MERHABA” -DOSTLAR- DERKEN…[*]


“Neysen ‘o’ ol!”[1]
Söze önem veririm; verilmiş sözler(im)e bağlanmış ve yaşadıklarına asla pişman olmamışlığımla…
Çünkü bilirim: Sözün açtığı yara kılıç yarasından derindir; söz onurdur ve bir kez çıkar ağızdan…
Söz deyip geçmeyin; bir düşünce alanını sözcüklerin duvarı çevirirken; buna “tanımlama” denir ki, her tanımlama da bir tanımlanmadır!
İş bu nedenle Mark Twain’in, “Söyleyecek bir şeyin yoksa hiçbir şey söyleme”; Çehov’un, “Doğru sözü kimse sevmez”; Aristoteles’in, “Söz dinlemeyi bilmeyen, söz dinletmeyi de bilmez,” sözlerini hiç unutmam ve unutturmam: Düşüncesiz sözün, söz olmadığı bilinciyle…
* * * * *
Nihai kertede davranışın, eylemin ürünü olan “düşünce” deyince; insanların gerçekte ne düşündüklerini anlamak için, ne söylediklerine değil, ne yaptıklarına bakanlardanımdır…
Algısız düşünceler, iddialar ile arama hep mesafeli koyarım.
Çok “tartışmalı” bulunsa da büyük düşüncelerin, hep yürekle/ yüreklilikle ilintili olduğunu düşünürüm.
İnsan(lık)ı kölelikten kurtarıp, özgürlüğe yönelten ileri bir adım olan düşüncenin, zamanı geldiğinde, önünde hiçbir şeyin duramayacağı kanaatiyle; insan(lık) tarihinin, nihai kertede ve özünde, sınıflar mücadelesine denk düşen düşüncelerle bitişik olduğunun altını, özenle ve defalarca çizerim…
Ancak George Santayana’nın, “Bir düşüncenin moda olması o düşünce için çok tehlikelidir, çünkü bir süre sonra mutlaka modası geçecektir,” sözüne büyük önem veren birisi olarak da, “moda” ilan edilen “post” takılı düşünce(sizlik)lere aldırmam…
Düşünce dediğin, bir eylem tarihinin hülasası olarak meydan okuyan bir başkaldırı ve özgürleşme çağrısıdır; böyle de olmalıdır!
Eğer “düşünce” dediğiniz buysa ve böyleyse; Albert Einstein’ın, “Düşünce, ilk başta saçma gelmiyorsa, umutsuz demektir”; Arnold Wesker’in, “Düşünürü öldürmek, düşünceyi öldürmez”; Andre Breton ile Paul Eluard’un, “Düşüncenin ve coşkunun da çıplağı güçlüdür; onları da soymak gerekir,” saptamalarındaki kadar yetkin ve dal budak salmış eski düşüncelere meydan okuyabilmelidir düşünceleriniz…
* * * * *
Eylemin, düşüncenin, dünyayı değiştirmekten yana olan bilgi ve bilgeliğin tartışmaya açıldığı “post-modern çaresizlikler dünyası”nda; “Tuhaftır hâl-i âlem bilmeyen söyler,” betimlemesindeki kargaşa yaşanırken; dört yanı Pinokyo varî liberal gevezeler kuşatmıştır…
Artık devrimci praksis değil; gevezelik, çığırtkanlık önemli ilan edilmiştir; az bilenler çok bildiğini sanmaktadır…
Nihayet Sokrates’in, “Ben kimseye bir şey öğretemem, yalnızca düşünmeye yöneltebilirim”; Horatius’un, “Bir insan, her şeyi bilemez”; Goethe’nin, “İnsanın bilgisi arttıkça huzursuzluğu da artar”; Umberto Eco’nun, “Bilgelik putları yıkmak değil, hiç yaratmamaktır”; Solon’un, “Öğrendikçe yaşlanıyorum”; Friedrich Wilhelm Nietzsche’nin, “Uçmayı uçarak öğrenemezsin. Önce yürümeyi, koşmayı, tırmanmayı, dans etmeyi öğrenmelisin”; bir Afrika Atasözü’nün, “Yüzmeyi ancak derin sularda öğrenebilirsin,” haklı uyarılarının “es” geçildiği “post-modern lafazanlıklar” dünyasında öğrenmek ve öğretmek, yalnızca ne yapmamız gerektiğini ya da ne yapabileceğimizi bilmek değildir, aynı zamanda ne yapabilirdik ve ne yapmamamız gerekirdi, onu bilmek ve bilgisizliğe/ akılsızlığa başkaldırmaktır…
* * * * *
“Akıl” deyip geçmeyin…
 “Oduncuyu oduncu yapan aklıdır, gücü değil. Fırtına şarap rengi denizi birbirine kattığında, dümenci aklıyla yön verir gemisine. Sürücü de aklıyla alt edip geçer öteki sürücüleri,” der Homeros haklı olarak…
Bilmediğini bilmenin de muhtaç olduğumuz bir akıl olduğunu defalarca anımsayıp/ anımsatmamız gereken dünyada akılsızlık, hiçbir ilkeye dayanmazken; “Akıllı olmakta buyurucu bir şey var ki istemesek de ona uyarız”![2]
Akıllı bir insan gibi düşüp, sıradan insanlar gibi dile getirilmesi gereken güzergâhta Platon, “Bizi nereye götürürse götürsün, aklın yolundan ayrılmamak gerekir,” derken ekler Euripides de: “Cesur kişiler, akıllı değilseler, çaresizdirler…”
Çünkü insan(lık), gerçeği akıl yoluyla, dünyayı değiştiren cüretin kolektif eylemiyle keşfeder, inançla değil…
* * * * *
Ve başkaldırarak, isyanlarla, dünyayı değiştirerek insanlaşan ve John Webster’in, “Tarçına benzer, dövülüp ezildikçe değerlenir,” diye betimlediği insan…
Hiçbir yalanın, yanılgının, estetiğin gizleyemediği yaşamda çok zordur, “insan” gibi insan olmak!
Bir ucunda Nizami’nin, “Kimsesiz insan kafiyesizdir”; diğer ucunda da Seneca’nın, “İnsan, toplumsal hayvandır,” saptaması arasında salınan insan olmak ve kalmak eylemindeki varoluş yeryüzünde olan şeyleri görmezlikten ve bilmezlikten gelme hakkına sahip değildir.
Tam da bu nedenle çoğunluk insanlığı değiştirmeyi düşünüp; buna kendinden başlamayı düşünmezken; insan ya düşündüğü gibi yaşamalı ya da nasıl yaşadığını düşünmeyi bırakmalıdır…
Evet, evet değişim isteyen, değişime önce kendinden başlamalıdır. Bu böyle değilse ve insan gideceği yeri bilmiyorsa, ulaştığı yerin de, yaptığının da önemi yoktur ve olamaz da…
* * * * *
Tüm bunlardan neden mi söz ediyorum?
Şimdi “Yeni Dünya Düzen(sizlik)”inin “Tarihin Sonu” palavrasının nihayetine erişilmişken; “Dünyanın her yerinde insanlar bundan sonra ne yapacağını soruyor. Sözcüğün gerçek anlamıyla cidden bir krizde ve bir dönüm noktasında bulunuyoruz. Karar verme zamanı geldi,” diyen Nancy Fraser’a ve Ergin Yıldızoğlu’nun, “Bugün, insanlığın, melankoliyi kapitalist sınıfa bırakarak, yeni başlangıçları düşünmeye başlamaktan başka bir seçeneği yoktur,” saptamalarına her zamankinden daha fazla önem atfetmeliyiz…
Evet, evet “eski dünya” sarsılarak, savruluyor…
İnsan(lık)a, “Sabahın altı buçuğunda bir çalar saatin sesine uyanıp yataktan fırla, giyin, zorla birşeyler atıştır, işe, sıç, diş fırçala, saç tara, başka birine büyük paralar kazandırmak ve sana tanınan fırsat için müteşekkir olmak için berbat bir trafiğin içine dal. Nasıl razı olunur böyle bir yaşama?” diyen Charles Bukowski’nin mahkûm ettiği bir yabancılaşma ve devasa bir açlıkla, eşitsizliği dayanan sürdürülemez kapitalizmin söyleyecek yalanı kalmadı!
Kolay mı kapitalist cehennemde bir şarkıcının iki saatte kazandığını, asgari ücretle çalışan biri nasıl olup da tam 11 yılda kazanabiliyor? Bir şirket patronunun veya yöneticisinin [CEO’su densin] bir saatte kazandığı 2783 dolar neden sorun edilmiyor? Bu “yetenekli”, “akıllı”, “becerikli”, “işbitirici” kişi, saatte 2783 dolar kazanırken, çalıştırdığı işçiler de saate 28 cent kazanıyor!
ABD’de çalışma yaşındaki nüfusun en zengin yüzde 10’unun ortalama geliri en yoksul yüzde 10’un 15 misli olmuş 2008’de; oysa bu oran 1985’te 10 misli imiş. Diğer ülkelerde de durum az veya çok aynı yönde evrilmiş durumda!
OECD’nin raporuna göre, dünyanın en zenginlerinin oluşturduğu yüzde 10’luk kesim ile en yoksul yüzde 10 arasındaki gelir uçurumu ortalama dokuz kata çıkarken, Türkiye’de zenginlerle yoksullar arasındaki gelir farkı 14 katı buluyor.
Olabildiğince adil ülkeler olarak bilinen Almanya, Danimarka ve İsveç’te 1980’lerde 5 kat olan gelir farkı şimdi 6 kata çıktı. İtalya, Japonya, Kore ve İngiltere’de zengin-yoksul farkı 10 kata ulaşırken Türkiye, İsrail ve ABD’de 14 kat olarak belirlendi.
OECD ülkeleri arasında gelir dağılımı eşitsizliğinde birinci sırada bulunan Meksika’da ise geliri en yüksek yüzde 10’luk kesim, geliri en düşük yüzde 10’luk kesimden 25 kat daha zengin.
Rapora göre OECD bölgesi dışındaki bazı önemli gelişmekte olan ekonomilerdeki gelir eşitsizliği, OECD’dekinden de beter görünüyor. Örneğin Brezilya’da 10 yılda önemli ölçüde düşüş olmasına rağmen en zengin ve en yoksul yüzde 10 arasındaki gelir farkı bire 50’yi buluyor!
İngiltere’de kamu harcamalarını denetleyen kurumun yıllık raporuna göre, zenginlerle yoksullar arasındaki yaşam süresi farkı artıyor. Yoksullar, zenginlerden 10 yıl daha az yaşıyor![3]
* * * * *
Değiştirilmesi gereken, değiştirilmeye şiddetle muhtaç bu dünyada; “11 Tez”in mantığına yaslanmış sözün, düşüncenin, aklın, meydan okumanın, cüretin insan(lık)ına her zamankinden daha da fazla muhtacız…
Çünkü “Yeni bir insan yaratmak her zaman için eski insanın yok olmasını istemek demektir.”[4]
Şimdi Halil Cibran’ın, “Hakikât parçalanamaz… Her tohumda bir tutku gizlidir… Arzu hayatın yarısıdır. Kayıtsızlıksa ölümün… İnsanın değeri ulaşmak istediğiyle ölçülür, ulaştığıyla değil… Hakikâte kulak veren, hakikâti dillendirenden daha basit değildir… İnsanın hayali ile elde edişi arasında yalnızca tutkusunun aşabileceği bir mesafe bulunur,” uyarılarını göz ardı etmeden ısrarla mücadele zamanıdır.
Bir de “Bir tek mücadelede kaybedilir, o da terk edilen mücadele,” diyen bir Arjantin deyişini…
Nâzım Hikmet’in, “Don Kişot kuvvetli bir adamdır, çünkü aksiyon adamıdır. Mücadele adamıdır. İnandığı şey için dövüşen adamdır. Bundan dolayı da aklı, mantığı, burjuva aklını ve mantığını temsil eden Şanso’yla kıyas edildiği zaman Don Kişot değil, Şanso gülünçtür,” saptamasını…
Franz Kafka’nın, “Kendinle dünya arasındaki mücadelede dünyadan yana ol”; Friedrich Nietzsche’nin, “Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?” uyarısını… asla unutmamak ve unutturmamak gerekiyor…
Yani “Onlar ki toprakta karınca,/ suda balık,/ havada kuş kadar/ çokturlar;/ korkak,/ cesur,/cahil/hâkim/ ve çocukturlar/ ve kahreden/ yaratan ki onlardır,/ destanımızda yalnız onların maceraları vardır,” vurgusuyla ekleyen Nâzım Hikmet’in dizelerindeki kararlılıkla:
“…kederli nehir yollarının,/ sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı/ bir şafak vakti değişmiş olur,/ bir şafak vakti karanlığın kenarından/ onlar ağır ellerini toprağa basıp/ doğruldukları zaman…”
Ya da “Mevsim dönüp de yeniden yeşermeğe başlayınca rüzgâr/ Çıplağında o atın yine onlar koşacaklar/ O çocuklar/ O yapraklar/ O şarabi eşkıyalar/ Onlar da olmasa benim gayrı kimim var?” diye haykıran Can Baba’nın…
Veya “O sözler ki kalbimizin üstünde/ dolu bir tabanca gibi/ ölüp ölesiye taşırız/ o sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan/ uğrunda asılırız,” dizelerinde Attilâ İlhan’ın…
Yani Ahmed Arif’in, “Terketmedi sevdan beni,/ Aç kaldım, susuz kaldım,/ Hayın, karanlıktı gece,/ Can garip, can suskun,/ Can paramparça…/ Ve ellerim, kelepçede,/ Tütünsüz, uykusuz kaldım,/ Terketmedi sevdan beni…” dizelerindeki vazgeçmeyen ısrarla…
MERHABA bugün, yarın, gelmekte olan ve gelecek…
“Açılsın artık kilitlenmiş ağzınız/dünya halkları bağırın sesiniz birer/ alev gibi yansın boşlukta/ kopsun damarları gökyüzünün/ bağırın dünya halkları/ bağırın bağırın bağırın daha/ bağırdıkça siz/ devrimin atları kalkıyor şaha!” Muammer Hacıoğlu’nun dizelerindeki gibi olması için her şeyin…
MERHABA dostlar, MERHABA hayat…
11 Ocak 2012 12:40:20, Ankara.
N O T L A R
[*] Gelecek Gazetesi (Kıbrıs), No:30, 28 Ocak 2012…
[1]Friedrich Nietzsche.
[2]W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.41.
[3]G. D., “Yoksullar Zenginlerden 10 Yıl Daha Az Yaşıyor”, Marksist Tutum, No:65, Ağustos 2010.
[4]Alain Badiou, Yüzyıl, Çev:Işık Ergüden, Sel Yay., 2011.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s