“KÖTÜ YANI” TARİHİ ÜRETİRKEN![1]


“Gerçekler devrimcidir.”[2]
“Eski(meyen) rejim”in yeni(lenmeyen) aktörleri tarafından, sermaye birikimine uygun olarak rehabilite edildiği “dönüşüm” kesitinden geçen coğrafyamızda tarihi -bir kez daha- “kötü tarafı” üretip/ ilerletiyor!
“Tarihin kötü tarafından ilerlemesi süreci”, Karl Marx tarafından, kapitalizmin emekçiler üzerinde yarattığı sömürü ve baskıyı ifade etmek için dile getirilmiştir.
Tarihsel süreçte emeğin metalaşması ve değerinin gün geçtikçe düşürülerek sermaye birikiminde kullanılması, kuşkusuz Marx’ın dediği gibi tarihin kötü tarafından bir ilerletilmesi sürecidir.
Coğrafyamızdaki polis devleti ile sürdürülen “dönüşüm”ün ekonomi-politiği şahsında yaşanan budur.
DURUM(UMUZ)!
Durum(umuz)u/ hâlimizi, “Deli gömleği giydirilmiş” olarak betimleyen Şükran Soner haksız değil! Bunun için birkaç gazete haberine ve yoruma göz atmak dahi yeter…
* Yalova Fatih Sultan Mehmet Anadolu Lisesi’nde diğer müdür yardımcısını tartakladığı için okuldan uzaklaştırılan Müdür Yardımcısı Niyazi Atay, düzenlediği basın toplantısında “Okula mini etekle gelen bayan öğretmen var. Dekolte kıyafetle okula geliyor. Bu davranışları okul yönetimi önleyemedi. Mesleki etik göz ardı edildi. İdari teşkilâtların sorunları çözmediğini düşünüyorum” dedi!
* Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun (KYK), Konya Selçuk Üniversitesi’nde yaptırdığı anketlerin ardından Dicle Üniversitesi (DÜ) öğrencilerine de kaldıkları yurtlarda, yapılan ankette, “Daha önce kaç birliktelik yaşadığı”, “Hiç canlı doğum yaptınız mı? (düşük, kürtaj ve ölü doğumlar hariç)” ve “1 Ocak 2005 tarihinden sonra şu an canlı olsun ya da olmasın canlı doğum yaptınız mı?” gibi soruların soruldu!
* Ankara’da Muzaffer Y, Cumhuriyet Savcılığı’na giderek 3 çocuk annesi olan kızı Hacer A’nın (30) kaçırıldığı ve Bitlis’te bir evde zorla tutulduğu iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Dilekçesinde, borç içinde yüzen Hayri A’nın (44), önce eşinin böbreğini satmaya kalkıştığı, sonra da onu 9 bin 600 TL’ye 3 erkeğe sattığını bildiriyordu… Kızlarının, Bitlis’e zorla götürüldüğünü ileri süren baba Muzaffer Y, telefonda “Anne-baba ne olur gelin beni kurtarın. Kocam beni sattı” dediğini anlattı!
* Türkiye’de çocuk gelinlerin görülme oranı yüzde 28. Büyük kentlerde de çocuk gelinlere rastlanıyor. Türkiye’deki evliliklerin yüzde 28’inin kahramanı çocuk gelinler. Çocuk gelinler yaşadıkları eziyet yetmezmiş gibi bir de ensestle karşı karşıya. Bir kısmı aile bireylerinin tacizine uğrayan çocuk gelinler, yaşadıklarını anlatmaya çekiniyor!
* Türkiye’de kadınların yüzde 42’si yaşamlarının bir bölümünde şiddete uğruyor. 2011 yılının ilk 6 ayında, çoğunluğu birinci derecede yakınlar tarafından olmak üzere 105 kadın, 8 çocuk ve 2 bebek öldürüldü. 2011’in ilk altı ayında yaklaşık 26 bin kadın; cinayet, yaralama, saldırı, tehdit mağduru oldu!
* Türkiye’deki üniversitelerde faaliyet gösteren ilahiyat ve İslâm ilimleri fakültelerinin sayısı yeni kurulan 2 fakülteyle 38’e çıkarken, Bakanlar Kurulu vakıf üniversitelerinin ardından ilk kez bir devlet üniversitesinde İslâmi ilimler fakültesi açılmasına izin verdi. Eğitim dilinin Arapça olduğu İslâm ilimleri fakültesinde; tecvid, siyer, hadis, tefsir, kelam gibi dini dersler veriliyor… Dört yılda kontenjan patlaması yaşayan ilahiyat fakültelerine yenileri eklenmeye devam ediyor. Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nde ilahiyat fakültesi açılırken, Adıyaman Üniversitesi’nde ise İslâmi ilimler fakültesi kurulmasına vize verildi. 2007 yılında Türkiye’de toplam 20 ilahiyat fakültesi faaliyet gösterirken, bu sayı dün yeni kurulan fakültelerle birlikte 38’e yükseldi. 2007 yılında 813 kontenjanı olan ilahiyat fakültelerinin kontenjan sayısı 2011 ÖSYS’de 8 bin 25’e çıkarken, yeni kurulan fakülteler ve yapılacak kontenjan artışlarıyla birlikte 2012’de bu sayının 9 bini geçeceği tahmin ediliyor!
* Amasya İl Milli Eğitim Şube Müdürü Hüseyin Güneş, İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün internet sitesinde yayımladığı duyuruyla KESK’in 21 Aralık’ta ülke genelinde düzenlediği greve katılan eğitimcilerin tespit edilerek kendilerine bildirilmesini istedi. Gümüşhacıköy İlçe Milli Eğitim Müdürvekili Mustafa Acar da greve katılan memurlardan savunma istedi ve haklarında ön inceleme başlattı!
* BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan, KCK operasyonlarıyla gazetecilerin gözaltına alınmasını “sivil darbe” olarak nitelendirip, “Tansu Çiller’in 1994’te yarım bıraktığı işi, Kürt basınını susturma planını bugün AKP sonuçlandırmaya çalışmaktadır. Bugün yapılan operasyonların 1994’teki saldırılarla hiçbir farkı yoktur” diyerek ekledi: “Bu tutuklamalar; AKP hükümetinin otoriter-milliyetçi-baskıcı-tekçi bir zihniyetle Türkiye’yi yeniden dizayn etme projesinin bir parçasıdır”!
* Tam da bu koordinatlarda Kadir Cangızbay diyor ki: “Yüzlerce, binlerce kişinin kafileler hâlinde tutuklanıp toplama kamplarına götürüldüğü bir ülkeyiz artık. Gazeteci, muhabir; ‘haber yazdı, bu terörist’ diyorlar. Bir de yeni çıkarttılar, ‘kara propaganda’ diye bir şey; terör suçu addediliyor!
Aynen bir Bosch tablosu; insanların peşine takılmış hortlak kılıklı engizisyon zangoçları; aklın da, insanlığın da bittiği bir yerdeyiz. Ve Fransızlar için ifade özgürlüğü istiyorlar; demokrasi diyorlar, yeni anayasa diyorlar; herkesi, arkadaş sohbetlerini dinliyorlar, insanların hatıra defterlerinden suç imal ediyorlar; insanların kendi kendine mırıldanmalarına bile sansür getiriyorlar; herkesi korkutup sindirmek yıldırmak istiyorlar ve bunlardan gerçekten korkmak lazım: Zaten görülüyor biliniyordu; ama, kendileri de ikrar ettiler, yargıyı stratejik bir araç olarak kullanıyorlar. Akıl, izan, insaf; insana özgü ne varsa sistematik olarak tahrip edildiği bir ortam” bu…
Doğaldır ki bunların, ‘The Financial Times’ın “2011 yüksek irtifa yılıydı, 2012 düşüş yılı olabilir,”[3]diye yorumladığı ekonomik veçhesi var!
DURUM(UMUZ)UN EKONOMİK VECHESİ
Siyasal tablonun bütünleyeni olan ekonomik veçheyi tanımlayan “Türkiye Ekonomisi Bıçak Sırtında”;[4]“Büyük Ama Fakir Ülke: Türkiye,”[5]betimlemeleriyle; E. Fuat Keyman’ın “Türkiye Çin’leşiyor mu?” sorusu eşliğinde; TÜİK’in, “Gelir dağılımındaki uçurum giderek büyüyor” ve Mustafa Sönmez’in, “Adaletsizlikte şampiyonuz” saptamalarıdır!
Kimi somut verileri hızla sıralıyorum:
* 16 Mayıs 2011 günü yayınlanan Türkiye Kamu–Sen’in bin 724 kişi üzerinde yaptığı ve Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verileriyle de örtüşen araştırmalarına göre, Türkiye halkının; her 100 kişisini 95’i borçlu, 30’u da borcunu ödeyemiyor.
Yüzde 62.5’i zorunlu harcama dışında hiçbir şekilde para harcayamıyor… Yüzde 87.4’ü için tatil yapmak hayal… Yüzde 82.1’i kırık mobilyalarını değiştiremiyor… Yüzde 42.2’si çatısı akan, duvarları nemli, pencereleri çürümüş evlerde ikame etmek zorunda… Yüzde 42.9’u ısınamıyor…
OECD ülkelerinde istihdam oranı ortalama yüzde 66 iken, Türkiye’de yüzde 48 ile en düşük seviyede… Yani Türkiye’deki her 100 kişiden sadece 48’i çalışıyor. Geriye kalan yüzde 52’lik kesim ise sadece tüketici durumundadır… İşsizlik oranı söylendiği gibi yüzde 10’un altında değil. TÜİK’e göre nüfusun büyük bir bölümü yoksulluk sınırının altında. Kişi başı milli gelirin 10 bin Doları aştığı söylemleri gerçeği yansıtmıyor.
Hele, hele gelir adaleti, milli gelirden fert başına düşen gelir dağılımı büyük uçurumları işaret ediyor…
Geçici konulan vergiler kalıcı hâle getirilmiş. Türkiye vergi oranlarında dünya birincisi… 1980’de dolaylı vergilerin oranı yüzde 37 iken bu rakam şimdi yüzde 70’lerin üzerinde. Dolaylı vergiler, Belçika ve Almanya’da yüzde 30, AB ülkeleri ortalaması da yüzde 35…
Kıdem tazminatı, işsizlik fonu vs. birlikte kesintiler yüzde 81 dolayında. Kesinti oranı AB ülkelerinde yüzde 24.4, OECD ülkelerinde yüzde 18.3, Japonya’da yüzde 9.6, Meksika’da ise yüzde 1.4…
Benzine ödediğimiz paranın yüzde 70’i vergi.Kişi başına düşen milli geliri Türkiye’nin 8 katı olan ABD’de benzin fiyatları Türkiye’nin 7’de 1’i düzeyinde…
* Borçla yaşıyoruz: Tüketicinin kazanmadan harcadığı para 213 milyar TL’yi aştı!
* OECD, Türkiye’yi, Şili ve Meksika ile birlikte OECD ülkelerinin gelir ayıbı şampiyonu ilan etti!
* Elde edilen gelir yerine tüketim üzerinden vergi toplanması, geniş halk kitlelerinin yükünü ağırlaştırıyor… Tüketim üzerindeki toplam vergilerin gelire oranı, en zengin yüzde 20’lik dilimden en fakir yüzde 20’lik gruba doğru gidildikçe artıyor. Toplam tüketim vergilerinin yükü en zengin grup için Türkiye ortalamasının altında. En fakir grup için bu ortalamanın 1.3 katı. En fakir yüzde 5’lik kesimin tüketim vergisi yükü, tüm yıllarda en zengin yüzde 5’lik kesimin yükünün 2 katından daha fazla!
* Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2010’a ilişkin ‘Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’na göre, her 6 kişiden 1’i yoksulluk sınırının altında yaşıyor… 12.5 milyon kişinin yoksulluk sınırının da altında yaşadığı Türkiye’de 3 kişiden 2’si borç ya da taksit ödüyor. Zenginlerin toplam gelirden aldığı pay yüzde 50’ye yaklaştı. Bu rakamlar TÜİK’in Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’nın sonuçları ancak uzmanlara göre tablo bundan daha da vahim, yoksulluk her geçen gün artıyor!
* Çocuk Vakfı’nca hazırlanan 2011’de ‘Türkiye ve Dünya Çocuk Karnesi’ne göre, Türkiye, BM İnsani Gelişmişlik Endeksi’nde 187 ülke arasında 92. sırada yer alıyor; sağlık, eğitim ve sosyal harcamalarda ise dünya ortalamalarının altında kalıyor. Karnede, çocukların beslenmesinin sorunlu olduğu, cılızlık, bodurluk gibi hastalıkların sık görüldüğü belirtildi!
* Türkiye’de gençler ve nüfusun yoğunlaştığı kentler işsizlikten kırılıyor. İşsizlik kentlerde yüzde 11’in üzerinde!
* Türkiye’de suç ekonomisi büyüyor… En önemli kalemlerini fuhuş, eroin, esrar ve insan kaçakçılığının oluşturduğu “kara ekonomi”nin -İSMMMO’nun araştırmasına göre- 2010 yılında 27 kaleminden oluşan cirosu en az 8 milyar, elde edilen net kazanç ise 3 milyar 250 milyon lira civarında!
* Türkiye bankacılık sisteminde Ağustos 2011 itibarıyla 680 milyar 517 milyon TL’yi aşan mevduatın yüzde 47’sinin milyoner hesaplarında tutulduğu belirlendi. Türkiye’de milyonerler kulübüne 1 yılda 10 bin 609 milyoner eklenirken milyonerlerin hesaplarında tuttukları mevduat 60 milyar 253 milyon TL arttı!
* Birincinin Endonezya’dan çıktığı dünyanın önde gelen 25 bankası listesinde Halkbank altıncı, Ziraat dokuzuncu, Garanti ise 22’nci sırada yer aldı… Kârın sermayeye oranı itibarıyla seçilen dünyanın önde gelen 25 bankası arasına üç Türk bankası girdi. ‘The Banker’in yayımladığı ‘Dünyanın Başlıca 1000 Bankası’ listesinden yapılan ‘Dünyanın en kârlı 25 bankası’ sıralamasında Halkbank yüzde 50.75 kârlılık ile altıncı, Ziraat yüzde 46.61 ile dokuzuncu, Garanti yüzde 39.24 ile 22’nci oldu!
Ve nihayet tüm bunları betimleyen bir haber: Özel bir banka, Sakarya’nın Kocaali ilçesine bağlı 4 köyde yaşayanların, çektikleri krediyi geri ödeyememesi nedeniyle, 70 ev, arsa ve fındıklığı satışa çıkardı. 250 haneli Açmabaşı köyünün Muhtarı Alim Hoşgör, köylerinde 25 dosyada 51 parça tapu ve 748 dönüm arazinin bankanın elinde olduğunu söyledi. Köylüler ise, gerekirse İstanbul’da ilgili bankanın genel müdürlüğünün önünde çadır kuracaklarını, şu anda Kocaali’nin tüm köylerinde aynı sorunun var olduğunu söylüyorlar!
AKP VAK’ASI
AKP vak’ası tamda böylesi bir toplumsal çürüme ve ekonomik dibe vurma hâlinin, “eski(meyen) rejim”e dinsel ve muhafazakâr tepkilerin öncülüğünü yeni(lenmeyen) aktörlerin (sermaye birikimine uygun olarak) üstlendiği kesitin ürünüdür.
Bu kesitteki “dönüşümler”le AKP devletleşirken; devlet de AKP’lileştirilmektedir…
Mehmet Tezkan’ın, “TC = AKP mi?” sorusunu dillendirdiği tabloyu Etyen Mahçupyan da, “AKP, Cumhuriyeti devralıyor” saptamasıyla resmediyor… Ve onaylıyor Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay: “(…) Bugüne kadar AK Parti hem iktidar, hem muhalefetti, vesayet rejimi sona erdi. İktidar devlet oldu.”
Hasip Kaplan’ın, “AKP hükümetinin otoriter-milliyetçi-baskıcı-tekçi bir zihniyetle Türkiye’yi yeniden dizayn etme projesi” diye tanımladığı durumun öne çıkan öğelerinden birisi Cihad Ez Zeyn’e, “Erdoğan İslâmcılıktan milliyetçiliğe mi geçti?” sorusunu sordurtan, Tufan Sertlek’in, “Din milliyetçiliği” diye tanımladığı hâldir…
Yeni(lenmeyen) aktörler tarafından, “eski(meyen) rejim”de önemli değişikliklerin yaşanarak küresel sistemin bölgesel yapısına uyum sağlanması sermaye birikimi açısından zorunluydu.“Eski(meyen) rejim”de İslâm çizgisi ağır basan bir rejime doğru evirilen T.“C”nin niteliksel yapısında stratejik bir değişim söz konusu değil. Bu bakımdan sistemin farklı güçleri arasındaki rekabet-çatışma ve uzlaşma-bütünleşme, yine küresel sistemin ve egemen güçlerin ihtiyaçlarına göre bir planlamayı ifade ediyor.
Peki, yeni aktörler kimlerdir? Elbette Doç. Dr. Ergün Yıldırım,“Yeni Türkiye’nin siyasal aktörü AKP”dir.[6]
Ancak bunu da iki alt başlıkta toplayabiliriz: AKP şahsında Erdoğan, Cemaat şahsında ise Gülen. Bu iki aktörün devlet içerisindeki ilişkileri, kurumlar üzerindeki hâkimiyeti ile bölgesel ilişki ağları onların sistem içerisindeki gücünü ortaya koymaktadır. Bu bakımdan çatışma-uzlaşma olarak tanımladığımız politik dengeler Erdoğan ile Gülen arasına dönüşmüş durumda.
Sistemin İslâmcı güçleri arasındaki hâkimiyet mücadelesinde, karşılıklı politik hamleler yapılmaya başlandı. Cemaat’in şuan ki en büyük gücü, yargı, istihbarat, emniyet ve medyadır. Bu dört alanda çok ciddi bir kurumlaşma yaratmış durumda. Medya’da önce alt yapısı oluşturuluyor. Sonra yargı ve emniyet harekete geçiyor.
Otoriter bir muhafazakârlığa denk düşen bu kompozisyon; Murat Belge’ye bile, “Şimdiye kadar Kemalist milliyetçi ideolojinin elitizm ve pozitivizm yüklü militarizmiyle geldik. Bunun yerini daha aşağıdan yukarıya olduğunu söyleyebileceğimiz bir ‘İslâmi militarizmin’ alması büsbütün imkânsız mı? Bence pekâlâ mümkün,”[7]dedirtirken; Orhan Miroğlu da -kaygıyla- ekliyor: “… ‘Yeşil Ergenekon’dan daha da vahimi, ‘İslâmi militarizmin daha aşağıdan geliyor olması. Düşüncesi bile korkutucu geliyor insana…”
Yakup Kepenek’in, “AKP iktidarı, İslâmcı kökeninin gereklerini adım adım yerine getiriyor. Devlet yapısını oluşturan ana kurumların ele geçirilmesi süreci tamamlanmak üzeredir… AKP’nin İslâmcı anlayışı, siyasal yapının diğer birimlerini de hızla sarıyor,” biçiminde yorumladığı güzergâhta AKP’nin -polis devleti ile- yaptığı “Hukuk, bilim ve dini siyasetin vesayetine vermek”le malûl “Boyun eğdirme”dir.[8]
Bu politikalarıyla liberalleri bir hayli “hayal kırıklılığı”na uğratıp, “üzen” AKP, Ümit Kardaş’a göre, “Demokrasi ve hukuk devleti inşa etme iddiasından vazgeçti. AKP kendisi statükocu bir güce dönüşüyor”(muş)!
Hayır; hiçbir zaman “demokrat olmayan”, “olması” da söz konusu olmayan AKP, raison d’étre’nin gereklerini neo-liberalizm ve açık ABD işbirlikçiliği ekseninde yerine getiriyor…
Öncelikle Mehmet Eroğlu’nun, “Bugünkü politik hareketin dümenindeki Müslümanlara hâkim olan tavır, para, daha çok para kazanma arzusu… Bugün liberal kapitalist zihniyet Müslümanlığı koçbaşı olarak kullanıyor da diyebiliriz. Bunlar Batıcı, sistemle hiçbir sorunları olmayan insanlar,” diye tanımladığı AKP, “İslâmi yuppieliğin laboratuarı… rol modelleri ise, Amerika’da okuyan, lüks markalardan geri durmayan, önüne çıkan tatlı kâr fırsatlarına hayır demeyen; buna karşın İslâmi kılık kıyafeti, ibadeti teğet geçmeyen Bilal’iyle, Berat’ıyla Tayyip Erdoğan familyası olabilir.”
Elbette cemaatçi partizanlığıyla, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın ağzından, “Oy verenleri de vermeyenleri de kucaklayacaksın. Oy verenlerle vermeyenler de bir değil tabii; bunu bir kenara koymak lazım,” diye haykıran AKP ile ve “Erdoğan’la tarihî dönüşüm” yaşanmaktadır Hasan Celal Güzel’in de işaret ettiği üzere…
O hâlde şu soru ve yanıtını bulmak gerekiyor: “AKP’yi bu toplum mu yaratmıştır, yoksa AKP mi toplumu bugünkü durumuna getirmiştir?
Biraz ‘yumurta-tavuk’ meselesine benzese de sonuçta ‘siyaset sosyolojisi’ denilen alana ait bir sorudur ve ikirciksiz yanıt gerektirmektedir. Şöyle:
Asıl olarak, AKP’yi yaratan bu toplumdur. Arkasında sermayenin yanı sıra cemaatler, tarikatlar da olsa, hiçbir siyasal iktidar kendi toplumunu bir boşlukta yaratamaz. En fazla, AKP’nin kendisine yol veren toplumu son on yıl içinde kendi özel girdileriyle daha bir yoğurup şekillendirdiği söylenebilir.
AKP bugün dünya görüşü, ideolojisi, siyaseti ve gündelik yaşama bakışı açısından nerede duruyor, neleri temsil ediyorsa, bunların hemen hepsini AKP’yi önceleyen dönemlerdeki toplum yapısında bulmak mümkündür. Yani AKP hiçbir şeyi yoktan var etmemiştir; var olanlardan kimilerini daha ileri taşımış, kendi siyasal projesi doğrultusunda yeniden harmanlayıp şekillendirmiştir.”[9]
O hâlde ‘The Time’ dergisinde yayınlanan Bobby Ghosh imzalı, ‘Erdoğan’ın Yolu’ başlıklı haberde, “Türkiye’nin İslâmi kökenli lideri, demokratik, seküler ve Batı yanlısı ülkesini küresel bir güç merkezi yapmayı başardı,” denilen AKP, kapitalizm için baskı silahının bir omuzdan (askeri vesayetten) diğerine (polis devletine) geçirilmesidir…
“DÖNÜŞÜM”
Burjuva egemenlikte “dönüşüm(ler)”, sancılı, çalkantılı olur…
Çünkü “eski(meyen) rejim”in yerine, sermaye birikiminin ihtiyaçlarına uygun olarak yeni(lenmeyen) aktörlerin ikamesine müteallik “dönüşüm(ler)” açısından düzenleyici baskılar “olmazsa olmaz”dır; gereklidir!
Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Ankara Şube Sekreteri Gülşen Uzuner, “Özel yargılama terörünün, hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde, sisteme muhalefet eden, demokrasi ve özgürlük mücadelesi veren kişi ve kurumlara saldırdığına” dikkat çekerek ekliyor: “Artık hukuk devleti şekli olarak da ortadan kalkmış, polis devleti varlığını açıkça ilan etmiştir”!
Hem de Vedat Türkali’nin, “Gerçekleri örtbas etmek, insanları yalanlarla uyutmaya çalışmak halk yığınlarını sömürüp soyan karanlık güçlerin yöntemidir,” saptamasındaki üzere…
Gerçekten de ‘The Time’ın, “otoriter eğilimin son seçimlerden bu yana daha belirgin hâle geldiği”ne işaret ettiği; ‘The Economist’in, “Türkiye’de yaşanan hak ihlâlleri”ne dikkat çekip, “insan hakları sicilinin parlak olmadığı”nı yazdığı;[10]Rıza Türmen’in, “Bismarck Almanya’sı ile günümüz Türkiye’si arasında birçok benzerlik bulunabilir. Ama en önemli ortak özellik, her iki rejimin de suskun, itaatkâr toplumlar yaratması”na dikkat çektiği kesitte BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü ekliyor: “Türkiye parlamento olmadan yönetiliyor. Kararlar bakanlar, işadamları, cemaat temsilcileri ve çok uluslu şirketler arasında dönüyor, parlamentoya da noter gibi onaylamak düşüyor”!
İyi de nasıl mı?
“Pasif devrim” kavramı, bir hamleyle siyasi iktidarın ele geçirilmesinden sonra toplumun yeniden şekillendirilmesinden (siyasal ve toplumsal devrim) farklı bir sürece işaret eder. Bu süreç, aile ile devlet arasında yer alan “sivil toplum” alanını, egemen öznellik biçimleri, kurumlar, ortak yaşam alanlarının nitelikleri, belki de en önemlisi, belli bir “hakikât rejimi” (doğruları ve yanlışları ayırt etmeye, bunun için gerekli kavramları kullanmaya, kimi kavramları da dışlayarak, konuşulmaz kılan varsayımlardan oluşan düşünsel sistemler) doğrultusunda adım adım, adeta “moleküler” düzeyde dönüştürülmesine işaret eder.
“Pasif devrim” süreci siyasi iktidarı almadan ilerler, giderek devlet olarak bildiğimiz, siyasi/idari kurumlar, ilişkiler ağının sinir düğümlerine (iktidarın kristalleştiği ve dağıtıldığı noktalara) ulaşır. Bu noktaya kadar aşağıdan yukarı, toplumdan devlete doğru ilerleyen süreç, bu noktadan sonra devletten topluma doğru, “pasif devrim” sürecini hızlandırarak ilerler.
Yakın tarihte, Müslüman Kardeşler hareketinin etkinlik alanlarında bu “pasif devrim” sürecini izlemek olanaklıdır. Özellikle Mısır çok gelişkin, başarılı bir örnek oluşturur. Türkiye’de de “siyasal İslâm”ın geride bıraktığımız 20 yıl boyunca yaşadığı, AKP hükümetleriyle taçlanan yükselme süreci, liberal entelijansiyanın oynadığı rolü, AKP politikalarını, getirdiği kurumsal dönüşümleri de bu “pasif devrim” paradigması altında düşünmek olanaklıdır.[11]
“DEMOKRASİ” Mİ? DEDİNİZ!
“Pasif Devrim” diye de anılan “dönüşüm” -liberal aymazların zannettiği gibi!- “demokratikleşme” veya “demokrasi” falan değildir…
Rus siyaset bilimci İgor Mintusov’un, “Eski dönemlere göre daha çok dindar, daha az laik” olduğunu belirtip, “demokrasinin de gerilediğine” dikkat çektiği Türkiye’de “demokrasi” mi dediniz!
Türkiye’nin uluslararası konumunu araştıran onlarca konuda, üç güncelleme oldu: Demokrasi Endeksi, Yolsuzluk Algı Endeksi ve İnsani Gelişmişlik Endeksi…
Bu araştırmaların sonuçlarına baktığımızda diyecek tek söz var: Ne kadar kötüysek, o kadar kötüyüz!
Dahası, yolsuzluk göstergelerinde Türkiye daha alt basamaklara düştü! Önce buna bakalım: Bir dizi kriter dikkate alınarak, ülkelere 10-0 arası puan veriliyor. 10 puan en temiz ülke, 0 puan ise en berbat ülke!
‘Transparency International’ kurumunun ‘The Corruption Perceptions Index 2011’ raporu, 182 ülkeyi kapsıyor: Puanımız 4.2. Yerimiz ise 61’incilik!
2010 araştırmasında ise 178 ülke vardı, Türkiye’nin puanı 4.4’tü ve sıralamadaki yeri ise 56 idi! Gerileme büyük! 5 ülke aşağı düştük!
Gelelim ‘Demokrasi Endeksi’ne: ‘The Economist Intelligence Unit’ın her yıl gerçekleştirdiği ‘Index of Democracy 2011’ raporu, daha umutvar değil. Bu araştırma ülkeleri dört grupta değerlendiriyor: Tam demokrasiler, Kusurlu demokrasiler, Melez rejimler ve Otoriter rejimler. 2010 raporunda Türkiye, 167 ülke arasında 5.73 genel puan ve 89. sırayla, üçüncü grupta Melez Rejim ülkeleri arasındaydı.
2011 raporu ise yine 167 ülkeyi kapsıyor. Türkiye yine 5.73 genel puanıyla bu kez 88. sırada…
AKP’nin ileri demokrasisi, ülkeyi bir türlü “kusurlu demokrasiler” ligine doğru bile ilerletmiyorken; ortaya otoriter bir polis devleti gerçeği çıkıyor.
Hem de Yakup Kepenek’in işaret ettiği üzere: “TBMM Başkanı, genel olarak kamuoyunun, özellikle de üniversitelerin hazırlanacak olan anayasa konusunda suskun kaldıklarından yakınıyor…
Üniversitelerin anayasa -ve diğer- toplumsal konularda ağızlarını açmamaları ya da suskunluğu ayrı bir konudur. Bu suskunluğun ana nedeni, yaratılan korku sürecidir…
Aslında korku yalnızca üniversiteye özgü değildir; tüm kesimlerini kemirmektedir. Korku geneldir ve giderek ses çıkarabilecek tüm toplum kesimlerini karakış akşamı gibi karartıyor. O kadar ki kimi sendikalar, anayasa konusunda öneri yapmaları durumunda ‘başlarına bir şey gelip gelmeyeceğinden’ önceden emin olmak istiyor!
Telefon dinlemeleriyle; bilgisayarlardaki yazı ve yapıtların bile düşünce suçu kapsamında sayılmasıyla; parasız eğitim, doğal çevrenin korunması gibi en olağan ve doğal hak istemlerinin bile aylar süren gözaltılara neden olmasıyla; yıllar süren ve milletvekillerini bile içeren uzun tutukluluk süreleriyle bir korku toplumu ortamında suskunluk da sıradan olacak değil ya, anayasal bir yükseklik kazanıyor…”
OTORİTARYANİZMİN MANÂSI VE ULUDERE KATLİAMI
Ataol Behramoğlu’nun, “Türkiye Polis Cumhuriyeti” diye betimlediği tabloda, otoritaryanizmin kazandığı manâ, “Çaresiz iktidarın marifeti: Muhalefeti ve medyayı tasfiye girişimidir,” Ragıp Duran’a göre…
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi tarafından kendisine verilen bir fahri doktora töreninde KCK operasyonlarına tepki gösteren Yaşar Kemal’e dahi, “Ben politikacılara güvenmiyorum, yarın belki seni de içeri atarlar, beni atarlar mı bilmiyorum,” dedirten gidişatta İtalya Senatosu Başkan Yardımcısı Emma Bonino, ABD’deki Ulusal Demokrat Parti’nin onursal başkanı Howard Dean, eski İspanya Dışişleri Bakanı Ana Palacio’nun da, “Türkiye’de… hukukun üstünlüğüyle ilgili eksikliklerini görmezden gelemeyiz ve gelmemeliyiz,” demek zorunda kaldıkları gidişatta “Memlekete NAZİZM gelebilir,” diye ekliyor Cüneyt Özdemir…
Bunları kanıtlayan Uludere katliamıdır!
CHP heyeti, tanık Servet Encü ve köylülerle yaptığı görüşmeden edindiği ilk izlenim, olayın “planlı bir katliam” olduğu yönündeyken; CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu da, “Olayın kaza veya ihmal olduğunu söylemek olayı küçümsemek anlamına gelir” dedi.
Başbakan Tayyip Erdoğan ise, Uludere’de savaş uçaklarının sivilleri öldürmesinin ardından BDP’ye tepkiyi vererek, dedi ki:
“Genelkurmay Başkanlığı olaydan hemen sonra idari ve adli inceleme başlattı. Konunun takipçisi olduklarını Genelkurmay Başkanımdan tekrar duydum, dinledim. Bu yapılan çalışmalar, gösterdikleri hassasiyet sebebiyle gerek Genelkurmay Başkanıma, gerek bölgede hizmet veren komuta kademesinin hepsine, şahsım, milletim adına teşekkür ediyorum…
“Kim ki ‘Uludere’de 35 Kürt öldürüldü’ diyerek meseleyi etnik zemine taşıyorsa, o her türlü milli, manevi, insani ve vicdani değeri ayaklarının altına almış ve çiğnemiş demektir. Biz ‘Uludere’de 35 insan hayatını kaybetmiştir, 35 vatandaşımız, kardeşlerimiz kaybedilmiştir’ diye bakıyoruz…
“Cenazeleri bile Kürt-Türk diye ayıranlar, işte iblisin yolunda, şeytanın izinde yürüyenlerdir. İşte, İstanbul’da bu acı hadiseyle ilgili olarak yaptıkları basın toplantısının görüntülerini izlediniz değil mi? Güya acı içindeler ama kameraların önünde kahkahalar atmaktan çekinmeyecek kadar insafsızlar, vicdansızlar…
“Bazı densizler çıkıyor, bu olay üzerinden, ‘Bu ülke bölünmüştür’ diyor. Ya sen kimsin, kimi temsil ediyorsun, kimin adına konuşuyorsun? Siz silahlı efendileriniz ipinizi gevşetmediği sürece tuvalete bile gidemezsiniz. Neyi, kimi bölüyorsunuz? Apo’ya peygamber diyenlerin, Kürtler’in dinini Zerdüştlük sananların, her türlü kutsalı çiğneyenlerin, gençlerin kanıyla beslenen vampirlerin bu topraklarda hiçbir şekilde muhatabı yoktur…”
Özetle AKP otoritaryanizminin manâsı özetleyen bu ifadelerdir!
BİR “İÇİŞLERİ BAKANI” Kİ!
Bir “içişleri bakanı” tahayyül edin ki, bir zamanlar “Komünistlerin nefesini dinliyoruz” diyen Faruk Sükan’a bile parmak ısırtsın…
İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, “Psikolojik terör var, bilimsel terör var, terörü besleyen arka bahçe var. Bir başka ifadeyle propaganda var, terör propagandası var” vurgusuyla, PKK’yi masum göstermeye çalışan, bunun gayreti içinde olan insanların terör gerçeğini bir kenara bırakarak terörle mücadele edenlerle mücadele ettiğini ifade ederek, bir terörle mücadele bir de mücadele edenle mücadele eden bir yapının bulunduğunu kaydetti. Terörü besleyen arka bahçedeki otların iyi teşhis edilmesi gerektiğine işaret etti.
Yine İçişleri Bakanı’na göre bilim insanları terör üretiyor; resim yapan, şiir ve makale yazanlar da teröre destek oluyorken, “Neyiyle veriyor, belki resim yaparak tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor, günlük makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor,” demektedir!
Oysa John Stuart Mill’in ifadesiyle, “Dünyadaki bütün insanlar, biri dışında aynı fikirde ve o tek kişi karşı fikirde olsa, o tek kişinin iktidarı ele geçirip tüm insanları susturma hakkı ne kadar yoksa, tüm insanların o tek kişiyi susturma hakkı da aynı derecede olmamalı”yken; Semih İdiz’in ifadesiyle, “İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in PKK için kullandığı, ‘dağda silahla, şehirde kalemle mücadele ediyor’ şeklindeki sözleri düşünce özgürlüğü açısından dehşet vericidir.”
Burada durup, Prof. Dr. Büşra Ersanlı örneği için bir parantez açmak gerekiyor.
Hatırlanırsa İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın tutuklanmasına gerekçe gösterilen suçlamalar hakkında açıklamada bulunurken, “Sayın profesörümüzün anladığım kadarıyla bu yapıyla bir bağlantısı olduğu. Sanki dersimiz; siyaset konumuz da Türkiye Cumhuriyeti’nde halk nasıl ayaklandırılır sebepsiz yere, kandırılarak, Türkiye Cumhuriyeti nasıl bölünür derslerinin hocalığını yapmak durumundaymış diye duyuyoruz,” demişti…
Biraz karışık bir açıklama, ama metne sadık kalma kaygısıyla aynen aktardım. Sayın bakan özetle, Prof. Büşra Ersanlı “PKK-KCK yapılanmalarıyla bağlantı içinde birisiymiş”, aynı zamanda da Türkiye’de “halk nasıl ayaklandırılır”, “Türkiye Cumhuriyeti nasıl bölünür” konulu dersler veriyormuş, diyor. (-miş), (-muş) ile konuşuyor, çünkü söyledikleri aldığı duyumlara dayanıyor; ortada kesin bir kanıt yok!
Bir İçişleri Bakanı böyle açıklamalar yapar mı? Şahin yapıyor. Burası Türkiye çünkü!
Burası Türkiye olduğu için de gazeteler, Prof. Dr. Büşra Ersanlı ile ilgili olarak “polise taş ve molotofkokteyli atmakla suçlanıyor” diye yalan yazabiliyorlar. İktidar yanlısı medyanın el/ağız birliğiyle Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün saygın bir öğretim üyesi, bir bilim kadını canavarlaştırılıyor. Öyle ya Prof. Ersanlı zaten potansiyel bir suçludur; söz gelimi ‘Yeni Akit’ gazetesinin yaptığı bir ön çalışmadan (!) Ersanlı’nın ilk eşinin bir Musevi, ikinci eşinin bir solcu, kız kardeşinin de Doğu Perinçek’in ilk eşi olduğunu öğreniyoruz. Ersanlı’nın bir de İhtilalci İşçi Köylü Partisi davasından mahkûmiyeti var; 1972’de TCK 141’den 15 yıl ceza almış, 1974 affıyla serbest bırakılmış. Konuya açıklık getiren ne önemli bilgiler değil mi?![12]
Türkiye’de “demokrasi” mi? dediniz!
“Ne yazık ki demokrasi filan yok” yanıtını veren Mehmet Y. Yılmaz ekliyor:
“Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, ‘Şiddet içermeyen tüm düşünceler özgürce ifade edilecek’ dedi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da benzeri bir özgürlük tanımı var: İçeriğinde şiddet, direniş veya silahlı başkaldırıya teşvik ve kin söylemi olmadıkça her düşüncenin özgürce ifade edilmesi gerekir, bu gibi düşüncelerin ifade edilmesi suç sayılamaz!
Bakan böyle söylüyor, Türkiye’de mahkemelerin kararlarını verirlerken uymaları gereken AİHM içtihadı böyle diyor, ama uygulama bunun tamamen tersi.
Şu anda 100’e yakın sayıda gazeteci tutuklu olarak yargılanıyor. Bazıları için daha iddianame bile yazılmadı, ne kadar tutuklu kalacaklarını kimse bilmiyor. İddianamelere ve sanıkların savcılıktaki sorgularına bakınca görünen şey de sadece ‘o haberi niye yazdın, bu haberi neden yayımladın, o kitabı sen mi yazdın, şu fotoğrafı sen mi çektin’den ibaret!
O haber ya da kitaplar ile şiddet arasında nasıl bir doğrusal ilişki bulunduğu ortaya konulmamış, konulamamış.
Böyle bir ülkede demokrasinin varlığından söz edebilmek mümkün mü?
Hem de Qılab (Uludere) Bijuh-Bêcuh (Gülyazı)’da sivil Kürtler, sorgusuz-sualsiz bombalanıp, katledilirken…
ABD İŞBİRLİKÇİSİ NEO-OSMANLI
İyi de buraya kadar resmettiğimiz tabloda, “eski(meyen) rejim”in yeni(lenmeyen) aktörü AKP’nin eli neden bu denli güçlü mü?
Bunun yanıtı: Türkiye’nin uluslararası politikada daha büyük rol oynayabileceği kanısında ve bunu olumlu gören Henry Kissinger’in tutumunda ve Robert Fisk’in, “Türkiye’nin çıkarları ABD’nin çıkarlarıdır”;[13]Ali H. Aslan’ın, “Ve Amerika Türkiye’yi (yeniden) keşfetti,” saptamalarında gizli!
Evet karşımızda Mustafa Zeyn’in, “İslâmcıların gölgesinde Türkiye, kendi bölgesine dini ideolojiyle açılıyor. Bunu yaparken de AKP hükümetine benzeyen hükümetlerin çiçek açtığı Arap Bahar’ını destekleyerek bölgenin siyasi coğrafyasını değiştirme hazırlığı içinde, ABD ve NATO’nun politikalarını beraberinde taşıyor,”[14]diye resmettiği ABD işbirlikçisi neo-Osmanlı AKP var; muhafazakâr ve neo-liberal bağlılıklarıyla…
Hani İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’ndeki temsilcisi Hasan Ruhani’nin, Türkiye’yi Suriye konusunda “haddini aşmakla” suçladığı; Ankara’nın İsrail’e karşı tutumunun “göstermelik” olduğunu belirttiği AKP’dir sözünü ettiğim…
Kolay mı? “AKP, füze kalkanı projesinin radar sistemlerinin Türkiye’ye kurulmasına da onay vererek, bölgede yeni bir Amerikan politikasının daha hayata geçmesine imkân tanımıştır. Her ne kadar bu sistem NATO şemsiyesi altında kurulacak olsa da projenin temel amacının İsrail’i İran tehdidine karşı korumak olduğu açıktır”![15]
Evet ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın, ABD’nin çekilmesiyle Irak’ta doğacak boşluğu İran’ın dolduracağı yolundaki iddiaları yanıtlarken, “Kimse, özellikle de İran yanlış hesap yapmasın. Irak’taki çok önemli diplomatik varlığımızın yanısıra, komşu ülkelerde üslerimiz var ve Türkiye müttefikimiz. Bölgede varlığımız epey güçlü,” dediği T.“C”dir sözünü ettiğim…
Hani CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Birgül Ayman Güler’in, 20 Aralık 2011’de Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) sonrası gündeme gelen “kaynağı belirsiz bir bilgiyi de değerlendirdiklerini” anlatırken, “YAŞ’ın savaş hazırlıklarını görüşmek üzere toplandığı bilgisi yayıldı, ancak bu bilgi resmi bir açıklamaya dayandırılmadı. Biz özellikle komşu ülkelerimize taşeronluk pozisyonundan savaş politikasına dayalı bir hareket sergileyen bir AKP’yi bildiğimiz için YAŞ’ta bu konunun görüşülmesinden büyük endişeye kapıldık. Böyle bir konunun görüşülüp görüşülmediği, kamuoyuna acil açıklanmalıdır. Bu konu görüşülmüş müdür? Bu savaş ne savaşıdır, kimle savaştır? Yetkili ağızlardan bu konunun açığa kavuşturulması gerekir” diye sorduğu bir kesittir içinden geçilen…
GİDİLEN YER
“Gidilen yer” büyük bir alt üstlüğe yöneliktir…
Bu doğrultuda Nâzım Hikmet’in, “En ümitsiz macera:/ yedi yerden yara almak değil/ En ümitsiz macera:/ ipin ucunu kaybetmek elinden/ ve gözlerimiz koyun gözü gibi mahzun,/ bıçağın altına kendiliğinden/ bıçağın altına bıkkın ve uzun/ yatıvermesi boynumuzun,” dizelerini asla unutmadan önemli olan, teslim olmamak; bunun için de, korkmaktan korkmamak ve yine Nâzım Hikmet’in, “Güzel günler göreceğiz çocuklar,/ güneşli günler/ göre – ceğiz…/ Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,/ ışıklı maviliklere/ süre – ceğiz,” dizelerini anımsamak/ anımsatmak ve avazımız çıktığı kadar haykırmaktır…
Tam da bunun için:
W Goethe’nin, “Hay ji çi bûna li ser rastîyê têr nake; xwestina tiştên rast û bicihanîna wan jî divê/ Gerçeğin ne olduğunu bilmek yeterli değildir; doğru olanı istemek ve yapmak da gereklidir”!
Che Guevara’nın, “Kaybettiğin tek savaş, uğruna savaşmaktan vazgeçtiğindir”!
Robin Sharma’nın, “Tenê yek serneketîbûn heye di jiyanê de, ew jî neceribandin e/ Hayatta bir tek başarısızlık vardır, o da denememektir!”
La Fontaine’in, “Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez”!
Epiktetos’un, “Karşılaşılan zorluklar ne kadar büyükse, bunların üstesinden gelmek de o kadar gurur vericidir,” saptamaları anımsanmalı…
7 Ocak 2012 13:37:47, Ankara.
N O T L A R
[1]8 Ocak 2012 tarihinde BDP Ankara il örgütünde yapılan konuşma… İpek Yolu Gazetesi (Van), 7 Şubat 2012…
[2]V. İ. Lenin.
[3]“Türkiye Büyümeyi Sürdürür mü?”, The Financial Times, 13 Aralık 2011.
[4]“Türkiye Ekonomisi Bıçak Sırtında”, Gelecek, No:5, 17 Aralık 2011, s.14-15.
[5]“Büyük Ama Fakir Ülke: Türkiye”, Cumhuriyet, 14 Aralık 2011, s.13.
[6]Ergün Yıldırım, “Yeni Türkiye Muhayyilesi”, Sivil Bakış, No:2, Eylül-Ekim-Kasım 2011, s.4.
[7]Murat Belge, Militarist Modernleşme, İletişim Yay., 2011, s.786.
[8]İlhami Güler, “Yetkiyi Veren Düdüğü Çalmasın”, Radikal İki, 18 Eylül 2011, s.3.
[9]Metin Çulhaoğlu, “AKP mi Toplumdan Toplum mu AKP’den?”, Birgün, 7 Ekim 2011.
[10]“Muhalefete Baskılar”, The Economist, 25 Kasım 2011.
[11]Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Tek Parti Egemenliği’ – ‘Yapışkan Statüko’…”, Cumhuriyet, 9 Kasım 2011, s.4.
[12]Deniz Kavukcuoglu, “Neye İtiraz Ediyoruz?”, Cumhuriyet, 7 Kasım 2011, s.13.
[13]Robert Fisk, “Türkiye’nin Çıkarları ABD’nin Çıkarlarıdır”, Atılım, Yıl:5, No:46 (370), 26 Kasım 2011, s.13.
[14]Mustafa Zeyn, “Dini İdeolojiyle Bölgesel Açılım Yapmak”, El Hayat, 3 Aralık 2011.
[15]Alper Taşdelen, “Sanal Dış Politikanın Gerçekle İmtihanı”, Cumhuriyet, 10 Ekim 2011, s.2.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s