Obama’nın “Büyük Oyun”u veya saldırının “yönü”!

“Ne olduğumuzu
ne yaptığımızdan biliyoruz,
tıpkı neyi hak ettiğimizi
duçar olduğumuz şeyden
bildiğimiz gibi.”[1]
Kriz içinde debelenen ABD’nin pazarladığı “yeni” ürünü Obama, aynı zamanda Amerika
İmparatorluğu içindeki “yeni yönelimler”i temsil etmektedir. Ya da şimdilerde ABD
İmparatorluğu jeo-stratejik hedeflerine ulaşabilmek için Obama yoluyla yeni bir sayfa açmaya
çalışmaktadır…
Bush ile arasındaki farkın “Pepsi Cola” ile “Coca Cola” arasındaki kadar olan Obama’nın
temsil ettiği “yeni yönelim”i, belki de en iyi, Laurence J. Peter’in, “Amerika nereye gittiğini
bilmeyen ve ama oraya giderken hız rekoru kırmakta kararlı bir ülkedir,” sözleri karakterize
eder…

Evet, evet karşımızda “nereye gittiğini bilmeyen hızıyla” çıldıran imparatorluk vardır; Irak’ın
ardından yüzünü Afganistan-Pakistan’a veya Ortadoğu ardından Avrasya’ya dönmüştür; ve
de tarihin acılı bir sayfası yeniden açılmak üzeredir.
ÇILDIRAN İMPARATOR
Evet; ABD imparatorluğu çıldırmıştır!
Bu bir abartı değil; nesnel gerçeklik.
Örneğin araştırmacı gazeteci Seymour Hersh, Bush döneminde, CIA içinde ABD ve dünyada
“devlet düşmanlarına” suikastlar düzenleyen “İnfaz Timi” olduğunu ve bu timin sadece
başkan yardımcısı Cheney’e bilgi verdiğini açıkladı.
Bu time ne mi oldu?
Hiçbir şey; yerli yerinde duruyor; yeni görevlerini bekliyor…
Yani ABD militarizminden hiçbir şey kaybetmiş değil.
Bunun kanıtlarından birisi Obama’lı savaş giderleridir.
Örneğin Obama’nın 3.5 trilyon dolarlık 2010 bütçesinde Irak ve Afganistan savaşlarının
toplam maliyeti 140 milyar doların üzerinde olacak. ABD Irak ve Afganistan’daki savaşlarda
2008’de 190 milyar dolar harcadı…
1Evet ABD militarizmi gerilemeyecek; hem de her şeye; her türlü zaiyata karşın: Örneğin ABD
Savunma Bakanlığı (Pentagon) yetkililerinin, Irak ve Afganistan’da savaşan 360 bin ABD
askerinin beyin hastalıklarına yakalanmış olabileceği tahmininde bulunmasına karşın. Hem de
yetkililer, 45 ila 90 bin kadar askerde rahatsızlıkların kalıcı olduğunu vurgularken!
Obama ile bir şey değişmeyecek. “Obama terörle savaş bağlamında, Bush’un şüphelileri
gözaltına almaya yönelik talihsiz ‘düşman savaşçı’ tanımı yerine, teröristlere ‘somut destek
veren’leri gözaltına alma hakkına sahip çıkıyor. Bu daha makul görünse de, ‘düşman
savaşçı’dan daha çok uluslararası hukuk menşeli değil,”[2] diyen Noah Feldman de aynı
kanıda…
Ya da Amerikalı ünlü yönetmen Oliver Stone’un, “Obama’nın askeri operasyonları
diplomasiye üstün tutan siyasi sistemin dışına çıkamadığını,” söylemesi gibi…
Veya “Yönetimini lobi etkisinden ‘koruma’ sözü veren Obama’nın, Ulusal İstihbarat
Konseyi’ne atanan Freeman’ın lobiler yüzünden çekilmesine sesini çıkaramaması”na[3]
dikkat çeken David S. Broder gibi…
Obama ile bir şey değişmeyecek; sadece saldırganlığın ritmi düzenlenecek! “Nasıl” mı?
Örneğin ABD Savunma Bakanı Robert Gates, Amerikan istihbarat ajanslarının Irak’ta kitle
imha silahlarının varlığı konusundaki hatalarından sonra ABD’nin önleyici savaş konusunda
çok daha ihtiyatlı olacağını açıkladığı üzere…
Hepsi bu kadar…
Tekrarlıyorum: Değişen bir şey yok!
Mesela Obama insan haklarına sahip çıkmak istiyor, ama aynı zamanda Irak’taki işkenceleri
destekleyen eski CIA’li John Brennan’ı terör meseleleriyle ilgili baş danışmanı olarak atadı.
Tam bu noktada Noam Chomsky de ekliyor: “Brennan’den daha önemli olan senatoda Irak
savaşının en ateşli savunucularından, Obama’nın yardımcısı Joe Biden’dır. Ya da Temsilciler
Meclisi’nde yine Irak savaşını hararetle savunanlardan Rahm Emanuel, Obama tarafından
Beyaz Saray’ın personel şefliğine atandı. Yatırım bankacılığı, finans ve silah endüstrisindeki iş
deneyimleri, onun kimin çıkarlarını temsil ettiğini gösteriyor”![4]
Yani çıldıran ABD imparatorluğu sınır tanımayan ikiyüzlülüğüyle, “çifte (değil çok)
standart”lılıkla görevini ifa ediyor.
Mesela Asya turunu Çin’le bitiren Clinton, Pekin’e Amerikan hükümetinin borç kâğıtlarını
almayı sürdürmesi için ricacı olup, “Aynı kayıktayız, birlikte çıkacağız ya da batacağız,” dedi.
Clinton Çin’deki insan hakları sorunlarını ağzına dahi almadı. Ekonomik krizde insan hakları
gibi sorunları dert etmedikleri mesajını verdi. Bu sırada Çinli muhalifler ev hapsine alınmıştı.
İşte çözülerek çıldıran ABD İmparatorluğu tam da bu ve böyle! İçinde debelendiği sıkışıklıklar
ile yapamayacağı hiçbir şey yok…
2Mesela Afganistan’a yönelik en önemli lojistik üssü Manas’ı yitiren ABD diğer güzergâhları
merceğe alıp, İran’ı da seçenekler arasına katarken; The New York Times’ın ordu yetkililerine
dayandırdığı haberine göre, Pentagon’un hazırladığı yeni “gönüllü askerlik” teklifi,
göçmenlere askerlik karşılığında “en az altı ay içinde ABD vatandaşlığı” sunacak. Böylece
ordu, Vietnam Savaşı’ndan beri ilk kez kapısını en az iki yıldır geçici vizeyle Amerika’da
yaşayan göçmenlere açmış olacak…
Aslı sorulursa ABD İmparatorluğu bunları yeni (bir çılgınlık olan) “AfPak” cephesi için devreye
sokuyor…
Adrian Hamilton’un, “Afganistan Irak’a benzemez,”[5] uyarılarına muhatap olan “Obama’nın
‘Büyük Oyun’u, ABD ve NATO’nun Afganistan’daki savaşı ve Taliban’ın hesabının
görülmesiyle ilintilidir…”[6]
Tablo açık: “Irak’tan hızlı çekilme takvimini ilan eden ABD Başkanı Barack Obama’nın
Afganistan/Pakistan planları uyarınca… Afganistan’da Taliban ve Kaide’ye karşı mücadele
Irak’ın aksine ‘hayırlı bir savaş’ addediliyor. BM Güvenlik Konseyi’nin Aralık 2001’deki kararı
uyarınca NATO’nun Avrupa dışındaki ilk misyonu olan Afganistan’da Uluslararası Güvenlik
Destek Gücü (ISAF) çerçevesinde 41 ülkeden 56 bin asker var. En büyük asker tedarikçileri
ABD ve Britanya (33 bin). Tabii ISAF’ın görev bölgesi başkent Kâbil ve görece sulh içinde
kuzey ve batıyla sınırlı. ISAF’ın eğitip teçhizatlandırdığı 110 bin Afgan asker ve polisi ise
kontrolü sağlamaktan uzak.
Ayrıca Amerikalıların bitmek bilmeyeceğini öngördüklerinden olsa gerek ‘Devamlı Özgürlük’
diye andıkları operasyon için ülkenin doğusu ve Pakistan sınırında 17 bin askeri var. Şimdi
Obama 17 bin takviye daha yolluyor. Yani koltuğa oturur oturmaz 8 bin takviye güç kararıyla
birlikte Afganistan’daki ABD askeri varlığı 40 bini aşacak.
2002’deki çabuk zafere karşın öngörüldüğü üzere Taliban’ın dirilişi karşısında Obama çareyi
savaşı Pakistan’a yaymakta buluyor. Lakin ‘Taliban aşırılıkçılığı’ gördüğü Afganistan’a salt
askeri yöntemle deva olamayacağını kendisi de söylüyor. Bu yüzden stratejinin ikinci ayağını
aşiret düzenini Taliban’a karşı kullanmak oluşturuyor. Hani Irak’tan bildiğimiz yöntem.
Dolayısıyla Karzai hükümeti aşiretleri yanına çekmeye çalışıyor ve ılımlı Taliban unsurlarıyla
uzlaşma arıyor. Bu çaba yeni değilken, El Cezire duyurdu; Suudi desteğiyle Dubai ve
Londra’daki gizli görüşmelerle Taliban ile Afgan hükümetinin geniş çaplı müzakerelerinin
yolunun açılması… Taliban saflarında savaşan Hizb-i İslâm partisinin lideri eski mücahit ve
başbakan Gülbettin Hikmetyar’ın da geri dönüşünü içeren bir formülden söz ediliyor.
Gorbaçov 1986’da Afganistan işgalinin 7. yılında mücahit direnişi karşısında çekilme kararını
duyurduğunda, Sovyetler resmen sorunun sırf askeri güçle çözülemeyeceğini ilan etmişti.
Moskova destekli Afgan lider Necibullah da ‘ulusal uzlaşma’ planıyla Loya Jirga’yı toplamıştı.
Eh, tarih tekerrürden ibaret lafı boş değil. Bugün Taliban hareketi şeriatçı karakterinden
ötürü ‘lanetlense’ de, Afganistan’da Taliban’sız formül olmadığını herkes gayet iyi biliyor.
Belki bu sebeple, şubat ortalarında Pakistan hükümeti sınırda Taliban etkisindeki aşiret
bölgesinde (Svat Vadisi) şeriat yönetimi karşılığı silah bırakmayı içeren bir anlaşmaya varınca
pek ses eden olmadı. Obama’nın Afganistan/Pakistan özel temsilcisi Richard Holbrooke ve
3NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer homurdandı, o kadar. ABD Savunma Bakanı
Robert Gates, ‘Benzer bir anlaşma Afganistan’da yapılabilir mi?’ sorusuna olumlu yanıt verip
uzun vadeli çözümde siyasi uzlaşmanın gereğini hep söylediklerini ekledi.
Taliban’ın yok edilmesinden söz edilen günler geride kaldığından yukarıdaki tablo meselenin
‘ehlileştirme’ olduğunu gayet güzel ortaya koyuyor. Peki neden?
Kimileri, yaşananları Afganistan’da Sovyetler’in hatalarını tekrarlamak olarak görüyor. Rusya
10 yıllık işgalin ardından 1989’da 15 bin kayıpla hezimet içinde Afganistan’ı terk ettiğinde,
Sovyetler’in çöküşü hızlanmıştı. Amerika açısından böylesi bir senaryo ancak küresel
ekonomik krizden ‘sağ çıkılamaması’ hâlinde düşünülebilir. Aksi, 100 yıldır tehlikelerden hiç
azade olmamış ‘Büyük Oyun’un vazgeçilmezliği. Yani? Bu kez XXI. yüzyılın kilit gücü Çin’e
karşı enerji rotalarının göbeğine yerleşmek. ABD, Çin etrafında Asya’nın yeni süper gücü
kılmaya çalıştığı Hindistan’dan Japonya’ya bir çevreleme yapmaya çalışıyor.
Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın ‘Büyük Oyun’un diplomasi ayağında ilk ziyaretini Asya’ya
yapması, Pekin’de Çinli liderlere Amerika’nın ihtiyacı olan ekonomi politikalarının
uygulanmasını telkin etmesi tesadüf değil. Ne de olsa, Batı’nın aksine, ‘insan heba etme’
kapasitesi güçlü Çin’in ekonomik krizden nasıl çıkacağı ‘Büyük Oyun’un denklemini
belirleyecek. Afgan halkı ise oyunun göbeğinde yer almanın bedelini ödüyor. Ellerindeki tek
koz ‘imparatorluklar mezarlığı’ olmak.”[7]
Evet, Obama saldırganlığı ABD İmparatorluğuna yeni bir mezar kazmakla; hatta Pakistan’ı da
kapsama alanına alarak mezarının boyutunu genişletmekte…
İŞGAL GERÇEĞİ
Hatırlayın: Bush, son Afganistan ziyaretinde, “Afganistan’da daha çok Amerikan askeri olması
gerektiğini” vurgulayıp, “Başkanlık görevini devralacak Barack Obama döneminde de
Afganistan’ın ABD için önemini koruyacağını” söylemişti.
Öyle de oldu; yani ABD’nin işgal gerçeğinde değişen hiçbir şey olmadı; her şeyin daha da
ağırlaşması dışında tabii…
Mesela Afganistan’a asker gönderen Washington, Bagram üs ve hapishanesini bir kat
büyüttü… Uluslararası Af Örgütü buradaki 600’den fazla tutsağın durumuna dikkat çekerken,
60 milyon dolara mal olan genişletme çalışmaları sonrasında, Bagram hava üssünün ve
içindeki hapishanenin bir kat daha genişlediği belirtildi.
Ne ilginçtir ki üssün kapasitesinin genişletilmesi, ABD Başkanı Barack Obama’nın ülkedeki 38
bin Amerikan askerine ek olarak 17 bin asker daha gönderme kararını onaylamasıyla aynı
günlere rastladı!
Sonra da Obama yönetimi “Afganistan’ın Guantanamo’su” denen Bagram’daki esirlerin ABD
yargısına başvurma hakkının bulunmadığına hükmetti.
4Bagram tutsaklarından birinin avukatı Tina Monshipour Foster, Obama’ya güvenlerinin boşa
çıktığını söylerken; ‘Amerikan Medeni Haklar Birliği’nden avukat Jonathan Hafetz de,
“Yasadışı hapishaneler oluşturulabileceği yönündeki Bush politikasını benimsediler” diyerek
Obama yönetimini eleştirdi.
Obama bu tür eleştiri ve ikazları tümüyle, hatta fazlasıyla hak ediyor. Çünkü ABD aşiretleri
hâlâ silahlandırıyor. Bunu sonucu da Afganistan’daki dehşet tablosunun ortaya çıkarıyor:
Örneğin Kuzeydeki Deşti Leyli bölgesinde bir toplu mezar bulundu. Hükümet, mezardan en az
2 bin cesedin çıkarıldığını belirledi, katliamı General Raşid Dostum’un yaptığı öne sürüldü.
Ayrıca Dostum’un katlettiği Talibanlar’ın cesetlerinin bulunduğu toplu mezarda “hırsızlık
yaptırdığı” da belirtildi.
Bunların yanında Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilâtı (CIA), Afganistan’da saldırılarını
arttıran Taliban hakkında istihbarat toplamak için Viagra haplarını kullanırken; Simon Jenkins
de ekliyor: “Afganistan’ın Vietnam’dan farkı yok!”[8]
Gerçekten de Afgan cephesinde 2 bin 500 askeri olan Kanada bugüne kadar, yüzde 5 oranına
yakın 116 ölü verdi. Bu oran diğer işgalcilerde daha da yüksekken; işgalcilerin halklarını
özgürleştirmek iddiasıyla işgal ettiği Irak ve Afganistan olmak üzere savaşın hüküm sürdüğü
coğrafyalardaki ülkelerden kaçanların sayısında artış yaşanıyor.
BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin rakamlarına göre, 2008 yılında savaş bölgelerinden
sanayileşmiş ülkelere sığınanların sayısı yüzde 12 oranında artış kaydetti.
Irak 40 bin 500 ile birinci sırada. Ancak Afganistan’da oransal artış korkunç bir boyutta.
2007’ye göre 2008’de toplam 383 bin sığınmacı arasında Afgan sayısı yüzde 85 oranında
artışla 18 bin 500’ü buldu.
ABD ile Afganistan hükümeti arasında, sivil ölümlerinin azaltılması amacıyla işbirliği yapılması
konusunda anlaşmaya varılmasına karşın ya sivil katliamları?!
Örnek: Afganistan’da Avustralyalı birliklerle Taliban militanları arasında çıkan bir çatışma
sırasında 5 çocuğun hayatını kaybettiği, 2’si çocuk 4 sivilin de yaralandığı bildirildi!
Örnek: BM, Afganistan’da 2008 yılında 2 bin 118 sivilin yaşamını yitirdiğini açıkladı. Rapora
göre, Amerikan, NATO ve Afgan güçlerinin sebebiyet verdiği sivil ölümler 2007’ye oranla
2008’de yüzde 31 oranında yükseldi. İşgal güçleri, 2007’de 629 sivilin ölümüne neden
olmuştu!
OBAMA’NIN AFGANİSTAN HESABI
Bu tabloda Obama’nın Afganistan hesabına gelince…
“Pakistan’da üslenen El Kaide’yi etkisiz duruma getirmek, giderek kesin yenilgiye uğratarak
gelecekte şu anda üslendiği ülkelerde yeniden boy göstermesini engellemek. Taliban’ın
5ülkede iktidarı yeniden ele geçirmesinin önünü kesmek” için Obama’nın iki aydır üzerinde
çalıştığı strateji; Afganistan’ın geleceği ile Pakistan’ın geleceğinin birbirine sıkı bir biçimde
bağlı olduğu vurgusuyla, bölgedeki durumun “giderek tehlikeli” hâle geldiğini ifade ediyor.
El Kaide’nin Pakistan üzerinden ABD’ye saldırı planları yaptığı yönünde istihbarat bilgileri
geldiğine dikkat çeken Obama, örgütün sığındığı sınır bölgesinin “ABD halkı için dünyadaki en
tehlikeli yer” olduğunu belirterek; Afganistan-Pakistan (“AfPak”) stratejisi olarak bilinen ve
27 Mart 2009’da ana hatlarıyla açıklanan planın unsurları şöyle sıraladı:
i) Strateji için büyük mali kaynaklar ayrılacak. Afganistan savaşı için ABD’nin aylık 2 milyar
doları bulan askeri harcamalarının yüzde 60 artması bekleniyor.
ii) Afgan ordusunu eğitmek için ek 4 bin ABD askeri daha bölgeye gidecek.
iii) ABD yönetimi Afganistan ve Pakistan’dan ülkelerinde istikrarı sağlamaları için belli
kıstaslar belirlemelerini isteyecek. Afganistan’a yönelik olarak yolsuzlukla mücadele,
uyuşturucu kaçakçılığı gibi konular gündeme gelirken Pakistan askeri istihbaratının Taliban ile
ilişkilerini kesmesi istenecek.
iv) ABD-Afganistan-Pakistan arasında üçlü diyalog mekanizması ve sınır boyunca askeri
istihbarat işbirliği geliştirilecek.
v) Bölgesel diplomasi çalışmalarına başlanarak Rusya, Çin, Hindistan ve İran ile temasa
geçilecek.
vi) NATO üyelerinden Afgan güvenlik güçlerini eğitmek için ek asker istenecek. 2011 yılına
kadar Afgan ordusunun 134 bine ve polis güçlerinin 82 bine çıkarılması hedefleniyor.
Bu koordinatlarda Halil El Enani’nin ifadesiyle, “Yeni bir Afganistan stratejisi açıklayan
Obama’nın işi zor. Yeni başkanın çözüm için hem İran’ın desteğini alması hem Pakistan
sınırındaki bölgeye istikrar getirmesi hem de diyalog kuracak ılımlı Taliban unsuru bulması
gerek.
Görünen o ki, ABD Başkanı Barack Obama Afganistan’da çözüm için strateji belirleme
konusunda zamanla yarışıyor. Obama ‘60 dakika’ programıyla söyleşisi sırasında, bu tür bir
stratejinin temel hedefinin Afganistan’dan en hızlı şekilde çıkış olacağına işaret ederken
gayet açık ve gerçekçiydi. NATO zirvesinde ilan edilecek Obama stratejisinin açıklayacağı üç
nokta var.
İlki Afganistan’daki güçlere askeri ve lojistik desteğin artırılmasıyla ilgili. Bu artış fiilen kabul
edildi ve yaklaşık 17 bin Amerikan askeri daha gönderilecek. Bu artış Kaide ve Taliban’ın faal
olduğu Afganistan-Pakistan sınırında kontrolü sağlama hedefi çerçevesinde yapılmakta. Yazla
birlikte bu artışı aynı hacimde başka bir artış izleyebilir.
İkincisi, Afganistan’a komşu ülkelerin çıkmaza çözüm arayışına katılması suretiyle bölgesel
çerçevenin bulunmasıyla ilgili. İran, Hindistan, Pakistan ve Rusya’nın bu çerçeveye katılması
bekleniyor. Belki de Obama’nın hedefi hiçbir bölgesel tarafın uzun vadede çekilme planını
6bozmamasını teminat altına almak. Bu girişim Irak’ta son iki yılda yaşananlara benziyor.
Irak’taki Amerikan Büyükelçisi Ryan Crocker şartların düzenlenmesi ve Amerikan güçlerine
Irak’tan güvenli çekilme sağlamak için İran’la ikili diyaloğa katılmıştı.
Üçüncü noktaysa, siyasi çözüm arayışıyla ilgili. Bu çözüm şu iki temel unsura dayanıyor:
Taliban’la ve özellikle de Obama’nın siyasete girişlerini garanti edip isyanı sonlandırmak için
‘ılımlı’ diye nitelemeyi sevdiği çevrelerle diyalog başlatmak; ekonomik şartların düzeltilmesi
ve Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai’nin meşruiyetini zayıflatan yolsuzlukların
durdurulmasına önem verilmesi.
Ne var ki Obama’nın stratejisini bekleyen gerçekçi sorunlar söz konusu. Belki de ilki, başkanın
Tahran’ı Afganistan’da çözüm bulma yönündeki Amerikan planlarını önlememeye ikna etme
gücüyle ilgili. İran’ın Obama’yı desteklemesi, ikili ilişkilerdeki muhtemel ilerlemeye bağlı.
Tahran iyi ders almış gibi.
Zira 2001’de George W. Bush’la yaptıkları gibi bazı teminatlar ve hatta nükleer programla
ilgili bazı ödünler almadan Afganistan’da Obama’ya destek vermeyeceklerdir. Dini lideri
Hamaney’in açıkladığı üzere, ‘değişim’ fiiliyata dökülmedikçe İran Obama’nın yeni sayfa açma
çağrısıyla fazla ilgilenmeyecek.
İkinci sorunsa Obama’nın Afganistan-Pakistan ilişkilerini iyileştirme gücüyle ilgili. Taliban ve
Kaide’yle savaşta bu ilişkilerin iyileşmesi şant. Bu da Obama’nın iki ülkede isyanla mücadele
için ortak strateji yapılandırmak amacıyla ekonomik teşvikte bulunmasını gerektirir.
Amerikan ekonomisini vuran boğucu mali krizin bölgesinde bu ekonomik teşvikler zor.
Üçüncü sorunsa Obama’nın Taliban’la diyalog kurma gücünden kaynaklanıyor. Bu, sadece
taraflar arasında güven eksikliği nedeniyle değil, Taliban’ın Obama’ya sunduğu talepler
sebebiyle de çözümsüz. Taliban, yabancı güçlerin Afganistan’dan çıkması talebi bir yana,
Karzai hükümetinin yıkılmasını ve iktidara dönmeyi istiyor. Obama olsa olsa sınırlı sayıda
Taliban liderine, Karzai’yle birleşik hükümete girmelerini temin etmek için bazı teşvikler ve
mevkiler verebilir.
Dördüncü sorun, Afgan Talibanı’yla Pakistanlı muadilini birbirinden ayırma imkânıyla ilgili.
Pakistan Talibanı ülke içinde güçlü, Kaide ve Afgan Taliban’ın önemli bir çıkış noktasını temsil
ediyor. İki Taliban’ı birbirinden ayırmak kolay olmayacak.
Obama, özellikle de ekonomik krizin gölgesinde kıskanılamayacak hâlde.
Afganistan’ın bütçeye her yıl 10 milyar dolar yük bindirmesini kabul etmeyecektir.
‘Afganistan’dan kaçmak’ dışında tercihi yok”[9] gibi…
Ancak çıldıran ABD İmparatorluğu, kolay kolay pes edecek gibi durmuyor!
Çünkü “ABD ve NATO ne denli Afganistan’ı denetim altına alma ya da geleceğini dikte etme
gibi bir amacımız yok dese de, Orta Asya’nın zengin enerji kaynaklarının güvenliği kendileri
için yaşamsal öneme sahiptir. Bu yüzden ABD ve NATO’lu müttefikleri Taliban’ı ve El Kaide’yi
bu kez kesinlikle saf dışı etmek kararında görünmektedirler.”[10]
7Evet; aslı sorulursa, “ABD’nin iki seçeneği var: Karzai hükümetine Taliban benzeri unsurları
sokarak yönetime dahil etmek, çatışmaları sona erdirip şeriat rejimiyle anlaşmak. Ya da
Afganistan’ın güneyini Taliban’a bırakmak, ardından Pakistan’ın kuzeyiyle birleştirerek yeni
bir ülke yaratmak…
Afgan-Pakistan sorunu bir yandan da bölgedeki güçlerin “Büyük Oyun”una bağlı. XIX. yüzyılın
“Büyük Oyun”unda kartlar yeniden dağıtılırken, İngilizlerin “Büyük Oyun”unu bu kez ABD
oynuyor.”[11]
Sıkıntı da burada; eleştiriler de bunun için yoğunlaşıyor…
Örneğin Obama’nın Afganistan’daki ABD askeri sayısını iki katına çıkarması beklenirken, iki
uzmanın 12 ayda hazırladığı raporda, “direnişçileri yenmenin olası olmadığı’ belirtildi ve
‘oyunu değiştirecek stratejik önlemlere ihtiyaç olduğu” vurgulandı.
ABD Kongresi tarafından kurulup desteklenen Birleşik Devletler Barış Enstitüsü’nün
yayımladığı ‘Afganistan’ı Emniyete Almak’ başlıklı 42 sayfalık raporda, “Afganistan’da her şey
kaybedilmiş değil. Ancak giderek artan oranda şiddetlenen ayaklanmanın önüne geçmek için
‘oyun değiştirme adımları’ denilebilecek acil önlemlere ihtiyaç var” denildi.
Kasım 2001’de başlayan Amerikan askeri müdahalesinin, 39 ülkenin katılımı ve NATO’nun
komutası altındaki uluslararası güçle birlikte devam ettiği hatırlatılan raporda, yeni seçilen
ABD Başkanı Barack Obama’nın 30 bin ek asker göndererek Amerikan gücünü ikiye katlama
planlarına gönderme yapıldı ve “yeni bir strateji oluşturulmadıkça bunun anlamlı
olmayacağı” kaydedildi…
Özetle Abdulbari Atwan’ın, “Obama’nın Afganistan stratejisi Irak’ta Kaide’ye karşı işe yarayan
planı örnek alsa da, iki ülkenin farklılıklarını göz ardı ediyor. Taliban Afganistan’da halktan
destek buluyor ve ılımlılarla aşırılar olarak bölünmesi zor”;[12] Stephen M. Walt’ın, “17 bin
ek asker gönderme kararının ardından, Afganistan Bush’un felaket miraslarından biri olmak
yerine bizzat Obama’nın savaşına dönüşecek. Bu savaşın hedefleri hâlâ açık değil ve asker
artırımı işe yaramazsa, yeni başkan daha fazlasını yapması için siyasi baskıya maruz
kalacak,”[13] dedikleri tabloda ‘The Guardian’ gazetesi “başyazı”sında ekliyor:
“Obama Afganistan’da işe yarar bir strateji belirlemek için bazı temel soruları yanıtlamalı.
Yıllardır savaş, kıtlık ve kuraklıkla harap olmuş bir ülkede devlet inşa edilebileceği hayali, son
yedi yıldır gerçeğe biraz olsun yaklaşamadı!”[14]
TALİBAN’I “ILIMLILAŞTIRMA”!
Evet, Obama’nın ilk adımı, Taliban’ı “ılımlılaştırma” operasyonu!
Obama, The New York Times’da yayımlanan söyleşide, Irak’ta El Kaide ile anlaşmazlığa düşen
radikal İslâmcılar ile yaptıkları işbirliğinin başarılı sonuçlar verdiğini belirterek “Afganistan ve
8Pakistan’da da buna benzer imkânlar bulunabilir. Ama Afganistan’da durum daha karmaşık”
dedi.
ABD’nin Afganistan’daki savaşı kazanıp kazanmadığı yolundaki bir soruya “Hayır. Ancak
birliklerimiz çok zor koşullarda olağanüstü bir iş yapıyorlar. Son yıllarda koşulların zorlaştığını
görüyoruz. Taliban eskisinden daha cüretkâr. Sanıyorum Afganistan’ın güney bölgelerinde
daha önce görmediğimiz yöntemlerle saldırdıklarını görüyoruz” diye cevap verdi.
Afganistan hükümetinin hâlâ Afgan halkının güvenini kazanamadığını ve bunun durumu
güçleştirdiğini söyleyen Obama, “Taliban içindeki ılımlılara ulaşma imkânı olabilir” diye
ekledi.
Ayrıca İngiltere’de yayımlanan Observer gazetesine konuşan ABD’nin Kâbil Büyükelçisi
William Wood, Taliban’ın bir siyasi partiye dönüşmesi ya da seçimlere Taliban adaylarının da
katılması yönünde planlar yapıldığını söyledi.
Öte yandan Filistin seçimini kazanmış Hamas Batı tarafından meşru sayılmazken Obama’nın
Afganistan’da Taliban ile görüşme mesajını Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, “Afgan
seçimi nasıl sonuçlanırsa saygı göstermeliyiz. Taliban seçimle iktidara gelip anayasayı kabul
ederse, Afganların iç işidir. Sadece uluslararası cihada desteği kabul edemeyiz. Afganistan’ı
Batı demokrasisi yapma derdimiz yok” vurgusuyla havada kaptığı noktada Taliban lideri
Molla Ömer’e sürekli müzakere çağrısı yapan Afgan Devlet Başkanı Hamid Karzai de,
Obama’nın sözlerinden memnun kaldığını açıklayarak, “Ilımlı dediği Taliban üyeleriyle barış
ve görüşme yolunu desteklemesi, çok iyi haber. Bizim önceki tutumumuzun onaylanması.
Bunu kabul ediyor ve takdir ediyoruz,” dedi.
Burada Hüseyin Baş’ın uyarılarını anımsamak yararlı olur: “Obama yönetiminin ‘Şeriat
karşılığında barış’ olarak tanımlanan Svat modelinin Afganistan’daki Talibanlar için de
kullanılabileceğini açıklamıştır.
Oysa bilinen, ABD ve NATO’nun, 2001 yılından bu yana Pakistan’ın Afgan sınırında faaliyet
gösteren dinci Taliban gruplarını müttefikleri Pakistan’la birlikte yok edilmesi yönünde çaba
içinde olduğuydu. Oysa şimdi benimsenir görünen Svat modelinin, hele ABD’nin Taliban’ın
defterini dürmek için bölgeye takviye göndermeye hazırlandıkları, dahası NATO’lu
müttefiklerinden de bu yönde katkı istedikleri bir sırada gündeme gelmesi başarı şansının
sıfır olması bir yana, kafaları iyice karıştırmış görünmekte, Obama’nın dış sorunlarla ilgili
yaklaşımının akılcı niteliği konusunda ciddi kuşkular yaratmaktadır.
Paştunlu antropolog Samar Minillah da ‘Le Monde’daki söyleşisinde şunları diyor: ‘Pek
umutlu değilim. Hükümet aşırıları pasifize etmeyi düşünüyor. Ama yaptığı, onları
güçlendirmek. Taliban’ın önünde eğilerek zayıflığını göstermiştir. Radikal İslâmcıların
Pakistan’ın tümüne yayılmasından korkuyorum. Aşiret bölgelerinden sonra şimdi
Svat/Pencap’a girmiş durumdalar. Sonra sırada İslâmabad var. Başkent İslâmabad Svat’a iki
saat uzaklıkta. Onları kim durduracak?’…”[15]
Obama’nın “Büyük Oyun”u veya saldırının “yönü”!
9Gerçekten de, “Obama Taliban’ın ılımlı unsurlarıyla diyalog öneriyor, ancak Pakistan’ın Svat
Vadisi’nde de görüldüğü üzere hareketin ideolojisi sabit,” diyen İlyas Harfuş’un belirttiği
üzere, “Taliban’ın ılımlı unsuru yok”![16]
Örneğin The Independent’a göre, “1996-2001 yıllarında dünyanın en katı rejimlerinden birini
tesis etmiş Taliban, kadını tepeden tırnağa örten burka ile erkeğe dört parmak sakal
zorunluluğu gibi şeriatın katı yorumundan vazgeçiyor,” denirken; yani Taliban’ın Suudi
arabuluculuğunda Karzai ile pazarlığa oturan ılımlı kanadının şeriatı yumuşatmaya yanaştığı
haberleri geldiği bir sırada Taliban militanlarının bir genç kızı kıyasıya dövdüğünü gösteren
video ortaya çıktı!
Tüm bu karmaşanın orta yerinde merkezi Brüksel’de bulunan ‘Uluslararası Kriz Grubu’ (ICG),
ABD’nin Afganistan’da Taliban’la görüşme çabasının geçmişte başarısız olmuş eski bir taktik
olduğu konusunda Washington’ı uyardı.
ICG’nin raporunda, “Afganistan’daki yabancı askerleri çekmenin ülkeyi yeniden kaosa ve
Taliban rejiminin kontrolüne sürükleyeceği” kaydedilip, aşiret liderleriyle görüşme
çabalarının da daha önce başarısızlıkla sonuçlandığına dikkat çekildi.
ABD’nin Afganistan savaşında askeri eylemlere odaklanan dar bakış açısının aşırı dincileri
engellemek bir yana, ülkedeki şiddet ve hoşnutsuzluğu arttırdığına dikkat çeken ICG, ülkede
kısa vadeli çözümlerin işe yaramayacağını vurguladı.
“OYUNLAR” İLE “DESTEK” ARAYIŞI
Bunlara eklenmesi gereken bir diğer önemli faktör de; Obama’nın, Karzai’yi devre dışı
bırakma arayışı ya da Karzai’nin harcanmasına ilişkin hesaplardır…
The Guardian’a göre, ABD ile Avrupalı müttefiklerinin “yolsuzluğa batmış ve etkisiz” Karzai
hükümetinden memnun olmadıklarını, ancak 2009’un Ağustos ayında yapılacak seçimlerde
onun yerine geçebilecek kimse göremediklerini yazdığı gibi…
Yeni Afganistan stratejisini anlatmak üzere 23 Mart 2009 günü AB ve NATO yetkilileriyle bir
araya gelen Obama’nın Afganistan ve Pakistan özel temsilcisi Richard Holbrooke, El Kaide ile
müttefikleri dinci Taliban hareketi, uyuşturucu kaçakçıları ve suç çetelerine karşı
mücadelenin kalbinde Pakistan’ın Afganistan sınırındaki bölgenin olduğunu söyledi.
AFP’ye konuşan bir Avrupalı diplomat, AB Komisyonu yetkilileriyle “yüksek gizliliğe sahip
tartışmalar yürüten” Holbrooke’un “AB’nin Pakistan’a ekonomik yardımını arttırmasını
istediğini” ve de AB ile NATO temsilcilerinden, El Kaide ve Taliban’a karşı destek istediğini
söyledi. Adını açıklamayan diplomat, “Bu, Afganistan’dan bile daha hassas bir bölge” diye
ekledi.
Ayrıca New York Üniversitesi öğretim üyesi Michael F. Oppenheimer, yeni Amerikan
yönetiminin önceliğinin Irak veya İsrail-Filistin konuları değil, İran’ın nükleer programının
10durdurulması ve Afganistan’da Taliban liderliğindeki direnişin önüne geçilmesi olduğu
vurgusuyla, Washington’ın Afganistan için Türkiye’den talebi olacağını belirtti.
Konuya ilişkin olarak Obama’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı emekli Orgeneral James Jones,
Türkiye’nin Afganistan’da önemli askeri ve ekonomik katkılar sağladığını ve bölgede çok özel
bir rol oynayabileceğini söyledi.
Washington’da yabancı basın merkezinde basın toplantısı düzenleyen Jones, Türkiye’nin
Afganistan için olası katkılarına yönelik bir soruyu yanıtlarken, “Türkiye zaten Afganistan’a
büyük ölçüde katkıda bulundu” dedi.
Jones Türkiye’nin NATO önderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne iki kez komuta
ettiğini ve Kâbil’deki ABD Büyükelçiliği’ni inşa ederek ekonomik katkı sağladığını vurguladı.
Türkiye’yi “çok güvenilir bir ortak” olarak tanımlayan Jones, “Türkiye’nin Afganistan’da
oynayacağı çok özel bir rolü var” dedi. Jones, Afganistan’a önemli katkı sağlayan ülkeler
arasında Türkiye’nin kayıtlara geçtiğini söyleyerek “Türkiye’nin bundan sonra atılacak
adımlarda oynayacağı liderlik rolü kritik önem taşıyor” diye konuştu.
ABD’nin Afganistan-Pakistan özel temsilcisi Richard Holbrooke ise Türkiye’yi AfPak stratejisi
çerçevesinde kritik önem taşıyan ülkeler arasında saydı. Obama’nın yeni stratejiyi
açıklamasının ardından bilgilendirme toplantısı yapan Holbrooke, Afganistan’a yönelik
kapsamlı strateji konusunda müttefiklerle danışmalar ve “Taliban’ın uzlaşılabilir unsurlarıyla”
görüşmelere yönelik bir soruyla karşılaştı.
Holbrooke bu soruyu yanıtlarken Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Çin, Rusya ve İran
ile Afganistan ve Pakistan’ın diğer komşularının yanı sıra Türkiye’yi kritik önemdeki ülkeler
arasında sayarak, “Bu ülkelerin Pakistan ve Afganistan’da gerçek etkileri var ve beğensek de
beğenmesek de buna dahiller, bu konuda çok zaman harcayacağız” dedi. Holbrooke, bölgesel
olarak önem taşıyan bu ülkelerin yanı sıra NATO devletleri ve Avustralya ile Japonya’nın da
önem taşıdığına işaret etti.
“OYUN”DA T.“C”NİN KONUMU
Konuya ilişkin olarak “Türkiye’ye Artık ‘Ilımlı İslâm’ demiyoruz” vurgusuyla ABD Ankara
Büyükelçisi James Jeffrey ekliyor: “Obama, Türkiye’yi destekliyor… Türkiye çok önemli bir
ülke… Türkiye’nin NATO’da önemli rol oynaması konusunda bürokraside, siyasi partilerde ve
Türk ordusunda genel görüş var…”[17]
Dikkat edin: “Türk ordusunda genel görüş var” diyor!
Murat Yetkin’le devam edelim: “ABD dış politikasının bugün karşı karşıya kaldığı (belki
Meksika, Latin Amerika ve Pasifik bölgesi dışında kalan) dış politika ve güvenlik sorunlarının
hemen tamamı bir şekilde ya Türkiye’yi de ilgilendiriyor, ya Türkiye’nin de sorunu, ya da
Türkiye’nin katkısı olursa çözümü kolaylaşacak.
11İşin ilginç yanı, bunlardan Balkanlar ve Türkiye’nin (Kıbrıs dâhil) kendi Avrupa Birliği üyeliği
dışında kalanlar Avrupa coğrafyasıyla ilgili değil; Kafkasya, geniş anlamıyla Ortadoğu ve Asya
coğrafyasında. Sorunların çoğu Avrasya’da.
Bunların başında Afganistan geliyor. Aslında Obama’nın Richard Holbrook’u her iki ülkeye tek
özel temsilci olarak atamasından bu yana Afganistan ve Pakistan’a aynı sorun gözüyle
bakılıyor. Washington’da buna bir isim bile takılmış: ‘AfPak’ deniyor.”[18]
Evet, bu tabloda öne çıkan senaryolar konusunda, “Türkiye baş aktör mü?” diyen Güney Asya
Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Ali Şahin ekliyor: “Türkiye’de üçüncüsü
gerçekleştirilen Karzai-Zerdari zirvesi, gerek Obama’nın yeni Afganistan stratejisini
açıklamasının hemen ardından gerçekleştireceği Türkiye ziyareti ve gerekse NATO
çevrelerinin Türkiye’nin Afganistan için arzettiği önem konusundaki vurguları, Türkiye’nin
Güney Asya Politikasında önemli rollere soyunduğunu gösteriyor. Ardı ardına gelen tüm bu
gelişmelerin netleştirdiği asıl önemli tablo ise Amerika’nın Afganistan ve Pakistan
politikalarını Türkiye üzerinden yürütmeye hazırlandığı şeklindedir.”[19]
Gerçekten de Murat Yetkin’in, “Obama’nın Ortadoğu, Kafkasya ve terörizm mesajlarını
Ankara’da vermesi çok şey anlatıyor”; Cem Birsay’ın, “Obama’nın sözlerinden Türkiye’ye Batı
ile İslâm dünyası arasında bir köprü rolü yükleneceği, Ortadoğu barış sürecinde daha aktif bir
Türkiye arzu edildiği ve İran’ın bölgesel ağırlığını dengeleyecek bir Türkiye hedeflediği
anlaşılmaktadır”; Edward Chow’un, “Türkiye stratejik coğrafyasının, büyük üreticilerle
Avrupalı müşteriler arasında bir enerji köprüsü olarak öne çıkması umuluyor… Washington
ve Ankara bölgedeki enerjiyle ilgili politika hedeflerini bir kez daha açıklığa kavuşturduğunda,
iki hükümet çıkarları temelinde koordineli eylemi içeren müsbet bir gündemi geliştirebilir ve
bu yönde işbirliği yapılabilir,” dediği koşullarda Nuray Mert de hatırlatıyor: “Kısacası,
Obama’nın, elimizi sıkarken avucumuza ateşten toplar bırakıp gideceği aşikâr…”
Örneğin TBMM’deki konuşmasında “Obama, ABD/Batı’nın klasik Soğuk Savaş şablonunu, bu
kez, Bush’un ‘teröre karşı savaş’ konseptinin postülalarından hareket ederek, bunun sadece
dilini yumuşatarak ve tabii ‘komünizm’in yerine ‘terör’ öcüsünü koyarak, yaptı. Türkiye’nin
rolünü, Orta Doğu ve Kafkaslardaki enerji alanları içindeki tehditler bağlamında ve yeni ‘Batı
Bloku’ kavramı içinde, yani ABD ittifakı-NATO-Avrupa Birliği çerçevesinde, tanımladı.”[20]
Bölgesel bekçiliğin altını çizdi!
Kolay mı? “Obama’nın Ankara temaslarında iki ülkenin Afganistan ve Irak konularında ‘tam
mutabık’ kaldığı vurgulandı.”
Obama, Abdullah Gül’le temasında “Afganistan’da Türk askerine ihtiyacımız var” dedi.
Cumhurbaşkanı da ABD liderine, “Muharip asker dahil katkımızı değerlendiriyoruz,” yanıtını
verdi!
12TALİBAN GERÇEĞİ
Ancak unutulmasın: T.“C”, senaryodaki üzere piyon olmayı kabullenirse, Taliban gerçeğine
toslayacaktır!
Taliban, kim ne derse desin; veya nasıl sunarsa sunsun; önemli bir gerçek…
Örneğin Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (GASAM) Başkanı Ali Şahin’e göre,
“Afganistan’da Taliban’sız bir çözüm nerdeyse imkânsız. Uzlaşı seçeneği, ABD makamları,
NATO ve İSAF bünyesinde görev yapan komutanlar ve Karzai hükümeti tarafından çeşitli
kereler dillendirildi.”
Birkaç anlamlı örneği hızla sıralayalım:
* Taliban, Afganistan’ın başkentinde adalet ve eğitim bakanlıklarıyla cezaevi müdürlüğünü
hedef aldı. Üç ayrı saldırıda, 8’i Taliban 34 kişi öldü!
* Pakistan’daki Taliban militanları 11 polisi kaçırdı. Afganistan sınırı yakınlarındaki Hayber
bölgesinden Rahat Gül adlı yetkili, 29 Mart 2009 tarihinde sabaha karşı Hayber’deki Şin Ömer
kontrol noktasına gelen militanların, silahlarını aldıkları polisleri araçlarla kaçırdığını söyledi!
* Paris’te lüks giyim mağazası Printemps’in tuvaletine patlayıcı yerleştiren bir grubun,
Afganistan’daki 2600 Fransız askerinin geri çekilmesi çağrısı yaptığı bildirildi. Eylemi “Afgan
Devrimci Cephesi” adlı bir grup üstlendi!
* Afganistan’da yedi yıllık ABD işgaline rağmen dirilerek NATO şemsiyesi altındaki yabancı
güçlerin canını fena yakan Taliban, Britanya askerlerinin Noel hindilerini mahvetti. İaşeden
sorumlu subay Nick Townley’ye göre dondurulmuş hindi göğsüyle dolu bir kamyon,
Pakistan’dan Afganistan’ın güney eyaleti Helmand’daki Kale Kampı’na (Camp Bastion)
giderken Taliban’ın hışmına uğradı. 3 bin askerin Noel partisini lezzetlendirecek 325 kilo hindi
patlayıcılarla havaya uçuruldu!
* Afganistan’da ABD müdahalesiyle 2001’de devrilen Taliban’ın kendisiyle NATO
şemsiyesinde savaşan uluslararası koalisyon güçlerini haraca bağladığı ortaya çıktı. Başta
Britanya ve ABD olmak üzere ittifak güçlerine petrol, yiyecek ve diğer malzemelerin
sevkiyatında güvenlik şirketleri ya da tedarikçi firmalar üzerinden Taliban’a güvenlik geçiş için
vergi misali pay ödeniyor.
The Times’a göre, Afganistan’ın güneyinde NATO şemsiyesi altında dinci militanlarla çatışan
ABD, İngiltere ve diğer müttefik ülkelerin birliklerinin gıda, akaryakıt ve donanım ihtiyaçları
çokuluslu şirketler tarafından Pakistan’ın Karaçi limanı üzerinden sağlanıyor. Malzemelerin
Afganistan’daki askeri üslere taşınmasını yerel nakliyatçılar üstleniyor. The Times, NATO
birliklerine mal taşıyan konvoyların güvenliğini sağlayan şirketlerin Taliban militanlarına
milyonlarca sterlin haraç verdiklerine işaret ediyor!
* Taliban militanlarının, Pakistan’ın Peşaver kentinde şarkıcı ve aktörleri, aşırı İslâmcı
gruplara katılmaya zorlayarak, ölümle tehdit ettikleri bildiriliyor. The Telegraph’a göre,
13Peşaverli ünlü kadın şarkıcı Nazya İkbal, baskılar üzerine şarkıcılığı bırakıp ‘Tebliğ’ adlı radikal
bir cemaate katıldı. Yine Peşaverli Vagma adlı bir başka kadın şarkıcı da aldığı ölüm
tehditlerinin ardından bir cemaate katıldığını, ancak yeni hayatını benimsediğini söyledi.
Peşaver’de özellikle Paştun aşiretinden gençlerin sevgilisi olan şarkıcı Şahenşah Baç da aynı
kaderi paylaşanlardan. Aşk şarkılarıyla tanınan Baç şimdi Taliban militanları tarafından köy
köy, şehir şehir dolaştırılıyor ve propaganda yapıyor. Komedyen Alamzeb Mücahit de Şubat
2009’da bir basın toplantısıyla oyunculuğu bıraktığını açıkladı. Mücahit, kimliği belirsiz kişiler
tarafından kaçırılmış ve bir hafta rehin tutulmuştu!
* Köktendinci örgüt, Pakistan’da hâkim olduğu Svat Vadisi’ndeki kadın dansçılara nefes
aldırmıyor. Taliban’ın yasağını dinlemeyen Şabana’nın delik deşik olmuş cesedi bir meydanda
bulundu. Cinayeti üstlenen Taliban lideri, diğer dansözlerin de “tek tek” öldürülmesini istedi!
VE AFGANİSTAN…
Taliban’dan sonra, bir de Afganistan somutuna göz atarsak…
Öncelikle ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın, “uyuşturucu devleti” diye
tanımladığı Afganistan’ın Helmand eyaletinde, polisin yüzde 60’ının uyuşturucu kullanıyor!
Bunun yanında Afganlar ekonomik zorluklar yüzünden oğullarını satıyor. Erkek çocuklarından
vazgeçen ailelerin sayısında artış olduğunu belirten Britanya televizyonu Channel 4, Mezar-ı
Şerif’te sekiz yaşındaki Kasım’ın Kâbilli işkadını Sadıka’ya satılışına tanıklık etti.
Kız çocukları para etmezken erkeklerin getirisi aileleri rahatlatıyor. Bir oğlanın fiyatı on
binlerce dolar değil. Sadıka’nın “Hadi öp babanın ve annenin elini, artık ayrılmaz zamanı”
diyerek yanına aldığı Kasım’a biçtiği değer topu topu 1500 dolar. Baba Nek Muhammed
gözyaşları dökerken aracılık yapan Afgan, “Sadıka bu yanlış” diyor. Sadıka da “Haklısın,
acımasızca. Fakat iki amacım var; birincisi bu çocuğa parlak bir gelecek ve eğitim vermek.
İkincisi çocukları korumak. Kış bastırıyor ve ben para vererek bu ailenin açlıktan ve soğuktan
ölmesini önlüyorum” karşılığını veriyor. Baba Muhammed’in gerekçesi ise şöyle: “Diğer dört
çocuğum açlıktan ölmesin diye yüreğimin bir parçasını sattım. Daha büyük çocuğum yok. Ben
de hastayım. Böbreğim iflas etti. Büyük acılar içindeyim.”
Fakirler evladını gözden çıkarırken beri tarafta zengin çocuklarını tehdit eden başka bir trend
var; zengin ailelerin çocukları fidye için kaçırılıyor. Sadece Kâbil’de son yedi ayda 180
kaçırılma olayı kayda geçti. Kaçırılan çocuklar için 50 bin dolara dek fidye istenirken çocuk
kaçıran çetenin elebaşı Metin Han “Fakirlerle işimiz yok. Sadece dünyanın farklı yerlerinden
gelen paralara el koyanların çocuklarını kaçırıyoruz. Lexus’un arka koltuğunda oturan
çocuklar görürsün. Bu türden çocukları kaçırıp çaldıkları paraları istiyoruz” diye konuşuyor.
[21]
Bir yandan Taliban’ın kadınları sindirdiği; öte yandan da Afgan kadın milletvekili Şükriye
Barakzay’ın, “Kumayı, bir arkadaşımdan öğrendim. Çok acıydı” dediği bir kıskacın orta
14yerinde Birleşmiş Milletler Kadınlar Kalkınma Fonu’na (UNIFEM) göre Afgan kadınlarının
yaklaşık yüzde 90’ı okuma yazma bilmiyor…
Kız çocuklarının yalnızca yüzde 30’u eğitim alabiliyor. Eğitim alamayan kız çocuklarının oranı,
güneydeki Urozgan ve Zabul bölgelerinde yüzde 90’a kadar çıkıyor…
Bir Afgan kadını başına 6.6 çocuk doğumu düşüyor; ki bu dünya ortalamasının iki buçuk
katından da fazla…
Kadınların sadece yüzde 2’si doğum kontrolü uygulayabiliyor…
Her 3 Afgan kadınından birisi, fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalıyor…
Afgan kadınlarının ortalama ömrü 44 yıl…
Evliliklerin yüzde 70-80’i çeşitli nedenlerle baskı altında gerçekleştiriliyor. Bu nedenler
arasında, aile anlaşmazlıklarını çözmek ya da borç ödemek önde geliyor…
Birçok erkeğin, ergenlik öncesi yaşta birden fazla eşi var…
Kız çocuklarının yüzde 57’si 16 yaşından önce evlendiriliyor. Bir kız çocuğunun 16 yaşından
önce evlendirilmesinin yasak olmasına karşın, bu tür evlilikler resmi kayıtlarda yer
almadığından herhangi bir yaptırım uygulanamıyor…
Dul kalan kadınlar, ölen kocalarının akrabalarıyla evlendiriliyor…
Kuzeydeki Faryan bölgesinde, kadınların yüzde 80’i gündelik hayatlarında şiddet görüyor;
sağlık, eğitim ve hukuk hizmetlerinden tümüyle yoksunlar…
Tecavüz, yasalarda açık bir şekilde suç olarak tarif edilmiyor…
Kadınların mülkiyet ve miras hakkı anayasal koruma altında değil…
Kâbil dışında aşiretler tarafından kontrol edilen, dini liderlerin ve yerel kültürün
geleneklerinin geçerli olduğu bölgelerde, recm (taşlanarak idam edilme) uygulanıyor…[22]
Bu kadarla da sınırlı değil! Alın üç çarpıcı örnek daha:
Birincisi: Afganistan Devlet Başkanı Hamit Karzai’nin seçim hesabıyla imzaladığı yasaya göre
Afgan kadınlar eşlerinden izinsiz dışarı çıkamayacak, eleştiri “İslâm karşıtlığı” ile eş
tutuluyor…Karzai’nin tecavüzü meşrulaştıran ve kadınların eşlerinin izni olmadan dışarı
çıkmalarını yasaklayan yasayı onaylaması, “Karzai hükümetinin 2001’de ABD işgaliyle
devrilen Taliban rejimini arattığı” yönündeki eleştirileri gündeme getirdi!
İkincisi: Afganistan’da minik etek ve dekolte giyinmiş dans eden kadın görüntülerine sansür
taleplerini yerine getirmeyen İmroz televizyonu genel müdürü Fehim Kodamani tutuklandı…
Kodamani, tutuklanmadan önce son olarak, havuzdan çıkan Hintli bir kadının ıslak ve dar
kıyafetleri tüm kıvrımlarını ortaya serecek şekilde bedenine yapışmış hâlde göründüğü
15videoyu yayıma koymuştu… Adalet Bakanı Yardımcısı Fazıl Ahmed Yadigar, “müstehcen”
görüntüler yayımlama gerekçesiyle ilk kez bir televizyoncunun tutuklandığı bilgisini verdi…
Kültür Bakanı da, Taliban’ın “açık saçık” görüntülere tepki gösteren halkı kendi safına çektiği
ve hükümete ‘Batı etkisinde’ yaftasını yapıştırdığı mazeretini gösterdi!
Ve üçüncüsü: Afganistan’da Kur’an’ın Arapça aslı olmaksızın sadece mealini basan altı kişinin
hayatı kaydı. Mahkeme Kur’an’ı değiştirip dinden çıkmakla suçlanan altı zanlıdan ikisi idamla
karşı karşıya!
Alın size “Batı değerlerinin özgürleştirdiği” Afganistan yalanı (gerçeği)!
YENİLGİ KAÇINILMAZ
Kanada’nın, açık, açık “Taliban’la başa çıkılmaz,”[23] diye haykırdığı işgal açısından yenilgi
kaçınılmaz ya da “mukadder”!
Afganistan’daki en çok can kaybı veren ülkelerden Kanada’da Başbakan Stephan Harper
Batı’nın yenilgiye mahkûm olduğunu ifade ettiği CNN’e, “Dürüst konuşmak gerekirse, asla bu
direnişi yenemeyeceğiz. Afgan tarihini okumamdan çıkardığım sonuç, ebediyen bir isyanın
varlığı. Gereken bu isyanı idare etmeyi becerecek bir Afgan hükümeti. Yetkinin yabancı bir
güçte olduğu algılandığı sürece muhalefet olacaktır,” dedi.
100’den fazla can kaybından sonra 2 bin 700 askerini 2011’de çekecek olan Harper,
Afganistan’a 17 bin ek asker yollayıp müttefiklerinden de destek bekleyen Obama’ya şöyle
çattı: “Diğerlerinin de fazlasını yapmasını istiyorsa, kendisine başarı ve çıkış stratejisinin ne
olduğuna dair çok zor sorular sorarım!”
Özetle ABD ve NATO’nun Taliban ve direnişçi diğer örgütleri yenmesinin muhtemel olmadığı
belirtiliyor.
‘Barış Enstitüsü’ adına Seth G. Jones ve C. Christine Fair tarafından, Obama yönetiminin
Afganistan’a 30 bin takviye asker göndermeyi planladığı bir dönemde hazırlanan ‘Afganistan’ı
Korumak’ başlıklı raporda, “ABD’nin 7 yıldır savaşın sürdüğü Afganistan’a takviye asker
gönderme girişiminin yeni bir strateji oluşturulmazsa çok anlamı olmayacağı” görüşü
vurgulandı.
Bu bağlamda “AfPak”, etrafını ateşin sardığı bir akrebin icraatı mı acaba?
“AFPAK” MESELESİ
Immanuel Wallerstein’ın ifadesiyle, “AfPak ABD yönetiminin Afganistan-Pakistan için yeni
icat ettiği bir kısaltmadır. Bunun anlamı, ABD’nin stratejik olarak bu iki ülkeyle ayrı ayrı değil,
birlikte ilgilenmek istediğidir.”[24]
16Bu kapsamda “Afganistan’da gerçekleşen ABD işgalinin ardından Güney Asya’da üretilen
istikrarsızlık ve şiddet salgını Pakistan’a da bulaştırılmış, Pakistan’ın bütünlüğünü ve
egemenliğini tehdit eder hâle getirilmiştir. Küresel güçlerin bölgeye ilişkin önemli
projelerinden biri de, Pakistan’ı nükleer silahlardan arındırmaktır. Bir yandan bölgede
yaratılan ve Pakistan’ı en az bir Afganistan ve Irak kadar teslim alan şiddet dalgası, ülkenin
geneline yayılırken diğer yandan siyasi suikast ve çekişmelerle ülkenin pamuk ipliğine bağlı
olan istikrar ortamı çökertilmiştir.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanı David H. Petreaus’un danışmanı David Kilcullen’in
Pakistan’ın önümüzdeki altı ay içerisinde parçalanabileceği, böyle bir durumda ülkedeki
nükleer silahların El Kaide ya da Taliban gibi radikal yapıların eline geçebileceği ve bu
durumun dünya kamuoyu için felaket anlamına geleceği yönündeki kehanetini iyi okumak
gerekiyor. Yine buna paralel olarak geçtiğimiz günlerde İsrail eski Askeri İstihbarat Şefi
Aharon Ze’evi-Farkash’ın Pakistan’ın İran’dan daha büyük bir tehlike olarak görülmesi
gerektiği yönündeki açıklamaları, Pakistan için yazılan bir senaryonun yansımasıdır. Pakistan
bilinçli olarak kaosa sürüklenmekte ve nükleer silahlarına el koyma yönünde bir altyapı ve
gerekçe yaratılmaktadır.”[25]
Nuray Mert’in belirttiği gibi, “Artık bir bütün hâline gelen Afganistan-Pakistan veya ‘Afpak’
sorunu uluslararası alanda, giderek daha merkezi bir mesele hâlini alıyor. ABD dış
politikasında, Irak meselesinin önüne geçiyor, ABD-İran ilişkilerinde kilit önem taşıyor.
Hatırlarsanız, Pakistan’ın asker Devlet Başkanı Pervez Müşerref, Benazir Butto’nun
öldürülmesi ertesinde baskılara dayanamayıp, görevden çekilmek zorunda kalmıştı. Ardından
sivil döneme geçiş veya ‘demokratikleşme’ tam bir kaos ortamı doğurdu, Pakistan
‘tutunamayan devlet/ failed state’ diye nitelendirilmeye başladı. Son dönemde, güya bir
demokratikleşme hamelesi daha gerçekleşti. Şu anki devlet başkanı olan Butto’nun eşi Asif
Zerdari, baskılara boyun eğerek, Yüksek Mahkeme Başkanı Chaudhry’ye görevini iade etti ve
ciddi bir siyasi zaafa düştü. Şu anda, politik olarak, muhafazakâr parti, PML-N lideri Nawaz
Şerif’in önü açılmış durumda…
Hâlihazırda, Pakistan demokrasi ve uluslararası baskı ikilemiyle karşı karşıya. Demokratik
baskı, yani kamuoyu baskısı, ABD ve Batı’nın Pakistan’dan Afganistan’daki Taliban ve radikal
İslâmcılarla savaşta tam işbirliği talebine karşı yönde seyrediyor. Ancak ne gariptir ki, Batı
dünyası şu anda, kamuoyunun bu baskısına rağmen, açıkça tam işbirliği vaat etmeyen Nawaz
Şerif’den yana. Bu durumda, kolayca, ‘Helal olsun Batı dünyasına, kendi çıkarlarına rağmen
demokratik süreçlere saygıda kusur etmiyorlar’ demek mümkün mü? Başka bir dünya
mümkün olsaydı, bu da mümkün olurdu, ama içinde yaşadığımız dünyada, olayı anlamak için,
daha ince hesapları dikkate almak zorundayız.
O ince hesap şu; ABD başta olmak üzere dünyanın muktedirleri, radikal İslâm’la mücadeleyi,
toplumsal tabanı zayıf siyasi hareketler, liderler ve de zamanında iş tutulan askerlerle
yapmanın mümkün olmadığı bir dünyada, bir kez daha ‘muhafazakâr’larla işbirliği yapmayı
tercih ediyorlar.”[26]
17Bu tabloda siz bakmayın Gideon Rachman’ın, “Afganistan’daki Taliban konusunda Obama
yönetimi şeriat hukukunun en acımasız versiyonunda ısrar eden ve kadınların eğitim
görmesini reddeden bir harekete ‘saygı’ göstermeye gerçekten niyetli mi? Amerikalılar
Taliban’la müzakere noktasına gelebilir. Fakat Obama yönetiminin Afganistan’a ilk tepkisi,
daha fazla saygı göstermekten ziyade, daha fazla asker göndermek gibi görünüyor. Peki işe
yarayacak mı?”[27] diye haykırmasına!
Obama’nın “AfPak’ın zaferi için” yapamayacağı, hemen hiçbir şey yok!
Devam edersek: Obama’nın ‘AfPak’ stratejisinin odağına Pakistan’ı koymasının ardından,
Pakistan istihbarat servisi ISI, Amerikalı yetkililerin hedefi hâline geldi. Obama Kaide
liderleriyle ilgili istihbarat aldıkları takdirde Pakistan’a operasyondan çekinmeyecekleri
tehdidini yinelerken, ISI’nın Kaide ve Taliban’ı desteklediğine dair suçlamalar sökün etti.
ABD Genelkurmay Başkanı Michael Mullen, Sovyetlerin Afganistan işgali sırasında CIA’in
işbirliği yaptığı ISI’nın bazı unsurlarının hem Pakistan’ın batısındaki Afgan sınırında hem
doğusunda Hindistan sınırına sığınmış Taliban ile Kaide militanlarını desteklediğini söyledi.
Mullen, “ISI’ya stratejik yaklaşım değişmeli, onların militanlara desteği kesilmeli. Amerikalı
yetkililer Pakistan yönetimiyle işbirliğine zarar vermemek için nadiren bunu açıkça dile
getiriyor” diye konuştu.
Yine Ortadoğu ve Orta Asya bölgesinden sorumlu ABD Merkez Komutanlığı’nın başındaki
General David Petraeus, Afganistan’da daha fazla askere ihtiyaç olduğunu belirtti. Her iki
yetkili de, Amerikan ordusunun ileriki aşamalarda güvenlik hizmetlerini Afgan güçlerine
devredeceğini kaydederken Petraeus, “Sarp sınır bölgelerinde sığınaklar kuran köktenciler
yalnızca doğu ve güney Afganistan’da güvenliğin bozulmasına sebep olmuyorlar, Pakistan’ın
öz varlığına da çok daha büyük bir tehdit oluşturuyorlar,” dedi.
Afganistan’daki Amerikan kuvvetlerinin komutanı General David McKiernan Flournoy da
Petraeus’a destek vererek, Pakistan istihbaratının en azından bir bölümünün radikal dinci
Taliban militanlarına ve El Kaide terör örgütüne destek verdiğini doğruladı.
Ve bir şey daha: El Kaide’yi “bozguna uğratma” hedefli yeni stratejisini ilan eden Obama
savaşın odağına Pakistan’ı koyarken, Taliban lideri Molla Ömer de “kendi oyununu” kuruyor.
Obama Afganistan’a 17 bin takviye güce 4 bin askeri eğitmen eklerken Ömer, Pakistan’daki
Taliban’ı Afgan cephesine çekiyor!
DURUMUN VAHAMETİ
Afganistan ardından, Afganistan ile doğrudan bağıntılı olarak Pakistan sorunu da büyüyor.
Yani Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Pakistan’daki son gelişmelerin uykularını kaçırdığını
söylerken; durum vahimleşiyor.
18Örneğin Taliban ve hükümet anlaştı; Pakistan’da iki yıl öncesine kadar kış turizmi merkezi
olan Svat Vadisi’nde artık resmen şeriat kuralları uygulanacak. Pakistan’ın Kuzeybatı Sınır
Eyaleti hükümeti ile Taliban arasında, Malakand bölgesinde şeriat yasalarının uygulanması
için anlaşmaya varıldı. Devlet Başkanı Asıf Ali Zerdari’nin de anlaşmayı onayladığı açıklandı.
Bunun üzerine Pakistan’daki Taliban militanları ülkenin kuzeybatısındaki Svat Vadisi’nde
süresiz ateşkes ilan etti. Ellerindeki tutsakları serbest bırakacağını da açıklayan Taliban’ın
“süresiz ateşkes” duyurusu İslâmabad yönetimiyle yaptığı Svat Vadisi’nde şeriat yasalarının
geçerli olacağı yönündeki tartışma yaratan anlaşmanın ardından geldi.
Bölgenin Taliban sözcüsü Müslim Han, AFP ajansına 24 Şubat 2009’da yaptığı açıklamada
“hareketin lideri Maulana Fazlullah başkanlığında şûranın toplanarak süresiz ateşkes kararı
aldığını” belirtti. Han, iyi niyetlerinin göstergesi olarak esir olarak ellerinde tuttukları tüm
güvenlik personelinin koşulsuz salıverileceğini, ilk aşamada da 4 askerin serbest bırakıldığını
söyledi.
Ancak Pakistan’ın Kuzeybatı Sınır Eyaleti hükümetinin İslâmcı militanlarla imzaladığı ateşkes
karşılığında Svat vadisinde şeriat anlaşması Afganistan’da Taliban’la savaşan NATO
müttefiklerini kaygılandırdı.
Ayrıca ABD’nin Pakistan-Afganistan Özel Temsilcisi Richard Holbrooke da, Svat Vadisi’nde
şeriat kurallarının uygulanması yönünde yaptıkları anlaşmanın, Pakistan, ABD ve Hindistan
için büyük bir tehdit anlamına geldiğini söyledi.
Bu tabloda Hüseyin Baş’ın ifade ettiği gibi, “Pakistan’daki Zerdari yönetimi bir süredir,
Washington’un Afganistan sınırındaki aşiretler bölgesinde Taliban, Bin Ladin’in savaşçıları ve
Hikmetyar’ın cihatçılarının serbestçe faaliyet göstermelerini sonlandırmasıyla ilgili istemlerini
gerektiği gibi yerine getirmekte başarısızdır. Bunda Pakistan Silahlı Kuvvetleri’nin ekonomik
kriz içinde olmasının yanı sıra Birleşik Devletler’in ve NATO’nun bölgeye yönelik füzelerinin
yanlışlıkla sivil halka zarar vermesinin ve özellikle de Afganistan’daki Karzai yönetiminin
iliklerine kadar yolsuzluğa bulaşmış olmasının da payı olduğu savlanmaktadır.
Anlaşılan İslâmabad’daki Zerdari yönetimi çaresizlikten, bölgede barışı sağlamak için çözümü
bula bula Taliban’a bölgede şeriat düzeni uygulaması izni vermekte bulmuştur. Oysa
kolaylıkla görülebileceği gibi bölgede şeriatın hâkim kılınması, Afganistan’daki Taliban’ın
uzantısı silahlı gruplarla, Bin Ladin’in savaşçılarına ve Hikmetyar’ın cihatçılarına düşlerinde
bile göremedikleri bir ‘arka bahçe’ye, dahası düpedüz bir ‘üs’se armağan edildiği kimse için
sır değildir. Bu ayrıca ABD ve NATO’nun Afganistan’da Taliban’la savaşını zora sokmasının
yanı sıra güçlü bir İslâmcı kesimin var olduğu Pakistan’ın ‘Talibanizasyonu’ tehlikesini de
içermektedir. Uzak da olsa bu yönde bir gelişme, şeriatçı teröristlerin tarihte ilk kez, nükleer
silaha sahip olmaları gibi ürkütücü bir kâbusla eşanlamlıdır. Nitekim Svat olayıyla patlak
veren gelişmelerin ABD ve NATO ittifakını da tedirgin ettiği görülmektedir.”[28]
Fatima Butto’nun ifadesiyle, “Müslümanlar için güvenli bir liman olarak kurulan Pakistan,
bugün militan İslâmcılık’la eşanlamlı. Svat Vadisi’nde şeriat uygulanması kararı halka
sorulmadı; İslâm karşıtı söz söylemek vatansever olmamak sayıldığı için kimse de sesini
19çıkaramadı,”[29] dediği koşullarda “Pakistan, bir ülkenin din üzerinden siyaset yolundan
nereye varacağının somut örneği…
ABD’nin, Sovyetleri yıpratmak için zaten mevcut İslâm radikalizmini kullanmasıyla başlayan
zincirleme tepkime, bugün artık herhangi bir kontrolden azade, önüne geleni, eline değeni
yakarak ilerler bir hâlde. Afganistan gibi Pakistan da dini değerleri siyasette kullanarak
ülkelerin ne hâle getirildiğinin somut örnekleri…”[30]
ABD HAREKÂTLARI
Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilâtı (CIA), Obama döneminde de Bush’un döneminde
izlediği politikaları sürdüreceğinin işaretini verdi. CIA’nın yeni Başkanı Leon Panetta, basın
toplantısında, teşkilâtın Pakistan’da militanlara insansız uçaklarla saldırılarını sürdüreceğini
söyledi.
Obama, Pakistan’ın Afganistan sınırındaki bölgede insansız uçaklarla yapılan “gizli” saldırıları,
ülkenin diğer bölgelerine taşıyarak El Kaide ve Taliban liderlerini vurmayı devreye soktu.
Obama ile ulusal güvenlik ekibinin Pakistan’daki Taliban liderlerine yönelik gizli
operasyonlarını Afganistan sınırındaki aşiret bölgelerinden Belucistan’a yaymayı
değerlendirdiği belirtildi. The New York Times’a göre Beyaz Saray’a gönderilen iki rapor,
hedef bölgenin Belucistan’ın başkenti Ketta ve çevresini içine alacak şekilde genişletilmesi
çağrısı yaptı.
Bu arada ABD’den 70’ten fazla askeri danışman ve teknik uzmanın, Pakistan’ın batısındaki
aşiret bölgelerinde El Kaide ve Taliban’a karşı yürütülen operasyonlar için Pakistan askeri
birimlerine gizlice yardım ettiği bildirildi.
The New York Times’ın, adı açıklanmayan kaynaklara dayanarak verdiği haberde,
danışmanların büyük bölümünün ABD Özel Kuvvetler’den olduğunu kaydetti. ABD Merkez
Komutanlığı ile Özel Operasyonlar Komutanlığı’na bağlı olan danışmanlar, Pakistan ordusuna
istihbarat ve eğitim desteği sağlıyor.
Yani Obama yönetimi Afganistan’daki Taliban’la savaşa paralel Pakistan’da CIA’in yürüttüğü
örtülü savaşın alanını genişletti. The New York Times, Pakistan’ın kuzeybatısında militan lider
Beytullah Mehsud’la bağlantılı kampların füzelerle vurulmasından hareketle, CIA’in hedefi
büyüttüğünü yazdı.
Böylelikle Obama, Bush yönetiminin başlattığı Pakistan’ın sınırını pilotsuz uçaklardan füzeyle
vurmayı devam ettirip ilk saldırı emrini vermiş oldu. Saldırılarla Pakistan ile Afganistan’dan
ise sivil ölümü haberleri geliyor. Örneğin CIA’nın pilotsuz uçaklarının Kuzey ve Güney
Veziristan’da iki kasabaya attığı füzelerle toplam 23 kişiyi öldürdü.
20Pakistan Devlet Başkanı Asıf Ali Zerdari, ABD’nin ülkeyi hedef alan füze saldırılarını
eleştirirken, 24 Ocak 2009’da ABD’nin İslâmabad Büyükelçisi Anne Patterson’a “Bu
saldırıların Pakistan’ın terörle mücadelede işbirliğini etkileyebileceğini” söylediği belirtildi.
Toparlarsak; durumu giderek vahimleşen Pakistan ABD harekâtlarıyla alt üst olmanın
eşiğindedir!
BUTTO VE SUİKASTI
Pakistan ABD harekâtlarıyla alt üst olmaktan başka, büyük iç soru(n)larla da iç içedir. Bunların
başta geleni Benazir Butto suikastıdır.
Pakistan’da eski Başbakan Benazir Butto’nun öldürülmesi ardından yapılan yorumlarda,
“ülkedeki siyasi dengelerin sarsıldığı, bilinmeyen sulara yelken açtığı ve ABD’nin,
Pakistan’daki derin bölünmelerle kutuplaşmış toplumunu bir araya getirme çabasının yerle
yeksan olduğu” denilirken; Tarık Ali de ekliyor: “Kusurlarına rağmen son derece cesur bir
lider olan Butto’nun ölümü, despotizmle anarşinin tuhaf bir birlikteliğinin sonucu”ydu![31]
Şurasını da anmadan geçmeyelim: Kuruluşundan beri gerginlikten kurtulamayan Pakistan,
Butto suikastı sonrası iyice karıştı. Butto öldürülen son siyasetçi olmayabilir… Çünkü…
Bilindiği üzere filozof Muhammed İkbal, Pakistan’ın doğuşunu müjdeledi ve bu müjdeyi
Muhammed Ali Cinnah 1947’de hayata geçirdi. Pakistan’ın 10 milyon insanın canına mal olan
doğumu gerçekleşti ve bu ülke gerginliklere sahne oldu. Bunlardan “sonuncusu”, 27 Aralık
2007’de Butto’nun öldürülmesiydi.
İyi de Butto’yu kim öldürdü?
Bu konuda Robert Fisk, “Bush ve Müşerref, Butto suikastını İslâmcıların gerçekleştirdiğine
inanmamızı istiyor. ‘İyiliğe karşı şer’ saçmalığının tekrarlanması kimseyi şaşırtmasa da, arka
planda Pakistan gizli servisi ISI’nin şoke eden gücü seziliyor. ISI, Müşerref’in her başı
sıkıştığında başvurduğu kurum”;[32] Ahmed Amrabi, ABD desteğiyle dönen Butto’nun
ölümünden ilk yararlanan kişi, iktidarı paylaşmak istemeyen Müşerref. Ancak onun suçlu
olduğunu söylemek zor; Butto tüm İslâmcıların nefretini kazanmıştı,”[33] derlerken; Gassan
Şerbel de ekliyor:
“Benazir Butto’nun öldürülmesinde şaşılacak bir durum yok. Asıl şaşırtıcı olanı hayatta
kalmasıydı. Bazı cesetler, uzun cesetler mevsiminin uyarısını yapar. Dünya, Pakistan
konusunda endişelenmekte haklı. Ondan korkmakta da. Benazir’in cesedi soru işareti seli
oluşturdu. Müşerref, seçimleri ne yapacak? Lâl Mescit’teki çatışmalar sonrası köktencilerle
çekişmeyi ne yapacak? Ülke Irak’ınkine benzer bir sürece girerse ne olacak? Nükleer silahlar
ne olacak? Hindistan ne yapacak? Pakistan kazanı patladığında Afganistan’a ne olacak?
Terörle savaş ve Bin Ladin’in Müşerref rejimine karşı açtığı ‘cihat’ ne olacak? Dünya, Pakistan
intihar yoluna girdiğinde, devlet otoritesi bitip ülkenin Afganistanlaşması veya Iraklaştırılması
başarılı olduğunda ‘kemerlerini bağlamalı’…”[34]
21Evet Gassan Şerbel’in saptamaları kilit önemdedir! O, soru(n)ların altını özenle çiziyordu.
Çünkü, “11 Eylül süreci, Benazir Butto’nun katliyle yeni bir evreye giriyor”du![35]
Bu konuda da Tarık Ali şunu diyordu: “Butto’nun ölümüyle birlikte Halk Partisi’nin yeni bir
sayfa açacağını ummuştuk. Pakistan ciddi kriz içindeyken, dürüst ve ilkeli üyelerin varlığına
rağmen liderliğe Benazir’in oğlunun getirilmesi ve partiyi arka planda kocasının yönetecek
olması, feodal bir maskaralıktan başka bir şey değil!”[36]
Kolay mı? “Taliban yanlısı radikal Müslüman grupların düzenledikleri bombalı suikastlarda ve
ordunun düzenlediği operasyonlarda da yaklaşık 400 kişi ölüyordu. Bu sırada, Afganistan’da
Taliban’ın yükselişini durduramayan NATO ve ABD güçleri, savaşı, ABD helikopterlerinin ve
komandolarının katıldığı bir operasyonla ilk kez doğrudan Pakistan topraklarına taşıyarak
ülkedeki krizi derinleştirdiler…
The Guardian’da Peter Preston’un ‘Taliban halkın sevgisini kazanmaya devam ederken ordu
yeni bir darbeye hazırlanıyor, Zardari’nin hiç şansı yok’ başlıklı yorumunda geleneksel olarak
Pakistan’da iki siyasi parti yarışır gibi görünse de aslında ‘politikacıların partisi ve ordunun
partisinin’ yarıştığına, ‘demokrasinin kırılgan bir çiçek olduğuna’ işaret ediyordu. Preston’a
göre, şimdi Zardari’nin devlet başkanlığı altında bu denklem sona erebilir. Çünkü diyor
Preston, ‘genç, idealist, yürekli bir üçüncü parti dengeyi bozmaya başladı. Taliban’ın böyle
tanımlanmasına alışık olmayabilirsiniz ama kaba kuvvetin ondan yana olduğu da bir
gerçek.’[37]
Halkı düzen partilerinden uzaklaştıran ekonomik koşullar da Taliban’dan yana. Siviller ve
ordu Taliban yanlısı hareketlere karşı hassas dengeleri hâlâ yönetebiliyorlar, çünkü henüz
ortada kitlesel bir hareketlenme yok. Ancak Pakistan halkının yaşam koşulları bir süredir
öncelikle hızla artan yakıt ve temel gıda maddeleri fiyatlarından dolayı çok zorlaştı. 40
dereceye varan sıcaklarda, elektrik kesintilerinin artarak zaman zaman günde 19 saate
ulaşması, hâlen Peşavar’da bir kitap için araştırma yapmakta olan Prof. Anatol Lieven’in
gözlemlediğine göre halkın sabrını taşırmaya başlıyor.
Ancak devletin bu gereksinimleri karşılaması olanaklı değil. Bloomberg’in bir analizine göre
Pakistan hazine kâğıtları dünyanın en riskli borcu olarak görülüyor. Pakistan parası rupi,
tarihinin en zayıf dönemini yaşıyor. Yabancı yatırımlar kurumuş, içeride de yatırımlar hızla
düşüyor.”[38]
SALDIRILAR = MUMBAİ + İSLÂMABAD
Böylesine -geniş kapsamlı- bir çöküşle; Pakistan’ın başkenti İslâmabad’da Marriott Otel’e
düzenlenen saldırının hedefinin Devlet Başkanı Asıf Ali Zerdari dahil tüm devlet erkânı olduğu
ortaya çıkarken, Tarık Ali, 11 Eylül’le kıyaslanan saldırının “Afganistan’daki savaşı Pakistan’a
yaymaya çalışan” Bush yönetiminin komplosu olduğunu söyledi.
Olaydan ABD’yi sorumlu tutan Tarık Ali, The Guardian’daki makalesinde şunlara dikkat çekti:
“İslâmabad’daki patlama, Amerikalı askerlerin Pakistan topraklarında yaptıkları
22operasyonların intikamıydı. Buna göre Amerikalıların, Taliban’a yardımla suçladıkları aşiret
bölgelerine füzelerle, insansız uçaklarla, komandolarla yaptığı saldırılarda 100 kadar sivilin
ölmesi, Peştu milliyetçiliğini körükledi. Pakistan’daki saldırıyı üstlenen ‘İslâm Fedaileri’ adlı
örgütün yaptığı açıklamada, ‘Pakistan’ın ABD ile işbirliğinden vazgeçmesi’ istenmişti.
‘Bana göre savaşın yayılmasının asıl sebebi, Bush yönetiminin Afganistan’da bir felakete
dönüşen işgalidir. Karzai rejiminin her geçen gün daha da yalnızlaştığı, Taliban gerillalarının
ise Kâbil’e yaklaştığı sır sayılmaz. İmparatorluklar zora düştüklerinde savaşı genişletirler.”[39]
Öte yandan ‘The Washington Post’un ifadesiyle, “Mumbai saldırılarının da yeni bir HindistanPakistan krizini tutuşturmak için planlanmış olması gayet muhtemel. Zira, Zerdari hükümeti
Afganistan sınırındaki İslâmcı militanlara daha fazla kaynak ayırabilmek için Hindistan’la
sorunları aşmaya çalışıyordu,”[40] diyor…
Neresinden bakılırsa bakılsın saldırının Pakistan’la ilişkisi açık. Yani “Mumbai saldırılarında
bütün kapılar Pakistan’a çıkıyor gibi görünüyor.”[41] “Mumbai saldırılarının Pakistan içinden
Leşker-i Tayyibe ile planlandığı kesin.”[42]
Kaldı ki, “ABD, Mumbai soruşturması daha başlamadan Pakistan’ı suçladı.”[43]
Bunun üzerine İslâmabad, Hindistan’da düzenlenen saldırının Pakistan’da planlandığını kabul
etti.
Ayrıca da Hindistan polisi, 2008 Kasım’ında 164 kişinin ölümüne yol açan Mumbai
saldırılarına Pakistan ordusundan bir albayın karıştığını açıkladı.
Bu tabloda eski ABD Dışişleri Bakanı Rice Mumbai saldırıları yüzünden kapışan Hindistan ile
Pakistan’ı yatıştırdı.
Ancak saldırıya ilişkin olarak sorumlu tuttuğu Keşmirli örgüt Leşker-i Tayyibe’ye karşı
harekete geçen Pakistan, 20’den fazla tutuklama yapsa da bu kişileri Yeni Delhi’ye teslime
yanaşmadı. Bunlar arasında saldırganları eğittiği, operasyonun beyni olduğu söylenen ve 8
Aralık 2008’de Keşmir’deki kamp baskınıyla ele geçen Leşker’in operasyon şefi Zeki Rahman
Lehvi de yer alıyordu.
Pakistan Devlet Başkanı Asıf Ali Zerdari 9 Aralık 2008’de New York Times’a yazdığı makalede
baskınların ülkesinin soruşturmaya yardım kararlılığının ispatı olduğunu söylerken,
Hindistan’a barış eli uzattıklarını ekledi. Dışişleri Bakanı Şah Mahmud Kureşi “Kimse
Hindistan’a verilmeyecek” derken, kendilerine karşı bir savaş açılması olasılığına da hazır
olduklarını ekledi. Hindistan ise saldırıda öldürülen dokuz militanın isim ve adreslerini
açıklayıp “Hepsi Pakistan’dan,” dedi.
Bu açıklama karşısında Pakistan Başbakanı Yusuf Rıza Gilani, dinci Leşker-i Tayyibe örgütü
liderlerinden Zeki-ür Rahman Lehvi ve Zerrar Şah’ın “sorgulanmak üzere gözaltına
alındıklarını” belirtti. “Hindistan istihbaratı bulgularını bize gönderirse ona göre soruşturma
yapacağız” diyen Gilani, Leşker-i Tayyibe’nin yasal kolu olarak görülen Cemaat-üd Dava
partisinin yasaklanıp yasaklanmayacağı konusunda bir şey söylemekten kaçındı.
23Hindistan polisi Pakistan’a, saldırılardan sorumlu tuttuğu 20 militanın adını vermişti. Hint
medyası ise, Mumbai saldırıları sırasında öldürülen 9 militan ve sağ yakalanan bir militan
dışında militanların da saldırılarda yer aldıklarını ve kaçtıklarını iddia etti.
Adını açıklamayan bir Hint yetkili Reuters’e yaptığı açıklamada, Pakistan’ın, Hindistan’ın
baskıları üzerine harekete geçtiğini vurgulayarak, “Bir göz boyama. Kaygılarımızı karşılayacak
bir eylem istiyoruz,” diye konuştu. Hindistan hükümeti, Pakistan istihbarat örgütünün dinci
militanlara göz yumduğunu, hatta bazı militanları eğittiğini öne sürüyordu.
Burada yeri gelmişken anımsatalım: Conn Hallinan’ın deyişiyle, “Mumbai saldırılarını
düzenleyen Leşker-i Tayyibe, Afganistan’da Sovyetler’e karşı faaliyet göstermesi için CIA
desteğiyle kuruldu”![44]
Özetle ‘Kuds ül Arabi’nin “başyazı”sında söylediği gibi, “Pakistan’da meydana gelen patlama,
ABD’nin terörle savaşının başarısızlığını gösteriyor. Bu savaş dünyayı daha tehlikeli bir yere
dönüştürdü.”[45]
Evet tüm bunları toparlarsak: “İslâmabad’ın merkezindeki Marriot Oteli’ni enkaza çeviren
bombalı saldırı, siyasi krizin ülkenin varlığını tehdit etmeye başladığını gösteriyor.
ABD terörizme karşı küresel savaş ilan ettiğinden bu yana Pakistan’ı yönetenler, ekonomik ve
siyasi politikalarıyla, ülkeyi kimsenin yardımı olmadan yıkabilecek beceriye sahip olduklarını
yeterince sergilemişlerdi. Şimdi birileri onlara yardım ediyor anlaşılan… Nükleer silahlara
sahip Pakistan dağılmaya başlarsa, bölgede bugün hayal bile edemeyeceğimiz riskler
oluşacak…
Bu koşullarda insan ilk anda, ‘ABD Pakistan yönetimini ülkede siyasi istikrarı sağlayacak
yönde, mali, siyasi, askeri olarak destekleyebilir, böylece nükleer silahların güvenliğini
pekiştirebilir, Pakistan halkının güvenini kazanarak Afganistan’da da Taliban’la sürdürdüğü
savaşta kendine güçlü bir destek bulabilir’ diye düşünüyor.
Ancak çok ilginç bir durum söz konusu… ABD’nin Pakistan politikası ülkedeki Amerikan
düşmanlığını körüklüyor, istikrarsızlığı arttırıyor, destek beklediği devleti, orduyu zayıflatıyor,
hatta karşısına alıyor. Dahası, Pakistan’da kendilerini kabaca ‘Taliban’ olarak adlandıran
radikal Müslüman grupların güçlenmesine, nüfus içindeki etkilerinin artmasına yol açıyor.
Örneğin, ABD, Pakistan ordusunun Hindistan’la toptan bir savaş olasılığına göre örgütlenmiş
olduğunu bile bile onu sınırdaki aşiretler bölgesinde Taliban’la ‘IV. Kuşak Savaşlar’
koşullarında savaşmaya zorluyor. Bu yüzden ordunun her operasyonu ‘sinek öldürmek içi
balyoz sallamaya’ benziyor. Sinek kaçıyor, sivil halk, sıradan askerler ölüyor, mal mülk tahrip
oluyor. Halkın devlete karşı tepkisi artıyor, bundan da Taliban yararlanıyor.
Diğer taraftan, Pakistan’da, Taliban’la ‘IV. Kuşak Savaşlar’ koşullarında karşılaşacak tek örgüt
ISI (istihbarat örgütü). Ancak hem ISI’da, hem de orduda şimdilerde komuta kademesine
gelmekte olan subaylar, Afganistan’da SSCB’ye karşı Taliban’ı yetiştirmiş, desteklemiş, bu
arada General Ziya ül Hak döneminde siyasal İslâmın etkisine açılmış kuşağa ait. Bu, hem
Taliban’la iç içe yaşamış ve yaşayan, Taliban’ı Hindistan’a karşı dengeleyici güç olarak
24kullanmak isteyen, hem de ABD’nin SSCB yenildikten sonra Afganistan’ı terk edip
gitmesinden kendine göre kimi dersler çıkarmış, ABD’ye karşı en iyimser deyimiyle
güvensizlik duyan bir kuşak.
Tam da bu ortamda, ABD devlet başkanı Bush Pakistan’ın sınır bölgelerini, Afganistan
savaşının bir uzantısı ilan edip askeri operasyonlara resmen izin verdiğini açıklayarak Pakistan
hükümetini, Genelkurmayını son derecede zor bir duruma düşürdü. Pakistan yönetici sınıfı
halkın gözünde kendi meşruiyetini savunabilmek için ABD’ye karşı tavır almak zorunda kaldı.
Başbakan ve Genelkurmay Başkanı, Pakistan’ın sınırlarını ne pahasına olursa olsun
koruyacaklarını açıkladılar. Bu tavır, Afganistan’a giden yolun NATO’ya kapatılmasına,
Pakistan ordusunun sınırı geçmeye çalışan ABD helikopterlerine ateş açmasına[46] kadar
vardı. Bu ortamda Devlet Başkanı Zerdari bile ABD yanlısı tutumundan taviz vermek zorunda
kaldı.
Başkan Zerdari’nin parlamentoda yaptığı döneminin ilk konuşmasında, ‘Hiçbir ülkenin,
terörizmle mücadele adına egemenliğimizi ve toprak bütünlüğümüzü ihlal etmesine izin
vermeyeceğiz’ sözleriyle ABD’ye bir ‘ültimatom’ vermesinden birkaç saat sonra Marriot
Oteli’ni havaya uçuran bomba, durumu ‘değiştirdi’. En az yüz kişinin ölümüne, yüzlercesinin
yaralanmasına neden olan patlama, Pakistan yönetiminin zihnini açtı. Pakistan yönetimi,
eyleme kimse sahip çıkmamış olmasına karşın hemen radikal Müslüman grupları hedef
gösterdi. Medya ‘Pakistan’ın 9/11’i’ başlıkları atarak terörizme karşı ulusal birlik çağrıları
yapmaya, başyazılar, terörizmle mücadelenin önemini, bu savaşın ABD olmadan
kazanılamayacağını vurgulamaya başladı.
Hangi Taliban grubu üstlenirse üstlensin bu bombadan sonra Pakistan yönetiminin, ABD ile
işbirliğini, örneğin ülkeye gelerek Pakistan Özel Güçler Karargâhı’na yerleşen 300 ABD
uzmanının varlığını[47] halkına açıklaması daha da kolaylaştı.
Ancak bölgeyi ve Pakistan’ın toplumsal dokusunu iyi bilen uzmanlar, bu işbirliğinin Pakistan’ı
yıkıma sürükleyeceğine inanıyor, ‘ABD’nin gerçek niyeti ne’ sorusuna cevap arıyorlar.
Tarık Ali’ye göre bu konuda iki teori var. Birincisi, ABD’nin Pakistan’da ülkenin nükleer
silahlarına el koymasını dünyanın gözünde haklı gösterecek düzeyde bir istikrarsızlık
yaratmaya çalışıyor. İkinci teoriye göre, NATO Avrupa-Atlantik bölgesinin ötesine geçerek
Asya’da Çin sınırına kadar uzanan kalıcı bir varlık oluşturmayı amaçlıyor. Bu, Pakistan,
Afganistan halkları, bölgedeki diğer ülkeler açısından kabul edilebilir bir durum
olmadığından, NATO bir güvenlik unsuru olarak varlığını meşrulaştırmak için tüm bölgede bir
sürekli savaş ve kargaşa ortamı yaratmayı amaçlıyor… Bu arada Pakistan’dan da birkaç küçük
devletçik yaratmak son derecede anlamlı görünüyor…”[48]
PAKİSTAN’DAN KARELER
Pakistan karelerinin ilki ekonomi. “Güvenlik sorunları yaşayan Pakistan şimdi de ekonomik
çöküşün eşiğinde. Bu nükleer ülkede ekonominin çökmesi aşırılıkçıları güçlendirir.”[49]
25Gerçekten de durum “berbat”: The International News gazetesinin editörünün kabul etmek
durumunda kaldığı gibi, sıcak parayla finanse edilen ithalatı körüklendi, büyük bir dış açık
sorunu yarattı.[50]
Diğer ekonomik göstergeler de iyi değil. Enflasyon yüzde 15 düzeyinde. Ancak yoksulların
temel gereksinimlerinden margarin, buğday, doğalgaz gibi mallarda yılık enflasyon yüzde 20-
30 arasında seyrediyor. 2008’in Haziran ayında yapılan bir kamuoyu yoklaması, halkın yüzde
86’sının günlük temel gereksinimlerini karşılamakta zorluk çektiğini, bunda da sivil hükümeti
suçladığını gösteriyordu.[51]
Öteki de geneldeki gericileşme! Örneğin Ömer Waraich’a göre, “Svat Vadisi’nde şeriat
yasasının kabul edilmesi ülkeyi daha büyük bir istikrarsızlığa sürüklüyor.
Bir zamanlar ‘Asya’nın İsviçre’si’ olan Pakistan’ın yeşil vadisindeki bir billboard’da,
‘Gülümseyin, Svat’tasınız’ yazıyor. Ancak 2 yılı aşkın süredir Svat, Taliban’ın oyun alanına
dönüşmüş durumda. Pakistan hükümetinin buradaki askeri operasyonlarını sona erdirme ve
Taliban’ın şeriat yasası uygulama talebini kabul etme kararının ardından, gülmek için en fazla
nedeni olanlar Taliban ve diğer İslâmcı gruplar.”[52]
Bir de yoğunlaşarak, yaygınlaşan baskılar söz konusu!
Örneğin Pakistan’da “mehdi” inancı yüzünden gayrimüslim sayılan Ahmediye Cemaati’nin
mensupları, ibadethanelerine “mescit”, kendilerine “Müslüman”, dinlerine “İslâm” deyip,
Kur’an ve ezan okumaya kalkışırsa üç yıl hapsi boyluyor. Sebep kabul edilen “küfür yasası”!
Ve kadın meselesi!
Pakistan’da kadınlara yönelik şiddetin en yaygın olanı tecavüz… Bu suçun giderek
yayılmasına neden olan faktörlerin başında, yakın tarihlere kadar tecavüz olaylarına şeriat
yasalarının uygulanması geliyor…
General Ziya Ül Hak’ın 1979 yılında aşırı dincileri hoşnut etmek amacıyla çıkardığı “Hudood
Ordinances” (Hudud Yasası) adı verilen yasa, tecavüzü dini bakımdan kadın adına bir utanç
olarak değerlendirip tecavüz eden bakımından suç olmaktan çıkaran bir anlayışa
dayanıyordu. Buna göre, tecavüze uğrayan bir kadın ömrü boyunca utanç içinde yaşamaya
mahkûm ediliyor; tecavüzü kanıtlamak için en az dört erkeğin tanıklığı gerekiyordu. Aksi
hâlde tecavüze uğradığını iddia eden kadın, zina yaptığını itiraf etmiş sayılarak ya hapse
atılıyordu ya da kırbaç ve recm cezası uygulanıyordu…
Öte yandan Pakistan hapishanelerinde bugün “Hudud Yasası” yüzünden binlerce kadın
yatıyor. Bunlar, hapishanedeki bütün kadın mahkûmların yüzde 80’ini oluşturuyor…[53]
26BÜYÜYEN İÇ SORU(N)LAR
Benazir Butto suikastıyla büyüyen iç soru(n)lar, görevinden ayrılmak zorunda bırakılan
Müşerref sonrasında da iyice giriftleşti…
Brüksel merkezli düşünce kuruluşu ‘Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya direktörü Robert
Templer, “Müşerref, artık bir istikrar etkeni değil, siyasi bir yük”;[54] ‘The Economist’,
“Müşerref’in gidişine Batı sevinmeli,”[55] derken; Saad Muhyu da ekliyordu: “İslâmabad’ın
krizi bitmedi.”[56]
Gerçekten de The Independent’ın, “Müşerref’in gidişi Pakistan’ı birleştiremeyecek,”[57] diye
betimlediği tabloda görünen odur ki, “Pakistan bir istikrarsızlık dönemine gidiyor ve
Müşerref’in gidişi bu gerçeği değiştirmeyecek. Zira İslâmi örgütler ve özellikle de Pakistan
Talibanı hızlı bir büyüme ve yükseliş döneminden geçiyor. Afganistan sınırına paralel bölgeler
dahil olmak üzere, ülkenin neredeyse bütün bölgelerini kontrolüne aldı. Peşaver, merkezi
hükümetin etkisinin kaybolması sonrası sadece ayrılmayı ilan etmeyi bekliyor.
Ekonomi de kötüleşiyor. Enflasyon oranı yüzde 25’e vardı ve yatırımcılar dışarıdaki güvenli
sığınaklara kaçmaya başladı. Pakistan Rupisi’nin Amerikan doları karşısındaki değeri en alt
seviyelere düştü. Ülke süratle meçhule doğru gidiyor. Kimse ilerleyen günlerde veya aylarda
neler yaşanacağını kestiremiyor.
Şartlar her ihtimale açık. En güçlü ihtimal yeni bir askeri darbe olabilir; iç ve bölgesel
bölünme de uzak ihtimal değil. Maalesef Pakistan demokrasisi ülkeyi çöküşten ve belirli
aralıklarla askerin kabzasına düşmekten koruyacak güçlü ve gerçekçi köklerden yoksun ve
kırılgan bir hâlde. Fakat bu kez kaos alternatif olabilir.”[58]
Özetle Pakistan’ın atom bombaları, ordusu ve kaderi artık eşinin başbakanlığında ihalelerden
aldığı komisyona atıfla ‘Bay Yüzde 10’ diye anılan Zerdari’ye “emanet”ken her şey çok daha
soru(n)lu…
Mazisi playboyluktan kabadayılığa uzanan Zerdari, Butto’nun başbakanlığı sırasında yaptığı
yolsuzluklar yüzünden iki kez girdiği hapiste siyasettekinden çok zaman geçirdi. Yolsuzluk
skandallarıyla lekelenen Butto için Lahor Üniversitesi’nden siyaset bilimci Resul Baş Reis,
Polonya’dan traktör, Fransa’dan savaş uçağı alımında komisyonları cebe indirdiği bu ülkeler
tarafından Pakistan’a resmen belgelenmiş ‘Bay Yüzde 10’un başkanlığı için “Bu Pakistan için
çok utanç verici” dedi.
“Kaos alternatif olabilir,” diye nitelenen Pakistan’da tehlike(ler) büyüyor!
ABD’de bir komisyon raporu, “Pakistan kaynaklı kitle imha silahlarıyla ABD’ye saldırı
yapılabilir. Pakistan’ın nükleer silahları güvenliğe alınmalı,” derken; ‘The Boston Globe’,
“İslâmi militanlar güçleniyor,”[59] saptamasının altını çiziyor!
Ayrıca da Washington, yeni Pakistan başbakanının İslâmcılara ılımlı tavrına temkinli
yaklaşıyor. ABD, Yusuf Rıza Gilani başkanlığındaki yeni hükümetin radikal İslâmcılarla ve
aşiret liderleriyle uzlaşma çizgisi izlemesinden endişeli olduğu belirtiyor.
27Ancak burada “radikal İslâm meselesi”ne ilişkin olarak bir hatırlatma ihtiyacı söz konusu: “Le
Monde’dan Frederic Bobin’in[60] altını çizdiği gibi radikal İslâm Pakistan’a gökten zembille
inmedi, on yıllar boyunca, devlet politikaları, görünüşte seküler politikacılar sayesinde
yeşerdi ve güçlendi.
Bu sürecin üç boyutu vardı. Birincisi, Pakistan toplumu, Pencabi, Sindi, Beluci, Peştun etnik
gruplarından ve Hindistan’dan gelen göçmenlerden oluşuyor. Pakistan devletini kuranlar,
Müslüman dinini bu etnik grup aidiyetlerini bir arada tutacak çimento, bir üst kimlik olarak
gördüler.
İkincisi, seküler, Batı yanlısı politikacılar, İslâmın ılımlı olarak gördükleri kesimleriyle işbirliği
yaparak radikal unsurları tecrit etmeyi, gelişmelerini durdurmayı amaçladılar. Ancak bu
uzlaşma çabaları, giderek İslâmi dünya görüşünün devlette yerleşmesine, toplumda
meşruiyetinin güçlenmesine, sonunda şeriat yasalarının kabul edilmeye başlanmasına kadar
vardı. Ziya ül Hak döneminde orduyu da etkisi altına aldı.
Üçüncü boyut da soğuk savaş iklimiyle ilgili. ABD Afganistan’da SSCB işgaline karşı radikal
İslâmı güçlendirdi ve Taliban’ın oluşmasına yardım ederken Pakistan’ın sınır eyaletlerini üs
olarak kullandı, bugünkü medrese sistemi ve radikal İslâmın altyapısı o zaman oluştu. Bu
politika Pakistan seçkinlerinin Afganistan’da bir ‘ stratejik derinlik’ oluşturma amacına da
uygundu. Gerçekten de Benazir’in hükümeti döneminde (1993-1996) İçişleri Bakanı
Nasirullah Babar’ın politikalarından, Taliban büyük ölçüde yararlanarak güçlendi. Bugün
Pakistan’ı yıkıma doğru sürükleyen krizin nedenleri arasında, siyasal İslâmla uzlaşma çabaları
da yatıyor…”[61]
Devamla durumun giriftleştiği Pakistan’da kriketçilere saldırı da tüm bunları artısı oluyor…
Bilindiği gibi Pakistan’ın Lahor kentinde, Sri Lanka ulusal kriket takımı üyelerini taşıyan bir
araca silahlı kişilerce düzenlenen saldırıda 6’sı polis, 2’si sivil 8 kişi öldü, takımın çalıştırıcısı ve
menajeriyle 6 oyuncusu yaralandı.
6’sı polis 8 kişinin öldüğü saldırıyı düzenleyenlerin eğitimli teröristler olduğuna dikkat çeken
Pencap Eyaleti Valisi Tasir, eylemin Mumbai’deki saldırılarla aynı özellikleri taşıdığını söyledi.
Pakistan’da 3 Mart 2009’da Sri Lanka kriket takımına düzenlenen ve 7 kişinin ölümüne yol
açan saldırıyla ilgili olarak bazı şüpheliler gözaltına alınırken, Pakistan İçişleri Bakanı olayın
ardından yaptığı açıklamada “savaştayız” dedi. Saldırının Pakistan istihbarat servisleri
tarafından haber verildiği ancak uyarıların dikkate alınmadığı iddia edildi.
Pakistanlı yetkililer, Lahor’daki saldırının, Mumbai saldırılarını düzenleyen İslâmcı Leşkeri
Tayyibe örgütünün işi olabileceğini belirttiler.
Devlet Bakanı Serdar Nebil Ahmed Gabol ise saldırının 26 Kasım 2008’de Hindistan’ın
Mumbai kentinde düzenlenen terör saldırılarına tepki amacıyla düzenlendiğini ileri sürdü.
Saldırıyı düzenleyen teröristlerin Hindistan sınırından geçerek Pakistan’a girdiklerini gösteren
delillere sahip olduklarını belirten Gabol, “Bu, Pakistan’ı karalamaya yönelik bir komplodur.
Hindistan tarafından Pakistan’a savaş açıldığının ilanıdır,” dedi.
28Ve nihayet Tarık Ali’nin ifadesiyle, “Kriketin din gibi görüldüğü Pakistan’da Sri Lanka kriket
takımına düzenlenen saldırının amacı açık: Afganistan’da asker artırıp kuzeybatı Pakistan’ı da
karıştıran ABD’ye, Pakistan’ın kontrol edilemez olduğunu göstermek”![62]
PAKİSTAN, “YENİ IRAK” MI OLACAK?
Şimdi bölgesel plandaki gelişmeler ile dikilen soru(n): Pakistan, “yeni Irak” mı olacaktır?
Pakistan’ın durum, bu soru(n) üzerinde yoğunlaşmayı “olmazsa olmaz” kılmaktadır!
Çünkü Centcom Başdanışmanı David Kilcullen’in, “Pakistan 6 ay içinde yıkılabilir”;[63]
Thomas L. Friedman’ın, “Pakistan toplumu imha olabilir”;[64] Ahmed Amrabi’nin, “Hindistan
ve ABD’nin Batı Asya’daki ‘terörle savaşına’ katılmak isteyen Zerdari halkını kendisinden
uzaklaştırarak büyük bir maceraya atılıyor”;[65] Bahadır Selim Dilek’in, “Demokrasi mi
diktatörlük mü? Aşırılık mı, ılımlılık mı?” dedikleri vahim tabloda Nuray Mert de durumu
şöyle özetliyor: “Pakistan’da demokrasi mücadelesinin çok ötesinde bölgesel bir
mücadelenin kanlı kavgası veriliyor”!
“Durum vahim” dedim… Bu “abartı” değil, “somut”!
Cavid Veliev’in, “Nükleer güce sahip tek Müslüman ülke olan ve bulunduğu bölge nedeniyle
yüzyılımızda yaşamsal önem taşıyor,”[66] diye tanımladığı coğrafyaya ilişkin olarak; ‘The New
York Times’, “ABD, Pakistan’ın daha da karışmasına tahammül edemez,”[67] diyor…
11 Eylül’ün ardından başlatılan Afganistan saldırısıyla birlikte Pakistan’ın konumu önem
kazandı.
Kolay mı? Pakistan belki de dünyanın en sıkıntılı coğrafyasında bulunuyor. Özellikle XXI.
yüzyılın küresel enerji rekabeti göz önüne alındığında Pakistan’ın Avrasya’dan açık denizlere
yönelik geçiş ülkesi konumunda bulunması, ülkenin jeostratejik önemini daha da arttırıyor.
Pakistan İran ile 909, Çin ile 580 ve Hindistan ile de 2 bin 240 kilometre sınıra sahip…
İçinde bulunduğu coğrafya Pakistan’ın şansı olduğu kadar şanssızlığı da… Afganistan ile
Pakistan arasındaki 2 bin 560 kilometrelik sınır adeta ülkenin kanayan yarası. Denetimi
neredeyse olanaksız olan bu sınır boyunca yerel aşiretler bulunuyor. Bu bölgeye federal
olarak yönetilen aşiretler bölgesinin İngilizce olarak kısaltılmışı FATA (Federally Administered
Tribal Areas) adı verilmiş. 2000 yılı tahminlerine göre bu bölgede 3 milyon 341 bin 070 kişi
yaşıyor. Bu toplam Pakistan nüfusunun yüzde 2’si demek…
Pakistan’ın 1992-1996 yılları arasında Ankara Büyükelçiliği görevini üstlenmiş olan İnam Ül
Hak’a göre uyuşturucu ticaretinden kazanılan kara para Afganistan -Pakistan sınırı boyunca
yerleşmiş olan aşiretler arasında da paylaştırılıyor. Uyuşturucu ticaretinden kazanılan paranın
4 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor…
29Bunların yanında Pakistan, sınırdaş olduğu ülkelerden sadece Çin’in “yakın dostu”; ABD’nin
ise “stratejik müttefiki”… Bunun dışında herkesle soru(n)lu bir coğrafya…
Pakistan içinde bulunduğu bütün zorluklara karşın gerek Avrasya coğrafyasında gerek alt kıta
olarak tabir edilen İran-Çin ekseninde önemli bir bölgesel aktör konumunda. Pakistan
sınırdaş olduğu ülkelerden sadece Çin ile “stratejik boyutta” işbirliği yapıyor. Aslında Pakistan
ve Çin ilişkileri, gerek bölgesel gerekse küresel anlamda büyük önem taşıyor.Sovyetler
Birliği’nin çökmesinin ardından ABD’nin tek süper güç olarak küresel alanda politika
yürütmeye başlaması ile birlikte Avrasya coğrafyasındaki güçlü ülkelerin kendi aralarında
işbirliği arayışı başladı. Ancak bu işbirliği arayışları özellikle Washington yönetiminin küresel
politikalarının yeniden şekillendiği 11 Eylül saldırılarının ardından hız kazandı.
Bu bağlamda Pakistan 11 Eylül’ün ardından hem terörün hem de ABD’nin hedefi durumuna
gelirken; Pakistan yönetiminin, ABD’nin El Kaide ve Taliban ile mücadele için aktardığı
milyarlarca dolarlık askeri yardımı, başka alanlarda kullandığı ortaya çıktı.
İslâmabad ve Washington’daki ABD’li yetkililerin The New York Times’a yaptığı açıklamalara
göre, 5 milyar dolardan fazla askeri yardımın büyük bölümü, Afganistan sınırındaki
eyaletlerde dinci militanlarla savaşan Pakistan ordu birliklerine aktarılmak yerine, Hindistan
ile silahlanma yarışına harcandı veya hükümet bütçesine kaydırıldı. Ayrıca Pakistan
ordusunun, ABD’den karşılığını alacağı akaryakıt ve askeri teçhizat giderlerini olduğundan
daha kabarık gösterdiği belirtildi.
Yani ABD ile “soru(n)lar”ı bir de “sınırları ihlal”le katlanan Pakistan’ın Devlet Başkanı Asıf Ali
Zerdari, Afganistan’daki Amerikan ordusuna bağlı birliklerle Pakistan sınır muhafızları
arasında karşılıklı uyarı ateşi açılmasından bir gün sonra BM Genel Kurulu’nda yaptığı
konuşmada, “hiçbir ülkenin, topraklarında askeri operasyonlar yapmasına izin
vermeyeceklerini” vurguladı.
ABD ordu sözcülerinden Tuğamiral Gregory Smith, sınırın iki kilometre Afganistan tarafında
devriye görevi yapan kara birliklerine eşlik eden helikopterlere Pakistan sınır muhafızları
tarafından ateş açıldığını ve bunun üzerine kara birliklerinin ateşe karşılık verdiğini söyledi. 5
dakika kadar süren karşılıklı ateşte iki tarafın da isabet almadığını belirten Smith, benzer
olayların yaşanmaması için Pakistan ordusuyla birlikte çalışacaklarını kaydetti.
Evet, İngiltere’deki terör saldırılarının yüzde 75’inin Pakistan’daki El Kaide militanlarından
kaynaklandığını söyleyerek, bu ülkeden “söz değil eylem” beklediklerini vurgulayan İngiltere
Başbakanı Gordon Brown’un, Pakistan’a terörizmle mücadele için 9 milyon dolarlık yardımda
bulunacaklarını açıklayıp, “Afganistan dağlarından İngiltere sokaklarına uzanan terör zincirini
kırmalıyız,” dediği koordinatlarda bir kez daha altını çizelim: “Bu savaş, ABD liderliğindeki
Batılı güçlerle yeni mevziler edinmek için Kâbil’den çıkan Taliban arasında yedi yıldır sürüyor.
Fakat Amerikan askeri yönetimi son olarak, savaşın ağırlığını Afgan topraklarından sınır
ötesine, özellikle de Pakistan’ın Afganistan sınırındaki aşiret bölgesine taşıdı. Aşiret
bölgesinde ve özellikle de Veziristan’da, tepki olarak Amerikan güçlerine karşı savaşmak için
‘Pakistan Taliban’ı denilen yeni bir örgüt çıktı. Şu an itibariyle genel tablo nihai kaos olarak
görünüyor.”[68]
30Durum çok vahim çünkü… “Nükleer Pakistan’ın topyekûn bir çöküş yaşayarak Somalileşmesi
dünyanın kaldırabileceği türden bir yük değil,”[69] diyen Gassan Şerbel bütünüyle haklı…
“Çünkü”; “Pakistan’ın silahlı karmaşanın yayıldığı başarısız bir devlete dönüşmesi uzak ihtimal
değil. Çünkü ülke ABD’nin başarısız politikasının bedelini ödüyor,”[70] diyor ‘Kuds ül Arabi’
meselenin özünü özetleyerek!
8 Nisan 2009 11:36:48, Ankara.
N O T L A R
[1] Arthur Schopenhauer, Hukuk, Ahlâk ve Siyaset Üzerine, Çev: Ahmet Aydoğan, Say Yay.,
2009.
[2] Noah Feldman, “Obama Şimdilik Bush’un İzinde”, The New York Times, 19 Mart 2009.
[3] David S. Broder, “Obama Sustu, Lobiler Konuştu, ABD Kaybetti…”, The Washington Post,
12 Mart 2009.
[4] Kaynak: Rheinischer Merkur, No:3, 15 Ocak 2009. http://www.rheinisc her-merkur.
de/index. php?id=32125
[5] Adrian Hamilton, “Obama’nın İşi Destekçilerinin Sandığından Zor”, The Independent, 12
Mart 2009.
[6] Ceyda Karan, “ABD Dış Siyasetinde Çin, Rusya, İran Dönüşümü”, Radikal, 9 Mart 2009,
s.11.
[7] Ceyda Karan, “Obama’nın ‘Büyük Oyun’u…”, Radikal, 2 Mart 2009, s.11.
[8] Simon Jenkins, “Afganistan’ın Vietnam’dan Farkı Yok”, The Guardian, 25 Mart 2009.
[9] Halil El Enani, “Obama’nın Afganistan’daki Tek Kurtuluşu Kaçış”, Vatan, 25 Mart 2009.
[10] Hüseyin Baş, “Obama’nın Yeni Afgan Stratejisi”, Cumhuriyet, 30 Mart 2009, s.10.
[11] Mete Çubukçu, “… ‘Büyük Oyun’daki Küçük Rol”, Radikal İki, 14 Aralık 2008, s.5.
[12] Abdulbari Atwan, “ABD Afganistan’ı Irak’a Benzeterek Büyük Kumar Oynuyor”, Kuds ül
Arabi, 20 Ağustos 2009.
[13] Stephen M. Walt, “Afganistan Bataklığı Derinleşiyor”, Foreign Policy, 18 Şubat 2009.
[14] “Afganistan’da NATO ve Obama İçin Karar Anı”, The Guardian, 16 Mart 2009.
[15] Hüseyin Baş, “ABD, Afganistan ya da ‘Barış Karşılığında Şeriat Modeli’”, Cumhuriyet, 2
Mart 2009, s.10.
[16] İlyas Harfuş, “Taliban’ın Ilımlı Unsuru Yok”, Al Hayat, 11 Mart 2009.
[17] James Jeffrey, “Artık ‘Ilımlı İslâm’ Demiyoruz”, Sabah, 28 Mart 2009, s.24-25.
[18] Murat Yetkin, “Obama’nın Afganistan/Ermeni Soykırımı Denklemi”, Radikal, 4 Nisan
2009, s.10.
[19] Ali Şahin, “ABD, Afganistan’da Türk Kartını Oynuyor”, Taraf, 3 Nisan 2009, s.16.
[21] Haluk Gerger, “Obama Ne Dedi, Ne İstedi, Ne Olacak?”, BİA Haber Merkezi, 6 Nisan
2009.
[22] “Yoksulluk Afganlara Evlat Sattırıyor”, Radikal, 24 Aralık 2008, s.9.
[23] Kaynak: Birleşmiş Milletler İnsani İlişkiler Koordinasyon Ofisi’ne bağlı IRIN -Integrated
Regional Information Networks-Bölgesel Bilgi Ağı Birimi- ve BM Küresel Kadın Fonu.
[24] “Kanada: Taliban’la Başa çıkılmaz”, Günlük, 3 Mart 2009, s.13.
[25] Immanuel Wallerstein, “Af-Pak: Obama’nın Savaşı”, Günlük, 5 Nisan 2009, s.12.
Obama’nın “Büyük Oyun”u veya saldırının “yönü”!
Temel Demirer,  www.mavidefter.org
31[26] Ali Şahin, “ABD, Afganistan’da Türk Kartını Oynuyor”, Taraf, 3 Nisan 2009, s.16.
[27] Nuray Mert, “Pakistan’da Demokrasi”, Radikal, 19 Mart 2009, s.10.
[28] Gideon Rachman, “Obama’nın Kılavuzu Aretha Franklin”, Financial Times, 9 Mart 2009.
[29] Hüseyin Baş, “Pakistan’ın ‘Ateşle Oyunu’!”, Cumhuriyet, 23 Şubat 2009, s.8.
[30] Fatima Butto, “Pakistan’ın İslâm’dan Anladığı Bu Değil”, The Guardian, 9 Mart 2009.
[31] Murat Yetkin, “Din Üzerinden Siyasetin Sonu”, Radikal, 29 Aralık 2007, s.8.
[32] Tarık Ali, “Butto, Katmerli Trajedinin Son Kurbanı”, The Guardian, 28 Aralık 2007.
[33] Robert Fisk, “Butto’yu Kimin Öldürdüğü Gayet Açık”, Counterpunch, 31 Aralık 2007.
[34] Ahmed Amrabi, “Suikasttan Kârlı Çıksa da Suçlu Müşerref Değil”, Beyan, 30 Aralık 2007.
[35] Gassan Şerbel, “Seçim Değil İntihar Programı”, Hayat, 28 Aralık 2007.
[36] Nilgün Cerrahoğlu, “Benazir…”, Cumhuriyet, 29 Aralık 2007, s.17.
[37] Tarık Ali, “Butto’nun Mirası Feodal Maskaralık…”, The Independent, 31 Aralık 2007.
[38] Peter Preston, The Guardian, 8 Eylül 2008.
[39] Ergin Yıldızoğlu, “Pakistan’da Yeni’ Dönem (Çürüme ve Çözülme)”, Cumhuriyet, 10 Eylül
2008, s.4.
[40] “Saldırının Sorumlusu ABD”, Evrensel, 24 Eylül 2008, s.10.
[41]  “Pakistan ve Hindistan İslâmcı Tuzağına Düşmesin”, The Washington Post, 29 Kasım
2008.
[42]  “Pakistan’a Karşı Ortak Girişim Gerek”, The Times of India, 1 Aralık 2008.
[42]  “Zerdari’nin Ne Yapacağı Açık”, The Washington Post, 22 Aralık 2008.
[43]  Yasir Saad, “Pakistan’a Haksızlık Edildi”, Vatan, 4 Aralık 2008.
[44] Conn Hallinan, “ABD Elini Güney Asya’dan Çeksin”, Counterpunch, 17 Aralık 2008.
[45] “Terörle Savaş Geri Tepiyor”, Kuds ül Arabi, 22 Eylül 2008.
[46] Washington Post, 16 Eylül 2008.
[47] The Asia Times, 23 Eylül 2008.
[48] Ergin Yıldızoğlu, “Pakistan Uçuruma İtiliyor?”, Cumhuriyet, 24 Eylül 2008, s.4.
[49] “Pakistan’ın İşi İyice Zorlaştı”, The Independent, 23 Ekim 2008.
[50] The International News, 18 Ağustos 2008.
[51] Ergin Yıldızoğlu, “Pakistan’da Yeni’ Dönem”, Cumhuriyet, 20 Ağustos 2008, s.4.
[52] Ömer Waraich, “Pakistan’ın Geleceği Belirsiz”, The Time, 24 Şubat 2009.
[53] Zülal Kardelen, “Tecavüze Dava İçin XXI. Yüzyılı Beklediler”, Cumhuriyet, 27 Şubat 2009,
s.7.
[54] “Müşerref ABD’ye Yük”, Cumhuriyet, 4 Ocak 2008, s.10.
[55] “Müşerref’in Gidişine Batı da Sevinmeli”, The Economist, 21 Ağustos 2008.
[56] Saad Muhyu, “İslâmabad’ın Krizi Bitmedi”, Haliç, 19 Ağustos 2008.
[57] “Müşerref’in Gidişi Pakistan’ı Birleştiremeyecek”, The Independent, 17 Ağustos 2008.
[58] “Müşerref’in Ardından Yaşanacak Kaostan Çözüm Çıkabilir”, Kuds ül Arabi, 19 Ağustos
2008.
[59] “Pakistan’ı Kaybetmek Gibi Bir Lüksümüz Yok”, The Boston Globe, 19 Ağustos 2008.
[60] Frederic Bobin, “Le Pakistan, Crise Multiform”, Le Monde, 29 Aralık 2007.
[61] Ergin Yıldızoğlu, “Pakistan’da Demokrasi ve Diğer Fanteziler”, Cumhuriyet, 2 Ocak 2008,
s.4.
[62] Tarık Ali, “ABD ve Zerdari Pakistanlı Aşırılıkçıları Güçlendirdi”, The Guardian, 3 Mart
2009.
Obama’nın “Büyük Oyun”u veya saldırının “yönü”!
Temel Demirer,  www.mavidefter.org
32[63] “Centcom Başdanışmanı David Kilcullen: Pakistan 6 Ay İçinde Yıkılabilir”, Birgün, 24 Mart
2009, s.10.
[64] Thomas L. Friedman, “Terörün Yanıtı Pakistan Halkında”, The New York Times, 3 Aralık
2008.
[65] Ahmed Amrabi, “… ‘Şeytanla Koalisyon’ Zerdari’ye Pahalıya Patlar”, Vatan, 31 Mart
2009.
[66] Cavid Veliev, “Pakistan’da Sivil Siyasetin Sonu”, Cumhuriyet Strateji, Yıl:4, No:184, 7
Ocak 2008, s.12-13.
[67] “ABD Müşerref’e Desteğini Gözden Geçirmeli”, The New York Times, 28 Aralık 2007.
[68] “Zerdari ABD’yle Seçim Öncesi Anlaştı”, Beyan, 29 Eylül 2008.
[69] Gassan Şerbel, “Pakistan’ın ‘Somalileşmesi’ Cehennem Senaryosu”, Hayat, 1 Aralık 2008.
[70] “Pakistan ABD’yle İttifakın Bedelini Ödüyor”, Kuds ül Arabi, 28 Aralık 2007.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s