.”
Açıkça ifade edilmesi gerekir ki, bu tanımlar/ yorumlar ideolojik olduğu kadar bir sınıfa aittir; bu bağlamda ifade edilenlerin, kimileri (yani yönetilenler/ezilenler) içinde tersinden tecellisi yani bir totalitarizm ve zorbalık olarak gündeme gelmesi kaçınılmazdır.
O hâlde herkesin “Cumhuriyet”i, herkes için “demokrasi” bir yanılgı değilse; sınıfsal bir yalan, manipülasyondur!
Hayır; yalanı aklayıp paklayarak, “estetize” edemezsiniz!
Kimileri Cumhuriyet’in 87. yıldönümünün en önemli, hatta “flaş” olayının, Mustafa Kemal’in sesinin “daha da gür olduğu” keşfinin sarhoşluğuyla “İktidar, muhalefet, siyaset, seçim sandıkları, tümü Cumhuriyetin eseridir…
Türbanlısı… Cüppelisi… Yobazı dahi… Tümü Cumhuriyetin sağladığı özgürlük ortamının eserleridir…
Cumhuriyeti yıkma hevesiniz için dahi ona muhtaçsınız…
Onun demokrasisinden yararlanmak, onun özgürlük ortamına sığınmak, onun kurumlarını ve kurallarını kullanmak, onun koltuklarına oturmak, onun kıyafetini giymek, onun çatısı altında durmak zorundasınız…
Cumhuriyetin gücü de buradan gelir…
Bu yüzdendir; yıkamazsınız Cumhuriyeti,” diyebilir!
Ancak bunu ifade eden Bekir Coşkun; “Cumhuriyet”in komünistler için Sansaryan Han, Kürtler için de Diyarbakır 5. Nolu Zindanı olduğunu; “Cumhuriyet”in kendileri için sunduğu “özgürlük”ün bundan ibaret olduğunu akıllarından çıkartmadığını unutmasın!
Kimse mağdurlarına “Cumhuriyet”i estetize etmeye kalkışmasın; herkes yeterli düzeyde tarih bilgisine sahip!
Kaldı ki “Cumhuriyet”in, tarihsel sıkıntıları olanca güncelliğiyle, 87. yıl sonra da karşımızda ve dipdiri…
Bu konuda Murat Yetkin, “87 yıl geçti ve biz hâlâ üç temel sorunu konuşuyoruz,” vurgusuyla ekliyor: “Geldiğimiz günün, 29 Ekim 2010 gününün tartışmalarına baktığımızda, konuların Türkiye’nin 87 yıl önce karşısında duran konularla aynı olduğunu görebiliriz.
Boyutlar değişmiş olsa da özde aynı… Tartışmaların o gün de bugün de üç temel ekseni var: 1) Ülke bütünlüğüne ilişkin tartışmalar, 2) Toplumsal barış ve kimlik tartışmaları, 3) Yetki paylaşımına ilişkin tartışmalar.”
Özde değişen hiçbir şey yok; Hasan Fırat’ın, “1920-25-38-2010… Hep Aynı Cumhuriyet!”[24]formülündeki üzere…
Ancak daha da sıkıntılı!
“Atatürk’ün tutkalı tutmadı. Atatürk’ün Türkiye’si dağılıyor…
Osmanlı zamanında tutkal din idi. Atatürk onun yerine Türklüğü ikame etti.
Atatürk Osmanlı enkazından kaldırdığı taşlarını kullanarak yeni, değişik ve modern bir bina inşa etti ve adını Türkiye koydu.
Şimdi Erdoğan o binanın taşlarını sökerek yeni bir bina ve yeni bir Türkiye yapıyor,” diyen Metin Münir haklı…
87. yılı bir kez daha krizlerle kutlanan “Cumhuriyet”, birçok açıdan tartışma konusu hâlâ…
Daha doğrusu bir “Cumhuriyet krizi”nden söz etmek gerek; zira, “Cumhuriyet” projesi bazı açılardan başarısız oldu; başarısız olduğu konularda derin sorun alanları doğdu.
Bunlar çözülür mü? Buna olumlu bir yanıt verebilmenin ipuçlarına sahip değiliz.
“Olumlu” yanıt verebilmek için, Pollyanna’yı “depresif kötümser” sınıfına sokacak bir iyimserlik gerekiyor ki, bu da mümkün değil!
O hâlde “Cumhuriyet”in sıkıntıları büyüyecek; ki büyümekte de; “Cumhuriyet”çilerin endişelerinde bunu görmüyor olamazsınız!
İşte bu “endişe”lere birkaç örnek…
Hikmet Çetinkaya: “Cumhuriyetimizin 87. yıldönümünü kutlarken emperyalizmin kurduğu tuzaklara, terör belasına, etnik ve dinsel kimlik üzerinden yapılan siyasete şöyle bir bakıp şu soruyu sormak gerekiyor:
‘Türkiye nereye götürülmek isteniyor?’
Laiklik olmadan demokrasinin ‘D’sinden söz edilmez…
Mustafa Kemal Atatürk’ün deyişiyle ‘vaziyet ve manzara-i umumiye’ hiç de iç açıcı değil…
87 yıllık laik demokratik Cumhuriyetimizi korumak ve kollamak zorundayız. Onun için büyük bir sınavla karşı karşıyayız.”
Mehmet Faraç: “2010 Ekim’inin 29. günü… Genel durum ve görünüş şöyledir:
Ülkeyi 2002 yılından itibaren adında adalet ve demokrasi geçen bir parti yönetmektedir! Parti kadroları Milli Görüşçü çizgiden gelmektedir. Birçoğu Nakşi mürididir…
Söz konusu parti Anayasa Mahkemesi’nce ‘laiklik karşıtlarının odağı’ diye ilan edilmiştir… Ama merak etmeyin paşam; mebus yemininde hâlen, ‘…laik cumhuriyete, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; namusum ve şerefim üzerine ant içerim’ diye yazmaktadır!..
Çankaya’da koltuğunuzda oturmakta olan zat da Milli Görüş geleneğinden gelmektedir. Başörtülü olan eşi, üniversiteye türbanla girebilmek için Türkiye Cumhuriyeti’ni Avrupa’ya şikâyet bile etmiştir!
İşte bu ahval ve şerait içinde, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nız kutlu olsun paşam!”
Erdal Atabek: “Bu yıl ‘Cumhuriyet Bayramı’nı hangi duygularla kutlayacağız?
Türkiye Cumhuriyeti’nin 87. yılını nasıl kutlayacağız?
29 Ekim 2010’da neyi kutlayacağımıza karar vermek zorundayız.”
Mümtaz Soysal: “Bugün 87. yaşını tamamlayan Türkiye Cumhuriyeti’ni artık bu anlamda diriltmek gerekiyor.
Çünkü, Mustafa Kemal kuşağının kurduğu Cumhuriyet ilk çeyreğini coşkuyla yaşadıktan sonra çeşitli nedenlerle diriliğini yitirmiş, yavaş yavaş sönen bir balon gibi yumuşamış, sıradanlaşmaya yüz tutmuştur.”
Ali Sirmen: “87. yılında Cumhuriyet, kendi kurucu ilkelerinin birçoğundan uzaklaşmış bulunmaktadır.
Bu Cumhuriyet acaba 87 yıl önce ilan edilen o Cumhuriyet midir?
Yoksa o Cumhuriyetin bütün temel ilkelerini reddeden, bazılarının egemen kılmaya çalıştıkları yeni bir cumhuriyeti mi yaşamaktayız?
Daha açık deyişle, 2. Cumhuriyet, yavaş yavaş alıştıra alıştıra geldi de biz mi farkında değiliz?”
Fikret Bila: “Cumhuriyet’in 87. yılını kutladık. Ama bayram havasında kutladık mı, sorusuna ‘evet’ demek zor. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, bayram gibi geçti mi?
Gün boyu yaşadıklarımıza bakarsak, ‘bayram gibi geçti’ diyemeyiz. Devlet yönetimi asık yüzlüydü. Basın tetikteydi. Herkes birbirini kolluyordu…
Atatürk’ün en büyük eserim dediği Türkiye Cumhuriyeti’nde ciddi bir çatışma yaşandığını kabul etmek gerekir.
Bu çatışma, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in dayanağını oluşturan iki alanda yaşanıyor: Lâiklik ve ulus bütünlüğü.”
Tablo ya da savunucuları açısından vaziyet-i umumiye buyken; “Cumhuriyet” ve gelecek(sizliğ)i hakkında daha fazla laf etmek, gerekli mi gerçekten?
4.ii) AKPİLE ANAYASA (MI?)!
“Cumhuriyet”in bu ufka ulaşmasını AKP ile açıklamaya kalkışmak, tek yanlı bir yanılgıdır; Cumhuriyet”in bu ufka ulaşmasının aslî müsebbibi yine “Cumhuriyet”tir…
Bir tartışmadır sürüyor: “AKP’nin gizli ajandası var.” AKP, Türkiye’yi açıklamadığı bir “ufka” doğru sürüklüyor. Buna, eskiden “şeriat” denirdi, şimdiyse “otoriter rejim” deniyor…
Kimileri de tam tersi, AKP Türkiye’yi “demokratikleştiriyor”; öyle olağan bir demokrasi de değil, “ileri demokrasi” inşa etmektedir!
Yani rivayet muhtelif… Ancak bu tür rivayetlerin, gerçeklerle ilişkisi yok…
Muhammed Nureddin’in, “İktidara geldiği günden beri reformun tek motoru”[25]diye betimlediği AKP, liberallerin en İslâmcısı, İslâmcıların da en liberali olan ve Müslümanlığa sıkıca sarılmış bir muhafazakâr serbest piyasa partisidir…
Ya da “AKP, kültürel olarak muhafazakâr, iktisadi planda aşırı piyasacı, siyasal olarak da içinde güçlü otoriter eğilimler barındıran bir parti ve ABD’deki Cumhuriyetçi Parti’nin Türkiye versiyonudur.”[26]
Aslı sorulursa piyasacılıklarını, yayınladıkları, ‘İş Hayatında İslâm İnsanı’ başlıklı broşürde Hazreti Muhammed’e atıfla, “Fiyatları belirleyen Allah’tır” diyecek kadar ileriye götürmüş bulunan AKP’nin MÜSİAD’ı, üyelerini “homo-İslâmicus” olarak tanımlayacak kadar serbest piyasaya aittir!
Kaldı ki IMF’ye göre, Türkiye, 2011 yılında 789.6 milyar dolarlık milli gelirle dünya ekonomisinde 16’ncı sıraya yükselecekken; otoriter/ despotik eğilimli muhafazakâr AKP’yi şeriatçı bir parti olarak sunmak gerçekçi olmaz…
Ancak buradan da AKP’nin “demokrat” olduğu veya “demokrasi getireceği” türünden ucuz liberal yanılgılara da sapmamak gerek.
Bunu “Türban takmayı özgürlükle eşitleyerek demokratikleşiyoruz, anayasa değişiyor” yaygaraları eşliğinde “tam ve ileri demokrasi” yalanına entegre olan liberaller yapıyor!
“İnanca ilişkin olan türban savunulunca özgürlükler savunulmuş olur, ama herkese din dersi zorunluluğu dayatılınca özgürlükler ve özgürlükçülüğe halel gelmez! Bakan çıkar ‘dine neden laf edilir, anlamıyorum’ der! Be adam, isteyen istediğine inanır, kimsenin dinine, inancına laf edildiği yoktur, ama sen insanların inançlarına saygısızlık etmektesin. Sen Alevi’ye örneğin, sen inanmayana örneğin İslâm’ı, Sünniliği dayatmaktasın. Kendi inancın gereği ‘türbana özgürlük’ istemektesin, ama başkasının inancına ya da inançsızlığına tahammülün yok, onlara zorla dayattığın, zorunlu kıldığın, kendi inancın. Sen ne özgürlükçüsün, ne demokrat. Kimse kimseyi aldatmasın! Ne türban özgürlük sembolüdür, ne de türban savunması demokratlıktır. Sadece, din ve inanç alanı herkesin kendi vicdanına bırakılmalıdır. İsteyen türban taksın, isteyen din dersi okusun. Sadece isteyen!”[27]
Bir şey daha: Anayasa referandumunda; “Özgürlükler genişleyecek, 12 Eylül kurum ve zihniyetiyle hesaplaşılacak ve hemen yeni bir anayasa yapılacak” söylemlerinin heyecanına kapılanlar, yaşanan gelişmeler karşısında ya da Binnaz Toprak’ın, “Muhalif seslerin bastırıldığı bugünkü ortam, demokratikleştiğimiz iddiasını desteklemiyor,” saptaması hakkında ne düşünüyorlar acaba?
Soru 5: Cumhuriyet’in gelecek tasavvuru nedir? Nasıl bir toplum ve dünya tahayyülü bulunmaktadır?
Geldik, kilit önemdeki “son soru”nuza; bu öteki soru(n)lardan da daha fazla düşünerek yanıt vermek gerekiyor…
 “Cumhuriyet” hakkında tarih bilgisinden yoksun bir düşüncesizlikle malûl ya da tarihin bugündeki varoluşundan azade konuşmayacaksak; “Cumhuriyet”in yarattığı “Türk(iye) İnsan(lık)ı”nı görmezden gelemeyiz ki, bu da “gelecek(sizlik)”in en somut güvencesini oluşturmaktadır.
5.i) TÜRK(İYE) İNSANI (MI?)!
Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Özkan Pektaş, “Suç oranında bir artış ve vahşileşme var. (…) Şiddete eğilimli bir toplum olduk,” derken “Türk(iye) İnsanı”nı “durumu”nu anlatmaktadır.
Yard. Doç. Dr. Ayşe Devrim Başterzi, değişik ülkelerde yapılan araştırmalarda gelir düzeyi düşüklüğünün ruhsal bozukluk sıklığını 2.5 kat arttırdığını belirtirken; “Psikiyatristler de uyarıyor: Toplumun ruh sağlığı tehlikede, psikopatlaştırılıyoruz!”[28]
Bu arada Türkiye Psikiyatri Derneği Başkanı Doç. Dr. Doğan Yeşilbursa, “10 yılda Türkiye’de toplam 25 bin kişi intihar sonucu kaybedilmiştir. Veriler, Türkiye’de her yıl yaklaşık 2 bin 800 kişinin intihar sebebiyle kaybedildiğini göstermektedir. Özellikle genç yaşta intihar oranları giderek artmakta ve bu yaş grubu için intihar ilk 4 ölüm sebebinden birini oluşturmaktadır. Uzmanlar, Türkiye’de de son 30 yılda intihar edenlerin sayısının yüzde 440 artış gösterdiği uyarısında bulunuyor,”derken; İstanbul Serbest Muhasebeciler Mali Müşavirler Odası’nın ‘Umudumuz Piyango-2010’ başlıklı raporuna göre umutsuzluğun kriz yıllarını bile aştığı ortaya çıktı. 2009 yılında şans oyunlarına yatırılan para bir önceki 2008 yılına göre yüzde 9.4 artarak, 6.7 milyar TL oldu. Yani üç yılda tüm şans oyunlarına, talih peşindeki yurttaş cebinden 18 milyar TL’den fazla para ödedi.
Umutsuzluğun, şiddetle birlikte büyüdüğü bir kesittir içinden geçilen!
Örneğin ‘Umut Vakfı’ verilerine göre Türkiye’de ruhsatlı ve ruhsatsız olmak üzere 10 milyonun üzerinde silah var. Her 10 kişiden 1’inde, her 3 evden ise 1’inde ateşli silah bulunuyor. Her 10 gençten biri delici-kesici alet, her 20 gençten ise ateşli silah taşıyor. Bu silahlardan çıkan kurşunlarla her gün 8 kişi yaşamını yitiriyor, 2 kişi ise yaralanıyor.
Üstüne üstlük 2009 yılında satılan tabanca ve fişekten elde edilen hasılat, 2008 yılına göre yüzde 16 arttı.
Ayrıca linç refleksi elini kolunu sallayarak ve çoğalarak sokaklarda dolaşıyor. Mesela İstanbul’dan 18 Eylül 2010’da yola çıkan ve aralarında TAYAD Başkanı avukat Behiç Aşçı’nın da bulunduğu 44 ‘Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği’ üyesi 24 Eylül 2010’da Bolu’da mehter marşı eşliğinde yaklaşık 50 kişilik grubun sopalı ve küfürlü saldırısına uğradı…
Evet bu kareler “Cumhuriyet”in eseri değil de ne?
Gerçekten de toplumda, cinayetler, taciz, tecavüz, hırsızlık, yolsuzluk, işsizlik ve yoksulluk giderek artış gösteriyorsa o toplumun “ruh sağlığı”da giderek bozuluyor demektir. Yani toplumun ruh sağlığı göstergelerinin giderek olumsuz yönde gelişme gösterdiği, görsel ve yazılı basın organlarının aktardıklarından anlaşılmaktadır.
Umutsuzluk, şiddetle birlikte büyürken; güvensizliği ve geleceksizliği besliyor!
Örneğin Türkiye’de tüm kurumlara güven azaldı. Araştırmalar göre, Türkiye’de hâlen en güvenilir kurum ordu iken, son 3 sene içerisinde, bu oranda yüzde 13’lük bir düşüş yaşandığı görüldü. Kürt nüfusun, yüzde 37’lik bir oranla, Türkiye’de orduya en az güvenen topluluk olduğu açıklanırken, araştırmaya ilk defa bu sene dahil edilen polisler, güven sıralamasında ikinci sıraya yerleşti. Araştırma şirketi raporunda, polise en fazla güvenen kesimin yüzde 84’lük bir oranla AKP taraftarları olduğunu belirtti.
Bunlara birkaç şey daha eklemeli: Türkiye’nin AB üyeliğine daha soğuk bakılırarken, öncelikli ortak Ortadoğu görülüyor. Yani Batılı olmadığımız konusunda hemfikiriz: 2008’de Türklerin yüzde 55’i Türkiye’nin Batı’dan çok farklı değerleri olduğunu ve Batı’nın parçası olmadığını ifade etti. Bu oran 2010’da yüzde 48’e düşse de Türkiye’nin Batı’nın parçası olacak ölçüde Batı ile ortak değerleri olduğuna inananların oranı yüzde 30’larda seyrediyor.
İşte “Cumhuriyet” bu eşikteyken; ‘Dünya Ekonomik Forumu 2010 Raporu’na göre de Türkiye: 134 ülke arasında ekonomide 131. sıradadır… Kadın-erkek eşitliğinde 126…İşgücüne katılım oranında 125… Eğitim düzeyi sıralamasında 109… Siyasal yetkilendirmede 104…Sağlık ve yaşam ölçütleri açısından 61. sırada yer almaktadır. Bu veriler bütün olarak değerlendirildiğinde genel sıralamadaki yeri 125. sıradır.
“Cumhuriyet”, 87 yaşında bunlarla “övünebilir” mi dersiniz?
5.ii) TÜRK(İYE) SİYASETİ(Mİ?)!
Nihayet “Ülkenin ‘doğru’yönünü Atatürk çizmişti: Çağdaşlaşma. Sonra bu yön 1946’dan sonra ‘Batı, Batılılaşma’olarak uygulandı. Çağdaşlaşma, Batı’daydı,” diyen Orhan Bursalı’nın saptamasından hareketle Türk(iye) siyasetinin yönelimlerine göz atarsak; bütün olgular göstermektedir ki, AKP Batı’nın kendine çizdiği sınırlar içinde bölge gücü olmanın hamlelerini yapıyor. Bu politikaların Batı ekseninden kayıyoruz şeklinde eleştirilmesi yerine Orta Doğu’da bölge gücü olmanın getireceği tehlikelerin eleştirilmesi, bunun bölgeye barış ve özgürlük getirmeyeceğinin söylenmesi daha anlamlıdır.
Örneğin “eksen kayması”tartışmalarının ele aldığı ‘Görüş Dergisi’nde,TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, “Kürede ‘değer yaratma’eğilimi Doğu’ya kayıyor. Ekonomik birimler olarak, tüketici, işveren, işçi olarak, Türkiye’yi sürdürülebilir yatırım ve ticaret kanallarından uzaklaştıran dış politikayı benimseyemeyiz,”derken; ‘The Economist’ de, “Türkiye Batı’ya sırtını mı dönüyor?” başlıklı yazısında “Hayır ama, Avrupa ve Amerika başarısını kabullenmezse dönebilir” saptamasının altını çiziyor.
Ancak bunlar; “Türkiye Batı’ya dönük yön duygusunu kaybediyor,” diyen Sedat Ergin ile Nobel barış ödüllü Şirin Ebadi’nin, “İran Türkiye’yi etkiliyor. Türkiye, İran’ın gitmeye çalıştığı yolu takip ediyor,” diye ifade ettikleri kaygıları gidermiyor.
‘The Wall Street Journal’da, Türkiye’nin Batı’dan kopmasının rahatsızlık yarattığını belirterek, Başbakan Erdoğan’ın, İran ile ticaret hacminin beş yıl içinde üç kat arttırılacağını söylemesinin, Washington’ın Türkiye’nin Batı’dan uzaklaştığı kaygılarını arttıracağını yazıyor.
Bunun için de “Obama’nın ‘yönelişteki değişimden’söz etmesi, gerekse Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin ‘Eskiden hiçbir soru işareti yoktu’demesi, hep aynı kapıya çıkan açıklamalar olarak not edilmelidir,” diyor Sedat Ergin…
Nihayet ABD Başkanı Barack Obama’nın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı İran’a karşı yumuşak politikası ve İsrail’e karşı kullandığı sert söylem nedeniyle uyardığından söz eden ‘The Financial Times’, “Böyle uyarıların her düzeyde ve sürekli olduğunu”kaydediyor.
Ortalık karışacağa benziyor; bu da “Cumhuriyet”i daha çok zorlayacak…
5.iii) NİHAYET
Diyeceklerimiz toparlamanın zamanı geldi.
“İttihat ve Terakki’den devralınan şoven ve ırkçı değerler; homojenleştirilmiş bir ulus yaratmak amacıyla milliyetçiliğin/ Türkçülüğün yüceltilmesi, Mustafa Suphi’lere yapılanlar, Nâzım’dan Orhan Kemal’e aydınlarımızın hapislerde çürütülmeye çalışılması, Kürtlerin asimilasyonu, dahası ret, inkâr ve imha politikaları; devletçi laiklik ve burjuvazinin sermaye birikimi adına devletçilik midir Cumhuriyet değerleri?” diye soruyor Muhsin Dalfidan; ve ekliyor:
“Sermaye egemenliği de Cumhuriyet’inin de değerleri de sallanıyor…
[Çünkü] Cumhuriyet Türk’tür! Kürtler başta olmak üzere farklı ulusal kimlikleri tarih boyunca yok saymıştır…
Cumhuriyet erkektir…
Cumhuriyet Sünnidir! Devletçi bir laiklik anlayışına sahiptir. Farklı inançlara kapalı ve baskıcıdır…”
Gelin, o zaman biz de Dalfidan’la birlikte haykıralım:
“Öyleyse Cumhuriyet değerleriniz sizin olsun, ama sosyalizmin değerlerine gölge etmeyin!”[29]
Zira bizim isteğimiz, burjuva cumhuriyetinin Kemalist ya da Kemalist-olmayan versiyonları değil, “Sosyal Cumhuriyet”tir; Karl Marx’ın “Komün’ün yaptığı gibi, sermayenin ve toprak sahiplerinin devlet makinesi üzerindeki gücünü tanımaz ve onun yerini alır,” sözleriyle betimlediği …
Çünkü mevcut haliyle “Cumhuriyet”in, ezilenlere/ öteki(leştirilen)lere sunduğu, ironik bir betimlemeye, Orhan Veli’nin “Bedava yaşıyoruz, bedava/ Hava bedava, bulut bedava/ Dere tepe bedava;/ Yağmur çamur bedava;/ Otomobillerin dışı,/ Sinemaların kapısı,/ Camekânlar bedava;/ Peynir ekmek değil ama/ Acı su bedava;/ Kelle fiyatına hürriyet,/ Esirlik bedava;/ Bedava yaşıyoruz, bedava” dizelerindeki gerçektir…
87. yılında bu gerçeği “sansürlemek” doğru değil; yaşananlar unutulup/ unutturulmamalı; tıpkı Joseph Conrad’ın satırlarındaki uyarı üzere: “Dönme dolap dönüyor, yüzyıl da geçse aynı yere geliyoruz. Ne kadar masumdur düşüncemizde süslediğimiz insanlar. Dönme dolaptan indiğimiz yerde gerçek dünya çağırıyor bizi korku tüneline. Gerçek orada yatıyor, saflığımızı öldüren, aşağılarken uzun sivri tırnaklarıyla yüreğimizi kanatan, acımasız adaletsiz yargıçlar gibi insanlarla karşılaşıyoruz her yerde…”[30]
Kabul edilmeli; ezilenler/ öteki(leştirilen)ler, “Cumhuriyet”te, timsahın karnındaki İvan Matveiç gibi yaşamaya mahkûm edilirler…
“O da ne” mi?
Hem insan ruhunu en derin biçimde yansıtan, hem de ilahi adaletin kabulü yerine insanî adaleti savunarak özgün bir başkaldırının temsilcisi olan F. Dostoyevski’nin, metaforlarla yüklü, unutulmaz hikâyesi ‘Timsah’ karabasana varan fantastik bir eleştiridir; hem de oturduğu zeminin gerçekliğiyle çok farklı yorum ve zamanlara açılanından…
Almanya’dan getirilmiş, pasajda halka sergilenmekte olan bir timsahın yuttuğu, gazetelere göre, kendi isteğiyle timsahın ağzına atlamış, İvan Matveiç, hayvanın karnında yaşamayı sürdürür. Sağlığı yerindedir. “Biraz tükürüklü ve lastik kokuyor,” olsa da o sıcacık, yumuşak ve karanlık ortamda yan gelip yatmaktan hoşnuttur. Üstelik herkes timsahın, gözyaşları içinde, mideye indirdiği bu adamı merak ederek akın akın pasaja koşmaktadır. Ortalık panayıra dönmüş, giriş ücreti artmış, İvan, ün kazanmıştır. Gelecekte parlak bir kariyere kavuşacağından emindir, başına geleni doğal bulur…
Bitmemiş olduğu söylenen bu hikâyede karakterler, olayın çıkışsızlığı içinde açımlanırlar ve özlü, yoğun bir ironiyle bir çemberin çevresinde dönüp dururlar. Herhangi bir yere varmaları olanaksızdır çünkü Dostoyevski’nin asıl vurgulamak istediği gerçek, belki de kendisi de dahil insanın, timsahın içinden bir türlü çıkamamış, çıkarılmamış oluşudur.
T.“C”nin bizlere dayatıp/ yaşattığı ekonomi-politiğin sonuçlarıyla, timsahın ağzından midesine indiğimiz kaygısından kurtulmak pek akıl kârı değil!
Matveiç’in derinlerden ama çığlığa benzer sesiyle dostuna söylediği, “Ben şimdi yepyeni bir uzmanlık sistemi icat ettim. Bir timsahın karnına girmek sonra da gözlerini kapamak yetiyor. Hemen tüm insanlık için cenneti buluyorsun. Doğrusu, eğer bin yıl timsahın karnında yaşanabilse bin yıl yaşamak isterdim!”[31]
Bu sözlere kafa yormalı; kimbilir belki de anlatılan ezilenlerin/ öteki(leştirilen)lerin yani bizlerin hikâyesidir…
16 Kasım 2010 13:32:36, Ankara.
N O T L A R
[*] Kaldıraç, No:127, Aralık 2011…
[1]Alain Badou.
[2]W. Shakespeare.
[3]Oral Çalışlar, “… ‘Atatürkçülük’ ve Özgür Düşünce”, Radikal, 12 Kasım 2010, s.18.
[4]Sevan Nişanyan, Adını Unutan Ülke-Türkiye’de Adı Değiştirilen Yerler Sözlüğü, Everest Yay., 2010.
[5]K. Marx, Capital, C.1, Harmondsworth 1976, s.741.
[6]Alican Uludağ, “En Acı Ticaret”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2010, s.22.
[7]Falih Rıfkı, Çankaya, 1958 baskısı, Dünya Yay., s.212-213.
[8]Ayşe Hür, Taraf, 14 Mart 2010.
[9]Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal İsyan, C:2. s.113.
[10]Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, C:3, s.163.
[11]Atilla Yayla, Kemalizm – Liberal Bir Bakış, Liberte Yay., Haziran 2008., Arka kapak yazısında ve s.54.
[12]Altan Öymen, “60 Yıl Önce 60 Yıl Sonra”, Radikal, 14 Kasım 2010, s.37.
[13]Sırrı Süreyya Önder, “Mesai Saatinde…”, Radikal, 24 Ekim 2010, s.20.
[14]Sırrı Süreyya Önder, “Kendi Dağlarından İndirilenler”, Radikal, 25 Ekim 2010, s.10-11.
[15]Mustafa Kemal, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkılap Enstitüsü Yay., Cilt:2, s.217.
[16]Ahmet İnsel, “Kadınların Kıyafeti Erkeklerden mi Sorulur?”, Radikal İki, 28 Aralık 2003, s.5.
[17]Olivier Roy, İslâm’a Karşı Laiklik, Çev: Ender Bedisel, Agora Kitaplığı, 2010.
[18]Ruth Haris, “Fransız Laikliği Sınırları Yine Aşıyor”, Foreign Policy, 12 Mayıs 2010.
[19]“Erdoğan: Fuzuli Gerginlik Zararlı”, Radikal, 11 Kasım 2003, s.6.
[20]W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s. 140-135.
[21]Hüseyin Hasançebi, “Cumhuriyet İşine Bulaşmasak!?”, Ekmek&Özgürlük, No:12, Ekim 2010, s.39
[22]Volkan Çelebi, “Bizimle Gelecek Arasında Bir Jean-Luc Nancy…”, Cumhuriyet, 1 Kasım 2010, s.6.
[23]Jean-Luc Nancy, Aktaran: Özlem Yüzak, “… ‘Gerçek Demokrasi’ Kimsede Yok”, Cumhuriyet, 1 Kasım 2010, s.6.
[24]Hasan Fırat, “1920-25-38-2010… Hep Aynı Cumhuriyet!”, Newroz, Yıl:4, No:150, 27 Ekim 2010, s.7.
[25]Muhammed Nureddin, “AKP Sekiz Yıldır Reformun Tek Motoru”, Haliç, 24 Eylül 2010.
[26]Ahmet İnsel, “Türkiye’de Sol Kemalizmin Esiri Oldu”, Milliyet, 20 Eylül 2010, s.13.
[27]Mustafa Yalçıner, “Türban ve Dayatma Demokratlığı!”, Evrensel, 18 Ekim 2010, s.7.
[28]Gülsen Candemir, “Psikopatlaştırılıyoruz!”, Birgün, 9 Ekim 2010, s.4.
[29]Muhsin Dalfidan, “Her Sınıfın Cumhuriyeti Kendine”, Ekmek&Özgürlük, No:12, Ekim 2010, s.41.
[30]Joseph Conrad, Talih, Çev: Nilgün Şarman, Kırmızı Yay., 2010.
[31]F. Dostoyevski, Rus Öyküleri, Dost Kitapevi, 2001.
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s