Somut Örnekleriyle Türk(iye) Hukuk(suzluğ)u



 “Sabahın bir sahibi var

Sorarlar bir gün sorarlar
Biter bu dertler, acılar
Sararlar bir gün sararlar.”[2]
‘Sıra Kimde?’ İnisiyatifi’nin düzenlediği ‘Türkiye’de Hukuk ve Demokrasi Sempozyumu’nun ‘Hukuk Kimin İçin, Kime karşı?’ başlıklı Oturumu’nda sunacağım ‘Somut Örnekleriyle Türk(iye) Hukuk(suzluğ)u’ başlıklı tebliğime; “Sıra ‘suçumuz insan olmak’ diyen hepimizde!” vurgusuyla başlamak istiyorum.
Sıra hepimizde; aşkı ve hayatı; adaleti ve eşitliği; ekmek ve özgürlüğü; hakkı ve kardeşliği savunan yani zalimin zulmünden, sömürüsünden, cinayetlerinden yana olmayan herkeste…
 Bu durum da, hepimiz için tek yol, “Kurtulmak yok tek başına, ya hep beraber ya da hiç birimiz,” demek ve buna uygun düşünüp, davranmak…
Böylelikle de en son söylenmesi gerekeni başta söyleyerek başlayayım diyeceklerime…
Ben, “hukuk”un sınıfsal olduğunu; ancak bu saptamanın da indirgemeciliğe eşitlenmesinden özenle kaçınılması gerektiğini düşünenlerdenim.
Ciddi “ikircimler” içermekle birlikte, “hukuk”un “görece bir özerklik alanı”na sahip olduğunu düşünürüm.
Yani somut örnekleriyle Türk(iye) Hukuk(suzluğ)undan söz ederken, dolaysız biçimde T.“C”nin siyasal tarihinden süzülüp gelen bir ekonomi-politikadan söz ederiz; farkında olalım ya da olmayalım.
Ki bu da tamı tamına bir sınıf egemenliği ve ideolojik hegemonyadan başka bir şey değildir; olamaz…
Soyuttan söz etmekten çok somutun altını çizmekten yanayım.
Örneğin Ankara Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinin yaptığı bir ankete katılan yargıçların yüzde 50’den fazlası hukuka göre değil, devletin çıkarlarını gözeterek karar verdiklerini açıkça itiraf ettiler. Bir ülkede yargıçların çoğunluğu devletin çıkarını gözeterek ya da ideolojik tercihlerine göre karar verebiliyorsa o ülkede hukuk devleti değil, devlet için hukuk vardır.
Devlet için hukuk dediğiniz şey ise, bir sınıfın iktidarının yine kendi kurallarıyla “yasal” denilen formlarda “meşrulaştırılması” gayretinden başka bir şey değildir.
Kimse inkâr edemez: Mevcut yargı organlarının (özellikle özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin) kendilerine biçtikleri/biçilen biricik misyon; mevcut devleti bir bütün olarak, sorgulamadan korumak ve kollamaktır.
Söz konusu mahkemelerin kuruluş felsefesi ve misyonunu en iyi adlandıran, eski adı olan “Devlet Güvenlik Mahkemeleri”ydi. Yani Devlet(in) Güvenlik Mahkemesi.
Devlet merkezli ideolojik hukuk anlayışına sahip yargıç ve savcılar aracılığıyla soykırım veya insanlığa karşı işlenmiş bu suçları halk adına çözülmesini, cezalandırılmasını beklemek Godot’yu beklemekten daha vahim ve karşılıksızdır.
 Tam da bu bağlamda, “Vatandaş olmak zor bu ülkede! Bir hâkim ağabeyimiz hep öyle derdi: Bu ülkede vatandaş olmak çok zor!”[3]
Gerçekten de coğrafyamızda vatandaş olmak, hakkına-hukukuna sahip çıkmak zordur; hatta nihayetinde ne olacağı bilinmeyen bir “çılgınlık”tır!
Sadece yakın geçmişimize göz atmak dahi bunun böyle olduğunu net karelerle karşımıza diker: Ergenekon, Susurluk, “Hayata Dönüş”, KCK, TMK mağduru çocuklar, Devrimci Karargâh, Hrant Dink, Pınar Selek, İsmail Beşikçi, protestocular, gazeteciler, çizerler, yazarlar…
Bu siyasi dava bolluğu, aynı zamanda hak ihlâllerinin ve dolayısıyla da adaletsizliğin somut kanıtları değilse nedir ki?
Bu tabloda Necmiye Alpay, “Pek çok dava ‘terör’ yaftasıyla açılıyor: KCK, İsmail Beşikçi, protestocular, gazeteciler, çizerler, yazarlar… ‘Terör’ yaftası başlıca üç olguyu gizlemeye yarıyor: 1) Yargı mekanizmasının bir gözdağı verme aracına dönüştüğünü, 2) Fikirlerin yargılandığını, 3) Şimdi ara vermiş olan gerilla savaşını. Yargıyı bir siyasi mücadele aracı olarak kullanmak, siyasi hasım sayılanı bertaraf etmek için gözaltına almak, yurttaştan çok devlet mensuplarını ve devletin faşizan çekirdeğini korumak,” derken; Tahir Elçi de ekliyor: “Tarihsel olarak güçlü bir hukuk ve adalet kültürünün bulunmadığı Türkiye’de, resmî ideoloji veya kişisel görüş ve kanaatlerinin etkisi altında adaletsiz kararlar üretiliyor.”
Özetle T.“C”nin sınıfsal yargısının taraflı hâllerinin şaşırtıcı olmadığı gibi, “bağımsız” olmasının da mümkün olmadığı koordinatlarda toplumsal yaşam mağdurlar için cehenneme dönerken; yargıçların (polisiye) diktası ezilenlerin ensesinde boza pişirmektedir.
I. AYRIM: “HUKUK” DEYİNCE…
Hukuku inşa eden sınıfsal zihniyet, kaçınılmaz biçimde hukukçularını da üretir. Onlara “raison d’etat/ hikmet-i hükümet”in olağanüstü özgüvenini verirken; önlerindeki mevzuattan başka bir şeye ihtiyaçları olmadığı fikrini de aşılar.
Bu da Prof. Dr. Turgut Tarhanlı’nın, “Kamu yararına hukukçuluk” dediği şeyin imkânsızlığını devreye sokar.
Kamu ve dolayısıyla da kamuyu temsil eden çoğunluk adına ve onlar için olmayan bir hukuk, özü gereği, dolaysız biçimde hukuksuzluk olmaktan başka anlam ve değer taşımaz.
Örneğin Eflatun’un ‘Devlet’ çalışmasını oluşturan 10 kitabın birincisi ve yedincisi, “adalet” ve “adaletli toplum” kavramı üzerine çok önemli bir tartışma içerir.
Eflatun, bir toplumun adaletli olup olmadığının esas gözlemlenme alanının, bireysel değil, devlet yönetimi ve politika olduğunu söylemektedir.
Bu önerisini geliştirmek için, siyasal kuramına özgünlük veren diyalog yöntemini uygular ve sofist Thrasymachus ile Sokrates arasında adalet kavramı üzerine bir diyalog oluşturur.
Adalet kavramına, yaşadığı şehir devletindeki iktidar kavgaları, kötü toplum yönetimi ve “yönetici sınıfların siyasal güç ve ekonomik zenginlik hırsı” temelinde şüphecilikle yaklaşan Thrasymachus, “varolan adalet kavramı sadece iktidarda olanların yararına hizmet eden bir kavramdır” saptamasını yapar.
“Bu nedenle de, adaletsiz yaşamın adaletli yaşama tercih edilmesi gerektiği” gibi iddialı ve kafa karıştıran bir öneride bulunur. Hemen kabul edilmesi zor olan adaletsiz toplum tercihi, esasında varolan devletin ve yönetimin adaletsizliğinin ciddi bir eleştirisini içerir. Eğer varolan adalet anlayışı, sadece yönetici sınıfın çıkarına, bu sınıfın iktidar ve zenginlik hırsına hizmet ediyorsa, o zaman adaletsizliği tercih etmek aslında varolan devlet yönetiminin eleştirisi anlamına gelmektedir.
Thrasymachus, “yönetici sınıflar için iktidar, güç ve zenginlik hırsı her zaman adaletten daha önemlidir” derken, “adaletsizlik adaletten daha iyidir” önerisiyle varolan yönetici sınıfın ve yönetim anlayışının ciddi bir eleştirisini yapmaktadır.
Thrasymachus’u dinleyerek Türkiye’nin bugün yaşadığı kurumsal kavgaların, iktidar-muhalefet uzlaşmazlıklarının, darbe ve parti kapatma girişimlerinin esas kaynağının, yönetici sınıfın kendi iktidar, güç ve zenginlik hırsları olduğunu görebiliriz ve bu sınıfın konuştuğu adalet yerine adaletsizliği seçebiliriz. Bugün, tüm yönetici sınıfını içine alan, iktidar, güç ve zenginlik hırsına mahkûm edilmiş bir Türkiye var karşımızda. Ve Thrasymachus’un adaletsizlik tercihi, varolan yapının eleştirisini yapma olanağını bize veriyor.
Bununla birlikte, Thrasymachus’in güçlü eleştirisi, “Adaletli bir toplum yönetimi nasıl olur?” sorusuna yanıt vermiyor. Bu yanıtı vermek isteyen Sokrates, toplum yönetiminin sadece iktidar hırsı temelinde görülmemesi, “adalet” ve “erdem” kavramlarının da toplum yönetimi içinde yer alması gerektiğini vurgular.
Sokrates’a göre adalet, toplum yönetiminin kurucu niteliği olarak görülmeli. Adalet, hem iktidarın nasıl bölüşüleceği hem de kamusal yararın, toplum için iyi olanın bulunmasının belirlenmesinde kurucu rol oynayabilir.
“Hukuk” söylemi, her türlü imtiyazın üzerinde, şeklî bile olsa, “tüm insanları eşit sayma, herkese eşit, evrensel, standart kurallar” uygulama iddiasında olsa da; yargı erki, yasama ve yürütme erkinden ayrılmazsa ne özgürlük ne de eşitlikten söz etmek mümkün olur. Yasama erkiyle birleşirse toplum yaşamı ve özgürlüğü keyfi kontrole gidebilir. Hâkimler kanun yapan konumuna ulaşabilir. Yürütme organıyla birleşen yargıda hâkimler şiddet ve baskı oluşturacak şekilde davranabilir ve düzenin irrasyonelliğiyle karşınıza dikilebilirler.
Örneğin bu konuda Yücel Sayman’ın uyarıları çok öğreticidir:
“… ‘Anadilde eğitim’ mi dediniz, bu özgürlük, özgürlük alanından çıkartılır, devletin ülkesi ve milletiyle birliği, yani bütünlüğü ve bölünmezliği gibi özgürlükler alanının kendi felsefesi ve kavramları dışında ele alınır. Ve ‘tehlike’ alarmı çınlar.
TCK 301’inci madde kaldırılsın, ‘düşünce özgürlüğü’ mü dediniz, hemen özgürlük alanından çıkılır ve resmî ideolojinin belirlediği toplumsal kurgunun kavramları karşınıza dikilir. ‘Tehlike’ bağırış çağırışları arasında özgürlüğünüzü kullanmanız cezaevi tehdidiyle savuşturulur.”
Tam da bu koordinatlarda hukuk(suzluk) dendiğinde bir Marksist olarak yapılabilecek temel saptama, dünyanın hukukçu bakış açısıyla açıklanıp anlamlandırabileceğinin reddi ve hukukun kaynağının salt iradede aranmaması gerektiğidir.
Ayrıca hukuk(suzluk) konusundan söz edilirken; Hz. Ali’nin, “Mal çokluğu kalpleri bozar, günahları doğurur”;Emerson’un “Bir tutsağın boynuna geçirdiğiniz zincirin öteki ucu, kendi boynunuza takılı verir”; Albert Camus’nün, “Adalet olmadan düzen olmaz”; Aristo’nun, “Adalet ilkin devletten gelmelidir. Çünkü hukuk, devletin toplumsal düzenidir”; Sigmund Freud’ün, “Adaleti aklın yardımı olmadan kullanmak olanaksızdır,” uyarıları göz ardı edilmemelidir…
I.1) “YARGI BAĞIMSIZLIĞI” MI?
Yargı “bağımsızlığı” sadece asılsız bir “iddia” ya da boş bir söylencedir.
Bu hem teorik hem de teoriyi şaşırtıcı bir biçimde doğrulayan bir pratik olarak böyleyken; “Yasaların değişmesine değil, yargının zihniyet değişimine acil ihtiyaç var,” demektedir Ahmet İnsel…
Çünkü “Türkiye’de torpilsiz adalet yok.”[4]
Örneğin HSYK Başkanvekili Kadir Özbek, 6 Eylül 2010 tarihli açıklamasında, AKP’nin bir genel başkan yardımcısı, bir bakan ve bir milletvekili torpil istedi” demişti. AKP’lilerin yakınlarına torpil istemini içeren üç belge Özbek’in sözlerini doğruluyor. Bu belgelerden ikisi Adalet Bakanı olduğu dönemde Cemil Çiçek’in özel kaleminden yargıya gitti. Bir değer belge ise AKP Malatya Milletvekili Fuat Ölmeztoprak’ın TBMM antetli kâğıda, bir kişi hakkında ‘ilgi’ isteyen ve Osman Kaçmaz’a gönderilen yazısıydı…
Bu adalet “bağımsız” olabilir mi?
Üstüne üstlük Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in, hâkim ve savcı adaylarının kumara, içkiye düşkünlüğü ve giyimiyle ilgili, staj yaptıkları yerlerin hâkim ve savcılarından görüş alınarak gizli fişler hazırlandığını açıkladığı koşullarda bu adalet “bağımsız” olabilir mi?
Olamaz!
Elbette “hukuk teorisi”nde, “Hukukun üstünlüğünün dışlanamaz koşulu, yargı bağımsızlığıdır. Amacı, yargıç kimliğini korumak ve geliştirmek olan yargı bağımsızlığının gerçekleşmesi: ‘İyi eğitilmiş ve güvencelerle donatılmış’ yargıçların varlığını gerekli kılar,”[5] denir denmesinde; kazın ayağı hiç de öyle değildir; olmamıştır da…
Türkiye’de yargının “tarafsızlığı konusu” sadece bir “mit”tir Nuray Mert’in deyişiyle…
Çünkü Strazburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Dr. Mehmet Rıfat Tınç’ın da işaret ettiği gibi, “İktidarın, sağ veya sol bir partinin, askerin ya da herhangi bir sivil örgütlenmenin etkisi altında karar veren bir yargı,… adalet ve barış ortamını sağlayamaz.”
“Bağımsızlık”, hâkimin kararlarını bütünüyle özgürce, talimat ve baskılardan arınarak almasıdır!
“Bağımsız yargı” ise, işleyişi ve kararlarının içeriği açısından, kendi kurum ve kuruluşlarından başka hiçbir kişiye veya kuruma hesap vermemesi, herhangi bir kişi veya kurumun yaptırımlarına maruz kalmamasıdır!
Bunlar, kapitalist iktidar (ve ilişkinin) örüngülerinde mümkün müdür?
Kaldı ki Rıza Türmen’in, “Yargının kararlarının her zaman siyasal iktidarı memnun edici nitelikte olması, yargının görevini gereği gibi yapmadığı, demokrasinin iyi işlemediği yolunda kuşkulara yol açabilir,” uyarısını dillendirmek zorunda kaldığı mevcut tabloda unutulmamalıdır ki, Türkiye’de yargıçlar otoriter devlet yanlısı, kanunları baskıcı amaçlarla yorumlayan kararlar verdikleri zaman hep terfi ettiler, kariyer yaptılar, destek gördüler ve görüyorlar…
Açıkçası, “Ne yaptıysam devlet için yaptım” mantığı içinde davrandıkları, insan haklarını, demokrasiyi hiçe saydıkları zamanlarda müdahaleden uzak kalırlar, bağımsız hareket edebilirler.
Tersini yaparlarsa başları belaya girer. Yani “Devletin çıkarı söz konusuysa hukuk teferruattır” diyen hâkim ve savcıların coğrafyasında yargı bağımsız olamaz.
Örneğin… AİHM’nin Türkiye’ye ilişkin kararlarını değerlendiren Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok’un, “AİHM’nin raporu, Türkiye’deki yargı uygulamasının, anayasanın 90. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde düzenlenen ‘Adil yargılanma koşullarına aykırı’ davrandığını açık bir biçimde ortaya koyuyor”!
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in, adli yılın başlaması nedeniyle düzenlenen törende “Yandaş yargı” uyarısı yaparak, “Yandaş yargıyı değil, tam bağımsız ve tarafsız yargıyı oluşturmak için uğraşmalıyız”!
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın, “Hesap vermeyen bir yargının sınır tanımazlığı, felaketlerin en büyüğü olarak ifade edilmektedir”!
Yargıtay 5. Ceza Dairesi Üyesi M. Nihat Ömeroğlu’nun, “Yerel yargı, yüksek yargı tarafından vesayet altına alınmak isteniyor,” dedikleri ve somut verilerin daha çoğaltılmasının olası olduğu dizaynda ateş olmayan yerden duman çıkar mı ve yargı “bağımsızlığı”ndan söz edilebilir mi?
II. AYRIM: GENELDE TÜRK(İYE) HUKUK(SUZLUĞ)UNA -SOMUT- “ÖRNEK”LER
Türk(iye) hukuk(suzluğ)u, somut “örnekler”iyle, “… ‘Hukuk devleti’ bu mu? ‘Habeas Corpus’a ne oldu?” dedirten malum ve meş’um bir vakıadır!
Örneğin Dersim’de düzenlenen bir konserde TİKKO kurucusu İbrahim Kaypakkaya’yı andığı gerekçesiyle Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakkında dava açılan ve “Ben konser sırasında İbrahim Kaypakkaya’dan söz ederek suç işlediğimi düşünmüyorum. Ben hiç bir şekilde örgüt propagandası yapmadım. Ancak İbrahim Kaypakkaya’nın suçlu olduğunu da düşünmüyorum,” diyen Halk Müziği sanatçısı Pınar Sağ’dan, 2010’un Ağustos ayında Türkiye’ye giriş yaptığı sırada tutuklanan yazar Doğan Akhanlı’ya ya da Türkiye’de 22 yıl ile bir kadın olarak siyasal düşüncelerinden dolayı en uzun süre cezaevine atılan Nevin Berktaş’a veya Ferai Tınç’a, “Washington’ı W ile yazmaya bir şey diyemem ama Kandil Dağı’nı sakın Q ile yazmayın… Örgüt propagandasından başınız derde girebilir. Araştırmacı yazar İsmail Beşikçi -ki kendimi bildim bileli düşüncelerini ifade ettiği için ya hapistedir ya da hapis cezası ile yargılanmaktadır- Çağdaş Hukukçular’ın dergisinde yer alan makalesinde Kandil’i Q harfi ile yazdığı için mahkemede hesap veriyor,” dedirten İsmail Beşikçi Hocamıza dek neler nelerden söz edilemez ki?
Hepsi başlı başına bir faciadır!
Madalyonun bir yüzü böyleyken;bir de öteki yüzü var; ondan söz edersek:
Milletvekili Süleyman Sarıbaş Baskın Oran ve Prof. İbrahim Kaboğlu’na “Babanız kimmiş, ananıza sorun” dedi, Yargıtay “ifade özgürlüğüdür” diye beraat ettirdi.
Oysa Türk adaleti, bir yargıca “işgüzar” diyen gazeteci Nazlı Ilıcak’ı 11 ay 20 gün hapse mahkûm etti. Bu yargıcı tanıyorsunuz; Sincan 1. Ağır Ceza Yargıcı Osman Kaçmaz. Bir Yargıtay eski üyesi kendisine başvurmuş ve “Kayıp Trilyon davasında ben şahsen zarar gördüm” diyerek Gül hakkında (cumhurbaşkanı olması nedeniyle verilmiş) takipsizlik kararının kaldırılmasını istemişti. Yargıç Kaçmaz da kaldırarak Gül’ü yargılama yolunu açmaya girişmişti. Oysa O. Kaçmaz, Belediye-İş Sendikası davasında takipsizlik kararına yapılan itirazı şu gerekçeyle reddetmişti: “Sendikaya aidat ödeyen denetçiler suçtan zarar görmemiştir, itiraz hakları yoktur.”
Hrant, 301’den mahkûm edilince, kendini savunan bir yazı yazdı. Bunun üzerine Türk adaleti bir de “Adil yargıyı etkilemeye teşebbüs”ten (TCK 288) dava açtı Hrant’a.
Oysa, Org. Büyükanıt Şemdinli’de bombacıya “Tanırım, iyi çocuktur” demişti. Org. Başbuğ Ergenekon sanığı Org. Saldıray Berk için açıkça “Suçsuzdur” dedi. Türk adaleti soruşturma bile açmadı. Oysa, Askerî Ceza Kanunu md. 148/C şöyle diyor: “Siyasi amaçla demeç veren askerî şahıslar 1 ay ilâ 5 yıl arası hapsedilirler”. Aksine, HSYK, generallere söz söylemeye cesaret eden savcıların, ne biçim yargı bağımsızlığı ise, derhâl defterini dürüyor: Org. Kenan Evren’e dava açmak isteyen savcı Sacit Kayasu’yu ve Org. Büyükanıt’ın adını iddianamesinde geçiren Şemdinli savcısı Ferhat Sarıkaya’yı memuriyetten attı. Org. Berk’i ifadeye çağıran Erzurum Savcı Tarık Gür’ü görevden aldı. Şimdi de Balyoz’un iki savcısını.
Nijeryalı gariban mülteci Festus Okey, götürüldüğü Beyoğlu Asayiş Şube Müdürlüğü’nde 34 ay önce öldürüldü, Türk adaleti Nijerya’dan “Bu adam Festus Okey midir?” diye sordu ve tam 10 duruşmadır cevap bekliyor. Hâlbuki, bir sığınmacı olan Festus’un resmî kimlik bilgileri Ankara’daki BM Mülteciler Yüksek Komiserliğinde mevcut.
Oysa, Türk adaleti, “taş atan çocuklar”a tek celsede 15 yıla varan cezalar veriyor. Bunların birçoğunun dosyasındaki tek “kanıt”, polis veya asker ifadesi… Tabii, bir de sırtlarının terli oluşu. Diyarbakır’da inşaat işçisi Mahmut Yaşar “ıslık çalarak bölücü örgüt lehine slogan attığı” için 10 ay hapis yedi. Yine de şanslı; şarkıcı Rojda, bir şarkısıyla “terör örgütünün propagandasını yapmak”tan 1 yıl 8 ay almış bulunuyor.
Türk adaleti, seçimde Kürtçe konuştu diye Orhan Miroğlu’na 6 ay verdi; şimdi 5 yıl Kürtçe konuşması yasak. Tahir Elçi, Mahmut Vefa, Mahmut Alınak, Mehdi Tanrıkulu, Nuri Yaman, daha sayayım mı? Seçim kampanyasında Kürtçe “Hemen git su getir” diyen Sırrı Sakık’a bile fezleke düzenlendi.
Oysa, Kürtçe kullanma konusunda, Anayasa md 90/5’in “ulusal yasaya üstün” kıldığı Lozan md. 39/4 diyor ki: “Bütün TC uyrukları her türlü açık toplantılarda, ticarette, basın-yayın organlarında istedikleri dili kullanabilirler ve buna karşı hiçbir kısıtlama getirilemez.”[6]
Bu tezatlardan malûl Türk(iye) hukuk(suzluğ)u linççileri de yargılanmayıp aklayandı!
Yer, Edirne; tarih, 16 Aralık 2009. Üç üniversite öğrencisi “ABD defol bu vatan bizim” kampanyası kapsamında bildiri dağıtırken gözaltına alınarak, tutuklandı. Olaydan bir hafta sonra ailelerin de aralarında bulunduğu Edirne Gençlik Derneği üyesi 15 kişi, basın açıklaması yaptı, tutuklananların serbest bırakılmasını istedi. Ardından da imza standı açtı.
Ancak yaklaşık bin kişilik grup, imza standına tahammül edemedi ve dernek üyelerini linç etmek istedi. Polis, linç girişiminde bulunan gruba hiçbir müdahalede bulunmazken, 2 öğrenci daha tutuklandı.
Bunun üzerine Halk Cephesi üyesi bir grup, tutuklamaları ve linç girişimini protesto etmek için 3 Ocak 2010’da İstanbul’dan Edirne’ye doğru yola çıktı. Daha şehir merkezi girişinde polis ve jandarma engeliyle karşılaşan gruba, polis, gaz ve coplarla müdahale etti. Halk Cephesi üyeleri, olayı haber alan kalabalık bir grubun da linç girişimine maruz kaldı. “PKK dışarı, Edirne’de bölücülere geçit yok” diyerek, saldıran gruba ise polis seyirci kaldı.
Altı gün Edirne’nin girişinde bekletilen Halk Cepheliler hakkında dava açıldı. Polisler hakkında hiçbir yasal işlem yapılmazken, linç girişiminde bulunanların kimlikleri bile tespit edilmedi. Saldırganların ülkücü ve sivil polis oldukları iddia edildi!
Linççilerini yargılanmayıp aklayan Türk(iye) hukuk(suzluğ)u halka kurşun sıkan polislerini de “aklayıp” beraat ettirir…
Mesela Avcılar-Firuzköy’de “Dur” ihtarına uymadığı iddiasıyla İsmail Karaman’ı vurarak öldüren polisler 9 yıllık yargılamanın ardından beraat etti!
Muğla’da Şerzan Kurt adlı üniversitelinin polis kurşunuyla öldürülmesiyle ilgili soruşturmayı yürüten polis, dört gün içinde birbiriyle çelişen iki evraka imza attı. Önce olay yeri tutanağında Şerzan vurulduğunda polisin olay yerinde olmadığı öne sürüldü. Daha sonra hazırlanan fezlekede ise sokağı gören kamera kayıtları gizlenmek istendi. Kaydı bulundu, üstelik kayıtta polis gençlerin üzerine doğru ateş ederken görülüyordu!
27 Ekim 2008 tarihinde Antalya’da Yunus timinde görevli bir polis tarafından ensesinden vurularak öldürülen 18 yaşındaki Çağdaş Gemik davasında Yargıtay tartışmalı bir karara imza attı. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, Gemik’i ensesinden vurarak öldüren polis memurunun, “Olası kastla adam öldürme” suçundan değil, “kasten yaralama suçundan” cezalandırılmasını karar vererek yerel mahkemenin kararını bozdu!
Nihayet Ferhat Gerçek’in polis kurşunuyla vurulup 17 yaşında felç olmasının üzerinden 3 yılı aşkın zaman geçse de mahkeme, altı aydır, Ferhat’a isabet eden mermiye ilişkin Adli Tıp Kurumu’ndan gelecek raporu bekliyor!
Hâl-i pür melali bu merkezde olan Türk(iye) hukuk(suzluğ)u, somut “örnekler”in karakteristik özelliklerine gelince: öncelikle müthiş Bir “zehir hafiye”dir ve durmadan öküz altında buzağı ararken, yurttaşlarını daima potansiyel “suçlu” olarak görür ve sunar.
Mesela yazar Yılmaz Okumuş’un kaleme aldığı Karadeniz öykülerini politik bir dille kurgulayıp ‘Laz Marks’ tiplemesini canlandıran Haldun Açıksözlü, 15 Mayıs 2010’da Tunceli’de sahneye çıktı. Gösterisi sırasında Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya’nın isimlerini anarak, “Bizim tarihimiz değil mi ulan… Gezmiş, Çayan, Kaypakkaya, hangi direnişin tarihini yazdılar. Diyarbakır zindanlarında mazlumların yaktığı ateş hâlen yanmıyor mu?” dedi.
Bu ifadeler üzerine Açıksözlü’ye, ‘suçu ve suçluyu övdüğü’ iddiasıyla Tunceli Sulh Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Açıksözlü’nün daha önce açılan bir diğer davası da Rize’de görülüyor. Açıksözlü, 2009 yılında Rize’de gerçekleştirdiği gösteride, kahramanının “Rizeli Recep Tayip” olduğunu söylediği bir fıkra anlattı.
Bu fıkranın anlatıldığı sırada, Açıksözlü’nün iddiasına göre bir polis, izinsiz şekilde gösterisini kamerayla çekiyordu. Hatta Açıksözlü, kürsüden, “Korkma uşağum, çok beğendiysen çek. Belki satıştan para kazanursun” diye laf attı.
Daha sonra bu görüntülere dayanılarak, Haldun Açıksözlü hakkında “Başbakan’a hakaret” suçlamasıyla Rize 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı!
Evet, fıkradan “hakaret” davası açan bir hukuk(suzluk)tur sözünü ettiğim…
Bundan başka Ankara’da, faaliyet yürüten Mamak işçi Kültür Evi, 2010 yılının ağustos ayında yedincisini düzenlediği Mamak Kültür ve Sanat Festivalinden sonra yasadışı örgüt operasyonuna uğradı. Festivalde açış konuşmasını yapan, standlarda malzeme taşıyan, kitap ve gazete satan dokuz gence, yasadışı Türkiye Komünist İşçi Partisi üyeliği ve propagandası iddiasıyla 15 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı!
Evet, legal kutlamalardan “gizli örgüt” davası açan bir hukuk(suzluk)tur sözünü ettiğim…
Nihayet Polis, Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP) operasyonunda gözaltına alınan Birgül Mızrak’ın okuduğu, kapağı görünmeyen kitabın kime ait olduğunu satır satır karşılaştırmayla belirledi. Savcılık da kitabı örgütsel doküman saydı…
ESP üyelerine yönelik açılan dava, 1 Mayıs 2008 günü bir kafede oturan Masis Kürkçügil’e yumruk atan maskeli meslektaşlarını bile bulamayan polisin “solcu öğrencilere” yönelik operasyonlarda ne kadar “titiz” çalıştığını ortaya koydu!
Hakkında ceza istenilen Birgül Mızrak isimli öğrencinin, arkadaşı tarafından cep telefonuyla çekilen fotoğrafını “ele geçiren” polis, fotoğrafta Mızrak’ın 49. sayfasını okuduğu kitabın ‘TKİH ve TKP/ML Hareketi Birlik Kongresi Belgeleri’ isimli kitap olduğunu “tespit etti,” savcılık da fotoğrafı Mızrak hakkındaki “terör örgütü üyeliği” suçlamasına kanıt yaptı.
Mızrak hakkında katıldığı eylemler ve okuduğu kitap nedeniyle 43.5 yıl hapis cezası istendi!
Evet, kitap kapağı fotoğrafından “43.5 yıl hapis cezası isteyen” bir hukuk(suzluk)tur sözünü ettiğim…
Bu “zehir hafiye” hukuk(suzluğ)una kim “Evet” diyebilir ki?
Türk(iye) hukuk(suzluğ)unun bir diğer karakteristiğiyse, bireyden yana özgürlükçü olmayan, devletin baskıcılığını meşrulaştıran bir yasakçılıktan malûl olmasıdır…
Mesela Bedri Adanır bandrol alamadığı için dağıtamadığı Öcalan kitapları yüzünden bir yıldır hapis. Kitaba biçilen ucuz fiyat, örgüt suçuna “delil” oldu…
Bedri Adanır, Aram Yayınları ile aylık Hawar gazetesinin yöneticilerinden. Suçu, 2009 yılı 19 Ocak’ında tutuklandıktan 11 gün sonra Diyarbakır Savcılığı tarafından hazırlanan iddianamede yazılı: “Abdullah Öcalan’ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne verdiği dilekçeleri kitaplaştırmak…”
Adanır sorgusunda, “Amacım tamamen ticari, PKK’yı desteklemek değil” dese de, savcı böyle düşünmüyor. Yöneltilen suçlama Öcalan’ın savunmalarını kitaplaştırmak değil sadece. İddianameye yansıyan cümleyle, “(kitapları) herkesin rahatlıkla alabileceği bir rakam belirlemek suretiyle piyasaya sürmek” de suçun destekleyici unsuru. Bu cümle, sorgu tutanaklarıyla birleştirildiğinde şu anlama geliyor: Öcalan’ın kitapları 25 TL gibi herkesin ödeyebileceği bir tutara satılacağı için amaç ticari olamaz. O hâlde Adanır bu yayını PKK’yı desteklemek için yapmıştır!
Bitmedi; Aram Yayıncılık’ın daha önce 10 kez soruşturma geçirmiş olmasına karşın yayın politikasında değişikliğe gitmemiş olması da Adanır’a yöneltilen suçlamalara dayanak hâline getirilmiş iddianamede: “Öcalan’ın propagandasını oluşturacak nitelikteki yayınlarını devam ettirerek, PKK yayın organı gibi hareket ederek şüphelinin örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek yanında 2 kez PKK propagandası yapmak, ayrıca gerek dergi, gerekse Öcalan’ın kaleme aldığı kitap içeriklerinde birden fazla PKK ve elebaşısının propagandasını yaparak suç işlediği anlaşılmaktadır.”
Evet tam da böyle işte…
Bitmedi; bir komedi daha var; o da şu:
‘Radikal’ Gazetesi Haber Koordinatörü Ertuğrul Mavioğlu ile gazeteci Ahmet Şık’ın ‘Ergenekon Davası’ üzerine yazdığı 1116 sayfalık ve iki ciltlik ‘Kırk Katır Kırk Satır’ başlıklı kitaba, piyasaya çıktığı gün soruşturma açıldı.
Savcı Dursun Yılmaz, emniyetin bir gün içerisinde 1116 sayfayı okuyup şikâyetçi olduğunu söyledi!
İki gazeteci de verdikleri ifadede, 1116 sayfanın bir günde okunup soruşturma başlatılmasına anlam veremediklerini, suçlamaların da tamamen soyut olduğunu söyledi. Savcı Yılmaz ise emniyet görevlilerinin kitapları bir gün içerisinde okuyup bitirdiğini ve ardından suç duyurusunda bulunduklarını, kendisinin yalnızca göz geçirdiğini söyledi…
Buyurun size Türk(iye) hukuk(suzluğ)unun mantık(sızlık)ı…
Türk(iye) hukuk(suzluğ)u dedik; o her adımında ve santimetrekaresinde devlet totaliterliğinin hazır ve nazır olduğu sistematik bir baskı ve kontrolden başka bir şey değildir!
Örneğin Bilgi Üniversitesi’nde, IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn’a ayakkabısını atan ‘Birgün’ün editörü Selçuk Özbek ve aynı anda pankart açan üniversite öğrencisi Zeynep Çatalkaya’dan Dominique Strauss-Kahn davacı olmazken, devletin Özbek ile Çatalkaya’ya, “hakaret”ten işlem yaptığı ortaya çıktı…
Mesela Halkevleri’nin Kadıköy Çarşısı’nda krizi protesto için kurduğu Halk Kürsüsü’nde mikrofonu alıp, “Tüpümüz bitti. Banyo yapmaya, arkadaşıma gidiyorum. Bu hâlde yaşıyoruz. Söylemek istediğim tek şey var: Tayyip, Allah belanı versin!” diyen Alper Ateş hakkında, Başbakan Tayyip Erdoğan’a hakaretten iki yıla kadar hapis istemiyle dava açılması…
Mesela İTÜ’nün 2008 Akademik yılı açılış törenine katılan Başbakan Tayyip Erdoğan’ı protesto ettikleri gerekçesiyle Öğrenci Kolektifi üyesi 18 öğrencinin 1 yıl 3 ay hapis, 80’er TL para cezasına çarptırılmaları…
Mesela Samsun’da, Halkevleri’ne bağlı yasal mücadele yürüten ‘Öğrenci Kolektifleri’ ve ‘Liseli Genç Umut’un üyelerine “silahlı örgüt üyeliği ve propagandası”ndan dava açılması; aralarında Halkevleri Samsun Şube Başkanı Halil Mert’in de bulunduğu altısı tutuklu 12 gence yöneltilen suçlamalar arasında Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’i anmak ve AKP’nin duvarına “Tek yol devrim” yazmanın da olması…
Mesela Adana’da 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada Halkevleri üyesi 21 kişiye, Mahir Çayan’ın ölüm yıldönümündeki anma töreninde terör örgütü propagandası yaptıkları gerekçesiyle 10 ay hapis cezası verilmesi… gibi!
Türk(iye) hukuk(suzluğ)u bu görüntülerden malûlken; İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, 2010 yılında adil yargılamalar konusunda ciddi hak ihlâlleri yaşandığına dikkat çekerken, Anayasa Mahkemesi’nin ve HSYK’nın yapısının değiştiğini, ancak adil yargılanma konusunda her hangi bir değişiklik olmadığını kaydetti.
Özel güvenlikli ve yetkili ağır ceza mahkemelerinin mutlaka kapatılması gerekildiğini belirten Türkdoğan, bu mahkemelerin DGM’lerin bir devamı olduğunu ifade ederek, “DGM’lerin anayasal dayanağı kalmamışken buna rağmen bu mahkemelerin kurulması anayasaya aykırıdır” dedi.
Haksız, keyfi tutuklamalara da dikkat çeken Türkdoğan, Ceza Muhakemesi Kanunu’nda, insanların çok rahatlıkla tutuklanmasını sağlayan bir “katalog suç tanımı” olduğunu söyledi.
“Bir savcı sizi belirli suç tipiyle suçluyorsa, mahkemeler de bu konuda sizin suçlu olduğunuzu kabul ediyor” diyen Türkdoğan, “Haksız tutuklamaların, toplumsal muhalefeti sindirme amaçlı uygulandığını” söyledi. Hâlen cezaevlerindekilerin yüzde 56’sının tutuklu olduğunun altını çizerek, aslolanın tutuksuz yargılanma olduğunu, tutuklu yargılanmanın istisnai bir durum olduğunu kaydetti.
Gizli tanıklıkların tüm davalar için ayrı bir sorun olduğunu da vurgulayan Türkdoğan, gizli tanıklara dayanılarak verilen cezalara atıf yaparak, “Gizli tanıkların beyanları ve ifadeleri insanların hayatını karartmaya yetiyor” dedi.
Türkiye’nin tutuklamalarda Avrupa birincisi, cezaevindeki mahkûm sayısında ise Avrupa üçüncüsü olduğunu dile getirip, AKP’nin 8 yıllık iktidarı süresinde cezaevlerindeki doluluk oranının yüzde 100 artırıldığını kaydeden Türkdoğan, bunun irdelenmesini istedi.
Polisin tutumunun gelinen noktada “aşırı güç kullanımı” değil, “işkence” olarak değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizen Türkdoğan, 2009’da göstericilere güvenlik güçlerinin saldırısı sonucu 565 yaralanma olayı yanı sıra, ölümlerin de yaşandığını söyledi.
Türkiye böylesi bir hukuk(suzluk)la kasıp kavrulurken; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan başvurular 2002’de 54 seviyesine kadar düşmüşken, 2007 ve 2008’de tekrardan 300’lere çıktı. 7 yılda Türkiye’nin AİHM grafiği sürekli bozulma yolu izledi ve Türkiye tekrardan AİHM’in başmüşterisi hâline geldi.
AİHM kaynaklarından edinilen bilgiler çarpıcı bir gerçeği gözler önüne seriyor. Buna göre 1990’lı yılların sonuna kadar çok yüksek bir AİHM grafiği olan Türkiye’nin durumu, 2002 yılına gelindiğinde çok düzelmiş; hatta Türkiye, Fransa’dan bile daha iyi bir grafiğin sahibi olmuştu. Ancak bu durum, 2002’den itibaren değişmeye başladı ve 2002’den 2008’e kadar geçen sürede Türkiye’den yapılan başvurular, 54’ten 300’ler seviyesine çıktı.
EN ÇOK VERİLEN CEZALAR (AİHM verilerine göre Türkiye en çok cezayı alanlar)
531 adet vaka ile adil yargılanma hakkının ihlâli…
458 vaka ile malvarlığı hakkının ihlâli…
348 vakayla güvenlik ve özgürlük hakkının ihlâli…
262 vakayla yargılanma süresinin uzunluğu…
189 vakayla sağlık ve hukuksal yardım ihlâli…
170 vakayla ifade hürriyetinin ihlâli…
147 vakayla insanî olmayan ve aşağılayıcı muamele…
120 vaka ile yeterli adli araştırma yapılmamasından…
66 vaka ile yaşam hakkının ihlâli…
47 vaka ile özel ve aile yaşam hakkının ihlâli…
30 vaka ile örgütlenme hakkının ihlâli ile aldı…
III. AYRIM: ÖZELDE ÖNE ÇIKAN -SOMUT- “ÖRNEK”LER
Türk(iye) hukuk(suzluğ)unun geneli böyleyken altı özel ve öne çıkan örneği de zikretmeden geçmemek gerekiyor.
III.1) SDP-TÖP “ÖRNEĞİ” (YA DA DEVRİMCİ KARARGÂH TEZGÂHI) …
SDP ve TÖP’lü yoldaşlarımıza yönelik olarak AKP patentli kriminalizasyon tezgâhı ya da “21 Eylül Komplosu” AKP hükümeti, Gülen cemaati, polis ve yandaş medyanın bir pasifikasyon harekâtından başka bir şey değilken; “Devrimci Karargâh’ın üçüncü dalgası” diye sunulan SDP ve TÖP’e yönelik saldırı, aslında tüm devrimci sosyalist güçlere yöneliktir…
Bilindiği üzere İstanbul Bostancı’da “Devrimci Karargâh” örgütü ile polis arasında çıkan çatışmanın ardından başlatılan operasyonlara ve devam eden yargılama sürecine yönelik tepkiler sürüyor. 2009 yılında yaşanan çatışmanın ardından birbiri peşi sıra gelen operasyonların ilki 27 Nisan 2009’da düzenlendi. Operasyon kapsamında, 16 kişi tutuklandı.
4 Ekim 2010’da gerçekleştirilen ikinci operasyonla Demokratik Dönüşüm Dergisi yazarı Murat Akıncılar’ın yanı sıra 7 kişi daha tutuklandı.
Üçüncü operasyonun tarihi ise 22 Eylül 2010’du. Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) ve Toplumsal Özgürlük Platformu’na yönelik operasyonla SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan ile birlikte 13 kişi tutuklandı. İşin ilginç yanı ise, daha operasyonların ilk saatlerinde AKP’yle yakınlığı bilinen medya organlarının, operasyonları “Devrimci Karargâh” olarak kamuoyuna lanse etmesi, “Emniyet’ten şok görüntüler” şeklinde son dakika haberlerine yer vermesiydi.
Oysa gözaltına alınanların ifadesi bile alınmamıştı henüz. Ardından yaşananlar ise tam bir skandaldı. İlk olarak “Silahlı örgüte üye olmak” iddiasıyla yargılanan sanıklara, hazırlanan iki iddianamede de örgütle ilgili hiçbir soru sorulmadığı ortaya çıktı. Daha sonra ise 20 yıl önce 1 Mayıs’a katılmak, Orhan Yılmazkaya ile çay içmek, aynı üniversitede okumuş olmak suç kapsamında sayıldı…
Aslında, içine (işkenceci) Hanefi Avcı’nın da dahil edildiği “tezgâh”,[7] sosyalistlere ve Kürtlere karşı “iç düşman” konseptiyle kotarılmış düzmece senaryodur.
Sosyalistlerin ve Kürtlerin yargılandığı, DGM’leri dahi aratan fiillere imza atan özel yetkili mahkemeler, olağanüstü hukuk(suzluğ)u olağan hâle getiren bir keyfilikten başka bir şey değildir…
Bu durumda “Yeni TMY ve TCK’de zaten var olan hukuka ve evrensel ceza normlarına aykırı hükümleri son derece keyfi ve özgürlükler aleyhine yorumlayan mahkemeler, artık herkesi ‘terör örgütü üyesi’ ve her fiili de ‘terör suçu’ olarak nitelendirmektedirler.
Toplumsal muhalefetin baskı altına alınıp sindirilmesini temel görev edinen yargı organlarına göre artık basit bir basın açıklamasına, mitinge, cenaze törenine katılmış olmak bile suç.
Üstelik bütün bu faaliyetlerin yasal olup olmadığı da bir anlam ifade etmiyor, herhangi bir örgütün çağrısı üzerine bir araya geldiği varsayılan insanlar ‘örgüt üyesi olmasalar da örgüt adına faaliyet yürütmekten’ örgüt üyesi gibi cezalandırılıyorlar.
Bütün bu varsayımlar ve afaki yorumlarına hukuka aykırı bir delil bulmaları da gerekmiyor, insanların evinde bulunan ve piyasada serbestçe satılan, yasaklama kararı bulunmayan kitaplar, kasetler, CD’ler bile ‘suç delili’ olabiliyor. Örgüt üyeliğinin kriterleri ve hukuka aykırı delillerin değerlendirilmesi noktasında geçmiş dönemlerdeki Askerî Yargıtay kararlarının çok gerisinde kararlar veren Yargıtay’a paralel olarak yerel mahkemeler de Sıkıyönetim Mahkemeleri’ni ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni aratır konumdalar…
Örneğin birinci Devrimci Karargâh dosyasından sonra ikinci bir operasyonla yeni bir dava daha açıldı ve birleştirme istemiyle aynı mahkemeye gönderildi. Bu dosya kapsamında da birincisinde olduğu gibi farklı dergi ve dernek çevrelerinden insanlar, çatı partisi girişimcileri ve her iki gözünde körlük tehlikesi bulunan sendikacı Murat Akıncılar var. Aralarında hiçbir örgütsel ilişki olmadığı hâlde sırf birilerini tanıyor olmaktan ya da bazı dergilere yazı yazıyor veya okuyor olmaktan ötürü haklarında dava açıldı.
Her iki iddianame de gayrı ciddi ya da tersine bir söylemle son derece bilinçli biçimde bundan sonraki davalara örnek teşkil edecek tarzda hazırlandı; Şeyh Bedrettin’in hayatına dair yazılar, Marx, Engels, Lenin kitapları, Korkut Boratav, Mustafa Yalçıner, Bülent Forta, Sibel Özbudun, Temel Demirer yazıları, 30 yıl önceki broşürler vs. her şey suç delili sayıldı. Hatta Temel Demirer’in yalnızca yazıları değil kendisi de Devrimci Karargâh örgütü şeması içinde gösterildi.
Her iki dosyada da Türkiye’deki pek çok illegal örgütün Devrimci Karargâh ile birlikte hareket ettiği, SDP, ÖDP, EMEP, Çatı Partisi Girişimi vb. pek çok yasal parti ve oluşumun da doğrudan veya dolaylı biçimde bu örgütle ilişkili olduğu ifade edildi…
Özellikle Taraf, Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinin başını çektiği bu yayınlarla basın, uzun süredir bir dezenformasyon kampanyası içinde ve yaratmaya çalıştıkları bulanıklık ve verilmek istenen mesajlar artık sınırları aşmış durumda. Bir yanda haksız yere tutuklanıp cezaevinde duruşmaya çıkarılmayı bekleyen onlarca sanık ve bir yandan da açık olan soruşturma dosyası nedeniyle yeni bir operasyonla sanık konumuna getirilecek olanların yaşadığı ve yaşayacağı mağduriyet kimsenin umurunda değil. Aksine polisin hukuk dışı uygulamalarına paralel biçimde süreklilik hâlini alan bu sistemli yayınlarla neredeyse haklarında ‘hüküm’ verilmiş durumda…”[8]
Bugün bu keyfilikten SDP ve TÖP’lü yoldaşlarımız doğrudan mağdurdurlar…
Tıpkı 2009 yılında Devrimci Karargâh Operasyonu ile gözaltına alınan ve bazı basın yayın kuruluşlarınca “örgütün teorisyeni” ilan edilen Gümrük Muhafaza memuru Ergin Öncü gibi. Uzun süredir tutuklu bulunan Öncü’nün hakkında hazırlanan iddianame ise çelişkilerle dolu…
Örneğin, “Devrimci Karargâh davası nedeniyle 1.5 yıldır Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevinde tutukluyum. 27 Nisan 2009’da örgüte yapılan genel bir operasyon kapsamında sabah saatlerinde çalıştığım iş yerinde gözaltına alındım. Dört gün gözaltında kaldık ve bu süre zarfında dışarıda yaratılan ‘infial’den habersizdik. Yaratılmış bu ‘infial’ sebebiyle tam 1.5 yıldır tutukluyum. Bu 1.5 yıllık süreç hukuka, yasalara göre değil, işte bu ‘infial’ durumuna göre işletildi. Ne için gözaltına alındığımı(zı) anlamadan tutuklanmış olduk ve öğrenmek için 6 ay beklemek zorunda kaldık. Nihayet içinde ‘delil’ olmayan bir iddianame vasıtasıyla ‘örgüt üyesi’ olmakla suçlandığımı öğrendim.
Ben gümrük muhafaza memuruyum, görevim gereği silah taşıyorum. Taşıma ve bulundurma ruhsatım var yani. Bunu neden belirtiyorum; bana isnat edilen suçlardan biri de ruhsatsız silah taşımak. İddianamenin başlangıç kısmında ne iş yaptığım ve üzerimdeki silahın çalıştığım kuruma ait olduğu iddianameyi hazırlayan savcı tarafından belirtilmiş olmasına rağmen, iddianamenin sonuç kısmında ruhsatsız silah taşıdığım gerekçesiyle cezalandırılmam istenmiş. Şaka gibi,” diyen Öncü hakkındaki bir suçlama da Ergenekon sanıklarıyla telefon görüşmelerinin olduğuydu. Ancak dosya incelendiğinde, Ergenekon sanıklarına ait denilen telefonların bir GSM şirketi ve bir seyahat firması olduğu anlaşıldı. Ergin Öncü’nün mektubunda yer verdiği iddialara göre, Öncü 2007’de bir otobüs firmasının yazıhanesini arayarak rezervasyon yaptırmış, aynı firmayı 2003 yılında da Ergenekon sanıklarından biri aramıştı. İddialara göre, arada kurulan bağlantı bundan ibaretti…
Öncü hakkındaki bir diğer iddia ise sol yayın yapan kimi internet sitelerine girmek ve oralardan yazılar, resimler indirmekti. Polis, Öncü gözaltına alındıktan bir gün sonra, ailesiyle birlikte işlettiği internet kafede bulunan iki bilgisayara el koymuştu. Bu bilgisayarlardan elde edilen dökümler delil olarak sunuldu ve suç unsuru olarak dosyasına konuldu. Oysa aile, ısrarla bu bilgisayarların bir internet kafenin bilgisayarları olduğunu vurguluyor ve her gün onlarca kişinin bu bilgisayarları kullandığına dikkat çekiyordu.
Evet, söz konusu davaların ciddiyeti ve kanıtı bu kadardır; yani traji-komedidir!
III.2) DEV-LİS “ÖRNEĞİ”…
Tıpkı Dev-Lis “Davası” örneğindeki üzere…
Bu “dava”nın “sanık”larından Erdal Kozan’ın, “Kimseyi öldürmedik, tecavüz zanlısı değiliz. Uyuşturucu satmadık, yolsuzluk yapmadık. 63 yılla yargılanıyoruz çünkü hakkımız olanı istedik, çünkü biz parasız eğitim istedik,” diye haykırdığı bir davadır sözünü ettiğim…
Evet dershane terasına çıkıp pankart açan Dev-Lis’li 11 genç için 63’er yıl hapis cezası talebiyle dava açıldı…
Ciddiyim; aynen böyle…
Polis tarafından sert müdahaleye uğrayan, biri tacize uğrayan ve 10’u iki gün tutuklu kalan gençlere bu kez de iki ayrı dava açıldı. 18 yaşından büyük olanlara yedi ayrı suçtan 63’er yıla kadar; sekiz liseli için ise altışar yıla kadar hapis cezası isteniyor.
Ankara Emniyeti’nin fezlekesine göre polis, dershane önündeki grubu dağılması için uyardı. Ardından Çevik Kuvvet ekipleri terasa çıkmaya çalıştı ama eylemciler direndi. Aşağıdaki 24 eylemci de polise direnmiş, flamaların sopalarıyla polise vurmuşlardı. Polis fezlekesinde, “Kask giydirilmeyen personelin göz ve kafalarına aldıkları darbeler sonrasında kendilerini korumak, saldırıyı def etmek amacıyla zor kullanılarak saldırı engellenmiştir” denildi.
Oysa TV kameralarının kaydettiği görüntülere göre polis teras ve kapıda çok sert müdahalede bulundu. Eylemcilere sert müdahaleye itiraz eden biri er dört kişi de gözaltına alındı. Karakola götürülenlerden liseli kız öğrenci G.Ö., kadın polis olmadığından erkeklerce arandıklarını ve bu sırada taciz edildiklerini ileri sürdü. Yaşları 18’den küçük eylemciler bırakılırken, 10 kişi gözaltına alındı.
Şüphelilerin üzerindeki ‘kanıtlar’ şunlardı: ‘Sınavlar kaldırılsın, dershaneler kapatılsın’ yazılı pankart, ‘Dev-Genç’ yazılı önlük, ‘Özgürlük Sokaktadır’ yazılı flamalar…
Ayrıca yedi polis, eylemcilerin kendilerini darp ettikleri iddiasıyla şikâyetçi oldu. Mahkeme 10 kişiyi tutukladı. Tutuklananlar iki gün içerisinde bırakıldı.
Fakat gençlerin çilesi bununla bitmedi. İki dershane görevlisi ve dokuz polis şikâyetçi olmuştu. Bunun üzerine aralarında taciz edildiğini iddia eden G.Ö.’nün de olduğu 18 yaşından küçük sekiz liseli ile 18’den büyük 11 genç için davalar açıldı. İki iddianameye göre gençler uyarıya kulak asmayıp “Şerefsizler açın önümüzü”, “Faşist polis” diye direndi. Yedi polis hafif yaralandı. Terasa çıkan öğrenciler de masa ve sandalyelerle barikat kurdu. Dershane malzemelerine 100 TL’lik zarar verildi ve eğitim kesintiye uğratıldı.
İddianamede 7 ayrı suç sıralanıyor Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanan 18 yaşından büyük gençler için 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten üçer, ‘kasten yaralama’ suçunun yedişer kez işlendiği iddiasıyla 35’er, ‘eğitim ve öğretimin engellenmesi’nden üçer, ‘konut dokunulmazlığının ihlâli’nden ikişer, ‘hakaret’ suçunun yedişer kez işlenmesinden 14’er, ‘mala nitelikli zarar verme’den altışar, ‘görevi yaptırmamak için direnme’den de üçer yıl hapis isteniyor. Toplamda 11 genç için 63’er yıl hapis ile tüm kamu haklarının ellerinden alınması isteniyor. 18’den küçük sekiz genç için ise altışar yıla kadar hapis isteniyor.
Müdahale görüntüleri basında yer alınca Ankara Valiliği, orantısız güç kullanımı ile ilgili inceleme başlatmıştı. Ancak polislerin hakkında nasıl bir işlem yapıldığı bilinmiyor.
İşte size anlatmak istediğim hukuk(suzluk) budur; böyledir…
III.3) KÜRTLER VE KCK “ÖRNEĞİ”…
Ve Kürtler…
Yakın zamanda ‘KCK operasyonu’ adı altında Kürt siyasetçilerin rencide edici yöntemlerle ve hiçbir hukuki gerekçeyle izah edilemeyecek biçimde gözaltına alınıp tutuklanması da yargının içinde bulunduğu durumu çarpıcı biçimde gözler önüne sermektedir…
Eldeki verilere göre bu operasyonlarda yalnızca bir yılda 4500 gözaltı ve 2000’e yakın tutuklama gerçekleşmiştir…
Bu ürkütücü rakamların ortaya koyduğu gerçeklik, yargının Kürt sorununa sahip çıkanlara yönelik özel bir yönelim içinde olduğu ve Kürt sorununun çözümsüzlüğe gidişinde rol üstlendiğidir…
Bundan kimsenin kuşkusu olamaz…
Bir halkın mücadelesi, seçilmiş önderleri cezalandırılarak, gözdağı verilmek isteniyor!
Bu konuda KCK dışında yüzbinlerce örnek daha var!
Mesela Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi, ‘Azadiya Welat’ Gazetesi eski Yazıişleri Müdürü ve İmtiyaz Sahibi Emine Demir’e, yayınlanan haberlerde “örgüt propagandası” yaptığı iddiasıyla 138 yıl ağır hapis cezası verdi…
Bundan bir süre önce de Azadiya Welat gazetesi yazıişleri müdürü Vedat Kurşun 166 yıl, Ozan Kılınç ise 21 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı…
Van’da 13 Şubat 2010’daki baskınlarda gözaltına alınan ve 14’ü tutuklu bulunan toplam 18 öğrencinin yargılandığı davanın iddianamesi hazırlandı. PKK ve DTP’nin gençlik yapılanmasının aynı olduğu yönünde şemaların hazırlandığı iddianamede, ‘Heval ( Arkadaş)’ sözü bile suç unsuru sayıldı…
Diyarbakır’da, 2009 yılının 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde düzenlenen ‘Onurlu Bir Barışa Evet’ mitinginde, ‘PKK propagandası yapıldığı’ gerekçesiyle tertip komitesi üyeleri Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Galip Ensarioğlu, Güneydoğu Sanayici ve İş Adamları Derneği Başkanı Şahismail Bedirhanoğlu ve Tabipler Odası Başkanı Dr. Selçuk Mızraklı’nın da aralarında bulunduğu 9 sanık hakkında 21 Aralık 2010 tarihinde, Diyarbakır 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan 9 kişiyi Terörle Mücadele Kanunu kapsamında ‘PKK propagandasını yapmak’ suçundan 1 yıl hapis cezasına çarptırdı…
Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme” iddiası ile yargılanan ve Türkçe savunma yapan sanığa ceza indirimine giderek 7 yıl 6 ay, Kürtçe savunma yapan sanığa ise herhangi bir indirim yapmayarak 9 yıl hapis cezası verildi
Yine Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi skandal bir karara daha imza attı. Habur’dan giriş yapacak Barış Grubu’nun karşılanması için kapatılan DTP Nusaybin İlçe Örgütü imzalı bildiriler nedeni ile açılan davadan 10 ilçe yöneticisi ile bildirileri basan matbaacı hakkında dava açıldı. İlçe yöneticilerinden ikisinin “suç” tarihinde cezaevinde olması dahi onları ceza almaktan kurtaramadı. Sık sık “ağır cezalarla” gündeme gelen mahkemenin kararı “cezalandıralım da ne olursa olsun” zihniyetinin göstergesi gibi…
Nihayet çarpıcı bir şey daha: Kemal Yanık adındaki yurttaş 1993 yılında PKK’ye katılan kardeşinin aynı yıl Silvan’ın Dolapdere Köyü Erkençik Mezrası’nda (Şawo) yaşanan bir çatışmada 6 arkadaşıyla birlikte yaşamını yitirdiğini ve toplu olarak gömüldüğünü belirterek, İHD Diyarbakır Şubesi’nden yardım talebinde bulundu. İHD Şube Diyarbakır yöneticileri Av. Serdar Çelebi ve Rehşan Bataray da mezarların açılması için Silvan Cumhuriyet Savcılığı’na başvurdu.
Bu arada Dolapdere Köyü’ne bağlı başka bir mezra olan Ergeçit’teki yurttaşlar da kendi köylerinde bir toplu mezar olduğunu İHD’lilere bildirdi. Dernekten bir heyet de mezraya gidip, keşif yaptı. Ardından da mezarların açılması için Silvan Cumhuriyet Savcılığı’na bir başvuruda daha bulundu.
İHD’liler dilekçelerinde bölgede çok sayıda işlenen faili meçhul cinayet olduğunu, bulunan toplu mezarın faili meçhul cinayetlere kurban giden kişilere ait olabileceği belirtti. Mezarların açılmasını ve bulunan kemiklerden örnek alınmasını isteyen İHD’liler, mezardakilerin de Belediye Mezarlığı’na defnedilmesini istedi. İHD adına Av. Serdar Çelebi’nin 29 Eylül 2010’da yaptığı başvuruyu değerlendiren savcılık kovuşturmaya yer olmadığını karar verdi.
Savcılığın kovuşturmaya yer olmadığı yönündeki kararını dayandırdığı gerekçe ise akıl almazdı. Toplu mezarı suç unsuru olarak görmeyen savcılık, “Müracaat sahibinin sunduğu dilekçe ve delillerden soruşturma açacak suç unsuru bulunmadığını” öne sürdü. Toplu mezarı ve İHD’nin başvurusunu ihbar kabul etmeyen savcılık, İHD’nin herhangi bir sıfatının olmadığını ve mezarın açılması için derneğin tek başına yeterli olmadığını belirterek, “mezarda bulunanların” başvuru yapmasını istedi. “Mezardaki ölülerden” başvuru gelmeyince savcılık kovuşturmaya yer olmadığı gerekçesi ile dosyayı kapattı…
“Mezardakiler başvuru yapsın” diyen bir hukuk(suzluk)tur KCK ile tüm Kürtleri “yargılama”ya kalkışan…
III.4) HRANT DİNK “ÖRNEĞİ”…
Hrant Dink katledileli dört yıl oldu ve onu öldürtenler hâlâ elini kolunu sallayarak dolaşıyor.
Ayak işlerini gördürdükleri üç-beş adamı mahkemenin önüne attılar. Görevlilerinin doğru dürüst soruşturulmasını önlemek için devlet valisiyle, komutanıyla, siyasetçisiyle, yargıcı ve savcısıyla seferber oldu. Attıkları manşetlerle cinayete zemin hazırlayanlar, pişman olacakları yerde pişkin pişkin görevlerini sürdürdü. Cinayete yol açan veya göz yumanlar, katilleri yetiştiren, onlara resmî görevler verenler, katili bayrağın önüne koyup kahramanlık görüntüleri çeken ve dağıtanlar… Hepsi korundu, kollandı ve hepsi hâlâ devlet görevlisi.
Bütün bunların ışığında soralım:
Hrant’ın katili kimdir?
Ve cevap verelim: Hrant’ı kollektif bir “resmî” irade öldürdü.
Hrant Dink cinayetinin arkasındaki “devlet eli” tereddüde yer vermeyecek şekilde yargı önüne çıkarılmadıkça, katillere yardım eden, göz yuman, raporları hasıraltı eden, katile kahraman muamelesi yapan polis amirlerinden, jandarma komutanlarından, valilerden, soruşturmaları engelleyen yargı üyelerinden hesap sorulmadıkça bir ilerleme kaydetmek mümkün değildir…
“Hrant Dink cinayeti Türkiye için bir yüz karasıdır.
Bir yüz karası olmasının ötesinde, aynen Abdi İpekçi cinayeti gibi, sadece bir tetikçinin üzerine yıkılacak kadar basit bir olay da değildir.
Aslında benzer nitelikli cinayetler zincirinin bir parçası gibi görünmektedir.
5 Şubat 2006 tarihinde Trabzon’da Rahip Andrea Santoro öldürülmüştü.
19 Ocak 2007 tarihinde Hrant Dink öldürüldü.
18 Nisan 2007’de Malatya’da Protestan cemaat ile yakın ilişkileri olduğu öne sürülen Zirve Yayınevi bürosu basıldı ve burada üç cinayet işlendi.
Bütün bu olayların failleri ve bunları azmettirenlerin bir bölümü yakalandı.
Ama hâlâ büyük resim netleşmedi…
Büyük resmin ipuçları, gazeteci Nedim Şener’in, Güncel Yayıncılık tarafından yayımlanan ‘Hrant Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları’ başlıklı kitabında var.
Şener’in kitabındaki bilgi ve belgelere göre, gerek Trabzon Emniyeti gerekse İstanbul Emniyeti cinayet öncesi bütün olaylardan haberdar.
Dink’in öldürüleceği ve hatta kimlerin bunu planladığı, kimlerin tetikçi olarak görevlendirildiği, bunların nerelerde neler yaptığı biliniyor.
Dink cinayetindeki istihbarat bilgilerinin bu denli zengin ve ayrıntılı olması da şaşırtıcı değil.”[9]
Evet, “Hrant Dink cinayeti tüm siyasi katliamlardan öte bir anlam taşıyor. Devlet içindeki örgütler, çeteler farklı dönemlerde kimi yurttaşlarını yok etti, biliyoruz. Ancak Dink cinayeti, bu çetelerin bu toprağın öz çocuklarını, hâlâ bu toprağa ait hissetmedikleri için öldürüldüklerini belgeliyor…
Bir Ermeni (ya da diğer azınlıklar ve farklı kökten, dinden, mezhepten, inançtan olan herkes…) asla bu toprağın insanı olamaz! Bu net… Öyle olduğu içinde kendi gibi olmak için uğraş veren herkes, hepimiz tehdit altındayız…”[10]
İş bu merkezdeyken konuya ilişkin olarak Hrant’ın oğlu Arat Dink diyor ki:
“Devlet ve katiller arasındaki benzerlik, savunmalarındaki benzerlikten ibaret değildir. Savunmaların benzerliği, aralarındaki benzerliğin sebebi değil tam tersine sonucudur. Dahası aralarındaki ilişki benzerlikten çok aynılıkla açıklanabilir…
Diyorlar ki ‘Devlet deme’, yok ‘bir kısım de’, yok ‘derin de’. O kısmı neyse çıkar ortaya, sen söyle. O kısım tamamen ortaya çıkmadıkça bunun adı ‘devlet’tir.
Diyorlar ki ‘Devlete katil deme’, ‘dedirtmem’. ‘Ben devletim’ diyen katilleri çıkar ortaya, onlara ‘sen devlet değilsin’ de önce, sonra beni tashih edersin.
Rahip Santoro cinayetine bakıyoruz, öldürüldüğü güne kadar devletin emniyet teşkilâtı ‘Pontusçuluk’tan dinlemeye almış. Malatya’daki ‘misyoner cinayetleri’ne bakıyorsun, dava dosyasının yarısı maktuller hakkında devletin topladığı bilgilere ayrılmış. Babam hakkında fişler tutulmuş. Bunları bilmek için bu belgelere ihtiyacımız var mıydı? Misyonerlik faaliyetleri ve azınlıklar bu devletin güvenlik konsepti içinde birer tehdit kaynağı olarak ele alınmıyor mu? Geçmişe dönüp faili sözde meçhul cinayetlerin bütün kurbanlarına bakalım mı, ortak noktaları ne diye? Kürtlere yapılanlara bakalım mı? Yoksa birilerinin hidayete erip ‘devlet itirafçısı’ olmalarını mı bekleyelim?
Bize tek araç ‘söz’ kaldı. Sözümüze de göz diktiler. Diyorlar ki ‘Devlete katil deme’. Olur. Seri Katil…”
Evet durum böyleyken; Türk(iye) hukuk(suzluk)u Hrant davasında bir adım dahi atabilmiş değildir.
Hatta Hrant Dink’in 301’inci maddeden aldığı cezayla ilgili AİHM’e gönderdiği savunmada T. “C”, Dink’in yazısında “Türklüğü aşağılamak, halkı kışkırtmak ve nefret söyleminde bulunmakla suçlandığı” savunmasına örnek olarak, AİHM’in bir Nazi liderinin Nasyonal Sosyalizm’i öven yazısını suçlu bulması gösterdi!
Ne mantık(sızlık), ne adalet(sizlik) anlayışı değil mi?
Son bir şey daha: Arat Dink, aradan yıllar geçmesine rağmen Hrant Dink cinayetinin aydınlatılamamasını sert bir dille eleştirerek, “Sadece bizimle mahkeme salonlarında dalga geçildi. Açıkçası ben bu ülkenin adaletine güvenmiyorum… 100 yıl önce avdık, şimdi yem olduk” diye isyan ediyor…
Haksız da değil…
III.5) KEMAL TÜRKLER “ÖRNEĞİ”…
Hukuk adına büyük utancı hepiniz biliyorsunuz; Kemal Türkler davası zamanaşımından düşürüldü.
DİSK’in kurucularından Kemal Türkler, 22 Temmuz 1980’de öldürüldüğünde 1.5 yaşında olan torunu Burç Akpınar 1 Aralık 2010’da avukat olarak davanın duruşmasındaydı ve mahkeme kararını açıkladı: “Davanın zamanaşımından düşmesine…”
Türkler’in kızı Nilgün Soydan 30 yıl önce babası evden çıkarken odasından el salladığı sırada öldürülüşüne tanık olmuştu. 1 Aralık 2010’da karara tepkiliydi: “Ünal Osmanağaoğlu babamı öldüren katillerden biridir. Gözümle gördüm. Devlet katilin hesabını tarihe verecektir…”
Zamanaşımına uğrayan davanın özeti şöyle: “Cinayetin ardından iki kişi yakalandı. Dava 1981’de açıldı. 1987’de iki sanık 32 yıl hapis cezası aldı. Osmanağaoğlu 19 yıl sonra yakalandı, 2003’te beraat etti. Yargıtay beraat kararına bozdu. 2007’de tekrar delil yetersizliğinden beraat kararı verildi. Yargıtay yine bozdu. Mahkeme 30 Temmuz 2009’da kararında direndi. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, hükmün bozulmasına karar verdi.
DAVA SÜRECİ
Türkler’i öldürdükleri iddiasıyla Osmanağaoğlu, Aydın Eryılmaz, Abdulsamet Karakuş ve İsmet Koçak hakkında Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 2 No’lu Askerî Mahkemesi’nde Aralık 1980’de dava açıldı. Osmanağaoğlu kayıplara karıştı, Eryılmaz ve Karakuş 12’şer yıl ağır hapse çarptırıldı…
Osmaağaoğlu 19 yıllık firarının ardından yakalandı ve yargılanmaya başlandı…
14 Nisan 2003’te Osmanağaoğlu’nun beraatına karar verildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi kararı bozdu. Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Osmanağaoğlu’nun beraatına karar verdi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi ise beraat kararını bozdu. Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi, beraat hükmünde direnme kararı aldı. Yargıtay Ceza Genel Kurulu hükmün bozulmasına karar verdi…
Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen üçüncü davada, 1 Aralık’ta dosya zaman aşımına uğradı. Dava düştü!
Konuyla ilgili olarak Türkler’in kızı Nilgün Soydan, “Devlet tarafından zamanaşımına uğrattırıldıysa bu dava, o zaman cinayeti devlet işlettirmiştir. Devlet katili sonuna kadar korudu.” “Ben artık bu ülkede yaşamaktan utanıyorum,” dedi!
DİSK Başkanı Süleyman Çelebi de, “Kemal Türkler’in katili bizim vicdanımızda mahkûm edilmiştir” vurgusuyla, Türkler’in faşist katiller tarafından katledilişinin 30. yılında, sanığın davasının, zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmasıyla, adalet arayış ve çabalarının boşa çıkarıldığını, adalet duygularının bir kez daha rencide edildiğini belirtti…
Haksız mı? Kim olanların hukuki olduğunu, olabileceğini savunmaya kalkışabilir ki?!
III.6) PINAR SELEK “ÖRNEĞİ”…
Nihayet Pınar Selek…
9 Temmuz 1998’de Mısır Çarşısı’nda meydana gelen patlamadan sonra “bombacı” diye suçlanan sosyolog Pınar Selek 12 yıldır adalet arıyor, adalet bekliyor, adalet peşinde koşuyor. 11 ayrı bilirkişi raporu var; bazıları “bomba bulgusu yok” diyor, bazılarına göre “bomba değil, tüpgaz kaçağı”.
Mahkeme iki kez Pınar Selek için beraat kararı veriyor. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 10 Mart 2009’da yerel mahkemenin beraat kararını bozarak Pınar Selek’e müebbet hapis cezası verilmesini istiyor.
Pınar Selek “Kim” mi?
“Pınar Selek bir araştırmacı… Hem feminist hem sosyalist… Çocuk hakları savunucusu ve masal yazarı… Mağdurun desteği, gaddarın hasmı… Entelektüel…”[11]
Nihayet “Pınar Selek, tam 12 yıldır süregelen ve kendisini tanıyanların ‘Mısır Çarşısı Komplosu’ diye niteledikleri bir davanın mağduru. Mağduru, zira Pınar Selek, 12 yıl içinde iki kez beraat kararı verilen davasının kararının Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nde bozulması üzerine, Yargıtay Genel Kurulu’nun 9. Ceza Dairesi’nin bozma kararını onaylaması sonucunda, 2011 Şubat’ından itibaren ‘ağırlaştırılmış müebbet’ cezası istemiyle tekrar yargılanacak. Pınar Selek, kendisine isnat edilen suçtan ötürü 2.5 yıl hapiste yatmış olmasından gayrı, ağır işkencelerden de geçmişti. Buna rağmen, Türkiye’de hukukun rafa kaldırıldığı yıllarda dahi, iki kez beraat etti. Gelgelelim, 2010 Türkiye’sinde ‘ağırlaştırılmış müebbet cezası’ istemiyle tekrar yargılanmasına karar verildi.
12 yıldır tecelli edemeyen bir ‘adalet’ söz konusu. Bu davaya, neresinden bakılsa, yabancı dillerde ‘adaletin travestisi’ gibi bir değerlendirme yapılır. Unutmayalım, Pınar Selek için verilen beraat kararını bozmuş olan Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Hrant Dink için verilen mahkûmiyet kararlarını onaylayan yüksek mahkeme. Ve o Yargıtay 9. Ceza Mahkemesi’nin kararları, Yargıtay Genel Kurulu’nda onaylanırken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden dönüyor. Pınar Selek, ‘hukuk devleti’nin değil, Türkiye ‘kanun devleti’ ve onun, kararları insan hakları açısından uygun görülmeyen yüksek yargı organlarının kurbanı ve mağduru.
Ve Pınar Selek, Berlin’de yaşamak, ülkesinden uzaklaşmak zorunda bırakıldı.”[12]
Böylelikle “Pınar Selek adı bir kez daha memleket semalarına vahşice gerildi…
Ayrıca, 12 yıldır Şahmaran hikâyesine döndürülmüş bu davayı hâlâ hukuki bir vakıa olarak değerlendirmek de hiç kimseyi nesnel kılmaz…
12 yıl boyunca bu genç kadının başına gelenleri hiç mi izlemediniz? Davanın aşamalarının ne tür hukuk rezaletleriyle bezeli olduğunu”[13] bilmeyen görmeyen yok mu?
Evet, evet “Bu ülkenin yargı sisteminin baştan aşağı yenilenmesi, yeniden kurgulanıp kurulması gerekli…
Kafka’nın ‘Dava’ adlı romanı, suç işlemediği hâlde hakkında dava açılan K’nın hikâyesini anlatır. K, apartopar tutuklanmasından itibaren, neyle suçlandığını, kim tarafından yargılandığını bilmeksizin kendisine yapılan haksızlıkla mücadele etmek için çırpınır durur. K, kasvetli mahkeme koridorlarında umutsuzca davasına dair bilgi verebilecek bir yetkili ararken anlar ki çıkışı yoktur.
Türkiye yargısının Pınar Selek’i içine ittiği cehennem, bana hep Kafka’nın K’sını anımsatır. Selek’e isnat edilen bazı ‘suçlar’ ve aleyhinde bir ‘iddianame’ vardır var olmasına ama yargı sürecinin gerektiği gibi işlediği izlenimini veren bu usul tiyatrosuna rağmen Selek’in ve K’nın yaşadığı şey özünde aynıdır. Asla öğrenemeyecekleri bir nedenle kendilerini tehdit olarak algılayan sistemin ağına düşmüş, çırpındıkça batan iki insandır onlar…”[14]
IV. AYRIM: KEYFİLİKLE MALÛL T.“C”
Diyeceklerimi toparlıyorum; durmadan ve biteviye bir rutinle Josef K.’lar yaratan, düşünce ve ifade özgürlüğü düşmanı Türk(iye) hukuk(suzluğ)u, Mecelle’nin madde 59’undaki “Hak muhterem ve himâyesi vâciptir,” uyarısını “es” geçer…
Çünkü Türk(iye) hukuk(suzluğ)u, koyduğu kuralları bile ihlâl eden bir yasadışılıktan malûldür.
Mesela mı? Adana’da, Mahir Çayan ve dokuz arkadaşının 1972 yılında Tokat’ın Kızıldere köyünde güvenlik güçleriyle girdikleri silahlı çatışmada öldürülmelerinin yıldönümünde yürüyüş yapan, 23 kişiye “terör örgütü propagandası” suçlamasıyla dava açıldı. İddianamede, iki şüphelinin poliste fişlemesi olduğu açık bir şekilde yer aldı. Türk Ceza Kanunu’nun “kişisel verilerin kaydedilmesi” suçunu düzenleyen 135. maddesine göre 4.5 yıla kadar hapis gerektiren “fişleme” suçunun hâlen işlendiği gerçeği, bu iddianameyle resmî ağızdan itiraf edilmiş oldu…
Mesela mı? Edirne’de, arkadaşlarının tutuklanmasını ve ABD’nin İncirlik Üssü’nü protesto eden gençlerin linç girişimine maruz kalmasıyla ilgili açılan davada ilginç gelişmeler yaşandı. Basın açıklaması yaparken linç girişimine maruz kalanlar “terör örgütü propagandası yapmaktan” tutuklanırken, saldıran grupta yer alanlar tutuksuz yargılanıyor. Saldırganları kışkırttıkları ileri sürülen polisler hakkındaysa soruşturma izni yok…
Mesela mı? Savcı Osman Şanal, istihbarî dinleme yapılarak elde edilen telefon kayıtlarının mahkemede delil olarak kabul edilmesini istedi. Şanal’ın özel yetkili savcı olduğu dönemde yaptığı bu temyiz başvurusu önümüzdeki günlerde Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nde karara bağlanacak. Daire’nin Şanal’ın isteği doğrultusunda karar vermesi hâlinde sadece bir suçun takibi için yapılan adli dinlemeler değil, istihbarat örgütlerinin talebiyle yapılan önleme (istihbarî) dinlemeler de delil olarak kabul edilecek…
Görülüyor: Bu ülkede yargı sistemi (“hukuk” demeye insanın dili varmıyor) siyasal iktidarlarin öndelik ve tercihlerini hayata geçirecek tarzda işleyegeliyor. Bir başka deyişle, yargı, “kamu vicdanı”nın değil, iktidarı pekiştirmenin bir aracı. “Raison d’état” (hikmet-i hükümet) fikri soyut “devletin bekası” gerekçesini, sonsuz suistimallerin, istismarların gerçeklenmesinin zemini kılıyor. “Devletin bekası” gerekçesi arkaplanında 18’ine erişmemiş çocuklara, “suç”ları “muhalif” olmak olan gençlere, aydınlara, devrimcilere, anadillerini özgürce konuşmak isteyen Kürtlere onlarca yıllık cezalar kesilirken, üniformalı ve üniformasız katiller açıkça korunuyor, kollanıyor.
Evet Türkiye’de bizatihî yargı, muhalifleri kuralsızca ted’ip, cezalandırma aygıtına dönüştürülmüş durumdadır; Blaise Pascal’ın, “Ama adaletsiz hüküm zorbalık olur,” deyişindeki üzere…
Martin Luther King Jr’nin, “Düşmanlarımızın sözlerin değil, dostlarımızın sessizliğini anımsayacağız,” sözlerinin kulaklarımızda çınladığı verili durum; Euripides’in, “Madem haksızlık… ağır basacak. O zaman inanmayalım tanrılara”; Aristoteles’in, “Zayıf daima adalet ve eşitlik ister, hâlbuki bunlar güçlünün umurunda bile değildir,” diye betimlediği noktadadır…
Bunun panzehiri ise Jean Rostand’ın, “Bir kişiyi öldüren, katil; milyonlarca insanı öldüren, fatih; herkesi öldüren, tanrı olur,” diye özetlediği sınıflı-sömürücü yapılarda; Andre Malraux’nun, “Gerçekten başka adalet yoktur,” vurgusuyla “suçu toplum hazırlar, birey de işler” gerçeğini unutmamaktır…
10 Ocak 2011 20:12:51, Ankara.
N O T L A R
[1] 15 Ocak 2011 tarihinde ‘Sıra Kimde?’ İnisiyatifi’nin düzenlediği ‘Türkiye’de Hukuk ve Demokrasi Sempozyumu’nun ‘Hukuk Kimin İçin, Kime Karşı?’ başlıklı III. Oturumu’na sunulan ‘Somut Örnekleriyle Türk(iye) Hukuk(suzluğ)u’ başlıklı tebliğ…
[2] Ruhi Su.
[3] Mithat Sancar, “Vicdanî Kanaat ve Hakkaniyet”, Taraf, 24 Eylül 2009, s.13.
[4] “Türkiye’de ‘Torpil’ Mülkün Temelidir!”, Radikal, 8 Eylül 2010, s.11.
[5] Çetin Aşçıoğlu, “Nasıl Bir Yargıçlar Kurulu? (1)”, Cumhuriyet Bilim Teknik, Yıl:23, No:1172, 4 Eylül 2009, s.10.
[6] Baskın Oran, “Türk Adaletine İngiliz İsyanı”, Radikal İki, 11 Nisan 2010, s.5.
[7] Devrimci Karargâh örgütü davasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle yargılanan tutuklu sanık Cemal Bozkurt, Devrimci Karargâh örgütüne yardım ettiği gerekçesiyle tutuklanan Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın devrimci olamayacağını söyleyerek “Avcı’nın tasfiyesi devletin yeniden yapılanması ile ilgilidir. Fethullah Gülen ve AKP çevresi Hanefi Avcı ile ters düşmüş ve onu paçavra gibi bir yere atmışlardır” dedi.
Gazeteci Aylin Duruoğlu ve sendikacı Murat Akıncılar’ın da yargılandığı Devrimci Karargâh davasının 7 Aralık 2010 tarihli İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki üçüncü oturumunda tutuklu sanıklardan Cemal Bozkurt, Hanefi Avcı’nın 1990’da gerçekleşen faili meçhullerin organizatörü olduğunu öne sürerek profesyonel işkenceci olduğunu belirtip, Devletin Devrimci Karargâh örgütü ile ilgili belirsizlik ve dezenformasyon yaratmaya çalıştığı vurgusuyla, “Avcı’nın devrimcilerin içinde yer alması mümkün değil. Devrimciler, Avcı’dan sadece hesap sorar. Yalan yanlış bilgilerle davanın gidişatı karıştırılmak isteniyor” dedi. (“Devrimci Karargâh Davası: ‘Avcı Devrimci Olamaz’…”, Cumhuriyet, 8 Aralık 2010, s.8.)
[8] Gülizar Tuncer, “Son Dönem Yargılamaları ve Devrimci Karargâh Davası”, Günlük, 23 Şubat 2010, s.11.
[9] Emre Kongar, “Hrant Dink Cinayetinden Kim Sorumlu?”, Cumhuriyet, 21 Ocak 2010, s.8.
[10] Enver Aysever, “Herkesin Bildiği Sır: Hrant Dink Cinayeti”, Birgün, 20 Ocak 2010, s.7.
[11] Koray Çalışkan, “Ahmet’e Yandık Pınar’a Yanmayalım”, Radikal, 2 Ocak 2011, s.6.
[12] Cengiz Çandar, “Adaletin Üç Lekesi…”, Radikal, 1 Aralık 2010, s.12.
[13] Yıldırım Türker, “Pınar Selek Meselesi Siyasi”, Radikal, 29 Kasım 2010, s.16.
[14] Dilek Kurban, “Yargıdan Kim Hesap Soracak?”, Radikal, 24 Kasım 2010, s.4.
—————————————————————-
15 Ocak 2011’de Ankara Ekin Sanat Merkezinde gerçekleştirilen “Türkiye’de Hukuk ve Demokrasi” sempozyumunun “Hukuk Kimin İçin, Kime Karşı?” başlıklı III. oturumunda Temel Demirer’in yaptığı konuşma:

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s