NOBEL’Lİ (SAĞCI) BİR BALON: MARIO VARGAS LLOSA[*]



“Dalkavukluktan sakınınız,
çünkü o insanı boş kaşıkla besler.”[1]


Mario Vargas Llosa’ya ilişkin yazacaklarım, ne Onu ne de neo-liberal hayranlarını (daha doğrusu dalkavuklarını) memnun edecek nitelikte; ama bundan başkasını yapabilmem mümkün değil; hem de Llosa’ya ilişkin olarak, dalkavuklarınca – hak etmediğine inandığım- bu kadar patırtı koparılmışken…
Nermi Uygur’un “Gerçekler gürültü patırtı sevmez,” uyarısını göz ardı etmeden Nobel’li (sağcı) balon Llosa’ya ilişkin bir çok şeyin altını çize çize anımsatmak hem yararlı, hem bir o kadar da gerekli.
Kolay mı? Serkan Özkaya’nın da, “Modern zamanların sanat yapıtlarında ‘işlev’ yoktur. Gündelik yaşamımızdan basit bir nesne, bir sanatçının buna ‘Bu bir sanat eseridir’ demesiyle müzeden müzeye sürüklenebiliyor. Sanat artık ‘işlevi olmayan şey’. Bir yanda sosyal hayattaki işlevsizliği ile örtüştürülen ‘sanat’ yapıtı var,” diye işaret ettiği bir zırva(lama) kesitinden geçerken, olguları gerçek adı veya niteliği ile anmanın/ anımsatmanın önemi, “olmazsa olmaz”…
Bunun neden böyle olduğunu; “Orhan Pamuk’un 2006 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmasından önce ve sonra, Mario Vargas Llosa’nın Nobel kazanmasını çok istemiştim. Çok sevindim.
Mario Vargas Llosa ile kendisinin hiç haberdar olmadığı, ilginç yol kesişmelerimin ve gözlem ortaklığımın farkında olduğum için. Dolayısıyla bu hayli ‘şahsi’ bir yazı olacak.
15 Aralık 2001 tarihindeki köşe yazımda (Yeni Şafak), kendisiyle ‘aynı dalga boyunda olduğumu’ ilan etmiştim…
Mario Vargas Llosa ile ‘aynı dalga boyu’nu paylaşmamızdan keyif duydum. Hiç kıskanmadım. Kıskanacak hâlim yoktu. Nobel adayı filan değildim. O ise hep Nobel adayıydı. Üstelik benim anadilim, evrensel ifade gücünü, Orhan Pamuk üzerinden 2006 Nobel Edebiyat Ödülü ile kanıtlamıştı.
Orhan’dan gayri Nobel kazanmasını en çok istediğim kalemdi Mario (herhâlde ona da küçük ismiyle hitap edebilirim).
Tebrikler Mario (Vargas Llosa)…” diyen sicili “malum” liberallerden Cengiz Çandar’ın satırları yeterince açıklamıyor mu?
Evet, Nobel’li bir “serbest piyasa” aşığıdır sözünü edeceğimiz…
* * * * *
(Perulu) yazar Mario Vargas Llosa’nın, Nobel’i kazanmasının İspanyolcanın en önemli zaferlerinden biri olduğunu söylemesindeki “abartı”yı bir kenara bırakın; İspanyolcanın bu tür bir “zafer”e muhtaç olup/ olmadığına hemen karar vermeyin; en azından bu yazının sonuna dek…
Peru’nun Arequipa kasabasında 28 Mart 1936’da doğan Mario Vargas Llosa, anne babasının boşanmasından sonra, dedesi ve büyükannesiyle büyüdü.
Llosa, dedesinin konsolos olarak görev yaptığı Cochabamba’da yetişti.
Çocukluğunu Bolivya ve Kuzey Peru’da geçiren Llosa, Peru’nun başkenti Lima’da hukuk ve edebiyat bilimleri öğrenimine başladı ve bu dönemde diktatör Manuel Odria’ya karşı bir öğrenci direniş grubuna dahil oldu.
Lima’daki askerî bir okuldan mezun oldu. Lima San Marcos Üniversitesi’nde edebiyat eğitimi gördü. Daha sonra Madrid’de doktora bursu alan Llosa, İspanya’da Madrid Üniversitesi’nde doktora yaptı.
1958 yılından 1974’te ülkesine dönünceye kadar Avrupa’da yaşadı.
Yayınlanan ilk eseri 1952’de basılan ‘İnkanın Kaçışı’ adlı oyundu. Ardından çeşitli dergilerde öyküleri yayınlandı. Gazetecilik ve televizyonculuk yaptı. ‘Cuadernos de Composiction’ ile ‘Literatura’ dergilerinin yayın kadrosunda yer aldı. 1959-1966 arasında Paris’te yaşadı. İlk romanı ‘Kent ve Köpekler’ 1963’de yayınlandığında büyük ilgi gördü ve birçok dile çevrildi.
1959’da dil öğretmeni ve Agence France-Presse’te gazeteci olarak çalıştığı Paris’e taşındı. Llosa, ABD, Latin Amerika ve Avrupa’da birçok üniversitede ders verdi.
Llosa önce gazeteci olarak çalıştı. 1967-74 yılları arasında Londra Üniversitesi’nde edebiyat profesörlüğü yaptı.
1976’da Uluslararası Yazarlar Birliği PEN’in genel başkanlığına seçildi. 60’lı yıllarda solcu eğilimlerine mesafeli durmaya başladı.
Üç yıl Londra’da yaşadı. 1969’da ABD’de Washington Üniversitesi’nde ders verdi. 1970’te Barselona’ya yerleşti. 1974’te Lima’ya döndü.
80’li yıllarda siyasete atıldı ve liberal piyasa yanlısı görüşleriyle şaşırttı.
“Demokratik Cephe”nin adayı olarak 1990’da, Peru Devlet Başkanlığı’na aday oldu fakat seçimi ikinci oylamada Alberto Fujimori’ye karşı kaybetti.
Bunun üzerine İspanya’ya taşınan Llosa, 1994’te İspanya Akademisi’ne seçilen ilk Latin Amerikalı yazar oldu.
Llosa, 1960’lı yıllarda, zamanda ileri geri giden ve anlatıcıları değiştiren tekniğiyle Latin Amerika Edebiyatı’nın figürleri arasında kendine yer buldu.
Komedi, erotizm, tarihi roman ve edebiyat eleştirisinin de aralarında bulunduğu birçok türde eser veren Llosa, Küba Devrimi’ne destek vermiş, ancak 1970’li yıllarda Castro’dan desteğini çekmişti.
“Serbest piyasa” demokrasisine inancını ifade eden Llosa, isyancı halk hareketlerine, gerilla direnişlerine karşı da açık tavır aldı. Birçok arkadaşı Llosa’nın geçirdiği bu dönüşüme tepki gösterip, onunla yollarını ayırdı.[2]
Peru, yüksek enflasyon ve gerillalar ile “mücadele” ederken Llosa, merkez sağın adayı olarak devlet başkanlığına aday olup, zengin muhafazakârlara cazip gelen, ancak yoksulları kaygılandıran bütçe kısıtlamaları ve “serbest piyasa”yı destekleyen ekonomi vaatlerinde bulundu.
Ama seçimi Alberto Fujimori’ye karşı kaybetti; bunun üzerine de İspanya vatandaşlığına geçerek, birçok Peruluyu hayal kırıklığına uğrattı.
Denilebilir ki Llosa’nın yaşantısını şekillendiren üç farklı şehir var: İlki Peru’nun başkenti, 1936’da dünyaya geldiği ve çocukluğuyla edebiyatçı olma hayalleri kurduğu ilkgençliğini geçirdiği Lima; ikincisi 1960’da genç, Jean-Paul Sartre hayranı varoluşçu ve devrimci bir öğrenciyken gidip ilk romanını yayımladığı Paris; üçüncüsü de 1980’lerden itibaren değişen siyasi görüşleri ve Margaret Thatcher’ın iktisadi-siyasi ajandasını benimseyişiyle daha çok yakınlaştığı ve nihayet yaşamaya başladığı Londra…
Bu üç kent, Onun yaşamındaki başkalaşımın da özeti gibidir…
Şimdilerde hayatı Madrid, New York ve (yılda üç ay gittiği) Lima arasında bölünen yazar İsveç’te ikamet ediyor…
2010 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık bulunan ve başka büyük uluslararası ödüllere de sahip olan Llosa’ya, Alman Yayıncılar Birliği de 1996 yılında Barış Ödülü vermişti.
Madrid’de yayınlanan ‘El Pais’ gazetesinde köşe yazarlığı da yapan Llosa, siyasetin edebiyatın bir parçası olması gerektiğini belirtip, yine de yazı yazarken siyasetin ikinci plana düştüğü vurgusuyla, “Ben öncelikle bir yazarım. Eğer hatırlanacaksam yazılarımla, yarattıklarımla anılmak isterim. Buna karşılık ben aynı zamanda bir vatandaşım. Siyasetle ilgili görüşlerim var. Bu da sadece yazarların değil herkesin taşıyacağı ahlâki bir sorumluluk,” diyordu; 2010 yılında Princeton Üniversitesi’nde roman tekniği üzerine dersler vermeye başlayan Llosa, 1986’da Asturias ve 1994’te Cervantes edebiyat ödüllerini almıştı.
Llosa’ya uluslararası tanınırlığı getiren romanı ise 1966’da yayımladığı ve Peru Askerî Akademisi’nde yaşadıklarını anlattığı ‘Kent ve Köpekler’ romanıydı; büyük bir tartışmaya neden olan kitabın kopyaları askerî akademiden subaylar tarafından halkın gözü önünde yakılmıştı.
Evet, Ona ilişkin “Kimdir?” sorusuna verilebilecek yanıt(lar) bunlar; ama bu kadarla da “sınırlı” değil…
Kanımca Llosa’nın sağcı, “serbest piyasa”cı yanı; yani William Shakespeare’in, “Duymadığı bir acıyı duyar görünmek işten değildir ikiyüzlü bir insan için…” veya François de la Rochefoucauld’nun, “Kendimizi başkalarından gizlemeye o kadar alışmışızdır ki, sonunda kendimizi kendimizden de gizlemeye başlarız,” sözleriyle betimlenmesi mümkün olan insan(lık) karşıtı duruşu biraz daha deşifre edilmeli…
* * * * *
Miraç Zeynep Özkartal’ın, “Sol görüşlü bir geçmişin ardından muhafazakârlığa yöneldi,” saptamasıyla “başkalaşımı”nın altını çizdiği Llosa, önceleri “toplumcu” bakış açısıyla yazdığı romanlarla uluslararası alanda adını duyurmuştu; ‘Kahramanın Zamanı’nda görülen sosyalist tavır, zamanla “ılımlı bir hâl” alırken; giderek de yok olacaktır…
“Başkalaşımı” ardından “Şimdiki zamanın düşsel bir geleceğe kurban edilmesini eleştirmek” adına; “Özgürlüklerin ayaklar altına alınması”na, “Sosyalizm ve planlı ekonomiye ilişkin efsaneleşmiş teoriler”e şiddetle karşı çıkan Llosa’nın “maruzatları”nı, ‘The Wall Street Journal’dan Emily Parker sıralarken;[3] bu “sayıklama”da neo-liberalizm ile “anarşizm”in absürd bulamacını buluyorsunuz!
Ayrıca Ona ilişkin olarak ‘Taraf’çı Yasemin Çongar, “1990’daki başkanlık seçimlerini kazansa ve kendisine şiar edindiği ‘daha adaletli bir kapitalist kalkınma ve tam demokrasi’ anlayışıyla beş yıl Peru’yu yönetseydi, bir zamanlar İnka İmparatorluğu’nun kalbi olan ve ruhu, And Dağları, tropik ormanlar ve Pasifik dalgalarıyla kutsanmış otuz milyon nüfuslu bu Latin Amerika ülkesi şimdi ne durumda olurdu tam bilemiyorum,” satırlarıyla Llosa’yı “aklama”ya kalkışsa da “kazın ayağı” hiç de öyle değil…
Çünkü “Latin Amerika’da iktidar yapılarına ışık tuttuğu” gerekçesiyle Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Llosa’nın, Amerika kıtasındaki özgürlükçü hareketlerle arasında mesafe koyması, Chávez, Castro ve Ekvador’da darbeye maruz kalan Correa’ya ilişkin eleştirileri “es” geçilip, görmezden gelindi hep…
Oysa Peru’da neo-liberal politikaların savunucusu olan, ABD’nin “arka bahçesi”ndeki halkçı değişimi kuşkuyla karşılayan Llosa ile ailesinin politik çizgisi (oğlu Álvaro, “Che Guevera’nın bir ölüm makinesi olduğu”na dair makale yazmıştı!) yenir yutulur türden değildir!
Kaan Arslanoğlu’nun da işaret ettiği üzere, “Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen Mario Vargas Llosa’nın edebiyatçı yönüne oranla ağır basan başka misyonları da bulunuyor…
Llosa, 1960’lardan itibaren edebiyatçı kimliğinin yanı sıra sağ çizgiye yakınlığıyla da dikkat çekmeye başladı. Kapitalizmi ve liberalizmi savunan yazılar yazdı. Kimi edebi eserlerinde serbest piyasanın önemine vurgu yaptı. 1990’da Peru devlet başkanlığına adaylığını koyan, ancak seçilemeyen yazar, kendini Latin Amerika’daki değişim rüzgârına siper etmeye adadı.
Bolívarcı çizgiye mesafesini her fırsatta dile getiren Llosa, kapitalizmi öven, sosyalizmi, Latin Amerika solunu, ALBA’yı ve Latin Amerika’daki Bolívarcı liderleri hedef alan çok sayıda açıklamada bulundu, bunları eserlerine de konu etti.
Son yıllarda adını Chávez’e yönelttiği ağır ithamlarla duymaya alıştığımız Llosa, Küba lideri Fidel Castro, Ekvador lideri Rafael Correa, Bolivya devlet başkanı Evo Morales ve Nikaragua devlet başkanı Daniel Ortega gibi liderlerle ilgili de suçlamalarda bulundu. Liberalizm savunusunu özgürlük kavramı üzerinden yapan Llosa, makalelerinde Batılı ülkeleri ve Batı demokrasisini savunarak, sosyalizm ve planlı ekonomiyi hedef alıyor.
Bu sebeple, Nobel Jürisi Başkanı Peter Englund’un, Llosa’nın eserlerinde Latin Amerika’daki iktidar yapılanmaları ile toplumsal ilişkileri ve bunlara karşı direnişi gözler önüne sermesi sebebiyle ödüle layık görüldüğünü açıklaması hiç de şaşırtıcı değil.”[4]
Örneğin Washington’daki bir konferansta Llosa, Latin Amerika ülkelerinde “pragmatik ve sorumlu sola” övgüler yağdırırken, “bölgede ders almadığı görülen popülizmin” yeniden dirilmesini eleştirdi ve “Evet, ne yazık ki bazı Latin Amerika ülkelerinde popülizm yükselişe geçti” dedi.
Llosa, Hugo Chávez ve Evo Morales ile Daniel Ortega ile Rafael Correa’nın seçim zaferlerine atıfta bulunarak, “Venezüella ve Bolivya çok endişe verici, umarım Nikaragua ve Ekvador bu örnekleri izlemez. Latin Amerika’da geçmişte uygulanan ve felaketsi sonuçlar doğuran modellere geri dönmek isteyen bir popülizm var,” vurgusuyla Brezilya ile Uruguay örneklerini vererek, “Ama aynı zamanda daha sorumlu ve daha pragmatik bir solun var olduğu da bir gerçek” ifadesini kullanıp; Şili modelinin büyük bir etkiye sahip olduğunu düşündüğünün altını çizdi.[5]
Bunların yanında Llosa, Simón Bolívar Üniversitesi’nde konuşmasında Chávez’i eleştirip, onun yapmaya çalıştığı türden anayasa reformlarına her zaman karşı olduğunu, “Chávez etiketli sosyalizmi otokratik bulduğunu”, Venezüella Devlet Başkanının müttefiki Küba’nın da “aile tipi bir diktatörlük” olduğunu ifade etti.
Yine Caracas’taki bir başka konuşmasında da Llosa, Chávez’in yönetimindeki Venezüella’nın diktatörlüğe doğru ilerlediğini, ülkenin yakında Küba’ya dönebileceğini savunmuştu.[6]
Latin Amerika’da başkaldıran, halkçı her şeye karşı Llosa açık tavır almıştır; tabii, Peru’daki ‘Aydınlık Yol’ (‘Sendero Luminoso’) ile ‘Tupac Amaru Devrimci Hareketi’ne (MRTA) karşı da. (Llosa, 1989’un Ocak ayında ‘Aydınlık Yol’ gerillalarının hedefi olup, yanındaki dört kişinin öldürüldüğü bir baskından kılpayı kurtulmuştu.)
Örneğin yazar, ‘Aydınlık Yol’ gerillalarının And Dağları çevresindeki faaliyetlerini ‘And Dağlarında Terör’[7] başlıklı romanında “terör ortamı”nda görevli iki insanın, Çavuş Lituma ile yardımcısı Er Tomas’ın serüveninde iz sürerek kaleme alır.
Bununla da yetinmez; Peru ordusunun 1980’li ve 1990’lı yıllarda ‘Aydınlık Yol’ ile MRTA militanlarına karşı yürüttüğü 70 binden fazla kişinin öldürüldüğü kirli savaşta insan haklarını sınırsız bir kuralsızlığın vahşetiyle ihlâl ettiğini görmezden gelen Llosa, af tartışmaları devreye girince, Peru Cumhurbaşkanı García’ya gönderdiği açık mektupta, “Bir yandan Aydınlık Yol terörüne kurban giden kişiler için bir anıt dikilmesine destek verirken, öte yandan, bir hukuk hilesi ile cezaevilerinin arka kapısını açmak arasında temel bir uyuşmazlık var,” da demiştir…
“Yazarak tarihi değiştirebilirsiniz” diyen Onun edebiyatı da şaibelidir![8]
Nihayetinde Onun yazarlığı, hepimize/ herkese, “Paranın öldürdüğü ruh, kılınçın öldürdüğü bedenden fazladır,” diyen Walter Scott’un sözlerini anımsatır…
Nasıl böyle olmasın? Llosa’nın editörü Juan Gonzalez, “Llosa’nın yeni romanı Kongo’daki Belçika sömürgeciliği hakkında,” diyor!
* * * * *
Llosa’nın “iyi bir yazar” mıdır?
Bu soruya yanıt vermeden önce Onun konuya ilişkin dediklerine göz atmamız gerek:
Mario Vargas Llosa Nobel Edebiyat Ödülü’yle buluştuktan sonraki ilk açıklamasında, “Gelecekte özgür yaşamak istiyorsak iyi edebiyat çok önemlidir, çünkü iyi edebiyat iktidardakilerin kolayca yönlendiremedikleri yurttaşlar yaratır. Bir toplumda eleştirel ruhu hiçbir şey iyi edebiyat kadar uyandıramaz. O yüzdendir ki, hangi türden olursa olsun tüm diktatörlüklerin ilk yaptığı iş sansürü dayatmak olmuştur. Tüm diktatörlükler edebiyat yaşamını denetim altına almaya çalışırlar, çünkü edebiyat yaşamında iktidara karşı tehlikenin tohumlarını görürler,” diyordu…
Yine Nobel ardından, ilk basın toplantısında edebiyatın geleceği hakkındaki görüşlerini de şöyle anlatıyordu:
“Ülkesi Peru’yla bağlantısını hiç kopartmadığını ama kendisini ‘dünya vatandaşı’ saydığını söyleyen yazara göre “Edebiyat içe dönük, yerli ya da bölgesel olmamalı. Bir yerle çok derin bağlantıları olsa bile evrensel olmak zorunda…
“Sevdiğim bir tür olarak kitabın yok olmasından endişe ediyorum…. Umarım, dijital teknolojiler kitapların içeriğinin banalleşmesine, yoksullaşmasına neden olmaz…
“Özgür bir gelecek için iyi edebiyat hayati bir şey. Çünkü iyi edebiyat iktidarlar tarafından kolay kolay manipüle edilemeyecek artılar yaratır. Hiçbir şey toplumda eleştirel ruhu edebiyat kadar uyandıramaz. İşte bu yüzden hangi görüşten olursa olsun bütün diktatörlükler sansürcüdür. Edebiyatı kontrol etmek isterler, onun içinde iktidarlarına yönelik bir tehdidin tohumlarını görürler…”
Bunlarla birlikte edebiyat ve yazarlık konusunda da öteki belirlemeleri de (kısaca) şöyledir…
“Edebiyat uğraşının belirleyici özelliğinin, edebiyatla uğraşanların yeteneklerini döktürmelerini bu işin en büyük ödülü olarak görmeleri, bunu emeklerinin ürünlerinden kazanabilecekleri her şeyden daha üstün saymaları olduğu söylenebilir. Edebiyat uğraşı konusunda kuşku duymadığım bir şey varsa o da şudur:
Yazar, derinlerde bir yerde, yazarlığın, başına gelmiş ya da gelebilecek en iyi şey olduğunu duyumsar; çünkü, elde edebileceği toplumsal, siyasal ve parasal ödüller bir yana, yazarlık onun gözünde olası en iyi yaşama biçimidir.”
“Yazarken öğrendiğim bir şey varsa o da, bu işte hiçbir şeyin hiçbir zaman tümüyle açık seçik olmadığı; gerçek, yalan olabiliyor, yalan da gerçek ve hiç kimse kimin için çalıştığını bilmiyor…
“Gerçekte olup biteni anlamak olanaksız olduğundan, biz Perulular yalan söyler, uydurur, düş görür ve yanılsamaya sığınırız. Bütün bu tuhaflıklardan dolayı, aslında pek az kişinin kitap okuduğu Peru’daki yaşam edebî bir nitelik almıştır…
 “Teknolojinin ve ona kölece boyun eğişimizin sonucu olarak, bizi, bilgisayar ekranlarından geçilmeyen, kitaplardan tümüyle yoksun bir toplumun ya da kitapların, yani edebiyat yapıtlarının simyanın fizik çağındaki konumuna düştüğü, başka bir deyişle kitapların, medya uygarlığının yeraltı gömütlerinde nevrozlu bir azınlığın arkaik bir merakına dönüştüğü bir toplumun beklediğini düşünebiliriz…
“Böylesi bir sibernetik dünya, korkarım, varsıllığına ve gücüne, yaşama düzeyinin yüksekliğine ve bilimsel başarılarına karşın, edebiyat-sonrası dönemin özgürlükten umudunu kesmiş otomatlardan oluşan, teslim bayrağını çekmiş bir insanlığın uygarlıktan yoksun, alabildiğine ruhsuz dünyası olurdu…
“İnternetin çalışmamda bana sonsuz yararlar sağladığını açıkça söylemekten çekinmiyorum. Ama bu olağanüstü kolaylıklara duyduğum gönül borcundan dolayı da elektronik ekranın kâğıdın yerini ya da bilgisayarda okumanın edebiyat yapıtlarını okumanın yerini tutabileceğine inanacak değilim…
“Kitap okumanın mahremiyeti, zihinsel yoğunluğu ya da ruhsal yalıtımında düşler ve sözcüklerden aldığımız hazzı bilgisayar ekranında da alabileceğimizi kabul edemem…”
* * * * *
Llosa’nın dedikleri “üç aşağı, beş yukarı” bunlar…
Bunlar ve kaleme aldıkları Onun “iyi bir yazar” olarak nitelenmesine el vermiyor; yani O bunu hak etmiyor… Kaldı ki “iyi bir yazar” olmak, siyasal düşünce ve duruştan bağımsız mümkün değildir!
Çünkü nihayetinde Emile Zola’nın, “Hak ve adalet için yazılan yazılar, tüm silahlardan daha etkilidir”; Georges Simenon’un,” Yazarlık bir meslek değil, bir mutsuzluk uğraşıdır,” nitelemelerindeki üzere bir şeydir yazarlık…
Bu nedenle yazar kendi karakterlerinin yargıcı olmamalı, yalnızca yansız bir tanığı olmalıdır.
Kaldı ki yalnız yetenekle de yazar olunmaz. Yapıtın arkasında, önünde, sağında, solunda, aşağısında, yukarısında yani her yerinde insan ve onun insan olmaktan çıkartılmasına karşı itiraz ve açık tutum olmalıdır.
Yazar bunları yaparken kaleme aldığı yapıtında, Nadine Gordimer’in işaret ettiği “Uzak durmak ile tümüyle içine dalmak arasındaki gerilimi” gözetmeli ve yazarı yazar yapan şeylerden birisinin de bu olduğunu asla göz ardı etmemelidir.
Bu çerçevede yazarın en önemli yeteneklerinden bir diğeri de “yeni” ile “bilinen” şeyler arasındaki “denge(sizlik)”yi “bilinen”e inat “yeni”den yana, yaratmaya yönelik insan etkinliğini ayaklanmaya çağırması, bunu gösterebilmesidir.
Bu noktada Paul Valéry’nin “Her zaman yazabileceğimi, hiçbir zaman yazmam.” “Sanatta en rahatsız edici şey özgürlüktür,” uyarısı göz ardı edilmeden; hayatı, ezilen insan(lık)tan yana incelemekle anlamlanan yazmak eylemi için kolayca yazılmış hiçbir şey olgun değildir.
Toplumsal değişimin sosyal özneleri ile onların sanatsal yaratıcı etkinlikleri arasındaki ilişki biçimi, dönemin toplumsal ve siyasal ihtiyaçlarına, estetik anlayışının genel algısına, sanatçının kişiliğine göre değişiklik gösterdiği için genel geçer kurallara bağlı değildir.
Yine de her özne, kendi edebiyatını yaratmayı ve ideolojisini bu kanaldan beslemeyi seçmiştir. Bu nedenle de, sınıf hareketleri ve edebiyat arasındaki bağımlılık tarihsel bir gerçekliktir.
Edebi yazınlar ne hâkim toplumsal zeminden tamamen bir kopuşu ne de ona koşulsuz bir bağlanışı temsil eder.
İdeolojilerin diyalektik eleştirisini insan yaşamı dolayımıyla sunmaları nedeniyle de devrimlerin ideolojik-kültürel çerçevesini kurmada önemli rol üstlendikleri söylenebilir. Aslında, her yazın, bir ideolojinin taşıyıcısıdır.
Bu kapsamda yazarın uslûbu, onun düşüncenin giysisiyken ve söyleyecekleri açık seçik bir biçimde söylemek, üslûbun aslî unsuruyken; Jonathan Swift’in deyişiyle, “Üslûbun doğru tanımı, doğru yerde doğru sözdür.”
Evet Llosa, doğru yerde doğru söz söylemeyen bir yazar olarak “iyi” sıfatına kesinlikle layık değil…
* * * * *
Yani sanatçı olarak da… Hayır sanat, bunalım ya da bireycilik uğraşısı değildir; olmamalıdır da!
Dünyanın değiştirilerek, ezilenlerden yana ve insanın insanal özüne dönüşü yolunda estetize için sanatçının yapıtında ortaya koyduğu eleştiridir, itirazdır, isyandır sanat…
Çünkü sanat, karşı-çıkmanın, eleştirmenin varoluş, yaratı alanıdır; yani Wiegand’ın ifadesiyle “Bir isyan belgesidir.”
Sanatçıya gelince, o da “Hayır” diyen, başkaldırandır; başkaldırının varlığını sadece ezilmişte değil, başkalarının ezilmişliğini görebilendir.
Bu bağlamda sanatçının kendini aşmasının aslî dinamiği olan başkaldırısıyla sanatçı, Zeus’un iktidarına muhalefet eden Prometheus’tur.
Özetle sanatsal bir gereklilik olarak başkaldıran, eleştiren, yargılayan sanat; “yeni”nin peşindedir, yıkan, yapan, yaratandır…
Bir sanatçı olarak Llosa’da bunların hiçbirini bulamadığınız gibi, tam tersi şeylerle karşı karşıya kalırsınız… Aslı sorulursa O; bir sanatçı olarak Jean Baudrillard’ın, “Sanat kendi çöplüğünde eşelenerek kefaretini kendi artıklarında aramaktadır,”[9] diye betimlediği bir kategorinin sanatçısıdır!
Kaldı ki Ayşe Başak’ın ifadesiyle, “Varoluşçu ve devrimci kimliğini tamamen yitirmekler, döneklikle, sert bir sağcı olmakla suçlanan… Hatta CIA ajanlığıyla dahi itham edilen… Politik görüşleri 1960’da yola çıktığı noktadan uzaklaşan… Llosa, ‘teröristleri’ sert operasyonlarla ortadan kaldırmayı, Peru’da böylece güvenlik sağlamayı, ‘modern bir piyasa ekonomisi’ yolunda… gerçekleştirmeyi vaat ediyordu…
Ona ilişkin en çarpıcı tespiti Ignacio Ramonet, ‘Le Monde Diplomatique’ de yapıp, ‘Llosa, çelişkinin ta kendisiydi; siyaseti ve edebiyatı ayrı ayrıydı,’ diyordu…”
Zaten soru(n)da tam burada; müthiş bir bilinç bölünmesi yaşayan şizofrenisindeydi Llosa’nın…
* * * * *
Hakkındaki müthiş (illüzyonel) abartılar ile ambalajlanan Llosa konusunda, öncelikle Plutarkhos’un, “Bire bin katan, pireyi deve yapan bir hatibi göklere çıkaran birine Agesilaos demiş ki: ‘Küçük ayağa büyük ayakkabı yapan bir kunduracıya işinin ustası denebilir mi?’…” sorusu sorulmalı…
Bu yetmez “Nobel”in içeriği üzerine kafa yorulup, “Nasıl bir şey bu Nobel?” diye sorulmalı.
Sonra da Latin Amerika’nın ABD İmparatorluğu’nun “arka bahçesi” olmasına başkaldıran halkçı seçeneklere şiddetle karşı çıkan Llosa’nın kimin değirmenine su taşıdığı ve “edebiyatın bu en prestijli ödülü” diye anılan Nobel’i, “iktidar yapılarının haritasını çıkarması ve bireysel direniş, isyan ve yenilginin etkili tasvirini yapması” nedeniyle aldığı anımsanmalı!
Hayır; “Llosa’nın yazdığı romanlar, Márquez’in romanları gibi, Latin Amerika’nın tarihinde ilerleyişin romanlarıdır,” diyen Orhan Miroğlu yanılıyor… Yok böyle bir şey!
Unutulmamalıdır ki, “Başkalarını överken kendimizi överiz.” “Ahmaklar ayılır bayılır, hayranlığa kapılır; aklı başında insanlar ölçüp biçer, beğenir,” der Alexander Pope…
Haklıdır da… Llosa örneğine ilişkin asılsız tezviratlardaki üzere…
Bitiriyorum…
Llosa’yı alkışlayanlara ilişkin olarak; Martíalis’ın, “Övdükleri yapıtlara bakmayın, onlar başka şeyler okuyorlar”; Moliere’in, “İnsanlara her şey yutturulur, yeter ki övgü salçası katılmış olsun,” uyarıları asla “es” geçmeyin…
O zaman Llosa’yı da, dalkavuklarını da daha kolay anlayabileceksiniz!
31 Ekim 2010 10:04:06, Ankara.
N O T L A R
[*] Kaldıraç, No:115, Kasım 2010
[1] Casisno De Gregrio.
[2] Llosa’nın Gabriel García Marquez ile yakın bir dostluğu söz konusuydu. Llosa’nın, 1971 yılında yazdığı doktora tezinin konusu da Marquez’di. Ancak bu dostluk, edebiyat dünyasının en büyük kan davalarından birine dönüştü sonradan. 1970’li yıllarda, Küba Devrimi’nin bir zamanlar en büyük destekçilerinden olan Llosa, Castro’dan desteğini çekmiş ve serbest piyasayı savunan görüşleri benimsemişti. Bu dönüşüm, García Marquez’in de aralarında bulunduğu birçok sol aydın ve yazarın tepkisini çekmişti tabii. (“Marquez: İşte Şimdi Eşitiz”, Taraf, 9 Ekim 2010, s.15.)
Geçerken anınsatayım: Márquez, diktatörlere karşı verilen mücadelede hep ön saflardaydı… Kolombiyalı yazar, 1982’de, Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığında, siyasal iktidarın baskılarından usandığı için ülkesinden uzaklarda yaşıyordu… ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanıyla, Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldüğünde Kolombiya’da değil, Meksika’da ve sürgünde yaşıyordu. Çünkü Márquez, bir gerilla örgütüne yardım etmekle suçlanıyordu. Bu suçlama, onu, Kolombiya’da faaliyet gösteren ölüm mangalarının hedefi hâline getirmişti.
[3] “1990 yılındaki Peru başkanlığı adaylığından ve Alberto Fujimori’nin karşısında aldığı yenilgiden sonra Llosa, tüm dikkatini yazmaya yöneltmeye karar vermiş. Şimdilerde yılın üç ayı Lima’da, geri kalanında ise Avrupa’da yaşıyor.
‘Profesyonel siyasete katılmayacağım artık,’ diyor Llosa. Katılmasına da gerek yok. Zira Llosa bireysel özgürlük ve hür iradenin altını çizerken, diktatörlük rejiminin yıkıcı doğasını tüm çıplaklığıyla ortaya koymanın etkili bir yolunu bulmuş durumda. Kalemini oynatması yeterli geliyor bunun için. (…)
Neredeyse 20 yıl sonra, bugün manzara çok farklı görünüyor. Llosa, o zamanın başkanı (ve o zamanlar bir sosyalist ve halkçı olan) Alan García’nın bankaları kamulaştırmak istediği bir dönemde politikaya sürüklendiğini ifade ediyor. Bugün Alan García yeniden başkanlık yapmakta ülkede fakat ‘şimdi, aynı García, Peru’daki kapitalizmin lideri!’ Llosa neşeyle gülüyor: ‘Çok komik, değil mi?’
Günümüz Latin Amerika’sı hakkında nispeten daha olumlu Llosa: ‘Latin Amerika’nın halkçı ve solcu bir döneme evrildiğine inananlar gibi karamsar değilim… Şüphesiz bölgenin kendi sorunları var, bunların en önemlilerinden biri de Venezüella Başkanı Hugo Chávez. Fakat Vargas Llosa’ya göre belki de esas dikkate değer olan Chávez’in ‘yapamayacak’ları.
‘Chávez ile ciddi bir sorunumuz var,’ diyerek kabul ediyor durumu Vargas Llosa. ‘Chávez tam bir demogog ve XIX. yüzyıl sosyalisti. Latin Amerika’daki demokrasi için istikrar bozucu bir güç ancak kolay olacağını sandığı şey hiç de o kadar kolay gerçekleşmedi. Epey bir direnç söz konusu.” (Emily Parker, “Nobel Edebiyat Ödülü’nün Son Sahibi Vargas Llosa Anlatıyor: ‘Yazarak Tarihi Değiştirebilirsiniz’…”, The Wall Street Journal’dan alınmıştır, 26 Ekim 2010, http://www.sabitfikir.com/haber/nobel-edebiyat-odulunun-son-sahibi-vargas-llosa-anlatiyor-yazarak-tarihi-degistirebilirsiniz)
Kaan Arslanoğlu, “Nobel Yine Bir CIA Ajanına Verildi”, soL Kültür, 9 Ekim 2010,http://kultur.sol.org.tr/haberler/nobel-yine-bir-cia-ajanina-verildi-267.
“Vargas Llosa’dan, Popülist Sola Eleştiri”, 3 Aralık 2006, http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/392709.asp
BBC Türk, 29 Mayıs 2009, http://www.bbc.co.uk
[7] Mario Vargas Llosa, And Dağlarında Terör, Can Yay., Ocak 1996.
[8] ‘Parayı Verdi Düdüdüğü Çaldı’ başlıklı çalışmasında Saunders, SSCB gerçeğine karşı, başta ABD olmak üzere, dünyadaki tüm kapitalistlerin nasıl kolları sıvadığını, yeşermek üzere olan komünizm düşüncesini yok etmek için, kültüre, sanata, edebiyata nasıl el attığını örneklerle sıralar. (Frances S. Saunders, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı, Çev: Ülker İnce, Kırmızı Yay.)
[9] Jean Baudrillard, Sanat Komplosu, çev: Elçin Gen-Işık Ergüden, İletişim Yay., 2010.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s